1880’lerin ortalarında başlayan kartvizit kullanımı, Avrupai bir hayatın yansıması olarak, özellikle erkekler için düşünülmüştü. Kadınların da “kart dö vizit” kullanmaya başlamaları ise, beraberinde medeni durumlarını, bu kartvizitlerin ne zaman, kime, kimin aracılığıyla bırakılacağını düzenleyen bir dizi adab-ı muaşeret kuralını beraberinde getirdi.
Ülkemizde kişilerin kartvizit bastırmaları, bu kartvizitleri birbirilerine takdim etmeleri yani kartvizitlerin “suret-i istimâli” (kullanımı) 1880’lerin ortalarına doğru başlar. Nite- kim bu tarihlerde çıkmakta olan bazı dergilerde kartvizitler hakkında haberler yayımlanır. O haberlerden biri “Memâlik-i mahrusada kart istimali henüz umumiyetle müstamel değilse de mehâ- sin-i garbiyeyi taklidden hâlî kalmayanların delaletiyle sekiz on seneden beri kart istimali bizde dahi modalaşmıştır” şeklindedir.
Afet İnan
Afet İnanProfesör Afet İnan’ın soyadı kanunundan önce basılmış Fransızca kartvizitinde “Membre de la Société pour L’étude de L’Histoire Turque, Professeur au Lycée de jeunes filles d’Ankara” ibaresiyle birlikte “Afet Hanım” yazılı. Leman H. Efendi’ye [Karaosmanoğlu] verilmiş kartvizitin üzerinde hanım kelimesinin üstü Afet İnan tarafından karalanmış.
Saliha Ruşen EşrefAtatürk’ün yakın arkadaşlarından Ruşen Eşref Bey’in hanımı Saliha Ruşen Eşref’in [Ünaydın] kartvizitleri. Fransızca ve Eski Türkçe.
Knar A. SıvacıyanŞair Ece Ayhan’ın Kınar Hanım’ın Denizleri isimli şiir kitabına ilham veren ünlü tiyatrocu Knar A. Sıvacıyan Hanım’ın (1876-1950) kartviziti. Yine kartvizit sahibi Knar kelimesini karalamış “Ağavni” olarak düzeltmiştir. Kartın arkasında Kadıköy’de bir adres yazılıdır.
Kartvizit üzerine yazı yazan öncülerden biri de Ahmed Midhat Efendi’dir. Ünlü gazetecimiz, efendi babamız Ahmed Midhat Efendi, Avrupa Adab-ı Muaşereti Yahud Alafranga isimli eserinin kartvizitlerle ilgili bölümünde “Avrupa’ya giden bir adem için kart dö vizit bulundurmak birinci zaruriyandandır. Kart dö vizit bir ademin asıl resmî hüviyeti demek derecesinde mühimdir” demektedir. Daha çok Avrupai bir hayatı aksettiren kitabında kadın kartvizitleriyle ilgili de pek çok noktaya değinmiştir:
“… Kadınlar ise kendilerine mahsus olan kart dö vizitin üzerine daima ‘Madam’ kelimesini dahi yazdırırlar fakat müteehil (evli) ise kendi vaftiz ismini yazdırmaz kocasının familya ismini yazdırır; lakin beynelakraba başka bir kadın dahi bu ism ile yâd olunur ise o halde kocasının vaftiz isminin ya ilk harfini yahud tamamını yazdırır. Kızların vizite kağıdı olmayıp iktiza eder ise valdelerinin kartları üzerine kurşun kalem ile kendi isimlerini yazarlar ve isti‘mal ederler. Ama otuz yaşını geçmiş ve kocaya varmak hevesini bırakmış olan kızların ‘Madmazel Filan’ diye kendilerine mahsus vizite kağıdları olur. Aslızâdegândan olanlar kartlarının üzerine kendi hanedanlarına mahsus olan armayı dahi resm etdirebilirler…”
Mevhibe İnönü
Reis-i cumhur, General İsmet İnönü’nün eşi Mevhibe İsmet İnönü’nün kartviziti. Kartvizitin üzerinde Mevhibe Hanım’ın elyazısıyla “sağlık, mutluluk dilekleri ve sevgimizle” temennileri yer alıyor.
Ahmed Midhat Efendi’nin belirttiği gibi kadının kocasının veya babasının ismini kartvizite yazdırması, Osmanlı döneminden cumhuriyete istisnasız bir kural olarak kabul edilmiş ve uygulanmıştır. Yine Ahmed Midhat Efendi’ye göre “Kadınlar hiçbir vakitte erkeklere kartını gönderemezler meğer ki yalnız müsamere, balo veyahud taama davet için ola. Eğer kadın müteehil olursa bu da‘vet kartını dahi kocasıyla müştereken isal eder”.
Hacı Adil ArdaHacı Adil (Arda)’nın (1869-1935) hanımının kartviziti: Kırmızı renkli mürekkep ile basılmış kartvizitin üzerinde hanım ismi yazılı değildir. Kartvizitte “Meclis-i Mebusan Reisi Hacı Adil Bey’in Haremi” yazmaktadır. Küçük ve mükemmel bir istif ile tasarlanmış bu kartvizit hat estetiği açısından çok zariftir.
Anjel Mustafa ŞerefeddinAnjel Mustafa Şerefeddin Hanım’ınki gibi üzerinde kartvizit sahibinin fotoğrafının basılı olduğu bu tür kartvizitler çok nadirdir. Böyle bir belgenin bir hanıma ait kartvizit olması ise daha da nadir bir durumdur.
Sonraki tarihlerde yayımlanan pek çok görgü kitabında kadınların kartvizitleri özel bölümlerde incelenmiştir. Doktor Abdullah Cevdet Bey, 1927’de kaleme aldığı Mükemmel ve Resimli Adab-ı Muaşeret Rehberi isimli eserinde kadın kartvizitleri hakkında şöyle yazar:
“Müteehhil bir hanım bir bekar evine asla kartını bırakmaz. Eğer bu bekar, hanımı ziyarete gelirse hanımın zevci iade-i ziyaret eder ve bekarı evinde bulamazsa kendi zatî kart dö vizitini bırakır. Bir kadın, kadın dostunu ziyarete geldiği ve bulamadığı vakit kartını bırakır ve bulamadığından dolayı teessüfünü ifade eden birkaç kelime yazar. Kezalik bir hanım, bir doktora, bir yaşlı zata, bir artiste kartını bırakabilir. Bir memuru, bir hâkimi, bir zabiti, bir katib-i adli, bir icra memurunu görmeye gitmek mecburiyetinde bulunduğu vakit hanımlar bu zevata kart dö vizitlerini odacı, hizmetçi vasıtasıyla verdirirler. Tâ ki bu zevat diğer daha başka bekleyenler kendisinden daha evvel gelmiş varsa müracaat sırasını nazar-ı itibare alarak nöbeti gelince kendisin çağırsın, kabul etsin”.
Bedia Muvahhid
Ünlü tiyatro sanatçılarımızdan Bedia (Muvahhid) Hanım’ın son yıllarına ait bir kartvizit. Çok sade bir şekilde basılmış olan kartvizitin sol köşesinde 6 rakamlı bir telefon numarası yer alıyor.
Yine Londra Büyükelçiliği Müsteşarı Ahmed Lütfullah Bey 1931’de yayımladığı Zabitan için Muaşeret Usulleri ve Beynelmilel Teşrifat Kaideleri kitabında da “‘Madam’ müradifi olarak ‘hanım’ istimaline (kullanımına) doğru bir temayülleri var. Bazı hanım isimlerinin erkek isimlerine müşabiheti (benzerliği) olduğuna göre bu temayülü izhar (eğilimi tercih) eden hanımlarımız hak- lıdırlar. Kartın küçük olması bir dereceye kadar kartın bir hanıma ait olduğu hissini verir ise de bu sarahat (açıklık) kâfi gelmez. Ümit edilir ki hanımlarımız ‘Madam’ müradifi hanım kelimesini kartlarında istimal ederler. Hanımların kendi kartlarında zevçlerinin sıfatı memuriyetleri hakkında hiçbir sarahat derç (açıklık yazmazlar) etmezler” diyerek kadın kartvizitleri konusuna değinir.
Leman Karaosmanoğlu
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun eşi Leman (Karaosmanoğlu) Hanım’a ait kartvizitler. Eski Türkçe olanda “Leman, Yakup Kadri Bey Haremi”, Fransızca olanda ise “Madame L. Karaosmanoglu” yazıyor. Leman Hanım, Burhan Belge’nin kardeşi ve Murat Belge’nin halasıdır.
KURALLAR – KISITLAMALAR
Kadın kartvizitinde adres olmaz
Kadın kartvizitleri için kural koyanlardan biri de Süheyla Muzaffer Dalkılıç Hanım’dır. Muallimlere Yardımcı Eser, Talebeye Muaşeret Dersleri (1948) kitabında madde madde sıraladığı kurallar şunlardır:
Bir kadın bir bekara kart bırakamaz.
Bir kadın veya erkek bir bekara müşterek kart bırakamaz; yalnız erkek bırakır.
1927’de yayımlanan Güneş dergisi, 3. sayısını o yıl vefat eden Süleyman Nazif’e ayırmıştı. Üstad kabul edilen Sami Paşazade Sezai Bey’in, o devirde bir dergiye yazı yazması sıradışı bir hadiseydi. Derginin sahibi ve başyazarı, ünlü edebiyatçı Orhan Seyfi Orhon, bu yazı üzerine Sezai Bey’e müstesna bir teşekkür mektubu göndermişti.
Orhan Seyfi Orhon’un 1927’nin Ocak ayından Ekim ayına 17 sayı çıkardığı bir dergidir Güneş Mecmuası. Ünlü edebiyatçı ve gazeteci Orhon’un sahibi ve başyazarı olduğu bu dergi, 15 günde bir çıkmıştır.
Altbaşlığında “Sanat ve Edebiyat” dergisi olduğu yazılan bu süreli yayının 3. sayısı, 4 Ocak 1927 tarihinde vefat eden şair Süleyman Nazif’in anısı için yayımlanmış özel sayı olarak bilinir. Güneş Mecmuası adına “Süleyman Nazif’in ölümü” başlıklı bir giriş yazısıyla başlayan derginin ikinci ve üçüncü sayfasında Sami Paşa-zade Sezai Bey’in enfes bir “Süleyman Nazif” yazısı görülür. Ercümend Ekrem’in “Nazif ile Dostluğumuz”, Cenab Şahabeddin’in “Nazif’in Ahenk-i Nesri”, Doktor Abdullah Cevdet’in “Süleyman Nazif’e Dair”, Osman Cemal’in [Kaygılı] “Merhum Üstada Dair Bazı Hâtıralar”, Fazıl Ahmet’in [Aykaç] “Süleyman Nazif Bey’e” başlıklı yazıları birbirini takip eder.
Ocak 1927’deki ani ölümü ile edebiyat çevrelerinde ve özellikle İstanbul’da büyük yankı bulan, üzüntü yaratan şair Süleyman Nazif Bey için, dönemin gazete ve dergilerinde pek çok yazı yayımlanmıştır. Yazdıkları, eserleri ve yaşam biçimiyle Türk edebiyatının bu çok önemli ismi, kavgalarıyla, tartışma yazılarıyla özel bir şahsiyettir. “Dinim kinimdir” diyecek kadar kavgacı bir yapıya sahib olan Süleyman Nazif için en güzel biyografiyi, dostu İbnülemin Mahmud Kemal Bey Son Asır Türk Şairleri isimli eserinde yazmıştır. Süleyman Nazif’in hayat hikayesini ve eserleri kendinden aldığı bilgiler çerçevesinde kaleme alan İbnülemin Sezai Bey’in Güneş Mecmuası’ndaki yazısından da alıntılar yapar.
Güneş Mecmuası’nın ikinci ve üçüncü sayfalarındaki Sami Paşa-zade Sezai Bey’in yazısı da oldukça önemlidir. Süleyman Nazif’in erken ölümü Sezai Bey’i çok sarsmıştır. Güneş’e yazdığı iki sayfalık hüzünlü yazı aynı zamanda Nazif’in şairane kaleme alınmış kişilik tahlilidir. Bu yazı, derginin içindeki yazıların en ses getireni olmuştur. O yıllarda edebiyat alanında pir, üstad kabul edilen Sezai Bey’in bir dergiye yazı yazması adeta bir lütuftur. Orhan Seyfi Bey, Sezai Bey’in yazısını basmanın bir lütuf, bir ayrıcalık olduğunu farkındadır. Bu yüzden onun yazısını en önde, başyazı olarak koymuştur.
Süleyman Nazif sayısı ve Sami Paşa-zade’nin başyazısından Güneş mecmuasının 1927’de yayımlanan 3. sayısı Süleyman Nazif’e ayrılmıştı (solda). Üstad Sami Paşa- zade Sezai Bey’in yazısı, derginin en başında yer alıyordu (sağda).
Orhan Seyfi Orhon, Sezai Bey’in yazısını dergisinin en önemli yazısı olarak basmakla kalmamış, bundan duyduğu memnuniyet ve şükran hislerini ifade etmek üzere kısa bir teşekkür mektubu kaleme almıştır. Güneş Mecmuası antetli kağıda “Muazzez ve necib üstadımız” hitabıyla başlayıp Sezai Bey’in Güneş’e yazı vermesinin kendilerini onurlandırdığını, Türk edebiyatına bir şaheser kazandırmanın gururunu yaşadıklarını söyler. Tarihsiz bu mektupla, Sami Paşa-zade Sezai Bey’e teşekkürler eder, şükranlarını sunar. 1920’li yılların bütün edebiyatçıları gibi Orhan Seyfi Bey’de Sezai Bey’i üstad kabul eder ve sözlerine öyle başlar.
Türk basın tarihinde, yayın hayatında pek görülmeyen bu nazik davranış, ne yazık ki günümüz yayın hayatında tamamen unutulmuş, vazgeçilmiş bir davranış biçimidir artık. Bir dergi veya medya patronunun ne kadar önemli ve kıymetli olursa olsun bir yazarına böylesi şükran dolu ifadelerle teşekkür mektubu yazması, artık kaybolmuş bir hâtıradır. Orhan Seyfi gibi önemli ve şöhretli bir kişiliğin bu denli nazik ve iltifatkar mektubu, medya tarihimize bir kadirşinaslık örneği olarak kaydedilecektir.
ORHAN SEYFİ ORHON’DAN SAMİ PAŞA-ZADE SEZAİ’YE
Lütfettiğiniz yazı için mütehassıs ve minnettarız
“Muazzez ve necib üstadımız,
Süleyman Nazif’in büyük eleminden mülhem olarak vücuda getirdiğiniz bir şâh-eseri Türk tarih-i edebiyatına ihdâ ederken Güneş’in naçiz sahifelerini tavsit buyurduğunuzdan dolayı en derin şükranlarımı arz ederim.
Nazif’in ruhu ne kadar bahtiyârdır ki ölümü için sanatkâr kalemin böyle yüksek bir abide-i şiir ve san’at ibda’ etti. Biz ne kadar mütehassıs ve minnettarız ki sahifelerimizi böyle bir eser-i dehâ ile tezyin etmek lütufkarlığında bulundunuz. Yanlız hürmet ve teşekkürlerimin kabulünü rica ederim, muazzez ve necib üstadımız”.
Safiyyüddin Efendi’nin 1. Dünya Savaşı hatıratı, dönem literatüründe örneği az görülen bir samimiyetle, dolaysız şekilde kaleme alınmış. Anlattığı olaylar, verdiği subay isimleri, bazı emir ve raporları birebir yansıtması açısından kıymetli bir eser.
SÜVARİ TEĞMEN SAFIYYÜDDIN EFENDİ’NİN ÇANAKKALE VE KAFKAS CEPHESİ HARP HATIRATI, HAZIRLAYAN: EREN ERGÜL;YEDİTEPE YAYINEVİ; 208 SAYFA, 18 TL.
Cephede muharebelere dair yaşananlar, harp raporlarında resmî anlatımların dışına çıkmaz. Yaşananları en iyi şekilde yansıtan metinler şüphesiz ki harbe katılan askerlerin kaleme aldıkları günlük ya da hatıratlardır. Tarihimizin en önemli harplerinden biri ve günümüz Türkiye’sinin şekillenmesinde önemi yadsınamaz olan Çanakkale muharebelerine dair yazılmış birçok hatırattan biri Süvari Teğmen Safiyyüddin Efendi’nin hatıratıdır.
Yeditepe Yayınevi’nden çıkan, Eren Ergül’ün hazırladığı Süvari Teğmen Safiyyüddin Efendi’nin Çanakkale ve Kafkas Cephesi Harp Hatıratı ismi ile yayınlanan hatıraları önemli kılan bir diğer husus ise muharebelerde süvariler ve süvarilerin rolü üzerine önemli bilgiler vermesidir.
Safiyyüddin Efendi, Çanakkale ve Kafkas cephesi hatıralarını, 1. Dünya Savaşı daha devam ederken, Kafkas cephesinden tebdil-i hava için döndüğü Bursa’daki evinde “Askerlik Hatıralarımdan Bir Yaprak” adıyla yazmaya başlamıştır. Tuttuğu notlar ihtiyat zabit namzedi olarak askerlik vazifesine başladığı 31 Temmuz 1914’den 1 Şubat 1918 tarihine kadar olan süreyi kapsamaktadır.
Hatırat iki bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde gönüllü olarak askere yazılışı, eğitimi ve Çanakkale muharebelerinde yaşadıkları yer almaktadır. İkinci bölümde Kafkas Cephesi’nde, Bitlis ve Muş’un Ruslardan geri alınması sırasında yaşananları anlatmaktadır. Hatıratını anlamlı kılan bir diğer husus da kendisi ile ilgili rapor ve belgelere yer vermesidir.
Teğmen Safiyyüddin Efendi, 7 Mayıs 1915’te Çanakkale cephesine gelmiş, Esat Paşa’nın emriyle 3. Kolordu karargah muhafız süvari takımında göreve başlamıştır. Kolordu emrinde olan Safiyyüddin Efendi her geçen gün artan subay zayiatı nedeni ile karargahtan cephe hattına atanacak; 11 Haziran 1915’te 45. Alay 3. Tabur yaverliğine, daha sonra Süvari Takımı’na, son olarak da 20 Eylül 1915’te 47. Alay 1. Tabur yaverliğine getirilecektir. Bu son görev yeri Arıburnu cephesinde en şiddetli muharebelerin yaşandığı Kanlısırt siperlerindeydi. Bu ismiyle müsemma kanlı siperlerde taarruzlara katılmış, yaşadıklarını “Dökülen kırmızı kanlar sanki semaya aksetmiş, gökyüzü kızıllaşmış…”ifadeleriyle hatıratına kaydetmiştir. Bu ifadelerin devamında da bu savaşın hasım taraflar için ifade ettiği anlamı şu şekilde açıklar:
31 Temmuz 1914’den 1 Şubat 1918’e yaşanan hadiseleri akratan hatıratın orijinal sayfaları.
“… Vatanın selameti uğruna secde-i Rahman’a yatanlarla, Haç’ın kirli ve paslı süngülerine sinesini açan gazilerin ‘Allah! Allah!’ nidaları ayyuka çıkıyor idi. Gece oldu, ateş kesilmiyor. Efrâdım ayak üzerinde gözyaşları döküyordu. Garip bir hâldir ki bu gece bütün atlar sürekli kişniyorlar idi. Ey ulu Tanrı, çıkan can, dökülen kan, sönen yuvalar, kalan yetimlerin yakınmalarına bir nihayet ver. Allah’ın azametinden, Peygamber’in ruhaniyetinden istimdâd. Mehtab dinlenmeye çekiliyor, gökyüzü matem örtüsünü sıyırtmak istiyor. Gün ağarıyor lâkin kan yağıyor kan”.
Bir başka betimlemesinde ise Büyükanafarta köyü içinde top mermileri ile şehit olan iki askerin vücudundan ayrılmış iki baş ve kırık iki bacağı, kılıçları ile çeşme önünde bir mezar kazarak defnettiğini yazar. Safiyyüddin Efendi’nin hatıratı, savaşın sosyal yönlerini açıklaması açısından da önemlidir. “Çanakkale Cephesi’nde açlık var mıydı, yok muydu?” meselesi onun anlatımlarında da karşılığını bulmaktadır. Paylaştığı yemek mönüleri, askerin cephede sıkıntı çekmediğine bir örnektir. Öğle yemeğinde et, kabak, patlıcan, domates salatası, karpuz; ya da köfte, bamya ve salata onun saydığı mönülerden birkaçıdır.
Safiyyüddin Efendi savaş sonrası 1922’de, Ayasofya’da polis merkezinde görev yapmıştı.
Safiyyüddin Efendi, 18 Ocak 1916’da cepheden ayrılır. Çataldere’de bulunan anıt ve şehitliğin önünde döktüğü gözyaşları ile yaptıkları tören, derin bir duygusallık içerir: “Sabah saat 10’da Karayörük Deresi’nde alay içtima etti. Şühedanın ruhlarına Fatihalar ithâf edildi ve abide civarında hatm-i şerif okunarak son gözyaşlarımızı muhterem şehidlerimizin kabirleri üzerine dökerek yine başta Birinci Tabur olmak üzere hareket edildi”.
Hatırat Çanakkale ve Kafkas cephelerinde askerin yaşantısı ve muharebe atmosferi kolaylıkla anlaşılabilecek şekilde, yalın ve samimi bir üslupla kaleme alınmıştır. Anlattığı olaylar, verdiği subay isimleri, bazı emir ve raporları birebir vermesi açısından kıymetli bir eser olup, harpte yaşayıp gördüklerini dolaysız bir şekilde okuyucuya aktarmıştır. Safiyyüddin Efendi savaş sonrası nahiye müdürlüğü, İstanbul’da polis merkez memurluğu, Trabzon ve Mudanya’da tapu müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1 Nisan 1948 tarihinde Mudanya’da vefat etti.
1862 Arnavutluk doğumlu Besim Ömer, parlak bir eğitim kariyerinin ardından hekim olmuş; başta Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Veremle Mücadele Cemiyeti olmak üzere birçok kurumda yöneticilik yapmış, üniversitelerde ders vermiş, yüzlerce öğrenci yetiştirmiş, milletvekilliği yapmış, bir dizi önemli kitaba imza atmış müstesna bir hocaydı. Dramatik şekilde 1940’da vefat eden Besim Ömer Akalın, daha önce de iki kez mucizevi şekilde ölümden kurtulmuştu.
General Doktor Besim Ömer Akalın, Afife Hanım ve Ömer Şevki Paşa’nın ikinci çocuğu olarak 1 Temmuz 1862 (3 Muharrem 1279) tarihinde Arnavutluk’ta, Narda kasabasında dünyaya geldi. Bir zaman sonra aile İstanbul’a yerleşmiş, baba Ömer Şevki Paşa sürgün cezası alıp Sinop’a sürülmüşse de Besim Ömer İstanbul’da öğrenimine devam etmiş. İstanbul’da Askerî Rüştiye’de ve sonra Kuleli Askerî Tıbbiye Mektebi’nde okumuş, 6 Haziran 1889 (25 Mayıs 1305) tarihinde mezun olmuş.
Haydarpaşa Tatbikat Hastanesi’nde yüzbaşı rütbesiyle görev yapan Besim Ömer doğum branşını seçmiş ve Paris’e eğitime gönderilmiş. Eğitimini tamamlayıp Paris’ten dönen Besim Ömer öğretmenlik görevlerinden sonra Kızılay Cemiyeti ikinci reisliği vazifesine atanmış; Türkiye’de kadınlara ilk kez hastabakıcılık dersi vermiş; Veremle Mücadele Cemiyeti ikinci reisliğine seçilmiş.
Besim Ömer’in yetiştirdiği 284 hemşire 1. Dünya Savaşı sırasında hizmet vermiştir. Yine 1917’deki Himaye-i Etfâl Cemiyeti’nin (Çocuk Esirgeme Kurumu) kurucuları arasındadır. Besim Ömer Akalın pek çok kurumda görev almasının yanısıra tıp fakültesinde hıfz-ı sıhha ve kadın hastalıkları dersleri de okutmuştu. İstanbul Üniversitesi’nde dört sene rektörlük de yapan Besim Ömer Akalın, 5. ve 6. Dönem (1935-1943) Bilecik milletvekili olmuştu.
Doktor Besim Ömer Akalın 79 senelik hayatı boyunca iki kez ölümle burun buruna gelmiştir. İlki Ağustos 1911’dedir. İstanbul’da bir doğum için Anadolu yakasına geçerken bindiği vapurun yolcu fazlası nedeniyle yavaş yavaş batışı esnasında üç kişiyle birlikte denize düşmüştür. Bu sırada başını çarpan Besim Ömer pervanenin akıntısı ile boğulma tehlikesi geçirmiş, denize atlayan tıbbiye öğrencileri tarafından baygın halde kıyıya çıkarılmış, arkadaşlarından Doktor Bafralı Yanko tarafından yarım saat suni teneffüs yapılarak hayata döndürülmüştür. İkinci ilginç hadise ise 1912’de ABD’de düzenlenen sağlık kongresine gitmek üzere İngiltere’nin Southampton limanından kalkacak Titanic vapuruna bilet almasıdır. Besim Ömer, Fransa’da rıhtıma geç kalması sonucu gemiyi kaçırmış, yine mutlak bir ölümden dönmüştür.
Bilime adanmış bir hayat
Besim Ömer Akalın, 79 yıllık hayatında çocuk bakımı, kadın-doğum, nüfus siyaseti gibi konularda 80’in üzerinde bilimsel esere imza atmıştı.
Besim Ömer’in ölümü de yaşantısı gibi ilginçtir: 19 Mart 1940 Salı günü yanında milletvekili Numan Bey ile birlikte Ankara’da Şehir Lokantası’nda öğlen yemeği sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybeder. Anlatılana göre Besim Ömer ve arkadaşı Numan Bey istedikleri bifteğin iyi pişmediğini görerek garsona yeniden pişirilmesini söylerler. Bu arada epey sinirlenen Besim Ömer Bey fenalaşır. Boş bir salona alınan Besim Ömer Bey için Numune Hastanesi’nden doktor çağrılır. Dr. Şerif Korkud’un bütün müdahelesine rağmen Besim Ömer vefat eder.
Besim Ömer Akalın’ın ölümü büyük üzüntü yaratır. Kardeşi Agah Ömer onun hatırasını canlı tutmak için büyük çaba sarfetmiştir. Ailenin damadı Galip Mutlu da bu konuda o dönem Ankara Radyosu’nun “Geçmişte Bugün” programını hazırlayan Feridun Fazıl Tülbentçi’ye bir mektup yazmıştır:
Galip Mutlu’dan Tülbentçi’ye…
Ailenin damadı Galip Mutlu’nun, Dr. Besim Ömer’in vefatının beşinci yılında (1945) Feridun Fazıl Tülbentçi’ye yazdığı mektup.
“Çok muhterem Beyefendi,
19 Mart 1945 merhum Doktor General Besim Ömer Akalın’ın beşinci sene-i devriye-i vefatıdır. Geçen seneki gibi bu sene de “Geçmişte Bugün” saatinizde merhuma bir yer ayırmanızı istirham ederiz.
Besim Ömer 79 senelik ömrünün yarım asrını hocalıkla geçirmiş 80 küsur ilmi eser ve pek çok risâle ve makaleler neşr etmiş, muhtelif memleketlerde müteaddid Kırmızı Haç konferansına iştirak etmiş, Kızılay’ı memlekette yeniden teşkil etmiş, Süt Damlası ve Himâye-i Etfâl müesseselerin tesis ve bunların uzun zaman fahri reisliklerinde bulunmuş, Darülfünûn Eminliği, Tıp Fakültesi riyâseti vazifelerinde bulunmuştur.
Memlekette hastabakıcılığın gelişmesinde çok önemli bir rol oynamış asrî ebelik ve kadın hastalıkları bilgisini memlekete ilk getiren o olmuştur. Doğum evlerinin açılmasında pek büyük yardım ve hizmetleri dokunan üstad çocuk bakımı, teksir-i nüfus, nüfus siyaseti gibi yazdığı eserlerle de büyük hizmetlerde bulunmuştur.
Millet Meclisi’nin beşinci ve altıncı devrelerinde Bilecik Milletvekili vazifesini ifâ ederken beş sene evvel bugün Ankara’da hayata gözlerini ebediyyen yummuştur.
Berâ-yı izahât arz eyler, derin saygılarımın kabulünü rica ederim.
Murat Meriç, Hayat Dudaklarda Mey’de Erkin Koray’dan Sezen Aksu’ya, Neşet Ertaş’tan Müslüm Gürses’e çilingir sofralarının demirbaşı haline gelmiş 213 şarkının hikayelerini anlatıyor. Kimi zaman neşeli kimi zaman inceden efkarlı…
Müzeyyen Senar, Gaye Su Akyol’un kaleminden…
Türkiye’de popüler müziğin tarihi deyince akla gelen ilk isim Murat Meriç. Hayat Dudaklarda Mey adlı iki ciltlik kitabı, 15 Ekim’de Anason İşleri Kitapları etiketiyle piyasaya çıktı.
Türkiye’de eğlence kültürünü şekillendiren, özellikle de çilingir sofralarına eşlik eden 213 şarkının hikayelerini anlatan kitap alaturka, pop, rock, arabesk ve halk müziği olmak üzere beş kategoriye ayrılmış. Rakının yanına hemen alaturkayı iliştirmek alışkanlık olsa da, Meriç fasıl şarkılarıyla sınırlı tutmamış seçkisini. Kitapta Müzeyyen Senar’dan Erkin Koray’a, Alpay’dan Ceylan Ertem’e, Selahattin Pınar’dan Duman’a onlarca isim, klasik Türk müziğinden son yılların “üçüncü dalga”sına her dönem ele alınmış.
Her türde özel bir isim mercek altına alınırken, alaturkada Müzeyyen Senar, popta Sezen Aksu, arabeskte için Müslüm Gürses, halk müziğinde Neşet Ertaş, rock için Erkin Koray öne çıkmış. Bir isimse kategorilere sığmamış. Alaturkası da var, popu da, halk müziği, hatta arabeski bile… Böyle olunca ona 10 şarkılık özel bir bölümle ufak bir torpil yapılmış. Kimden mi bahsediyoruz? Tabii Zeki Müren’den…
Klasik şarkıların yanında bir de klasik olmaya aday şarkılar var: Yeni nesil rakı sofralarının yeni nesil şarkıları… Gaye Su Akyol’dan Ahmet Kaya’ya, Melike Şahin’den Mabel Matiz’e uzanan seçki, aslında son dönemde türlerin birbirleriyle nasıl içiçe geçtiğini de gösteriyor. Bu bölümdeki parçalar bir yandan arabesk tınılar taşıyor bir yandan rock’a meylediyor. Sonuçta yanyana görmeye pek alışık olmadığımız isimler bile birleşip uyumlu bir bütün oluşturuyor.
Konu müzik olunca yalnızca okumak yetmeyebiliyor, insan meraklanıp bu şarkıları dinlemek de istiyor haliyle. Hayat Dudaklarda Mey, bunun için teknolojinin nimetlerinden yararlanarak okura oyuncaklı bir çözüm bulmuş. Her şarkıdan önce küçük bir karekodla karşılaşıyorsunuz ve hikayesini okurken bir yandan da “Spotify” uygulaması üzerinden şarkıyı dinleyebiliyorsunuz. Ayrıca kitabın en başında, konusu geçen bütün şarkıların toplandığı 13 saatlik bir dinleme listesine ulaşabileceğiniz başka bir karekod daha var.
Kitabın öne çıkan özelliklerinden bir diğeri de illüstrasyonları… Ali Çetinkaya’dan Mehmet Erdener’e, Turgut Yüksel’den Başak Karafaki’ye 13 çizer, kitaba özel 51 çizime imza atmış. Kitabın içinden çıkan çıkartmalar ve kapak tasarımı ise Arel Siviş’e ait. Hayat Dudaklarda Mey, Meriç’in Pop Dedik ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi’nden sonraki üçüncü kitabı. Satın almak için Anason İşleri Kitapları’nın web sitesine (www.anasonisleri.com) başvurabilirsiniz.
Son dönem Osmanlı basınının keskin kalemlerinden Mahmud Sâdık, 1930’daki ölümüne kadar onlarca gazete ve dergide yazdı, çalıştı. Yazdığı yüzlerce yazı, makale, köşe yazısı henüz derlenmemiş, eserleri topluca yayımlanmamıştır.
Mahmud Sâdık 1864’te İstanbul’da doğdu. Öğrenimini Mekteb-i Sultanî’de (Galatasaray Lisesi), Mekteb-i Mülkiye’nin idadi kısmında yaptı. Ziraat öğrenimi için devlet tarafından Almanya’ya gönderildi. Berlin’de 1 yıl kaldıktan sonra hastalanarak İstanbul’a döndü. 7 Ağustos 1885’te Mülkiye’nin yüksek kısmını bitirdi. Aynı yıl Bâb-ı Âli Terceme odası hulefalığına tayin oldu. Şubat 1886’da memuriyetten ayrılarak Mülkiye’nin birinci sınıfından beri heves ettiği gazeteciliğe başlayan Mahmud Sâdık’ın ilk yazısı bir öğrenci olarak Mir’at-ı Âlem (Dünyanın Aynası) isimli dergide çıktı. 1886’dan ömrünün sonuna kadar Saadet, Târik, Tercüman-ı Hakikat, Sabah, Servet-i Fünun, Şurâ-yı Ümmet, Yeni Gazete, Demiryolları, Uyanış-Servet-i Fünun gibi gazete ve dergilerde çalışan, yazan veya sorumlu müdürlük yapan Mahmud Sâdık, çeşitli okullarda da öğretmenliklerde bulundu, dersler verdi. Bazı yazılarında “Osman Galip”, “Galip Kadri”, “Çatlak Zurna” ve “Mırnav” takma adlarını kullandı. “Şeyhül Muharririn” unvanı verilen ve en saygın gazetecilerden biri olan Mahmut Sadık, özellikle gençlerin bilinçlenmesi için büyük çaba harcadı.
1930 başında hastalandı. Atatürk, Mahmud Sadık’ın hastalığıyla çok yakından ilgilendi, sık sık hatırını sordu, tedavisi için emirler verdi. 28 Temmuz 1930’da, İstanbul-Kızıltoprak’taki evinde hayata gözlerini yumdu.
Çerkes kökenli, basın tarihimizin en önemli simalarından biri olan Mahmud Sâdık hakkında şimdiye kadar kapsamlı bir çalışma yayınlanmadı. Yazdığı yüzlerce yazı, makale, köşe yazısı henüz derlenmemiş, eserleri topluca yayımlanmamıştır. 1912’de yılında kendi yazılarından seçmeler olarak tanımlanacak Takvimden Yapraklar şık bir kapak tasarımıyla İstanbul’da basılır. Aynı yıl içinde bir de Tekamül isimli bir romanı çıkar. 2017 yılında yeni harflerle yayımlanan bu eserin kapağına, hazırlayanlar tarafından “Darwin’in ırkların tekâmülü nazariyasının romanı” şeklinde bir açıklama konmuştur.
Mahmud Sâdık Bey’in gazeteci Ali Kemal ile de hem yazı arkadaşlığı hem de özel bir dostluğu sözkonusudur. Arşivimde bulunan, Mahmud Sâdık Bey’e yollanmış Rusya çıkışlı kartpostal, aynı gazetede çalışmış iki gazetecinin ne derece samimi olduklarının göstermektedir.
Rusya’dan gelen kartpostal Gazeteci Ali Kemal’in Mahmud Sâdık Bey’e gönderdiği 24 Eylül 1910 tarihli kartpostalın arka yüzü (Önyüzde Ayvazovski’nin bir tablosu bulunmaktadır): “Dersaadet’te Sabah Gazetesinde Mahmud Sâdık Beyefendi’ye… Azizim, O sizin eski fırkaya suret-i katiyede veda’ ettim. Burasının havasından mı yoksa sarı saçlarla, melek gözlerinden mi bilmem? İnsan ne kadar ihtiyar olsa derhal Faust gibi gençleşecek. Bilmem nasıl ayrılacağım? İhtiramâtımı takdim ederim. Ali Kemal”
Gabriel Gorodetsky’nin derlediği, Stalin ile Churchill Arasında: SSCB Londra Büyükelçisi Mayski’nin Günlükleri, 2. Dünya Savaşı yıllarında İngiltere’yle Sovyetler Birliği arasındaki değişen ilişkide Türkiye’nin konumuna dair yeni ipuçları sunuyor. Büyükelçi Mayski’nin detaylı günlükleri…
Sovyetler Birliği’nin Londra Büyükelçisi olarak 1932-1943 arasında görev yapan İvan Mihayloviç Mayski, Stalin döneminin üst düzey yöneticileri arasında günlük tutmayı göze almış az sayıda kişiden biri. Zira Stalin, çevresindekilerin olayları kağıda dökmesini istemiyor, Kremlin’de yapılan toplantılarda not tutulmasına dahi izin vermiyordu. Günlükler, Mayski’nin 1953’ün Şubat ayında, Stalin’in ölümünden üç hafta önce İngiltere namına casusluk yaptığı iddiasıyla tutuklanmasından sonra “ele geçirildi”. Beraberinde muazzam bir arşiv de vardı. Mayski 1955’te serbest bırakılacak, aklanacak ve 1975’e kadar yaşayacaktı.
STALİN İLE CHURCHILL ARASINDA: SSCB LONDRA BÜYÜKELÇİSİ MAYSKİ’NİN GÜNLÜKLERİ (1932-1943), GABRIEL GORODETSKY, ÇEVİREN: DENİZ BERKTAY, TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI, 888 S. 85 TL.
Kitabın yazarı Gabriel Gorodetsky’nin bu arşivle karşılaşması ise bundan 40 yıl sonra 1993’te Rus arşivlerinde yaptığı bir araştırma sırasında tesadüfen gerçekleşmiş. Profesör Gorodetsky, Mayski’nin Londra Büyükelçiliği dönemindeki gözlemlerini, faaliyetlerini ve diyaloglarını içeren üç ciltlik günlüklerini, dönemin tarihsel arka planına dair notlarıyla birlikte İngilizceye kazandırmak için tam 12 yıl çalışmış. Türkçe baskının giriş bölümünde günlüklerin önemini şöyle anlatıyor: “Mayski’nin günlükleri, (…) İngiltere’yle Sovyetler Birliği arasındaki değişen ilişkide Türkiye’nin konumuna yeni bir ışık tutmaktadır. Stalin’in Ribbentrop-Molotov Paktı sırasında Türkiye’ye yönelik emelleri, Almanya’nın Rusya’ya saldırmasının ardından İngiltere’nin Türkiye’yi İngiliz-Sovyet İttifakı’na çekme çabaları ve Churchill’in Türkiye’yi yeniden Balkanlar’da lider ülke olarak görmeye başlayıp 1942’den itibaren Türkiye’nin savaşa katılmasını sağlamaya çalışması, özellikle dikkate değer”.
Gorodetsky geçen ay kitabının tanıtımı için geldiği İstanbul’da, günlüklerde Rusya ve İngiltere’nin Türkiye’yle ilgili pozisyonlarına ve Ankara’daki politika yapım süreçlerine dair henüz tarihçiler tarafından değerlendirilmemiş pek çok malzeme bulunduğunu anlattı. Gorodetsky, günlüklerin bugünün politikacılarında eksik olan kapsamlı bir tarih anlayışını oluşturmaya yardımcı olacağını düşünüyor: “Kitabı okuduğunuzda, Türk-Rus ilişkilerinin Sovyet dönemindeki yeni ideolojiye rağmen Çarlık döneminden o güne, nasıl bir devamlılık arzettiğini görüyorsunuz. İlişkileri belirleyen ideolojiden ziyade jeopolitik unsurlar oluyor; çünkü onlar değişmiyor. Bugünü anlamak için mutlaka daha kapsamlı bir tarih okuması gerekli, ama bugünün politikacılarında böyle bir yeteneği göremiyoruz”.
1943 başında Yenice buluşmasıGünlüğe 1 Ocak 1943 tarihinde kaydedilen notta, İnönü ve Churchill’in Adana yakınındaki Yenice tren istasyonundaki buluşması anlatılıyor. El sıkışan liderlerin ortasındaki Başbakan Şükrü Saracoğlu.
Murat Bardakçı’nın son kitabı Bir Devlet Operasyonu: 19 Mayıs’ı okuduktan sonra, yazarın 100. yıl münasebetiyle dalga mı geçtiğini yoksa Sultan Vahdettin ve hempâlarına ilişkin yeni bir kurtarma operasyonuna mı giriştiğini düşündüm. Ancak Bardakçı’yı eleştirdiklerini sananların da siyaset bilimi dağarcıklarında bir bahar temizliği yapmaları gerekiyor.
BİR DEVLET OPERASYONU: 19 MAYIS, MURAT BARDAKÇI, TURKUVAZ KİTAP, 398 S. 48 TL.
Murat Bardakçı’nın son kitabı Bir Devlet Operasyonu: 19 Mayıs, hemen söyleyelim, hiç de parlak bir kitap değil. Ele aldığı konuyu bu derginin sayfalarında defalarca irdelediğimiz için, üzerinde durmamız, hele hele bir de yazı yazmamız gerekmezdi doğrusu. Üstelik, Bardakçı’nın kişisel tarihi nedeniyle yıllardır Sultan VI. Mehmet Vahdettin’i temize çıkarmaya çalıştığını yalnız ülkemizde değil, yerkürede de duymayan kalmamıştır sanırım.
Ayrıca, ilgilenen herkesin bildiğini sandığım gibi Bardakçı, kendisinin tarihçi olarak tanıtılmasına hep itiraz eder ve yaptığının tarih üzerinde yoğunlaşan gazetecilik olduğunu söyler. Ancak, geçen günlerde Cumhuriyet gazetesi, Bardakçı’nın kitabına neredeyse 1 sayfa ayırıp, daha önce konuyla ilgili yayınlar yapmış üç kişinin onun iddialarına verdiği cevapları yayımladı. Bu vesileyle de görüldü ki, Bardakçı’nın Sultan Vahdettin’i ve bir dereceye kadar da Damat Ferit Paşa hükümetini temize çıkarma iddiaları; kendisini eleştirenlerin ister yalnızca Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilişini ele alıyor olsunlar, isterse Millî Mücadele döneminin tamamını inceliyor olsunlar, köklü bir tarih yazımı revizyonuna varamamalarıyla orantılı olarak, sürüp gidecektir. Dolayısıyla, Bardakçı’nın kitabındaki zaafları şimdilik bir yana bırakıp, muarızlarının kanımca yetersiz kalan iddialarıyla başlamak daha doğru.
Müze olarak yeniden doğdu 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’i Samsun’a götüren Bandırma vapuru 1925’te hurdaya çıkarılarak parçalanmıştı. Geminin bir replikası 2001’de tamamlanarak müze olarak hizmete açıldı.
Muarızlar ne diyor?
Deniliyor ki, Mustafa Kemal Paşa, “Anadolu’da başlayan Türk direnişini önlemek, Türklerin elindeki silahları toplamak” için gönderilmiştir, zira “Saray, başından itibaren Millî Mücadele’yi yok etmek için” çalışıyordur (Sinan Meydan). Dolayısıyla, “Vahdettin de ihanet çizgisine kaymış”tır (Hakkı Uyar). İmdi; her ne kadar bazı direniş örgütlerinin daha 1918 sonbaharında kurulmuş olmaları nedeniyle Millî Mücadele’nin hemen Mondros Bırakışması’ndan sonra başladığını söyleyebiliyorsak da; 1919 ilkbaharında sözkonusu mücadelenin tam anlamıyla “millî” olamadığını, dolayısıyla bir “Türk direnişi”nden ya da “Millî Mücadele’yi yok etme” çabasından söz etmenin zor olduğunu görebilmek gerekir. Nitekim, Anadolu’da direniş yolunda ilk girişimleri yapanların anılarına bakıldığında karşılaşılan en ilginç ortak özelliklerden biri, kendilerine karşı tavır alan birçok hemşehrilerinin olmasıdır. Bunun açıklaması da -gene sözkonusu anılarda ayan beyan görüldüğü gibi- direnişi örgütlemeye çalışanların neredeyse tamamının İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi, karşılarında duranların ise neredeyse tümünün Hürriyet ve İtilâf Fırkası taraftarı olmalarıdır. Ancak, bu durumun bile, Hakkı Uyar’ın dediği gibi, “İttihatçılar Millî Mücadele’yi desteklerken, Hürriyetçiler karşı duruyor … ihanet çizgisine kadar kayıyorlar” biçiminde anlatılması doğru değildir.
Sultan Vahdettin’in 1917’de yaptığı bir Almanya ziyaretinde çekilen fotoğrafta, Mustafa Kemal de görülüyor. Ziyarete ordu temsilcisi olarak katılan Mustafa Kemal’in Sultan Vahdettin’le birlikte görüldüğü tek fotoğraf bu.
Millî Mücadele ve İttihat Terakki
Bir kere İttihatçılar, Millî Mücadele’yi destekleyen değil basbayağı yapanlardır! Mesela Bardakçı’nın kitabında rastladığımız (s. 261-262) ve Doğu Karadeniz’e Ukrayna’dan gelen Rumların yerleştirilmesine karşı direnen Topal Osman Ağa, Teşkilât-ı Mahsûsa üyesidir, yani azılı bir İttihatçıdır. Onun etkinliklerini Mustafa Kemal Paşa’nın durdurmasını isteyen Trabzon Valisi Mehmet Galip Bey de, İttihatçılarca memuriyetten çıkarılmış, daha sonra Damat Ferit Paşa tarafından görevlendirilmiş bir İtilâfçıdır.
İkinci olarak ise, Hürriyet ve İtilâf mensuplarının yekpare Millî Mücadele karşıtı olduğunu söylemek de abartılı, hattâ yanlıştır. Evet, Refik Halit Karay gibi birçok İtilâfçı Millî Mücadele’ye sonuna kadar karşı durmuş ve 150’lik olmuştur; ama unutulmamalıdır ki Lozan’da İsmet Paşa’nın sağ kolu olan ve TBMM’nde saltanatın kaldırılmasına ilişkin ilk önergelerden birini veren Rıza Nur Bey de Hürriyet ve İtilâf kurucusudur. Özetle söyleyecek olursak, 1919 ilkbaharında olmasa da, ak koyunla kara koyunun artık iyice ayırdedildiği bir dönemde ayakları suya eren birçok İtilâfçı da Millî Mücadele’ye katılmıştır.
Sadık bir dost Mustafa Kemal’le birlikte Bandırma vapuruna binenler arasında Albay Refet (Bele) Bey de bulunuyordu.
Mesele, Saray’ın ve Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin millî direniş vasıtasıyla İttihat ve Terakkî’nin yeniden güçlenmesini engelleme meselesidir. İttihatçıların toparlanmasını o günlerde İstanbul’a hakim olan çevrelerin istememesinin arkasında iki önemli neden yatar. En başta, Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in İttihatçıların ülkeye kazandırdıkları en önemli değer olan ulusal egemenliği, yani parlamento üstünlüğünü istememesi; Batı ve Kuzey Avrupa ülkelerindekine benzer bir hükümdar değil, savaştan önceki Alman İmparatoru gibi bir hükümdar olmak istemesi gelir. Üstelik bu söylediğimiz iyimser bir tahmindir; zira Sultan Vahdettin’in 1876-1878’dekine benzer bir meşrutiyet, yani Meclis-i Mebusan’a hiçbir ağırlık tanımayan bir parlamentarizm yanlısı olma ihtimali de mevcuttur. İkinci olarak, Sultan Vahdettin ve çevresindekiler, İttihatçıların cumhuriyet kurmaya kadar gideceklerinden kuşkulanıyorlar, yeniden iktidara gelmeleri halinde ise cumhuriyet kurmasalar da en azından padişah değişikliğine gideceklerinden korkuyorlardı.
Dolayısıyla, Damat Ferit Paşa’nın da Hürriyet ve İtilâf kurucularından olduğu ve kayınbiraderi Sultan Vahdettin’in de şehzadeliği sırasında bu parti mahfillerinde sık sık görüldüğü bilgilerini de aklımızda tutarak, Millî Mücadele dönemini ‘1. Dünya Savaşı’nın galibi kötücüllere karşı girişilmiş bir savaşım’a indirgemekten kurtulmamız gerekiyor.
Devrim 1908’de başladı
Burada sözkonusu olan bir iç siyasal mücadele vardır ki, adına Türk Devrimi diyoruz; bu bir. İkincisi, bu devrimin de 1908’de başladığını kabul etmemiz gerekiyor. Eğer Mustafa Kemal Paşa’nın parlamenter rejimi, giderek hakimiyet-i milliyeyi korumak adına Hareket Ordusu’na katılan, hattâ bu orduya adını da veren İttihatçı bir subay olduğunu unutursak; 31 Mart Hadisesi’ni tezgâhlayanların da daha sonra Hürriyet ve İtilâf kurucuları olduklarını unutursak; dahası, 31 Mart Hadisesi’nin elebaşılarından İtthad-ı Muhammedî Cemiyeti’ne Şehzade Vahdettin Efendi’nin de para yardımında bulunduğunu unutursak; son olarak da Veliaht Yusuf İzzettin Efendi’nin intiharından sonra İttihatçıların yeni veliaht Vahdettin Efendi’nin tahta giden yolunu kesebilmek için planlar yaptıklarını ve bunun da Vahdettin Efendi’nin kulağına gitmiş olduğunu unutursak; ne Millî Mücadele’yi anlayabiliriz, ne de cumhuriyetin ilânını. Bu bakımdan, “Vahdettin iyi bir adamdı; çocukları, çiçekleri sevdiği gibi Mustafa Kemal Paşa’yı da severdi” dendiğinde tüyleri diken diken olanların, II. Meşrutiyet’i tümüyle gözardı edip Atatürk’ü İttihat ve Terakki’den ayrıştırma çabalarına bir an önce son vermeleri gerekiyor.
“Muhalif” ve “hain“
Bardakçı’nın kitabının neden parlak olmadığını söylüyoruz? Zira Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in neme nem biri olduğuna hiç değinmeden kendisiyle özdeşleşen, onu temize çıkarmaya çalışan bir kitap. Ama Sultan Vahdettin’e hain diyenler de onun karşısındakilerle özdeşleşmiş oluyorlar. Herhangi bir tarafla özdeşleştiğinizde de iyi bir siyasal tarih yazamıyorsunuz tabii. O kadar ki, ne Bardakçı Sultan Vahdettin’in Meclis-i Mebusan’ı 21 Aralık 1918’de neden kapattığını, sonra da 1919 Ekim’inde mecbur olana kadar neden seçim çağrısı yapmadığını açıklıyor, ne de muarızları Bardakçı’yı eleştirirken Sultan Vahdettin’in hakimiyet-i milliyeyi yerleştirmiş olan Anayasa’yı çiğneyen adam olduğunu kullanıyor. Öyle sanıyorum ki bunların arasında hakimiyet-i milliyenin bu ülkeye Millî Mücadele sırasında değil, II. Meşrutiyet’te, 1909’da geldiğini hâlâ bilmeyenler vardır. Hani Sultan Vahdettin’e ulusal egemenliği ayaklar altına aldığı için hain deseler, belki biraz anlar gibi olacağım. Devrimcilerin, devrim sürecinde zayıf oldukları için kurtuluşu dışarıda arayan karşı-devrimcilere hain demelerini de anlarım. Zaten devrimlerin muhalifi olmaz; ancak haini olur. Ama olan bitenlerden 100 yıl sonra hâlâ devrimcilerin söylemini tekrar edenleri anlayamıyorum.
Biraz da sonrasına bakalım. Bilindiği gibi anayasa hukukçularının etkisi altında kalan yakın dönem tarihçiliğimiz, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’na “1921 Anayasası” der. “Hakimiyet milletindir” sözcüklerinin arasına “kayıtsız ve şartsız” sözcüklerinin sıkıştırılmış olmasına hak etmediği bir anlam yükler. Bazıları daha da ileri giderek yeni ortaya çıkan cümlenin cumhuriyet demek olduğunu savunuyor. Bu, tümüyle yanlış bir tarihçiliktir. O yasa, devlet biçimine ilişkin hiçbir şey söylemez. Zaten hemen sonrasında TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’daki sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta, Osmanlı Anayasası’nın Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’yla çelişmeyen bütün maddelerinin eskisi gibi geçerli olduğunu yazar. Yani Saltanat yadsınmıyordur. Ahmet Tevfik Paşa ise yanıtında, bunun padişahın haklarına aykırı olduğunu iddia eder. Yani Sultan Vahdettin, 1909 Anayasa değişikliklerini kabul etmeye 1921’de bile yanaşmıyordur. Özetleyecek olursak, 17 Aralık 1908’de Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla başlayan meclis üstünlüğüne karşı padişah üstünlüğü çatışması, 1921’de de sürüyordur ve ancak 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılmasıyla sona erecektir. Dolayısıyla “Millî Mücadele”nin iki anlamı vardır. Bunların biri, milletin dış dünyayla mücadelesidir tabii; ikincisi ise milletin Anayasa’ya göre en üstün güç olan parlamentosunu yeniden açtırma mücadelesi, yani tekrar ulusal iradenin egemenliğini sağlama mücadelesidir. Bu ikinci mücadelenin “yeniden” ve “tekrar” yapılıyor olmasının müsebbibi ise Sultan VI. Mehmet Vahdettin’dir.
İngilizler mi gönderdi yoksa?
Gelelim kitabın içeriğine. Kitapta bugüne kadar yayımlanmamış belgeler olduğu doğrudur. Ancak bunlar sayıca çok az. Yani kitabın üçte ikisini kaplayan belgelerin büyük bir çoğunluğu daha önce yayımlanmış olduğu gibi, bunların da önemli bir bölümünü zaten Murat Bardakçı’nın kendisi yayımlamıştı. Yeni belgelerin ise hiçbiri Mustafa Kemal Paşa’nın tayiniyle ilgili değil. Bu durum, kitabın tam 110 belge verilerek gereksiz yere şişirilmiş olduğuna (fiyatının 48 TL olduğunu hatırlatalım!) işaret ediyor; zira kitabı sansasyonel bir gazetecilik örneği yapan başlığına uygun hiçbir yeni belge yok.
Tayin emri Mustafa Kemal’in Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’ne tayin edildiğini gösteren 30 Nisan 1919 tarihli belge, daha önce Murat Bardakçı tarafından yayımlanmıştı.
Kitap, Bardakçı’nın John Bennett’le olan bir anısıyla başlıyor ki, evlere şenlik. Bennett diyesiymiş ki, Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a gönderen kendisiymiş ve Bardakçı’ya göre doğru söylemişmiş (s. 11-12). Bennett’in Bardakçı’ya tam olarak ne söylediğini bilemiyoruz tabii. Ancak gerçekten, “Sizin Mustafa Kemal’inizi Samsun’a ben göndermiştim…” dediyse, hem halt etmiş hem de Bardakçı’ya halt ettirmiş oluyor. Zira, Bennett aldığı bir emri uygulayan bir yüzbaşıydı. Ayrıca, Mustafa Kemal Paşa ve yanındakilere İstanbul’dan çıkış vizesi vermek istemediğini ve vizeyi üstlerinden aldığı emir üzerine, istemeye istemeye verdiğini anılarında kendi söyler. Bardakçı’nın Bennett’in anılarını okuduğunu ve sözkonusu vize meselesinde Bennett’in ne kadar yanlış bilgiler verdiğini bildiğini sanırdık. Yanılmışız. Üstelik, Mustafa Kemal Paşa’yı bir İngiliz ya da İngilizler göndermişse Samsun’a, nerede kaldı bizim “devlet operasyonu”muz?
İstanbul’da son haftalar Bu fotoğrafın çekilmesinden birkaç hafta sonra Samsun’a doğru yola çıkacak olan Mustafa Kemal’in üniformasındaki kordonlar, Sultan Vahdettin’in “fahrî yaveri” olduğunu gösteriyor.
“Devlet” ve “hükümet”
Kitabın özgünlüğü de, başlığında da gördüğümüz bu “devlet operasyonu” kavramı. Kitabı okuduktan sonra, Bardakçı’nın 100. yıl münasebetiyle dalgasını mı geçtiğini, Türk okurlarının ciddî bir çoğunluyla alay mı ettiğini, yoksa kırk yıldır süregiden, siyasete ilişkin cehalet, kavram kargaşası ve ne dediğini bilmezlik ortamından yararlanarak Sultan Vahdettin ve hempâlarına ilişkin yeni bir kurtarma operasyonuna mı giriştiğini düşündüm. Nitekim son kırk yılda hem politikacılarımızın hem de sivil toplum adına konuştuklarını iddia eden yarım akıllıların çabalarıyla devlet ve hükümeti – ya da iktidarı – karıştırır oldu bu ülke. Buna paralel olarak ve darbeci askerlerimizin de ısrarlı katkıları refakatinde, aşkın bir de devlet kavramı belirdi. Yani iktidardaki siyasetçilerin iradesi dışında hareket edebilen, kendi başına düşünen ve kararlar alan bir devlet kavramı. Bu da siyasetçilerimizi daha da coşturdu. Politikalarının eleştirisini def edebilmek için “devlet menfaati” der oldular; parti politikalarını “devlet çıkarı” olarak pazarlar oldular. Tabii iyi üniversitelerimizin parlak öğrencilerinin bunu yutmadıklarından ve Bardakçı’nın kitabına göz atmaları durumunda meşreplerine göre gülümseyeceklerinden veya kahkaha atacaklarından kuşkum yok. Zira kitaptaki devlet, Damat Ferit Paşa Hükümeti!
Tarihten fıkraya!
Tabii burada Bardakçı’yı eleştirdiklerini sananların da siyaset bilimi dağarcıklarında bir bahar temizliği yapmaları gerekiyor. Örneğin Sinan Meydan, “Atatürk’ü Anadolu’ya devletin (Osmanlı Hükümeti) gönderdiği doğru” buyurmuş. Hakkı Uyar da eklemiş: “ortada bir devlet projesi yok ama devlete ihanet var”. Okurlarımız, iktidarda olsun, muhalefette olsun, bütün siyasal partilerin devleti düze en iyi kendilerinin çıkaracağını, diğerlerinin politikalarının ise devleti batıracağını söylediklerini biliyorlardır sanırım. Ama bu devlet-hükümet işi burada bitmiyor, zira Bardakçı bazı önlemler almış. Meselâ bazı Bakanların Samsun’a gönderilme işinden habersiz olduklarını, bazılarının da öğrendiklerinde, özellikle de Mustafa Kemal Paşa’ya verilen yetkiler konusunda, biraz hık mık edip işi oluruna bıraktıklarını söylemiş. Yani birkaç yıl sonraki gözden geçirilmiş -bu çok gerekli- ve genişletilmiş ikinci baskının kapağında karşımıza bir “daha derin bir devlet operasyonu” da çıkabilir; şimdiden hazırlıklı olalım.
Son olarak bu operasyona bakalım. Doğrusu, bana biraz Laz fıkrası gibi geldi. Sözü Bardakçı’ya bırakıyorum: “Sultan Vahideddin’in ve devletin Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderme kararlarının ardında iki temel düşünce mevcuttur: Müttefiklerin, Samsun ve havalisinde çıkan karışıklıklara son verme bahanesi ile Mondros Mütarekesi’ne dayanarak Samsun’u ve o bölgedeki daha başka yerleri işgal etmelerini önlemek ve görev mahallinde kendi başına harekete geçerek silâhlı bir mukavemet oluşturacağından emin oldukları Mustafa Kemal’in gittiği bölgede teşkil edeceği gücü yeri geldiğinde kullanmak, özellikle de barış masasına arkalarında bu ve bunun gibi güçlerin varlığını hissettirerek oturmak!”
Yani, her şey bir yana, İngilizlerin işgaline neden olacak direnişe son verip, İngilizlerin işgaline neden olmayacak bir direniş örgütlenecek! Tabii bu İngilizlerin ancak masa başında uğraşabilecekleri yeni silahlı güç kimlerden oluşur, onu da bir Allah, bir de Temel.
1943’te açılan Gen Kitapsarayı, İstiklal Caddesi’nin seçkin mekanlarındandı. Kaliteli edebiyat ve sanat kitapları dolayısıyla aydınların, gazetecilerin, sanatçıların, yazarların uğrak yeriydi. 1963’te ekonomik güçlükler yüzünden kapanan bu kitabevi, Beyoğlu kültürü için sonun başlangıcı oldu.
Cadde-i Kebir yani İstiklal Caddesi’ndeki kitapçılık tarihinde özel bir yere sahip bir kitabevinden sözedelim. Bu muhteşem kitabevinin adı GEN Kitapsarayı’dır. Daha çok Batılı yayınların, yabancı dilde güncel kitapların alınıp satıldığı Beyoğlu kitapçıları içinde üç ortaklı, büyük sermaye ile kurulmuş, kitap sayısı ve çeşitliliği ile devrinin en büyük kitabevidir GEN. Bu bakımdan ilk adı Saray Kitabevi daha sonraki ise GEN Kitapsarayı’dır.
1943’te Beyoğlu’nda Taksim’e yakın bir yerde 58-60-62 numaralı mekanda Ziyad Ebüzziya, Vecihi Görk ve Osman Nebioğlu tarafından kurulmuştur. Kitabevini kuran üç ortak, basın-yayın sektöründe çok başarılı olmuş, ünlü kişilerdir. Ziyad Ebüzziya köklü bir gazeteci aileye mensuptur. Osman Nebioğlu, Almanya’da doktora yapmış ve Türkiye’de Nebioğlu Yayınevi’ni kurmuştur. Vecihi Görk ise editörlük mesleğinin öncülerindendir ve uzun yıllar Beyoğlu’nda Haşet (Hachette) Kitabevi’nin yöneticiliğini yapmıştır.
Kurulduğu günden itibaren Türkiye’ye ithal ettiği kaliteli edebiyat ve sanat kitapları dolayısıyla aydınların, gazetecilerin, sanatçıların, yazarların uğrak yeri olan bu mekan için Çelik Gülersoy, “Taksim’e çıkarken solda, eski Moskova Pastanesi’nin yerinde 1943’te açılan GEN Kitapsarayı ise bugün düşünülemez bir zenginlikti. Dostum Ziyad Ebüzziya’nın, Vecihi Görk ve O. Nebioğlu ile gerçekleştirdiği 7 vitrine sahip bu mucize, 20 yıl yaşadı. 1959 develüasyonunda Dolar 2.70’ten 9 liraya çıkınca, 1963’te battı” diyerek bu güzide girişimin kısa tarihini hayranlık cümleleriyle anlatır.
1963’te ekonomik darboğaz nedeniyle kapanan Gen Kitapsarayı’nın yerine sandviç- lahmacun satan bir işletmenin açılması aydınlar arasında büyük bir üzüntü yaratmıştır. Gen Kitapsarayı, Türkiye’ye getirdiği güzel eserler dışında “Kitaplar Yarışıyor” “Hususi Baskılarla Modern Fransız Resmi Sergisi” gibi ilk sayılabilecek etkinlikler düzenlemiştir.
20 yıl yaşayabildi Ziyad Ebüzziya, Vecihi Görk ve Osman Nebioğlu tarafından kurulan GEN Kitapsarayı 1963’te kapanmış, yerine lahmacın satılan bir işletme açılmıştı.
İstiklal Caddesi’nin yeme/ içme sektörüne teslim oluşunu, buna daha sonra eklenen turizm ekonomisi ile birlikte Beyoğlu’nun diğer güzellikleri gibi kitapçılık sektörünün de yokolmasını GEN’in kapanma tarihinden başlatmamız doğru olacaktır. Daha sonraları açılan ve yine kapanmak zorunda kalan Sander, Literatür Beyoğlu, Robinson Cruseo, Librairie de Pera, Metro Kitabevi, ABC gibi güzel ve önemli kitapevleri bu baskı ve gerçeğin kurbanlarıdır. Bugün kalan üç-beş kitapçı ve sahaf da varolma savaşı vermektedir.
Günlük gazeteler ve köşe yazarları üzerinden yürütülen tartışmalar, dönemin ağır topları olan Nâzım Hikmet, Peyami Safa ve Nurullah Ataç’ı karşı karşıya getiriyor; özgürlükler açısından hiç de parlak olmayan bu dönemde, yazarların kültürel birikimi dikkati çekiyordu. O yıllardaki gazetelerin kültür-sanat sayfaları da bugünkülerle kıyaslanmaz şekilde iyi, çok daha ileriydi.
Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri (1930-1960), Tuncay Birkan, Metis Yayınları, 522 s. 54 TL.
Son zamanlarda iktidar tarafından “kültürel hegemonyanın bir türlü sağlanmadığı”ndan şikayet edilir oldu. Kültürel hegemonyanın serencamı hakkında çok fazla düşünülmediğinde, bunun siyasal iktidarı elde bulundurmanın doğal sonucu sanılması tabii gözükebilir. Veya kültürel hegemonyayı sağlamak için bütün yazar ve gazetecileri bir türlü fişlemenin yeterli olacağı sanılabilir (1938’de Emniyet Umum Müdürlüğü Dokuzuncu Şube’yi bu iş için kurmuş; şimdilerde devlet aşkıyla denmese de tamamıyla “duygusal” olarak bu işi yapanlar var!).
Tek parti dönemindeki bu fişleme merakı 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti tarafından deşifre edilmişse de, onlar da aynı yöntemleri uygulamaktan kendilerini alamamışlardır. Bütün bu dönemlerlerde kültürel hegemonya ne tür bir seyir izlemekteydi?
Tuncay Birkan’ın “siyasi edebiyat tarihinden fragmanlar” da denebilecek kitabı, tür olarak sınıflandırılması zor olsa da (şart da değil), seçtiği dönem itibarıyle piyasadaki muharririn geçim derdinden devraldığı mirasla ilişkisine; devlet baskısıyla kendine seçtiği özgürlük alanı arasındaki gelgitlere; dünya ile yani etkilendiği merkez akımlarla ilişkisine uzanan; kimi zaman ayrıntılara boğulan ancak genel geçer ifadelerden mümkün mertebe sakınan iyi bir çalışma.
Bitmemiş bir arkeolojik kazı olarak da niteleyebileceğimiz Dünya ile Devlet Arasında Türk Muhariri (1930-1960) kitabı, çoktandır tozlu arşivlere terkedilmiş yazılar ve eserlerden hareketle genişçe bir dönemin kültürel dökümünü çıkarmaya yönelmiş. Köroğlu, Tasvir-i Efkar, Akşam, Kurun, Son Posta, Açıksöz, İnsan vd. tartışmaların merkezinde. “Edebiyatımız Ne Halde?”, “Muharrir Neden Yetişmiyor?”, “Millî Bir Edebiyat Yaratabilir Miyiz?” gibi anketler geçmişle gelecek arasında gelgitler sağlıyor. Değerlendirmeleri tartışmalı, ayrıntıları veya kimi “kuramsallaştırmaları” gereksiz bulanlar da malzemenin tasnifi konusundaki titizlik karşısında buna katlanmak durumunda.
Yazar bir bilanço çıkartmak niyetinde değil. Önyargılarla dolu güzergahın düzenlenmesi bile tek başına ilginç. Birkan “geçmişte sadece yeknesak bir çoraklık, devasa bir çöl görebilen belli toptancı perspektiflerin hegemonyasını sarsmak” gibisine mütevazı bir iddiayı başarıyla savunmakta. İktidarlar 1930-60 döneminde gerçekten bir kültürel hegemonyayı sağlamış mıydı? Muharrir taifesi, Nâzım Hikmet’in “Hava Kurşun Gibi Ağır” şiiriyle yansıttığı, özgürlükler açısından hiç de parlak olmayan bu dönemde, “yukarıdan” vaazedilen bir çerçevenin içinde mi dolanmaktaydı? Başta gazete ve dergi sayfalarında ölüme yatırılan yazıların, gerçekten muhabbet ve hassasiyetle yeniden canlandırmasına eşlik eden eserlerin değerlendirilmesi ile edebiyat tarihimiz ile sınırlı kalmayan bir çalışma var önümüzde.
30’lu yıllarda matbuat alemi aslında ciddi bir maddi kıskaca da alınmış, bankadan istenecek teminat mektubu konusunda Peyami Safa şöyle demişti: “Büyük sermayasi olmayan bir adam –yani Türk mütefekkir ve münevverlerimizin yüzde doksan dokuz üç çeyreği– … bütün sosyal mevzuulardan ve bu arada Türk cemiyetine aid meselelerden de bahsetmemeğe razı olacaktır”. Yine de uygulamada kimi gevşeklikler olmuş ki adı anılmaya değer dergiler de yayımlanabilmiş.
Elbette her dönemselleştirme gibi “1930-60” da biraz öznel kalmaya mahkum. Genel olarak 1. Cihan Harbi ve Rus Devrimi’nin baskısıyla irrasyonelliğin ve mistisizmin etkili olduğu yıllar… 30’lu yılların pek de içaçıcı olmayan siyasal rejimlerinin damgası her alanda… Edebiyatta farklı meşreplerden muharrirlerin bir “ecnebi müktesebat”ına sahip olmaları dikkati çekiyor. Genellikle “Batıcı aydınlar”a yüklenen ve örneğin Peyami Safa, Yahya Kemal gibi muhafazakar okurun gönlünde taht kuranların; Action Française gibi pek yerli ve millî olmayan, Fransız sağının en sağında hatta faşizan bir eğilimden etkilenmesi de bunun bir göstergesi. Charles Maurras, Maurice Barrès gibi sağcı ve ırkçı yazarların nasıl olup da Türk muhafazakarlığının fikri ebevyni oldukları atlanmamalı.
Muharrirlerimizi “kökü dışarda” meseleler de meşgul etmiş. Fransa’da 30’lu yıllardaki siyasal akımlar, neredeyse tam olarak buraya da yansımış. İspanya İçsavaşı ise özünde “herkes cumhuriyetçi-kemalist olmasına rağmen”, yazarlarımızı karşıt saflaşmalara sürüklüyor.
Nâzım Hikmet, Peyami Safa ve Nurullah Ataç, üç avangard olarak temayüz ediyor. Her birinin dönemin önde gelen tartışmalarından haberdar olması, günümüz okuruna ilginç gelebilir. Peyami Safa ortalama bir okurun tanıdığından daha farklı ve öne çıktığı polemiklerin gölgelediği bir kültürel birikime sahip biri olarak beliriyor.
Üç avangard Nurullah Ataç, Peyami Safa ve Nâzım Hikmet, dönemin edebiyat tartışmalarını kendi açılarından yorumlasalar da, modernist bir yaklaşımda birleşiyorlardı.
30’lu yıllardaki Tan ve Akşam gazetelerinin kültür-sanat sayfaları, bugünkü gazetelerle kıyaslanmaz şekilde iyi, onlardan çok daha ileri.
1930-60 döneminin bu dökümü, 60’lı yıllardaki sıçramanın ardındaki birikimi gösteriyor. Ayrıca bugün çok satan olmasa da “uzun satan” bir dizi yazarın bu dönemde ortaya çıktığı unutulmamalı. Sabahattin Ali, Sait Faik, Peyami Safa, Necip Fazıl ile devam edecek bir silsile ilk akla gelen. Ayrıca kültürel hegemonya sözkonusu edildiğinde, bugün belli başlı cenahların nasiplendiği Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl’ın da bu dönemde öne çıktığı hatırlanmalı.
Birkan bu dönemi seçmesini, Refik Halid’in gazete yazılarıyla ülfetine (sürgün dönüşü sonrası, yazılarını 18 cilt halinde yayına hazırladı) ve daha önemlisi yazarların 50’li yılların sonralarından itibaren devlet perspektifinden bağımsızlıklarını ilan etmelerine bağlamakta. Ayrıca eski Türkçe bilmediğini ve 1930 öncesi cumhuriyet döneminde dişe dokunur bir ürün verilmemiş olduğunu belirtiyor. 1960 sonrası ise bir kopuş değilse de neredeyse bir sıçrama göstererek önceki dönemden ayrılıyor.
Edebiyatın hal-i pür melali üzerinde farklı cenahlardan (komünist Nâzım Hikmet, milliyetçi Peyami Safa, Kemalist Nurullah Ataç) yeni-eski edebiyat üzerine tartışmalar belki bugün için arkaik gözükebilir; ancak bunların hepsinin eski edebiyatın anlam ve önemi üzerinde neredeyse anlaşık olmaları; bu üçlüye Necip Fazıl da katıldığında her birinin modernist bir yaklaşımda ortaklaştığı tesbiti, 30-60 tercihinin çok da öznel olmadığını göstermekte.
Putları kıran Nâzım Hikmet Türk edebiyatının eski-yeni kavgasında Nâzım Hikmet’in “Putları Kırıyoruz” kampanyasının özel bir önemi var. Ratıp Tahir Burak’ın karikatüründe, Abdülhak Hamit, Mehmet Emin, Hamdullah Suphi ve Yakup Kadri’yi baltayla alaşağı eden Nâzım Hikmet… (1929, Resimli Ay)
Yazar ister istemez bugünle bir mukayese yaparken “Bu insanlar edebiyatta, sanatta, bilimde, düşüncede, yanlış veya eksik öncüllerden yola çıkmış olsalar da, birşeyler kurmaya, sözkonusu kuruluş süreci çoğu zaman anti-demokratik, baskıcı, dışlayıcı yöntemler içerse de kurulanı daha insani bir hale getirmeye çalışmış, içlerinde hakikaten memleket sevgisi olan insanlardı” diyerek inceledikleri yazarlarla araya bir mesafe koymaktan ziyade onlara muhabbetle bakmakta.
Tuncay Birkan iddialarından ziyade serimlemesiyle amacına ulaşmış denebilir. Her ne kadar 60’lı yıllar farklıysa da, bir önceki dönemin yazarları arasında yer alan Sabahattin Ali, Sait Faik gibi yazarlar bugün hâlâ “uzun satan” konumunda. Öte yandan dönemin öne çıkan siyasetiyle de ilgili olan iki yazarı, hâlâ güncel siyasetin simgeleri arasında yer almaktadır: Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl. Bu açıdan Nâzım Hikmet her türlü “Bolşeviksizleştirme” girişimlerine, yani uysallaştırma ve yalnızca “yerli ve millî bir şair” derecesine indirme çabalarına rağmen yalnızca ülkesinde değil dünya ölçeğinde (“Güzel günler göreceğiz çocuklar…”) bir umut aşılarken; Necip Fazıl da örneğin bugünkü iktidarın temel besin kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır.
Sözü dönemin orta yerinde, 1945’te, Türk münevverinin güzergahını veciz bir biçimde özetleyen Mahmut Yesari’ye bırakalım: “İstibdat terbiyesi gördük; bunu bıraktık, Meşrutiyet usullerini benimsemeğe koyulduk; tam alışırken cumhuriyet doğdu; berikileri attık, ona sarıldık. Her birine uymakta az çok kusurumuz olduysa suçlu sayılmamalıyız ve büsbütün sersemleşmeden benliğimizi koruyabilmemize şükretmeliyiz”.
Muharrir, edip ve düşünürlerimizin doğum tarihlerinin karşısına aynı tarihte doğmuş dünyadaki benzerlerini koyup bir mukayese yapmak ise pek tercih etmek istemeyeceğimiz bir şey olurdu herhalde.