Kategori: Kitap

  • Parlak ve yılmaz bir zihnin trajik yaşamöyküsü…

    1976-1980 arasında yayımlanan Halkın Kurtuluşu gazetesinin beyin takımında yer alan Veli Yılmaz’ı anlatan Devrimci Gazeteci: Veli Yılmaz İletişim Yayınları’ndan çıktı. Tirajı 40 binleri bulan gazete, mizanpajı, renk kullanımı, başlıklarıyla Türkiye sosyalist hareketi içerisindeki muadilleri arasında müstesna bir yere sahipti.

    Sevgilim… Ne kadar çok şey yaşadık ve ne kadar az.”

    Yıl 1991. Cümle, evliliğinin henüz yedinci ayında hapse gönderdiği sevgilisine, demir parmaklıklar ardından bakı­şarak geçen 11 yılın ardından tahliye ışığına tutunan satır­lar kaleme almaya çalışan bir kadının mektubundan. Mek­tubun ulaştığı adres, hakkın­da 748 yıl hapis cezası kararı verilen bir gazetecinin, Veli Yılmaz’ın o esnada yatmakta olduğu Bartın Cezaevi. İnsan yazarken bile bir an tereddüt ediyor. 748 yıl mı?

    Evet, 748 yıl. Veli Yılmaz, Halkın Kurtuluşu gazetesinde icra ettiği “devrimci gazeteci­lik” faaliyeti nedeniyle 311. ve 312. maddelerin 25 kez ihla­linden 12 yıl 9 ay, 159. madde­nin 141 kez ihlalinden 147 yıl ve 142. maddenin 75 kez ihla­linden 588 yıl 9 ay hapis ceza­sı alarak bu alanda bir “dünya rekorunun” sahibi olmuş.

    VELİ YILMAZ (1950-1993):
    DEVRİMCİ GAZETECİ

    En başta sözünü ettiğim mektubu kaleme alan ise Veli Yılmaz’ın eşi, basın dünyasın­da iyi tanınan bir diğer usta gazeteci, Neyyire Özkan…

    Ayrı geçen onca yıla gün­lerce süren gözaltılar, bitmek bilmeyen duruşmalar, değişip duran cezaevleri ve tüm bun­lara rağmen demir parmak­lıklar arasına bir aşk sığdı­ran iki sevgilinin birbirlerine yazdığı bu mektuplar, İletişim Yayınları’ndan çıkan Devrim­ci Gazeteci: Veli Yılmaz isimli çalışmanın ekler bölümünde yer alıyor. Kitabın yazarı ise Yılmaz’ın yeğeni, tarihçi Eray Yılmaz.

    Kitabı okuyunca anlıyo­ruz ki, Veli Yılmaz parıltıyla doğan çocuklardan. Dedesi­nin sponsorluğunda aralarına gömüldüğü kitaplar, onu çok genç yaşta siyasal bir çizgiye, sosyalizm çizgisine taşıyor. Si­yaseten “hazır” geldiği üniver­sitede THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ile başla­yan devrimci yaşamı, Halkın Kurtuluşu gazetesi sorumlu yazıişleri müdürlüğü ve TDKP (Türkiye Devrimci Komünist Partisi) yöneticiliğiyle devam ediyor.

    Halkın Kurtuluşu gazetesi­nin tirajının bir dönem 40 bin­lere ulaşmasında, gazetenin mizanpajı, başlıkları, fotoğraf seçimiyle muadillerinden ayrı­larak Türkiye sosyalistleri ara­sında farklı bir yer edinmesin­de en büyük emeği geçen isim belli ki Veli Yılmaz. Öyle du­rumlar oluyor ki, Veli Yılmaz sadece gazeteyi yapmakla kal­mıyor, arkadaşlarının tabiriyle gazeteyi “yazıyor”.

    12 Eylül’ün hemen ardın­dan tutuklanan Yılmaz, hak­kında 748 yıl hapis cezası ka­rarı verilmesinin ardından 11 yılını cezaevlerinde geçiriyor ve 17 Nisan 1991’de yeni Te­rörle Mücadele Yasası’na ekle­nen geçici bir maddeyle özgür­lüğüne kavuşuyor. Kitapta Veli Yılmaz’ın ne yazık ki sadece 43 yıl süren yaşamöyküsüne Türkiye solunun 68’den 78’e ve sonrasında 12 Eylül’e giden süreçte içinden geçtiği anafor eşlik ediyor.

    Veli Yılmaz, kızı Hazal ve eşi Neyyire Özkan’la…

    Ve özgürlük ne yazık ki bu öyküde trajediyle birlikte geli­yor. Tahliyesiyle birlikte Ney­yire’sine, doğumunu hapisha­nede öğrendiği ve “sivilde” ilk kez 10 yaşındayken kucaklaya­bildiği Hazal’ına, kitaplarına, kalemlerine kavuşan Veli’nin özgürlüğü; sadece -hakkında istenen hapis cezasına atıf­la ve hafif yuvarlatılmış bir hesapla- 748 gün sürüyor. 27 Mart 1993’te sinsi bir kalp kri­zi atağı, hayatının yeni bir say­fasına henüz başlamış ve belli ki devam edebilse gazeteciliğe, yazın dünyasına çok şey kata­bilecek bu parlak insanı ara­mızdan alıyor.

    Devrimci Gazeteci: Veli Yıl­maz, İletişim Yayınları etike­tiyle yayında. Veli Yılmaz’ın ve onunla birlikte Neyyire Özkan’ın ve Hazal’ın insanın içinde “çok beklemiş, çok es­ki bir yeri kanatan” yaşamöy­küsüne ortak olmak, devrimci mücadelenin izini bir de Yıl­maz’ın yaşamı üzerinden sür­mek isteyenleri bekliyor.

    Eray Özer’in yazısı “t24” sitesinden alınmıştır.

    Kutsal Emanetler’in son seferleri

    M. Şinasi Acar ile Şeyhmus Dirim’in ortak ve titiz bir çalışma sonucu hazırladıkları, Kutsal Emanetler’in Son Seferleri, Topkapı Sarayı’nın içindeki Hasoda’da toplanan eşsiz benzersiz “manevi hazineler”in yolculuğunun izlerini sürüyor.

    KUTSAL EMANETLER’İN
    SON SEFERLERİ

    İslâmiyet, Mekke’de Kâbe’yi, Medine’de Mes­cid-i Nebevî’yi, Kudüs’ü ibadet ve ziyaret amacıy­la kutsamıştır. Türkiye’de ise Eyüp Sultan ve Konya Mev­lâna Dergâhı inançla ziyaret edilen mekanlar arasındadır. Taşınabilir kutsallara say­gıda, bunları korumada da Türkler öndedir. İstanbul Topkapı Sarayı’nda koru­nan ve sergilenen hem kutsal eşya, araç ve gereçlerden, dün­ya müze ve ko­leksiyonları arasında bir eşi olmayan “manevi hazine” değe­rinde bir müze kurulabilir.

    Osmanlı Devleti’nin saray ve saltanat tarihine bakıldı­ğında da Topkapı’da Fatih’in tasarımı olan kışlık iç köşk Hasoda’nın, padişahların sal­tanatlarının manevi dayanağı saydıkları Kutsal Emanetler’e tahsis edilmesi anlamlıdır. Sultanlar, tahta çıkışların­da ve saltanatları boyunca, İç Biat, Hırka-i Saadet Ziyareti, Sancak-ı Şerif İhracı gibi tö­renlerin burada yapılmasını gelenekleştirerek saray tarihi­ne ayrı bir zenginlik kazandır­mışlardır.

    Hz. Muhammed’e, kimi peygamberlere, din ulularına atfedilen, hırka, sancak, asâ, kılıç, nalın, sarık, hatta den­dan-ı şerif (diş), lihye-i saadet (sakal) ile teberrükât denen altın, gümüş şamdanlar, şebe­keler, değerli taşlar, mücevher askılar, kan­diller, tesbih­ler, elyazması Kur’an-ı Ke­rim’ler, örtüler, seccadeler Ha­soda’da toplan­dığından burası bir anlamda pey­gamberin de ma­nevi makamı sa­yılmıştır.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-673-248.jpg

    Yavuz Sultan Selim, 1516-17 se­feri sırasında Kahi­re’de iken, Hicaz emiri­nin Mekke’den ve Medi­ne’den getirdiği kutsallarla Şam’da Emevi Halifelerinden, Bağdat’ta Abbasi halifelerin­den kalma eşyayı İstanbul’a göndermiştir. 1917’de Medine Muhafızı Fahreddin Paşa’nın İstanbul’a yolladığı Mescid-i Nebevî’deki teberrükât ise ha­zineye katılan son parçalar ol­muştur.

    M. Şinasi Acar ile Şeyh­mus Dirim’in ortak ve titiz ça­lışmalarının konusu, özetledi­ğimiz bu eserlerdir.

    Kutsal Emanetler’in Son Seferleri adlı eser, 2006’da ya­yımlanmıştı. Kitabın anılar, harita, fotoğraf ve belgelerle zenginleştirilen ikinci baskısı, raflarında yer alacağı kitaplık ve kütüphanelere yeni bir de­ğer katacaktır.

    Necdet Sakaoğlu

  • Darbecilerin içinden, tarihin ‘objektif’inden

    Darbecilerin içinden, tarihin ‘objektif’inden

    Merhum Bahtiyar Yalta’nın, Türkiye’de 60’lı yılların başındaki darbeler dönemini anlattığı kitabı; bizzat hadiselerin içindeki bir subay olması nedeniyle literatüre bir katkı niteliğinde. Ancak kitabın asıl kıymeti, Yalta’nın aktarım ve yorumlarını “bugünden bakarak” revize etmemiş olmasında. Kısacası, “nalına mıhına” bir referans eseri.

    Kore Savaşı’nın (1950-53) ilk aşamasında Türk Tu­gayı’nda görev yapan ve Kunu-ri cehenneminden hem sağ çıkan hem de askerlerini sağ çıkaran Bahtiyar Yalta’nın, bu defa hayatının sonraki dö­nüm noktasını, 1960-63 döne­minde bizzat yaşadığı darbeler dönemini kaleme aldığı kitabı yayımlandı.

    Darbecilerin içinden
    Bahtiyar Yalta: Bir Darbeci Subayın Hatıraları (27 Mayıs 1960-22 Şubat 1962-21 Mayıs 1963)

    Kore Savaşı’nda üsteğmen rütbesiyle görev yapan Yal­ta, Kunu-ri Muharebeleri ve Geri Çekilmeler (26.11.1951 – 24.1.1951) adlı kitabını 2005’te çıkarmış ve Kore Savaşı’nın bel­ki de en kritik aşamasını bizzat tanıklıklara dayanan anlatısıyla tarihe kaydetmişti. 2016’da kay­bettiğimiz Yalta, bu kitabından sonra yine bizzat içinde bulun­duğu darbeler sürecini mercek altına almış ve yine hem notla­rına hem ilk elden tanıklıklara dayanan ikinci kitabı üzerinde çalışmaya başlamıştı. Kendisi bu kitabının basıldığı göremedi ama; sevgili Gülay Yalta ve kita­bın editörü Erhan Çifci’nin öz­verili çalışmalarıyla, Türk okur­ları bu defa iç politikanın yakın tarihteki en önemli dönemeçle­rinden birini “içerden” bilgilerle değerlendirme fırsatı buldu: Bir Darbeci Subayın Hatıraları/27 Mayıs 1960-22 Şubat 1962-21 Mayıs 1963.

    Bahtiyar Bey 1960’un ilk döneminin son fiili darbe giri­şimlerin, yani hem 1960 Ma­yıs’ının hem de Talat Ayde­mir’in 1962’nin 22 Şubat’ında ve 1963’ün 21 Mayıs’ındaki te­şebbüslerinin bizzat içindey­di. 1963’teki başarısız darbeden sonra yargılandı ve Aydemir ile Fethi Gürcan’ın idam edildiği bu süreçte 4 yıla yakın cezae­vinde kaldı.

    Darbecilerin içinden
    2016’da hayatını kaybeden Bahtiyar Yalta, 1960- 63 döneminde içinde bulunduğu darbeler dönemini kaleme aldı.

    Türkiye’nin yakın tarihin­deki darbeler dönemine tanık olanlar, hadiselerin bizzat için­de yaşayanlar veya tarihçi-a­raştırmacılar; bu kritik yılları çeşitli kitaplarında ele aldılar, incelediler, hatıralarını yazdı­lar. Ancak tarihin belki de en “nankör” tarafı, olaylardan son­ra yazılan kitaplardaki “me­safe” sorunundadır. Yazarlar, yaşadıklarını, tanık oldukları­nı ve hatırladıklarını, geldikle­ri noktada tekrar değerlendi­rir. Bu “tekrar değerlendirme”, doğal olarak kitapların yazıldı­ğı dönemlerden yani hadisele­rin üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra yapılmıştır ve genellikle yazanı aklar. Bu yak­laşım dünyada da çoğu zaman böyledir ama bizde malum ta­mamen böyledir.

    İşte Yalta’nın kitabını farklı kılan, eserin temel bir referans eseri olmasına yol açan durum, tam da bunun aksini yansıtan epeyce bilgi ve hadiseye de yer vermesindedir. Yalta hem pek az kişinin bildiği detayları akta­rır hem de hadiseler yaşanırken ortaya çıkan pozisyonları bugü­nün gözlüğü ile değerlendirmez; ayrıca hiçbir durumda da ken­disini aklamaya, haklı olduğunu göstermeye çalışmaz.

    Darbecilerin içinden
    Darbeler dönemi, cezaevi günleri Bahtiyar Yalta (en sağda ayakta), Orhan Kabibay, Talat Aydemir, Suphi Gürsoytrak, Mustafa Ok, Necati Ünsalan ve Yıldıray Seyhan’la birlikte (üstte). Cezaevi günlerinde okumayı ve yazmayı aksatmayan Yalta, Korgeneral Fahri Belen’in kaleme aldığı Demokrasiden Diktatörlüğe adlı kitabı okurken (altta).
    Darbecilerin içinden

    Peki bu müstesna durum nedendir? Yalta ömrünün son­baharında hatta kışında neden böylesi bir sıradışı bir metot be­nimsemiştir? Pişmanlığından mı? Kesinlikle hayır. Onu tanı­yanlar da tanımayanlar da gerek günlük hayatında gerekse Kore kitabında, başta kendisi olmak üzere kimseye müsamaha et­mediğini bilir. “Nalına mıhına” bir insan evladı olan Yalta’nın bu tutumu, bu hâlinin tek ve ga­yet basit ve aslında artık hayatı­mızda pek nadir tanık olduğu­muz bir açıklaması vardır: Bah­tiyar Bey ahlaklı bir insandır!

    İşte kitap bu bakımdan da çok değerlidir.

  • Esaret altında kahramanlık Kore’de esir düşen 244 Türk

    Esaret altında kahramanlık Kore’de esir düşen 244 Türk

    Askerî antropolog Dr. Aynur Onur Çifci, Ben Türk adlı kitabında Kore’deki Türk esirlerin hikâyesini anlatıyor. Türk, Amerikan ve İngiliz arşivlerinden elde edilen askerî belgelere ve esir düşen Türk askerlerle yapılan mülakatlara dayandırılan araştırma, üstün esaret performansları örnek gösterilen Türk askerleriyle ilgili filmlere konu olacak detaylar içeriyor.

    Esaret altında kahramanlık
    BEN TÜRK
    Aynur Onur Çifci
    Timaş Yayınları, 2020
    368 sayfa

    Kore Savaşı’nda esir düştükten sonra Kuzey Kore’deki kamplarda 4-32 ay arası esaret hayatı yaşayan 244 Türk askerinin üstün esaret performansları, ABD ordusunun 1955’te yayımladığı ve günümüzde halen kullanılan Muharip Kuvvetler için Davranış İlkeleri Rehberi’ne emsal teşkil etmişti. Resmî kaynaklara göre Kore Savaşı süresince (Kuzey) Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC) ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) kuvvetleri tarafından esir edilen 7.190 Amerikan askerinin yaklaşık yüzde 38’i, 1,148 İngiliz askerinin ise yüzde 15’i esir kamplarında öldü. Fakat aynı esir kamplarında tutsak olan 244 Türk askeri arasında kampta ölen olmadı. Buna ek olarak, yine resmî kaynaklara göre, Çin Halk Gönüllü Ordusu’nun esir kamplarında yürüttüğü zorunlu komünist endoktrinasyon sonucunda Amerikalı esirlerin yüzde 15’i ve İngiliz esirlerin ise yüzde 12’si esaretleri boyunca düşmanlarıyla işbirliği yaptılar. Savaş sonunda 21 Amerikalı ve 1 İngiliz karşı tarafa iltica etti. Buna karşın, savaş sonunda iltica eden Türk askeri olmadı. Esir kampında düşmanla işbirliği yapan bir Türk çavuş ve bir Türk er diğer Türk esirlerin kampta kurdukları divan-ı harpte yargılandı; ağır şekilde darp edildi ve esaretlerinin sonuna kadar göz hapsinde tutulmuştu. Bu iki Türk işbirlikçi savaş bittiğinde silah arkadaşları tarafından öldürülecekleri korkusuyla Amerikan Ordusu’ndan himaye istediler.

    Amerikan Kara Kuvvetleri’nin talebi üzerine George Washington Üniversitesi’nin Psikolojik Savaş Departmanı tarafından Türk esirler üzerine yapılan bir araştırma, yaşları 21-35 arası değişen 244 Türk esirden 6’sının subay (2 yüzbaşı, 3 üsteğmen ve 1 teğmen), 3’ünün astsubay (2 başgedikli ve 1 üstçavuş) ve 235’nin vatani görevini yerine getiren erbaş ve erler olduğunu günyüzüne çıkarmıştı. 244 Türk esirin yüzde 57’si hiç okula gitmemişti; okuma-yazma bilmiyorlardı. Yüzde 4’ü profesyonel askerken yüzde 96’sı er-erbaştı. Fakat ABD’deki yayınlarda Amerikan millî ve askerî prestijini onarmak için Türk esirlerin tıpkı Amerikan Deniz Piyadeleri gibi özel bir askerî eğitimden geçirilmiş “profesyonel” ve “elit” askerler oldukları iddiası yayılmıştı.

    Esaret altında kahramanlık
    Kore Savaşı esirleri

    ABD Kara Kuvvetleri, hazırladıkları raporlarda Türk esirlerin üstün esaret performansının güçlü bir disiplin, emir-komuta zinciri ve birlik ruhuna dayandığını anlatıyordu. Amerikalı askerî doktorlar Türk esirlerin hastalarına birer bebek gibi baktıklarını, subay-astsubayların er-erbaşı koruyup kolladıklarını ve er-erbaşın da subay-astsubaya mutlak surette itaat ettiklerini yazıyorlardı.

    Kitabın ismine de ilham olan “Ben Türk”, Kore Savaşı’na katılan Türk askerlerinin, özellikle de esirlerin, muharebe alanında ve esir kamplarında yaşadıkları çaresizlik ve gurur gibi acı-tatlı birçok duyguyu içinde barındıran bir ifade olmuştu. Kore’deki Türk personelin büyük çoğunluğu İngilizce bilmiyordu. Amerikalı bir doktor ameliyat masasında yatan Türk askerine İngilizce canının yanıp yanmadığını sorduğunda Türk askeri bu soruya “Ben Türk” diye cevap vermişti. Ağır yaralı bir Türk askeri ona yaklaşan bir Amerikalı askerden yardım isterken ağzından çıkan tek söz “Ben Türk” olmuştu. Yüzbaşı Hamit Yüksel’in anılarında ifade ettiği üzere “millî şerefe halel getirmemek” Türk esirler için muharebe alanında olduğu gibi esir kamplarında da önemli bir meseleydi. Bu nedenle yazar, Türk esirlerin kimliklerinden güç alarak ölüme ve siyasî endoktrinasyona meydan okudukları esaret hayatlarını anlattığı çalışmasına “Ben Türk” ismini uygun gördüğünü ifade ediyor.

    Esaret altında kahramanlık
    Askerlere veda Kore Savaşı’na gitmek için İzmir’den trene binmeye hazırlanan askerlerin ardından koşan bir kadın ve çocuk. 1950 sonbaharı.

    Kitapta Türk esirler hakkında filmlere konu olacak birçok hikâye ve anekdot var. Bu hikayelerden biri Kuzey Koreli askerlerin esir aldıkları BM askerlerinin üstlerindeki değerli eşyalara el koymasıyla başlıyor. Kunu-ri Muharebeleri’nde esir düşen ve Türk esirlere 8 ay boyunca liderlik edecek olan Üsteğmen İsmail Oknas kendisini binlerce kilometre uzaktaki evine bağlayan tek obje olan altın evlilik yüzüğünü vermediği için Kuzey Koreli askerler Üsteğmen’i parmağını kesmekle tehdit etmişlerdi. Üsteğmen Oknas sert ve gözükara bir karaktere sahipti; geri adım atmayı sevmezdi. Türk esirlerden Sıhhiye Onbaşı Veli Atasoy sağduyu göstererek genç Üsteğmen’e “Kumandan, senin ölün değil, dirin lazım hanımına” demiş ve onu altın yüzüğü vermeye ikna etmişti. 

    Sıhhiye Onbaşı Atasoy, tutsak edildikten sonra cephe gerisinden esir kamplarına nakil sürecinde ve esir kamplarında yüzlerce esirin sağlık durumlarıyla yakından ilgilenmiş, hastaları ayırarak karantina uygulamasına gitmiş ve bit salgınına karşı başarılı bir mücadele yürütmüştü. Esir takaslarındaki sorgularında çok sayıda Türk, Amerikalı ve İngiliz esir, hayatlarını Sıhhiye Onbaşı Atasoy’a borçlu olduklarını ifade etmişlerdi. Atasoy, Kore’deki Türk er ve erbaş arasında Üstün Hizmet Madalyası (Legion of Merit) ile ödüllendirilen yegâne kişi oldu.

    15 yaralı ve hasta Türk esir, 1953 Nisan’ında, geriye kalan 229 esir ise Ağustos-Eylül aylarında gerçekleştirilen esir takaslarında özgürlüklerine kavuştular. Bazıları askerî uçaklarla, büyük çoğunluğu ise Jutlandia gemisi ile Türkiye’ye döndüler.

    Esaret altında kahramanlık
    Sıhhiye Onbaşı Veli Atasoy (önde solda), sağında ise Türk esirlere 8 ay liderlik eden Üsteğmen İsmail Oknas görülüyor.
  • Bürokratlar toplanır, ‘yandaş basın’ beslenir

    Bürokratlar toplanır, ‘yandaş basın’ beslenir

    Gazete ve dergileri, kısacası basını kontrol altında tutmak, öteden beri siyasi iktidarların fonksiyonları arasındadır. 1943’te toplanan üst düzey devlet bürokratları, hangi dergi/mecmuanın maddi olarak destekleneceğine, hangilerinin uyarılacağına karar vermişler ve bunu rapor olarak devrin başbakanı Şükrü Saracoğlu’na sunmuşlardı.

    İlk gazetemiz Takvim-i Vekayi’den (1831) bu yana basınımız genellikle devletin yanında durmuş; yönetici bürokratlar da kendilerine yandaş bulmak hususunda pek zorlanmamıştır. Devlet görevlileri mevcut yayınları “işe yarar/yaramaz” gibi ölçütlerle değerlendirmiş, bunlara yapılan yardımları düzenleyerek basını kontrol altında tutmuşlardır.

    Bürokratlar toplanır
    Devlet desteği için değerlendirilen Deniz, Çığır ve Akbaba dergileri

    20 Aralık 1943 tarihinde konuyla ilgili bir toplantı gerçekleştiren bürokrat heyetinde de şu isimler vardır: Maarif Vekili (Millî Eğitim Bakanı), CHP İdare heyeti azası, Maraş Milletvekili Hasan Reşit Tankut, Matbuat Umum Müdürü (Basın Yayın Genel Müdürü) Selim Sarper, Emniyet Umum Müdürü, Osman Sabri Adal, Adliye Vekâleti Ceza İşleri Umum Müdürü Naki Yücekök, Matbuat Umum Müdürlüğü, İç Matbuat Müdürü Server İskit, CHP. İdare heyeti üyelerinden Nafi Atuf Kansu ve Kasım Gülek.

    Hazırlanan basın raporunda şöyle denmektedir: “Türkiye’de çıkmakta olan fikir ve sanat organlarının bilhassa son zamanlarda, inkılabımızın ana prensiplerini bayrak halinde ele alarak fakat ayrı temayüllü ve sert neşriyat yapmaları dolayısiyle bu ehemmiyetli meseleyi etraflı bir şekilde incelemek üzere toplanmasını emir buyurduğunuz komisyon on gün içinde müteaddit toplanmalar yapmıştır. İncelemelerimizi, önce umumi durumu hulasa etmek, meseleye ilgisi olan kanuni ve idari cihetleri göstermek ve nihayet, alınacak tedbirler hakkında kısa mütalaalarımızı arzetmek suretiyle tertipledik”.

    Bürokratlar toplanır
    Kuruldan geçenler, kalanlar… 1943’te üst düzey bürokratların oluşturduğu bir kurul tarafından değerlendirilen mecmuaların sahiplerinden Yusuf Ziya Ortaç.

    Bu heyet oldukça kapsamlı raporlar hazırlamış ve hazırladıkları bu raporları “Şükrü Saraçoğlu, Sayın Başvekilimiz”  hitabıyla devrin başbakanına sunmuştur. Raporun hazırlandığı tarihte bu heyetin saptamasına göre özel olarak 112 dergi çıkmakta, bunlardan 73’ü İstanbul’da, 18’i Ankara’da,  5’i İzmir’de, diğerleri ise çeşitli illerde yayımlanmaktadır. Geniş bir yelpazede bütün dergileri gözden geçiren bu üst düzey heyet sağcı veya solcu bütün dergileri incelemiş, haklarında bilgiler toplamış ve dönemin başbakanına hem dergi hem de çıkaran şahsiyetler hakkında bilgi sunmuştur.

    Çıkmakta olan önemli dergiler ve bunlara yapılacak devlet yardımı konusunda, raporda şu satırlar yer almaktadır:

    “… 4 Temmuz 1944’te çalışmalara devam edilerek Maarif Vekaleti ve CHP. Genel Sekreterliği tarafından yardım kasdiyle abone olunan mecmualar hakkında aşağıdaki kararlar alınmıştır.

    1. Akbaba İstanbul’da Yusuf Ziya Ortaç tarafından neşredilen haftalık Akbaba mecmuasına yardım edilecektir. Ancak bu mecmuanın açık saçık resim neşretmemesi kendisine yazılacaktır.

    2. Çınaraltı Orhan Seyfi Orhon’un neşrettiği Çınaraltı mecmuasına son hadiseler dolayısıyla şimdilik yardım edilmeyecek ve bir ay zarfında neşriyatı yakından takip edilerek Ağustos içtimasında bir karara bağlanacaktır.

    Bürokratlar toplanır
    Hıfzı Oğuz Bekata

    3. Yeni Kültür Kâzım Nami Duru tarafından çıkarılan Yeni Kültür mecmuasının neşriyatı tatmin edici mahiyette görülmediğinden şimdilik yardım edilmemesine karar verilmiştir.

    4. Çığır Hıfzı Oğuz Bekata tarafından neşredilen bu mecmuanın vaziyeti de tetkike tabi tutulmuştur. Mecmuanın ismi altındaki “Milliyetçi Dergi” ibaresi son hadiseler dolayısiyle iltibası davet edeceğinden, Altıok’tan meselâ, inkılapçılık, halkçılık ve milliyetçilik prensiplerinden herhangi birisini alıp meslek ifade eden bir şekilde söylemesi doğru olmadığı gazete sahibine yazılacaktır.

    5. Siyasi İlimler Ankara’da Hasan Şükrü Adal ve Hasan Refik Ertuğ tarafından müştereken çıkarılan Siyasi İlimler mecmuasının neşriyatı kanunî görüldüğünden yardım mikdarının fazlalaştırılmasına ve bir takdirname itası için Maarif Vekâleti nezdinde teşebbüste bulunulmasına karar verilmiştir.

    6. Varlık Ankara’da Yaşar Nabi tarafından neşredilen Varlık mecmuası için de Çığır mecmuasına yapılacak temenninin aynen yapılması muvafık görülmüştür.

    Bürokratlar toplanır
    Kâzım Nami Duru

    7. Yeni Adam İstanbul’da İsmail Hakkı Baltacıoğlu tarafından neşredilen Yeni Ada mecmuasına münasip bir miktar yardım yapılmasına karar verilmiştir.

    8. Yücel Muhtar Fehmi ve arkadaşları tarafından tesis edilen ve muvakkat bir tatil devresinden sonra tekrar intişara başlıyan Yücel mecmuasına münasip miktarda yardım edilmesine karar verilmiştir.

    9. İstanbul İstanbul Halkevlerinin organı olan İstanbul mecmuasına yardım yapılması muvafık görülmüştür.

    10. Yarım Ay Mecdi Derviş tarafından neşredilen Yarım Ay mecmuasının neşriyatı tatamin edici mahiyette görülmediğinden satın alınmasından sarfınazar edilmiştir.

    11. Deniz İstanbul’da Kaptanlar Cemiyetinin organı olarak neşredilen Deniz mecmuasından muayyen bir miktar satın alınması muvafık görülmüştür.

    12. Yeşilay Yeşilay Cemiyeti tarafından çıkarılan Yeşilay mecmuasının neşriyatı faideli bir mahiyette görülmüş olduğundan yardım yapılması muvafık görülmüştür.

    Bürokratlar toplanır
    Yaşar Nabi Nayır

    13. Savaş Faik Türkmen’in çıkardığı Savaş mecmuasının neşriyatı mevzuu ile mütenasip olmadığı anlaşıldığından şimdilik yardım edilmesi doğru görülmemiştir.

    14. Memur-Muhasip Yusuf Kenan tarafından çıkarılan Memur-Muhasip mecmuasından münasip bir miktar satın alınması muvafık görülmüştür.

    15. Endüstri İzmir’de çıkan bu teknik mecmuadan münasip bir miktar satın alınmasına karar  verilmiştir.

    16. Demet Bursa’da çıkan Demet mecmuasının neşriyatı değer kıymete henüz yükselmiş olmadığı için yardım edilmesi doğru görülmemiştir.

    17. Millet Ankara’da Hüseyin Avni Göktürk tarafından çıkarılan Millet mecmuasının neşriyatı, esaslı bir tetkike tabi tutulduktan sonra bir karara varılacaktır.

    18. Biz ve Dünya İstanbul’da Şekip Engineri tarafından çıkarılan bu siyasi mecmuanın neşriyatı faideli mahiyette görüldüğünden yardım edilmesine karar verilmiştir.

    19. Yurt İstanbul’da intişar eden bu mecmuanın neşriyatı kifayetsiz görülmüş olduğundan şimdilik yardım edilmemesine karar verilmiştir.

    20. Aylık Ansiklopedi Server İskit tarafından neşredilen bu Aylık Ansiklopedi faideli mahiyette görülmüş olduğundan yardım edilmesine karar verilmiştir.

    Bürokratlar toplanır
    Rapordan sayfalar (üstte) ve değerlendirilen Varlık ve Yeni Adam dergilerinin kapakları (altta)
    Bürokratlar toplanır
    Bürokratlar toplanır
  • ‘Maskara Halide Edip, Türk düşmanı gazeteler, Yahudi bozması yazarlar’

    ‘Maskara Halide Edip, Türk düşmanı gazeteler, Yahudi bozması yazarlar’

    Erken cumhuriyet döneminin önde gelen şair-yazar ve gazetecilerinden Orhan Seyfi Orhon, Türkçü ideolojinin savunucularındandı. 1943’te yazar Halide Nusret Zorlutuna’ya yazdığı mektupta, dönemin ünlü isimlerinin yanısıra TBMM’yi de ağır sözlerle suçlayan Orhon, 1946’da milletvekili olarak Meclis’e girecekti!

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 1-2-1006x1024.jpg
    ORHAN SEYFİ ORHON

    Orhan Seyfi Orhon (İstanbul, 1890-İstanbul, 22 Ağustos 1972) ünlü, önemli şair/yazar ve gazetecilerimizdendir. Aruz vezni ile başladığı şiir serüvenine Ziya Gökalp’in etkisiyle hece vezni ile devam etmiştir. Millî Edebiyat akımını benimseyen Orhan Seyfi Orhon, edebiyat tarihimizde “hecenin beş şairi” olarak bilinen şairlerimizden biridir. Orhan Seyfi Bey’in bir başka özelliği de bir Babıâli mensubu olmasıdır. Öğrenciliği sırasında çıkardığı Hıyaban isimli dergiden başlayarak; Akbaba, Papağan, Resimli Dünya, Güneş, Edebiyat Gazetesi, Aydabir dergilerini yayımlamıştır. Milliyet, Tasvir-i Efkar, Ulus, Zafer, Havadis ve Son Havadis gazetelerinde de makaleler yazmış, köşe yazarlığı yapmıştır. Siyasetle de ilgili olan Orhan Seyfi Orhon 1946-1950 arasında Cumhuriyet Halk Partisi’nden Zonguldak, 1965-1969 döneminde de Adalet Partisi’nden İstanbul milletvekiliği olmuştur.

    Akbaba, Papağan gibi mizah dergilerini aynı zamanda bacanağı olan edebiyatçı Yusuf Ziya Ortaç ile birlikte çıkaran Orhan Seyfi Orhon; ismini Beyazıt’ta Çınaraltı’ndan alan milliyetçi çizgideki Çınaraltı mecmuasını da çıkarmıştır. “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” altbaşlıklı bu dergi 1941-1948 arasında 161 sayı yayımlanmıştır.

    Çınaraltı’nın yazarları arasında yer alan Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984), Orhan Seyfi Bey’in yakın arkadaşlarındandır. Halide Nusret Hanım’ın Yayla Türküsü isimli şiir kitabı, 1943’te Çınaraltı Mecmuası Yayınları’ndan çıkar. 

    HALİDE NUSRET ZORLUTUNA

    Orhan Seyfi Orhon’un Halide Nusret Hanım’a yazdığı bir mektup, burada ilk defa yayımlanıyor. 26 Mayıs 1943 tarihli “Çınaraltı Mecmuası” antetli bu iki sayfalık mektup “Aziz kardeşim Halide Nusret” hitabıyla başlamaktadır. Mektubun ilk paragrafında Orhan Seyfi’nin yorgunluk-yılgınlık hisleri ve Anadolu’da bir çiftlikte hayatının son yıllarını geçirmeyi arzu ettiğini gösteren ifadeler vardır. 

    Halide Nusret Hanım’ın çok yakın dostu Şükufe Nihal’den (İstanbul, 1896-1973) şikayet ile başlayan ikinci paragraf ve sonrasında, Orhan Seyfi devrin yazar ve gazetecileri hakkında ilginç ve olumsuz düşünceler ileri sürer. Türk edebiyat ve basın tarihinde önemli yerleri bulunan pek çok kişiyi milliyetçilik üzerinden yargılayan Orhan Seyfi Orhon; Büyük Millet Meclisi’nin bile “Türkçü” olmadığını yazar. Ancak 1943’te bu ifadeleri kaleme alan yazarımız, üç yıl sonra eleştirdiği TBMM’ye Zonguldak milletvekili olarak seçilecektir.

    Mekubunda “Rica” isimli bir şiire de yer veren Orhan Seyfi Bey, mektubun son bölümünde Yayla Türküsü isimli eserin basım, tiraj ve dağıtımı ile ilgili Halide Nusret Zorlutuna’ya açıklamalarda bulunur.

    Halide Edip, Ahmet Emin Yalman, Şükufe Nihal, Sabiha-Zekeriya Sertel, Necmeddin Sadak, Falih Rıfkı gibi edebiyatçı ve gazeteciler hakkında “dedikodu” kıvamındaki ifadeleri gerçekten ilginçtir.

    Avaz avaz ‘Turan’ dediler sonra davadan vazgeçtiler

    26.5.1943

    Aziz kardeşim Halide Nusret,

    Mektubunu ne zevkle doya doya okudum bilsen! Ne külfetsiz, ne samimi, ne güzel yazmışsın ah! Yaşamak için çalışmaya muhtaç olmasam, Çınaraltı’nı çıkaracağıma seninle mektupla konuşsam. Bütün düşündüklerimi, duygularımı, özlediklerimi yazsam! Mersin’de, Adana’da, Bursa’da bir çiftliğim olsa. Oraya çekilsem. İnsanlarla münasebetim böyle birkaç sanat ve fikir arkadaşıma mektup yazmak ve onlardan mektup almaktan ibaret kalsa! Hayatımın son günlerini hakiki bir saadet içinde geçirmiş olurdum. İmkan var mı? İstesem de istemesem de didişmeğe mecburum. Ne yapalım, buna da şükür! 

    Mektubunda hem çok haklı hem de haksız olduğun taraflar var. Evvela şu Türkçülük bahsini açacağım: Bizim Şükûfe Nihal Hanım, Allah selâmet versin, köylülere acır, fakirlere acır, çok merhametli, çok şefkatlidir. İşçilere yüreği sızlar fakat Türk milletine topyekûn acıdığını hiç görmedim. Bu kadar büyük işler yaptığı halde, serveti, sıhhati, ülkesi elinden alınmış, Avrupa’dan koğulmuş, iktisaden müstemleke haline konmuş, dünyada kaç milyon olduğu istatistiklerin bile doğru dürüst göstermediği bir kalabalık şekline sokulmuş, en az otuz-kırk milyonu Rusya’da esaret altında, her halinde mahv edilmekte olan şu zavallı Türk milletine acımayı pek aklına getirmez. Bunun hakkını istemeyi düşünmez. Sosyalist temayüller taşır. Türk dediği kadını operetteki Ayşe diye sever. Türk’ün mukaddes duygularına kayıtsızdır. Müslümanlığa omuz silker. Medeniyet âşıkıdır. İşte şiirlerinden anladığım Şükûfe Nihal Hanım budur. Belki de büsbütün yokolmak üzere olan bir milletin münevver kadınının, şairinin, romancısının böyle düşünmeğe hakkı var mıdır?

    Halide Edib maskarasına gelince: Siyasî bir hırsla senelerce avaz avaz “Turân” diye bağırdığı halde istediği mevkii bulamayınca Avrupa’ya kaçmış, orada Türkçülükden vazgeçmiş, insaniyetci olarak Türkiye’ye dönmüştür. Onun nazarında “milliyetçilik” bir nev’i dar kafalılık, vahşet gibi bir şeydir. Türk milleti hakkındaki tercihi zail olmuştur. İnsaniyet âşıkıdır. Tekrar İstanbul’a geldiği günden beri ağzından bir def’a (Türk) kelimesi çıktığını gördünüz mü? Kocası Adnan Bey de aynı fikirdedir.

    Yetmiş yaşına erdiği halde hâlâ millî hidayete ulaşamayan Hüseyin Cahid de bu fikirdedir. İngiliz muhibliği ona Rusya’yı medh ettirir. Şâyet İngiltere ile Rusya’nın arası açılsa o zaman Rus düşmanı olur. Fakat Rusya’nın milyonlarca Türk’ü mahv ettiğini bildiği halde hiçbir infiâl duymaz. Onlara karşı manevi bir alaka göstermeğe kalkarsanız (Turancı) diye sizi istihfaf eder. Gider Yahudi bozması Ahmed Emin’in Vatan gazetesinde onunla kolkola Türk milletinin yüksek menfaatlerini müdafaa eder. İstanbul gazetelerinin bir çoğu Türk düşmanıdır. Vatan bittabi Türklüğü düşünmez, millî duyguları ticari bir iş diye kullanır. Türkçülük temâyülleri gerçekleşince güçleşeceğini bilir. Onu elinden geldiği kadar saklamaya çabalar. 

    Tan gazetesi: Sabiha-Zekeriya hem dönme, hem koministtir. Asıl doğrusu Türk düşmanıdır. Kızını Amerikalı bir Yahudi ile evlendirmiş, Türke karıştırmamıştır. (Akşam) oportünist bir gazetedir. Kâzım Şinasi, apartmanını tehlikeye koymaz. Hem de ne kadar Türk’tür bilmem. Necmeddin Sadak, hükümetin tevecühiyle yaşar. Asla ahlaki kayıtlara bağlanmaz. Önce ecnebi kadınla evlenir sonra bir genç züppeye, dejenere karıya âşık olur. Onunla evlenir, kumar oynar, içki içer, para harcar, Türk milletini değil kazancını, emniyetini, rahatını düşünür. Büyük Millet Meclisi de Türkçü değildir. Heyet-i Vekile’de –bâşvekil müstesnâ– kimler Türkçüdür bilmem. 

    Falih Rıfkı, Ulus gazetesinde Türk tarihinin bütün şan ve şerefini bugünün bir iktizasız değişmeyeceğini yazar. Türkiye iktisaden Yahudilerin, Rumların, Ermenilerin müstemlekesidir. Uzatmayayım, biz Türkler işte bu halde olan bir milletiz. Senin bir kasaba mektebinde, muallime saygısızlık etmek gibi bir vaziyete düşen çocukların psikolojisini anlatan hikayene bunun için şaşıyorum. Mekteb ve çocuk mevzuunda fikrin bu mu? Hayvan seviyesine inen çocuk; pislik, açlık, ahlaksızlık içinde mahvolan çocuk; babasının hergün annesini dövdüğünü gören çocuk; uzvî bir inhitata uğrayan çocuk; tenbel, miskin, hayırsız çocuk… Daima birçok felâketler içinde büyüyen çocuklarımızı bu hikâye göstermiyor sanırım. 

    Bir defa Amerikan muhtelit bir mekteb de seçilebilir. Ne söylediğini anlamıyorum. Sen yaraya dokunacaksın, hayata ineceksin, bu kıratta çocukları seveceksin. Onların içlerinde tam teşekkül edememiş, yüksek faziletli bir ırkın nüvesini bulamamışsın. Ben sana bunu söylemek istemiyordum. Fikrimi yanlış anlattım. Böyle bir vakı’anın olup olmadığını sormadım. Olsa da bu vakı’a tipik hayat vakıamız değildir. Yine tekrar edeyim: Bununla hikâyeni beğenmediğimi sanma! Ben hikâyenin, romanın biz olmasını istiyorum. Rus hikâyecileri, romancıları gibi realist olmamızı istiyorum.

    Çınaraltı’nda bu sayıda hikâyen çıkıyor. Benim evvelce yazdığım hicv tarzında hikâyeler vardı. Geçen sayıda (Tabansız Ali) diye bir tanesini tekrar bastım. Kılıç Ali’nin en nüfuzlu zamanında bu hikâyeyi çıkarmıştım. (Her amansız Ali’de yaşayan bi tabansız Ali) budur. Bilmem nasıl buldun? Gelecek sayıda bir tane daha basacağım. Bana nasıl bulduğunu yaz. Ama sen de benim gibi insafsız, merhametsiz yaz. Oturup geçen günler bir şeyler mırıldanırken bir manzume ortaya çıkıverdi. İşte sana yazıyorum. Bu Cumartesi çıkacak nüshada Faruk Nafiz’in şiiri var. Ondan sonrakinde bunu neşredeceğim.

    Rica

    Vazgeç beni anlamaktan

    Saçlarıma düşen akta

    Sana beni uzun uzun 

    Bir anlatayım bırakta

    Sevgim ipekten bir kuşak

    İçim o kadar yumuşak

    Gönlüm karşında bir başak

    Gibi titreyip durmakta

    Sevinirim enikonu

    Düşünmeden şunu bunu

    Görsem mes’ud olduğunu

    Hatta başka bir kucakta

    Git bütün gün bütün gece

    Senin her türlü eğlence

    Gözümden kaybolmadan önce

    Dönüp bir kerrecik bak da!

    Kitabı nasıl buldun! Bugün tekrar adresine otuz tane daha kitap yolluyoruz. Ne kadar lazımsa yaz. Henüz kitapların hepsini vermeyecekleri için böyle ayrı ayrı yollamaya mecbur olduk. Kitapta hata bulursan afvett. Ben hasta idim sonra okurken evde okuyordum. Bir de tashih edilen mısraı mürettip düzeltirken bir başka hata yapıyor. Mektubuma son verirken yazılarını, hikayelerini, romanlarını beklediğimi tekrar, sıhhat ve afiyet dileyerek ellerini sıkarım. Aziz Kardeşim.

  • İstanbul’un ilk modern ve ayrıntılı rehber kitabı

    İstanbul’un ilk modern ve ayrıntılı rehber kitabı

    İsviçreli araştırmacı ve hoca Ernest Mamboury, 20. yüzyıl başlarında yerleştiği İstanbul’da benzersiz bir iş yapmış; şehrin tarihî eserlerini ilk defa detaylı bilgiler ve haritalarla dünyaya tanıtmıştı. İlk defa 1925’te basılan İstanbul Rehber-i Seyyahin, hem seyyahlar hem uzmanlar için İstanbul şehir tarihi ve varolan eserler için en mühim kaynak olma özelliğini korumuştur.

    Galatasaray Lisesi’nde uzun yıllar hocalık yapan Ernest Mamboury (1 Nisan 1878, Nyon – 23 Eylül 1953, İstanbul), İsviçre kökenli bir araştırmacıdır. Onu, özellikle İstanbul’un ve Ankara’nın ilk detaylı şehir rehberlerini yazan bir uzman olarak tanıyoruz.

    Mamboury hakkında Galatasaray Lisesi’nden hocası ve meslektaşı olması dolayısıyla en çok incelemeyi Semavi Eyice yapmıştır. Onun araştırmaları sayesinde Ernest Mamboury hakkında pek çok bilgi edinebiliyoruz. Semavi Hoca’nın onun meşhur İstanbul Rehberi kitabı hakkında yorumları şöyledir: “Mamboury’nin İstanbul için en önemli hizmeti, öncekilerden çok üstün olan seyyah rehberleri oldu. İlk rehberi 1925’te Fransızca olarak yayımladı (Constantinople, Guide Touristique, İst., 1925). Büyük bir emek ürünü olan 565 sahifelik cilt içinde, İstanbul’un coğrafyası, tarihi, sanatı, etnografyası tanıtıldıktan başka, turistler için gerekli bilgiler veriliyordu. Kitabın esasını şehrin bellibaşlı Bizans ve Türk anıtlarının, çoğunun resim ve planları ile yeri, tarihçesi ve tarifi teşkil ediyordu. Kitabın aynı yıl eski harflerle Türkçesi de (İstanbul Rehber-i Seyyahin, İst., 1925) basıldı. Sonraki yıllarda ufak değişiklikler ile Fransızca ikinci baskı (1929) ve üçüncü baskılar (1934) yapıldıktan başka, Almancası J. Ahlers tarafından çevrilerek basıldı (Stambul-Reiseführer, İst., 1930). Aynı yıl içinde İngilizcesi de yayımlandı. Mamboury’nin bu rehberi yalnız basit turistler tarafından değil ilim adamlarınca da beğenilmiş, daima aranan bir kitap halini almıştı. Bulunması imkansız olan bu rehberi Mamboury yeni bir biçime sokarak yeniden hazırladı ve Fransızca olarak yayımladı (Istanbul Touristique, İst., 1951). İki yıl sonra da M. Burr tarafından çevrilen İngilizcesi basıldı (The Tourist’s Istanbul, İst., 1953). Fakat düzeni ve konuların çeşitlilik ve zenginliği bakımından bu yeni baskılar öncekiler kalitesinde değildi. Birçok yeni bilgi olmakla beraber, yazarın gözünden kaçmış birçok hata kitabın ihtiyatla kullanılması gerektiğini belli ediyordu”.

    Ernest Mamboury (1818-1953)

    Eyice’nin sözettiği ilk baskı, İstanbul Rehber-i Seyyahin adıyla Galata-Roma Han’da özellikle Fransızca hukuk alanında yayınlar yapan Ritso (Rizzo) ve Mahdumu Neşriyatevi tarafından bastırılmıştı. Bu rehberin künye sayfasında “1924 senesi sonbaharına kadar icra edilen tedkikata müsteniddir. Üç yüz kadar resim ile menâzır-ı umumiye ve haritaları havidir” ifadesi bulunmaktadır. 1925’in Temmuz’unda satışa sunulan rehberde -yayıncının ifadesine göre- kullanılan fotoğraflar Mösyö Rochat ve Sabah Joaillier fotoğrafhaneleri tarafından ücretsiz olarak temin edilmiştir. Rehberin başında İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) ve Türk Seyyâhin Cemiyeti (Şimdiki Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu) Reisi Doktor Emin’e (Erkul) ait kısa bir takdir yazısı, “Türkiye Reis-i Cumhuru Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri” yazılı bir Atatürk fotoğrafı ve İstanbul Limanı’nın Galata Kulesi’nden çekilmiş panoramik bir fotoğrafı (63×18 cm. ölçüsünde) yer alır. Bu genel manzara fotoğrafı Haliç, Köprüler, Galata ve Tophane’yi içine alır. Ayrıca Eyüp’ten Üsküdar’a geniş bir alanı içeren görünüm vardır. Kitabın içinde katlanan 6 bölümden oluşan bu ek fotoğrafa pek çok rehberde rastlanılmaz; zira kitabı satın alanlar bu eki kitaptan ayırıp duvarlarına asmışlardır.

    Bu eserinde Mamboury, İstanbul’daki Bizans kalıntılarını titizlikle belgelemiş ve surların da haritasını çıkarmıştır. Rehberin bu ikinci eki Marmara’dan Haliç’e uzanan kara surlarını gösteren çizim/haritadır. Bu çizimde, surlar üzerinde yeralan 61 önemli noktanın işaretlenmiş ve tanımlanmıştır.

    Rehberi yayınlayan yayınevi, İstanbul matbaacılık tarihinde önemli işler yapmış bir firmadır. Daha çok kanun, kararname gibi resmî yayınların Fransızca baskıları bu matbaada basılmıştır. Yayıncılar kitabın ilk sayfalarında rehbere yönelik şu açıklamaya gereksinim duymuşlardır: “İşbu rehberin mülkiyeti, nâşirleri olan Ritso (Rizzo) ve mahdumuna aid ve münhasırdır. Ve her suretle tekrar tab’ veya temsil veya tercümesi hakkı da tamamiyle mahfuzdur. Bu rehber Fransızca, İngilizce ve Almanca lisanlarında dahi neşr olunmuştur”.

    Eserin 104 sayfalık ilk bölümü şehrin coğrafyası, tarihi, sanat tarihi, etnografik yapısı ve ulaşım, otel ve lokantalar, deniz hamamları, lisanlar gibi konuları içerir.

    Pembe renkli bir kâğıda basılan ikinci bölümde “şehrin muntazaman ziyaretine ait programlar ve işaret noktaları” vardır. Bu bölüm İstanbul’da 1 gün, 2 gün ve 8 gün kalacaklara göre düzenlenmiş ayrı gezi programlarını içerir.

    378 sayfalık üçüncü bölüm ise yapı ve yerlerin resimli fihristidir. Bu bölüm küçük bir İstanbul ansiklopedisi şeklindedir. Üçüncü bölümde sırasıyla “At Meydanı, Adalar, Ayazmalar, Baş Havuz, Bendler, Boğaziçi, Türbeler, Tenezzühler (İstanbul civarı), Camiler, Çeşmeler, Hamamlar, Hanlar, Haliç, Dervişler, Dikili Taşlar, Sütunlar, Saraylar (Türk ve Bizans), Surlar, Sarnıçlar, Su Terazileri, Su Kemerleri, Su Yolları (Tahtel arz), Kadim vaziyet-i topografya (Bizans, Galata, Beyoğlu), Kale ve Hisarlar, Kuleler, Kağıthane ve Göksu, Kütüphaneler, Kiliseler, Köşkler, Marmara (Anadolu kıyısı), Marmara (Rumeli kıyısı), Mezarlıklar, Maksemler, Mektebler, Müzeler” maddeleri yer alır. Kitabın 547. sayfası “Müzeler” bölümü ile son bulur. Yazar 549. sayfadan itibaren yaptığı “zeyl” (ek) ile “Şiddetli Soğuklar, Başlıca Büyük Yangınlar, İstanbul’un Muhâsârtı, Başlıca Zelzeleler” başlıklarıyla İstanbul’un tarihindeki önemli olayları kronolojik olarak bildirir.

    İstanbul Rehber-i Seyyahin ilk basım yılı 1925’ten günümüze seyyahlar, kent tarihçileri, Bizans araştırmacıları, arkeologlar, sosyal tarihçiler, turistler tarafından kullanılan bir kitap olmakla kalmamış; İstanbul şehir tarihi ve varolan eserler için en mühim kaynak olma özelliğini korumuştur. Tüm baskılarının toplanarak günümüz diliyle güzel bir baskısının yapılması dileğimizdir.

  • Ayasofya’ya bir şifa: Mimar Kemaleddin Bey

    Ayasofya’ya bir şifa: Mimar Kemaleddin Bey

    Son dönem Osmanlı, erken cumhuriyet devrinin önde gelen mimarlarından Kemaleddin Bey (ünlü besteci-yazar İlhan Mimaroğlu’nun babası); 1925’te Ayasofya’yı bir uzmanlar kurulu eşliğinde incelemiş ve yapılması gereken tamirat-iyileşmeleri kayda geçirmişti. Ayasofya Camii Hakkında Rapordur başlıklı bu kısa eser, hiçbir katalogda yer almıyor.

    Hıristiyan ve İslâm dünyasının en önemli merkezlerinden Ayasofya, İstanbul denince ilk akla gelen idollerden. Yapıldığı ilk yıllarda Büyük Kilise (Megale Ekklesia) olarak adlandırılmış olan Ayasofya, şüphesiz dünyadaki en büyük mimarî eserlerden biri. 5. yüzyıldan itibaren Sophia denilemeye başlanan bu mabet bir Hıristiyan azizeye değil, Theia Sophia’ya yani “kutsal hikmet”e adanmış.

    Hagia Sophia olarak bilinen bu kiliseye İstanbul’un alınışından sonra Osmanlılar tarafından Ayasofya denilmiş ve bu isim günümüze kadar gelmiş. Ayasofya, Osmanlı döneminde de çok önemli bir ibadethane, medresesiyle Osmanlı eğitim hayatında varılabilecek en yüksek noktalardan biri. İstanbul’a gelen tüm seyyahların uğrak noktası, Osmanlı padişahlarının etrafına ilaveler yapmakta adeta yarıştıkları bir abide. 

    1925’te bir uzmanlar heyeti eşliğinde incelenen Ayasofya’yla ilgili hazırlanan rapor (solda), 20 TL’lik banknotların üzerindeki portresinden tanıdığımız Mimar Kemaleddin Bey’in öncülüğünde düzenlenmişti (sağda).

    Ayasofya, yapılış tarihinden itibaren pek çok kez mimari açıdan tehlikeler yaşamış, çökmeler, yıkımlar görmüş. Ayasofya binasının tarihi adeta bir yıkımlar, onarımlar, inşaatlar tarihidir. İlk inşaından itibaren kubbesi, binanın taşıyıcıları, çevresi, iç kısmı yıkımlar görmüş tekrar tekrar onarılmıştır. Bizans’tan Osmanlılara, cumhuriyete, Ayasofya tarihi gibi onu onaranlar ve onarımlar da ünlüdür. Osmanlı döneminde Mimar Sinan-ı Atik, Mimar Ayas, Mimar Hayrettin, Mimar Sinan gibi hassa mimarlarının emeği geçmiş, onarımına elleri değmiştir. Birçok yabancı mimar ve biliminsanı da Ayasofya’nın onarımı ilgilenmiştir. Ch. Texier, N. Efimov, W. Salzenberg, G. T. Fossati, H. Prost, Maranconi, E. J. Proupper, C. Gurlitt, Hoffman, Thomas Wittemore gibi mimar ve uzmanlar Ayasofya üzerinde hem çalışmışlar, hem de kimi ufak kimi büyük iz bırakmışlardır.

    Evkaf Nezareti yani Vakıflar Bakanlığı, imparatorluğun son yılları ve cumhuriyetin ilk yıllarında Ayasofya müze olmadan önce bazı onarım girişimlerinde bulunmuştur. 1905’ten itibaren Evkaf Nezareti, kendisine bağlı bulunan İnşaat ve Tamirat Şubesi elemanlarıyla Ayasofya’nın onarım ve bakımına müdahil olmuştur. Bu sürecin başında en önde gelen isim kuşkusuz Mimar Kemaleddin Bey’dir. Uzun yıllar Ayasofya ile meşgul olan Mimar Kemaleddin Bey, son kez 29 Aralık 1925’te vakıflar mensubu olarak reisi bulunduğu bir heyetle birlikte Ayasofya’nın durumunu incelemiş ve 13 sayfalık bir rapor hazırlatmıştır. 28×16 cm. ölçüsündeki bu rapor Eski Türkçe rik’a harflerle yazılmış, Mühendis Mektebi Matbaası’nda belirli sayıda basılmış ve ilgililere sunulmuştur. Millî Kütüphane kayıtları dahil Eski Türkçe baskı kitapları inceleyen hiçbir kaynakta kaydı bulunmayan bu eserden, şimdiye kadar Ayasofya üzerine yazılmış kitaplarda da bilgi bulunmaz.

    Cami hatırası 1934’te müzeye çevrilen Ayasofya, 1927’de hakkındaki raporun yayımlandığı tarihte henüz cami olarak kullanılıyordu.

    Ayasofya Camii Hakkında Rapordur başlığını taşıyan eser 1 sayfalık bir giriş ve “Ma‘lumât-ı tarihiyye, Tarz-ı İnşaiyye, Binanın hâl-i hâzırı, Tağayyür şekilleri tevlid eden esbab, Temel zemini, Binadaki çatlaklar, Tağayyür-i şekl devam ediyor mu?, Binanın idame-i hayatı neye mütevakıftır?” başlıklı bölümlerden oluşur. “Vesâikin tab’ (basılması) ettirilmesi lüzumu” başlıklı, 12 Kanunsani 1927 tarihli kısa açıklamada belgenin basılmasının önemi vurgulanır. En son sayfada ise raporu hazırlayan kadronun imzası vardır. Bu imzalar “Sabık İskân Heyet-i Fenniyesi Reisi ve Mühendis Mektebi Muallimi Hasan Hâdi, Muallim-Mühendis Ali Ziya, Muallim-Mühendis Burhaneddin, Evkaf İnşaat ve Ta’mirât Müdir Muavini Muallim- Mühendis Mehmed Fikri, Evkaf İnşaat ve Ta’mirât Müdiri, Mimar-Muallim Kemâleddin” isimli kişilerindir.

    1927 – AYASOFYA RAPORU

    Binanın yaşaması nelere bağlıdır?

    Mimar Kemaleddin öncülüğünde hazırlanan ve Ayasofya hakkında pek çok detayı barındıran raporun önemli noktalarından olan “Binanın idame-i hayatı neye mütevakkıftır?” başlıklı bölüm şöyle:

    “Binanın hayatını ani bir surette tehdid eden bir sebeb mevcud değildir. Ma-hezâ ebnayı setr eden kurşunlarda hayli bir bozukluklar mevcud olup yağmur suları bir çok yerlerden bina içerisine aktığı müşahede edilmiştir.

    Bu hâlin temadisi binayı tehlikeye koyabilir. Bu cihet nazar-ı itibare alınarak 29 Kanunevvel 341 (29 Aralık 1925) tarihli raporumuz ile kurşunların müstacilen ta’miri lüzumu arz edilmiş idi. 

    Evkaf müdiriyet-i umumiyesince dört ay akdem kurşunların ta’miratına mübaşeret edilerek şimdiye kadar büyük kubbeye ait aksam ikmâl edilerek ta’mirâta devam edilmekte bulunmuştur.

    Yukarıda büyük kubbeyi tutan dört esas ayaktan garb cihetindeki ayakta çatlaklar mevcud olduğu beyan edilmiş idi. Bu çatlak mahallerin takviyesi behemal lâzımdır. Bu takviye ameliyatı son zamanlarda taamüm etmeğe başlamış olan Almanya’da Mayns şehrinde vaki katedrallik tahkim ameliyatında muvaffakiyetle tatbik edilmiş bulunan yüksek mukavemetli çimento harcının tazyik-i hava ile çatlak içerisine delk edilmesi usuliyle icrası muvafıktır.

    Bu ameliyatın icrası behemahal bu gibi hususatta sahib-i ihtisas bulunan bir şirkete ihale edilmelidir.

    Ameliyat-ı mezkurenin icrası sırasında ayakta mevcut mermer kaplamaların kemâl-i dikkatle çıkarılması suretiyle ayağın elyevm gayrimeri aksamının da muayene edilmesi muvafık olur. Bu muayene lüzum gösterir ise ayak demir çenberler ianesiyle de takviye edilmelidir. 

    Bunların haricinde şiddetli bir hareket-i arz gibi bir afet hariç tutulursa binanın hayatını tehdid eyleyen bir sebeb görülememiştir. Ma’heza hiç bir bina böyle bir afete mukavemet edecek surette inşa edilmemiştir. 

    Bâlâda zikredilen takviye ameliyatından başka büyük kubbenin bir kaç demir çenber ianesiyle tahkimi meselesine masruf bir tedbir ihtiyati olur. Bu demir çenberlerin maktaları kubbenin husule getirdiği yanlız başına mukavemet edebilecek surette hesab edilmelidir.

    Demir çenberlerin adedi ve suret-i inşaları hakkında evvel emirde bir proje ve keşifname tanzim edilmek muktezidir”.

  • 1937 tifo salgını ve ‘sağlıklı’ gazetecilik

    1937 tifo salgını ve ‘sağlıklı’ gazetecilik

    İstanbul’da 1937 senesinin ilkbahar aylarında başgösteren tifo salgını, kente ve sakinlerine ciddi bir darbe vurur. Dönemin en önemli halk sağlıkçılarından doktor, yazar ve muallim Hafız Cemal Lokman Hekim, kendi adıyla çıkardığı sağlık dergisinde hekim, gazeteci, yazar ve bürokratların görüşlerini yayımlar.

    Salgın hastalıklar, yaşadığımız coğrafyada sıkça tekrarlanan bir hadisedir ve zengin bir literatüre sahiptir. İstanbul’da, Haziran 1937’de yaşanan küçük çaplı tifo salgını dolayısıyla yayımlanan Lokman Hekim dergisi de bu literatürün önemli bir parçasıdır.

    Genç cumhuriyetin bu en büyük ve önemli kentinde sağlıksız ve altyapısız bir şehirleşmeden doğan salgın hastalık şüphesiz gazetelere de yansır. Başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere pek çok süreli yayında bu konu tartışılır, günümüzdeki korona salgını yorumlarına benzer beyanatlar yer alır.

    Hafız Cemal Lokman Hekim ve Kendi Adıyla Çıkardığı Sağlık Dergileri.

    24 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet’te “Tifoya karşı harb / Bu hastalığı kökünden yok etmek için ne yapmalıdır?” başlığıyla bir anket açıldığı ilan edilir. 29 Haziran 1937 tarihli aynı gazetede Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam “İstanbul’da tifo, geçen senelerde görülmiyen miktara çıkmıştır” diye beyanat verir. 11 Temmuz 1937 tarihli Cumhuriyet’in ilk sayfasındaki haber ise şöyledir: “Tifo salgını durdu. Sıhhiye Teftiş Heyeti Reisi “hastalık tevakkuf (durma) halindedir; bugünkü şeklile şehir için ciddi bir tehlike yoktur”. Bütün bu haberleri ve beyanatları, 1930’ların en önemli halk sağlıkçılarından doktor, yazar ve muallim Hafız Cemal Lokman Hekim, kendi adıyla çıkardığı sağlık dergisi Lokman Hekim’in Temmuz 1937 tarihli 13. sayısında etraflıca yayımlar. Salgın ve tifo üzerine yazılara yer veren Hafız Cemal Lokmanhekim, derginin başına ilginç sloganlarla süslü bir önsöz de yazar: 

    (Tifo) aşısı yaptıran beladan kurtulur.

    (Kara humma)ya tutlan sefadan kurtulur.

    (Tifo)ya yakalanan haneden koğulur.

    (Kara humma)ya uğrayan kalbinden vurulur!

     “Tehlikeli düşmana karşı buyrun, silah başına! Silah Başına!!” başlıklı yazısında Lokmanhekim fikirlerini şöyle ifade eder:

    “İşte bu güzel İstanbulumuzu ve halkımızı saran hadsiz, hesapsız (tifo mikropları!) başımıza en belalı bir düşman gibi musallat olmuştur. İstanbulluları yıllardanberi için için kemiren, bir çok aileleri, nazik gençleri (ölüm döşeğine!) yatıran bu müthiş ve salgın hastalığı kökünden kazımak, yok etmek için büyük muharrir (Yunus Nadi)nin muteber (Cumhuriyet gazetesinde) neşrettiği başmakale pek iyi tesir bıraktı”.

    Dergide yer alan ve gazeteci, biliminsanı, sağlık bürokratı gibi ünlü şahsiyetlerin görüşlerinin yer aldığı söyleşiler, bugün televizyon ve sosyal medyada izlediğimiz, dinlediğimiz görüşlerle uygunluk göstermektedir:

    Yunus Nadi

    İstanbul’da tifonun sürüp gitmesi Türklük için affolunmaz büyük bir ayıbdır. Sıhhat Vekaletinin, İstanbul Hükümet ve Belediyesini ve İstanbul halkını bu hastalığı bu memleketten söküp atacak bir mücadeleye davet ediyoruz ve bilmiyoruz kaçıncı defa olarak ileri sürdüğümüz bu davetin artık cevapsız kalmamasını ehemmiyetle bekliyoruz. Sesimizin yankısı çıkmazsa biz susmayacağız, daha kuvvetli bağıracağız. Bu kocaman ayıb zilleti altında daha fazla ezilmeğe tahammülümüz kalmamıştır.

    Profesör Dr. Neşet Ömer (İrdelp)

    Tifo hastalığı asırlardan beri büyük şehirlerde yaz mevsimlerinde çok görülen bir hastalıktır. Hususile hıfzıssıha kaidelerine uygun olmayan içilecek su ile kanalizasyon meselesi halledilememiş halkı kesif şehirlerde daha ziyade tezahür eder. Tifo hastalığı mikrobu içilecek ve yenecek şeylerle hazım yollarından, yani barsaklardan uzviyete saldırır ve birkaç haftada insan vücudunda kalarak tedricen idrar ve ifrağatla harice çıkar. Toprakta ve bilhassa temiz sularda uzun müddet yaşar. Sıcağa ve soğuğa çok tahammülü vardır. Hatta dondurmada ve buz parçalarının içinde bile yaşar ve yukarda da dediğim gibi ağız yolu ile barsaklara indirilen gıdai maddelerle vücude girer.

    Dr. General Besim Ömer (Akalın)

    Tifo hakikaten tehlikeli bir hastalıktır. Ve son zamanlarda şehrimizde biraz sık tezahür etmektedir. Fakat şunu hemen ilave edeyim ki bu hastalık yalnız bizim memlekete mahsus değildir. Avrupa’da da çoktur. Mesela ben Avrupa’da üç defa tifo hastalığı geçirdim. Birincisi Alasonya’da, ikincisi Fransanın Vişi şehrinde, üçüncüsü ikinci hastalığın nüks etmesi yüzünden Paris’te. Yani demek istediğim şey, bu hastalığın yalnız bize ve bilhassa İstanbul’a münhasır bir hastalık olmadığıdır. Meslektaşlarım bu hususta her şeyi söylediler. Bunlara ilave olmak üzere Fransa’da ve Avrupa’nın muhtelif yerlerinde kullanılan verdunisation ve osonisation yani klor ve ozon vasıtasile suların mikroblardan tathirini (temizlenmesi) tavsiye edebilirim. Tatbik edilmekte olan aşının da bittabi faydası büyüktür.

    Dr. Ürolog Behçet Sabit (Erduran)

    Gazetenizin tifoya karşı açtığı harp çok yerinde bir harptir. Bence bir memlekette çıkan bir ihtilalle, meydana gelen salgın hastalık biribiriyle eşittir. Nasıl o ayaklanmayı bastırmak için genelkurmay heyeti teşkil edilir, icabında bütün millet seferber olursa, tifoyu da hudutlarımız dışına atmak için aynı şekilde mütehassıslardan oluşan bir heyetin teşkil ve halkın seferber edilmesi lazımdır. Bu işe uygun bir program dahilinde ve sebatla çalışmak lazımdır. Aksi halde bütün yapılan şeyler buz üstüne yazı yazmak kabilinden tesirsiz ve beyhude olur.

    İstanbul Sıhhat Müdürü Dr. Ali Rıza (Baysun)

    Emrazı sariye (Salgın hastalık) mücadelesile bizzat Sıhhiye Vekaleti meşgul olmaktadır. Vekalet bizden aldığı raporlara göre icab eden tedbirleri derhal alır. Şunu da kaydedeyim ki bir şehirde modern kanalizasyon ve su tevziatı yapılmadıkça o şehirde tifonun önüne yüzde yüz olarak geçmek imkan haricindedir. Diğer taraftan tifo salgınından dolayı bütün kabahati belediyeye yüklemek de büyük haksızlıktır. Ayrıca aşı memurlarımız da faaliyete geçmişlerdir. Bunlar yer yer halka aşı tatbik etmektedir.

    Dr. General Tevfik Sağlam (Paşa)

    Tifonun kaldırılması için muhtelif tedbirler almak lazımdır. Bu tedbirlerin en acili aşı tatbikatıdır. Biz bunu Umumi Harb esnasında tecrübe ettik ve muvaffak olduk. Her türlü kötü şartlara rağmen büyük tifo salgınının önünü almak imkanı hasıl oldu. Mesela bütün harbin devamı müddetince merkezi İstanbul’da olan 1. Ordu kıtaatında dört sene zarfında ancak 380 tifo hadisesi kaydedilmiştir. Fakat aşı, dediğim gibi fevkalade zamanlarda başvurulabilecek bir çaredir. Tifo aşısının muafiyeti azami iki senedir. Asıl tifoyu kaldırmak için şehrin sıhhileştirilmesi lazımdır.

    Doktor Süreyya Hidayet

    Biz Büyük Harb’te aşının çok faydasını gördük. 1313 Yunan Harbi’nde tifo yüzünden müthiş zayiat verdiğimiz halde Umumi Harb’te bu yüzden kaybımız hiç derecesindedir. Binaenaleyh en kestirme yoldan yapılacak iş halka bu hastalığın ve alelumum diğer sarî hastalıkların temaslarla geçtiğini iyice öğretmek, tahaffuz için icab eden tedbirleri göstermek ve aşının seve seve kabul ve tatbikatını temin etmektir. Bir ferd hıfzıssıhha şartlarını tam bir şekilde tatbik eder, vücudunu hastalıklara karşı mukavim tutacak olursa hastalık ona kolay kolay tesir edemez.

    Cerrahpaşa Hastanesi direktörü Dr. Rüştü Çapçı

    Sıhhiye Müdüriyeti şehrin sıhhatile çok yakından alakadar olmaktadır. Mesela tifonun biraz genişlediğini hisseder etmez, daha hiç kimsenin malumatı yokken derhal gereken tedbirleri almış ve vasi mikyasta aşı tatbikatına başlamıştır. Diğer taraftan bize de karantina koğuşumuzu tifo hastalarına tahsis etmemiz emredilmiştir.

    Kimyager İbrahim Etem (Ulagay)

    Şunu da itiraf etmeli ki hükümet tifo ve emsali sarî hastalıklarla mücadele etmek için çok geniş tedbirler almaktadır. Bu tedbirler meyanında bilhassa aşı uygulaması çok mühim bir mevki tutmaktadır. Memleketimizde tifo aşısı da Avrupa’daki emsalinden katiyyen farksız bir mükemmeliyette ihzar edilmektedir. Diğer taraftan radyo, gazete ve sair vasıtalarla halka tifodan ve diğer sarî hastalıklardan nasıl korunması lâzım geldiği de öğretilmelidir. Bunun da hastalığı önliyecek ve kökünden kaldıracak sebepler arasında çok ehemmiyetli yeri vardır.

    Bakteriyoloğ Dr. İhsan Sami

    Mikroskopta bin defa büyütülmüş olarak gördüğünüz bu minimini hayvancıklar daha doğrusu nebatcıklar demek lazım ya, neyse bunları pek karıştırmayalım, tifo mikrobu denen ve beşeriyetin başına müthiş bir beliyye olan mahluklardır. Tifoya tutulmuş olan bir insanın barsaklarında bu hayvancıklardan milyarlarcası ürer, barsaklardan kana karışır ve neşrettiği toksinler insanın bütün uzviyetine ve bilhassa kalbine tesir eder. Bu itibarla tifonun ne derece tehlikeli ve korkunç bir hastalık olduğu meydandadır.

    Operatör Mim Kemal (Öke)

    Tifo herşeyden evvel içilen sularla sirayet ettiğinden tabiatile herşeyden evvel su meselesinin kat’i bir şekilde halledilmesi lazımdır. Bu da gösteriyor ki tifo salgınının önünü almak hekim işinden ziyade bir hükümet işidir.

  • ‘Bu menhus nezle on dört bini aşkın insan kardaşımızı ebediyete götürmüştü’

    ‘Bu menhus nezle on dört bini aşkın insan kardaşımızı ebediyete götürmüştü’

    Dünyada 1918-1920 arasında görülen İspanyol Gribi (İnfluenza) felaketi Türkiye’yi de vurmuş; halkın hastalıklardan korunması, sağlıklı yaşama, evlerde hijyen, çocukların sağlığı için önlemleri içeren kitaplar basılmıştı. Günümüzde sosyal medyada tartışılan, yazılıp çizilenler ile neredeyse birebir benzerlikler gösteren bu kitapları hatırlayalım.

    İnsanoğlu tarih boyunca dünyayı kasıp kavuran salgın hastalıklara karşı mücadele etmiştir. Dünya tıp tarihi kayıtları, yüzbinlerce insanın ölümü ile sonuçlanan salgınlar ile doludur. Veba, kolera, tifüs, sıtma, humma, grip gibi hastalıklardan pek çok insan hayatını kaybetmiş ve bu olaylar sırasında tutulan kayıtlar için sayısız araştırmalar yapılmış, kitaplar yayımlanmıştır. Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü coğrafyada meydana gelen salgın ve bulaşıcı hastalıklar hakkında yapılmış pek çok araştırma ve kitap vardır. Özellikle kolera ve sıtma hastalıkları hakkında gerek koruyuculuk, gerekse tarihi hakkında eski Türkçe hatırı sayılır bir kitap birikimi bulunmaktadır.

    Dünyada 1918-1920 arasında görülen İspanyol Nezlesi (İnfluenza salgını), bu literatüre yeni kitaplar da eklemiştir. Bu hastalık konusunda biri Samsun’da (Raif Hasan, İspanyol Nezlesi, Samsun, Şems Matbaası, 1335/1919, 28 sayfa), diğeri İstanbul’da Doktor Gazetesi sahibi ve sermuharriri Avanzade Mehmed Süleymantarafından İspanyol Nezlesi adıyla kaleme alınan iki kitap vardır. Avanzade’nin kitabını Bayezid’de Maliye karşısında (Ferruh-zadeler) bulunan pul, kartpostal, kırtasiye ve kitap ticarethanesi yayımlamıştır. 1920’de Şehzadebaşı’nda bulunan Evkaf Matbaası tarafından basılan eser 16 sayfadır ve 5 kuruş fiyatla satılmaktadır (NTV tarih Haziran 2009 sayısında bahsetmiştik).

    Bu menhus nezle on dört bini aşkın-3
    20. yüzyıl başı eski Türkçe kitaplarda tephir memurları (solda) ve maskeli bir sağlık personeli (sağda).

    Kitaptan anlaşıldığına göre eserin yayımlandığı tarihlerde İstanbul’da pek çok hastalık ortalığı kasıp kavurmaktadır. Eserin girişine “Bir iki söz” başlığı ile yazılan önsözde “İstanbul’umuz da frengi, belsoğukluğu, uyuz gibi emrâz-ı efrenciye ve cildiye hüküm-fermâ (hüküm sürerken) olurken ve bunların def’i ve izâlesi (yok etme) çareleri aranılırken bunlara zamimeten (ek olarak) birde veba, lekeli humma, İspanyol nezlesi gibi müthiş ve mehâlik illetler başgösterdi” denilmektedir. Yine aynı bölümün içinde “Geçen sene bu menhus nezle şehrimizde zuhur ederek on dört bini mütecaviz (aşkın) vatandaşımızı, insan kardaşımızı bi-insafane aramızdan alarak ebediyete götürmüştü” ifadesi yer almaktadır ki bir önceki salgında İstanbul’da 14 binin üzerinde ölüm olduğunu belirtmektedir.

    Bu menhus nezle on dört bini aşkın-2
    Salgına karşı bilgi
    İstanbul’da basılmış, salgınlar karşısında kaleme alınmış kitaplar içinde İspanyol Nezlesi var.

    Kitapta bu hastalığa karşılık ihmal edilmeden alınması gereken tedbirler sıralanmaktadır. 10 maddeden oluşan bu önlemler içinde, hastalığa yakalanmış olanlarla görüşmemek; sinema, tiyatro ve pazar mahalleri, kahvehanelere gitmemek; soğuk almamak; işret etmemek; ağzı sık sık yıkamak; dişleri temiz tutmak; öksürürken ağıza mendil kapamak; en ufak bir kırıklık hissinde doktora gitmek; hastayı ayrı bir odaya taşımak gibi sağlık tedbirleri bildirilmektedir.

    Ayrıca sağlık başkanlığının okulların kapanması için millî eğitime; sinema ve tiyatroların kapanması için de polise başvurduğu yazılıdır. Hastalığın ilk kez Şişli semti tarafında başladığı da verilen bilgiler arasındadır.

    İstanbullulara mümkün olduğu kadar sokağa çıkmamaları tavsiye olunan eserde, üniversitenin ve sultani mekteplerinin 15 gün tatil edildiği ifade edilmektedir. İspanyol nezlesinin taun, veba gibi hastalıklardan bile mühim bir illet olduğunu söyleyen Eczacı Binbaşı Avanzade Mehmed Süleyman, eserini “Cenab-ı Hak ümmet-i İslâmiye ile bilad-ı Osmaniyeyi her türlü kötülük ve felâketten korusun” diyerek bitirir.

    Bu menhus nezle on dört bini aşkın-1
    Salgın Hastalıklara Karşı Nasıl Mücadele Etmeli?

    İstanbul’da basılmış, salgınlar karşısında kaleme alınmış ikinci bir kitap Salgın Hastalıklara Karşı Nasıl Mücadele Etmeli? adını taşır. “Amerikalı bir heyet-i etibba tarafından” hazırlanmış olan bu eser İstanbul’da misyoner faaliyetlerinin bir tezahürü olarak basılmıştır.

    Kitabın bölümleri şu şekildedir:  Salgın Hastalıklar ve Sebepleri, Grip (İspanyol nezlesi) ve Tarz-ı Tedavisi, Zatü’l Dimağ Naim (uyku hastalığı), Nezleler, Akciğer Veremi Tahaffuz ve Tedavisi, Çocuk Hastalıkları, Hastalıkların Önünü Nasıl Almalıyız?, Su Mükemmel Bir Devâdır, Tedavi-i bil-mâ’, Bir Hastanın Odası, Sıhhatin Kanunları”. İstanbul’da, Şirket-i Mürettibiye Matbaası’nda 1924’te basılan 152 sayfalık eser oldukça geniş ve detaylı hazırlanmış bir çalışmadır. İçinde resim ve çizimlerin de bulunduğu kitap Risale Şirketi (Galata Postahanesi Kutusu, 109) tarafından daha çok hediye edilen bir basımdır.

    “İnfluenza, tabir-i diğerle İspanyol nezlesinin 1919 senesindeki son istilâsına kadar bir salgın hastalığın bu derece hayretbahş bir miktarda vefiyatı (ölümü) mucib olduğu ve bu derece müthiş bir süratle bir milletten diğerine ve bir kıt’a-i arzdan diğerine intişar ettiği hiç görülmemişti” cümlesi ile başlayan kitap, halkın hastalıklardan korunması, sağlıklı yaşama, evlerde hijyen, çocukların sağlığı için önlemler gibi günümüzde de sosyal medyada tartışılan, yazılıp çizilenler ile neredeyse birebir benzerlikler göstermektedir. Tek fark kitabın 1924’te, yani günümüzden 96 yıl önce basılmış olmasıdır!

    “İnfluenza, tabir-i diğerle İspanyol nezlesinin 1919 senesindeki son istilâsına kadar bir salgın hastalığın bu derece hayretbahş bir miktarda vefiyatı (ölümü) mucib olduğu ve bu derece müthiş bir süratle bir milletten diğerine ve bir kıt’a-i arzdan diğerine intişar ettiği hiç görülmemişti”.

    Osmanlı dünyasında basılmış olan üçüncü eserimiz ise İspanyol nezlesi (gribi) isimli hastalık öncesinde deniz araçları ve limanlara giren gemilerin, salgın ve bulaşıcı hastalık taşımalarını önlemek, şehre gemide var olan hastalığın kente bulaşmaması için uygulanacak olan tedbirleri ve bunun denizcilik sektöründe kabul edilmiş kurallarını anlatan bir kitapçıktır.

    Bu menhus nezle on dört bini aşkın-6
    Bahriye Matbaası’ndan
    Sefâin Patenteleri ve Karantinahane ile Olan Muamelât-ı Sıhhiye kitabı 1916’da İstanbul’da basılmış.

    Korvet Tabibi Salâhaddin Ali’nin İstanbul’da 1916’da Bahriye Matbaası’nda basılan Sefâin Patenteleri ve Karantinahane ile Olan Muamelât-ı Sıhhiye isimli kitabı da, Osmanlı Devleti’ni uzun yıllar meşgul eden salgın hastalıklar ve karantina konusunda basılmış ilginç kitaplardandır. Künye sayfasında “Sefâin ettibasıyla bilcümle kaptan ve liman reisleri için mucib-i istifade (faydalı) muamelât-ı sıhhiyeden bâisdir” açıklaması bulunan bu 22 sayfalık kitapçıkta, “Karantina ve Envaı (çeşitleri), Karantina Rüsumu (vergisi), Umur-ı Sıhhiye Vezâifi, Pantenteler ve Envâı, Sefâine Çekilen Karantina Bayrakları, Pantente-i Vize Muamelesi ve İttihaz Olunacak Tedabir-i Sıhhiye, Haricle İhtilât, Sefinede Hastalık Zuhurunda Yapılması Lazım Gelen Tedâbir-i Sıhhiye, Sefinede Mevt ve İlâmât-ı Mevtiye, Sefine Tabibinin Vezâifi, Sevkiyâtı Müteâkib Sefinenin Tathirâtı, Karantina Vaziyetinde Vazifedâr Eşhâs-ı Mesule, Karantina Nizamatına Muğayyir Hareket Edenler Hakkında Yapılacak Muamele-i Kanuniye, Liman Reislerinin Karantina Hususundaki Vazâifi” başlıklı bölümler bulunmaktadır.

  • ‘Düşmanın kadını’ İsrailli Tali’nin hikayesi

    ‘Düşmanın kadını’ İsrailli Tali’nin hikayesi

    Yazar-gazeteci Yıldırım Türker, son kitabı Bahçe’de “bu dünyayı yaşanılası kılan insanların serüvenlerini” okurlarıyla paylaşıyor. Türker’in daha önceki gazete yazılarından derlenen kitabında yer alan hayat öykülerinden biri de İsrail vatandaşı Tali Fahima’ya ait. İsrail’in katliam politikasına kafa tutan ve vatan haini ilan edilen aktivist Tali’nin hikayesi…

    “Tali Fahima dünyanın en ünlü vatan hainlerinden. Fahima, 2004 yılında Batı Gazze’ye gittiği, düşmanlarla görüştüğü ve onlara ordu belgelerini tercüme ettiği gerekçeleriyle tutuklanmış bir İsrail vatandaşı.

    Ona “Arapların orospusu” dendi. “Vatan haini” ilan edildi. Ona iyi bir Yahudi olmayı öğretmeye ant içmişlerdi. Günde 16 saat boyunca kollarını oturduğu sandalyeye kelepçeleyerek sürdürdüler bu eğitimi. İsrail gizli servisi Şin Bet, kararlıydı. Tali, iyi bir Yahudi olmayı beceremeyince hapse atıldı. 30 ay çok ağır koşullarda yattı. Artık serbest. Ama ülkeyi terk etmesi, Filistin bölgelerine yaklaşması hâlâ yasak.

    …Tali, tahliye edildikten sonra Guardian’a verdiği ilk söyleşide anlatmıştı: “İlk suçum Şin Bet’le çalışmayı reddetmemdi, ikincisi Filistinlileri ziyaret etmeyi sürdürmem, üçüncüsü de İsrail’in katliam politikasını protesto etmem.”

    BAHÇE

    YILDIRIM TÜRKER,KARA KARGA YAYINLARI, 312 SAYFA, 30 TL.

    “Şin Bet’in nasıl çalıştığını öğrendim. İsraillileri de Filistinlileri de, hepimizi nasıl terörize ettiklerini öğrendim. Devletimizin nasıl çalıştığını öğrendim. Bizim adımıza yapılan şeylerin nasıl bizden saklandığını öğrendim.”

    …“Arapların bu topraklarda yaşamaması gerektiğini düşünecek şekilde büyütüldüm. Bir gün, bilgilerimde birçok eksiklik olduğunu, medyanın bizden çok şey sakladığını fark ettim. Jeton düştü. Mesele insan meselesiydi. Onların hayatlarından biz de sorumluyduk. İşte o gün televizyon seyretmeyi bıraktım.”

    …2000 yılında bir gazetede El Aksa militanı Zekeriya Zübeydi ile yapılmış bir söyleşi Tali’nin hayat hikayesinin dönüm noktasıdır. Zübeydi, medyada hep yansıtıldığı gibi bir canavar değildir. Söyleşiyi yapan gazetecinin aracılığıyla Tali ve Zekeriya ilk olarak telefonda beş saat konuşurlar. Tali, bu “canavar”ın korkunç koşullarda yaşatılan kendi yaşlarında bir insan olduğunu fark eder. Uzun bir serüvenden sonra onu ziyaret etmek için yola çıkar. Amacı, Filistinlilerin İsrail’e saldırmalarının nedenlerini öğrenebilmektir. Zekeriya’yla tanışması, onunla uzun tartışmaları, orada görüp işittikleri Tali’nin canını yakar.

    …İsrail’in üç kez suikast düzenleyip öldürmeyi başaramadığı, bir türlü kıstıramadığı bir adamla görüştüğü için, Filistinlilerin acılarını dile getirdiği için, barış istediği için suçlu bulundu. Uzun süren işkenceli sorgulanması sırasında Şin Bet, gazetelere Zübeydi ile aralarında bir ilişki olduğunu çıtlattı.

    Tali, “İkimizi de kötülemek, karalamak için başvurulmuş bir Şin Bet taktiği” diyor. “Arapların orospusu”, düşmanın kadını olmak, vahşi savaşçıların ona uygun buldukları imge, doğal olarak. Dünyanın her yerinde kanseverlerin taktikleri ve düşgüçlerinin sınırı üç aşağı beş yukarı aynı değil midir?

    İllüstrasyon: M. K. Perker