Kategori: Kitap

  • Arazide ve arşivde Mustafa Kemal’in izinde

    Ahmet Yavuz’un yazdığı Başkomutan-Emsalsiz Lider kitabı, esas olarak Atatürk’ün 10 yıllık savaş (1912-1922) dönemindeki askerî performansına ve yaşananların analizine dayanıyor. Atatürk’ün karar alma ve uygulama süreçlerini, karşı tarafların bakışaçısı ve eylemleriyle de kıyaslayan eser, İstiklal Harbi’nin az bilinen-bilinmeyen kahramanlarını günışığına çıkarıyor.

    Yirminci yüzyılın başla­rında müstesna bir in­san Türkiye’nin kaderini, dünya tarihinin rotasını değiş­tirdi. Fizikî ve ruhi coğrafyamı­zın sarsılmaz temellerini biçim­lendirdi. O’nun varlığı, kararları, uygulamaları, millet için nesil­den nesile devam eden bir kül­türel miras teşkil etti.

    BAŞKOMUTAN EMSALSİZ
    LİDER

    AHMET YAVUZ

    1912-1922 arasındaki 10 yıl­lık savaş döneminde Mustafa Kemal’in tarih sahnesine çık­ması; Balkanlar’dan Trablus­garp’a, Çanakkale’den Suriye cephesine ve nihayetinde Sam­sun’dan Dumlupınar’a uzanan kurtuluş yolunu belirledi. Bu yolda verilen şehitler, yapılan fedakarlıklar, ödenen bedeller, çekilen acılar, Türkiye Cumhu­riyeti’nin bağımsızlığını ve sü­rekliliğini sağladı.

    Başkomutan- Emsalsiz Lider kitabı, Türk milletinin varoluş mücadelesini Mustafa Kemal’in askerî kariyerini izleyerek anla­tıyor. O’nun hangi kritik dönem­de, hangi hayati kararı, nelere dayanarak aldığını ve bunların sonuçlarını tartışıyor. Sade­ce siyasi durum ve güç ilişkile­ri açısından değil, arazi bilgisi ve insan psikolojisi açısından da Mustafa Kemal’in tercih ve aksi­yonlarını analiz etmeye çalışıyor.

    İdeolojik yaklaşımlara tes­lim olanlar, tarihe sadece bu­günden bakanlar, süslü-püslü sözlerle salt güzelleme yapanlar ve -belki de en önemlisi- O’nu geçmişe gömmeye çalışanlar için bu kitapta bir “malzeme” yok. Ancak fikri, eğilimi, inan­cı ne olursa olsun, Mustafa Ke­mal gerçeğine yaklaşmak için okuyan herkes, kitapta bugünkü hayatıyla ilgili bir birçok işaret bulacak.

    Ahmet Yavuz bizi hem ara­zide hem arşivlerde bir zaman yolculuğuna çıkarıyor ama ayaklarımızı bugüne basarak… Mustafa Kemal’in izinde bugü­nü daha iyi anlamak, O’nu gele­ceğe taşımak için.

    Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 4 Şubat 1923’te Akhisar Çiftlik İstasyonu civarında yapılan Süvari Kolordusu Tatbikatı’nda.
  • Futbol literatüründen matbaaya, tasarıma ve devlete adanan bir ömür

    Sanayi-i Nefise Mektebi’nden mezun oldu. Millî Mücadele’de askerî matbaada çalıştı. Londra’da tipografi-litografi ve baskı eğitimi aldı. 1923’te Futbol Federasyonu’nun kurucuları arasında yer aldı. FIFA’nın özel izni ile ilk uluslararası Türk hakemi oldu. 1952’ye kadar devlette ve özel şirketlerde üst düzey yöneticilik yaptı. Müstesna bir insanın kısa hayat hikayesi.

     Türk futbol tarihi, resmî kayıtlara göre Türk İd­man Cemiyetleri İtti­fakı’nın kurulmasından sonra Yusuf Ziya Öniş ve arkadaşları tarafından 1923’te Şehzadeba­şı’ndaki Letafet Apartmanı’n­da başlatılır. İlk ismi “Futbol Heyet-i Müttehidesi” olarak belirlenir. Bu çabaların peşin­den FIFA’ya başvurulur. 21 Mayıs 1923 tarihinde başvuru FIFA tarafından kabul edilir ve Türkiye FIFA’nın 26. üye­si olur.

    Futbol Federasyonu’nu ku­ran Yusuf Ziya Öniş’in kuru­cu arkadaşları içinde 12 Mart 1892 İstanbul doğumlu Hamdi Emin Çap da bulunmaktadır. Sanayi-i Nefise Mektebi’nden mezun olan Hamdi Emin Çap güzel sanatlar eğitimi almış, basım işleri konusunda eği­tim görmüştür. Futbola çocuk yaşlarında Altınordu takımın­da başlayan Hamdi Emin, 15 Ocak 1919’da Sanayi-i Nefise Mektebi’nden mezun çıkmış, Millî Mücadele sırasında 18. Kolordu karargahında süvari ihtiyat zabit vekili olmuştur; Süleymaniye Askerî Matbaa­sı’nda, İstanbul Müdafaai Mil­liye Kumkapı ve Süleymani­ye nahiyesinde (MM gurubu) 1. sınıf katip sıfatıyla çalışmış ve İstiklal Madalyası sahibi ol­muştur.

    Hamdi Emin (Çap) Bey’in spor belgesi ve takdirnamesi.

    Millî Müdafaa Vekaleti (Savunma Bakanlığı) hesabına matbaacılık tahsili için gitti­ği İngiltere’de London School of Printing and Kindred Tra­des’te (1925-1928) tam devre öğrenci olarak “hurufat terti­bi, mihaniki tertip, tipografi, foto-litografi, ciltçilik, malze­me depoculuğu, stereotyping ve electrotyping, maliyet ve tahmin hesapları, gazete ro­tasyon makinaları” konuların­da eğitim almış ve başarıyla mezun olmuştur.

    Hamdi Emin, küçük yaş­larda başladığı futbolu İngilte­re’de bulunduğu 3 yıl boyunca geliştirdi. Bu yıllarda İngiliz futbolunu incelemek şansına erişti. 1920’de kurulan ve ilk spor teşkilatı olarak kabul edi­len Türkiye İdman Cemiyetle­ri İttifakı ve 1923’te Şehzade­başı’nda Letafet Apartmanı’n­da oluşturulan Türkiye Futbol Federasyonu’nun kurucuları arasında yer aldı. 1924’te yı­lında Moskova’da, 1925’te de İstanbul’da oynanan Türki­ye-Sovyetler Birliği maçlarını FIFA’nın özel izni ile ilk ulus­lararası Türk hakemi olarak yönetti. Böylelikle FIFA’nın resmî listesine 2 defa millî maç yöneten ilk Türk hakemi olarak yazıldı. 1928’de Askerî Matbaa’da çalışmaya başlayan Hamdi Emin Bey, 28 Mayıs 1930’da da kurumun müdürü olmuştur. 31 Kasım 1934 tari­hinde bu görevinden ayrılan Hamdi Emin Bey, İş Bankası, Denizbank gibi kuruluşlarda üst düzey memuriyette bulun­duktan sonra Kırtasiye Umum Müdürlüğü ve Devlet Kağıt ve Basım Genel Müdürlüğü görevlerini de ifa etmiştir. 6 Mart 1952 tarihinde kendi is­teğiyle emekli olmuştur.

    Hamdi Emin Bey, Berlin Olimpiyatı’nda…

    Türkiye’de ilk futbol ha­kemi kursunu açan asbaşkan Hamdi Emin Çap, futbol spo­runun kurallarını İngilizceden çevirmiştir. Çeviriler Türki­ye İdman Cemiyetleri İttifa­kı Futbol Heyet-i İttihadiye­si neşriyatından Beynelmilel Futbol Kavaid-i Muhtasarı ve Nazari Futbol ve Asoseyşın Futbol Beynelmilel Federas­yonu Nizamnamesi isimleriy­le 1927’de İstanbul’da basıl­mıştır.

    Hamdi Emin (Çap) Bey’in kartviziti.

    1936’da Berlin’de yapı­lan 11. Berlin Olimpiyatları’na Türk Spor Kurumu Futbol Federasyonu Reisi sıfatıyla katılmıştır. 1931-1937 arasın­da Türkiye Futbol Federasyo­nu başkanlığını yapan Hamdi Emin Çap, kurumun tarihte­ki üçüncü başkandır. Seçim­le geldiği Futbol Federasyonu başkanlığına o dönemin spor teşkilatı olan Türk Spor Kuru­mu’nun ilgi göstermemesi ve İngiltere’den getirttiği Boots isimli antrenöre verilen sözle­rin tutulmaması nedenleriyle 1937’de istifa etmiş ve bir da­ha Türk sporunda hiçbir görev kabul etmemiştir.

    Hamdi Emin Çap’ı istifa­sından yıllar sonra kendisine Beden Terbiyesi Umum Mü­dürünün imzasıyla yaptığı hiz­metleri öven bir belge sunul­muştur. Bu belge Hamdi Emin Bey’in fahri ve maddi karşı­lık görmeksizin Türk sporuna yaptığı büyük hizmetlerin tes­cil belgesidir:

    “T.C.

    Başvekalet

    Beden Terbiyesi Umum Müdürlüğü İstanbul, 5 / 12 / 1941

    İstanbul Bölgesi Başkanlığı

    Fotoğrafı yukarıda yapışık Hamdi Emin Çap, Türkiye’nin Beynelmilel Futbol Federas­yonu’na tescil ettirdiği bey­nelmilel futbol hakemlerin­den olup milletlerarası maçla­rı idare etmiş ve Beynelmilel (Futbol Kavaidi Umumiyesi) kitabını ilk defa olarak İngiliz­ce’den Türkçe’ye terceme ile ilk defa olarak açılan Hakem­lik kursu muallimliğini ifa et­miştir.

    Bunlardan başka mumai­leyh, Beynelmilel Futbol Fede­rasyonunun 1924 tarihindeki Paris Kongresine Türkiye Mu­rahhas Heyeti azası sıfatile ve 1934 ve 1936 Berlin Kongrele­rinde resen Türkiye’yi temsil etmiştir.

    Türkiye İdman Cemiyetle­ri ittifakının ilk kuruluşunda 1923-1924 yıllarında Futbol Federasyonu ikinci reisliğini ve 1931 den 1937 tarihine ka­dar da Türkiye Futbol Fede­rasyonu reisliğini ifa etmiştir.

    Ayrıca ve sırasile İstanbul Futbol Heyeti reisliğini ifa ile memleket dahilinde bir çok resmi ve hususi maçlarla Tür­kiye Futbol Birincilik müsaba­kalarının hakemliklerini yap­mış ve 1936 da Londra’da açı­lan Futbol Antrenör kursuna da iştirak etmiştir.

    Londra’daki eğitim yıllarından bir kare (en üstte) ve okul belgesi (sağ altta)

    Yukarda yazılı vezaifi bü­yük bir ehliyet ve liyakatla başaran Hamdi Emin Çap’ın bütün bu vezaifi fahriyen ifa etmiş bulunduğunu mübeyyin işbu vesika kendisine verildi”.

    Türk futbol tarihine önem­li katkılarını sıraladığımız Hamdi Emin Çap’ın bir önem­li yönü de Türk yayımcılık ve grafik sanatlarına yaptığı kat­kılardır. Güzel Sanatlar mek­tebinden mezun olup Askerî Matbaa’da başladığı yayım­cılık faaliyeti önce Londra’da matbaacılık eğitimi veren bir okula gönderilmesiyle akade­mik bir hüviyet ve önem ka­zanmıştır. Ülkeye dönüşünde diplomalı bir matbaacı olarak Askerî Matbaa’da daha sonra Devlet Matbaası’nda önce me­mur sonra müdür olarak gö­rev alır. Harf Devrimi sonra­sı Matbaa-i Amire’nin devamı olan Devlet Matbaası’nın yeni harflerle modern basım tek­niklerini uygulayarak bastı­ğı kitaplar henüz incelenme­miş bir konudur. Harf Dev­rimi sonrasında cumhuriyet matbaacılığının çok önem­li kazanımları olarak sayıla­cak bazı kitap ve dergiler Faik Reşit Unat, Vedat Nedim Tör, Fotoğrafçı Othmar, Hasan Ali Yücel, Emin Barın gibi önemli isimlerin katkı ve emekleriyle Emin Hamdi Çap’ın müdürlü­ğü sırasında üretilmiştir.

    Devlet Matbaası’nda bası­lan La Turquie Kemaliste (Ke­malist Türkiye) isimli dergi hakkında Cumhuriyet gazete­sinde yayımlanan bir yazıda “Matbuat Umum müdürlüğü tarafından La Turquie Kema­liste/Kemalist Türkiye adlı bir mecmua neşrediliyor. İkin­ci sayısı Ağustos’ta çıkan bu mecmua, Türkiye ve Türk­lük lehinde propaganda yap­mak maksadile iki ayda bir ve Fransızca olarak çıkarılmak ve papyekuşe üzerine cidden çok nefis bir surette basılmak­ta olan mecmuanın basışın­dan dolayı evvela Devlet Mat­baası’nı tebrik etmek isteriz. Kıymetli arkadaşımız Hamdi Emin Bey’in Devlet Matbaa­sı’nı hakikaten iftihar edilecek bir müessese haline getirdi­ğini, orada basılan eserlerden görüp anlıyoruz” denilmek­tedir.

    Hamdi Emin Çap hem Türk futbol ve spor tarihine hizmetleri hem de yayın ve grafik tarihine getirdiği yeni­liklerle çok önemli ve değerli şahsiyetlerdendir.

    Cenaze merasimi ve ölüm haberi…

    Kıymeti takdir edilmeyen bir insanın istifası

    DEVLET MATBAASI

    Maarif Vekaleti İstanbul, 1-12-1934

    Yüksek Katına

    Ankara

    Devlet Matbaasını içinde bulduğum ip­tidai vaziyetten çıkararak modern mat­baacılığın istilzam ettiği yüksek san’at müessesesi haline getirmek için bütün varlığımla çalıştıklarım, eser olarak meydana koyduklarım ve bilhassa dev­let sermayesini titizlikle koruduklarım hiçe sayılarak idari ve teknik otorite­yi sarsacak muamele ve müdahelelere maruz bırakılışım, bende bu müessese başında iş görecek istek bırakmamıştır. Bundan dolayı bu işten çekiliyorum. Saygılarımı sunarım.

    Devlet Matbaası Müd.

    H.[amdi] E.[min]

  • Kaybolan, yokedilen mezartaşlarının peşinde

    Kaybolan, yokedilen mezartaşlarının peşinde

    İstanbul’da tesbit edilen ve kimi örneklerini ancak müzelerde görebileceğimiz Yeniçeri mezartaşları, Necdet İşli’nin yıllar süren arazi çalışmaları sayesinde belgelenebilmişti. Bu 49 taşın kitabe bilgileri ve tarihsel anlamı… 

    Mezartaşları ve özellikle Yeniçeri mezartaşları hakkında bilgisi ve arşivi ile tanınmış H. Necdet İşli’nin son çalışması İstanbul Börklü Mezartaşları, Turkuaz Yayınları’nın 30. kitabı olarak yayımlandı. Kitap, Necdet İşli’nin daha önce kaleme aldığı Yeniçeri Mezartaşları (Turkuaz Yayınları, 2006) ve Yeniçeriler: Remizleri ve Mezartaşları (Dergah Yayınları, 2017) isimli çalışmaların tamamlayıcısı mahiyetinde. 

    Necdet İşli’nin İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümünden mezun olurken Prof. Dr. Şehabettin Tekindağ’ın gözetiminde hazırlanan “Börkler Üzerine İncelemeler” adlı çalışmasının kitaplaştırılmış hâli; İstanbul’da tesbit edilebilmiş 49 adet börklü Yeniçeri mezartaşının son yıllara kadar yapılan ilavelerle geliştirilmiş katalogu. Mezartaşı kitabesi incelemelerinin öncülerinden ve büyük üstadlarından İ. Fazıl Ayanoğlu’nun günümüzdeki temsilcisi kabul edilen Necdet İşli’ye 70. yaş armağanı olarak basılmış çalışma, bugün örnekleri ancak Askerî Müze ve benzeri müzelerde görebileceğimiz Yeniçeri taşlarının resm-i geçidini okuyucuya sunuyor. 

    Cumhuriyet döneminde başlayan mezartaşı çalışmaları dahil bütün kaynakların gözden geçirilerek ve de bir ömür boyu yürütülmüş mezartaşı kitabesi taramaları / gezilerinden süzülerek gelen bu 49 taşın pek çoğu, mezarlıklarımızın hallaç pamuğu gibi atılarak tahribi neticesinde yokedilmiştir. Fotoğrafları, yazıları, anlamları ve tarihsel bilgileriyle, Yeniçeriler-İstanbul mezartaşları üzerine çalışacak araştırmacılara büyük bir bir kaynak ve referans kitap. 

    Süleymaniye Sâlis Medresesi’nde 1979’da tespit edilen “Altı Seymenler’den Zileli Halis Ağa’nın mezartaşı. 1755 tarihli. 
  • Aşılama ‘telkih’ iken istatistikler doğruyken

    Aşılama ‘telkih’ iken istatistikler doğruyken

    Yaşadığımız salgın hastalık koşullarında, her gün defalarca duyduğumuz aşı haberleri en başta geliyor. 1903’te basılan Telkihhane-i Şâhâne’nin 1318 Senesine Mahsus İstatistik Risâlesi adlı 127 sayfalık eser, Osmanlı döneminde “telkih” denilen aşı üzerine yazılmış ilk ve en kapsamlı kaynak. Doktor Mirliva Rıfat Hüsameddin Paşa’nın kaleme aldığı nadir bir kitap. 

    Dünyayı saran ve sarsan malum Covid-19 pandemisi, aşının önemini, sağlık açısından gerekliliğini bir defa daha gözler önüne serdi. Ülkemizde geçmişte tıbbi anlamda aşı işlemine “telkih”, onu icra eden kuruma da “telkihhane” deniliyordu. Kubbealtı Sözlüğü’nde “telkih”in Arapça “lakh” kökünden geldiği belirtiliyor. “Döllenmek” aşılamak demektir. Telkih-i bakarî: Çiçek hastalığına karşı inek memesinden alınan serumla yapılan aşı. Telkih-i cederi: Çiçek hastalığına karşı çiçeğe tutulmuş kimseden alınan serumla yapılan aşı. 

    1894’te açılan Telkihhane-i Şahane’de üretilen çiçek aşıları yalnız İstanbul’a değil tüm imparatorluk coğrafyasına dağıtılıyordu. Çiçek aşısı buzağılardan üretiliyordu.

    Şemsettin Sami de Kamus-ı Türkî isimli sözlüğünde “telkih” sözcüğüne üç anlam vermektedir. Birincisi dişi hurma veya incir vesaireye erkeğinin çiçeğini asma. İkincisi aşılama, aşı vurma. Üçüncüsü çiçek illetine karşı bu illete tutulmuş bir ademin veya ineğin memesinde çıkan çıbanın cerahatini bu illetten muhafaza kasd olunan adamın kanına karıştırma. “Mikropların keşfinden beri ekser illete karşı telkih usulü tamim ve envaı teksir etmektedir” deniliyor. Yani mikropların keşfiyle birlikte aşının da yaygınlaştığı ve çeşitlenerek çoğaldığını belirtiyor.

    Aşı üzerine 298 sayfalık, resim ve belgelerle desteklenen muhteşem bir derleme yapmış olan Prof. Süheyl Ünver; “Şu bir hakikattir ki eski şark milletlerinde olduğu gibi Türkler de insandan insana aşılama usulünü kullanmışlardır ve bunu 17. asır sonlarında yapmışlardır. 18. asır başlarında bunu bizde Edirne’de gören İngiltere sefiri eşi Lady Montagu bunu memleketine bildirmekle ve döndüğünde bunun propagandasını yapmakla, dünyanın diğer taraflarından değil, Türkiye’den bahsolunarak bizdeki aşı usulünün Avrupa’ya yayılmasına neden olmuştur. Yurdumuzun köprü vazifesi görmesi rolü her tarafça kabul edilmektedir. Bu aşının garpte tanınmasında bizdeki tatbikatı ile misal olduk diyebiliriz” demektedir. 

    1903’te basılan Telkihhane-i Şâhâne’nin 1318 Senesine Mahsus İstatistik Risâlesi adlı eserin kapağı.

    Risalenin yazarı doktor Mirliva Rıfat Hüsameddin Paşa. 

    Tıp fakültesi hocalarından Miralay Dr. Hüseyin Remzi Bey’in verdiği rapor üzerine İstanbul’da 27 Temmuz 1892 [15 Temmuz 1308] tarihinde Telkihhane-i Şâhâne açılır. Topkapı Sarayı içinde eski tıbbiyeden kalan nebatat bahçesi içinde 1 katlı ahşap bina olarak inşa edilir. Yapıya Sirkeci tarafındaki bir kapıdan girilir. İçinde ufak bir meydan ve ön kısmında Telkihhane-i Şâhâne yazılı bir kitabe bulunan bu alan, aşılanan hayvanların bulunduğu alandır. Ameliyathane ve malzemelerin yer aldığı bir mekan ve ayrıca 36 metre genişliğinde aşı hazırlamaya yarayan aletlerin bulunduğu bir hazırlık odası vardır. Yan kısımda çocuk ve büyükler için aşılama odası, depo, müdüriyet ve kalem odaları yapıyı tamamlar. Uzun yıllar hizmet veren bu binada yapılan aşılar parasızdır. 

    Bütün bu bilgileri doktor Mirliva Rıfat Hüsameddin Paşa’nın hazırladığı ve Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne Matbaası’nda 1903’te basılan Telkihhane-i Şâhâne’nin 1318 Senesine Mahsus İstatistik Risâlesi isimli eserden öğrenmekteyiz. 127 sayfalık bu basılı kaynak, ülkemizde aşı tarihi açısından çok değerli bir başvuru kitabıdır.

    Eski Türkçe ve Latin harfleriyle kişinin aşılandığını ve aşılanma tarihini gösteren vesikalar. Aşı diplomaları. 

    Bu kıymetli eser bizden önce Süheyl Hoca tarafında incelenmiş ve Türkiye’de Çiçek Aşısı ve Tarihi eserinde etraflıca tanıtılmıştır. Bu kıymetli eski Türkçe eserde telkihhanenin kuruluşunu anlatan bölümden sonra burada 24 Mayıs 1898’de bir dershane açılması iradesi; Tıbbiye Nazırı Mahmut Paşa’nın aşı mektebine ait programı; 1894 tarihli aşı nizamnamesi; aşı talimatnamesi; telkihhane memurlarının görevlerini belirleyen talimatname; aşı mektebinden 1901 (15 kişi) ve 1902’de (25 kişi) mezun olanların listesi; aşı mektebine kayıt şartları, telkihhanenin kadrosu; İstanbul civarındaki aşı memurları; yapılan harcamalar; kullanılan tüpler; vilayetler ve sancaklarda aşı memurları; kadrolar; senelik faaliyetler; aşılar hakkında istatistiki bilgiler yer alır. Aşı tarihi için uğraşacaklar için pek önemli olan bu kaynak vakit geçirilmeden günümüz Türkçesi ile yayımlanmalıdır. 

  • Nâzım Hikmet arkeolojisi: 32 kısım tekmili birden…

    Nâzım Hikmet arkeolojisi: 32 kısım tekmili birden…

    Melih Güneş’in hazırladığı 704 sayfalık hacimli eser, Nâzım Hikmet’in tüm dünya dillerinde çıkmış tüm kitaplarını, detaylarıyla, bilgilerle sunan sıradışı bir çalışma. Kitapta ayrıca Nâzım’ın Türkiye’de basılmamış şiirleri ve bunların yazılma hikayeleri de yer alıyor. 

    Nâzım Hikmet’in eserleri son yıllarda artan bir hızla büyük bir ilgi görmekte ve yine büyük çabalarla şair üzerine yeni yeni araştırmalar yapılmaktadır. Pek çok araştırmacı ve akademisyen Nâzım üzerine ilginç kitaplara imza atıyor. 

    Onun hayatının bilinmeyen yönleriyle, dünyaya yayılmış yayın faaliyetine dair çok ciddi çalışmalar basılmaya başlandı. Bunlardan biri de Haluk Oral’ın Nâzım Hikmet’in Yolculuğu (İş Bankası Yayınları, 2019) isimli kitabıdır. Diğer önemli başvuru eseri ise M. Melih Güneş’in yeni çıkan Nâzım Hikmet’in Ellerinin İzinde isimli kitabı. 

    Editörlüğünü Turgay Fişekçi’nin, düzeltisini Burcu Yılmaz yaptığı eserin tasarımı Aykut Genç’e ait. Bu ciddi çalışmayı Küçükçekmece Belediyesi “Nâzım Hikmet’in doğumunun 119. yıldönümü anısına” ve “hors commerce” (ticari olmayan şekilde) dağıtılmak üzere 1100 adet basmış ve numaralandırmış. 

    Eserin bölümleri sırasıyla “M. Melih Güneş’in hayatı ve eserleri”, “Rusya Bilimler Akademisi üyesi türkolog Svetlana Uturgauri’nin kaleme aldığı ‘Okurlara’ başlıklı bir yazı”, Güneş’in kaleminden “Bir Dönüş Hikâyesi”, “Nâzım Hikmet’in Kitaplarının Yayımlanma Süreci”, “Nâzım Hikmet’in Ellerinin Değdiği Kitapların İzini Sürmek”, “Benim Hikâyelerim, Benim Nâzımlarım”, “Kitaplarda Göze Çarpan, Türkiye’deki Külliyatta Basılmamış ya da Yer Verilmemiş Şiirleri”, “Yok Sayılan Seksen Senelik Şiir”, “Mektuplarında Nâzım Hikmet ve Kitapları”, “Karalamalarında Ellerinin İzi”. 

    Kitapta ayrıca 1902-1938 arası Nâzım Hikmet kronolojisi ve 1925’te Nâzım’ın ismi konulmadan yayımlanan Dağların Havası kitabıyla başlayıp 1963’e kadar dünya dillerinde yayınlanmış 189 kitabının görsel malzemeli bir katalogu var. Eser, “1965 ve Sonrası” ve “Son Söz Niyetine” yazılarını takip eden geniş bir teşekkür ile sonlanıyor. 

    Küllerinden doğan Nâzım kitabı  Asuman Denker, NTV Tarih’in Nisan 2009’daki 3. sayısında 1933 Adliye yangınında yanan, kazılarda bazı sayfaları tekrar bulunan Gece Gelen Telgraf kitabını haberleştirmişti. 

    24×18.5 cm. ölçüsünde 704 sayfalık eser, büyük bir emek ve ciddi bir mesai sonucu ortaya çıkmış. 14 Haziran-28 Ağustos 2019 tarihleri arasında YapıKredi Bomontiada’da sergilenen Nâzım Hikmet’in dünya dillerinde basılmış tüm kitaplarının ciddi bilgilerle donatılmış bibliyografyası diyebiliriz. Melih Güneş de mesaisinin büyük bölümünü Nâzım Hikmet araştırmalarına adamış bir kişi ve şairin Türkçe yayımlanmamış, külliyatı dışında kalmış eserlerini ortaya çıkarmak için yıllardır çalışıyor. Bu eser de, özellikle kitapseverler ve Nâzım kitapları koleksiyonerleri, araştırmacılar için büyük bir yol gösterici ve başvuru kaynağı. 

    Dünyanın pek çok kentinde, farklı dillerde basılmış Nâzım kitaplarını derleyen bu çalışmada, her baskı için detaylı bilgiler; eserin yazım ve basım süreci ile ilgili belgeler-haberler; kapak ve künye sayfalarının fotoğrafları; anılardan-mektuplardan bilgiler var. Her kitabın hikayesi, Nâzım Hikmet’le maddi-manevi ilişkisi kaleme alınmış. 

    Nâzım Hikmet’in yayıncısı Kenan Yusuf’un (Sertel) 1935 tarihli mektubu.

    Araştırmacılar, kitap meraklıları, Nâzım koleksiyoncuları bu temel kitaba ekler yapacaklardır kuşkusuz. Melih Güneş’in hoşlanacağını bildiğim iki küçük ilaveyi burada eklemek istiyorum: 

    Gece Gelen Telgraf 1933 Mart’ında toplatılmış; yazarı hakkında açılan dava sürerken, toplatılan kitapların bulunduğu Sultanahmet’teki Adliye Sarayı 3 Aralık 1933 tarihinde çıkan yangında kül olmuştur. Tabii içerde bulunan tüm vesika ve kitaplar da. Ancak bu yangına gönülden sevinen biri vardır. O da yayımcı Muallim Ahmet Halit Yaşaroğlu’dur. Zira onun bastığı Gece Gelen Telgraf, devlet görevlilerinin gözü önünde imha olmuş, suçu yayacak durum ortadan kalkmıştır. Nitekim Ahmet Halit Bey 1936’da Kitap ve Kitapçılık Dergisi’ne verdiği röportajda “En heyecanlı hâtıram Nâzım Hikmet’in Gece Gelen Telgraf’ını bastığım için mahkeme karşısına çıkışımdır. Adliye yangınında 1000 lira bedelli 2 bin kitap yandı; fakat ben de yakamı kurtardım” diyerek sevincini belirtecektir. 

    Gece Gelen Telgraf’ın yanmış kalıntıları, bölgede yapılan arkeolojik kazılar sırasında bulunduğu zaman; NTV Tarih dergisi Nisan 2009’daki 3. sayısında bu konuyu Aduman Denker’in kaleminden, Bünyad Dinç’in fotoğraflarıyla haberleştirmişti. Ayrıca Nâzım’ın yayıncısı Kenan Yusuf’un (Sertel), adliye yangınından iki sene sonra 1935 tarihinde yazdığı bir mektupta, Gece Gelen Telgraf üzerine ilginç bir bilgi vardır. Nâzım’ın kitaplarını isteyen bir müşterisine “hiç bulunmaz, bulunsa bile 2-3 lira arasında bulunur” demektedir. Bu yazı ve mektubun da yeni baskılarda kitaba ilave edilmesi; ayrıca bu hacimli eserin sonuna kişi, yer, yayın, konu vs. başlıklı dizinler eklenmesi de isabetli olacaktır. 

  • Sinan’ı nasıl bilirdiniz? Bildiğiniz gibi değil!

    Son yılların gözde tabirlerinden “ezber bozmak”, Mimar Sinan üzerine yazılmış bu kitabın işlevini tarif edebilir. Üstelik ezberi bozulanlar, sadece biz değil, konuyla akademik olarak da uğraşmış hocalar, uzmanlar, akademisyenler. Prof. Dr. Uğur Tanyeli’den, Mimar Sinan’ın hayatı ve eserleri üzerine, çarpıcı bir bilgi-analiz-metot kitabı.

    MİMAR SİNAN / TARİHSEL VE
    MUHAYYEL

    Uğur Tanyeli’nin Mi­mar Sinan, Tarihsel ve Muhayyel isimli kitabı 2020’nin son ayında Metis Ya­yınları’ndan çıktı. 538 sayfa­da farklı başlıklarla bir Sinan kitabı. Bir kısım siyah-beyaz fotoğraf ve çizimle desteklen­miş. Türkiye’nin geçmişine ilgi duyanlar için heyecan verici bir çalışma.

    Dikkatle okunması gereken bir eser; öyle kolayca bir çırpı­da okunabilecek bir metin de­ğil. Konu hakkında biraz bilgisi olanlar için daha da tehlike­li olabilir! Tartışılmadan kabul edilen birçok genel değerlendir­meyi farklı yönlerden yeniden ele alıyor. Bu bakımdan biraz tedirgin hatta huzursuz edici.

    Kitapta cevaplar ve tartışı­lan konular kadar sorular da il­ginç. Geçmişimize ve bugüne dair oluşturulan kurguları an­lamak ve tartışmak için değişik ve tazeleyici yaklaşımlar ortaya konmuş. Sinan ile ilgili elimizde olmayan bazı veriler hatırlatılıp, bunları hesaba katan yorum­lar yapılmış. Sanırım bu kitapta ele alınan konular, yaklaşım bi­çimleri ve genel değerlendirme­ler önümüzdeki yıllarda birçok alanda tekrar tekrar ele alınacak.

    Sadece Sinan için değil, Os­manlı uygarlığını ve bugün­kü Türkiye’yi anlamak için de okunması faydalı bir kitap. Zira Türkiye’de farklı dünya görüş­lerinin Sinan’a bakışı; bunların oluşturduğu Sinan’lar; ayrıca Osmanlı halklarının Rumların, Ermenilerin Sinan’a bakışı, bir noktaya kadar sahiplenişi ele alınıyor. Ölümünden neredey­se 400 yıl sonra güncel siyasal tercihlerimiz hatta kavgaları­mız çerçevesinde Sinan’na na­sıl kimlikler biçildiğini izlemek ilginç. Ayrıca hem Türkiye’de hem dünyada kurgulanan Sinan mitosları, bunların oluşum sü­reci ve farklı çevrelerde algıla­nış biçimleri alışık olmadığımız bir tarzda keyifle tartışılmış.

    Prof. Dr. Uğur Tanyeli

    “Bugün Türkiye’de herkesin siyasal meşrebine
    göre Mimar Sinanları var. Muhafazakarlar,
    solcular, seküler ve rasyonel düşünceye veya
    İslâmcılığa iman etmiş olanlar için başka başka
    Mimar Sinanlar bunlar. Dünyada artık bunun
    en azından istisnai olduğu kesin. Leonardo’nun
    veya Michelangelo’nun imanından, Bramante’nin
    etnik kimliğinden konuşan bir mimarlık tarihçisi
    bilmiyorum.” (Uğur Tanyeli)

    Uğur Tanyeli, başta kitabı­nın Mimar Sinan’ın hayatını ve eserlerini anlatan bir monogra­fide bulunması gereken başlık­lara ve içeriğe sahip olmadığını açıklamış. Sinan’ı ve onun hak­kında yapılan araştırmaları tar­tışıyor. Giriş bölümünde kitabın amacı şu cümlelerle anlatılmış: “Burada ilk amaçlanan, Sinan’ın Türkiye’deki güncel tarihsel/ta­rihyazımsal alımlanışının bir ir­delemesini yapmak. Hem ‘ciddi’ ve ‘akademik’ hem de popüler tarih yazımında nasıl Sinan(­lar) ve Sinan mimarileri inşa edildiğini anlamaya yönelik bir değerlendirme ortaya konmaya çalışılıyor”.

    Kitapta giriş bölümlerinin ardından, Mimar Sinan’ın yaşa­dığı dönem olan 16. yüzyılda Os­manlı dünyasında mimarlık ve mimari faaliyetler geniş bir çer­çevede (kent, inanç, mimarlık uygulamaları, mimari süreçler, mimarın durumu) tartışılıyor. Bu kavramların Sinan çağından günümüze farklı çevrelerde nasıl değiştiği inceleniyor.

    Bilinen tek Mimar Sinan Süleymanname’de yer alan Mimar Sinan’ın bilinen tek minyatürü, Kanuni Sultan Süleyman’ın cenaze merasimini tasvir ediyor.

    2. bölüm “tarihsel Sinan”a ayrılmış. Osmanlı mimarisi ça­lışmalarına farklı bakışaçıları sunuyor. “Yenilik ve eskilik üre­timi”, “Kim Şu Rumiyan?”, “An­tikite’nin Mirası ve Sinan” gibi altbaşlıklar ise Osmanlı mimar­lık tarihi yazımında pek ele alın­mamış konulara işaret ediyor. Muhtemelen Osmanlı mimar­lığının Geç Antikçağ sanatı ile ilişkisi gibi sorunlar daha uzun yıllar tartışılacak. “Kervan yol­da düzülür: Selimiye Külliyesi örneğinde yapım süreci” başlığı, Osmanlı yapılarının kısa sürede hızla üretildiği düşüncesini tar­tışıyor. İnşaatlar ile ilgili süreç Osmanlı mimarisini anlamak için önemli olmakla birlikte, çoğu yakın zamanlarda üretil­miş efsanelerin bazı konuların ele alınmasını nasıl güçleştirdi­ği sergileniyor. Edirne Selimi­ye Camii özelinde ilgili döneme, yapıların bugünkü durumuna, mevcut verilere modern tarihçi­lerin yaklaşımı değerlendiriliyor. Aslında Mimar Sinan ya da Os­manlı mimarisi için yapılan bazı genel değerlendirmeler, Selimi­ye için yeni ve ilginç yaklaşım­ları da ortaya koyuyor. Bu ana bölümün son altbaşlığı, bugüne kadar Osmanlı mimarlık tarihi çalışmalarında pek ele alınma­yan bir konuya, Osmanlı-Sa­fevî ya da Şii-Sünnî çatışmasına göndermeler yapıyor. Osmanlı­lar için İran kültürü ilgiyle takip edilen bir konuyken 16. yüzyılın İran’ında hüküm süren iktidar ve ideoloji ile yapılan mücade­le ilginç.

    “Muhayyel: Çağdaşımız Si­nan” başlıklı bölüm, kitabın sa­nırım her kesimden insana il­ginç gelecek bölümü. Burada modern araştırmalarda çoğu za­man farkına bile varmadan üre­tilen efsaneler ele alınıyor. Bu efsanelerin ne zaman ve neden üretildiği, sonrasında da bunla­rın tarihsel kökleri, bazı durum­larda nereden transfer edildi­ği tartışılıyor. Bu yaklaşımın benzerleri, Osmanlı tarihi ya da Türk tarihi çalışmalarının bir­çok başlığı için de denenebilir. Ben okudukça, bazı yaklaşımları Türk ve Türkiye tarihinin farklı dönemleri, sanatçıları, iktidarla­rı için de düşünmeye çalıştım.

    Ülkemizde mimar denince akla gelen ilk, belki de tek isim Mimar Sinan. Osmanlı Dev­leti’nin en parlak döneminin mimarı, yaşamından yüzyıllar sonra tanınmış; hakkında yapı­lan araştırmalar bir kütüphane­yi dolduracak kadar çok. Ancak bu büyük külliyatı inceleyenler şaşırır; çünkü onun hakkında yazılanların çoğu benzer bilgi­leri tekrarlar. Uğur Tanyeli Ho­ca’nın kitabı bu anlamda farklı yaklaşımların yolunu açacak gi­bi duruyor. Keyifli okumalar.

    Ünlü mimar üzerine tartışmalar, dergimizin Ağustos 2018 tarihli 51. sayısında da “muhayyel” bir Sinan illüstrasyonuyla kapak konusu olmuştu.

  • Twitter kuşundan önce güvercinli haberleşme

     Özellikle son aylarda, sosyal medya hesaplarının güvenliği ve haberleşmenin mahremiyeti neredeyse herkesin ilgilendiği bir mesele. 19. yüzyılda telgrafın ortaya çıkmasına rağmen, posta güvercinleriyle haberleşme özellikle askerî alandaki önemini korumuştu. Konuyla ilgili bizde yayımlanan en önemli eserler ve “hack”lenemeyen güvercinler.

    Mehmed Hayri Bey’in 1895’te çıkan
    kitabı, güvercinle haberleşmenin en
    eski tarihlerden o güne gelişimine ve
    yöntemlerine odaklanmıştı.

    İnsanlar yüzyıllar boyu ha­berleşme için kafa yormuş, güvenli iletişim için çeşit­li yöntemler geliştirmişler. İle­tişim için ateş, duman, ıslık, tel gibi maddelerden yararlandıkla­rı gibi köpek, kuş gibi canlı var­lıkları da kullanmışlar. 19. yüz­yıldan itibaren, özellikle askerî alanda kuşlar ve köpekler ile ha­berleşmek yaygın bir yöntem ol­muş. Yazılı bilgilerin başka ellere geçme ihtimalinin çok düşük ol­ması nedeniyle, “posta güvercin­leri” tercih edilmiş.

    Seyyah güvercinler

    Kuleli Mekteb-i İdadi-i Harbiye­si [Kuleli Lisesi], lisan muavini, Mülazım-ı evvel [Üstteğmen] Mehmed Hayri Bey’in kaleme aldığı Seyyah Güvercinler ve Bunların Zaman-ı Harbde İs­tihdamları adlı eser, İstanbul’da 1313’te [1895] basılmış.

    Mehmed Hayri Bey, Kuleli Lisesi’nde Fransızca öğretme­ni olduğu için, kitabını Eugène Caustier isimli bir Fransız araş­tırmacının eserinden (1892) kıs­men tercüme ederek; kendi top­ladığı bazı bilgileri de ekleyerek hazırlamış. 131 sayfalık bu re­simli eseri, kendi adına Karabet Matbaası’nda bastırmış. İçinde Avrupa devletlerinin askerî gü­vercinlik ağlarını gösteren bir haritanın yer aldığı kitabın kli­şelerinin bir çoğunu, Babıâli’nin ünlü klişe atölyesi ve matbaacı­sı Ütücüyan’lar yapmıştır. Bazı Fransız klişelerine de yer verilen eser, grafik tasarım açısından da incelenmeye değerdir.

    Güvercinin haberleşme alanında kullanılması, çok es­ki tarihlerden beri varolan bir olgudur. Mehmed Hayri Bey’e göre “Hazret-i Nuh Aleyhisse­lam zamanında özellikle ahir bir mahalden haber almak gibi bir vazifede kullanıldıkları görülür”. Hz. İsa’dan önce 4 bin yılların­da Mısırlıların güvercinlerden yararlandıkları kaynaklarda be­lirtiliyor. Yine Mehmed Hayri Bey’e göre Homer tarihinde de güvercinlerden bahis geçiyor. 17. yüzyılda bir Fransız gezginin belirttiğine göre, Osmanlılar da bu amaçla güvercin beslemiş­ler. Bağdat’ta yetişen bir cins gü­vercinin çok makbul olduğu ve Halep ile İskenderun arasında posta işlerinde kullanıldığı 1681 tarihli bir seyahatnamede belir­tiliyormuş.

    1574’teki Hollanda-İspanya savaşında Leiden kuşatması sı­rasında güvercinler kullanılmış ve şehrin kurtulmasına vesile oldukları için devlet hazinesin­den beslenmeleri, öldüklerinde mumyalanarak şehir otelinde saklanmalarına karar verilmiş.

    Nuri Halil Bey’in 1923’te
    basılan eseri, askerî
    haberleşmenin yanında
    güvercin temasının
    edebiyattaki örneklerini de
    sayfalarına taşımıştı.

    1832’ye kadar güvercinler Avrupa’da ticari kuryelik ama­cıyla da kullanılmış. Özellikle, piyangolarda kazanan numara­ları hızlı bir şekilde bildirmek için istihdam edilmişler! 1844’te telgrafın bulunuşu ve kullanıl­maya başlanmasıyla, güvercinler gözden düşmeye başlamış.

    Yine de Avrupa’da 1870-1871’deki Fransa-Alman­ya Savaşı’nda posta güvercinle­ri askerî faaliyet ve iletişim için kullanılmış. Etrafı kuşatılmış Paris kentinin diğer vilayetler ile iletişimini güvercinler gerçek­leştirmiş.

    İletişim için kullanılan as­kerî güvercinler, “güvercinlik” denilen özel bölümlerde yetiş­tiriliyordu. Avrupa’da pek çok ülkenin askerî güvercinlik şe­bekesi bulunurdu. Almanya ve Fransa’da 1870 Savaşı’ndan son­ra; İtalya ve Portekiz’de 1876’da; Rusya’da 1870’den sonra; İsviç­re’de 1878’de; Avusturya-Ma­caristan’da 1875’te; İsveç-Nor­veç-Danimarka’da 1886’da gü­vercinlik istasyonları kurulmuş. Güvercinler uzun yıllar askerî, siyasi, diplomatik amaçlı kulla­nılmışlar.

    Talim ve terbiye

    Konuyla ilgili bir diğer eser, Mekteb-i Harbiye Heyet-i Tali­miyesi’nden Yüzbaşı Nuri Halil Bey tarafından yazılmıştır. İs­tanbul’da Necm-i İstikbal Mat­baası’nda 1341’de [1923] basılan ve Mekteb-i Harbiye Kütüp­hanesi’e verilen bu 48 sayfalık kitapçık, askerî yayın olarak iç hizmette kullanılmış olmalıdır ki kütüphanelere dağılmamıştır. Vesâit-i Muhabereden Güvercin ve Usul-i Ta’lim ve Terbiyesi adlı eser, Osmanlıca eserler katalo­gunda da yer almaz.

    Kitaptaki kısa başlangıcın ardından, “İslâm ve Türk Ta­rihinde Güvercin” başlıklı bö­lüm yer alır. Bunun devamın­da “Umumi Tarihte Güvercin” bölümü vardır; dünya tarihinde iletişim ve güvercinlerden yarar­lanmanın tarihine dairdir. Daha sonra “Güvercin Cinsleri”, “Gü­vercinlerin Gıdası”, “Güvercin­likler” bölümleri; devamında ise bunların askerî konularla birlik­te ele alındığı “Kadro”, “Talim ve Terbiye”, “Raporlar”, “Mutalaat-ı Umumiye” gibi başlıklar-bilgiler bulunur.

    Necip Asım’ın 1886’da yayımlanan eğitim kitabı, özellikle savaş zamanı askerî haberleşmenin önemini detaylarıyla anlatıyordu.

    Seyyar bir Alman güvercin­liği ve güvercinlerin uçurulma­sıyla ilgili iki fotoğrafın yer aldığı eserin bir bölümü, Türk şiirinde “Kebuter” olarak geçen güver­cinin Hafız Ahmet Paşa, Necati, Şeyh Galip gibi şairlerin divanla­rındaki yeri üzerinedir.

    “Âsar-ı hatt-ı yâr gözümden uçar oldu / Bir name-i kebuter­le bu nâlân geldi mi?” diyen Şeyh Galip’ten “Bana doğru meyl eder o kebuter-i melâhât / Çıkar âşiyân-ı dilden ana bin terâne karşı” diyen Tevfik Fikret’e ka­dar “güvercinli şiirler”den ör­nekler verilmiştir.

    Güvercin Postası

    Tanıtacağımız üçüncü kitap ise dilci, tarihçi, milletvekili, asker Balhasanoğlu Necip Asım Yazık­sız’a (1861-1935) ait: Güvercin Postası.

    Necip Asım’ın Mekatib-i İb­tidaiye-i Askeriye’de Fransızca muallimi olduğu yüzbaşılık yıl­larında kaleme aldığı bu eğitim kitabı, kitapçı Arakel Tozluyan Efendi’nin girişimiyle, Mürüvvet Matbaası’nda, 1305’te [1886] 116 sayfa olarak basılmıştır. Son say­fasında meşhur hâkkâk-ressam Antranik’in bir güvercin gravürü klişe olarak basılmıştır. Bu eser de, özellikle savaş zamanı gizlili­ğin güvercin postası yoluyla sağ­lanması üzerinedir.

    Günümüzde özellikle in­ternet ortamında yazışmaların yabancı ellere geçmemesi, kul­lanıcı mahremiyeti gibi sorun­larla boğuşanlara bir önerimiz var: Kurtuluş posta güvercinle­rindedir!

  • Arşivin pusulasında TKP’nin kuruluş yılları

    Arşivin pusulasında TKP’nin kuruluş yılları

    Mete Tunçay ve Erden Akbulut’un arşiv belgelerine dayanarak yazdıkları Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu, 1919-1925, ampirik verilerin günışığına çıkarılmasının yanında cesur ve dürüst değerlendirmeleriyle de literatüre önemli bir katkı sunuyor. 

     Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) tarihi, çarpıtmalar ve güzellemeler salınımında siyasi tarihimizin vazgeçilmez ilgi odaklarından oldu. Fethi Tevetoğlu, İlhan Darendelioğlu gibi anti komünist yazarlar bu tarihle ilgili hacimli eserler verirken, TKP’den ayrılan Aclan Sayılgan gibileri de daha mesafeli kitaplar yazmıştı. 1967’de yayımlanan doktora tezinden başlayarak, ampirik verilerle sınırlı kalmadan, ama gelişigüzel soyutlamalara da düşmeden bu tarihi yeniden inşa etmek için çalışan Mete Tunçay ise ayrı bir yerde duruyor. Yordam Kitap’tan çıkan Mete Tunçay ve Erden Akbulut imzalı Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu, 1919-1925, bu tarih açısından bir son söz değilse de ampirik verilerin günışığına çıkarılmasının yanında, cesur ve dürüst değerlendirmeleriyle vazgeçilmez bir kaynak. Bu yeni çalışma; gazete haberleri, iddianameler, polis kayıtları ve hatıralarının ötesinde “teşkilat çalışmaları”na da genişçe yer vererek daha içerden bir boyut eklemiş. Önceki çalışmaların ulaşmaktan mahrum oldukları Rusça, Fransızca, Almanca arşiv belgelerinin yoğun bir biçimde kullanımıyla gelişigüzel denebilecek yorumları açığa çıkararak, yöntem açısından da öncekilerden farklılaşmış. Birincil kaynaklar öne çıkarılırken, TKP’nin oluşumundan itibaren nüfuzu altında olduğu Komintern (Komünist Enternasyonal) tarihi de ele alınmış. 

    Her siyasal partinin tarihini olduğu gibi TKP’nin tarihini de ülke tarihinin içinde okumak gerekir. Cumhuriyet öncesi kurulan TKP, cumhuriyet döneminin de ilk siyasal partisiydi. Partinin Millî Mücadele ve cumhuriyetin kuruluş dönemiyle çakışan dönemindeki tartışmalar, bu açıdan da önem taşır. 

    Türkiye Komünist Partisi kurucuları: (soldan sağa) İsmail Hakkı, Ethem Nejat ve Mustafa Suphi. 

    Cumhuriyetin kuruluş yıllarında toplumsal güçlerarası ilişkiler, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Şeyh Sait İsyanı olarak bilinen 1925 Kürt İsyanı gibi siyasal muhalefet hareketlerinin sıcağı sıcağına değerlendirilmesi gibi hususlar, siyasal literatür açısından eğrisiyle doğrusuyla ilk “modern” örneklerden olmuştu. Ayrıca Millî Mücadele yıllarında kritik önem taşıyan Türk-Sovyet ilişkilerinin seyri, TKP tarihiyle fazlasıyla içiçedir. 

    Kitap bize iç gerilimleriyle kuruluş döneminin sancılarını serimlerken tozlu arşivlerin içine dalmadan “ön okuma parçaları” ile bir pusula da veriyor. Bu pusula sayesinde arşivin karanlıklarında kaybolmadan ilerlemek mümkün olabilmiş. 

    Olumlu-olumsuz ucuz soyutlamaların at koşturduğu bir alanda ampirik verileri keyfe keder bir tasnife tabi tutmadan, ama arşiv fetişizmine de kapılmadan gerçekleştirilmiş bir çalışma. 

  • Sadrazamı eleştirdi, gazetesi anında kapatıldı

    Sadrazamı eleştirdi, gazetesi anında kapatıldı

    Türkiye’de gazeteciliğin ilk meslek ustalarından Ahmet Mithat Efendi, Sadrazam Midhat Paşa’ya yönelik “Avrupa’nın yeni silahlarına karşı bizim yatağan bıçağı ve çakmaklı piştov ne rütbe ve menzilette kalır?” diye yazınca, yeni çıkardığı Devir adlı gazete ilk sayısında kapatılır. Ahmet Mithat pes etmeyecektir.

    Türk gazeteciliğinin “Efendi Baba”sı, Hace-i Evvel Ahmet Mithat Efendi, 1844’te İstanbul’da dünyaya gelir. Bezci Süleyman Ağa ve Nefise Hanım’ın oğlu olarak Beyoğlu’nda Kumbaracı Yokuşu civarında, Hacı Mimi Mahallesi’nde büyür. 6 yaşındayken babası ölünce ailesiyle Vidin’e gider. 

    1857’de Mısır Çarşısı’nda çıraktır. 1861’de kardeşi kendisini Niş vilayetine aldırır. Niş Rüşdiyesi’ne girer ve buradan 1864’te mezun olur. Rusçuk vilayetine gelir, memuriyete başlar. Kalem’e katip olur. 1868’de Tuna gazetesinde yazı yazmaya başlar. Kısa bir sürede başyazar olur. 30 Nisan 1869’da Bağdat Vilayet Matbaası müdürlüğü ve orada çıkan Zevra gazetesi müdür ve başyazarlığına tayin edilir. 12 Nisan 1871’de İstanbul’a döner. Ceride-i Askeriyye ve Basiret gazetelerinde yazı hayatını sürdürür. 

    Önce Tahtakale’de oturduğu evi matbaa haline getirir. Daha sonra matbaasını Bâbıâli’ye taşır. 8 Şubat 1872’de ünlü İbret gazetesini idare etmeye başlar. Bu sırada Namık Kemal ile buluşur. Ağustos 1872’de matbaasını Beyoğlu’nda Hacopoulo (Hazzapulo) Pasajı’na taşıyan Ahmet Mithat Efendi, burada yayıncılık faaliyetini büyüterek Osmanlı basın tarihinin en önemli kalem erbabından biri olur.

    Sadece tek sayı yayımlanabilen Devir gazetesinin baş sayfası. 29 Ağustos 1872. 

    1872’de Beyoğlu’nun ünlü fotoğrafçısı Paskal Sebah, fotoğrafla alınan resimleri litografya taşına kazıyarak Orient Illustré adlı Fransızca bir resimli gazete çıkarmayı kararlaştırmış ve bunun Türkçe bölümü için Ahmet Mithat Efendi’ye teklif götürmüştü. Ahmet Mithat Efendi şöyle diyecekti:

    “Bizde en büyük emel, gerek yazıcılığı ve gerek matbaacılığı ileriye götürmekten ibaret bulunduğu cihetle her ne kadar matbaanın Fransızca kısmı böyle büyük bir işi idareye kafi değil idiyse de ileriye gitmenin yolu böyle suubet ve müşkülat-ı iktiham idiği nazarı dikkate alınarak muvafakat cevabı verildi. Elde beş para bulunmadığı halde bir iktikraz akdiyle Galata’da Çimnaki’nin mükemmel bir matbaa takımı mübayaa edildi. Bunlar ve bizim matbaada mevcut edevat ve makinalar Beyoğlu’nda Haçopulo çarşısında 13 numaralı mağazaya nakledilerek matbaa küşad olundu. Beyoğlu’na iptida-yı vürudumuzla beraber işlerde cesaret-i vakıâmız bize bir de mükemmel Rumca hurufat mübayaa ettirerek matbaamız Türkçe, Fransızca ve Rumca basan bir mükemmel matbaa olmuştur”. 

    Matbaasını mükemmel bir hâle getiren Ahmet Mithat Efendi, bu tarihlerde Devir adıyla bir gazete çıkarmaya başlar. Gazetenin 29 Ağustos 1872 tarihli ilk (ve tek!) sayısında Ahmet Mithat Efendi kısa bir giriş ve “Meslek ve Vazife” başlıklı iki yazı kaleme alır: 

    “Taraf-ı devletten aldığım müsaade üzerine bu gazeteyi tab’ ve neşre (Bismillah) başladım. Mesleğimin ve vazifemin neden ibaret olduğunu zirdeki bend-i mahsus ta’yin edecektir. Tevfik-i hakka mazhariyetim, rağbet-i halka nailiyetimin veyahud bu anın mevkuf-ı aleyhi olacak itikadında bulunduğumdan birini Hak’dan diğerini halktan yani ikisini de birden istidâ etmekteyim”. 

    Ahmet Mithat Efendi (1844-1912) 

    Ahmet Mithat’ın bu heyecanlı ve istekli gazete çıkarma girişimi “Midhat Paşa Hazretlerine Hitap” başlıklı açık mektuptaki sert ifadeler nedeniyle zamanın hükümetince engellenecektir. Ahmet Mithat Efendi bu yazısında o devirde Osmanlıların geri kalmışlığını vurgular ve “Ey gayretli vezir” diye hitap ettiği Midhat Paşa’ya “Ancak biz Avrupa’nın bugünkü terakkiyatına (gelişmişliğine) nisbetle geri kaldık. Yalnız Avrupa’da değil cihan (Dünya) ile harbetmeye hâlâ cesaretimiz vardır. Bundan henüz yeis (üzüntü) getirmedik. Fakat insaf et ki, Avrupa’nın yeni eslihasına (silahlarına) karşı bizim yatağan bıçağı ve çakmaklı piştov ne rütbe ve menzilette kalır?” gibi günümüzde de bir gazetecinin yazdığı takdirde derdest edilebileceği ifadeler kullanınca gazete kapatılır ve tek sayıda kalır. 

    Ebüzziya Tevfik Bey diyor ki: “Devir’in zuhuru (çıkışı) hiç hatırımdan çıkmaz. Matbuatın ehemmiyetini takdire başlamış olan İstanbul halkı birkaç seneden beri iki üç gazetenin neşriyatına esir oldukları için, işitilmedik bir nam ile neşrolunan bu gazeteyi Köprü’de fevkalade bir tehalük (büyük bir istekle) ile aldı. Ya ertesi günü? İnsanın söylemeye dili varmıyor; hiç Cuma günü gazete kapanır mı? İşte biz o devirde onu da gördük. İşitildi ki Devir gazetesi kapanmış. Kimse inanmaz”. 

    Ahmet Mithat Efendi’nin kartviziti. 

    Devir’in kapatılması Teodor Kasap’ın çıkardığı meşhur Diyojen mizah dergisinde de yankı bulur. Diyojen’in 31 Ağustos 1872 tarihli sayısında Teodor Kasap şöyle yazacaktır: 

    Devir isminde bir eğlence gazetesi çıkmış, gördünüz mü? İlk numarasında 1 ay müddetle tatil olundu. Sebebi de pek çok güldürdüğüdür. Bana sual olunursa fena olmadı. Zira insanın gülmeden okumaya vakti olmuyor ki okusun. İsbat-ı müddea (savımı isbat) etmek üzere bir kaç satırını bervech-i ati derceyledim (yayımladım). Gülmeden okuyabilirseniz aşk olsun. 

    Ey vekil-i mutlak u sadık! Sen bizim kim olduğumuzu biliyor musun? Bize Osmanlı derler, Osmanlı! Sakın başka zannetme! Biz buraya nereden geldik, hem nasıl geldik ve ne zaman geldik ve niçin geldik ve ne yapmaya geldik, bilmezsen öğren! 

    Ey vezir-i Sıddık! Biz buraya iki yüz atlı ile geldik. İçimizden eşekli katırlı, develi kimse yoktu. Bu kıyafetle Söğüt nahiyesinden fırlayıp Kavak kariyesine kadar gittik! 

    Ey gayretli Vezir! Şimdi sen bize mektep ver, yıkarsak kabahat bizim. Bize hürriyet ver, suistimal edersek kabahat bizim. Bize bıçak ver, elimizi kesersek kabahat bizim. Bize tüfek ver, düşmanı öldürürsek kabahat bizim. Bizi ateşe at, yanarsak kabahat bizim”. 

    Ancak bu baskı ve yasaklardan yılmayan Ahmet Mithat Efendi, 26 Eylül 1872’de kardeşi Mehmet Cevdet’i vekil kılarak Devir’in devamı sayılan Bedir’i çıkaracaktır. 13 sayılık bir ömrü olacak bu yayından sonra da pek çok gazete ve kitap çıkaran Ahmet Mithat, ölüm tarihi olan 28 Aralık 1912’ye kadar gazetecilik ve yazarlık uğraşını ısrarla sürdürür. Ölümünün 108. yılında saygıyla andığımız Ahmet Mithat Efendi’nin yaşadıkları, coğrafyamızın geleneği, ülkemizin kaderidir demekle yetiniyorum. 

  • Dünya edebiyatını Türkçeye taşıyan insan

    1928 doğumlu Gani Yener, 1950’li yılların başından itibaren İngilizceden yaptığı tercümelerle dünya edebiyatının önemli eserlerini dilimize kazandırır. Gani Bey 60’lı yıllarda o dönemki Elif Kitabevi’nin yurtdışında tanınmasını sağlar ve 70’li yıllarda pek çok ünlü uzmanı da yayınevinin dostu yapar.

    Sahaflar Çarşısı’nın 60’lı-70’li yıllarına damgasını vurmuş birkaç büyük simasından biridir Gani Yener Bey. Şeyh Muzaffer Ozak, Nizamettin Aktunç, İsmail Akçay, Raif Yelkenci, Necati Alpas, Arslan Kaynardağ, Ali Ertem gibi bugün hayatta olmayanlar dışında, yaşayan iki büyük ustadan biridir. Kıymetli İbrahim Manav ustamız ile birlikte hayatta olan en büyük meslek büyüğümüzdür.

    Yazarımız Emin Nedret İşli, Gani Yener’le birlikte

    Artık evlerine çekilmiş olan bu iki büyük ustadan Gani Bey’i, kendilerinden çok şey öğrenmiş bir çırak olarak anlatmak, tanıtmak istiyorum. Gani Yener 1928’de İstanbul’da doğmuştur. Babası işinsanı Hikmet Bey, annesi Nezihe Hanım’dır. 1940’ta ilkokuldan mezun olup Galatasaray Lisesi orta kısmında okumuştur. High School’dan 1946’da mezun olmuş ve babası Hikmet Bey’in sahibi olduğu Şark-Yenen Çikolata fabrikasında çalışmaya başlamıştır. Ailesinin sahibi olduğu fabrikaları yöneten Gani Bey, Nebioğlu Yayınevi tarafından çıkarılan Türkiye’de Kim Kimdir Ansiklopedisi’nde “fabrikatör” olarak yer alır.

    Yener, daha önce babası Hikmet Bey’in sahibi olduğu Şark-Yenen Çikolata Fabrikası’nda çalışıyordu.

    1950’li yıllarda Adnan Menderes’in siyasi baskısıyla karşılaşan Yener ailesi ve Gani Bey, kendilerine ait fabrikalarda çalışan yüzlerce işçinin Menderes’in kurdurduğu Vatan Cephesi’ne üye yapılmasını onaylamadıkları için kısa zamanda hükümetin hışmına uğrar. Çeşitli siyasi ve mali-hukuki baskılar sonucu iflas ederler. Gani Yener’in bu tarihten sonra yapabileceği iki iş kalmıştır. O da çevirmenlik ve kitap ticaretidir. Bir yandan yetkin İngilizcesiyle kitaplar çevirirken, öbür yandan kapanan fabrikaların hukuki ve mali sorunlarıyla uğraşır.

    İlk çevirdiği kitap, H. F. Longellow’dan Evangeline, Bir Acadie Hikâyesi adını taşır. Hilmi Kitabevi’nin yayımladığı bu eserin tarihi 1951’dir. Yine Hilmi Kitabevi aynı yıl H. Rider Haggard’ın Hazreti Süleymanın Hazineleri isimli eserinin çevirisini basar Gani Yener’in. Bu çevirileri daha sonraları Lord Byron’dan Chillon Mahpusu (1958), T. J. B. Spencer’dan Tenkit Sanatı (1962), A. Eisner Putnam’dan Kongo Pigmileri Arasında Sekiz Yıl (1962), R. T. Cross’tan Yuvanın Saadeti (1963), Agatha Christie’den Nil Cinayeti (1963), G. Wickham-G. Brereton’dan Dram Sanatı (1964), Andrew L. Stone’dan Öldüren Dakikalar (1965), Mihail Şolohov’dan Don Nehri Sakin Akar” (4 Cilt, 1965), Richard Llewellyn’den Vadim O Kadar Yeşildi ki (1966), Ignacz Kunos’dan Yaşayan Masallar Dizisi (1968), Ignacz Kunos’dan Türk Masalları (1986) izler.

    Yayıncı ve çevirmen Arslan Kaynardağ’ın açtığı Elif Kitabevi’nin dünya kitapçıları arasında söz sahibi olmasında azımsanamayacak bir katkısı olan Gani Yener, Hazreti Süleyman’ın Hazineleri, Evangeline gibi çevirileriyle de hatırlanıyor.

    Bu çeviri faaliyetinin yanısıra, 1951 Komünist Tevkifatı sırasında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden çıkarılan Arslan Kaynardağ’ın Sahaf Muzaffer Özak’ın yardımı sayesinde açtığı Elif Kitabevi’ne her türlü desteği vermeye başlar. Elif Kitabevi’nin kuruluşuna ve Arslan Kaynardağ’ın dünya kitapçıları arasında söz sahibi olmasında Gani Yener’in katkısı çok büyüktür.

    Varlıklı zamanlarında Sahaflar Çarşısı’nın gözde kitap toplayıcısı Gani Yener, ailenin maddi kayıpları sonrasında biriktirdiği büyük kitap koleksiyonlarını yavaş yavaş elden çıkarmaya başlar. İlk satılan mühim birikimi, Halkevi dergileri koleksiyonudur. Özen ve titizlikle toplanan Halkevi dergileri, dağılmadan Boğaziçi Üniversitesi kütüphanesine satılır. Hem kitabiyat bilgisi hem de İngilizceye vukufu nedeniyle Gani Bey, Elif Kitabevi’nin yurtdışında tanınmasını sağlar ve 70’li yıllarda pek çok biliminsanını yayınevinin dostu yapar. O dostluklara örnek olacak bir mektup, dünya çapındaki halkbilimcimiz Prof. İlhan Başgöz’ün kaleme aldığı mektuptur. Gani Yener’e yazdığı mektupta şöyle der:

    “Indiana University

    Department of Uralic and Altaic Studies

    27. 01. 1989

    Sevgili Gani,

    Memleket, hayat ve insan sevgisi ile dolu mektuplarınla beni gerçekten içlendiriyor ve sevindiriyorsun. Karacaoğlan’ın dediği gibi “Üç beş kişi kaldı türkü diyenler”. Sen onların haslarından birisin. Doğa ile başbaşa, renkli dünya artık tarihlerde ve düşlerde kaldı. O kadar ki, kendi akrabam çocuklar mandanın ne olduğunu bilmiyorlar, bulgur pilavı yememişler. Kendi kültürlerinde bu kadar yozlaşma anlaşılır şey değil. Yerden ve geçmişten kopmak zamanımızdaki kızgınlıkların en önemli nedeni bence. Ayağını basacak yer bulunmazsa nasıl ayakta duracaksın?

    Benim dramım başka türlü. Burası benim yerim değil. Ama, çalışma alanım yerli, tümden bizim. Onun için çok sıkılsam da, ara sıra senin gibi kadir bilen dostlardan bir ses geldi de “Hoca seni unutmadık, bize katkını küçümseme” dendi mi içim sevinçle doluyor.

    “Yaran-ı vefadan bizi özler bulunursa, düştük seferi gurbete muhtac-ı duayız”.

    Sevgiler ve sağlık, esenlik dilekleri yollarım.

    İlhan Başgöz

    P.S. Ganiciğim, 8-10 kitaplık bir seri basacak zengin bir yayıncı biliyorsan bana adresini yazar mısın?”

    Halen evinde muhteşem bir kütüphaneyi muhafaza eden Gani Yener, Elif Kitabevi’nde arka planda kalmayı tercih ederek mütevazı hayatını sürdürmüş; henüz yazılmamış Türk çeviri tarihinin kahramanlarından biri olarak edebiyatımıza eşsiz eserler kazandırmıştır. Büyük ustaya sağlıklı ömürler diliyor, emekleri için şükranlarımızı sunuyoruz.