Kategori: Kitap

  • Sınama-yanılma yoluyla daha iyi bir gelecek umuduyla

    Yıldırım Koç’un 34 yıllık emeğinin ürünü, kendisinin de çalışanı olduğu Türk-İş ve ona bağlı Yol-İş deneyimlerinden gelen 100’e yakın işçiyle yapılan görüşmeleri derliyor. Tarihin sade ve kendi hâlinde insanlarının ilk sendikalaşma faaliyetleri…

    Sınıf mücadelesi birtakım “münafık”ların uydurdu­ğu bir fesat olmayıp, “üc­retli” denen toplumsal kesimin doğuşundan itibaren, bizzat bu kesimin kendi yaşam koşulları­nı (çalışma saatleri ve ücretler­den başlayarak hayatları hak­kında karar verme haklarını) iyileştirme talepleriyle ortaya çıktı. Genellikle 20’li-30’lu yıl­larda doğmuş, genç yaşta mes­lek eğitimi alarak işçileşmiş kırsal kökenli insanlar, 2. Dün­ya Savaşı sonrasında iki partili rejime geçişin ardından sendi­kalaşma macerasına girişmişti. Dönemi birinci ağızdan dinle­diğimiz bu kitap, toplumsal ta­rihimiz açısından olduğu kadar siyasal tarihimiz açısından da benzersiz…

    Yıldırım Koç, daha iyi bir gelecek umuduyla şartları zor­layan insanların sınama-yanıl­ma yoluyla çizmeye çalıştık­ları rotayı takip ederken; bir yandan da büyük oranda san­cılı bir kendi kendine öğren­me sürecinin ürünü olan ilk sendikalaşma faaliyetlerinin sektörel ve coğrafi çeşitliliği üzerinden okurlara bir Türki­ye turu attırıyor.

    1970’de Aliağa Rafinerisi inşaatı sırasında başlayan grevden…

    1946 ve 1950 seçimlerinde işçilerin ezici çoğunluğunun Demokrat Parti’ye yönelme­sini olmadık tarihsel neden­lere dayandıranlar, bu kitapta dönemi jandarma baskısından başlayarak kırsal kökenli iş­çilerin ağzından dinleyebilir; Demokrat Parti’nin genel grev başta olmak üzere işçi hakla­rını ileri sürmesini ve aynı iş­çilerin aradan zaman geçip de kendilerine vaadedilen haklar verilmediğinde yeniden mu­halefete yönelmelerini okuya­bilirler. Ayrıca 60’ların başın­da bu iki gelenek arasındaki yalpalanmaların yanısıra, Tür­kiye İşçi Partisi ve akim bir te­şebbüs olan Çalışanlar Parti­si’ne yönelik ilginin nedenleri de anlatılıyor. Bu dönemde iş­çilerin sendikal mücadelenin dışında gündelik yaşamlarını kolaylaştırmak ve yarınlarını güvenceye almak için tüketim ve konut kooperatifleri kur­maları, oldukça yaygın bir faa­liyet olarak öne çıkıyor.

    Yazarın 34 yıl boyunca, kendisinin de çalıştığı Türk-İş ve ona bağlı Yol-İş deneyim­lerinden derlediği 100’e yakın görüşme, kâh polisiye roman­ları aratmayacak hayatları; kâh tepeden anlatılan tarihin kendi hâlinde, sade insanlar arasında nasıl örüldüğünü, ama en önemlisi de insanların baskı ve sömürüden kurtulma arayışlarını, didaktik olmayan samimi bir ifadeyle yansıtıyor.

    Masis Kürkçügil

    SENDİKACILARIN ANLATIMIYLA TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI HAREKETİ


    YILDIRIM KOÇ
    SOSYAL TARİH YAYINLARI,
    2021
    615 SAYFA, 80 TL

  • Yokluk ve hiçlikten gelenin ‘her şey olma ısrar ve inadı’

    Zafer Aydın, 1968’in üniversite işgalleri ve 6. Filo protestolarının ardında daha az anılan işçi hareketini, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan ’68’in İşçileri’nde mercek altına alıyor. 23 öncüyle yapılan görüşmeler, dipten gelen fırtınanın da hikayesini anlatıyor.

    Daha önce İşçilerin Ha­ziranı’yla 15-16 Hazi­ran İşçi Direnişi’ni ha­zırlayan koşulları kapsamlı bir arşiv çalışması ve bir dizi yüz­yüze görüşmeyle tarihe nakşe­den Zafer Aydın; bu defa ’68’in İşçileri’yle olayların önüne ak­törleri koyarak, işçi hareketi tarihinde yeni bir sayfa açma­larına yolaçan saikleri mercek altına alıyor. Anlatılan, 60’lı ve 70’li yıllarda bir grup işçi­nin hikayesi olmanın ötesinde, o dönemin de anlatısı… Hızla sanayileşen ve kentleşen Tür­kiye’de kırsal kesimden ko­pup gelen insanların önünde açılan dünyanın ve onların bu dünyayı kendi suretlerinde yo­ğurma çabalarının hikayesi…

    1968’de genellikle Hazi­ran’daki üniversite işgalleri ve ardından ABD’nin 6. Filosu’na karşı düzenlenen anti-em­peryalist gösteriler öne çıkar. Temmuz’da başlayan fabrika işgalleri ise Türkiye’yi farklı türden bir mücadele biçimiy­le tanıştıracaktır. 50’lerin so­nunda ağır ağır başlayan, 60’lı yıllar boyunca yükselişe geçen ve 15-16 Haziran 1970’de zirve­ye ulaşan bu hareketin aktör­leri kimlerdir? Ne yemiş, ne iç­mişlerdir de toplumsal-siyasal tarihimize bu kendilerine has damgayı vurabilmişlerdir?

    15-16 Haziran eylemlerinde grevdeki işçiler…

    Bir öncekinden farklı ola­rak bu dönemin işçileri, fabrika sınırlarının dışına çıkmayan bir hak arayışının derde der­man olmakta yetersiz kaldığını görüp hem sokağa hem de siya­sete gözlerini dikmişlerdi.

    Zafer Aydın’ın 23 öncü iş­çiyle yaptığı görüşmelerin 60-70’li yılların işçilerinin ta­mamını temsil ettiğini söyle­yemeyiz. Bu dönemde de işçi sınıfının büyük kısmının, kaza­ya-belaya bulaşmadan hayatını idame ettirmenin yollarını ara­dığını belirtmek gerek. Ancak bu dönemdeki kazanımların elde edilmesinde, öncü işçile­rin tarihsel bir payı var. Bu iş­çilerin iradesi ve ısrarı olmasa, başka dönemlerde olduğu gibi, o dönemde de işçiler toplumsal ve siyasal yaşamda daha pasif bir unsur olarak kalabilirlerdi.

    “Kartal’ın Şövalyesi”nden “Sınıfın Peygamberi”ne, “İş­çilerin Keko’su”ndan “Neşesi­ni Mücadeleden Alan İşçi”­ye, anlatılan aslında bir hikaye değil, bir haysiyet mücadelesi­dir. Yokluktan gelen, hiçlikten gelen insanların “her şey olma ısrar ve inadı” bugünle de, gele­cekle de bir irtibat kuruyor.

    ’68’İN İŞÇİLERİ


    ZAFER AYDIN
    AYRINTI YAYINLARI, 2021
    271 SAYFA, 30 TL

  • Arazide ve arşivde Çanakkale şehidinin izinde

    1915’teki kara muharebeleri sırasında şehit olan 57. Alay Komutanı Hüseyin Avni Bey, Çanakkale’nin unutulmaz fedakarlarından biriydi. Ancak onunla ilgili anlatılar ve tarih çalışmaları; doğru metodoloji, saha çalışması ve ilk defa ortaya konan belgelerle bilimsel bir eser haline getiriliyor. Efsaneleştirme veya genellemelere karşı, bugüne taşınan hakiki bir kahramanlık tarihi. Bir referans kitabı.

    Özellikle son dönem­de Kronik Yayınla­rı’ndan çıkan yayınlar, askerî biyografi ve askerî tarih konularında literatüre önemli katkı sağlıyor. Bunlar arasın­da 1. Dünya Savaşı Çanakkale cephesinde şehit olan 57. Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Av­ni Bey’in belgesel-askerî tarih/ askerî biyografi ekseninde su­nulan hika­yesi dikkati çekiyor.

    Başarılı ve zafer sürecin­de muharebe kazanmış askerî birlikler genellikle kumandanı ile anılır. Ancak 57. Alay, genel­likle bağlı bulunduğu 19. Tü­men’in Komutanı Albay Mus­tafa Kemal ile bilinir; kara çı­karmalarının ilk günü olan 25 Nisan 1915’te Anzak (ANZAC) kuvvetlerini Arıburnu’nda dur­durmaları ile tanınır. 57. Alay Komutanı olan Yarbay Hüse­yin Avni Bey, elinde kılıç başta olmak üzere as­kerlerini süngü hücu­muna kaldıracak ka­dar cesur ve inanç­lı bir komutandır. Aynı zamanda Ça­nakkale muhare­beleri esnasın­da şehit olan 15 alay komuta­nından biridir. Ancak Musta­fa Kemal’in, Ruşen Eş­ref’e müla­katında sar­fettiği “Biz kişisel kah­ramanlıklar­la uğraşmı­yoruz” sözlerinde altı çizildiği gibi, Türkler şahsi kahraman­lıklara değil, ordunun tamamı­nın kahramanlığına sahip çık­mıştır ve vatan bu sayede kur­tulmuştur. Ancak bu durum, tozlu raflarda kalan belgelerle beraber Yarbay Hüseyin Avni Bey gibi birçok fedakar subayın şahsi kahramanlıklarının yıllar içinde örtülü kalmasına neden olmuştur.

    Hüseyin Avni Bey’in şehit olduğu sırada üzerinde bulunan üniforması.

    Türkiye’de 57. Alay’ın Ça­nakkale muharebeleri safa­hatını içeren çeşitli eserler yayımlandı. Bunlar 57. Alay tarihçesini, alayın Çanakka­le muharebeleri cerideleri, 19. Tümen Çanakkale muharebe­leri cerideleri gibi askerî bel­gelere dayalı birincil kaynak­lar ve çeşitli hatıra ve belgele­re dayalı olarak anlatan ikincil kaynaklardı.

    Şehit Yarbay Hüseyin Avni Bey – Şanlı 57. Alay’ın Cesur Komutanı kitabının hazırlan­masında, harp cerideleri başta olmak üzere yerli ve yabancı kaynaklar incelenmiş. Bu kay­naklardan alıntılar ve belgeler­le beraber, Yarbay Hüseyin Av­ni Bey’in kendisiyle aynı ismi taşıyan ve yazarlardan biri olan torunu Hüseyin Avni Tanman ve ailesine ulaşan evrak-ı met­rukesi; arazi üzerinde yapılan özenli ve detaylı çalışmalar; doküman, fotoğraflara sahip kurumsal arşivler; şahsi kolek­siyonlar incelenmiş. Deyim ye­rindeyse -eldeki geniş kaynak ve manevra alanına rağmen-iğne ile kuyu kazılarak müstes­na bir eser halinde ortaya kon­muş. Bahsi geçen kaynaklara dayanılarak, özellikle arazi bil­gisiyle bunlar somutlaştırılmış.

    Diğer taraftan 57. Alay hari­taları üzerinden muharebe ara­zisinde siper, karargah, mevzi, tünel vb. tüm noktalarda titiz bir şekilde arazi çalışması ya­pılmış. Bu sayede -bana göre eserin askerî tarihe en önemli katkılarından biri- Yarbay Hü­seyin Avni Bey’in şehit olduğu yer, yani 57. Alay karargahının ve çadırının bulunduğu nokta tam olarak tespit edilmiş.

    Hüseyin Avni Bey’in
    karargahı ve Çataldere
    mıntıkasındaki önemli
    noktalar. 1 numara
    karargahın yerini, 2 numara
    şehit olduğu noktayı
    gösteriyor.

    5 bölümden oluşan eserin ilk bölümünde Yarbay Hüse­yin Avni Bey’in hiç bilinme­yen kökeni, ailesi ve en eski fotoğrafı ile beraber Çanakkale cephesinden önceki askerî gö­revlerine ait bilgiler okuyucu­ya sunulmuş. Kitabın hacmi­nin yaklaşık yarısını oluşturan ikinci bölümde ise Hüseyin Av­ni Bey’in Çanakkale muhare­belerindeki neredeyse her anı­na, bütün aksiyonlarına yer ve­rilmiş. Şehit oluşu ise ayrı bir kısım olarak üçüncü bölümde anlatılmış. Çanakkale muha­rebeleri üzerine araştırma ya­panlar ve meraklılar arasın­da en çok ilgi çekecek bölüm Hüseyin Avni Bey’in şehadeti bölümü olacaktır diye düşünü­lebilir. Zira onun şehit oluşu, araştırmacıları ve muhibban­ları arasında hep tartışma ko­nusu olmuştur. Kimi kaynak­lara göre Hüseyin Avni Bey İtilaf deniz topçusu tarafından gemilerden atılan bir topun karargah çadırına düşmesi ile şehit olmuştur. Kimi kaynak­lara göre ise Boyun bölgesin­de (Courtney’s Post) bulunan Avustralya yapımı “Garland” siper havanı veya o bölgede ko­nuşlu bir Japon siper havanın­dan atılan mermi ile şehit düş­müştür. Kitabın yazarları, bel­geler ve raporlar ile bu konuya da son noktayı koymuşlar.

    Dördüncü bölüm her ne kadar Yarbay Hüseyin Avni Bey’in mektuplarından oluş­sa da, aynı zamanda kendisi­nin entelektüel yönü ve ailevi ilişkileri hakkında da bizlere ipuçları veriyor. Bu bölümde hem Hüseyin Avni Bey’i hem de “Hüseyin Avni”yi birarada görmek mümkün. Şahsi evrak­ları arasında bulunan ve özel­likle “Avni” imzası ile yazdığı nazireler; Mehmet Akif (Er­soy) tarafından 14 Ocak 1915’te yazılan “Akif” imzalı “Meal-i Celili” adlı şiir ile çocukları ile arasındaki yazışmalar, Hüse­yin Avni Bey’in gündelik hayatı hakkında bizlere detaylı bilgi­ler sunuyor.

    ŞEHİT YARBAY HÜSEYİN AVNİ BEY


    HÜSEYIN AVNI TANMAN –
    AHMET YURTTAKAL
    KRONIK KITAP, 2021
    304 SAYFA, 40 TL

    Yazarlar, kitabın beşinci ve son bölümünü Atatürk’ün verdiği “Arıburun” soyadını ta­şıyan Hüseyin Avni Bey’in ai­lesine ayırmış. Hava Kuvvetle­ri Komutanlığı’na, sonrasında Cumhuriyet Senatosu Başkan­lığı ve Cumhurbaşkanı Vekil­liği’ne kadar yükselen Tekin Arıburun Paşa’dan da bahse­dilen bu bölümde, Yarbay Hü­seyin Avni Bey’in şehitliğinin bulunduğu yer, bunun yapılışı ve yapılan ziyaretlerden de sö­zediliyor.

    Askerlik yalnızca bir mes­lek değil bir yaşam tarzıdır. Yani askerî biyografilerde özel hayat ve askerî hayat birbirin­den bağımsız olmamalıdır. Bu açıdan bakıldığında, eserin as­kerî biyografi çalışmalarına ilham verecek nitelikte ve me­totta hazırlandığını söyleyebi­liriz. Öte yandan tarih çalışma­ları açısından, birincil kaynak­ların ışığında ele alınan ikincil kaynakların ilk defa ortaya ko­nan belgelerle neredeyse “ana kaynak” niteliğine taşındığını görüyoruz. Yazarları, özellikle bu gösterdikleri özen ve çalış­kanlıkları nedeniyle kutlamak gerek.

    Literatürde tarihî/askerî bi­yografi çalışmalarının çoğun­lukla tek kaynak üzerinden yü­rütüldüğünü; bunların bireysel çalışmalarla “sentezlenerek” eser hâline getirildiğini biliyo­ruz. Halbuki bu eser, bu tür ça­lışmaların müşterek bir şekilde yapılması ve doğru metodoloji kullanılması durumunda, orta­ya uluslararası referans değeri taşıyan ürünler koyabileceğini­zi gösteriyor. Sürecin olmazsa olmazı da tabii arazi çalışma­sı ve varolan diğer kaynakların arazi üzerinde teyit edilmesi.

  • Lise sıralarında hazırlanan tarih dergisi: Yesterworld

    Lise öğrencilerinin okulları bünyesinde çıkardıkları Yesterworld dergisi, her sayısında öğrencilerin kaleme aldıkları tematik konulardaki yazılardan oluşuyor. Türkçe-İngilizce hazırlanan dergi, güncel hadiselerin arkasındaki tarihsel süreci görmeyi-göstermeyi hedefliyor.

    Hisar Okulları’nın Sos­yal Bilimler bölümü başkanı ve tarih öğret­meni Aydan Demirkuş’un ini­siyatifiyle geçen dersyılında başlayan tarih dergisi çıkarma faaliyeti; 2021-22 dersyılında da devam edecek. Aydan Hoca tarih dergisi çıkarma fikrini ve uygulamasını #tarih dergiye anlattı:

    “Uzun yıllardır öğrenciler tarafından çıkarılacak bir ta­rih dergisi hayalim vardı. Bu yılın başında, bölümdeki ta­rih öğretmeni arkadaşlarımın desteği ile okul toplumuna du­yuru yaptık ve istekli öğren­cilerin başvurmasını istedik. Derginin çıkabilmesi için ya­zarlara, editör grubuna ve ta­sarım-yayın ekibine ihtiyacı­mız vardı. Öğrenciler çalışmak istedikleri alana başvurularını yaptılar. Derginin çıkarılma­sında tek bir sorumlu öğret­men yok. Benimle birlikte 2 arkadaşım daha dergi proje­sinde çalışıyor.

    Bu projede temel amacı­mız, okulda tarih alanında öğrencilerin dersler dışında derinleşebilecekleri bir plat­form oluşturmak ve tarihsel bakışaçısını yaşamlarının bir parçası hâline getirmek. Öğ­rencilerin güncel hadiselerin arkasındaki tarihsel süreci görmesini önemsiyoruz. Diğer yandan onların hem entellek­tüel bakışaçılarını genişlet­mek hem de spesifik konular­daki konsantrasyonlarını art­tırmak istiyoruz.

    Projeye katılan öğrenciler, önce Türkiye de yayımlanan tarih dergilerinden örnekle­ri incelediler; akademik bir araştırma sürecinin metotla­rını uygulamada gördüler. Ta­rih öğretmenleri olarak bizler de kaynağa yönlendirmede, konuların içerik tasarımında onları destekledik. Yazıları ya­zan grubun çalışmaları editör grubu tarafından değerlendi­riliyor. Sonrasında öğretmen­ler olarak bizler okuyoruz ve geri dönüşleri yapıyoruz. Son düzeltmelerden sonra, yazılar tasarım grubu tarafından der­giye dönüştürülüyor. Öğret­menlerin ve okul müdürümü­zün onayı ile basılıyor.

    Öğrencilerin her dergi de­neyiminde daha geliştikle­rini görüyorum. Pek çok ha­tayı kendileri görüp, düzelt­me çabasına giriyorlar. Hatta eleştirilerde bizden daha sert olabiliyorlar. Disiplinli bir sü­reç takip ediliyor. Yoğun ders programlarında, bu çabalarını çok takdir ediyorum”.

    Yesterworld ekibi şu öğ­rencilerden oluşuyor: Duru Polat (Editör), Ela Kopmaz, Demir Alp, Can Aymen, Jes­sica Sezer, Dila Yağmurdere­li, Aslı Taze, Tuna Bilici, Selin Dönmez, Emir Yıldırım, Alp Arditi, Zeynep Ölmez, Dafne Ovadya, Yasemin Dindar.

    www.instagram.com/yesterworldhisar/https://www.yesterworldhisar.com

  • Dönüşen Türkiye’nin değişen çocuklarına isimler

    Kişisel olanla toplumsal ve tarihsel olanın kesişimi: Bize konulan isimler. Doğan Gürpınar, Telemak Kitap’tan çıkan Türkiye’de Özel İsimlerin Tarihi’nde Tanzimat’tan günümüze Türkiye’nin farklı arkaplanlardan gelen ailelerinin kuşaklar boyu dönüşen hikayelerini, çocuklarına koydukları isimler üzerinden takip ediyor. 30’ların Türkçülük dalgasıyla Türkan, 50’lerde Hülya, onu takiben Nilgün… 80’lerle birlikte Burcu ve Pınar. Bugün ise artık Ada’lar, Duru’lar, Bade’ler zamanı.

    Refik Halid Karay, Şev­ket Turgut Paşa’dan bahsederken bu ismi duyduğunda “Dev cüsseli, pa­labıyık, iri sakal bir kuman­dan” hayal ettiğini anlatır. Karşısına “ayaklarını göster­mesi ayıp bir uzuvmuş gibi saklayan, ilave memuriyet is­temeye gelmiş bir tapu memu­ru tavrıyla helecan ve mahcu­biyet içinde bekleyen” gerçek paşayı görünce de “İnsanlara 30 yaşından sonra isim veril­mesi kanun olmalı” der. Ger­çekten de ismi bir kişiye dair bildiğimiz ilk bilgidir. Her ne kadar Karay’ı yanıltmış ol­sa da, ailelerin kendilerine ve çocuklarına dair topluma vermek istedikleri sinyallerle birlikte ulusal belleği taşıyan, konulduğu dönemin etkile­şimlerinden ilham almış ku­sursuz ulusal hafıza mekanla­rıdır da…

    Doğan Gürpınar, Türkiye’de özel isimlerin tarihine iliş­kin “Her ismin çok sarih ola­rak saptanabilir şekilde hayat bulduğu bir 5 yıl aralığı var. Bu 5 yılın ardından o isim görke­mini kaybederek seyrekleş­meye başlıyor” diyor. Örneğin “Türkan” tam olarak Türkçü­lük kavşağında karşımıza çıkı­yor. İttihatçılar ve kuşaktaşla­rı oğullarına Türk tarihinden isimler uygun görürken “Tür­kan”, kızlar için tek tabanca… Öyle ki Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin 1920-1930 arasında doğan ilk kadın me­zunlarının sekizde biri “Tür­kan” ismini taşıyor. “Türkan”ın yükselişi keskin olduğu gibi 1930’larda yeni cumhuriyet­çi isimler karşısında gözden düşüşü de o denli hızlı oluyor. Bir sonraki 15 yılda doğan me­zunlarda oranı %1,9’a düşüyor. 1950’ler “Hülya”nın çok yaygın bir şehirli isme dönüştüğü dö­nem. Zamanın İstanbul ve An­kara ilkokullarında onu “Neşe” ve Refik Halid Karay’ın roma­nından esinle “Nilgün” takip ediyor. Bu isimler de sonraki on yıllarda “halk ismi” haline gelmeleriyle beraber silikleşi­yor. 1970’lerin ikinci yarısın­dan 1980’lerin ortasına “Bur­cu” ve “Pınar”ın zirve on yılı. Son yirmi yılda ise isimler er­kekte de, kızda da istikrarlı şe­kilde kısalıyor. Ada’lar, Eda’lar, Ela’lar; o da olmazsa Duru’lar, Sıla’lar, Bade’ler kreşleri istila ediyor.

    Elbette her isim, dönemi­ne ilişkin bir şey söylemez. Tesadüfler, denk gelmeler, bir roman karakteri ya da şöhretli bir adaş da isim koymada etki­li olabilir. Ama o ismi yaygın­laştıran ilhamlar dönemlere dair bir fikri bize duyumsatır; içiçe geçmiş birçok etkiyi, bir anlamda ifşa eder. Her isim bir döneme sinmiştir. Doğan Gürpınar, bu şifreleri çözer­ken, isimlerin geride bıraktı­ğımız yüzyılın hafızasında ne denli önemli köşe taşları oldu­ğunu gösteriyor.

  • Yıldız Sarayı’nın portresi 2.Abdülhamid’in mimarisi

    Karakterini 2. Abdülhamit döneminde kazanan Yıldız Sarayı’nı bir bütün olarak inceleyen; yapının birbiriyle ilişkili tüm bölümlerini değerlendiren; 2. Abdülhamid dönemindeki değişimleri tarihsel bağlamı içinde ortaya koyan; ilk defa ortaya çıkarılan belge ve buluntuları, devrin ve günümüzün görsel malzemeleriyle kombine eden bir referans kitabı. 5 yıllık bir çalışmanın ürünü.

    AYŞE ERSAY YÜKSEL

    YILDIZ SARAYI
    MELEK ÖZYETGIN,
    VAHDETTIN ENGIN, AYŞE
    ERSAY YÜKSEL

    Dünyadaki tüm impara­torluklarda olduğu gibi Osmanlılarda da saray­lar devletin dünya görüşünü, teşkilatını, imajını ve yönetim sistemini yansıtmada önemli bir role sahip. Bununla birlik­te Osmanlı sivil mimarisinin önemli yapılarından biri olan bu mekanlar; mimarlık tarihi, sanat tarihi ve tarih gibi önemli disiplinler açısından dinî mi­mari ya da diğer anıtsal yapılar kadar ayrıntılı incelenmemiş­tir. Topkapı Sarayı gibi Osmanlı hanedanına yüzyıllardır evsa­hipliği yapmış en görkemli yapı dahi ancak son yıllarda önemli çalışmalarla ele alınmaya baş­lanmış; saraya dair popülist ve menkıbevi bakışaçılarının öte­sinde akademik değerlendir­meler yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştır.

    Osmanlı yönetim ve toplu­munda 18. yüzyılda başlayan zihniyet ve mekan algısının de­ğişimiyle imparatorluğun idare merkezi olan saraylar da doğal bir değişime uğradı. Bu bağ­lamda Osmanlı sarayında teş­rifatın, mimarinin ve zevklerin farklılaştığı açıkça görülebilir. Hem klasik Osmanlı devlet ge­leneğinden beslenen hem de değişen dünya düzenine uyum sağlamak adına yeni protokol mekanlarını ortaya koyan yeni yaklaşım, Çırağan-Dolmabah­çe-Beylerbeyi-Yıldız başta ol­mak üzere pek çok saray ve köş­kün inşaına vesile oldu.

    Bu son dönem Osmanlı sa­raylarından biri olan ve özellik­le 2. Abdülhamid’in tahta çık­masının ardından kısa bir süre sonra devletin yönetim merke­zi olarak belirlenen Yıldız Sa­rayı, Osmanlı sarayları içinde ayrı bir yere sahip. 2. Abdülha­mid’in uzun yıllar boyunca yerli ve yabancı kaynaklar tarafından farklı açılardan tartışılan siyasi hayatının gölgesinde kalan ve kimi zaman da onunla özdeş­leştirilen bu saray; sembolik değeri kadar mimari düzeni ve kurgusu, bütünselliği bakımın­dan da ayrıntılı şekilde ele alın­mamıştı.

    2. Abdülhamid’in tahta çık­tıktan kısa bir süre sonra, sahil­deki Dolmabahçe ve Çırağan gi­bi saraylar yerine, tam Boğaz’a nazır, açık bir manzaraya sahip ve çevresine hâkim bir tepe­de konumlanan Yıldız Sarayı’nı tercih etmesi tesadüfi değildi. Onun yönetim anlayışını ve ki­şisel zevklerini yansıtan stilleri bünyesinde barındıran, doğayla içiçe planlanmış Yıldız Sarayı, zaman içinde kapladığı alanla yatay bir anıtsallık kazandı. Bir­kaç yüzyıldan beri saray arazisi olan Yıldız korusu ve buraya in­şa edilmiş bazı köşkler dışında pek kullanılmayan bu mekan Abdülhamid döneminde asıl ka­rakterini kazandı; içiçe avlu ve bahçelerden oluşan klasik bir Osmanlı sarayı görünümü aldı.

    Yıldız Sarayı 2. Abdülhamid dönemindeki saray teşrifatı­na uygun şekilde düzenlenmiş, uzun ve yüksek duvarları ile dış dünyadan yalıtılmış küçük-gör­kemli bir kent gibi değerlen­dirilmiş. Saray, temelde devlet işlerinin yürütüldüğü Selamlık ve padişahın özel hayatına has Harem olmak üzere iki ana av­lu ile bunların uzantıları köşk ve su yapıları ile çevrili bahçe­ler, korular ve dış yapılardan oluşur. Padişahın 33 yıllık uzun saltanat döneminde değişen ih­tiyaçlar ve zevklere uygun şe­kilde yeni binalarla zenginleşen ve kalabalıklaşan saray, yine bu dönemde epey yapısal değişim geçirdi. Bununla birlikte Abdül­hamid’in tahttan indirilmesinin ardından farklı işlevlerle ve par­ça parça kullanılan Yıldız Sara­yı, özgün hâlini ve bütünlüğü­nü kaybetmiş olarak günümüze ulaşabildi.

    Fotoğraflardaki ayrıntılar Yıldız Sarayı kitabı için arşiv fotoğraflarındaki detaylar üzerinden sarayın yerleşim düzeni ve mimarisi gibi temel özelliklerine ulaşılmaya çalışıldı. Saray’ın bahçesi içinde 2. Abdülhamid’in Kulanımındaki Hususi Daire.

    Bugüne değin Yıldız Sara­yı’nın sistemli ve bütünsel inşa tarihçesinin yazılmamış, sa­rayın tarihsel bağlamı için­de değerlendirilmemiş olması önemli bir eksiklikti. Buradan hareketle saray tarihiyle ilgili çalışmalar, Yıldız Teknik Üni­versitesi Sultan II. Abdülhamid Uygulama ve Araştırma Mer­kezi Müdürü Prof. Dr. A. Melek Özyetgin öncülüğünde 2015’ten itibaren başlatılmıştı. Merkez, yerli-yabancı pek çok akade­misyen, araştırmacı ve sanat­çıyla işbirliği içinde bu alandaki çalışmalarını sürdürdü. Mer­kezin en kapsamlı projesi olan Yıldız Sarayı kitabı, uzun ve ti­tiz araştırmalar sonucu Melek Özyetgin, tarihçi-akademisyen Prof. Dr. Vahdettin Engin ve be­nim katkılarımla ortaya çıktı.

    Yıldız Sarayı, Osmanlı sa­rayları içinde inşaı, teşrifa­tı, kurumları ve sosyal yaşamı hakkında en fazla yazılı belgeye sahip olan sarayların başında gelir. Saray hakkında Osmanlı arşivindeki belgeler, Yıldız Sa­rayı Fotoğraf Koleksiyonu’ndaki fotoğraflar, sarayın mimari dü­zen ve işleyişinin anlaşılmasın­da büyük önem taşır. Varolduğu bilinen kimi belgelerin günü­müze ulaşmaması ve aralarda kronolojik boşluklar sözkonu­su olsa da, arşivin sağladığı bil­gi zenginliği eşsizdir. Şimdiye kadar Yıldız Sarayı ile ilgili ça­lışmalarda bu arşiv belgelerinin sistematik metotla kullanılma­ması, sarayın bütünsel algılan­masını engellemişti. Özellikle bu çalışmada yer alan 2. Abdül­hamid dönemine ait “Yıldız Sa­rayı vaziyet planları”, sarayı bü­tün olarak gösteren mevcut en eski çizimler olarak son derece önemlidir. Bu planlar sarayın değişen katmanlarını tespit­te ve avlularının sınırlarını be­lirlemede temel kaynak olarak kullanıldı, yapısal değişim bu planlardan takip edilebildi.

    Ayrıca günümüze ulaşan fotoğraflarından Yıldız Sara­yı’nın yerleşim düzeni, mimari­si, süslemesi, mobilyası, bahçe tasarımı ve peyzaj mimarisi gi­bi temel özelliklerine ulaşmak mümkün olabildi. Çekim tarih­leri tam bilinmemekle birlikte, fotoğraf karelerindeki ayrıntılar incelendi ve bunlar sarayın mi­mari katmanlarının oluşumuna uygun bir sırayla verilmeye çalı­şıldı. Yıldız Sarayı’nın bu fotoğ­raflarının bir kısmı önceden ya­yımlanmışsa da, bunlar eserde ilk defa olabildiğince doğru ta­nımlandı, adlandırıldı, kronolo­jik sıralandı ve yüksek çözünür­lüklü hâlleriyle yer aldı.

    20. yüzyıl başlarında Yıldız Sarayı Kütüphanesi’nin içi

    İlgili dönemde sarayı gör­müş, sarayda yaşamış yerli veya yabancılar tarafından kaleme alınmış hâtıra kitapları gibi bel­ge değeri olan çeşitli kaynak­lar da sarayın anlaşılmasında önem taşımaktaydı. Kitapta ha­tırat türündeki tüm kaynaklar­da yer alan bilgiler saray yapıla­rıyla ilişkilendirilmeye çalışıldı; her bir yapının sarayın mimari programındaki ve saray işleyi­şi bağlamındaki yeri verilmeye gayret edildi.

    İki ana bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde, sarayın özellikle 2. Abdülhamid’in kişi­sel ve yönetsel ilkeleri bağla­mındaki yapılaşması değerlen­dirildi; onun özel hayatı yanın­da sarayın şekillenmesinde de etkisi olan idealleri, şahsi özel­likleri, uğraşları ve zevkleri ele alındı. Bu bölümde, dönemin siyasi, sosyal ve kültürel olayları ile şekillenen Yıldız Sarayı’nın genel çerçevede değerlendiril­mesi de yapıldı. İkinci bölüm­de ise sarayın ana iki avlusunu (resmî bölüm ve özel bölüm) oluşturan yapılar ve bunların düzeni anlatıldı. Aynı zamanda sarayın dış bahçesi olarak be­lirlenen Şale Kasrı ve Merasim Daireleri, Malta Istabl-ı Âmire ile Yıldız Korusu’ndan oluşan bahçe ve bölümleri; ana yapı­nın etrafını kuşatan ve saray­la doğrudan ilişkili kısımlar (su yapıları, askerî yapılar, dinî ya­pılar ve diğer dış yapılar) avlu düzenleri ile verildi. Ayrıca ilgili avlularda bugüne ulaşmayan ve mevcudiyeti planlardan ve di­ğer kaynaklardan tespit edilen dönem yapıları da ele alındı. Sa­rayla ilişkisi ilk defa bu kitapta ortaya konan bazı yapılar ya­nında, yeri ve işlevi konusunda arşiv belgelerine dayalı yeni tes­pitlerin yapıldığı binalar da an­latıldı. Eserin “Ekler” kısmın­da, arşivde bulunan planların yeniden yapılan çizimleri; saray ve çevresinin erken cumhuri­yet devrine ait hava fotoğrafları; metin içinde görsel malzemesi kullanılmayan ancak atıf yapı­lan belgeler yer aldı.

    Yıldız Sarayı kitabını hazır­lama sürecinde zorluklar da ya­şandı. Saray yapıları ile ilgili sa­ha araştırması sırasında, devam eden restorasyon çalışmaları nedeniyle mekanların bir kıs­mını yerinde inceleme imkanı bulunamadı. Yine bu restoras­yon ve yeniden işlevlendirme sürecinde binaların içleri tama­men boşaltılmış olduğundan, yapıların iç düzenleri hakkında çalışmak mümkün olamadı.

    Küçük Mabeyn Köşkü 2. Abdülhamit tarafından 1901’de çalışma ve dinlenme köşkü olarak inşa ettirilen Küçük Mabeyn Köşkü, Sultan’ın tahttan indirildiğini de haber aldığı yerdi.
     

    Kitapta 2. Abdülhamid dö­nemi Yıldız Sarayı anlatıldığı için bu devrin görsel malzeme­leri tercih edildi; eğer bir yapıy­la ilgili fotoğraf yoksa bunun güncel karelerine yer verildi. Özellikle Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu içinde başta Ha­rem yapıları olmak üzere bir­çok saray yapısının özgün hâlini gösteren fotoğraf bulunmaması, sarayın görsel olarak ortaya ko­yulmasında eksiklik oluşturdu. Bunların yanısıra, saray yapıla­rının bir kısmının hâlihazırdaki durumunun fotoğraflanmasına bu süreçte izin verilmediği için, arşivlerden edinilen mevcut fotoğraflar kullanıldı. Ayrıca, Yıldız Sarayı’nda devam eden restorasyon sebebiyle, bazı sa­ray yapılarının daha önceki res­torasyon ve yapı durumlarını gösteren arşivlerdeki belgelere de (İstanbul 3 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Ku­rulu Müdürlüğü arşivi, IRCI­CA-Yıldız Sarayı yapıları resto­rasyon dosyaları gibi) ne yazık ki erişim izni verilemediğinden bunlardan istifade etmek müm­kün olmadı.

    Yıldız Sarayı dahilindeki gaz borularının haritası.

    Kitapta, Osmanlı mimarlık tarihinde çoğunlukla üzerine fazlaca durulan üslup ve biçim tipolojilerinden ziyade yoruma ağırlık veren; her bir yapının ayrıntılı formlarının ötesinde saray bütünlüğündeki yerine odaklanan ve bunların farklı iş­levlerini yansıtan bir yaklaşım benimsendi.. Kitabın temel ve nihai hedefi, ciddi ve kalıcı bir yayının yanısıra, bir kültür mi­rası olarak Yıldız Sarayı’na dik­kati çekmek, yapının korunma­sına ve doğru kullanılmasına katkı sağlamak. Bugün yapının kimliğine uygun onarım çalış­maları, T.C. Cumhurbaşkanlı­ğı’nın desteğiyle devam ediyor. Sarayın eski bütünlüğüne ka­vuşturulması ve yaşatılması en büyük temennimiz.

    1. Afrodit’i Türk ilan ettiler kitaba müstehcen dediler

      1939’da Fransızcadan çevrilip basılan Afrodit, Eski Âdetler kitabı toplatılır ve yayımcısına “müstehcenlik” davası açılır. Bilirkişi olarak atanan tarihçi-yazar İbrahim Hakkı Konyalı, kitabı sakıncalı bulur. Ancak daha sonra kendi yayımladığı kitapta Tanrıça’yı Türk ilan eder. Döneminde büyük hadiseye yolaçan dava, kitabın ve yayımcının beraatiyle sonuçlanır ama, siyasi tartışmalar yıllarca sürer.

      Türk yayımcılık tarihi, mahkemeye verilmiş, ta­kibata uğramış, toplatıl­mış, yasaklanmış ve imha edil­miş eserlerle doludur. Bu konu­da Niyazi Ahmet Banoğlu Basın Tarihimizin Kara ve Ak Günleri (İst., 1960), Bülent Habora Ya­sak Kitaplar (İst., 1969), Emin Karaca Vaaay Kitabın Başına Gelenler!.. (İst., 2012) isimli ki­taplar kaleme almıştır. Yazarla­rın, çevirmenlerin, şairlerin ve bu eserleri yayımlayan nâşirle­rin okka altına gittikleri yetmez­miş gibi, bir de basılan eserler toplatılıp depolarda çürütülmüş, imha ettirilmiştir.

      Bizde soruşturmaya uğra­mış, mahkemeye verilmiş eser­lerden biri de Pierre Louÿs’in (1870 -1925), Aphrodite, Moeurs Antiques isimli, ilk defa 1896’da yayımlanan kitabıdır. 1939’da Semih Lütfü Erciyas’ın sahibi bulunduğu Semih Lütfi-Suhulet Kitabevi tarafından Afrodit, Es­ki Âdetler adıyla tercüme edile­rek yayımlanmıştır. Eser yayım­lanır yayımlanmaz ilgi odağı ol­muş; ama İstanbul Cumhuriyet Savcılığı emriyle toplattırılmış; müstehcenlik davası açılmış­tır. Yayımcı Semih Lütfi Bey ve matbaa sahibi Kenan Dinçman mahkemeye verilmiştir.

      Pierre Louÿs’in 1896’da yayımlanan Aphrodite, Moeurs Antiques isimli kitabının Türkçe tercümesi Afrodit, Eski Âdetler’in 1940 ve 1998 baskıları..

      Kitabın çevirisini yapan Nasuhi Baydar o tarihte aynı zamanda milletvekilidir. Eser hakkında ilk soruşturma Sul­tanahmet 1. Ceza Mahkemesi tarafından gerçekleştirilir. Çev­rilen eserin müstehcen olup ol­madığına karar vermek üzere mahkeme, tarihçi-gazeteci-ya­zar İbrahim Hakkı Konyalı’yı bi­lirkişi tayin eder. İbrahim Hakkı Konyalı Fransızca bilmediği hâl­de kitabın aslını incelemeden kendi görüşlerine göre olumsuz bir rapor yazar ve basılan kitabı sakıncalı bulur: “Böyle eserlerin dilimize çevrilmesi ile ahlakın ifsat edeceği (fesat kelimesin­den; bozulma) kanaatinde bu­lunduğunu” bildirir.

      Bu durum İstanbul basının­da büyük bir gürültü koparır ve yayımlayanlar Konyalı’nın bi­lirkişi olmasını kabul etmeyip mahkemeye itiraz ederler. Bu arada İstanbul Üniversitesi’n­den üç profesörden oluşan bi­lirkişi heyeti tarafından yazılan rapor okunmuştur. Bu raporda eserin müstehcen olmadığı sa­vunulmuştur. Savcılık buna rağ­men Millî Eğitim Bakanlığı Ta­lim ve Terbiye Heyeti’nden de bu kitabın çocuklara okutulup okutulmaması hakkında görüş istenmesini savunur.

      Bunun üzerine İstanbul ba­sınındaki tartışmalar iyice alev­lenir. Bu arada İbrahim Hakkı Konyalı, Tarihi Afrodit: Esâtirin bu güzel ilahesi hakkında Şark ve Garp kaynaklarına, kütüphane ve müzelerine dayanılarak ha­zırlanan tarihi tedkikler başlıklı, 80 sayfalık bir kitap yayımlar. Bu kitapta da çıplak heykel re­simleri, tablolar yer alır; hatta Konyalı “Afroditin Türklüğü” başlığıyla Tanrıça’nın Türk ol­duğunu iddia eder.

      19 Şubat 1940 tarihli Cum­huriyet gazetesinde Peyami Safa, “Bu davada Nasuhi Bay­dar, Hüseyin Cahit Yalçın, Falih Rıfkı Atay, Kazım Nami Duru, Prof. Mustafa Şekip Tunç, Prof. Sadrettin Celal Antel, Prof. Ali Nihat Tarlan, muharrir Vala Nurettin, muharrir Necip Fazıl Kısakürek, Muharrir Zekeriya Sertel, muharrir Naci Sadul­lah ve Peyami Safa haksızdırlar da, Pierre Louÿs’un eseri yeri­ne, aynı isimle çırılçıplak tablo ve heykel resimleriyle dolu bir kitabı hem de Adliye önündeki kaldırımlarda işportacılara ban­gır bangır bağırtarak sattıran Konyalı İbrahim mi haklıdır?” diye yazar. Peyami Safa 20 Şu­bat 1940’ta yine Cumhuriyet ga­zetesinde İbrahim Hakkı Kon­yalı’nın Millî Mücadele’ye karşı olduğunu yazar, onu Atatürk düşmanı ilan eder.

      Mahkeme salonu ana-baba günü 1940’ta kitabın müstehcen olup olmadığına karar verecek mahkemenin yapılacağı gün, Adliye ve çevresi tıklım tıklımdır. Koridorları dolduran gençler “Afrodit, Afrodit” diye slogan atar, ertelenen duruşmada nihayet Afrodit, Eski Âdetler beraat eder.
       

      Kitabın çevirmeni Nasuhi Baydar ise, Mekki Sait Esen’e verdiği röportajda “cehalet ve taassup işi olarak başlıyan ha­dise körüklene şişirile, içeriği değiştirilip bir çeşit ticari bir iş hâlini aldı” der.

      24 Şubat 1940’ta raporla­rın okunacağı Adliye ve çevre­si tıklım tıklımdır. Koridorları dolduran üniversiteli gençler: “Afrodit, Afrodit, Afrodit” diye tempo tutar, slogan atarlar. Kol­luk kuvvetleri gençleri dağıtmak için harekete kalkışınca, genç­ler hep birlikte İstiklâl Marşı’nı okumaya başlar. Ortalık yatışır. Çeşitli görüşlerin sunulması ve raporların okunmasından son­ra, mahkeme yine “Afrodit” tem­poları altında 1 Mart tarihine ertelenir. Mahkeme günü 16.00 olarak belirlenen karar saati, yi­ne kalabalık ve yığılma yüzün­den 18.00’e çekilir. Afrodit, Eski Âdetler kitabı beraat eder.

      Yayımcı Semih Lütfi karar­dan sonra “Durun, durun, söy­leyeceklerim var..” diye haykı­rır. “İşte” der, “32 yıllık neşriyat hayatımda gördüğüm yegane mükafat. Arz-ı teşekkür ederim. Eserin ve bundan sonraki tabla­rının bütün hasılatını tamamiy­le Erzincan felaketzedelerine terkediyorum”.

      Bu mahkeme sırasında Tan gazetesinden Naci Sadullah, bu işin ticari getirisinin çok olaca­ğını ileri sürüp şu şiiri yazar:

      Afrodit’e Türk demişti Afrodit’in kopardığı gümbürtü sonrasında 80 sayfalık bir kitap yazan İbrahim Hakkı Konyalı, Tanrıça’nın Türk olduğunu iddia etmişti.

      “Ey güzeller güzeli, ey güzel­ler perisi/ Var bu işin sonun­da pek talihli birisi/ Bil ki dava bitince, bizim Semih Lütfi’nin/ Sâyemizde olacak binlerce müş­terisi”.

      Semih Lütfi bu işten çok para kazanmamış olabilir ama; daha sonrasında Afrodit, Eski Âdetler kitabını basan pek çok yayımcı bu eserden çok yüksek gelir elde etmiştir.

      Tartışmaların üzerinde yıl­lar geçmesine rağmen, İbrahim Hakkı Konyalı 1964’te “Atatürk Beşeriyetin Emsalini Görmedi­ği Bir Askerî Dehadır” başlığıy­la 16 sayfalık bir broşür yayım­lar. Bu broşürde 40’lı yıllardaki iddia ve fikrini muhafaza etti­ğini belirten, kendisinin Ata­türk’e bağlı biri olduğunu söy­leyen Konyalı; bunu ispat için Atatürk’ü öven yazılarını tekrar yayımlar. Afrodit, Eski Âdetler kitabının Fransız yazarına “p..” yayımcısına da “Ermeni” (Se­mih Lütfi sonradan Müslüman olmuş, Türk ismi almış bir va­tandaşımızdı) demiş olması da unutulur gider.

    2. Turgut Kut: Kitaba ve bilgiye adanan bir ömür

      Fatih doğumlu, suriçi İstanbullu Turgut Kut; gerek eğitimi gerekse dil ve kitap bilgisi ile Türk-Osmanlı kültürüne ciddi katkıda bulunmuş müstesna bir aydındı. Başka alfabelerle basılmış Türkçe eserlerden tutun da, Türk yemek kültürü üzerine yaptığı çalışmalar, yazdığı kitap ve makalelere kadar bir dizi konuda çığır açan Kut, son kalem efendilerinden biriydi.

      Seniha Hanım ile Mehmet Asım Kut’un evladı olarak 13 Mart 1936’da Fatih’te doğdu. Dedesi Matbaa-i Amire Başveznedarı Hasan Tahsin Kut Bey’dir. Kendisi doğma büyüme Fatihlidir. Bu yıllara ait anılarını Sema Aslan ile yaptığı söyleşide (Benim Kitaplarım, Otuz İsim Otuz Kütüphane, 2009, Doğan Kitap) anlatır:

      “Çocukluğum, öğrencilik yıl­larım Fatih’teki Millet Kütüp­hanesi’nde geçti benim. Evimle kütüphane arası tam bin iki yüz yetmiş adımdı! Kitaplı bir evde büyüdüm. Ağabeyim rahmet­li Cüneyt Kut, Fatih savcısıydı ve onun evinde de kıyamet ka­dar kitap vardı. Çocuklarında da öyle… Genetik bir şey galiba! Ben Tanzimat kalıntısı büyük­lerimin yanında yetiştiğim için eski harfleri küçük yaşta öğren­dim. Büyükbabam yani beyba­bam Hasan Tahsin Kut, Matba­a-i Âmire’nin baş veznedarıydı. Evimizde ondan kalan bazı ki­taplar da var. Hepsi yazarları ta­rafından beybabama imzalı. Za­ten kitap ilgisi aileden gelir. Ben hâlâ kitapsız bir evde sıkılırım, biliyor musunuz? Bir de basılı kağıda basamam. Öyle öğren­dim beybabamdan. ‘Basılı her şey emek ürünüdür’ derdi.”

      Turgut Kut’un 1996’da Fatma Türe’nin
      yardımlarıyla Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde
      düzenlediği serginin şık ve kapsamlı
      katalogu…

      Turgut Kut, İstanbul’un kal­burüstü okullarında okumuş, Saint-Benoît Fransız Lisesi’ni bitirmiş, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi, kimya bölümün­de öğrenim görmüş, efsane ho­calardan Prof. Sara Akdik’in öğ­rencisi olmuştur. Bir süre Gaze­tecilik Enstitüsü’nde de bulunan Turgut Kut, Tanpınar’ın Edebi­yat Fakültesi’ndeki derslerine iştirak etmiştir. Meydan Larous­se’un Türkiye’de ilk basımı sıra­sında oluşturulan bilimsel eki­bin içinde yeralan Turgut Kut, Adnan Benk, Konur Ertop, Hak­kı Devrim, Vedat Günyol, Raşit Çavaş, Nezihe Aras gibi önemli şahsiyetler ile birlikte çalışmış­tır. Osmanlı basın ve matbaacı­lık tarihi üzerine engin bilgisi ile meşhur bir kitapseverdi.

      Yine bir röportajda, kitap sevgisini ve merakını “aileden gelen bir durum” olarak açıkla­yan Turgut ağabeyin hayatı hak­kında önemli bilgiler buluruz:

      “Benim ilgim evde başladı. Evde kitap gördüm. Abim de bir kitap tutkunudur. Aşağı yukarı 30-35 yıldır sahaflara gidip ge­lirim. Kolej yıllarından başlayıp yabancı kitapları merak etme, sonra çok küçük yaşta eski yazı­yı öğrenmenin sonucu olarak bu ilgi başladı. 1965-68 yıllarından sonra sahaflarda eski yazı kitap­lar azalmaya başladı. Bu da ben­ce Batı’da Türk kültürü araştırmalarının yoğunlaşmasından­dı. Örneğin rahmetli Necati Bey vardı Sahaflar’da her tür kitap meraklısını tatmin eden, iste­diklerini bulan sahaf tipiydi. Ba­tı kütüphaneleri Türk kültürüy­le ilgili araştırmalarını artırınca kitaplar onlara kaymaya başladı. 68’den sonra kitap yavaş yavaş bitmeye başladı. 1969’da yurt­dışına gittim, 79’a kadar dışarda kaldım. Chicago Üniversitesi kitaplığı Ortadoğu bölümünde bibliyograf olarak çalıştım. Bu arada kitap bilgisi artı, bu bilgi sistematize oldu. Eskiden hafı­zama çok güvenirdim. Ama bu­nun gereksiz olduğunu, çağdaş malzemeyle çok daha geniş im­kanlar yaratılacağını öğrendim. Uzun yıllar hep tanımakla, belge toplamakla, kitabın inceliklerini anlamakla geçti. Ama sanıyo­rum belli bir süre sonra ben de bunları bir hale yola sokacağım”.

      Turgut Ağabey, eşi Prof. Gü­nay Kut’un da görev yaptığı Chi­cago Üniversitesi’nde yaklaşık 10 yıl çalışmıştır. Bu yıllarda Hamamlar tarihi müellifi, ar­şivist Şinasi Akbatu ile İstan­bul’un eski eserleri ve özellik­le Osmanlı Şeyhülislamları’nın mezartaşları konusunda teşrik-i mesaide bulunmuş, sıkça mek­tuplaşmıştır.

      Sıbyan Mektepleri, Şeyhü­lislamlar, yemek tarihi, kitabe­ler gibi konularda arşiv oluştu­ran ve çalışmalar yapan Turgut Kut Amerikan üniversitelerinde kütüphanecilerin terfi almala­rı için proje veya makale yazma zorunluluğundan dolayı 1973’te Türk Dili Araştırma Yıllığı-Bel­leten’de önemli bir makale ya­yımlar: “Türkçe Yazma Eserler Katalogları Repertuarı”. Turgut Kut’un hazırladığı 57 sayfalık bu makale, konuyla ilgili ilk ve en önemli kaynak yazılardan bi­ridir.

      Kendi elyazısıyla Üzerinde “Cehele-i cemaat-ı ulemadan sadır olan mücelled iki cilt meşe kütüğü manzurum oldu” yazan elyazısı notu ve kitaplarıyla Turgut Kut.

      1979’da ABD’den dönüşle­rinde Prof. Günay Kut, Boğaziçi Üniversitesi’nde, Turgut Kut ise İstanbul Belediyesi’nde göre­ve başlar. O günleri Turgut Kut başka bir söyleşide şöyle anlatır:

      “26 Mayıs 1979’da İstanbul Belediyesi’ne alındım. Sonra­sında ise Taksim’de Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müze­ler Müdürlüğü’ne bağlı Atatürk Kitaplığı’na gönderildim. 1 Ekim 1979’da beni kütüphane müdü­rü yaptılar. O dönemde beledi­ye başkanımız rahmetli Aytekin Kotil’di. Ancak Atatürk Kitaplı­ğı’nda kalamadım. Askerler gel­dikten sonra (12 Eylül darbe­si) beni önce bugünkü Perşem­be Pazarı’nda Sokollu Mehmet Paşa’nın yanındaki balık haline yolladılar. Bahriyeli bir yüzba­şı ile beraber kaçak midye, isti­ridye ya da haşerât-ı bahriyenin peşinden koşardık” (Turgut Kut, Kitap ve Kütüphane Hatırala­rı, 2019)

      Osmanlı şeyhülislâmları hakkında uzun yıllar süren ça­lışmasını tamamlamış olan Tur­gut Ağabey’in ilgilendiği özel bir alan da Ermeni harfli Türkçe kitaplar, Karamanlıca eserlerdi. Bu alanda da kaynak olacak ma­kaleler yazmış, başka alfabelerle basılmış Türkçe kitaplar konu­sundaki çalışmalara önayak ol­muştur. Türkiye’de sosyal bilim­ler alanında bu konuda çalışma başlatan ilk kişilerden biridir.

      2000’lerin başında Sapan­ca’da oluşturdukları kütüphane/ yazlık evlerinde oturmaya baş­layan Kut ailesinin akademik eserlerinin büyük bölümü bu­raya taşındı. Kitapların toplan­ması, kutulara konulmasını eki­bimle birlikte gerçekleştiren biri olarak, Turgut Ağabey’in suriçi İstanbul’dan belli bir süreliğine de olsa ayrılacak olmasının on­daki hüzün ve teessürünü bizzat müşahede ettim. Turgut Kut, İs­tanbul’a bağlılığını yine Marma­ra Belediyeler Birliği’nde yaptığı konuşmasında şöyle belirtir:

      “Buraya eski bir Fatihli ola­rak geldim. Hayatım boyunca yurtdışında yaptığım çalışma­lar haricinde surdışına, yani Fa­tih’in dışına çıkmış bir insan de­ğilim. Yani eski tabirle ben, nefsi İstanbul’da doğdum ve büyü­düm. Şişli’de veya başka bir yer­de kaldığımı hatırlamıyorum. Fatih’in belki de İstanbul’un, en eskilerinden birisi olduğumu tahmin ediyorum. Kütüphane­lerle ilk tanışmam ise 1950’de rahmetli babamın beni elimden tutarak Millet Kütüphanesi’ne götürmesiyle olmuştur”.

      2006’da yazarımız Emin Nedret İşli’nin de olduğu bir grupla (üstte).

      Son yıllarında daha çok ilgi­lendiği Türk yemek tarihini eş­siz çalışmalarıyla aydınlatmış, bu konunun geçilemez uzman­larından olmuştu. Osmanlı dö­neminde basılı ilk yemek kitabı Melce ü’t-Tabbâhin’in (Aşçıların Sığınağı) ağabeyi Cüneyt Kut tarafından yapılan yayınından (İstanbul, 1997) sonra, yazma­larla karşılaştırmalı ve matbu nüshanın tıpkıbasımını da içe­ren bir yayını eşi Prof. Günay Kut ile birlikte gerçekleştirdi. Eser Türkiye Yazma Eserler Ku­rumu Başkanlığı tarafından ka­liteli bir şekilde basıldı (İstan­bul, 2015).

      Yemek ve gastronomi tarihi üzerine önemli çalışmalar ya­pan Turgut Kut, çok daha ön­ce, 1985’te Açıklamalı Yemek Kitapları Bibliyografyası (Eski Harfli Yazma Eserler)’i yayım­lamıştı. Bu çalışma, eski Türk­çe bütün yemek kitaplarını ih­tiva eden ve açıklamalı muhte­şem bir kaynaktır.

      Literatüre önemli katkı Turgut Kut’un 1973’te yazdığı “Türkçe Yazma Eserler Katalogları Repertuarı” başlıklı makale ve 1985’te yayımladığı Açıklamalı Yemek Kitapları Bibliyografyası (Eski Harfli Yazma Eserler)…

      Turgut Kut aynı zamanda Mutfak Dostları Derneği’nin de kurucu üyelerindendi..Çiya Ya­yınları tarafından çıkarılmakta olan Yemek ve Kültür dergisinin yazarları arasındaydı. 2018’de Turgut Ağabey’in yayıma hazır­ladığı Ayşe Fahriye’nin Ev Ka­dını isimli yemek kitabı, 134 yıl sonra ilk defa günümüz okuyu­cusuna sunmuştu.

      Osmanlı yayın tarihinde ilk dönem (Müteferrika, Üsküdar, Bulak, El-Cevaib gibi matbaa­lar) ve taş baskılardan oluşan değerli bir koleksiyona sahip Turgut Bey’in, İslâm Ansiklope­disi’nde de “Ali Ufki Bey, Bulak Matbaası, Darüttıbâ, Matbaa Hurufâtı, Matbaa-i Ebüzziyâ, Teodor Kasap, Mehmet Raif Yelkenci” hakkında yazdığı sa­haflık ve matbaacılık tarihi açı­sından çok önemli maddeleri bulunmaktadır.

      Baskı Osmanlı kaynakları­nın günümüzdeki gibi antika­laşmadığı, pek çok kimsenin bu eserlerin önemini anlamadığı 1996’da, Sermet Çifter Kütüp­hanesi yöneticisi Fatma Tü­re’nin yardımlarıyla Yapı Kre­di Kültür Merkezi’nde “Yaz­madan Basmaya: Müteferrika, Mühendishane, Üsküdar” ser­gisini hazırlamış, serginin bir de şık ve kapsamlı bir katalo­gunu kaleme almıştır. Türk ya­yın tarihi açısından unutulmuş bir alanı tartışmaya açmış, pek çok akademisyen bu eserden sonra bu konulara ilgi duymuş, eğilmiştir.

      Suriçi İstanbullu olmak­la her zaman iftihar eden, Fatih Fevzipaşa Caddesi’ndeki baba evini son zamanlara kadar koru­yan Turgut Kut ile birlikte uzun yıllar kitap dünyasında bulun­muş, mezarlıklarda dolaşmış, kitap devşirmiş, kitapçılığın in­ce noktalarını öğrenmiş biri ola­rak büyük bir değeri kaybettiği­mizi düşünüyorum. 2 Temmuz 2021’te Sapanca Kuruçeşme Ca­mii’nden sonra Kemer Mezar­lığı’nda toprağa verdiğimiz azîz ağabeyimizin hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

    3. İstanbul savunmasında 124 yıllık strateji

      Son Osmanlı döneminin önemli askerî liderlerinden Mahmut Muhtar Paşa’nın 1897’de Fransızca olarak yazdığı, 1910’da Türkçe olarak basılan İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaasına Dair Birkaç Söz adlı kitabı; bugün Kanal İstanbul’un tasarlandığı alanlara karşılık gelen arazilerin askerî açıdan savunulmasının önemini vurguluyor.

      Bursa ipekçi esnafının ön­de gelenlerinden Katır­cıoğlu ailesine mensup Sadrazam Gazi Ahmet Muh­tar Paşa’nın oğlu olan Mahmut Muhtar Paşa (1867-1935), son Osmanlı döneminin önemli ko­mutanlarından ve İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaası Hakkında Birkaç Söz isimli eserin yazarıdır.

      İstanbul’da doğan Mahmut Muhtar Paşa Galatasaray’da okudu, Harp Okulu’na girdi ve Almanya’nın Metz kentindeki askerlik okulundan mezun oldu. Prusya ordusunda görev yapan Paşa, harp okulunda öğretmen­lik yaptı. 1897 Osmanlı-Yunan savaşına katıldı; 1900’de ferik, 1907’de birinci ferik (orgeneral) oldu. Hareket Ordusu’yla işbir­liği halinde 31 Mart isyancıları­na karşı çıktı. 1909’da Aydın Va­lisi, 1910’da Bahriye Nazırı oldu.

      Paşa’nın hayatını karartan, daha sonra Türkiye Cumhuri­yeti’ne küsüp İstanbul’a bir da­ha dönmemesini yolçan hadise bu dönemde gerçekleşti. Mah­mut Muhtar Paşa’nın Bakanlığı sırasında Seyr-i Sefain İdare­si (Deniz Yolları İdaresi) Times Iron Works isimli İngiliz gemi yapım şirketine 3 gemi sipari­şi vermiş ve maliyetin üçte biri olan 20 bin altın lirayı herhangi bir kefil aramaksızın ödemişti. Şirket ödeme yapıldıktan 4 ay sonra iflas etmiş, gemiler teslim edilmediği gibi ödenen 20 bin altın da geri alınamamıştı.

      Rus Harbi’nden alınan dersler İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaasına Dair Birkaç Söz adlı eserin ilk kısmı 1877-78 Rus Harbi sırasında İstanbul ve çevresindeki askerî durum, ikinci kısım ise yeni bir düşman saldırısıyla oluşacak hâlin askerî açıdan çözümü üzerinedir.

      Hadisenin gerçekleşmesin­den 17 yıl sonra 1929’da Seyr-i Sefain İdaresi’nin İktisat Ve­kaleti’ne başvurusu üzerine, bu zararın sorumlularının araştı­rılarak Divan-ı Ali’ye yani Yüce Divan’a sevkedilmelerine karar verildi. Bu sorumluların başın­da da, o sıralarda elini-eteğini faal hayattan çekmiş bulunan Mahmut Muhtar Paşa gelmek­teydi. Paşa bu hadiseden sonra Türkiye’yi terkedecek ve Mısır’a gidecek ve bir daha geri dönme­yecektir. Mısır hanedanından Prenses Nimetullah Hanım’la evli olan Mahmut Muhtar Paşa, İskenderiye’den Avrupa’ya gi­derken Nisan 1935’te vapurda hayata veda edecektir.

      Ruznâme-i Harb, Mazi­ye Bir Nazar, Acı bir Hâtıra isimli eserlerinin yanısıra La Turquie, l’Allemagne, Evene­ments d’Orient başlıklı Fran­sızca bir eseri de olan Paşa’nın, İstanbul’un askerî açıdan sa­vunulması, işgale uğramama­sı, askerî hücumlar konularında kaleme aldığı bir kitabı daha vardır: İstanbul’un Kara ve De­nizden Hücûm ve Müdâfaası­na Dair Birkaç Söz. İstanbul’da 1910’da Artin Asaduryan Şir­ket-i Mürettibiye Matbaası’nda basılan bu 63 sayfalık kitabın sonunda, “Dersaadet ve Civarı” başlıklı bir katlanan harita bu­lunmaktadır.

      Kitabın kapağında ve kün­ye sayfasında Alman generali Moltke’nin “Suret-i umumiye­de yarım milyon nüfuslu şehir­ler silah zoruyla zabt edilemez­ler. Bunlar kendi kendilerine sukût ederler (çökerler)” söz­leri basılmıştır. Yine kapak­ta “Hassa Ordusu Kumandanı Ferik Mahmut Muhtar Paşa ta­rafından Fransızca olarak ya­zılmıştır” kaydı vardır. Bu eser İstanbul’un ünlü yayıncıların­dan Tüccarzade İbrahim Hil­mi’nin (Çığıraçan) “Kütüpha­ne-i İslâm ve Askerî”sinin bir yayınıdır.

      Mahmut Muhtar Paşa (1867- 1935). Istıranca Dağları, Belgrad Ormanları, Çatalca, Çekmece, Hadımköy, Terkos gibi alanları içine alan harita (altta).

      Eser, Mahmud Muhtar Pa­şa’nın 1897’de Fransızca ola­rak kaleme aldığı ve Beyoğlu’n­da “Sultanın Kitapçısı” olarak bilinen Otto Keil tarafından neşredilen eserinin Türkçeye tercümesidir. Eserin müterci­mi Ali Fuad Bey yazdığı kısa “mütercimin ifadesi” bölümün­de eserin çevrilme nedenini şöyle aktarmaktadır: “İstan­bul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaasına Dair Birkaç Söz namıyla bundan 12 sene evvel Beyoğlu’nda Kitapçı Otto Ke­il tarafından bir eser neşredil­mişti. Eserin müellifi bir asker ve bir vatanperver sıfatıyla, va­tandaşlarının nazar-ı dikkatini celb etmeği bir vazife-i hami­yet addetmiş ve efkârını Fran­sız lisanının setre-i himayetine tevdi eylemeğe mecbur olmuş­tu. Biz bu eseri Erkân-ı Harbi­ye sınıflarında müştakane fakat düşman-ı irfan ve hakikat olan idare-i sabıkadan ihritaz ederek okuyorduk ve müellifi olduğu­nu bildiğimiz Erkân-ı Harbi­ye Miralayı Mahmud Muhtar Bey’i gizli gizli tecbil ediyorduk. İdare-i istibdadiye zamanında Fransızca eserlerle vatandaşla­rını intibaha davet eden Erkân-ı Harbiye Miralayı Mahmud Muhtar Bey bu devr-i hürriyet ve muadelette Millet-i Osma­niye’nin Birinci Kolordusunun kumandanı Birinci Ferik Mah­mud Muhtar Paşa Hazretleri­dir. Daima kıymetini muhafa­za etmiş olan müşarünileyhe bir mukabele-i şükran olarak ve aynı zamanda silah arkadaşla­rıma da bir tuhfe-i irfan olmak üzere tercüme etmekle iftihar ederim”.

      Rusların 1878’de yayımla­dığı haritadaki yerlerden geçip Yeşilköy’e kadar geldiklerini görmüş olan Mahmut Muhtar Paşa, bu eseri o tarihten 19 yıl sonra kaleme almıştır. Kendisi Balkan Savaşı’nda da İstanbul için hayati önemi olan Vize-Pı­narhisar hattını savunan komu­tandır. Çatalca hattında Terkos cephesi komutanlığını üstlen­diği sırada düşman saldırılarını kırmış, ancak 17 Kasım 1912’de ağır yaralanarak savaştan çe­kilmek durumunda kalmıştır. Mahmut Muhtar Paşa bu bölge­nin devletin bekası, İstanbul’un geleceği açısından düşman iş­galinden korunmasını temin edecek askerî stratejiler önerir. Günümüzde planlanan Kanal İstanbul’un alanlarına karşılık gelen bu arazilerin, askerî mü­dafaasının önemini vurgular.

      Kitabın önsözünde, o tarihe kadar İstanbul’un askerî açıdan savunulması hakkında bir eser olmadığını belirtir. Eserinde İs­tanbul önlerine gelecek bir or­dunun bertaraf edilmesi için as­kerî öneriler yer aldığını söyler. Rusya’nın İstanbul ve Boğazlar’ı ele geçirmek için emellerini vurgular ve bu konuda Bismar­ck’ın bir sözünü nakleder. “Va­kıa Rusya, bugün Türkiye’nin en iyi dostu gibi görünmekte­dir” diyerek o günkü duruma güvenilmemesini vurgular.

    4. Nesiller boyu kalacak bir tarih-kültür rehberi

      Yazarımız ve profesyonel rehber Serhan Güngör’ün “Gezgingöz” köşesinde yayımlanan yazıları, kapsamlı bir kitapta biraraya getirildi. 42 ülkede Türkiye tarihinin neredeyse tüm izlerini biraraya getiren kitap, alanında yapılmış ilk çalışma.

      Profesyonel turist rehberi ve yazarımız Serhan Gün­gör’ün kaleme aldığı Gez­gingöz: Sınır Ötesi Türkiye Mi­rası Rehberi, Kronik Kitap’tan raflarda yerini aldı. Önsözü Prof. Dr. İlber Ortaylı, sunuşu #tarih Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü tarafından yazılan kitap, 42 ül­kede, antik çağdan bugüne Tür­kiye tarihinin izlerini sürüyor; 92 tarih ve insan hikayesi sunu­yor. Güngör’ün Türk gezginler­le 25 yıldır yaptığı yurtdışı tur­larında ve kendi seyahatlerinde gittiği ülkelerden topladığı hika­yeler, Türkiye ve Anadolu kül­türünün sınırötesindeki izlerini biraraya getiriyor. Kitap, Serhan Güngör’ün daha önce #tarih’te yayımlanmış tüm yazılarını, eks­tra bilgiler ve görsel malzemeyle biraraya getiriyor.

      GEZGİN GÖZ
      SINIR ÖTESİ TÜRKIYE MİRASI
      REHBERİ (İNSANLAR,
      MEKÂNLAR VE OBJELERLE
      ÜLKE ÜLKE YURTDIŞINDAKİ
      TARİHİMİZ)

      SERHAN GÜNGÖR

      Sunuş yazısında, Güngör’ün kitabının müstesna özellikleri şöyle tarif ediliyor:

      “… Anadolu, biz Türklerin anayurdu. Ancak atalarımız hem doğuda hem batıda hem de kuzeyde ve güneyde at koştur­muşlar, buralara yerleşmişler, kalıcı olmuşlar. Bugünkü Tür­kiye sınırlarının çok ötesine, hatta Amerika’ya, Japonya’ya, Avustralya’ya kadar uzanmış­lar. Bugün analarının-ataları­nın izlerini takip eden insa­nımız; Türkiye’nin, Türklerin peşinde giden araştırmacıları­mız, tarihçilerimiz pek az. Ken­di tarihimiz hakkında yapılan ciddi araştırmaların yine büyük bölümünde Türk imzası yok. Çalışmadan, çabalamadan, or­taya orijinal bir ürün koyma­dan sadece laf etmek, nutuk at­mak dün olduğu gibi bugün de ve özellikle artık sosyal medya üzerinde pek yaygın (…)

      İşte bu çöp laflar, ahkâmlar, günlük ve politik arızalar içeri­sinde; kendini ve tarihini kay­betmeyen az sayıda insan evladı didinir, çalışır, üretir ve analarıy­la-atalarına layık olmaya çalışır. Profesyonel rehber Serhan Gün­gör de yıllardır yurtdışındaki Türk-Osmanlı izlerini araştırır; bunların bulunduğu yerlere biz­zat gider, gözlemler; yazar, fotoğ­raflar. Bu müstesna insanlara “iz sürücü” denir. Bunlar var olan siyasi havalardan, popüler zırva­lardan, tarihin sadece işine gelen kısımlarını alıntılayan insanlar­dan uzakta, iş yapar, çalışır ve re­ferans değeri olan mamul madde ortaya koyar.

      Bu kitap, Serhan Güngör’ün en az 10 yıllık “peşe düşme” ma­cerasının somutlaştığı bir eser. İş icabı veya turizm ya da ziyaret amaçlı yurtdışına gidenler için oralarda bulunan ve Türk-Os­manlı izlerini günümüze taşıyan yerleri, objeleri, belgeleri, anıt­ları, yazıtları bilgileriyle aktaran benzersiz bir ürün. Bu kitapta, büyük başkentlerin büyük mü­zelerinde sergilenen eserlerimiz de var; üstelik Wikipedia’da bu­lunmayan özellikleriyle. Ancak Serhan Güngör’ün yaptığı işin esas kıymeti kenarda-köşede kalmış, bilinmeyen veya çok az bilinen Türk-Osmanlı izlerini de ortaya koyması, belgelemesi.

      Yıllar öncesinden bugüne ulaşan tarihimize dair şöyle ses­leniyor bu eser: “Evet, bunları okuyunuz, öğreniniz ve hatta yo­lunuz düştüğünde mutlaka biz­zat görünüz”.

      Dimetoka Bayezid Cami, Mayıs 2018