Yıldırım Koç’un 34 yıllık emeğinin ürünü, kendisinin de çalışanı olduğu Türk-İş ve ona bağlı Yol-İş deneyimlerinden gelen 100’e yakın işçiyle yapılan görüşmeleri derliyor. Tarihin sade ve kendi hâlinde insanlarının ilk sendikalaşma faaliyetleri…
Sınıf mücadelesi birtakım “münafık”ların uydurduğu bir fesat olmayıp, “ücretli” denen toplumsal kesimin doğuşundan itibaren, bizzat bu kesimin kendi yaşam koşullarını (çalışma saatleri ve ücretlerden başlayarak hayatları hakkında karar verme haklarını) iyileştirme talepleriyle ortaya çıktı. Genellikle 20’li-30’lu yıllarda doğmuş, genç yaşta meslek eğitimi alarak işçileşmiş kırsal kökenli insanlar, 2. Dünya Savaşı sonrasında iki partili rejime geçişin ardından sendikalaşma macerasına girişmişti. Dönemi birinci ağızdan dinlediğimiz bu kitap, toplumsal tarihimiz açısından olduğu kadar siyasal tarihimiz açısından da benzersiz…
Yıldırım Koç, daha iyi bir gelecek umuduyla şartları zorlayan insanların sınama-yanılma yoluyla çizmeye çalıştıkları rotayı takip ederken; bir yandan da büyük oranda sancılı bir kendi kendine öğrenme sürecinin ürünü olan ilk sendikalaşma faaliyetlerinin sektörel ve coğrafi çeşitliliği üzerinden okurlara bir Türkiye turu attırıyor.
1970’de Aliağa Rafinerisi inşaatı sırasında başlayan grevden…
1946 ve 1950 seçimlerinde işçilerin ezici çoğunluğunun Demokrat Parti’ye yönelmesini olmadık tarihsel nedenlere dayandıranlar, bu kitapta dönemi jandarma baskısından başlayarak kırsal kökenli işçilerin ağzından dinleyebilir; Demokrat Parti’nin genel grev başta olmak üzere işçi haklarını ileri sürmesini ve aynı işçilerin aradan zaman geçip de kendilerine vaadedilen haklar verilmediğinde yeniden muhalefete yönelmelerini okuyabilirler. Ayrıca 60’ların başında bu iki gelenek arasındaki yalpalanmaların yanısıra, Türkiye İşçi Partisi ve akim bir teşebbüs olan Çalışanlar Partisi’ne yönelik ilginin nedenleri de anlatılıyor. Bu dönemde işçilerin sendikal mücadelenin dışında gündelik yaşamlarını kolaylaştırmak ve yarınlarını güvenceye almak için tüketim ve konut kooperatifleri kurmaları, oldukça yaygın bir faaliyet olarak öne çıkıyor.
Yazarın 34 yıl boyunca, kendisinin de çalıştığı Türk-İş ve ona bağlı Yol-İş deneyimlerinden derlediği 100’e yakın görüşme, kâh polisiye romanları aratmayacak hayatları; kâh tepeden anlatılan tarihin kendi hâlinde, sade insanlar arasında nasıl örüldüğünü, ama en önemlisi de insanların baskı ve sömürüden kurtulma arayışlarını, didaktik olmayan samimi bir ifadeyle yansıtıyor.
Zafer Aydın, 1968’in üniversite işgalleri ve 6. Filo protestolarının ardında daha az anılan işçi hareketini, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan ’68’in İşçileri’nde mercek altına alıyor. 23 öncüyle yapılan görüşmeler, dipten gelen fırtınanın da hikayesini anlatıyor.
Daha önce İşçilerin Haziranı’yla 15-16 Haziran İşçi Direnişi’ni hazırlayan koşulları kapsamlı bir arşiv çalışması ve bir dizi yüzyüze görüşmeyle tarihe nakşeden Zafer Aydın; bu defa ’68’in İşçileri’yle olayların önüne aktörleri koyarak, işçi hareketi tarihinde yeni bir sayfa açmalarına yolaçan saikleri mercek altına alıyor. Anlatılan, 60’lı ve 70’li yıllarda bir grup işçinin hikayesi olmanın ötesinde, o dönemin de anlatısı… Hızla sanayileşen ve kentleşen Türkiye’de kırsal kesimden kopup gelen insanların önünde açılan dünyanın ve onların bu dünyayı kendi suretlerinde yoğurma çabalarının hikayesi…
1968’de genellikle Haziran’daki üniversite işgalleri ve ardından ABD’nin 6. Filosu’na karşı düzenlenen anti-emperyalist gösteriler öne çıkar. Temmuz’da başlayan fabrika işgalleri ise Türkiye’yi farklı türden bir mücadele biçimiyle tanıştıracaktır. 50’lerin sonunda ağır ağır başlayan, 60’lı yıllar boyunca yükselişe geçen ve 15-16 Haziran 1970’de zirveye ulaşan bu hareketin aktörleri kimlerdir? Ne yemiş, ne içmişlerdir de toplumsal-siyasal tarihimize bu kendilerine has damgayı vurabilmişlerdir?
15-16 Haziran eylemlerinde grevdeki işçiler…
Bir öncekinden farklı olarak bu dönemin işçileri, fabrika sınırlarının dışına çıkmayan bir hak arayışının derde derman olmakta yetersiz kaldığını görüp hem sokağa hem de siyasete gözlerini dikmişlerdi.
Zafer Aydın’ın 23 öncü işçiyle yaptığı görüşmelerin 60-70’li yılların işçilerinin tamamını temsil ettiğini söyleyemeyiz. Bu dönemde de işçi sınıfının büyük kısmının, kazaya-belaya bulaşmadan hayatını idame ettirmenin yollarını aradığını belirtmek gerek. Ancak bu dönemdeki kazanımların elde edilmesinde, öncü işçilerin tarihsel bir payı var. Bu işçilerin iradesi ve ısrarı olmasa, başka dönemlerde olduğu gibi, o dönemde de işçiler toplumsal ve siyasal yaşamda daha pasif bir unsur olarak kalabilirlerdi.
“Kartal’ın Şövalyesi”nden “Sınıfın Peygamberi”ne, “İşçilerin Keko’su”ndan “Neşesini Mücadeleden Alan İşçi”ye, anlatılan aslında bir hikaye değil, bir haysiyet mücadelesidir. Yokluktan gelen, hiçlikten gelen insanların “her şey olma ısrar ve inadı” bugünle de, gelecekle de bir irtibat kuruyor.
1915’teki kara muharebeleri sırasında şehit olan 57. Alay Komutanı Hüseyin Avni Bey, Çanakkale’nin unutulmaz fedakarlarından biriydi. Ancak onunla ilgili anlatılar ve tarih çalışmaları; doğru metodoloji, saha çalışması ve ilk defa ortaya konan belgelerle bilimsel bir eser haline getiriliyor. Efsaneleştirme veya genellemelere karşı, bugüne taşınan hakiki bir kahramanlık tarihi. Bir referans kitabı.
Özellikle son dönemde Kronik Yayınları’ndan çıkan yayınlar, askerî biyografi ve askerî tarih konularında literatüre önemli katkı sağlıyor. Bunlar arasında 1. Dünya Savaşı Çanakkale cephesinde şehit olan 57. Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey’in belgesel-askerî tarih/ askerî biyografi ekseninde sunulan hikayesi dikkati çekiyor.
Başarılı ve zafer sürecinde muharebe kazanmış askerî birlikler genellikle kumandanı ile anılır. Ancak 57. Alay, genellikle bağlı bulunduğu 19. Tümen’in Komutanı Albay Mustafa Kemal ile bilinir; kara çıkarmalarının ilk günü olan 25 Nisan 1915’te Anzak (ANZAC) kuvvetlerini Arıburnu’nda durdurmaları ile tanınır. 57. Alay Komutanı olan Yarbay Hüseyin Avni Bey, elinde kılıç başta olmak üzere askerlerini süngü hücumuna kaldıracak kadar cesur ve inançlı bir komutandır. Aynı zamanda Çanakkale muharebeleri esnasında şehit olan 15 alay komutanından biridir. Ancak Mustafa Kemal’in, Ruşen Eşref’e mülakatında sarfettiği “Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz” sözlerinde altı çizildiği gibi, Türkler şahsi kahramanlıklara değil, ordunun tamamının kahramanlığına sahip çıkmıştır ve vatan bu sayede kurtulmuştur. Ancak bu durum, tozlu raflarda kalan belgelerle beraber Yarbay Hüseyin Avni Bey gibi birçok fedakar subayın şahsi kahramanlıklarının yıllar içinde örtülü kalmasına neden olmuştur.
Hüseyin Avni Bey’in şehit olduğu sırada üzerinde bulunan üniforması.
Türkiye’de 57. Alay’ın Çanakkale muharebeleri safahatını içeren çeşitli eserler yayımlandı. Bunlar 57. Alay tarihçesini, alayın Çanakkale muharebeleri cerideleri, 19. Tümen Çanakkale muharebeleri cerideleri gibi askerî belgelere dayalı birincil kaynaklar ve çeşitli hatıra ve belgelere dayalı olarak anlatan ikincil kaynaklardı.
Şehit Yarbay Hüseyin Avni Bey – Şanlı 57. Alay’ın Cesur Komutanı kitabının hazırlanmasında, harp cerideleri başta olmak üzere yerli ve yabancı kaynaklar incelenmiş. Bu kaynaklardan alıntılar ve belgelerle beraber, Yarbay Hüseyin Avni Bey’in kendisiyle aynı ismi taşıyan ve yazarlardan biri olan torunu Hüseyin Avni Tanman ve ailesine ulaşan evrak-ı metrukesi; arazi üzerinde yapılan özenli ve detaylı çalışmalar; doküman, fotoğraflara sahip kurumsal arşivler; şahsi koleksiyonlar incelenmiş. Deyim yerindeyse -eldeki geniş kaynak ve manevra alanına rağmen-iğne ile kuyu kazılarak müstesna bir eser halinde ortaya konmuş. Bahsi geçen kaynaklara dayanılarak, özellikle arazi bilgisiyle bunlar somutlaştırılmış.
Diğer taraftan 57. Alay haritaları üzerinden muharebe arazisinde siper, karargah, mevzi, tünel vb. tüm noktalarda titiz bir şekilde arazi çalışması yapılmış. Bu sayede -bana göre eserin askerî tarihe en önemli katkılarından biri- Yarbay Hüseyin Avni Bey’in şehit olduğu yer, yani 57. Alay karargahının ve çadırının bulunduğu nokta tam olarak tespit edilmiş.
Hüseyin Avni Bey’in karargahı ve Çataldere mıntıkasındaki önemli noktalar. 1 numara karargahın yerini, 2 numara şehit olduğu noktayı gösteriyor.
5 bölümden oluşan eserin ilk bölümünde Yarbay Hüseyin Avni Bey’in hiç bilinmeyen kökeni, ailesi ve en eski fotoğrafı ile beraber Çanakkale cephesinden önceki askerî görevlerine ait bilgiler okuyucuya sunulmuş. Kitabın hacminin yaklaşık yarısını oluşturan ikinci bölümde ise Hüseyin Avni Bey’in Çanakkale muharebelerindeki neredeyse her anına, bütün aksiyonlarına yer verilmiş. Şehit oluşu ise ayrı bir kısım olarak üçüncü bölümde anlatılmış. Çanakkale muharebeleri üzerine araştırma yapanlar ve meraklılar arasında en çok ilgi çekecek bölüm Hüseyin Avni Bey’in şehadeti bölümü olacaktır diye düşünülebilir. Zira onun şehit oluşu, araştırmacıları ve muhibbanları arasında hep tartışma konusu olmuştur. Kimi kaynaklara göre Hüseyin Avni Bey İtilaf deniz topçusu tarafından gemilerden atılan bir topun karargah çadırına düşmesi ile şehit olmuştur. Kimi kaynaklara göre ise Boyun bölgesinde (Courtney’s Post) bulunan Avustralya yapımı “Garland” siper havanı veya o bölgede konuşlu bir Japon siper havanından atılan mermi ile şehit düşmüştür. Kitabın yazarları, belgeler ve raporlar ile bu konuya da son noktayı koymuşlar.
Dördüncü bölüm her ne kadar Yarbay Hüseyin Avni Bey’in mektuplarından oluşsa da, aynı zamanda kendisinin entelektüel yönü ve ailevi ilişkileri hakkında da bizlere ipuçları veriyor. Bu bölümde hem Hüseyin Avni Bey’i hem de “Hüseyin Avni”yi birarada görmek mümkün. Şahsi evrakları arasında bulunan ve özellikle “Avni” imzası ile yazdığı nazireler; Mehmet Akif (Ersoy) tarafından 14 Ocak 1915’te yazılan “Akif” imzalı “Meal-i Celili” adlı şiir ile çocukları ile arasındaki yazışmalar, Hüseyin Avni Bey’in gündelik hayatı hakkında bizlere detaylı bilgiler sunuyor.
ŞEHİT YARBAY HÜSEYİN AVNİ BEY
HÜSEYIN AVNI TANMAN – AHMET YURTTAKAL KRONIK KITAP, 2021 304 SAYFA, 40 TL
Yazarlar, kitabın beşinci ve son bölümünü Atatürk’ün verdiği “Arıburun” soyadını taşıyan Hüseyin Avni Bey’in ailesine ayırmış. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na, sonrasında Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı ve Cumhurbaşkanı Vekilliği’ne kadar yükselen Tekin Arıburun Paşa’dan da bahsedilen bu bölümde, Yarbay Hüseyin Avni Bey’in şehitliğinin bulunduğu yer, bunun yapılışı ve yapılan ziyaretlerden de sözediliyor.
Askerlik yalnızca bir meslek değil bir yaşam tarzıdır. Yani askerî biyografilerde özel hayat ve askerî hayat birbirinden bağımsız olmamalıdır. Bu açıdan bakıldığında, eserin askerî biyografi çalışmalarına ilham verecek nitelikte ve metotta hazırlandığını söyleyebiliriz. Öte yandan tarih çalışmaları açısından, birincil kaynakların ışığında ele alınan ikincil kaynakların ilk defa ortaya konan belgelerle neredeyse “ana kaynak” niteliğine taşındığını görüyoruz. Yazarları, özellikle bu gösterdikleri özen ve çalışkanlıkları nedeniyle kutlamak gerek.
Literatürde tarihî/askerî biyografi çalışmalarının çoğunlukla tek kaynak üzerinden yürütüldüğünü; bunların bireysel çalışmalarla “sentezlenerek” eser hâline getirildiğini biliyoruz. Halbuki bu eser, bu tür çalışmaların müşterek bir şekilde yapılması ve doğru metodoloji kullanılması durumunda, ortaya uluslararası referans değeri taşıyan ürünler koyabileceğinizi gösteriyor. Sürecin olmazsa olmazı da tabii arazi çalışması ve varolan diğer kaynakların arazi üzerinde teyit edilmesi.
Lise öğrencilerinin okulları bünyesinde çıkardıkları Yesterworld dergisi, her sayısında öğrencilerin kaleme aldıkları tematik konulardaki yazılardan oluşuyor. Türkçe-İngilizce hazırlanan dergi, güncel hadiselerin arkasındaki tarihsel süreci görmeyi-göstermeyi hedefliyor.
Hisar Okulları’nın Sosyal Bilimler bölümü başkanı ve tarih öğretmeni Aydan Demirkuş’un inisiyatifiyle geçen dersyılında başlayan tarih dergisi çıkarma faaliyeti; 2021-22 dersyılında da devam edecek. Aydan Hoca tarih dergisi çıkarma fikrini ve uygulamasını #tarih dergiye anlattı:
“Uzun yıllardır öğrenciler tarafından çıkarılacak bir tarih dergisi hayalim vardı. Bu yılın başında, bölümdeki tarih öğretmeni arkadaşlarımın desteği ile okul toplumuna duyuru yaptık ve istekli öğrencilerin başvurmasını istedik. Derginin çıkabilmesi için yazarlara, editör grubuna ve tasarım-yayın ekibine ihtiyacımız vardı. Öğrenciler çalışmak istedikleri alana başvurularını yaptılar. Derginin çıkarılmasında tek bir sorumlu öğretmen yok. Benimle birlikte 2 arkadaşım daha dergi projesinde çalışıyor.
Bu projede temel amacımız, okulda tarih alanında öğrencilerin dersler dışında derinleşebilecekleri bir platform oluşturmak ve tarihsel bakışaçısını yaşamlarının bir parçası hâline getirmek. Öğrencilerin güncel hadiselerin arkasındaki tarihsel süreci görmesini önemsiyoruz. Diğer yandan onların hem entellektüel bakışaçılarını genişletmek hem de spesifik konulardaki konsantrasyonlarını arttırmak istiyoruz.
Projeye katılan öğrenciler, önce Türkiye de yayımlanan tarih dergilerinden örnekleri incelediler; akademik bir araştırma sürecinin metotlarını uygulamada gördüler. Tarih öğretmenleri olarak bizler de kaynağa yönlendirmede, konuların içerik tasarımında onları destekledik. Yazıları yazan grubun çalışmaları editör grubu tarafından değerlendiriliyor. Sonrasında öğretmenler olarak bizler okuyoruz ve geri dönüşleri yapıyoruz. Son düzeltmelerden sonra, yazılar tasarım grubu tarafından dergiye dönüştürülüyor. Öğretmenlerin ve okul müdürümüzün onayı ile basılıyor.
Öğrencilerin her dergi deneyiminde daha geliştiklerini görüyorum. Pek çok hatayı kendileri görüp, düzeltme çabasına giriyorlar. Hatta eleştirilerde bizden daha sert olabiliyorlar. Disiplinli bir süreç takip ediliyor. Yoğun ders programlarında, bu çabalarını çok takdir ediyorum”.
Yesterworld ekibi şu öğrencilerden oluşuyor: Duru Polat (Editör), Ela Kopmaz, Demir Alp, Can Aymen, Jessica Sezer, Dila Yağmurdereli, Aslı Taze, Tuna Bilici, Selin Dönmez, Emir Yıldırım, Alp Arditi, Zeynep Ölmez, Dafne Ovadya, Yasemin Dindar.
Kişisel olanla toplumsal ve tarihsel olanın kesişimi: Bize konulan isimler. Doğan Gürpınar, Telemak Kitap’tan çıkan Türkiye’de Özel İsimlerin Tarihi’nde Tanzimat’tan günümüze Türkiye’nin farklı arkaplanlardan gelen ailelerinin kuşaklar boyu dönüşen hikayelerini, çocuklarına koydukları isimler üzerinden takip ediyor. 30’ların Türkçülük dalgasıyla Türkan, 50’lerde Hülya, onu takiben Nilgün… 80’lerle birlikte Burcu ve Pınar. Bugün ise artık Ada’lar, Duru’lar, Bade’ler zamanı.
Refik Halid Karay, Şevket Turgut Paşa’dan bahsederken bu ismi duyduğunda “Dev cüsseli, palabıyık, iri sakal bir kumandan” hayal ettiğini anlatır. Karşısına “ayaklarını göstermesi ayıp bir uzuvmuş gibi saklayan, ilave memuriyet istemeye gelmiş bir tapu memuru tavrıyla helecan ve mahcubiyet içinde bekleyen” gerçek paşayı görünce de “İnsanlara 30 yaşından sonra isim verilmesi kanun olmalı” der. Gerçekten de ismi bir kişiye dair bildiğimiz ilk bilgidir. Her ne kadar Karay’ı yanıltmış olsa da, ailelerin kendilerine ve çocuklarına dair topluma vermek istedikleri sinyallerle birlikte ulusal belleği taşıyan, konulduğu dönemin etkileşimlerinden ilham almış kusursuz ulusal hafıza mekanlarıdır da…
Doğan Gürpınar, Türkiye’de özel isimlerin tarihine ilişkin “Her ismin çok sarih olarak saptanabilir şekilde hayat bulduğu bir 5 yıl aralığı var. Bu 5 yılın ardından o isim görkemini kaybederek seyrekleşmeye başlıyor” diyor. Örneğin “Türkan” tam olarak Türkçülük kavşağında karşımıza çıkıyor. İttihatçılar ve kuşaktaşları oğullarına Türk tarihinden isimler uygun görürken “Türkan”, kızlar için tek tabanca… Öyle ki Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin 1920-1930 arasında doğan ilk kadın mezunlarının sekizde biri “Türkan” ismini taşıyor. “Türkan”ın yükselişi keskin olduğu gibi 1930’larda yeni cumhuriyetçi isimler karşısında gözden düşüşü de o denli hızlı oluyor. Bir sonraki 15 yılda doğan mezunlarda oranı %1,9’a düşüyor. 1950’ler “Hülya”nın çok yaygın bir şehirli isme dönüştüğü dönem. Zamanın İstanbul ve Ankara ilkokullarında onu “Neşe” ve Refik Halid Karay’ın romanından esinle “Nilgün” takip ediyor. Bu isimler de sonraki on yıllarda “halk ismi” haline gelmeleriyle beraber silikleşiyor. 1970’lerin ikinci yarısından 1980’lerin ortasına “Burcu” ve “Pınar”ın zirve on yılı. Son yirmi yılda ise isimler erkekte de, kızda da istikrarlı şekilde kısalıyor. Ada’lar, Eda’lar, Ela’lar; o da olmazsa Duru’lar, Sıla’lar, Bade’ler kreşleri istila ediyor.
Elbette her isim, dönemine ilişkin bir şey söylemez. Tesadüfler, denk gelmeler, bir roman karakteri ya da şöhretli bir adaş da isim koymada etkili olabilir. Ama o ismi yaygınlaştıran ilhamlar dönemlere dair bir fikri bize duyumsatır; içiçe geçmiş birçok etkiyi, bir anlamda ifşa eder. Her isim bir döneme sinmiştir. Doğan Gürpınar, bu şifreleri çözerken, isimlerin geride bıraktığımız yüzyılın hafızasında ne denli önemli köşe taşları olduğunu gösteriyor.
Karakterini 2. Abdülhamit döneminde kazanan Yıldız Sarayı’nı bir bütün olarak inceleyen; yapının birbiriyle ilişkili tüm bölümlerini değerlendiren; 2. Abdülhamid dönemindeki değişimleri tarihsel bağlamı içinde ortaya koyan; ilk defa ortaya çıkarılan belge ve buluntuları, devrin ve günümüzün görsel malzemeleriyle kombine eden bir referans kitabı. 5 yıllık bir çalışmanın ürünü.
Dünyadaki tüm imparatorluklarda olduğu gibi Osmanlılarda da saraylar devletin dünya görüşünü, teşkilatını, imajını ve yönetim sistemini yansıtmada önemli bir role sahip. Bununla birlikte Osmanlı sivil mimarisinin önemli yapılarından biri olan bu mekanlar; mimarlık tarihi, sanat tarihi ve tarih gibi önemli disiplinler açısından dinî mimari ya da diğer anıtsal yapılar kadar ayrıntılı incelenmemiştir. Topkapı Sarayı gibi Osmanlı hanedanına yüzyıllardır evsahipliği yapmış en görkemli yapı dahi ancak son yıllarda önemli çalışmalarla ele alınmaya başlanmış; saraya dair popülist ve menkıbevi bakışaçılarının ötesinde akademik değerlendirmeler yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştır.
Osmanlı yönetim ve toplumunda 18. yüzyılda başlayan zihniyet ve mekan algısının değişimiyle imparatorluğun idare merkezi olan saraylar da doğal bir değişime uğradı. Bu bağlamda Osmanlı sarayında teşrifatın, mimarinin ve zevklerin farklılaştığı açıkça görülebilir. Hem klasik Osmanlı devlet geleneğinden beslenen hem de değişen dünya düzenine uyum sağlamak adına yeni protokol mekanlarını ortaya koyan yeni yaklaşım, Çırağan-Dolmabahçe-Beylerbeyi-Yıldız başta olmak üzere pek çok saray ve köşkün inşaına vesile oldu.
Bu son dönem Osmanlı saraylarından biri olan ve özellikle 2. Abdülhamid’in tahta çıkmasının ardından kısa bir süre sonra devletin yönetim merkezi olarak belirlenen Yıldız Sarayı, Osmanlı sarayları içinde ayrı bir yere sahip. 2. Abdülhamid’in uzun yıllar boyunca yerli ve yabancı kaynaklar tarafından farklı açılardan tartışılan siyasi hayatının gölgesinde kalan ve kimi zaman da onunla özdeşleştirilen bu saray; sembolik değeri kadar mimari düzeni ve kurgusu, bütünselliği bakımından da ayrıntılı şekilde ele alınmamıştı.
2. Abdülhamid’in tahta çıktıktan kısa bir süre sonra, sahildeki Dolmabahçe ve Çırağan gibi saraylar yerine, tam Boğaz’a nazır, açık bir manzaraya sahip ve çevresine hâkim bir tepede konumlanan Yıldız Sarayı’nı tercih etmesi tesadüfi değildi. Onun yönetim anlayışını ve kişisel zevklerini yansıtan stilleri bünyesinde barındıran, doğayla içiçe planlanmış Yıldız Sarayı, zaman içinde kapladığı alanla yatay bir anıtsallık kazandı. Birkaç yüzyıldan beri saray arazisi olan Yıldız korusu ve buraya inşa edilmiş bazı köşkler dışında pek kullanılmayan bu mekan Abdülhamid döneminde asıl karakterini kazandı; içiçe avlu ve bahçelerden oluşan klasik bir Osmanlı sarayı görünümü aldı.
Yıldız Sarayı 2. Abdülhamid dönemindeki saray teşrifatına uygun şekilde düzenlenmiş, uzun ve yüksek duvarları ile dış dünyadan yalıtılmış küçük-görkemli bir kent gibi değerlendirilmiş. Saray, temelde devlet işlerinin yürütüldüğü Selamlık ve padişahın özel hayatına has Harem olmak üzere iki ana avlu ile bunların uzantıları köşk ve su yapıları ile çevrili bahçeler, korular ve dış yapılardan oluşur. Padişahın 33 yıllık uzun saltanat döneminde değişen ihtiyaçlar ve zevklere uygun şekilde yeni binalarla zenginleşen ve kalabalıklaşan saray, yine bu dönemde epey yapısal değişim geçirdi. Bununla birlikte Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin ardından farklı işlevlerle ve parça parça kullanılan Yıldız Sarayı, özgün hâlini ve bütünlüğünü kaybetmiş olarak günümüze ulaşabildi.
Fotoğraflardaki ayrıntılar Yıldız Sarayı kitabı için arşiv fotoğraflarındaki detaylar üzerinden sarayın yerleşim düzeni ve mimarisi gibi temel özelliklerine ulaşılmaya çalışıldı. Saray’ın bahçesi içinde 2. Abdülhamid’in Kulanımındaki Hususi Daire.
Bugüne değin Yıldız Sarayı’nın sistemli ve bütünsel inşa tarihçesinin yazılmamış, sarayın tarihsel bağlamı içinde değerlendirilmemiş olması önemli bir eksiklikti. Buradan hareketle saray tarihiyle ilgili çalışmalar, Yıldız Teknik Üniversitesi Sultan II. Abdülhamid Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. A. Melek Özyetgin öncülüğünde 2015’ten itibaren başlatılmıştı. Merkez, yerli-yabancı pek çok akademisyen, araştırmacı ve sanatçıyla işbirliği içinde bu alandaki çalışmalarını sürdürdü. Merkezin en kapsamlı projesi olan Yıldız Sarayı kitabı, uzun ve titiz araştırmalar sonucu Melek Özyetgin, tarihçi-akademisyen Prof. Dr. Vahdettin Engin ve benim katkılarımla ortaya çıktı.
Yıldız Sarayı, Osmanlı sarayları içinde inşaı, teşrifatı, kurumları ve sosyal yaşamı hakkında en fazla yazılı belgeye sahip olan sarayların başında gelir. Saray hakkında Osmanlı arşivindeki belgeler, Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu’ndaki fotoğraflar, sarayın mimari düzen ve işleyişinin anlaşılmasında büyük önem taşır. Varolduğu bilinen kimi belgelerin günümüze ulaşmaması ve aralarda kronolojik boşluklar sözkonusu olsa da, arşivin sağladığı bilgi zenginliği eşsizdir. Şimdiye kadar Yıldız Sarayı ile ilgili çalışmalarda bu arşiv belgelerinin sistematik metotla kullanılmaması, sarayın bütünsel algılanmasını engellemişti. Özellikle bu çalışmada yer alan 2. Abdülhamid dönemine ait “Yıldız Sarayı vaziyet planları”, sarayı bütün olarak gösteren mevcut en eski çizimler olarak son derece önemlidir. Bu planlar sarayın değişen katmanlarını tespitte ve avlularının sınırlarını belirlemede temel kaynak olarak kullanıldı, yapısal değişim bu planlardan takip edilebildi.
Ayrıca günümüze ulaşan fotoğraflarından Yıldız Sarayı’nın yerleşim düzeni, mimarisi, süslemesi, mobilyası, bahçe tasarımı ve peyzaj mimarisi gibi temel özelliklerine ulaşmak mümkün olabildi. Çekim tarihleri tam bilinmemekle birlikte, fotoğraf karelerindeki ayrıntılar incelendi ve bunlar sarayın mimari katmanlarının oluşumuna uygun bir sırayla verilmeye çalışıldı. Yıldız Sarayı’nın bu fotoğraflarının bir kısmı önceden yayımlanmışsa da, bunlar eserde ilk defa olabildiğince doğru tanımlandı, adlandırıldı, kronolojik sıralandı ve yüksek çözünürlüklü hâlleriyle yer aldı.
20. yüzyıl başlarında Yıldız Sarayı Kütüphanesi’nin içi
İlgili dönemde sarayı görmüş, sarayda yaşamış yerli veya yabancılar tarafından kaleme alınmış hâtıra kitapları gibi belge değeri olan çeşitli kaynaklar da sarayın anlaşılmasında önem taşımaktaydı. Kitapta hatırat türündeki tüm kaynaklarda yer alan bilgiler saray yapılarıyla ilişkilendirilmeye çalışıldı; her bir yapının sarayın mimari programındaki ve saray işleyişi bağlamındaki yeri verilmeye gayret edildi.
İki ana bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde, sarayın özellikle 2. Abdülhamid’in kişisel ve yönetsel ilkeleri bağlamındaki yapılaşması değerlendirildi; onun özel hayatı yanında sarayın şekillenmesinde de etkisi olan idealleri, şahsi özellikleri, uğraşları ve zevkleri ele alındı. Bu bölümde, dönemin siyasi, sosyal ve kültürel olayları ile şekillenen Yıldız Sarayı’nın genel çerçevede değerlendirilmesi de yapıldı. İkinci bölümde ise sarayın ana iki avlusunu (resmî bölüm ve özel bölüm) oluşturan yapılar ve bunların düzeni anlatıldı. Aynı zamanda sarayın dış bahçesi olarak belirlenen Şale Kasrı ve Merasim Daireleri, Malta Istabl-ı Âmire ile Yıldız Korusu’ndan oluşan bahçe ve bölümleri; ana yapının etrafını kuşatan ve sarayla doğrudan ilişkili kısımlar (su yapıları, askerî yapılar, dinî yapılar ve diğer dış yapılar) avlu düzenleri ile verildi. Ayrıca ilgili avlularda bugüne ulaşmayan ve mevcudiyeti planlardan ve diğer kaynaklardan tespit edilen dönem yapıları da ele alındı. Sarayla ilişkisi ilk defa bu kitapta ortaya konan bazı yapılar yanında, yeri ve işlevi konusunda arşiv belgelerine dayalı yeni tespitlerin yapıldığı binalar da anlatıldı. Eserin “Ekler” kısmında, arşivde bulunan planların yeniden yapılan çizimleri; saray ve çevresinin erken cumhuriyet devrine ait hava fotoğrafları; metin içinde görsel malzemesi kullanılmayan ancak atıf yapılan belgeler yer aldı.
Yıldız Sarayı kitabını hazırlama sürecinde zorluklar da yaşandı. Saray yapıları ile ilgili saha araştırması sırasında, devam eden restorasyon çalışmaları nedeniyle mekanların bir kısmını yerinde inceleme imkanı bulunamadı. Yine bu restorasyon ve yeniden işlevlendirme sürecinde binaların içleri tamamen boşaltılmış olduğundan, yapıların iç düzenleri hakkında çalışmak mümkün olamadı.
Küçük Mabeyn Köşkü 2. Abdülhamit tarafından 1901’de çalışma ve dinlenme köşkü olarak inşa ettirilen Küçük Mabeyn Köşkü, Sultan’ın tahttan indirildiğini de haber aldığı yerdi.
Kitapta 2. Abdülhamid dönemi Yıldız Sarayı anlatıldığı için bu devrin görsel malzemeleri tercih edildi; eğer bir yapıyla ilgili fotoğraf yoksa bunun güncel karelerine yer verildi. Özellikle Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu içinde başta Harem yapıları olmak üzere birçok saray yapısının özgün hâlini gösteren fotoğraf bulunmaması, sarayın görsel olarak ortaya koyulmasında eksiklik oluşturdu. Bunların yanısıra, saray yapılarının bir kısmının hâlihazırdaki durumunun fotoğraflanmasına bu süreçte izin verilmediği için, arşivlerden edinilen mevcut fotoğraflar kullanıldı. Ayrıca, Yıldız Sarayı’nda devam eden restorasyon sebebiyle, bazı saray yapılarının daha önceki restorasyon ve yapı durumlarını gösteren arşivlerdeki belgelere de (İstanbul 3 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü arşivi, IRCICA-Yıldız Sarayı yapıları restorasyon dosyaları gibi) ne yazık ki erişim izni verilemediğinden bunlardan istifade etmek mümkün olmadı.
Yıldız Sarayı dahilindeki gaz borularının haritası.
Kitapta, Osmanlı mimarlık tarihinde çoğunlukla üzerine fazlaca durulan üslup ve biçim tipolojilerinden ziyade yoruma ağırlık veren; her bir yapının ayrıntılı formlarının ötesinde saray bütünlüğündeki yerine odaklanan ve bunların farklı işlevlerini yansıtan bir yaklaşım benimsendi.. Kitabın temel ve nihai hedefi, ciddi ve kalıcı bir yayının yanısıra, bir kültür mirası olarak Yıldız Sarayı’na dikkati çekmek, yapının korunmasına ve doğru kullanılmasına katkı sağlamak. Bugün yapının kimliğine uygun onarım çalışmaları, T.C. Cumhurbaşkanlığı’nın desteğiyle devam ediyor. Sarayın eski bütünlüğüne kavuşturulması ve yaşatılması en büyük temennimiz.
1939’da Fransızcadan çevrilip basılan Afrodit, Eski Âdetler kitabı toplatılır ve yayımcısına “müstehcenlik” davası açılır. Bilirkişi olarak atanan tarihçi-yazar İbrahim Hakkı Konyalı, kitabı sakıncalı bulur. Ancak daha sonra kendi yayımladığı kitapta Tanrıça’yı Türk ilan eder. Döneminde büyük hadiseye yolaçan dava, kitabın ve yayımcının beraatiyle sonuçlanır ama, siyasi tartışmalar yıllarca sürer.
Türk yayımcılık tarihi, mahkemeye verilmiş, takibata uğramış, toplatılmış, yasaklanmış ve imha edilmiş eserlerle doludur. Bu konuda Niyazi Ahmet Banoğlu Basın Tarihimizin Kara ve Ak Günleri (İst., 1960), Bülent Habora Yasak Kitaplar (İst., 1969), Emin Karaca Vaaay Kitabın Başına Gelenler!.. (İst., 2012) isimli kitaplar kaleme almıştır. Yazarların, çevirmenlerin, şairlerin ve bu eserleri yayımlayan nâşirlerin okka altına gittikleri yetmezmiş gibi, bir de basılan eserler toplatılıp depolarda çürütülmüş, imha ettirilmiştir.
Bizde soruşturmaya uğramış, mahkemeye verilmiş eserlerden biri de Pierre Louÿs’in (1870 -1925), Aphrodite, Moeurs Antiques isimli, ilk defa 1896’da yayımlanan kitabıdır. 1939’da Semih Lütfü Erciyas’ın sahibi bulunduğu Semih Lütfi-Suhulet Kitabevi tarafından Afrodit, Eski Âdetler adıyla tercüme edilerek yayımlanmıştır. Eser yayımlanır yayımlanmaz ilgi odağı olmuş; ama İstanbul Cumhuriyet Savcılığı emriyle toplattırılmış; müstehcenlik davası açılmıştır. Yayımcı Semih Lütfi Bey ve matbaa sahibi Kenan Dinçman mahkemeye verilmiştir.
Pierre Louÿs’in 1896’da yayımlanan Aphrodite, Moeurs Antiques isimli kitabının Türkçe tercümesi Afrodit, Eski Âdetler’in 1940 ve 1998 baskıları..
Kitabın çevirisini yapan Nasuhi Baydar o tarihte aynı zamanda milletvekilidir. Eser hakkında ilk soruşturma Sultanahmet 1. Ceza Mahkemesi tarafından gerçekleştirilir. Çevrilen eserin müstehcen olup olmadığına karar vermek üzere mahkeme, tarihçi-gazeteci-yazar İbrahim Hakkı Konyalı’yı bilirkişi tayin eder. İbrahim Hakkı Konyalı Fransızca bilmediği hâlde kitabın aslını incelemeden kendi görüşlerine göre olumsuz bir rapor yazar ve basılan kitabı sakıncalı bulur: “Böyle eserlerin dilimize çevrilmesi ile ahlakın ifsat edeceği (fesat kelimesinden; bozulma) kanaatinde bulunduğunu” bildirir.
Bu durum İstanbul basınında büyük bir gürültü koparır ve yayımlayanlar Konyalı’nın bilirkişi olmasını kabul etmeyip mahkemeye itiraz ederler. Bu arada İstanbul Üniversitesi’nden üç profesörden oluşan bilirkişi heyeti tarafından yazılan rapor okunmuştur. Bu raporda eserin müstehcen olmadığı savunulmuştur. Savcılık buna rağmen Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Heyeti’nden de bu kitabın çocuklara okutulup okutulmaması hakkında görüş istenmesini savunur.
Bunun üzerine İstanbul basınındaki tartışmalar iyice alevlenir. Bu arada İbrahim Hakkı Konyalı, Tarihi Afrodit: Esâtirin bu güzel ilahesi hakkında Şark ve Garp kaynaklarına, kütüphane ve müzelerine dayanılarak hazırlanan tarihi tedkikler başlıklı, 80 sayfalık bir kitap yayımlar. Bu kitapta da çıplak heykel resimleri, tablolar yer alır; hatta Konyalı “Afroditin Türklüğü” başlığıyla Tanrıça’nın Türk olduğunu iddia eder.
19 Şubat 1940 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Peyami Safa, “Bu davada Nasuhi Baydar, Hüseyin Cahit Yalçın, Falih Rıfkı Atay, Kazım Nami Duru, Prof. Mustafa Şekip Tunç, Prof. Sadrettin Celal Antel, Prof. Ali Nihat Tarlan, muharrir Vala Nurettin, muharrir Necip Fazıl Kısakürek, Muharrir Zekeriya Sertel, muharrir Naci Sadullah ve Peyami Safa haksızdırlar da, Pierre Louÿs’un eseri yerine, aynı isimle çırılçıplak tablo ve heykel resimleriyle dolu bir kitabı hem de Adliye önündeki kaldırımlarda işportacılara bangır bangır bağırtarak sattıran Konyalı İbrahim mi haklıdır?” diye yazar. Peyami Safa 20 Şubat 1940’ta yine Cumhuriyet gazetesinde İbrahim Hakkı Konyalı’nın Millî Mücadele’ye karşı olduğunu yazar, onu Atatürk düşmanı ilan eder.
Mahkeme salonu ana-baba günü 1940’ta kitabın müstehcen olup olmadığına karar verecek mahkemenin yapılacağı gün, Adliye ve çevresi tıklım tıklımdır. Koridorları dolduran gençler “Afrodit, Afrodit” diye slogan atar, ertelenen duruşmada nihayet Afrodit, Eski Âdetler beraat eder.
Kitabın çevirmeni Nasuhi Baydar ise, Mekki Sait Esen’e verdiği röportajda “cehalet ve taassup işi olarak başlıyan hadise körüklene şişirile, içeriği değiştirilip bir çeşit ticari bir iş hâlini aldı” der.
24 Şubat 1940’ta raporların okunacağı Adliye ve çevresi tıklım tıklımdır. Koridorları dolduran üniversiteli gençler: “Afrodit, Afrodit, Afrodit” diye tempo tutar, slogan atarlar. Kolluk kuvvetleri gençleri dağıtmak için harekete kalkışınca, gençler hep birlikte İstiklâl Marşı’nı okumaya başlar. Ortalık yatışır. Çeşitli görüşlerin sunulması ve raporların okunmasından sonra, mahkeme yine “Afrodit” tempoları altında 1 Mart tarihine ertelenir. Mahkeme günü 16.00 olarak belirlenen karar saati, yine kalabalık ve yığılma yüzünden 18.00’e çekilir. Afrodit, Eski Âdetler kitabı beraat eder.
Yayımcı Semih Lütfi karardan sonra “Durun, durun, söyleyeceklerim var..” diye haykırır. “İşte” der, “32 yıllık neşriyat hayatımda gördüğüm yegane mükafat. Arz-ı teşekkür ederim. Eserin ve bundan sonraki tablarının bütün hasılatını tamamiyle Erzincan felaketzedelerine terkediyorum”.
Bu mahkeme sırasında Tan gazetesinden Naci Sadullah, bu işin ticari getirisinin çok olacağını ileri sürüp şu şiiri yazar:
Afrodit’eTürk demişti Afrodit’in kopardığı gümbürtü sonrasında 80 sayfalık bir kitap yazan İbrahim Hakkı Konyalı, Tanrıça’nın Türk olduğunu iddia etmişti.
“Ey güzeller güzeli, ey güzeller perisi/ Var bu işin sonunda pek talihli birisi/ Bil ki dava bitince, bizim Semih Lütfi’nin/ Sâyemizde olacak binlerce müşterisi”.
Semih Lütfi bu işten çok para kazanmamış olabilir ama; daha sonrasında Afrodit, Eski Âdetler kitabını basan pek çok yayımcı bu eserden çok yüksek gelir elde etmiştir.
Tartışmaların üzerinde yıllar geçmesine rağmen, İbrahim Hakkı Konyalı 1964’te “Atatürk Beşeriyetin Emsalini Görmediği Bir Askerî Dehadır” başlığıyla 16 sayfalık bir broşür yayımlar. Bu broşürde 40’lı yıllardaki iddia ve fikrini muhafaza ettiğini belirten, kendisinin Atatürk’e bağlı biri olduğunu söyleyen Konyalı; bunu ispat için Atatürk’ü öven yazılarını tekrar yayımlar. Afrodit, Eski Âdetler kitabının Fransız yazarına “p..” yayımcısına da “Ermeni” (Semih Lütfi sonradan Müslüman olmuş, Türk ismi almış bir vatandaşımızdı) demiş olması da unutulur gider.
Fatih doğumlu, suriçi İstanbullu Turgut Kut; gerek eğitimi gerekse dil ve kitap bilgisi ile Türk-Osmanlı kültürüne ciddi katkıda bulunmuş müstesna bir aydındı. Başka alfabelerle basılmış Türkçe eserlerden tutun da, Türk yemek kültürü üzerine yaptığı çalışmalar, yazdığı kitap ve makalelere kadar bir dizi konuda çığır açan Kut, son kalem efendilerinden biriydi.
Seniha Hanım ile Mehmet Asım Kut’un evladı olarak 13 Mart 1936’da Fatih’te doğdu. Dedesi Matbaa-i Amire Başveznedarı Hasan Tahsin Kut Bey’dir. Kendisi doğma büyüme Fatihlidir. Bu yıllara ait anılarını Sema Aslan ile yaptığı söyleşide (Benim Kitaplarım, Otuz İsim Otuz Kütüphane, 2009, Doğan Kitap) anlatır:
“Çocukluğum, öğrencilik yıllarım Fatih’teki Millet Kütüphanesi’nde geçti benim. Evimle kütüphane arası tam bin iki yüz yetmiş adımdı! Kitaplı bir evde büyüdüm. Ağabeyim rahmetli Cüneyt Kut, Fatih savcısıydı ve onun evinde de kıyamet kadar kitap vardı. Çocuklarında da öyle… Genetik bir şey galiba! Ben Tanzimat kalıntısı büyüklerimin yanında yetiştiğim için eski harfleri küçük yaşta öğrendim. Büyükbabam yani beybabam Hasan Tahsin Kut, Matbaa-i Âmire’nin baş veznedarıydı. Evimizde ondan kalan bazı kitaplar da var. Hepsi yazarları tarafından beybabama imzalı. Zaten kitap ilgisi aileden gelir. Ben hâlâ kitapsız bir evde sıkılırım, biliyor musunuz? Bir de basılı kağıda basamam. Öyle öğrendim beybabamdan. ‘Basılı her şey emek ürünüdür’ derdi.”
Turgut Kut’un 1996’da Fatma Türe’nin yardımlarıyla Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde düzenlediği serginin şık ve kapsamlı katalogu…
Turgut Kut, İstanbul’un kalburüstü okullarında okumuş, Saint-Benoît Fransız Lisesi’ni bitirmiş, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi, kimya bölümünde öğrenim görmüş, efsane hocalardan Prof. Sara Akdik’in öğrencisi olmuştur. Bir süre Gazetecilik Enstitüsü’nde de bulunan Turgut Kut, Tanpınar’ın Edebiyat Fakültesi’ndeki derslerine iştirak etmiştir. Meydan Larousse’un Türkiye’de ilk basımı sırasında oluşturulan bilimsel ekibin içinde yeralan Turgut Kut, Adnan Benk, Konur Ertop, Hakkı Devrim, Vedat Günyol, Raşit Çavaş, Nezihe Aras gibi önemli şahsiyetler ile birlikte çalışmıştır. Osmanlı basın ve matbaacılık tarihi üzerine engin bilgisi ile meşhur bir kitapseverdi.
Yine bir röportajda, kitap sevgisini ve merakını “aileden gelen bir durum” olarak açıklayan Turgut ağabeyin hayatı hakkında önemli bilgiler buluruz:
“Benim ilgim evde başladı. Evde kitap gördüm. Abim de bir kitap tutkunudur. Aşağı yukarı 30-35 yıldır sahaflara gidip gelirim. Kolej yıllarından başlayıp yabancı kitapları merak etme, sonra çok küçük yaşta eski yazıyı öğrenmenin sonucu olarak bu ilgi başladı. 1965-68 yıllarından sonra sahaflarda eski yazı kitaplar azalmaya başladı. Bu da bence Batı’da Türk kültürü araştırmalarının yoğunlaşmasındandı. Örneğin rahmetli Necati Bey vardı Sahaflar’da her tür kitap meraklısını tatmin eden, istediklerini bulan sahaf tipiydi. Batı kütüphaneleri Türk kültürüyle ilgili araştırmalarını artırınca kitaplar onlara kaymaya başladı. 68’den sonra kitap yavaş yavaş bitmeye başladı. 1969’da yurtdışına gittim, 79’a kadar dışarda kaldım. Chicago Üniversitesi kitaplığı Ortadoğu bölümünde bibliyograf olarak çalıştım. Bu arada kitap bilgisi artı, bu bilgi sistematize oldu. Eskiden hafızama çok güvenirdim. Ama bunun gereksiz olduğunu, çağdaş malzemeyle çok daha geniş imkanlar yaratılacağını öğrendim. Uzun yıllar hep tanımakla, belge toplamakla, kitabın inceliklerini anlamakla geçti. Ama sanıyorum belli bir süre sonra ben de bunları bir hale yola sokacağım”.
Turgut Ağabey, eşi Prof. Günay Kut’un da görev yaptığı Chicago Üniversitesi’nde yaklaşık 10 yıl çalışmıştır. Bu yıllarda Hamamlar tarihi müellifi, arşivist Şinasi Akbatu ile İstanbul’un eski eserleri ve özellikle Osmanlı Şeyhülislamları’nın mezartaşları konusunda teşrik-i mesaide bulunmuş, sıkça mektuplaşmıştır.
Sıbyan Mektepleri, Şeyhülislamlar, yemek tarihi, kitabeler gibi konularda arşiv oluşturan ve çalışmalar yapan Turgut Kut Amerikan üniversitelerinde kütüphanecilerin terfi almaları için proje veya makale yazma zorunluluğundan dolayı 1973’te Türk Dili Araştırma Yıllığı-Belleten’de önemli bir makale yayımlar: “Türkçe Yazma Eserler Katalogları Repertuarı”. Turgut Kut’un hazırladığı 57 sayfalık bu makale, konuyla ilgili ilk ve en önemli kaynak yazılardan biridir.
Kendi elyazısıyla Üzerinde “Cehele-i cemaat-ı ulemadan sadır olan mücelled iki cilt meşe kütüğü manzurum oldu” yazan elyazısı notu ve kitaplarıyla Turgut Kut.
1979’da ABD’den dönüşlerinde Prof. Günay Kut, Boğaziçi Üniversitesi’nde, Turgut Kut ise İstanbul Belediyesi’nde göreve başlar. O günleri Turgut Kut başka bir söyleşide şöyle anlatır:
“26 Mayıs 1979’da İstanbul Belediyesi’ne alındım. Sonrasında ise Taksim’de Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü’ne bağlı Atatürk Kitaplığı’na gönderildim. 1 Ekim 1979’da beni kütüphane müdürü yaptılar. O dönemde belediye başkanımız rahmetli Aytekin Kotil’di. Ancak Atatürk Kitaplığı’nda kalamadım. Askerler geldikten sonra (12 Eylül darbesi) beni önce bugünkü Perşembe Pazarı’nda Sokollu Mehmet Paşa’nın yanındaki balık haline yolladılar. Bahriyeli bir yüzbaşı ile beraber kaçak midye, istiridye ya da haşerât-ı bahriyenin peşinden koşardık” (Turgut Kut, Kitap ve Kütüphane Hatıraları, 2019)
Osmanlı şeyhülislâmları hakkında uzun yıllar süren çalışmasını tamamlamış olan Turgut Ağabey’in ilgilendiği özel bir alan da Ermeni harfli Türkçe kitaplar, Karamanlıca eserlerdi. Bu alanda da kaynak olacak makaleler yazmış, başka alfabelerle basılmış Türkçe kitaplar konusundaki çalışmalara önayak olmuştur. Türkiye’de sosyal bilimler alanında bu konuda çalışma başlatan ilk kişilerden biridir.
2000’lerin başında Sapanca’da oluşturdukları kütüphane/ yazlık evlerinde oturmaya başlayan Kut ailesinin akademik eserlerinin büyük bölümü buraya taşındı. Kitapların toplanması, kutulara konulmasını ekibimle birlikte gerçekleştiren biri olarak, Turgut Ağabey’in suriçi İstanbul’dan belli bir süreliğine de olsa ayrılacak olmasının ondaki hüzün ve teessürünü bizzat müşahede ettim. Turgut Kut, İstanbul’a bağlılığını yine Marmara Belediyeler Birliği’nde yaptığı konuşmasında şöyle belirtir:
“Buraya eski bir Fatihli olarak geldim. Hayatım boyunca yurtdışında yaptığım çalışmalar haricinde surdışına, yani Fatih’in dışına çıkmış bir insan değilim. Yani eski tabirle ben, nefsi İstanbul’da doğdum ve büyüdüm. Şişli’de veya başka bir yerde kaldığımı hatırlamıyorum. Fatih’in belki de İstanbul’un, en eskilerinden birisi olduğumu tahmin ediyorum. Kütüphanelerle ilk tanışmam ise 1950’de rahmetli babamın beni elimden tutarak Millet Kütüphanesi’ne götürmesiyle olmuştur”.
2006’da yazarımız Emin Nedret İşli’nin de olduğu bir grupla (üstte).
Son yıllarında daha çok ilgilendiği Türk yemek tarihini eşsiz çalışmalarıyla aydınlatmış, bu konunun geçilemez uzmanlarından olmuştu. Osmanlı döneminde basılı ilk yemek kitabı Melce ü’t-Tabbâhin’in (Aşçıların Sığınağı) ağabeyi Cüneyt Kut tarafından yapılan yayınından (İstanbul, 1997) sonra, yazmalarla karşılaştırmalı ve matbu nüshanın tıpkıbasımını da içeren bir yayını eşi Prof. Günay Kut ile birlikte gerçekleştirdi. Eser Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı tarafından kaliteli bir şekilde basıldı (İstanbul, 2015).
Yemek ve gastronomi tarihi üzerine önemli çalışmalar yapan Turgut Kut, çok daha önce, 1985’te Açıklamalı Yemek Kitapları Bibliyografyası (Eski Harfli Yazma Eserler)’i yayımlamıştı. Bu çalışma, eski Türkçe bütün yemek kitaplarını ihtiva eden ve açıklamalı muhteşem bir kaynaktır.
Literatüre önemli katkı Turgut Kut’un 1973’te yazdığı “Türkçe Yazma Eserler Katalogları Repertuarı” başlıklı makale ve 1985’te yayımladığı Açıklamalı Yemek Kitapları Bibliyografyası (Eski Harfli Yazma Eserler)…
Turgut Kut aynı zamanda Mutfak Dostları Derneği’nin de kurucu üyelerindendi..Çiya Yayınları tarafından çıkarılmakta olan Yemek ve Kültür dergisinin yazarları arasındaydı. 2018’de Turgut Ağabey’in yayıma hazırladığı Ayşe Fahriye’nin Ev Kadını isimli yemek kitabı, 134 yıl sonra ilk defa günümüz okuyucusuna sunmuştu.
Osmanlı yayın tarihinde ilk dönem (Müteferrika, Üsküdar, Bulak, El-Cevaib gibi matbaalar) ve taş baskılardan oluşan değerli bir koleksiyona sahip Turgut Bey’in, İslâm Ansiklopedisi’nde de “Ali Ufki Bey, Bulak Matbaası, Darüttıbâ, Matbaa Hurufâtı, Matbaa-i Ebüzziyâ, Teodor Kasap, Mehmet Raif Yelkenci” hakkında yazdığı sahaflık ve matbaacılık tarihi açısından çok önemli maddeleri bulunmaktadır.
Baskı Osmanlı kaynaklarının günümüzdeki gibi antikalaşmadığı, pek çok kimsenin bu eserlerin önemini anlamadığı 1996’da, Sermet Çifter Kütüphanesi yöneticisi Fatma Türe’nin yardımlarıyla Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde “Yazmadan Basmaya: Müteferrika, Mühendishane, Üsküdar” sergisini hazırlamış, serginin bir de şık ve kapsamlı bir katalogunu kaleme almıştır. Türk yayın tarihi açısından unutulmuş bir alanı tartışmaya açmış, pek çok akademisyen bu eserden sonra bu konulara ilgi duymuş, eğilmiştir.
Suriçi İstanbullu olmakla her zaman iftihar eden, Fatih Fevzipaşa Caddesi’ndeki baba evini son zamanlara kadar koruyan Turgut Kut ile birlikte uzun yıllar kitap dünyasında bulunmuş, mezarlıklarda dolaşmış, kitap devşirmiş, kitapçılığın ince noktalarını öğrenmiş biri olarak büyük bir değeri kaybettiğimizi düşünüyorum. 2 Temmuz 2021’te Sapanca Kuruçeşme Camii’nden sonra Kemer Mezarlığı’nda toprağa verdiğimiz azîz ağabeyimizin hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.
Son Osmanlı döneminin önemli askerî liderlerinden Mahmut Muhtar Paşa’nın 1897’de Fransızca olarak yazdığı, 1910’da Türkçe olarak basılan İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaasına Dair Birkaç Söz adlı kitabı; bugün Kanal İstanbul’un tasarlandığı alanlara karşılık gelen arazilerin askerî açıdan savunulmasının önemini vurguluyor.
Bursa ipekçi esnafının önde gelenlerinden Katırcıoğlu ailesine mensup Sadrazam Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın oğlu olan Mahmut Muhtar Paşa (1867-1935), son Osmanlı döneminin önemli komutanlarından ve İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaası Hakkında Birkaç Söz isimli eserin yazarıdır.
İstanbul’da doğan Mahmut Muhtar Paşa Galatasaray’da okudu, Harp Okulu’na girdi ve Almanya’nın Metz kentindeki askerlik okulundan mezun oldu. Prusya ordusunda görev yapan Paşa, harp okulunda öğretmenlik yaptı. 1897 Osmanlı-Yunan savaşına katıldı; 1900’de ferik, 1907’de birinci ferik (orgeneral) oldu. Hareket Ordusu’yla işbirliği halinde 31 Mart isyancılarına karşı çıktı. 1909’da Aydın Valisi, 1910’da Bahriye Nazırı oldu.
Paşa’nın hayatını karartan, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne küsüp İstanbul’a bir daha dönmemesini yolçan hadise bu dönemde gerçekleşti. Mahmut Muhtar Paşa’nın Bakanlığı sırasında Seyr-i Sefain İdaresi (Deniz Yolları İdaresi) Times Iron Works isimli İngiliz gemi yapım şirketine 3 gemi siparişi vermiş ve maliyetin üçte biri olan 20 bin altın lirayı herhangi bir kefil aramaksızın ödemişti. Şirket ödeme yapıldıktan 4 ay sonra iflas etmiş, gemiler teslim edilmediği gibi ödenen 20 bin altın da geri alınamamıştı.
Rus Harbi’nden alınan dersler İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaasına Dair Birkaç Söz adlı eserin ilk kısmı 1877-78 Rus Harbi sırasında İstanbul ve çevresindeki askerî durum, ikinci kısım ise yeni bir düşman saldırısıyla oluşacak hâlin askerî açıdan çözümü üzerinedir.
Hadisenin gerçekleşmesinden 17 yıl sonra 1929’da Seyr-i Sefain İdaresi’nin İktisat Vekaleti’ne başvurusu üzerine, bu zararın sorumlularının araştırılarak Divan-ı Ali’ye yani Yüce Divan’a sevkedilmelerine karar verildi. Bu sorumluların başında da, o sıralarda elini-eteğini faal hayattan çekmiş bulunan Mahmut Muhtar Paşa gelmekteydi. Paşa bu hadiseden sonra Türkiye’yi terkedecek ve Mısır’a gidecek ve bir daha geri dönmeyecektir. Mısır hanedanından Prenses Nimetullah Hanım’la evli olan Mahmut Muhtar Paşa, İskenderiye’den Avrupa’ya giderken Nisan 1935’te vapurda hayata veda edecektir.
Ruznâme-i Harb, Maziye Bir Nazar, Acı bir Hâtıra isimli eserlerinin yanısıra La Turquie, l’Allemagne, Evenements d’Orient başlıklı Fransızca bir eseri de olan Paşa’nın, İstanbul’un askerî açıdan savunulması, işgale uğramaması, askerî hücumlar konularında kaleme aldığı bir kitabı daha vardır: İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaasına Dair Birkaç Söz. İstanbul’da 1910’da Artin Asaduryan Şirket-i Mürettibiye Matbaası’nda basılan bu 63 sayfalık kitabın sonunda, “Dersaadet ve Civarı” başlıklı bir katlanan harita bulunmaktadır.
Kitabın kapağında ve künye sayfasında Alman generali Moltke’nin “Suret-i umumiyede yarım milyon nüfuslu şehirler silah zoruyla zabt edilemezler. Bunlar kendi kendilerine sukût ederler (çökerler)” sözleri basılmıştır. Yine kapakta “Hassa Ordusu Kumandanı Ferik Mahmut Muhtar Paşa tarafından Fransızca olarak yazılmıştır” kaydı vardır. Bu eser İstanbul’un ünlü yayıncılarından Tüccarzade İbrahim Hilmi’nin (Çığıraçan) “Kütüphane-i İslâm ve Askerî”sinin bir yayınıdır.
Mahmut Muhtar Paşa (1867- 1935). Istıranca Dağları, Belgrad Ormanları, Çatalca, Çekmece, Hadımköy, Terkos gibi alanları içine alan harita (altta).
Eser, Mahmud Muhtar Paşa’nın 1897’de Fransızca olarak kaleme aldığı ve Beyoğlu’nda “Sultanın Kitapçısı” olarak bilinen Otto Keil tarafından neşredilen eserinin Türkçeye tercümesidir. Eserin mütercimi Ali Fuad Bey yazdığı kısa “mütercimin ifadesi” bölümünde eserin çevrilme nedenini şöyle aktarmaktadır: “İstanbul’un Kara ve Denizden Hücûm ve Müdâfaasına Dair Birkaç Söz namıyla bundan 12 sene evvel Beyoğlu’nda Kitapçı Otto Keil tarafından bir eser neşredilmişti. Eserin müellifi bir asker ve bir vatanperver sıfatıyla, vatandaşlarının nazar-ı dikkatini celb etmeği bir vazife-i hamiyet addetmiş ve efkârını Fransız lisanının setre-i himayetine tevdi eylemeğe mecbur olmuştu. Biz bu eseri Erkân-ı Harbiye sınıflarında müştakane fakat düşman-ı irfan ve hakikat olan idare-i sabıkadan ihritaz ederek okuyorduk ve müellifi olduğunu bildiğimiz Erkân-ı Harbiye Miralayı Mahmud Muhtar Bey’i gizli gizli tecbil ediyorduk. İdare-i istibdadiye zamanında Fransızca eserlerle vatandaşlarını intibaha davet eden Erkân-ı Harbiye Miralayı Mahmud Muhtar Bey bu devr-i hürriyet ve muadelette Millet-i Osmaniye’nin Birinci Kolordusunun kumandanı Birinci Ferik Mahmud Muhtar Paşa Hazretleridir. Daima kıymetini muhafaza etmiş olan müşarünileyhe bir mukabele-i şükran olarak ve aynı zamanda silah arkadaşlarıma da bir tuhfe-i irfan olmak üzere tercüme etmekle iftihar ederim”.
Rusların 1878’de yayımladığı haritadaki yerlerden geçip Yeşilköy’e kadar geldiklerini görmüş olan Mahmut Muhtar Paşa, bu eseri o tarihten 19 yıl sonra kaleme almıştır. Kendisi Balkan Savaşı’nda da İstanbul için hayati önemi olan Vize-Pınarhisar hattını savunan komutandır. Çatalca hattında Terkos cephesi komutanlığını üstlendiği sırada düşman saldırılarını kırmış, ancak 17 Kasım 1912’de ağır yaralanarak savaştan çekilmek durumunda kalmıştır. Mahmut Muhtar Paşa bu bölgenin devletin bekası, İstanbul’un geleceği açısından düşman işgalinden korunmasını temin edecek askerî stratejiler önerir. Günümüzde planlanan Kanal İstanbul’un alanlarına karşılık gelen bu arazilerin, askerî müdafaasının önemini vurgular.
Kitabın önsözünde, o tarihe kadar İstanbul’un askerî açıdan savunulması hakkında bir eser olmadığını belirtir. Eserinde İstanbul önlerine gelecek bir ordunun bertaraf edilmesi için askerî öneriler yer aldığını söyler. Rusya’nın İstanbul ve Boğazlar’ı ele geçirmek için emellerini vurgular ve bu konuda Bismarck’ın bir sözünü nakleder. “Vakıa Rusya, bugün Türkiye’nin en iyi dostu gibi görünmektedir” diyerek o günkü duruma güvenilmemesini vurgular.
Yazarımız ve profesyonel rehber Serhan Güngör’ün “Gezgingöz” köşesinde yayımlanan yazıları, kapsamlı bir kitapta biraraya getirildi. 42 ülkede Türkiye tarihinin neredeyse tüm izlerini biraraya getiren kitap, alanında yapılmış ilk çalışma.
Profesyonel turist rehberi ve yazarımız Serhan Güngör’ün kaleme aldığı Gezgingöz: Sınır Ötesi Türkiye Mirası Rehberi, Kronik Kitap’tan raflarda yerini aldı. Önsözü Prof. Dr. İlber Ortaylı, sunuşu #tarih Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü tarafından yazılan kitap, 42 ülkede, antik çağdan bugüne Türkiye tarihinin izlerini sürüyor; 92 tarih ve insan hikayesi sunuyor. Güngör’ün Türk gezginlerle 25 yıldır yaptığı yurtdışı turlarında ve kendi seyahatlerinde gittiği ülkelerden topladığı hikayeler, Türkiye ve Anadolu kültürünün sınırötesindeki izlerini biraraya getiriyor. Kitap, Serhan Güngör’ün daha önce #tarih’te yayımlanmış tüm yazılarını, ekstra bilgiler ve görsel malzemeyle biraraya getiriyor.
GEZGİN GÖZ SINIR ÖTESİ TÜRKIYE MİRASI REHBERİ (İNSANLAR, MEKÂNLAR VE OBJELERLE ÜLKE ÜLKE YURTDIŞINDAKİ TARİHİMİZ) SERHAN GÜNGÖR
Sunuş yazısında, Güngör’ün kitabının müstesna özellikleri şöyle tarif ediliyor:
“… Anadolu, biz Türklerin anayurdu. Ancak atalarımız hem doğuda hem batıda hem de kuzeyde ve güneyde at koşturmuşlar, buralara yerleşmişler, kalıcı olmuşlar. Bugünkü Türkiye sınırlarının çok ötesine, hatta Amerika’ya, Japonya’ya, Avustralya’ya kadar uzanmışlar. Bugün analarının-atalarının izlerini takip eden insanımız; Türkiye’nin, Türklerin peşinde giden araştırmacılarımız, tarihçilerimiz pek az. Kendi tarihimiz hakkında yapılan ciddi araştırmaların yine büyük bölümünde Türk imzası yok. Çalışmadan, çabalamadan, ortaya orijinal bir ürün koymadan sadece laf etmek, nutuk atmak dün olduğu gibi bugün de ve özellikle artık sosyal medya üzerinde pek yaygın (…)
İşte bu çöp laflar, ahkâmlar, günlük ve politik arızalar içerisinde; kendini ve tarihini kaybetmeyen az sayıda insan evladı didinir, çalışır, üretir ve analarıyla-atalarına layık olmaya çalışır. Profesyonel rehber Serhan Güngör de yıllardır yurtdışındaki Türk-Osmanlı izlerini araştırır; bunların bulunduğu yerlere bizzat gider, gözlemler; yazar, fotoğraflar. Bu müstesna insanlara “iz sürücü” denir. Bunlar var olan siyasi havalardan, popüler zırvalardan, tarihin sadece işine gelen kısımlarını alıntılayan insanlardan uzakta, iş yapar, çalışır ve referans değeri olan mamul madde ortaya koyar.
Bu kitap, Serhan Güngör’ün en az 10 yıllık “peşe düşme” macerasının somutlaştığı bir eser. İş icabı veya turizm ya da ziyaret amaçlı yurtdışına gidenler için oralarda bulunan ve Türk-Osmanlı izlerini günümüze taşıyan yerleri, objeleri, belgeleri, anıtları, yazıtları bilgileriyle aktaran benzersiz bir ürün. Bu kitapta, büyük başkentlerin büyük müzelerinde sergilenen eserlerimiz de var; üstelik Wikipedia’da bulunmayan özellikleriyle. Ancak Serhan Güngör’ün yaptığı işin esas kıymeti kenarda-köşede kalmış, bilinmeyen veya çok az bilinen Türk-Osmanlı izlerini de ortaya koyması, belgelemesi.
Yıllar öncesinden bugüne ulaşan tarihimize dair şöyle sesleniyor bu eser: “Evet, bunları okuyunuz, öğreniniz ve hatta yolunuz düştüğünde mutlaka bizzat görünüz”.