Kategori: Kitap

  • Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları

    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları

    1898’de sadece 5 sayı çıkan mizah dergisi Beberuhi, yurtdışındaki Jön Türk hareketinin çizgi muhalefetini yansıtıyordu. Beberuhi’nin Sultan Abdülhamid’i, çevresini eleştirmesi ve onlarla alay etmesi nedeniyle yurda sokulması yasaklanmış, giren sayıların toplatılması için emirler yayımlanmıştı.

    Büyük kitap toplayıcısı İhsan Sungu’nun dergi­leri arasında çok değerli bir mizah dergisi bulunmak­tadır. 1 Şubat – 1 Teşrinevvel (Ekim) 1898 tarihleri arasında 5 sayı çıkan Beberuhi isimli bu süreli yayın, Cenevre’de siyasi faaliyettte bulunan Jön Türk­lerin çıkardıkları önemli bir dergidir.

    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları
    Beberuhi Mecmuası başlık sayfası. 1 Şubat 1898 / 1 Ramazan 1315. Ayda bir defa çıkar. Osmanlı gazetesidir. Birinci Sene, Numara: 1. 100 para, 50 santim. Bir yıllık 25 guruş, 5 Frank. Her hükümetin posta yolu makbuldür.
    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları

    “Poste Restante, Plainpala­is, Genève (Suisse)” adresinde yayımlanan bu mizah dergi­si, ömrü kısa olmasına rağmen çok derin bir muhalefet etkisi doğurmuştur. İsmini ortaoyunu kahramanlarından, kısa boylu “altıkulaç Beberuhi”den alan yayında, karikatürlerin tümü Sultan 2. Abdülhamid üzerine ve aleyhinedir. İlk sayının başlı­ğında da 2. Abdülhamid’in bur­nunu çeken Beberuhi görülür.

    “Ayda bir defa çıkar. Os­manlı mizah gazetesidir” alt­başlığını taşıyan yayının 1 yıl­lık fiyatı 25 kuruş / 5 Frank’tır. “Meram” imzasını kullanan karikatürcünün kimliği henüz netleşmemiştir. Turgut Çevi­ker bir tahminde bulunmazken, İsviçre’de Jön Türk Basını ve Türk Siyasal Hayatına Etkile­ri isimli bir çalışma yapan Mu­ammer Göçmen, çizerin Tunalı Hilmi veya Akil Muhtar olabi­leceğini öne sürer.

    “Karabaşın Kara Yazısı” başlıklı giriş yazısı şu şekilde­dir:

    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları
    “Böyle sersem bir millet ayağımın altında, mahsul-i sayi olan hazineler öbür ayağımın altında bulundukça şu Avrupa hükümetlerini kukla gibi oynatır eğlenirim” (Kuklalar Rusya,
    Fransa, İngiltere, İtalya, Almanya. Arkada para çuvalları: 10.000, 15.000, 100.000 Lirayı Osmani yazılı) (üstte).
    Solda sarıklı “Türk”. Yerde yatanlar Düvel-i Muazzama. Çuvallara takılıp uçan Sultan Abdülhamid. Çuvalların üzerinde 10.000, 15.000, 100.000 yazılı Altta ise “Sersem Millet hâ! … Al!”yazıyor (altta).
    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları

    “Besmeleyle çıktım yola
    Bakamadım sağa sola
    Afv eyleyin arkadaşlar
    Post gidiyordu bir pula…

    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları
    Girit: Her tarafım yara bere içinde, ıstırab içindeyim. Ah! Halime hiç merhamet eden yok. Abdülhamid: Mırıldanıp durma! Bak sana ne kadar yakışacak. Şu ıstavrozu boynuna tak. Şapkacığın da hazır. İnşallah onu da mübarek elimle başına geçiririm.

    Esselamunaleyküm ey kârî (okur). Artık İstanbul’da barın­manın imkanı kalmadı. Arka­daşlardan Bekri Mustafa ser­tüfek, Hacivat ise serdalkavuk tayin edildiler. Geçen gün bizim kahveye uğradım. Bir de ne gö­reyim: Perde, zerde, tahta-mah­ta, alet-edevat hepsini Yıldız’a çekmişler. Kahveci ‘aman gö­rünme seni arıyorlar’ dedi. Me­ğer bizim toraman serhafiye olmuş! Evimi soyup soğana çe­viren o değil miymiş! Bu sebep­ten İstanbul’da perdemizi kura­cak yer kalmadı. Feleğin sillesi, Hamid’in tekmesi, sansür ve hafiyelerin (sus!) demesi bizi Cenevre’ye kadar attı. Niyetim eskiden beri medâr-ı maişiye­tim olan perdeyi gazeteye tahvil ile İstanbul’da nâzırune olduğu gibi burada da kariye (okuyucu­ya) arz-ı endâm etmektir.

    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları
    Prens Yorgi. Girit’in altında ezilen Girit Müslümanları. Elinde kırbaç olan kişi Sultan Abdülhamid. Diğer grup, Düvel-i Muazzama.
    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları
    Abdülhamid, Düvel-i Muazzama ile kellelerden bilardo oynuyor (üstte).

    Beberuhi’yi okuyanların ba­zısı ağlayacak fakat ekserisi gü­lecektir. Gülenler gafiller, ağla­yanlar âkillerdir.

    Ser-muharrrir (Altıparmak) Beberuhi”.

    Karagöz – Hacivat, Bekri Mustafa, Toraman gibi gele­neksel tipler gazetede kulla­nılmış, Abdülhamid ve çevresi alenen topa tutulmuştur. Bebe­ruhi’nin Sultan Abdülhamid’i ve çevresini, ona bağlı hükümet erkanını eleştirmesi ve onlarla alay etmesi nedeniyle yurda so­kulması yasaklanmış, giren sa­yıların toplatılması için emirler yayımlanmıştır. Yabancı posta­lar aracılığı ile yurda sokulma­ması için posta şirketleri uya­rılmıştır. Dışişleri’nin girişim­leri sonucu Beberuhi bir süre yayınını durdurmak zorunda kalmış, ama sonra tekrar ya­yına başlamıştır. Ancak yayın ömrü çok uzun olamayacak ve 5. sayıdan sonra bir daha çık­mayacaktır.

    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları
    Abdülhamid, Ebulhüda’nın verdiği paraları kovalıyor.
    Sansür ve hafiyeye karşı Beberuhi’nin maceraları
    Ebulhüda Abdülhamid’e bilanço gösteriyor. Elindeki kağıtta “Varidat 1.500, hafiye masrafı 10.000” yazıyor. Altta Abdülhamid’in önündeki çuvalda ise “1.500 lira” yazılı.
  • ‘Açılırken şimdi şafak Türk vatanı kurtulacak’

    Yazar, şair, dilbilimci ve bürokrat Sâmih Rifat, Millî Mücadele sırasında da Mustafa Kemal’in sadık bir takipçisi idi. Onun günümüzde Akdeniz Marşı (veya Gelibolu Marşı) ismiyle bilinen yapıtı meşhurdur. Ancak Büyük Taarruz’u ve “Kızıl Arslan” dediği Mustafa Kemal’i konu alan şiiri ilk defa gün ışığına çıkıyor.

    Sâmih Rifat Bey (1874- 1932) -dergimizin Mart/ Nisan 2022 sayısında konu ettiğimiz gibi- Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kad­rosu içinde yeralmış müstesna yazar, şair, dilbilimciydi. Ne­fesleriyle tanınmış önemli bir bürokrattı.

    Piyade Kaymakam Hasan Rifat Bey’in oğluydu. Büyük­babası Hurşit Bey de Türk ve Batı müziğiyle ilgilenen ama­tör bir musikişinastı (Beş dil bildiği, özellikle Macarcayı yüksek seviyede konuştuğu için Macar Hurşit Bey laka­bıyla anılır). Sâmih Rifat’ın kardeşleri ise bestekar ve mu­sikişinas Ali Rifat (Çağatay) ile gazeteci-yazar Cevat Rifat (Atilhan) ve Muzaffer Rifat Beylerdir.

    Sâmih Rifat’ın dört evla­dı vardır. İlk eşi Saliha Ha­nım’dan Tanburi Hatif Bey ve Zeynep Hanım, ikinci eşi Ferik Enver Paşa’nın kızı Mü­nevver Hanım’dan da Hüsnü Aşk Hanım ile avukat, şair Ali Oktay Rifat.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin
    kurucu kadrosu içinde
    yer almış Sâmih Rifat ve
    Büyük Millet Meclisi kimliği
    (altta).

    Sâmih Rifat, Koca Mus­tafa Paşa Rüştiyesi’ni bitirip özel öğrenim görerek, Fars­ça, Arapça, Fransızca öğrendi. Trabzon ve Konya vilayetle­rinde valilik, İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı, Eğitim Bakanlığı Telif ve Tercüme Kurulu üye­liği, Türk Dil Kurumu Başkan­lığı görevlerinde bulundu, mil­letvekilliği yaptı.

    Şiirleri Resimli Gazete, Ha­zine-i Fünûn, Maarif, Mektep, İttifak, İkdam, Sabah dergi­lerinde-gazetelerinde yayım­landı.

    Millî Edebiyat akımı içinde yer alarak Türkçenin öztürk­çeleşmesini savundu. Şiirle­rini ilk yıllarda klasik divan edebiyatı tarzında, sonrasında nefes tarzında hece ölçüsüyle yazdı. İkdam gazetesinde Ser­vet-i Fünunculara karşı çıktı, tartışmalara katıldı.

    Ölümünden iki sene son­ra, hayatı ve eserleri üzerine Sadettin Nüzhet Ergun tara­fından Sâmih Rifat, Hayatı ve Şiirleri (İstanbul, 1934) isimli bir kitap çıkarıldı. Bu eser, şi­irleri ve hayatı hakkında geniş bir incelemenin sonucudur. Kitapta 19 divan, 4 nefes, 29 modern tarz, 4 millî edebiyat, 7 vatan şiiri olmak üzere 63 şiir bulunur.

    Sâmih Rifat’ın Bektaşili­ğe mensubiyeti nedeniyle pek çok şiiri, nefesi Bektaşi der­gahlarında hâlâ okunur.

    Milliyetçi, vatanperver, Türk Ocakları’nın önde ge­lenlerinden Sâmih Rifat, aynı zamanda çok iyi bir hatipti. 31 Mart Ayaklanması’nda Ça­nakkale’de ortaya atılmış, bir nutuk söyleyerek isyan eden askerlerin Hareket Ordusu’na katılmasını sağlamıştır.

    Onu Millî Mücadele sıra­sında da Mustafa Kemal’in sadık bir takipçisi olarak gö­rürüz. Sâmih Rifat’ın geniş kitlelerce tanınan, bilinen ve ezbere okunan en ünlü şiiri, asıl adı “Akdeniz Kıyıların­da” olan, günümüzde Akdeniz Marşı (veya Gelibolu Marşı) ismiyle bilinen yapıtıdır. Şa­ire Leyla Saz Hanım tarafın­dan bestelenen bu manzum eserin birkaç kıtası, pek çoğu­muz tarafından ezbere bilinir. Millî günlerde bando eşliğin­de de çalınan bu marşın 9 kı­talık tam metnini içeren belge, Anadolu Matbaa İşçileri Der­neği tarafından Ankara’da Ye­nigün Matbaası’nda bastırılıp halka ücretsiz olarak dağıtılan el ilanı şeklindedir.

    “Taarruz gecesi Karahisar’da ” şiirinin elyazısıyla yazılmış orijinali.

    Marşın günümüzde okudu­ğumuz sözleriyle bu belgedeki sözleri arasında farklar var­dır. Ancak şiirin yayımlandığı bildirinin altında Sâmih Rifat imzasının bulunuşu, eserin şa­ire ait olduğunu tescil etmek­tedir.

    Şiirin meşhur kıtaları şun­lardır:

    “…

    Yaslı gittim şen geldim;

    Aç koynunu ben geldim.

    Bana bir yudum su ver,

    Çok uzak yerden geldim.

    Korkma açıl şen yurdum,

    Dağlara ordu kurdum.

    Açık denizlerine

    Süngümle kilit vurdum.

    Rüzgârlardan atım var

    Şimşekten kanadım var

    Göğsümde al yazılı

    Gazilik beratım vâr

    Yürü ey şanlı Gazi!

    Kılıcı kanlı Gazi!

    Seni Meriç bekliyor

    Büyük ünvanlı Gazi!..”

    Eski Türk dili kaynakla­rı hakkında da araştırmalar yürütmüş olan Sâmih Rifat Bey’in evrak-ı metrukesi ara­sında pek çok yayımlanmamış şiiri bulunmaktadır.

    Sâmih Rifat evrakı arasın­dan çıkan beyaz renkli 5 say­falık dosya kağıdında, Millî Mücadele’de kaleme alınmış olduğu tahmin edilen bir man­zume vardır. Uzunca, destansı bu şiir, Afyonkarahisar’ı, Bü­yük Taarruz’u ve o geceleri an­latmaktadır. Kuvayı Milliyeci­lerin İzmir’e ulaşma çabaları­nı ve kavuşmalarını Ankara’ya müjdeleyen, betimleyen des­tan; Nâzım Hikmet’in muh­teşem eseri “Kuvayı Milliye Destanı”ndaki gibi Mustafa Kemal’i savaşın en büyük kah­ramanı olarak gösterir ve onu “Kızıl Arslan” diye tanımlar.

    de de çalınan bu marşın 9 kı­talık tam metnini içeren belge, Anadolu Matbaa İşçileri Der­neği tarafından Ankara’da Ye­nigün Matbaası’nda bastırılıp halka ücretsiz olarak dağıtılan el ilanı şeklindedir.

    Marşın günümüzde okudu­ğumuz sözleriyle bu belgedeki sözleri arasında farklar var­dır. Ancak şiirin yayımlandığı bildirinin altında Sâmih Rifat imzasının bulunuşu, eserin şa­ire ait olduğunu tescil etmek­tedir.

    Şiirin meşhur kıtaları şun­lardır:

    “…

    Yaslı gittim şen geldim;

    Aç koynunu ben geldim.

    Bana bir yudum su ver,

    Çok uzak yerden geldim.

    Korkma açıl şen yurdum,

    Dağlara ordu kurdum.

    Açık denizlerine

    Süngümle kilit vurdum.

    Rüzgârlardan atım var

    Şimşekten kanadım var

    Göğsümde al yazılı

    Gazilik beratım vâr

    Yürü ey şanlı Gazi!

    Kılıcı kanlı Gazi!

    Seni Meriç bekliyor

    Büyük ünvanlı Gazi!..”

    Eski Türk dili kaynakla­rı hakkında da araştırmalar yürütmüş olan Sâmih Rifat Bey’in evrak-ı metrukesi ara­sında pek çok yayımlanmamış şiiri bulunmaktadır.

    Sâmih Rifat evrakı arasın­dan çıkan beyaz renkli 5 say­falık dosya kağıdında, Millî Mücadele’de kaleme alınmış olduğu tahmin edilen bir man­zume vardır. Uzunca, destansı bu şiir, Afyonkarahisar’ı, Bü­yük Taarruz’u ve o geceleri an­latmaktadır. Kuvayı Milliyeci­lerin İzmir’e ulaşma çabaları­nı ve kavuşmalarını Ankara’ya müjdeleyen, betimleyen des­tan; Nâzım Hikmet’in muh­teşem eseri “Kuvayı Milliye Destanı”ndaki gibi Mustafa Kemal’i savaşın en büyük kah­ramanı olarak gösterir ve onu “Kızıl Arslan” diye tanımlar.

    “Yaslı gittim şen geldim, aç koynumu ben geldim” sözlerini hemen herkesin bildiği “Akdeniz Marşı ve altında Sâmih Rifat imzası…

    Taarruz gecesi Karahisar’da -Kızıl Arslan-

    ‘Yürü atlı !.. Atını sür

    Ankara’ya müjde götür!

    Savaşımın son günüdür

    Belirirken yarın şafak

    Türk vatanı kurtulacak!

    Yürüyorum dünden beri

    Düşmanların yok haberi

    Aştım, geçtim tepeleri

    Açılırken şimdi şafak

    Türk vatanı kurtulacak

    Önde giden Kızıl Arslan

    Seslenecek bir kayadan

    Onun Yürü!… Dediği an

    Doğacak bir kanlı şafak

    Artık vatan kurtulacak…’

    • ‘… Altı derya, üstü ateş, cümlemiz kardeşiz, kardeş’

      Son yıllarda yeniden moda olan nargile, özellikle İstanbul şehir kültüründe geleneksel bir sosyal ortam sağlıyordu. Farsça “nargil”den gelen, hindistan cevizi kabuğundan yapıldığı için bu adı alan kelime; Türkçeden Balkan dillerine, Fransızca, İngilizce ve Arapçaya geçmişti. Nargile üzerine derli-toplu tek yayın, Deniz Gürsoy’un Nargile, Bir Nefes Keyif isimli kitabıdır.

      Nargile Osmanlı devrinde sadece erkeklere özgü bir alışkanlık değildi

      Nargile son yıllarda sos­yolojik tabiriyle “gele­neğin yeniden icadı” olarak moda hâline geldi. Özel nargile kahveleri, sadece nargi­le için buluşmalar, nargile kah­velerinde toplantı ve sohbet­ler var.

      Şemseddin Sami Bey Ka­mus-ı Türkî’sinde “Tömbeki içmeye mahsus takım ki bir şi­şe ile bunun ağzına takılan ve lüleyi havi olan bir baştan ve bunun bir yanındaki embube­ye takılan marpuçtan ibarettir. Esasen hindistan cevizi kabu­ğundan yapıldığı için bu mey­venin ism-i fârisisi olan ‘nar­gil’den müştak bir isimle tes­miye olunmuştur” der.

      Ayverdi sözlüğünde (Mi­salli Büyük Türkçe Sözlük) ise nargile şöyle izah edilir: “Fars­ça nargilden; aslı hindistan ce­vizi kabuğundan yapıldığı için bu adı almıştır; kelime Türkçe­den Balkan dillerine, Fransızca ve İngilizceye ayrıca Arapça­ya da geçmiştir. Dumanı sudan geçirip temizlemek suretiyle tömbeki içmeye yarayan, lü­le, gövde ve marpuçtan ibaret düzenek. Lülenin üzerine töm­beki (tütün) konularak yakı­lır, dumanı bir boru ile gözde denen boynu dar, karnı geniş sürâhi biçimindeki bir şişenin içindeki sudan geçirilerek yı­kanır ve gövdenin üst kısmına bağlı marpuç denen hortumun ucundaki ekseri kehribardan yapılmış kısım ağıza alınıp ha­vası emilmek suretiyle içilir” diye açıklanmaktadır.

      Aslen içilen tömbeki, bunu içmeyi sağlayan araç ise nar­giledir.

      Reşat Ekrem Koçu’nun Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu üyelerinin özel buluş­tukları “Konak” toplantıların­dan birinde verdiği konferan­sın özeti Turing Belleteni’nin Ekim 1947 sayısında yayım­lanmıştır. “İstanbul Kahveleri” başlıklı bu yazı, kahvehaneler ile ilgili pek çok çalışmada göz­den kaçmıştır. Koçu konuşma­sında Yeniçeri kahvelerinin önemini vurgular ve sözü nar­gile içmeye getirir:

      Deniz Gürsoy’un
      yazdığı Oğlak
      Yayınları’ndan
      çıkan ilk ve tek
      nargile kitabı.

      “Nargilenin gövdesi bir Hindistan cevizi, marpucu bir kamıştır; adına cura derler; karşısında bir püf deliği var­dır, lülesi tömbeki nargilesi lü­lesinden küçüktür… Ehli keyf, bir kahveye geldikte mutlaka nargile doldurmağa mecbur­dur ve bunu yalnız içemez. İlk nargileden sonra ocakçı ses­lenir:

      – Aşere var mı?

      – Biri var..

      – Biri daha var…

      Lüle parası tamam olunca nargile dolar. Ocakçı nargileyi alıştırırken bir yave mırıldanır:

      ‘Nargilemin altı derya, üs­tü ateş

      Cümlemiz kardeşiz, kardeş

      Hepimiz birbirimize eş’.

      Geç Osmanlı devrinde nargile kahveleri Avrupalıların en çok ilgi gösteriği mekanlardı.

      Nargile parlatan birinci sı­nıf ehlikeyf sayılır: Falanca parlattı.. denilince ‘aşkolsun’ diye karşılanır. Bazıları çeker­ken:

      ‘Yuf Yezide

      Çıksın iki gözü de

      Kahrolsun oğlu kızı da’

      diye söylenir”.

      Nargile konusunda der­li-toplu yapılmış tek yayın Deniz Gürsoy’un Nargile, Bir Nefes Keyif isimli çalışması­dır (Oğlak Yayınları, 2007, 134 sayfa.) Hem güncel hem eski pek çok bilginin harmanlandığı en detaylı bilgilerin yer aldığı, ilk ve tek nargile kitabıdır Gür­soy’un çalışması.

      Kahve ve kahvehaneler hakkında yazılmış pek çok ki­tapta eski görsel malzemeler, kartpostallar ve fotokartlar kullanılmasına rağmen, birbi­rini tekrar eden, kopyalamacı bir zihniyetle çoğaltılan bir du­rum göze çarpar. Müzayedeler­de eskiden daha sık, şimdilerde nadiren rastlıyoruz kahvehane kartpostalı meraklılarına. An­cak henüz “kahvehane kartpos­talları” üzerine yapılmış ciddi bir yayın yoktur.

      Osmanlı döneminde Boğaz kıyısında kahve ve nargile keyfi.
    • Oktay Rifat’ın siniri Nurullah Berk’in özeni

      Oktay Rifat, 1945’te Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler kitabının basılması için Şevket Rado’dan yardım ister. Ancak kitabı hiç beğenmez ve piyasadan toplatır. Aynı kitap aynı yıl bu defa Nurullah Berk’in çizimleriyle Marmara Kitabevi tarafından basılır. Bu sürecin özel yazışmaları… İlk defa…

      Oktay Rifat’ın ilk müs­takil eseri Güzelle­me adını taşır. Anka­ra’da Çankaya Matbaası’nda, 1945’te basılan eserin kapa­ğı, Oktay Rifat’ın baldızı Gü­zin Omay tarafından tasar­lanmıştır. Hemen sonrasında ise ikinci kitabı sayılacak olan Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avare­lik Üzerine Şiirler’i bastırma­ya girişir. Bu konuda en yakın dostu Şevket Rado’dan yardım ister. Burada, Oktay Rifat aile­sine ait Ankara’da bir ev satı­lacaktır. Şair, Rado’ya 22 Ekim 1944’te yazdığı bir mektupta şöyle der:

      “Bizim ev bu def’a kat’i su­rette satılıyor. Yalnız kitapçı dükkanı açmak için değil baş­ka işler için. Birkaç müşteri var. Çok yakında paraları cebe indireceğimi arz edebilirim. Şevketciğim bu meyanda hem şiirlerimi hem de Ahmed’i basmak istiyorum. Yalnız her iki kitabı da bir kitapcının fir­ması altında çıkarmak lâzım. Ben tevziat işiyle uğraşamam. Tahsilat yapamam. Şimdi sen­den şunu rica ediyorum: Nebi­oğlu bu işi üzerine alır mı? Ki­tapları kendisi çıkarıyormuş gibi hareket edecek. Tevziat işiyle meşgul olacak ve buna karşılık muayyen bir para ala­cak. Böylelikle bizim Ahmed’le şiirler de kitaplar aleminde tek başına kalmakdan kurtu­lacak. Nebioğlu’nun kitap se­rileri hoşuma gidiyor. A. B. C. böyle bir işe bir vakitler talip­ti. Ben razı olmamıştım. Şimdi razı oluyorum. Hem Nebioğlu, A. B. C. den iyidir. Onun vası­tasıyla olursa satış fazla olur. A. B. C. pek çoluk çocuk kitap­çısı. Şekerim ihmal etme! Der­hâl o zât-ı muhteremle görüş ve neticeyi bana bildir. Şiir ki­tabım da beş altı formayı geç­mez. Ahmed kaç basılır? Sana derhâl kaç para göndermem lâzım? Şiir kitabı kaça çıkar? Bunları azami bir hafta içinde öğrenmeliyim. Zirâ ev bir haf­ta içinde satılmış bulunacak. Başkaca yazılacak bir şey yok. Karına hürmetlerimi söyle. Senin de gözlerinden pek çok öperim sevgili ve cefakâr kar­deşim”.

      Maceralı kitabın 3 ayrı baskısı Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler kitabının Oktay Rifat tarafından piyasadan toplatılan ilk baskısı (solda) ve Marmara Kitapevi’nden ve Yeditepe Yayınları’ndan çıkan baskılar.

      Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Ava­relik Üzerine Şiirler, uzun ma­ceralardan sonra Nebioğlu Ya­yınları tarafından basılır. An­cak Oktay Rifat bu baskıyı hiç beğenmez ve dağıtılmasını, rafa çıkmasını engeller. Hatta bu kızgınlıkla Şevket Rado’ya Mart 1945’te “Kitabımı tevzi ettirme, mektup postada=Ok­tay Rifat” şeklinde bir emir telgrafı çeker.

      Oktay Rifat tarafından top­latılan kitaptan bugüne bir­kaç tane erişmiştir. Toplatı­lan Nebioğlu baskısı kitaptan sonra Oktay Rıfat şiirlerini yayımlamaktan vazgeçmez ve yine Şevket Rado ve Nurullah Berk’ten yardım ister. Bunun üzerine Nurullah Berk’in de­senleri ile süslenen Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler, bu defa Marmara Ki­tabevi tarafından basılır. Bu eserin basım macerası sıra­sında, Nurullah Berk’in Oktay Rifat’a kırmızı renkte ve dakti­lo ile yazmış olduğu mektup, mürekkep renginin solması nedeniyle zor okunmaktadır. Nurullah Berk ve eşi Münev­ver Hanım imzalarını kurşun kalemle atmışlardır. Mektu­bun zarfı yoktur:

      “İstanbul, 30/9/45

      Kardeşim Oktay Bey

      Kitabınız hakkında ba­na düşen işlerin hemen hepsi yapılmıştır. Geçen gün Naci bey ile birlikte klişeciye gi­derek sekiz resmi de ısmar­ladık. Naci bey sizden cevap bekliyordu. Sanırsam para da bekliyordu. Bunlar gelmeyin­ce işi geciktirmek istemedi ve hazırlıklara başladı. Diğer ta­raftan ben Emin Barın’a kabı ısmarladım. Kapak için Emin ile mutabık kaldığımız proje de ortada ve tam bir kare için­deki allegorik bir resim vardır. Bir krokisini size gönderirim. Daha kapağa vakit var. Bu hu­susta sizden mütemmim ma­lumat bekliyorum.

      Berk ailesinden Oktay Rifat’a Nurullah Berk ve eşi Münevver Berk’in Oktay Rifat’a gönderdikleri 30 Eylül 1945 tarihli mektup.

      Benim kitaba gelince: bu akşam Münevver yazı maki­nesi ile son cümlenin son keli­mesinin altına son çizgiyi çek­ti. Her şey tamamlanmıştır. Ben kitabın metnine kıymet verecek bir çare buldum: Top­kapı Sarayı müzesi müdürü Tahsin Öz’den bir önsöz rica ettim. Tahsin Bey güzel sanat­larımıza ait bahislerde bilgili ve otorite sahibi bir zâttır. Ya­rın resimlerin arkasına yapış­tırılacak yazılar işini bitirmek istiyoruz. Bol ve çok güzel ka­litede dokümanlar temin et­tim. Ancak azizim, evvelce de söylemiş olduğum gibi ben­deki plakların birer kopyesini çektirmek için hayli para sar­fetmiş bulunuyorum. Gerek bu fotoğrafların maliyet fiyatı, gerekse bütün bu doküman­tasyonun telif hakkını koru­mak sizin elinizdedir. Bu nok­ta üzerinde fazlaca duruyo­rum, amma, maddi bakımdan çok ehemmiyetli olduğunu siz de kolayca anlarsınız.

      Şimdilik mütekabil işleri­miz hakkında söyleyecek baş­kaca bir şey yoktur. Bize gelin­ce iyiyiz, Münevver Hanım’ın oğlu veya kızı büyümekte ve fakat bu vaziyet çok şükür ki sıhhatını zerre kadar halel­dar etmemektedir. Fransızla­rın dediği gibi aynı “situation intéressante”da bulunan Sabi­ha Hanım’ın da sıhhatte oldu­ğunu temenni ederiz. Biz bu­rada yatak yorgan, beşik, zıbın, tükürüklük ve ilâ.. gibi velede ait hazırlıkları henüz başara­madık. Sizler bu hususta ne vaziyettesiniz? Galiba ikimi­zin de neşriyatın neticesini beklememiz icap ediyor. Mü­nevver diyor ki: Oktay senin kitabla meşgul olmazsa çocuk kış günü çıplaktır. Artık ona göre hareket ediniz, kardeşim. Dayılık kolay değil. Bundan böyle yazacağınız mektupları adaya göndermeyin. Adresim şudur: Nişantaşı, Teşvikiye, Bostan sokak. Asude apartma­nı, No 7 Daire 4.

      Mektubunuzu bekler, mu­habbetlerimi sunarım. Mü­nevver’le birlikte Sabiha Ha­nım’a sevgi ve saygılarımızı da yolluyoruz.

      Editörden yazara Yayınevi sahibi M. Naci Baysal tarafından antetli kağıda dolmakalemle yazılmış mektup ve zarfı. Oktay Rifat’ın Ankara, Uludağ Sokak 11/1, Maltepe adresindeki evine yollanmış.

      N. Berk

      İkinizin de gözlerinden öperim. İstanbul’da buluna­cak bir şeyiniz varsa (çocuk için) bana haber gönderiniz. Ben daha dört çarşaftan baş­ka bir şey yapamadım. Ne güç şeyimiş.

      Ülkü’de çıkan şiirini çok beğendik tebrikler.

      Münevver”.

      Biri imha edilmiş, ikinci­si de çok nadir bulunan bu şiir kitabının daha geniş hikayesi için, 2002’de Yapı Kredi Ya­yınları’ndan çıkan Şevket Ra­do’ya Mektuplar kitabına ba­kılabilir.

    • Önemli bir fikir insanı, örnek bir devlet adamı

      Son Osmanlı, erken cumhuriyet döneminin üst düzey bürokratlarından Samih Rifat, aynı zamanda yazar, dilbilimci, gazeteci ve eğitimciydi. Birçok kitap, bilimsel eser ve makaleye imza atan Rifat, aynı zamanda şair ve yazar Oktay Rifat’ın babasıydı. Mücadele ve çalışmayla geçen kısa yaşamının kısa öyküsü…

      Samih Rifat, Osmanlıların son, Türkiye Cumhuri­yeti’nin ilk yıllarında söz sahibi olmuş çok önemli bir fi­kir adamı ve devlet görevlisidir. Atatürk’ün çok yakın dostla­rından, Türk dilinin koruyucu ve kollayıcılarındandır. Erken Cumhuriyet devrinin kültürel atılımlarının somut örneği olan Türk Dil ve Tarih Kongrelerinin arkasındaki beyinlerden biridir.

      Millî eğitim, Türk dili, dilbil­gisi meseleleri, Bektaşi edebiya­tı, Türk tarihi ve Türk Ocakları konusunda öne çıkan sima­lardan Samih Rifat (İstanbul, 1874-Ankara, 1932), zayıf bün­yesine rağmen mücadeleci bir hayat sürmüş ve genç denecek yaşta, 58’inde vefat etmiştir.

      Samih Rifat ve ikinci evliliğini yaptığı Enver Celâleddin Paşa’nın kızı Münevver Hanım.

      1913-1914’te Trabzon’da va­lilik yapan Samih Rifat Bey’in bir sonraki görevi Konya Vali­liği’dir. Bunların dışında mu­tasarrıflık, İçişleri Bakanlığı müsteşarlığı, Telif ve Tercüme Heyeti üyeliği, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumu başkanlıkları yapmıştır. Çanakkale Milletve­kili olarak parlamentoda bulun­muş, gazetecilik yapmış, gazete ve dergi yönetmiştir. Şiir ve ya­zıları Resimli Gazete, Hazine-i Fünun, Maarif, İttifak, İkdam ve Sabah’ta yayımlanmıştır. Millî edebiyat akımı içinde yer almış, Türkçenin sadeleşmesi çabala­rına katkı vermiştir. İkdam ga­zetesinde Servet-i Fünuncular ile tartışmıştır. Ölümü, cum­huriyet ricali içinde büyük bir üzüntü ile karşılanmış; hakkın­da yazılar yazılmış; bunlar Sa­dettin Nüzhet Ergun tarafından Semih Lütfi- Suhulet Kütüpha­nesi’nden bir kitap olarak neş­redilmiştir (İstanbul, 1934).

      Ölümünden sonra Sadettin
      Nüzhet Ergun’un arkasından
      yazılanları derlediği kitabı ve mührü

      Konya Valiliği’nden son­ra 1913’te Trabzon’da valilik görevi yapan Samih Rifat Bey burada da önemli işler başar­mıştır. İttihatçı bir vali olan Samih Rifat’ın Dahiliye Nazırı Talat Paşa ile özel bir dostluğu olduğu elimizdeki yazışmalardan anlaşılmaktadır.

      Trabzon’da bir kız mekte­bi açılması için valiliği sırasın­da müftü olan Ahmet Mahir Efendi ile mücadeleye giriş­miştir. Kızdığı müftü efendi­yi şeyhülislâma şikayet edecek ve müftüyü Hürriyet ve İtilaf Partisi üyesi olmak ve fesat çı­karmakla suçlayacaktır. Samih Rifat Bey’in Trabzon’da vilayet mektupçuluğunu yapan kişi Ze­ki Mugamez Bey’dir. Hıristiyan Arap olan Zeki Mugamez ile Sa­mih Rifat yakın dosttur.

      Talat Paşa ve Mithat Şükrü Bey ile irtibat halinde bulunan Samih Rifat’ın yazışmaları, dev­let valilerinin hükümet erkinin talimatıyla hareket ettiğini, va­liliğin Osmanlı döneminde si­yasi bir memuriyet makamı ol­duğunu ispat eder. Cumhuriyet devrinde de bu işleyişin sürdü­ğünü görmekteyiz.

      İttihatçı bir vali olan Samih Rifat’ın
      arma ve kartviziti
    • Antik bir savaş meydanından bugüne kalan insan hikayeleri

      Cornell Üniversitesi’nde antik çağ tarihi profesörü Dr. Barry Strauss, okuyucuyu Troya savaş meydanına götürüyor. Kişilikleri, giyimleri ve silahlarının ayrıntılı tasvirleri ile krallardan sıradan askerlere portreler çiziyor. Troya bulmacasına dair efsane ve mitlerin bıraktığı boşlukları, metin, obje ve arazi bilgisiyle tamamlayan Troya Savaşı kitabı, antik çağ tarihine ilgi duyanlar kadar askerî tarih meraklılarını da tatmin edecek.

      TROYA SAVAŞI
      BARRY STRAUSS

      Barry Strauss’un Tro­ya Savaşı kitabı niha­yet Türkçede Kronik Kitap tarafından yayımlandı. Cornell Üniversitesi’nde antik çağ tarihi profesörü olan Dr. Barry Strauss, askerî tarihten jeostratejiye, deniz tarihinden askerî liderliğe kadar geniş bir alandaki çalışmalarını, Antik Çağ tarihinin bulmacayı andı­ran olayları üzerinden çok akı­cı bir anlatımla modern okura aktaran, alanında ünlü bir isim.

      Strauss bu eserinde Ana­dolu’nun en büyük öyküle­rinden Troya Savaşı’nı bir as­kerî tarihçi gözüyle inceliyor. Tunç Çağı’nın sonunda, MÖ 1180’lerde yaşandığı tahmin edilen bu savaşı, Homeros ve diğer antik çağ yazarlarının eserlerinin yanısıra, askerî coğrafya, topografya ve arke­oloji verilerini de harmanla­yarak canlandırıyor. Eserin en özgün yanı, Tunç Çağı’ndaki diğer Doğu Akdeniz medeni­yetlerinden kalan izlerle yaptı­ğı ayrıntılı karşılaştırma. Yazar, Troya bulmacasına dair efsane ve mitlerin boşluklarını Hitit, Ugarit, Sümer, Mısır, Miken ve Minos uygarlıklarından ka­lan metin, obje ve bilgilerle ta­mamlıyor.

      Çalışmalarını sadece kü­tüphanede yapan bir tarihçi değil Strauss. Mutlaka araştır­dığı tarihî olayın hakiki meka­nına giden, detaylı arazi çalış­ması yapan bir akademisyen. 2004’te Troya Savaşı kitabı­nın araştırmaları için kendisi­ne uzun bir Anadolu gezisin­de eşlik etmiştim. Bu gezide Troya’da arkeolojik bulguların henüz tamamlayamadığı boş­lukları, çağdaşı olan Karabel, Hattuşa, Alacahöyük, Kültepe, Aslantepe gibi Tunç Çağı yer­leşimlerindeki bulgularla dol­durmaya çalışmıştık. Kitapta bu karşılaştırmalı yaklaşım ve akıcı anlatıma, kişilikleri, gi­yimleri ve silahlarının ayrıntılı tasvirleri ile krallardan sıradan askerlere portreler de eşlik edi­yor. Savaşın Homeros’un anlat­tığı gibi 10 yıl sürmese de uzun süren, baskın ve yağmalar­la desteklenen, zaman zaman da meydan muharebelerinden oluşan “bir düşük yoğunluklu savaş” olduğunu anlatıyor. As­lında savaşta teknoloji, silahlar, taktikler değişse de, “muhare­benin ruhu”nun değişmediğini, Tunç Çağı’nın şiddetini sayfa­lara aktararak bize hatırlatıyor.

      Üç Güzeller Üç Tanrıçanın Paris’in hakemliğinde rekabet ettiği güzellik yarışmasını tasvir eden MÖ 2. yüzyıl mozaiği Antakya’da bulunmuştu, bugün ise Louvre Müzesi’de.

      Eserin Türkçe baskısı, Tro­ya Kazı Başkanı Prof. Dr. Rüs­tem Aslan’ın yazdığı bir önsöz­le açılıyor. Kitabın İngilizceden Türkçeye çevirisi gayet başa­rılı; yine de genç çevirmenle­rimizin eski Türkçe kelime­ler kullanma eğilimi beni biraz şaşırtıyor. “Mezkûr” sözcüğü gibi sözcüklerin bu kadar sık kullanımına gerek olmadığını düşünüyorum. Kimi özel isim­lerin de Türkçeye yerleştiği hâ­liyle kullanılması, en azından parantez içinde verilmesi daha yerinde olurdu: İlias – İlyada, Krete – Girit vs. Antik dillerde­ki isimlerin çağdaş Türkçede kullanımı akademik bir tartış­ma konusu olagelmiştir. Genç­liğimde kullanılan “Truva”nın bugün “Troya” olarak adlandı­rılması da doğru bir örnek. An­cak bu dilbilimsel tartışmala­rın akademik özgün eserler ile yapılması, çevirilerde okur da gözetilerek genel kabul gören şekliyle kullanılmasını tercih ederim.

      Mesleğim gereği uzun yıl­lardır Troya ile ilgili literatü­rü takip etmeye çalışıyorum. Özgün bir yaklaşım ve çok akı­cı bir anlatımla konuya askerî tarih boyutundan bakan Barry Strauss’un Troya Savaşı kitabı, antik çağ tarihine ilgi duyanlar kadar askerî tarih meraklıla­rını da tatmin edecek, bölgeye yapılacak gezi ve ziyaretlerden önce mutlaka okunması tavsi­ye edilecek bir eser.

      Serhan Güngör

      Kızıllar: İspanyol Futbolunun Dünyayı Fethi

      Jimmy Burns İthaki Yayınları – 50 TL

      İspanyol futbolu her zaman saygıyla anılıyordu, fakat milenyum sonrasın­da hem Barcelona, Real Madrid, Atle­tico Madrid ve Sevilla gibi büyük ku­lüplerin hem de millî takımın geldiği nokta, onları bir süreliğine sahanın tek hâkimi yaptı. Spor gazetecisi Jim­my Burns’ün Kızıllar kitabı, futbolun İspanya’yı nasıl biraraya getirdiğini ve İspan­yol oyun tarzının dünyanın dörtbir ya­nındaki taraftarla­rın kalbini nasıl fet­hettiğini gösteriyor. Dergimi­zin yazar­larından Ali Murat Hama­rat’ın ön­sözde yazdığı gibi “Meşin yuvarlağın peşinde, tarihin izinde, Don Kişot’un gölgesinden günışığındaki zaferlere sıradışı bir macera” anlatılıyor. Kitap boyunca Franco yıllarından günü­müze kadar ilginç anekdotlar; Cruy­ff, Guardiola, Aragonés, del Bosque, Messi gibi figürler; Barcelona ve Real Madrid arasındaki destansı mücade­lenin ülke futbolunu ve günlük hayatı nasıl etkilediğine dair detaylar titiz­likle inceleniyor. Yaklaşık 150 yıllık İspanyol futbolunun tarihini, kökleri­ni, siyasetini, boğa güreşiyle bağlan­tılarını birlikte ele alan Burns, konu üzerine şimdiye dek yazılmış en kap­samlı kitaba imza atıyor.

      Din, Harp, Futbol

      Ferdi Ertekin Vadi Yayınları – 30 TL

      Din, Harp, Futbol isminden de anlaşı­lacağı üzere futbolun veya daha geniş bir ölçekte oyun oynama eyleminin, insanlığın tarihiyle kurduğu ilişki­yi anlamak üzere kaleme alınmış bir kitap. Kitabın yazarı Ferdi Ertekin’in kendisi de hayata futbolcu olma ha­yalleriyle başlamış, rotasını çok son­radan akademiye kırmış bir tarihçi. Kitabı güzel kılan ise Ertekin’in fut­bol-insan ilişkisine temiz ve rafine bir bakışla yaklaşması. Türkiye’de oyunun gelişiminin kaba hatlarını da bulmak mümkün, savaş terminoloji­sinin futbolun içine nasıl zerk edil­diğini de, Maradona’nın “Tanrı’nın Eli”yle açıkladığı golün hikayesini de… Ferdi Ertekin bu ilk kitabında futbolu “içeriden” bilen birisi olarak, “akademi forması” altında bize bu gü­zel oyunu anlatıyor.

      Eray Özer

      Eylemciler


      Jean Laffitte Yordam Kitap – 30 TL

      Fransa’da Nazi işgaline karşı direnişin, komünist hareketin ve toplumcu gerçekçi edebiyatın önemli isimlerinden Jean Laffitte, “Rezistans”ın tam ortasından yazdığı bu anı-romanda Paris’in sokaklarından Gestapo’nun zindanlarına ve toplama kamplarına götürüyor okurları. Rahmetli Okay Gönensin’in usta çevirisiyle, yakın tarihin karanlık sokaklarında dolaşıyor; dehşet dolu zindanlara atılan insanların hikâyelerini hatırlıyor; taş ocaklarında ölesiye çalıştırılmanın ve aç bırakılmanın gerçekliğini bütün çıplaklığıyla anlıyoruz. İnsan olmanın onurunu koruyarak ve mücadeleyi son nefesine kadar sürdürerek zindanları yıkmanın olanaklarını da görüyoruz.

      Savaş Çalışmaları El Kitabı


      Editör: Mesut Uyar Kronik Kitap – 45 TL

      Savaş belki insanlık tarihi kadar eski, ama savaşın bilimin konusu hâline gelmesi görece yeni bir olgu. 1. Dünya Savaşı’nın bitişiyle kuru­lan savaş çalışmaları disiplininde Türkçe literatürdeki boşluğu dol­durma amacını güden kitap, konuya giriş niteliğinde bir referans ese­ri. Akademisyenlere ve genel okur kitlesine temel bilgi ve kavramları rahatlıkla anlayabilecekleri şekilde ileten kitapta, askerî tarih, güven­lik çalışmaları, savunma çalışma­ları, istihbarat çalışmaları, askerî sosyoloji, askerî etik, askerî harekât araştırması, askerî düşüncenin ge­lişimi, savaşta medyanın rolü ile savaş oyunları konuları, uzmanları tarafından Prof. Dr. Mesut Uyar’ın editörlüğüyle sunuluyor.

      Zeki Velîdi Togan


      Editör: Serkan Acar Kronik Kitap – 45 TL

      Hayret uyandıran karakteri ve ye­tenekleri, tarihî olayları kavrama becerisi, erken yaşlarda öğrendiği Arapça, Farsça, Rusça gibi diller ve büyük tarihçilerde bulunması la­zım gelen güçlü sezgileri sayesinde çok genç yaşta akademik çevrelerde tanınan; 21 yaşında yazdığı Türk ve Tatar Tarihi kitabı sayesinde “Yaş Müverrih” (Genç Tarihçi) unvanını alan Zeki Velîdi Togan, Türk tarihi ve düşünce dünyasında müstesna bir yer tutar. Serkan Acar’ın editör­lüğünde biraraya getirilen 34 ma­kale ve Zeki Velîdi Togan bibliyog­rafyasından oluşan kitap, Togan’ın yalnız tarihçi yönünü değil, siyasi faaliyetlerini ve hayatıyla ilgili de­tayları da ele alıyor.

      Şeyh Bedreddin: Uzun İnce Bir Yol


      Nurdan Arca Sia Kitap – 28 TL

      Yönetmen Nurdan Arca, üç yıllık bir çalışmanın ardından 2006’da gösterime giren “Simavnalı Bed­reddin” belgeselinde, 600 yıl önce yaşamış bir âlim ve arifin, ezilen­lere umut ve direnme gücü aşıla­yan bir halk önderinin, Şeyh Bed­reddin’in izini sürmüş; zulüm ve baskılara rağmen onun yolundan dönmeyen müritlerini ele almış­tı. O belgesele sığmayanları ise sonrasında yeni okumalarla, Bed­reddin’in yaşadığı ve müritlerin­ce yaşatıldığı coğrafyalarda yaptığı yeni araştırmalarla birleştirerek bu kitapta toplandı. Tarihçi Cemal Kafadar’ın ifadesiyle “kendi doğru bildiğini, kendi hak gördüğünü hem açıklaması hem de sonuna kadar savunmasını, bu uğurda sözünden dönmeden meydana çıkması gerek­tiğini” söyleyen Bedreddin üzerine geçmiş ve bugün arasında köprüler kuran bir çalışma…

      Sarıkamış – Kafkas Cephesi


      Prof. Dr. Bingür Sönmez Tarihçi Kitabevi – 128 TL

      Kars-Sarıkamış doğumlu ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez, yeni kitabı Sarıkamış – Kafkas Cep­hesi’nde, 1. Dünya Savaşı’na girer­ken Almanya-Osmanlı ittifakının arka planını mercek altına alıyor; binlerce askerimizin kötü idare, şiddetli soğuk, açlık ve iklim ko­şullarına uygun olmayan kıyafetle­ri nedeniyle hayatını kaybettiği 15 günlük Sarıkamış Meydan Muhare­besi’ni anlamak için 4 yıllık Kafkas Cephesi’nin anlaşılması gerektiği­ni vurguluyor. 878 sayfalık bu kap­samlı eserde Sarıkamış Dayanış­ma Grubu Kurucu Başkanı Sönmez, Kafkas Cephesi’ne, İstanbul’dan as­ker, erzak, mühimmat, harita ve gi­yecek getiren üç gemimizin (Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer ve Mithat Pa­şa) Trabzon’a doğru yol alırken 7 Kasım 1914’de, Rus filosunca ba­tırılmış olmasına da özel bir önem vererek; “Bu kayıp, Sarıkamış fela­ketinin başlangıcı olmuş, o günden sonra Karadeniz’de üstünlük Rus donanmasına geçmiştir. Bu malze­meler ve askerler Trabzon’a, oradan Erzurum’a ulaşsaydı, Kafkas Cep­hesi’nde gene yenilebilirdik, fakat hiç olmazsa ‘kırım’ bu kadar dra­matik olmazdı” diyor. askerler Trabzon’a, oradan Erzurum’a ulaşsaydı, Kafkas Cep­hesi’nde gene yenilebilirdik, fakat hiç olmazsa ‘kırım’ bu kadar dra­matik olmazdı” diyor.

      Mahkûmların Şafağı


      Zaven Biberyan Aras Yayıncılık – 70 TL

      Mahkûmların Şafağı, usta yazar Zaven Biberyan’ın 100. doğum gü­nünde yazarın çok katmanlı iç dün­yasının kilitli kapılarına açılan bir kılavuz kitap. Karıncaların Gün­batımı, Yalnızlar, Meteliksiz Âşık­lar’ın yazarı, özyaşam öyküsünü ka­leme aldığı bu kitapta, yaşamını ve dönemin tartışmalı konularını en çıplak ve hakiki hâliyle anlatıyor. Biberyan’ın ömrünün ilk 25 yılına, çocukluğuna, gençliğine, 1930’la­rın ve 40’ların siyasi ve kültürel ortamına gidiyoruz. Bir yandan da Türkiye’de bir Ermeni yurttaş ola­rak maruz kaldığı ayrımcılığın izini sürüyoruz. İstanbul’da yaşama da­ir ayrıntılar ve insanlar, hatta top­lumlar arasındaki ilişkilerin tasviri bakımından oldukça zengin olan bu anlatı, yazıyla ve edebiyatla daha çocuk yaşta tanışan Biberyan’ın us­ta bir yazara dönüşme serüvenini de görünür kılıyor.

    • Anadolu’dan Amerika’ya Ermeni müziğinin ses izleri

      Ara Dinkjian’ın, 5 bini aşkın taş plaktan oluşan koleksiyonundan seçtiği 58 kayıt, 1915 öncesi ve sonrasında ABD’ye göç eden Anadolu Ermenileri’nin taşıdıkları müzikal tarihin yanısıra daha sonra yaşadıkları topraklarda nesilden nesile aktardıkları ve geliştirdikleri birikimi de yansıtıyor. Kalan Müzik’in kurucusu rahmetli Hasan Saltık’ın misyonunu devam ettiren bir arşiv çalışması…

      ARA DİNKJİAN ARŞİVİNDEN
      TAŞ PLAKLARDA
      AMERİKA’DAKİ ERMENİLER

      Haziran ayında kalp kri­zi sonucu çok erken ve zamansız kaybettiği­miz, Anadolu’nun ses arkeolo­gu, sosyal tarihimizin görün­tü ve biçim uzmanı, dergimizin yayın danışmanlarından Hasan Saltık’ın kurduğu Kalan Mü­zik, Anadolu’nun unutulmuş ses hazinesinden yeni bir kesitle dinleyicilerle buluştu. Saltık’ın 1991’de yaşadığımız toprakların unutulan, unutturulan müzi­kal çeşitliliğini ortaya çıkarma; Anadolu’nun bütün dillerinin, dinlerinin ve toplumlarının se­sini dünyaya duyurma misyo­nuyla kurduğu Kalan Müzik’in 30. yılı için üzerinde çalıştığı, ancak ömrünün vefa etmedi­ği “Ara Dinkjian Arşivinden Taş Plaklarda Amerika’daki Erme­niler” albümü, eşi Nilüfer Saltık tarafından tamamlanarak, Arşiv Serisi’ne eklendi. Nilüfer Saltık, projeyi “Pandeminin müzisyen­ler ve sektör üzerindeki olumsuz etkilerinden elbette biz de nasi­bimizi aldık. Bu koşullar altında, 30. yılımızı konserlerle kutlaya­mayınca, onun yerine bu projeyi hazırlamak istedik. Yaşadığımız en büyük zorluk, projeyi Hasan olmadan, onun yasını tutarken tamamlamaya çalışmak oldu” sözleriyle anlattı.

      Ara Dinkjian’ın, 5 bini aş­kın taş plaktan oluşan koleksi­yonundan seçtiği 58 kayıt, 1915 öncesi ve sonrasında ABD’ye göç eden Anadolu Ermenile­ri’nin ayak izlerini takip ediyor; yalnızca anayurtlarından ayrı­lırken yanlarında götürdükleri müzikal tarihi değil, daha sonra yaşadıkları topraklarda nesilden nesile aktardıkları, geliştirdikleri ve kayıt altına aldıkları birikimi de yansıtıyor. Karekin Prudyan, Vartan Margosyan, Kaspar Can­canyan, Harputlu Karekin, Ho­vsep Şamlıyan, Markos Melkon, “Horyad” Kevork, Udi Hrant, Garabet Mercanyan, Aşuğ Mu­rad, Mesrop Takakçıyan, Kema­ni Minas, Garbis Bakırcıyan gibi kimi hâlâ hatırlanan, kimi unu­tulmuş birçok müzisyenin sesi bu projeyle geçmişten bugüne ulaşanlar arasında… Üç CD ve bir kitapçıktan oluşan çalışma­ya, Amerikalı Ermeni sanatçıla­rın portreleri, kayıtların alındığı taş plaklara ve Ermeni toplumu­nun Anadolu’daki yaşamına da­ir fotoğrafların yanısıra Ermeni tarihi konusunda uzmanlığıy­la tanınan Harry A. Kezelian’ın ayrıntılı bir makalesi de eşlik ediyor.

      Ermeni müziğinin ABD’den Türkiye’ye uzanan tarihsel bağ­larının izlerini süren Kezelian, bir müzisyenin ut için söyledik­lerini şu şekilde aktarmış: “Ut beni hüzünlüyken bile mutlu ediyor. Bana unutulan ama mut­luluk verdikleri için unutulma­ması gereken harika insanla­rın hikayelerini anlatıyor. Onlar unutuldu ama müzikleri unutul­madı”.

      Albümün kitapçığında Ermeni toplumunun yaşamına dair fotoğraflar da var.

      Anadolu’nun pek çok fark­lı bölgesinden ve İstanbul’dan 1915 öncesinde ve sonrasında göç eden müzisyenlerin oradaki hayatlarını nasıl sürdürdükleri­ni de ayrıntılı bir şekilde anlatan Kezelian, “Nasıl İstanbul gazino­larında Ermeni, Rum ve Yahu­diler Türkçe şarkıları Türkler ve Romanlarla birlikte çaldılarsa, aynı adeti New York’ta, Man­hattan’ın 8. Cadde’sinde ‘Greek­town’ yani Yunan mahallesi ola­rak bilinen bölgesindeki Yunan lokanta ve barlarında devam et­tirdiler” diyerek aynı topraklar­dan gelmenin yeni bir diyardaki birleştirici rolünü vurguluyor; ABD’deki Ermenilerin yalnız­ca Ermenice değil, Yunanca ve Kürtçe müziklerle de içli-dışlı olduğunun altını çiziyor.

      Kezelian, “kef time” ola­rak anılan Amerikalı Ermeni geleneğini ise şöyle aktarıyor: “Amerika’daki birçok Ermeni, diğer diaspora topluluklarında olduğu gibi, Gomidas Vartabed ve diğerlerinin kurduğu Klasik Ermeni ekolünün takipçileriy­di. Ermeni halk ezgilerini Batılı/ Avrupalı bir üslupla, piyano ve keman eşliğinde söylüyorlardı. Ancak [birçokları da] Ermeni, bunun yanı sıra, çocukluklarının ve gençliklerinin Anadolu mü­ziği için yanıp tutuşuyordu. İşte Amerika’da düğünlerinde, pik­niklerinde ve ‘hantes-khıncuyk’ olarak bilinen eğlence yemekle­rinde ve elbette Ermenilerin bir araya geldiği her ortamda, mese­la ev eğlencelerinde çalmaya de­vam ettikleri müzik buydu. Hat­ta, Amerika’daki Ermeniler bir süre, (…) ‘sıra geceleri’ne benzer, sadece erkeklerin katıldığı, Ana­dolu usulü yemeli içmeli, çalınıp söylenen ev eğlenceleri düzenle­meye de devam ettiler. Aileler de sık sık hep birlikte şarkı söyler­lerdi ve burada Ermenice müzik Türkçe müzikten önde gelirdi. İkinci kuşak yetişkinlik yaşı­na geldikçe, gençlerin buluşma­sı ve birbiriyle kaynaşması için danslar düzenlenmeye başlan­dı. Bu danslardan kef time [ke­yif, eğlence zamanı] adı verilen Amerikalı Ermeni geleneği doğ­du. Bunlar, Amerika’da doğmuş Ermeni müzisyenlerden oluşan grupların gitar, saksafon ve piya­no gibi ‘Amerikalı’ enstrümanla­rın yanı sıra ud, klarnet, darbu­ka, kanun, keman ve tef çaldık­ları meşhur, bütün gece süren eğlencelerdi”.

      Bu paha biçilmez kıymetteki koleksiyonu toplayan Ara Dink­jian’a gelince… 6 yaşında evde babasının birkaç taş plağını bul­masıyla başlayan merakı, Ame­rika’da plakları evinde tutmak istemeyen Ermeni ailelerden aldıklarıyla gelişmiş. 1990’da Se­zen Aksu’yla çalışmak üzere ilk defa Türkiye’ye gelmesiyle yeni bir kapı açılmış önünde. Burada taş plak almak istediği satıcıla­rın bunlara para verdiği için ona güldüğünü hatırlıyor. Agos’a ver­diği röportajda “Koleksiyonun düzenli olması konusunda sap­lantı derecesinde dikkatli davra­nıyorum; öbür türlü, onca plağın arasında aradığını bulmak çok zor olur. En başından beri, bu ka­yıtları araştırmacılar ve müzis­yenlerle paylaşıyorum, çünkü plakları bana ait nesneler olarak görmüyorum. Bunlar, benim çö­pe atılmaktan kurtardığım plak­lar; şu an onlara emanetçilik ya­pıyorum sadece” diye anlatıyor koleksiyonuyla ilişkisini…

      Koleksiyoner, udî ve besteci Albümü oluşturan 58 parçayı seçtiği 5 bini aşkın taş plaktan oluşan koleksiyonu Ara Dinkjian’ın müzikle tek bağı değil. Dinkjian aynı zamanda udî ve besteci…
    • 311 Oktay Rifat’tan 433 Orhan Veli’ye…

      Cumhuriyet döneminin ve Garip akımının iki büyük şairi, 1927’de başladıkları Ankara Atatürk Lisesi’nde 6 yıl birlikte okumuşlardı. Öğrencilik yıllarındaki Orhan Veli’yi Oktay Rifat’ın kaleminden anlatan 4 sayfalık belge, bir fotoğraf ve bir çizim ilk defa günışığına çıkıyor.

       Türk şiirinin yakın ta­rihimizdeki en önem­li isimlerinden Orhan Veli, yine büyük şair Oktay Rifat’ın sınıf arkadaşıdır. Her ikisi de Türkiye Cumhuriye­ti’nin başkentinde görev yap­maya gelmiş babaları sebebiy­le, Ankara’da “Taş Mektep” diye bilinen Ankara Atatürk Lisesi’ne kayıt olur. Orhan Ve­li’nin numarası 433, Oktay Ri­fat’ınki 311’dir. Bu iki arkadaş 1927’de kayıt oldukları okulda 6 sene öğrencilik yaparak An­kara Lisesi’nden mezun olur. Aralarına sonradan katılan Melih Cevdet ile birlikte edebî bir akımın başkişileri olacak­lardır.

      Bu kalemi kuvvetli edebi­yatçılarımızın uzun bir zama­na yayılan okul arkadaşlıkları hakkında fazla bilgi kayıtlı de­ğildir. 2007’de Atatürk Lise­si için büyük ve kapsamlı bir kitaba imza atan Turan Tan­yer’e göre “Orhan Veli ve Ok­tay Rifat, okul yıllarıyla ilgili olarak çok az bilgi bırakmış­lardır. Melih Cevdet ise pek çok yazısında yer yer Anka­ra’daki lise yıllarına dönmüş­tür…”

      Hâluk Oral’ın 2015’te ya­yımlanan Bir Roman Kahra­manı Orhan Veli isimli titiz, detaylı ve belgeye dayalı çalış­masında ise Orhan Veli ve Ok­tay Rifat’ın okul hayatı, hoca­ları, çıkardıkları Sesimiz der­gisindeki yazıları gibi önemli konularda izahat vardır.

      Oktay Rifat ile Orhan Ve­li’nin arkadaşlıkları ve okul hayatları hakkında önemli bir aile arşivinden bulduğumuz bazı ilginç belgeler iki şairin Ankara Atatürk Lisesi’ndeki yaşantılarına ışık tutmaktadır.

      Oktay Rifat’ın elyazısıy­la ortaya çıkan 4 sayfalık bel­ge büyük ihtimalle okul yıllığı için kaleme alınmış bir hâtı­ra yazısıdır. Yazısının başına isimleriyle birlikte okul nu­maralarını da yazan Oktay Ri­fat, öğrencilik yıllarındaki Or­han Veli’yi anlatır; şairin nefis bir portresini çizer.

      İlk defa günışığına çı­kan bu belgeye ek olarak, iki önemli görsel malzeme daha yine ilk defa ortaya konmak­tadır. Bunlardan ilki Oktay Rifat’ın çizdiği bir Orhan Ve­li portresidir. Kurşun kalem­le karikatürize edilmiş bu çi­zimin üzerinde ise “Ekrem” isimli diğer bir okul arkadaş­larının portresi vardır.

      İkinci önemli görsel/belge de Oktay Rifat’ın, Orhan Veli ile karlı bir havada çektirdiği fotoğraftır.

      OKTAY RİFAT’TAN ORHAN VELİ YAZISI (1932)

      ‘Karışık saçlı, düşük pantolonlu nevi şahsına münhasır’ bir talebe

      Sınıf arkadaşı Oktay Rifat’ın yazısı, Orhan Veli’nin lise yıllarındaki portresini çiziyor: “… Kendine mahsus gülmesinde, parmak kaldırışında bile bir hususiyet göze çarpar. Onun bu hâllerini ekseri muallimler pek sevmezler veya sevmez görünürler. Fakat edebiyat hocaları umumiyetle bayılırlar…”

      “433 Orhan Veli

      Bahar içinde sıcak bir gündü. Yaza kavuşmadan aldığım zevk­le, mektebin arkasındaki çayıra papatyaların üstüne arkası üstü uzanmış dereden tepeden konu­şuyor, ikimizin de yüzü şapkala­rımızla örtülü, güneşin verdiği gevşeklikle bazan uzun müddet susuyorduk.

      Bir aralık tatlı bir şeyi ona ha­raretle anlatıyordum. Söyledim, uzun müddet söyledim. Sonra yüzünde lakırdılarımın tesirini görmek için döndüğüm zaman onu yerinde bulamadım. Bana haber vermeden acaba nereye gitmişti. Kafirin huyunu bilirim, gine bir muziplik yaptığını anladım, hiç sesimi çıkarmadan yeniden arkası üstü uzandım. Birden kulaklarımda kıvrak bir kahkaha çınladı. Bizim arkadaş aşağıdaki hendekten gülüyordu. Yanıma sokulurken konuşmaya başladı:

      Oktay Rifat’in çizgileriyle Orhan Veli.

      “Yahu bir saaten beridir tek başına öyle komik, komik anlatı­yordun ki”.

      Kendimi güç tuttum. Cevap veremedim, kızar gözüktüm; böyle olmasa o muzipliklerini bir kat daha artırabilirdi.

      Yaptığı işler yaramazlık de­recesine çıkan bu çocuğu, uzun yüzünden, yatık fakat karışık saç­larından, hiç kapanmayan kalın dudaklarından, şalvara benzeyen dizi çıkmış düşük pantolunundan, incecik vücudundan tanıyabilirsi­niz. 433 Orhan Veli.

      Onu ben Reşat Nuri beyin Çalıkuşu isimli romanındaki Feri­de’ye benzetirim. Daha doğrusu onun muziplikleri ile Feride’nin küçüklüğü arasında münasebet­ler bulurum. O yalnız, tabii bir iki farkla: Çalıkuşu’nun icat ettiği karakterlerin erkekleşmiş şekille­rini bulur. Belki bu tarz romanları fazla okumasından, belki de içten gelme herhalde o sınıfın en yara­maz talebesidir. Bakın gine onun bir vakası:

      Karanlık bir gece; yatakhane­deyiz. Elektrikler pırıl pırıl; herkes gibi o da uyanık, etrafına bakıyor; arada sırada yatak komşusu ile de konuşuyor. Bir aralık iki çocuk kalktılar, zaten yatağa elbiseler ile girmişler; ikisi de pabuçlarını giydi… Çocuklar soruyorlar. Ne var ya hu? Siz neden giyiniksiniz?

      – Sussss !..

      Parmaklarının ucuna basarak ikisi de çıktı; doğru abdesthane­ye… Gece bekçisi geçiyor; adam uzaklaştı. Apteshaneden çıktılar. Elektrik sigortasına doğru yürü­düler. Orhan sert bir hareketle ilerledi, sigortayı kesti, elektrikler söndü. Panik… Ne tarafa? Darül­bedayi’ye.

      Bu düşünülmüş plan, bu kor­kuyu göze alma, sırf onun için… Kendisinin de dediği gibi o yarı yarıya tiyatrodur.

      Ertesi günü ikisi de edebiyat hocasının önündeler.

      – Efendim meclisi muallimin­de bizi müdafaa edin. Yaptığımız kabahat; bunu biliyoruz fakat sanat aşkile biz bu kabahati işle­dik. Bizim edebiyata ve bilhassa tiyatro kısmına ne kadar meraklı olduğumuzu biliyorsunuz.

      Oktay Rifat ile Orhan Veli karlı bir kış gününde…

      Orhan hakikaten nevi şahsına münhasır bir talebedir. Kendine mahsus gülmesinde, parmak kaldırışında bile bir hususiyet göze çarpar. Onun bu hâllerini ekseri muallimler pek sevmezler veya sevmez görünürler. Fakat edebiyat hocaları umumiyet­le bayılırlar. Mektepte gayet pervasız gayet yaramaz görünen Orhan’ın en korktuğu insan baba­sıdır. İmtihan zamanları karnesini eve numaraların bozukluğundan götüremiyen bu muzip çocuk uzun müddet önü ilikli, müteces­sis nazarlarla idarenin önünde babasını bekler. Onu çocuklar tehlikeli zamanlarda baban geldi diye korkuturlar.

      Geçen sene bu beyim laci­vert bir elbise yaptırmış, mekte­be çıka geldi. Baktım pantolon çok düşük. Sokuldum, “Orhan­cığım” dedim “galiba kemerin yok, pantolonunu çeksene”. Eliyle çekti sonra gerileyerek sordu: “Nasıl beğendin mi? Babam işte böyle kısa yaptırır uzunlardan hoşlanmaz”. “Düşük pek çirkin” dedim. Hemen atıldı “kısa daha çirkin”. “Pekâlâ eve böyle düşük gidersen baban kızmaz mı? Muhakkak mektebe gelirken salıveriyor eve döner­ken topluyorsun”. Ses çıkar­madı. O gün bugün Orhan’ı ne zaman görsem gözümün önünde bir eliyle kapusunun zilini çalan diğer eliyle de pantolonunu toplayan bir çocuk gelir.

      Orhan’ın mümeyyiz vasıfla­rından biri de kelimeleri değiş­tirerek konuşmasıdır. Kendine mahsus bir lisan icat eden Orhan gine o lisanla şiirler söyler. Hoş çocuktur velhasıl.

      311 Oktay Rıfat”

    • Bir Bülent Ecevit klasiği: Gözaltında bir başbakandan medeniyet-muhalefet dersi

      12 Eylül 1980 tarihinde, daha önceden planlanan bir yurtdışı seyahati için Ankara-Esenboğa havalimanına gelen Ozan Sağdıç, yeni basılan şiir kitabını buradaki PTT’den Bülent Ecevit’e yollar. O gün yapılan askerî darbe sonrası Başbakan Ecevit gözaltındadır ve Çanakkale’ye götürülmüştür. 25 Eylül’de Ecevit’ten bir mektup gelir. “Türkiye Cumhuriyeti böyle başbakanlar da görmüştür” dedirten bir mektup!

      Daha cumhuriyeti ku­rarken, çokpartili de­mokrasi Mustafa Ke­mal’in idealiydi. ‘Serbest Fır­ka’ denemesi, cumhuriyetin henüz hazmedilemediği bir ortamda irticanın hortlaması anlamında eylemlere, kargaşa ve kalkışmaya dönüştüğünden zorunlu olarak ertelenmişti. Atatürk’ün vefatıdan hemen sonra 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Bu dönemi devlet adı­na kazasız belasız atlatmayı başaran zamanının Cumhur­başkanı İnönü’nün iradesiyle savaş sonrasında, 1945 yılında çokpartili düzene geçildi.

      Muhalefet en etkin biçim­de Celal Bayar, Adnan Mende­res, Fuat Köprülü ve Refik Ko­raltan’ın “Dörtlü Takrir” hare­keti ile başlayan bir gelişmeyle kurulan Demokrat Parti’den geliyordu; etkili de olmuştu. Nitekim 1950 seçimlerinde DP iktidar oldu.

      İlk 4-5 yıl boyunca işler iyi gitmişti. Ancak daha son­ra, idari ve mali konularda sıkıntılar başladı. Toplumda huzursuzluk artarken Men­deres hükümetleri de giderek hırçınlaşmış, baskı rejmi kur­ma yoluna gitmişti. İnönü’ye gezilerinde engelleme ve sal­dırı girişimleri olmuş, “Vatan Cephesi” adında ayrılıkçı bir oluşum meydana getirilmiş, Meclis’te Tahkikat Komisyonu adıyla mahkeme üstü ceza ka­rarları verecek bir organ icat edilmişti. Gazeteciler hapse­diliyordu. Gençlerle güvenlik güçleri arasında her gün üzü­cü olaylar, çatışmalar meyda­na geliyordu. Sabotaj, saldırı ve siyasi cinayetler başlamış­tı. Baskı, sıradan halkı da et­kileyen bir hâl almıştı. İşte bu ortamda çıkar yol aranırken, bazı askerler, hatta küçük rüt­beli subaylar durumdan vazife çıkardı.

      Darbe öncesi, kendi evinde… 80 Darbesi’nin ardından askerlerin kibarca “misafir ediyoruz” diyerek gözaltına aldıkları dönemin başbakanı Bülent Ecevit, kendi evinde, kütüphanesinin önünde Ozan Sağdıç’a poz vermiş.

      Hayat mecmuasının An­kara Bürosu 1960’ta açılmış­tı ve derginin İstanbul’daki ilk kadrolu foto muhabiri olarak o yılın Nisan ayında Anka­ra’ya gönüllü atanmıştım. Tam 1 ay sonra, 27 Mayıs darbesi olmuştu. Kendileri “Beyaz İh­tilal” gibi sıfatlar yakıştırma­ya çalıştılarsa da, ben ona şah­sen “Mahçup İhtilal” diyorum. Zira genç bir gazeteci olarak, o dönem Millî Birlik Komite­si’nin pek çok üyesini yakın­dan tanımak fırsatını bulmuş­tum. Aralarında çok az kişi hariç (ki bilindiği gibi onları da tasfiye ettiler), darbeyi is­temeden yapmış gibi bir hâl­leri vardı. Hatta bir röportaj­da, onlardan biri olan Osman Köksal şöyle demişti: “Biz ke­sinlikle kalmak niyetinde de­ğildik. 20-30 gün içinde bir seçim yapılacak ve biz de kış­lalarımıza dönecektik, niye­timiz böyleydi. Konuştuğum arkadaşların hepsi böyle düşü­nüyorlardı. Ancak bizi hocalar korkuttular. ‘Bırakıp gidemez­siniz. Bir hükümet devirmiş­siniz. Eğer onlar yargılanıp hüküm giymezlerse, siz suçlu duruma düşersiniz. Gelen kim olursa olsun, sizi asla orduda­ki yerlerinize döndürmez. İs­yan etme suçundan hüküm gi­yersiniz. Bu da idamınıza ka­dar varan bir yoldur’ dediler” diye konuşmuştu.

      27 Mayıs’a ve sonraki dö­neme dair anılarım oldukça zengin. Millî Birlik Komite­si, Yassıada davaları, Kurucu Meclis, parlamenter sisteme (bir senato deneyimi ilavesiy­le) dönüş… İstikrar sağlamak üzere İsmet İnönü’nün başba­kanlığı. Onun iradeli tutumu sayesinde iki askerî darbe giri­şiminin atlatılması. Daha son­ra Demirel hükümetleri, Ece­vit- Erbakan koalisyonu, Kıb­rıs Harekatı… Gürsel, Sunay ve Korutürk’ün cumhurbaş­kanlık dönemleri, Ecevit-De­mirel anlaşmazlıkları, aylarca bir türlü yeni cumhurbaşkanı seçilememesi. Ülkede gide­rek anarşinin (o dönem şim­diki “terör” yerine kullanılan terim) tırmanması, halkın ku­tuplaştırılması, şiddete varan gençlik hareketleri, her gün en az 20-25 suikast, cinayet… Ve 12 Eylül darbesi…

      ‘Ellerinle büyüttüğün çiçeği koparsalar…’

      Bülent Ecevit’in Ozan Sağdıç’ın hediyesine cevaben yazdığı mektupta, kendi yazdığı bir şiir de vardı.

      1980’de Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süre­si dolmuştu. Benim o sıralarda basında fiili bir görevim yoktu. Ancak ortamdaki gergin hava­dan iyiden iyiye bunalmıştım. Köln’de 2 yılda bir, “Fotoki­na” adında fotoğrafçılık ve fil­mcilik alanındaki gelişmele­rin sergilendiği bir fuar vardır. Eylül ayı tam da onun zama­nıydı. Hem biraz ferahlama ih­tiyacından hem de yararlı bir iş görmeye vesile olur düşün­cesiyle, Almanya’daki fuar ön­cesi Londra’ya gitmeye karar vermiştim. Biletim de 12 Eylül tarihliydi!

      Gece 22.00 civarıydı. Te­lefonum çaldı. Arayan şoför arkadaştı. “Abi, bizim durağa askerler ve polisler geldi. He­pimizin evlerimize gitmemizi söylediler. Durağı da kapattı­lar. Seni gelip alamayacağım, kusura bakma” dedi.

      Bir yanda tasarladığın yol­culuğu yapamamanın düşkı­rıklığı, diğer yanda “ortada olağanüstü bir durum var, aca­ba ne oluyor?” onun merakı… Sabaha karşı 03.00’te ağır as­kerî araçların gürültüsü baş­ladı. Evim hemen Milliyet’in karşısında. Derken gazete bü­rosunda bir ışık yandı. Çok geçmeden başka ışıklar da onu izledi. Belli ki gazeteci arka­daşlar göreve başlamışlardı. Derhal oraya koştum. Büro şe­fi Orhan Tokatlı’nın bir kitap büyüklüğünde radyosu vardı. O radyonun dalga boyutlarını teknisyen bir arkadaşı modüle etmişti. Polis telsizlerini, hatta Sıkıyönetim Komutanlığı’nın haberleşmelerini bile dinleye­biliyordu. Ben de aralarına ka­rıştım. 12 Eylül’de Ankara’da ne olup bittiyse, naklen yayın gibi duyup-izledik. Hangi bi­nalarda tedbirler alınmış, ne­relere yönelmesi emredilmek­te, kulaklarımızla duyuyorduk. Solcu ya da sağcı gençlerin du­varlara yazdıkları sloganların gece karalığında silinmesi de yapılan işler dahilindeydi. Bir ara bıçak gibi bir sesin “Kaldı­rın oradaki o pislikleri” dediği duyuldu. Emin olmamakla bir­likte, Kenan Evren’in sesine benzetmiştim.

      Sabah saat 07.00 civarı idi. Orhan Tokatlı masaya avcu­nu “şak” diye yapıştırdı; “Bu iş bitmiştir arkadaşlar” dedi. Bir ara ben cebimden uçak bi­letini çıkararak havada salla­dım: “Bakın arkadaşlar, ben bu sabah Londra yolcusuydum. Gidemedim ve bu biletim de yandı” dedim. Orhan Tokatlı “Yoo” dedi birden, “Fuara git­miyor musun kardeşim, bu bir görev sayılır. Basın mensupla­rına bir çıkış kısıtlaması yok. Hem kullanamadığın bilet de yanmış sayılmaz, o sefer yapı­lamadığı için halen geçerlidir” demez mi… Sonra devam etti: “Ben Merkez Komutanı ile ko­nuştum, bize yasak yok. İster­sen senin için bir daha konu­şayım” dedi. Hemen telefona sarıldı, bir numara çevirdi. Te­lefonun öbür ucundaki kişiye “Komutanım” diye hitap edi­yor ve samimi bir dille “Bizim yurtdışına çıkacak görevli bir arkadaşımız var, Ozan Sağdıç. Kendisi tereddüt ediyor, çıkı­şında herhangi bir sakınca yok değil mi?” şeklinde konuşu­yordu. Konuşmasını bitirince bana “Gördün mü bak, hiçbir sakınca yokmuş. Bence sen hemen havaalanına git, gön­lün ferah olsun” dedi. Dediğini yaptım, bir süre sonra Esen­boğa Havaalanı’ndaydım.

      Bir dönemin sonu diğerinin başı Kapanan bir dönemin son TBMM başkanı Cahit Karakaş ile 12 Eylül darbesinin lideri olacak Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, TBMM binasının girişine dikilecek Atatürk anıtının proje yarışmasının jürisinde (üstte).

      12 Eylül öncesinde bir şiir kitabı yazmıştım. Çağla Ça­ğı isimli şiir kitabımı 11 Eylül 1980 günü Meclis matbaasın­dan teslim almıştım. Öyle bir kitap ortaya çıkmıştı ki, daha sonra posta ile kitabımı sun­duğum kişilerden, ömrünü matbaacılık mesleğine vakfet­miş sayın Şevket Evliyagil ba­na cevaben gönderdiği kısa bir mektupta “Kitabın bir baskı şaheseri” tümcesini kullan­mıştı.

      Yanıma birkaç tane de her birini bir zarfa koyduğum şiir kitaplarından almıştım. Gön­dermeyi tasarladığım kişilerin başında da Sayın Bülent Ece­vit bulunuyordu. Kendisiyle dostluğumuz gayet iyiydi. O ve eşi Rahşan Hanım, gazete­ci arkadaşım Mete Akyol ve eşi Gülçin Hanım, ben ve eşim Olcay Hanım altılı bir grup­çuk oluşturmuştuk. Birimi­zin evinde buluşup, siyaset konularından uzak sohbetler ederdik. Sayın Ecevit’in şair yanından da haberdardık ta­bii. Benim bu arzum da “Bizim de bu tasta tarağımız var yani” gibisinden bir çalım satma he­vesiydi belki.

      Dönelim Esenboğa’ya… Ha­vaalanında küçük bir PTT şu­besi mevcuttu. Oradan Bülent Bey’e kitaplarımdan birini pos­talasam diye düşündüm. Bir ta­raftan da her fırsatta haberleri dinliyoruz. Süleyman Demi­rel ve Bülent Ecevit’in askerle­rin nezaretinde Çanakkale’ye sevkedildiği söyleniyor. Henüz ne Gelibolu’nun ne de Hamza­köy’ün adı ediliyor. ‘Ya herrü ya merrü’ deyip kalemi elime al­dım. Zarfın üzerine adres ola­rak aynen “Sayın Bülent Ece­vit, Askerî garnizon, Çanakka­le” diye yazdım. PTT’in cam duvarlı ofisine yanaştım; zarfı gişe gibi açılmış pencerecikten içeri uzattım. Zarfı alan memu­run yüzünü göremiyorum ama elini görüyorum. Zarfı tutup üzerini yanındaki arkadaşına gösterecek şekilde uzattı; ar­kadaşı “bize ne” der gibilerden omuz sikti. Bunun üzerine ilk memur zarfın üzerine “Esen­boğa, 12 Eylül 1980” mührünü basıp gönderilerin bulunduğu seleciğe uzatıp attı.

      Dış hatlar bölümüne açılan kapının yanına bir masa koy­muşlar. Masanın arkasında iki hava subayı oturuyor. Pasapor­tumu, basın kartımı ve biletimi gösterdim. Daha yetkili oldu­ğunu sandığım subay “İyi ama kardeşim” dedi, “yurtdışına çı­kış yasağı var. Biz burada boşu­na mı oturuyoruz? Kimseyi sa­lamıyoruz” dedi. “Ama” dedim, “basın mensuplarına böyle bir yasak yok. Az önce Merkez Ko­mutanı ile konuştuk. O da teyit etti”. Havacı subaylar hoş in­sanlardır, severim onları. Katı bir direnç gösterme hevesinde değillerdi. Masaya bir de tele­fon hattı çekmişler. “Bir daki­ka” dedi, Ahizeyi eline aldı. Sa­nırım kendisi Merkez Komu­tanlığı’nı aradı. “Komutanım” diye başladığı sözünü “Evet efendim, başüstüne efendim, tabii efendim, emredesiniz efendim” gibi sözlerle sürdür­dü. Ne konuşulduğunu merak ediyordum.

      Türk siyasetinin ‘ak güvercin’i 5 Kasım 2006’da hayatını kaybeden Bülent Ecevit, hem kendisinin hem de partisi DSP’nin sembolü olmuş “ak güvercin”le…

      Ahizeyi yerine bıraktıktan sonra yüzüme gülerek baktı. “Çıkabilirmişsiniz kardeşim” dedi, “hatta ağzımıza bile …”. Bu cümlenin arkasını yazma­yayım, herkes tahmin edebi­lir ne olduğunu. Pasaportuna yurtdışına çıkış tarihi “12 Eylül 1980” damgası basılmış nadir kişilerden biri olarak gururla uçağa binmekteydim.

      Avrupa’da bir süre dolaş­tıktan sonra, yurda döndüğüm­de, Kenan Evren her şeye ha­kim bir konumda görünüyordu. Bunlar başka konular. Ancak benim için ilginç bir haber var­dı. Adresi kesin yazılamamış Sayın Bülent Ecevit’e gönder­miş olduğum kitap, o kargaşa­lıkta PTT’miz tarafından doğru adrese ulaştırılmıştı.

      Askerlerin kibarca “misa­fir ediyoruz” dedikleri gözal­tı durumundaki sayın Ecevit’e de paket iletilmişti. 12 Eylül 1980 tarihli gönderime, Bü­lent Bey’in 25 Eylül tarihli te­şekkür ve iltifat yüklü cevabi mektubu, benim için çok kıy­metliydi.

    • Hamamdan sokağa İstanbul külhanbeyleri

      17. asır sonunda duraklama dönemine giren Osmanlı Devleti’nin başkentinde düzen bozulmuş, asayiş kalmamış, ahlaksızlık almış yürümüştü. Bu dönemde gayrimeşru birleşmelerden doğup cami avlusuna bırakılan çocuklar, hamamların “külhan” kısmını mesken edinenler tarafından himayeye alınmış; örgütlenmiş ve “iyi aileden peydahlanmış” olmaları dolayısıyla bunlara “bey”, “külhan”da yetiştikleri için de külhanbeyi denmişti. Reşat Ekrem Koçu anlatıyor…

      Reşat Ekrem Koçu

      İstanbul’un kütüğünü tu­tan adam olarak ünlenen Reşat Ekrem Koçu’nun 1970’te yazdığı tefrika yazıla­rının üstbaşlığı “İstanbul Kül­han Beyleri”dir. Tercüman ga­zetesinde yayımlanan bu tefri­kalar; gençlik yıllarından beri ilgilendiği ve çeşitli vesilelerle yazdığı İstanbul’daki mertlik, kuvvet, mahalle adabı, güçlü­lük, yiğitlik gibi konuları işle­diği yazıları gibidir.

      Reşat Ekrem Bey’in bu konuda kaleme aldığı kitap­larından biri ise Eski İstan­bul’da Meyhaneler ve Meyha­ne Köçekleri isimli çalışması­dır. İlk defa 1947’de “İstanbul Ansiklopedisi Bürosu Notları” başlıklı seriden çıkan bu özel kitapta Reşat Ekrem Bey şöy­le diyor:

      “Eski İstanbul meyhane­leri ile namlı meyhaneciler hakkında ilk mühim kayıtla­ra Evliya Çelebi’nin Seyahat­name’sinde rastlanır. Büyük seyyah ve muharrir Galata’dan bahsederken ‘Lebideryada Or­tahisar’da ikiyüz adet kat kat harabat haneler, meyhane­ler vardır ki her birinde beşer onbeşer yüz fâsık iyş ve işret edip hanende ve sazendegan ile hay huy iderler ki diller­le tarifi mümkün değildir’ di­yor ve bu harabathanelerden Taş Merdiven meyhanesi ile Kefeli’nin, Manyalı’nın, Mi­halaki’nin, Kaşkaval’ın, Sün­büllü’nün, Konstantin’in ve Saranda’nın meyhaneleri diye sekiz tanesinin adını veriyor; buralarda türlü türlü misket şarapları, Akona, Sakız, Mu­danya, Edremit, Bozcaada şa­rapları bulunur, sokaklarda ayak başı açık yüzlerce sarho­şa rastlanır, perişan halleri so­rulunca:

      ‘Öyle sermestim ki idrâk etmezem dünya nedir

      Ben kimim, sâki olan kim­dir, mey-i sahba nedir?’ ceva­bını verirler”.

      Külhanilik ve külhaniler, Koçu’nun bu kitabı gibi İstan­bul Ansiklopedisi’nde, Erkek Kızlar, Patrona Halil, Haşmet­li Yosmalar, Forsa Halil, Ka­bakçı Mustafa gibi popüler ta­rih kitaplarında da sıkça kar­şımıza çıkar.

      Yarım asır öncenin
      bir İstanbul tipi


      Dr. Kâmil Yazgıç gazetedeki
      köşesinde “külhanbeyi”nin
      bir karikatürünü çizmiş;
      onu 25 yaşlarında, kaytan
      bıyıklı, keman kaşlı, filiz
      gibi bir delikanlı olarak
      resmetmişti. Başında dar
      Beyoğlu dedikleri sıfır
      numara kalıba çekilmiş
      siyah fesin püskülü daima
      önde..

      Reşat Ekrem Bey’in Tercü­man’da yazdığı tefrikaların il­ki “Lehcei Külhaniye- Külhan Beyler Argosu” başlığını taşır. Bu yazıda Koçu, kendisinde bulunan “Lehcei Külhaniye” isimli yazma risaleden çevir­diği 100’e yakın kelimenin kal­dığını, müstehcen olanların karşılıklarını boş bıraktığını, diğerlerini kaydettiğini yazar. 93 kelimelik bu küçük sözlük­te “Bohça, Habaza, Hançer, Karanfil, Kasık Mancası, La­melif, Mefret, Papaz, Şahmer­dan, Şakaayık, Tirid, Zıbık” kelimelerinin karşılıkları müstehcen olduğu için boş bı­rakılmıştır.

      Koçu’nun ikinci yazısı “Ta­rikat-ı Lâyhâriye’nin tarihçe­si ve bazı vak’alar” başlığını taşır. Sonraki yazılarında da “Külhan Beyi Evren’in Hika­yesi, Külhan Beyi Arslan’ın Hikayesi, Son Külhan Bey­lerinden Sâmi’nin Hikâyesi” başlıkları görülür.

      Dedesi Ebüzziya Tevfik Bey’in Yeni Osmanlılar Ta­rihi’ni notlar ile yayımlayan (İstanbul, 1973-1974, Ker­van Yayınları) Ziyad Ebüzzi­ya’nın Reşad Ekrem Koçu’nun yayımlanmamış notlarını gö­rerek onun izniyle neşrettiği bilgilere göre külhanbeyliğin izahı ve tanımı şöyledir:

      “Külhanbeyliğin bir çeşit tarikat halinde doğması 17. asır sonu ve 18. asır başları­na dayanır. Viyana bozgunun­dan sonra koca koca eyaletler elden çıkmış, devlet büyük bir tehlike karşısında kalmıştır. Hünkar ve sadrıazam Edir­ne’ye yerleşmişler. Bitmeyen harp hareketlerini oradan ida­re etmektedirler. İstanbul’un idaresi sadaret kaymakamına bırakılmış, düzen bozulmuş, asayiş kalmamış, ahlaksızlık almış yürümüştür. Bu sırada fuhuş geniş ölçüde artmıştır. Bu meşrû olmayan birleşme­lerden doğan çocuklar ya süt annelere verilir, bir zaman bu­rada bırakılır sonra büsbütün terkedilirdi; veya bunlar doğ­rudan doğruya cami avlularına bırakılırdı. Uzun yıllar süren bu düzensizlik devresinde, o zaman pek çok olan hamamla­rın külhan kısmını kendilerine mesken edinen kimsesizlerin yaşlıcaları sokaklara düşen ço­cukları da buralarda himaye­lerine almışlar ve yavaş yavaş teşkilatlanarak ‘ocak’ mey­dana gelmiştir. Buraya düşen terkedilmiş çocukların çoğu­nun ‘beyzade’ (iyi aileden pey­dahlanmış) olmaları dolayısıy­la bunlara ‘bey’, ‘külhan’da ye­tiştikleri için de ‘külhanbeyi’ denilmiştir” şeklindedir.

      1970’te “İstanbul Külhan Beyleri” üstbaşlığıyla Tercüman’a yazdığı tefrikaların ilki “Lehcei Külhaniye- Külhan Beyler Argosu” başlığını taşır (üstte, sağda).

      Bu genel çerçeveyi çizen izahat daha sonra Tercüman gazetesindeki tefrikada bütün detayları ile açıklanacak, Zi­yad Ebüzziya’nın dedesi Ebüz­ziya Tevfik Bey’in Rodos’ta sürgün iken tanıdığı Külhan­beyi Sami’den aldığı bilgileri Reşat Ekrem Bey bu tefrika­larda yayımlayacaktır.

      Civanlar, hamam tellakla­rı, haşmetli yosmalar, bazu­lu Yeniçeriler, civelekler gibi özel isimlerle İstanbul kent ta­rihinde özel bir ekol açan Re­şat Ekrem Koçu, eğer İstanbul Ansiklopedisi’ni tamamlaya­bilseydi, eminiz ki külhanbey­leri hakkında da çok önemli bilgileri bizlere aktaracaktı.

      Hamamın külhanı İstanbul Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Hamamı’nın külhan kısmını gösteren kroki. Şehrin kimsesizleri külhan kısımlarını kendilerine mesken tutar, yaşlı olanları sokağa düşen çocukları buralarda himayelerine alırdı.