1898’de sadece 5 sayı çıkan mizah dergisi Beberuhi, yurtdışındaki Jön Türk hareketinin çizgi muhalefetini yansıtıyordu. Beberuhi’nin Sultan Abdülhamid’i, çevresini eleştirmesi ve onlarla alay etmesi nedeniyle yurda sokulması yasaklanmış, giren sayıların toplatılması için emirler yayımlanmıştı.
Büyük kitap toplayıcısı İhsan Sungu’nun dergileri arasında çok değerli bir mizah dergisi bulunmaktadır. 1 Şubat – 1 Teşrinevvel (Ekim) 1898 tarihleri arasında 5 sayı çıkan Beberuhi isimli bu süreli yayın, Cenevre’de siyasi faaliyettte bulunan Jön Türklerin çıkardıkları önemli bir dergidir.
Beberuhi Mecmuası başlık sayfası. 1 Şubat 1898 / 1 Ramazan 1315. Ayda bir defa çıkar. Osmanlı gazetesidir. Birinci Sene, Numara: 1. 100 para, 50 santim. Bir yıllık 25 guruş, 5 Frank. Her hükümetin posta yolu makbuldür.
“Poste Restante, Plainpalais, Genève (Suisse)” adresinde yayımlanan bu mizah dergisi, ömrü kısa olmasına rağmen çok derin bir muhalefet etkisi doğurmuştur. İsmini ortaoyunu kahramanlarından, kısa boylu “altıkulaç Beberuhi”den alan yayında, karikatürlerin tümü Sultan 2. Abdülhamid üzerine ve aleyhinedir. İlk sayının başlığında da 2. Abdülhamid’in burnunu çeken Beberuhi görülür.
“Ayda bir defa çıkar. Osmanlı mizah gazetesidir” altbaşlığını taşıyan yayının 1 yıllık fiyatı 25 kuruş / 5 Frank’tır. “Meram” imzasını kullanan karikatürcünün kimliği henüz netleşmemiştir. Turgut Çeviker bir tahminde bulunmazken, İsviçre’de Jön Türk Basını ve Türk Siyasal Hayatına Etkileri isimli bir çalışma yapan Muammer Göçmen, çizerin Tunalı Hilmi veya Akil Muhtar olabileceğini öne sürer.
“Karabaşın Kara Yazısı” başlıklı giriş yazısı şu şekildedir:
“Böyle sersem bir millet ayağımın altında, mahsul-i sayi olan hazineler öbür ayağımın altında bulundukça şu Avrupa hükümetlerini kukla gibi oynatır eğlenirim” (Kuklalar Rusya, Fransa, İngiltere, İtalya, Almanya. Arkada para çuvalları: 10.000, 15.000, 100.000 Lirayı Osmani yazılı) (üstte). Solda sarıklı “Türk”. Yerde yatanlar Düvel-i Muazzama. Çuvallara takılıp uçan Sultan Abdülhamid. Çuvalların üzerinde 10.000, 15.000, 100.000 yazılı Altta ise “Sersem Millet hâ! … Al!”yazıyor (altta).
“Besmeleyle çıktım yola Bakamadım sağa sola Afv eyleyin arkadaşlar Post gidiyordu bir pula…
Girit: Her tarafım yara bere içinde, ıstırab içindeyim. Ah! Halime hiç merhamet eden yok. Abdülhamid: Mırıldanıp durma! Bak sana ne kadar yakışacak. Şu ıstavrozu boynuna tak. Şapkacığın da hazır. İnşallah onu da mübarek elimle başına geçiririm.
Esselamunaleyküm ey kârî (okur). Artık İstanbul’da barınmanın imkanı kalmadı. Arkadaşlardan Bekri Mustafa sertüfek, Hacivat ise serdalkavuk tayin edildiler. Geçen gün bizim kahveye uğradım. Bir de ne göreyim: Perde, zerde, tahta-mahta, alet-edevat hepsini Yıldız’a çekmişler. Kahveci ‘aman görünme seni arıyorlar’ dedi. Meğer bizim toraman serhafiye olmuş! Evimi soyup soğana çeviren o değil miymiş! Bu sebepten İstanbul’da perdemizi kuracak yer kalmadı. Feleğin sillesi, Hamid’in tekmesi, sansür ve hafiyelerin (sus!) demesi bizi Cenevre’ye kadar attı. Niyetim eskiden beri medâr-ı maişiyetim olan perdeyi gazeteye tahvil ile İstanbul’da nâzırune olduğu gibi burada da kariye (okuyucuya) arz-ı endâm etmektir.
Prens Yorgi. Girit’in altında ezilen Girit Müslümanları. Elinde kırbaç olan kişi Sultan Abdülhamid. Diğer grup, Düvel-i Muazzama.
Abdülhamid, Düvel-i Muazzama ile kellelerden bilardo oynuyor (üstte).
Karagöz – Hacivat, Bekri Mustafa, Toraman gibi geleneksel tipler gazetede kullanılmış, Abdülhamid ve çevresi alenen topa tutulmuştur. Beberuhi’nin Sultan Abdülhamid’i ve çevresini, ona bağlı hükümet erkanını eleştirmesi ve onlarla alay etmesi nedeniyle yurda sokulması yasaklanmış, giren sayıların toplatılması için emirler yayımlanmıştır. Yabancı postalar aracılığı ile yurda sokulmaması için posta şirketleri uyarılmıştır. Dışişleri’nin girişimleri sonucu Beberuhi bir süre yayınını durdurmak zorunda kalmış, ama sonra tekrar yayına başlamıştır. Ancak yayın ömrü çok uzun olamayacak ve 5. sayıdan sonra bir daha çıkmayacaktır.
Abdülhamid, Ebulhüda’nın verdiği paraları kovalıyor.
Yazar, şair, dilbilimci ve bürokrat Sâmih Rifat, Millî Mücadele sırasında da Mustafa Kemal’in sadık bir takipçisi idi. Onun günümüzde Akdeniz Marşı (veya Gelibolu Marşı) ismiyle bilinen yapıtı meşhurdur. Ancak Büyük Taarruz’u ve “Kızıl Arslan” dediği Mustafa Kemal’i konu alan şiiri ilk defa gün ışığına çıkıyor.
Sâmih Rifat Bey (1874- 1932) -dergimizin Mart/ Nisan 2022 sayısında konu ettiğimiz gibi- Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosu içinde yeralmış müstesna yazar, şair, dilbilimciydi. Nefesleriyle tanınmış önemli bir bürokrattı.
Piyade Kaymakam Hasan Rifat Bey’in oğluydu. Büyükbabası Hurşit Bey de Türk ve Batı müziğiyle ilgilenen amatör bir musikişinastı (Beş dil bildiği, özellikle Macarcayı yüksek seviyede konuştuğu için Macar Hurşit Bey lakabıyla anılır). Sâmih Rifat’ın kardeşleri ise bestekar ve musikişinas Ali Rifat (Çağatay) ile gazeteci-yazar Cevat Rifat (Atilhan) ve Muzaffer Rifat Beylerdir.
Sâmih Rifat’ın dört evladı vardır. İlk eşi Saliha Hanım’dan Tanburi Hatif Bey ve Zeynep Hanım, ikinci eşi Ferik Enver Paşa’nın kızı Münevver Hanım’dan da Hüsnü Aşk Hanım ile avukat, şair Ali Oktay Rifat.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosu içinde yer almış Sâmih Rifat ve Büyük Millet Meclisi kimliği (altta).
Sâmih Rifat, Koca Mustafa Paşa Rüştiyesi’ni bitirip özel öğrenim görerek, Farsça, Arapça, Fransızca öğrendi. Trabzon ve Konya vilayetlerinde valilik, İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı, Eğitim Bakanlığı Telif ve Tercüme Kurulu üyeliği, Türk Dil Kurumu Başkanlığı görevlerinde bulundu, milletvekilliği yaptı.
Millî Edebiyat akımı içinde yer alarak Türkçenin öztürkçeleşmesini savundu. Şiirlerini ilk yıllarda klasik divan edebiyatı tarzında, sonrasında nefes tarzında hece ölçüsüyle yazdı. İkdam gazetesinde Servet-i Fünunculara karşı çıktı, tartışmalara katıldı.
Ölümünden iki sene sonra, hayatı ve eserleri üzerine Sadettin Nüzhet Ergun tarafından Sâmih Rifat, Hayatı ve Şiirleri (İstanbul, 1934) isimli bir kitap çıkarıldı. Bu eser, şiirleri ve hayatı hakkında geniş bir incelemenin sonucudur. Kitapta 19 divan, 4 nefes, 29 modern tarz, 4 millî edebiyat, 7 vatan şiiri olmak üzere 63 şiir bulunur.
Sâmih Rifat’ın Bektaşiliğe mensubiyeti nedeniyle pek çok şiiri, nefesi Bektaşi dergahlarında hâlâ okunur.
Milliyetçi, vatanperver, Türk Ocakları’nın önde gelenlerinden Sâmih Rifat, aynı zamanda çok iyi bir hatipti. 31 Mart Ayaklanması’nda Çanakkale’de ortaya atılmış, bir nutuk söyleyerek isyan eden askerlerin Hareket Ordusu’na katılmasını sağlamıştır.
Onu Millî Mücadele sırasında da Mustafa Kemal’in sadık bir takipçisi olarak görürüz. Sâmih Rifat’ın geniş kitlelerce tanınan, bilinen ve ezbere okunan en ünlü şiiri, asıl adı “Akdeniz Kıyılarında” olan, günümüzde Akdeniz Marşı (veya Gelibolu Marşı) ismiyle bilinen yapıtıdır. Şaire Leyla Saz Hanım tarafından bestelenen bu manzum eserin birkaç kıtası, pek çoğumuz tarafından ezbere bilinir. Millî günlerde bando eşliğinde de çalınan bu marşın 9 kıtalık tam metnini içeren belge, Anadolu Matbaa İşçileri Derneği tarafından Ankara’da Yenigün Matbaası’nda bastırılıp halka ücretsiz olarak dağıtılan el ilanı şeklindedir.
“Taarruz gecesi Karahisar’da ” şiirinin elyazısıyla yazılmış orijinali.
Marşın günümüzde okuduğumuz sözleriyle bu belgedeki sözleri arasında farklar vardır. Ancak şiirin yayımlandığı bildirinin altında Sâmih Rifat imzasının bulunuşu, eserin şaire ait olduğunu tescil etmektedir.
Şiirin meşhur kıtaları şunlardır:
“…
Yaslı gittim şen geldim;
Aç koynunu ben geldim.
Bana bir yudum su ver,
Çok uzak yerden geldim.
Korkma açıl şen yurdum,
Dağlara ordu kurdum.
Açık denizlerine
Süngümle kilit vurdum.
Rüzgârlardan atım var
Şimşekten kanadım var
Göğsümde al yazılı
Gazilik beratım vâr
Yürü ey şanlı Gazi!
Kılıcı kanlı Gazi!
Seni Meriç bekliyor
Büyük ünvanlı Gazi!..”
Eski Türk dili kaynakları hakkında da araştırmalar yürütmüş olan Sâmih Rifat Bey’in evrak-ı metrukesi arasında pek çok yayımlanmamış şiiri bulunmaktadır.
Sâmih Rifat evrakı arasından çıkan beyaz renkli 5 sayfalık dosya kağıdında, Millî Mücadele’de kaleme alınmış olduğu tahmin edilen bir manzume vardır. Uzunca, destansı bu şiir, Afyonkarahisar’ı, Büyük Taarruz’u ve o geceleri anlatmaktadır. Kuvayı Milliyecilerin İzmir’e ulaşma çabalarını ve kavuşmalarını Ankara’ya müjdeleyen, betimleyen destan; Nâzım Hikmet’in muhteşem eseri “Kuvayı Milliye Destanı”ndaki gibi Mustafa Kemal’i savaşın en büyük kahramanı olarak gösterir ve onu “Kızıl Arslan” diye tanımlar.
de de çalınan bu marşın 9 kıtalık tam metnini içeren belge, Anadolu Matbaa İşçileri Derneği tarafından Ankara’da Yenigün Matbaası’nda bastırılıp halka ücretsiz olarak dağıtılan el ilanı şeklindedir.
Marşın günümüzde okuduğumuz sözleriyle bu belgedeki sözleri arasında farklar vardır. Ancak şiirin yayımlandığı bildirinin altında Sâmih Rifat imzasının bulunuşu, eserin şaire ait olduğunu tescil etmektedir.
Şiirin meşhur kıtaları şunlardır:
“…
Yaslı gittim şen geldim;
Aç koynunu ben geldim.
Bana bir yudum su ver,
Çok uzak yerden geldim.
Korkma açıl şen yurdum,
Dağlara ordu kurdum.
Açık denizlerine
Süngümle kilit vurdum.
Rüzgârlardan atım var
Şimşekten kanadım var
Göğsümde al yazılı
Gazilik beratım vâr
Yürü ey şanlı Gazi!
Kılıcı kanlı Gazi!
Seni Meriç bekliyor
Büyük ünvanlı Gazi!..”
Eski Türk dili kaynakları hakkında da araştırmalar yürütmüş olan Sâmih Rifat Bey’in evrak-ı metrukesi arasında pek çok yayımlanmamış şiiri bulunmaktadır.
Sâmih Rifat evrakı arasından çıkan beyaz renkli 5 sayfalık dosya kağıdında, Millî Mücadele’de kaleme alınmış olduğu tahmin edilen bir manzume vardır. Uzunca, destansı bu şiir, Afyonkarahisar’ı, Büyük Taarruz’u ve o geceleri anlatmaktadır. Kuvayı Milliyecilerin İzmir’e ulaşma çabalarını ve kavuşmalarını Ankara’ya müjdeleyen, betimleyen destan; Nâzım Hikmet’in muhteşem eseri “Kuvayı Milliye Destanı”ndaki gibi Mustafa Kemal’i savaşın en büyük kahramanı olarak gösterir ve onu “Kızıl Arslan” diye tanımlar.
“Yaslı gittim şen geldim, aç koynumu ben geldim” sözlerini hemen herkesin bildiği “Akdeniz Marşı ve altında Sâmih Rifat imzası…
Son yıllarda yeniden moda olan nargile, özellikle İstanbul şehir kültüründe geleneksel bir sosyal ortam sağlıyordu. Farsça “nargil”den gelen, hindistan cevizi kabuğundan yapıldığı için bu adı alan kelime; Türkçeden Balkan dillerine, Fransızca, İngilizce ve Arapçaya geçmişti. Nargile üzerine derli-toplu tek yayın, Deniz Gürsoy’un Nargile, Bir Nefes Keyif isimli kitabıdır.
Nargile Osmanlı devrinde sadece erkeklere özgü bir alışkanlık değildi
Nargile son yıllarda sosyolojik tabiriyle “geleneğin yeniden icadı” olarak moda hâline geldi. Özel nargile kahveleri, sadece nargile için buluşmalar, nargile kahvelerinde toplantı ve sohbetler var.
Şemseddin Sami Bey Kamus-ı Türkî’sinde “Tömbeki içmeye mahsus takım ki bir şişe ile bunun ağzına takılan ve lüleyi havi olan bir baştan ve bunun bir yanındaki embubeye takılan marpuçtan ibarettir. Esasen hindistan cevizi kabuğundan yapıldığı için bu meyvenin ism-i fârisisi olan ‘nargil’den müştak bir isimle tesmiye olunmuştur” der.
Ayverdi sözlüğünde (Misalli Büyük Türkçe Sözlük) ise nargile şöyle izah edilir: “Farsça nargilden; aslı hindistan cevizi kabuğundan yapıldığı için bu adı almıştır; kelime Türkçeden Balkan dillerine, Fransızca ve İngilizceye ayrıca Arapçaya da geçmiştir. Dumanı sudan geçirip temizlemek suretiyle tömbeki içmeye yarayan, lüle, gövde ve marpuçtan ibaret düzenek. Lülenin üzerine tömbeki (tütün) konularak yakılır, dumanı bir boru ile gözde denen boynu dar, karnı geniş sürâhi biçimindeki bir şişenin içindeki sudan geçirilerek yıkanır ve gövdenin üst kısmına bağlı marpuç denen hortumun ucundaki ekseri kehribardan yapılmış kısım ağıza alınıp havası emilmek suretiyle içilir” diye açıklanmaktadır.
Aslen içilen tömbeki, bunu içmeyi sağlayan araç ise nargiledir.
Reşat Ekrem Koçu’nun Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu üyelerinin özel buluştukları “Konak” toplantılarından birinde verdiği konferansın özeti Turing Belleteni’nin Ekim 1947 sayısında yayımlanmıştır. “İstanbul Kahveleri” başlıklı bu yazı, kahvehaneler ile ilgili pek çok çalışmada gözden kaçmıştır. Koçu konuşmasında Yeniçeri kahvelerinin önemini vurgular ve sözü nargile içmeye getirir:
Deniz Gürsoy’un yazdığı Oğlak Yayınları’ndan çıkan ilk ve tek nargile kitabı.
“Nargilenin gövdesi bir Hindistan cevizi, marpucu bir kamıştır; adına cura derler; karşısında bir püf deliği vardır, lülesi tömbeki nargilesi lülesinden küçüktür… Ehli keyf, bir kahveye geldikte mutlaka nargile doldurmağa mecburdur ve bunu yalnız içemez. İlk nargileden sonra ocakçı seslenir:
– Aşere var mı?
– Biri var..
– Biri daha var…
Lüle parası tamam olunca nargile dolar. Ocakçı nargileyi alıştırırken bir yave mırıldanır:
‘Nargilemin altı derya, üstü ateş
Cümlemiz kardeşiz, kardeş
Hepimiz birbirimize eş’.
Geç Osmanlı devrinde nargile kahveleri Avrupalıların en çok ilgi gösteriği mekanlardı.
Nargile parlatan birinci sınıf ehlikeyf sayılır: Falanca parlattı.. denilince ‘aşkolsun’ diye karşılanır. Bazıları çekerken:
‘Yuf Yezide
Çıksın iki gözü de
Kahrolsun oğlu kızı da’
diye söylenir”.
Nargile konusunda derli-toplu yapılmış tek yayın Deniz Gürsoy’un Nargile, Bir Nefes Keyif isimli çalışmasıdır (Oğlak Yayınları, 2007, 134 sayfa.) Hem güncel hem eski pek çok bilginin harmanlandığı en detaylı bilgilerin yer aldığı, ilk ve tek nargile kitabıdır Gürsoy’un çalışması.
Kahve ve kahvehaneler hakkında yazılmış pek çok kitapta eski görsel malzemeler, kartpostallar ve fotokartlar kullanılmasına rağmen, birbirini tekrar eden, kopyalamacı bir zihniyetle çoğaltılan bir durum göze çarpar. Müzayedelerde eskiden daha sık, şimdilerde nadiren rastlıyoruz kahvehane kartpostalı meraklılarına. Ancak henüz “kahvehane kartpostalları” üzerine yapılmış ciddi bir yayın yoktur.
Osmanlı döneminde Boğaz kıyısında kahve ve nargile keyfi.
Oktay Rifat, 1945’te Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler kitabının basılması için Şevket Rado’dan yardım ister. Ancak kitabı hiç beğenmez ve piyasadan toplatır. Aynı kitap aynı yıl bu defa Nurullah Berk’in çizimleriyle Marmara Kitabevi tarafından basılır. Bu sürecin özel yazışmaları… İlk defa…
Oktay Rifat’ın ilk müstakil eseri Güzelleme adını taşır. Ankara’da Çankaya Matbaası’nda, 1945’te basılan eserin kapağı, Oktay Rifat’ın baldızı Güzin Omay tarafından tasarlanmıştır. Hemen sonrasında ise ikinci kitabı sayılacak olan Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler’i bastırmaya girişir. Bu konuda en yakın dostu Şevket Rado’dan yardım ister. Burada, Oktay Rifat ailesine ait Ankara’da bir ev satılacaktır. Şair, Rado’ya 22 Ekim 1944’te yazdığı bir mektupta şöyle der:
“Bizim ev bu def’a kat’i surette satılıyor. Yalnız kitapçı dükkanı açmak için değil başka işler için. Birkaç müşteri var. Çok yakında paraları cebe indireceğimi arz edebilirim. Şevketciğim bu meyanda hem şiirlerimi hem de Ahmed’i basmak istiyorum. Yalnız her iki kitabı da bir kitapcının firması altında çıkarmak lâzım. Ben tevziat işiyle uğraşamam. Tahsilat yapamam. Şimdi senden şunu rica ediyorum: Nebioğlu bu işi üzerine alır mı? Kitapları kendisi çıkarıyormuş gibi hareket edecek. Tevziat işiyle meşgul olacak ve buna karşılık muayyen bir para alacak. Böylelikle bizim Ahmed’le şiirler de kitaplar aleminde tek başına kalmakdan kurtulacak. Nebioğlu’nun kitap serileri hoşuma gidiyor. A. B. C. böyle bir işe bir vakitler talipti. Ben razı olmamıştım. Şimdi razı oluyorum. Hem Nebioğlu, A. B. C. den iyidir. Onun vasıtasıyla olursa satış fazla olur. A. B. C. pek çoluk çocuk kitapçısı. Şekerim ihmal etme! Derhâl o zât-ı muhteremle görüş ve neticeyi bana bildir. Şiir kitabım da beş altı formayı geçmez. Ahmed kaç basılır? Sana derhâl kaç para göndermem lâzım? Şiir kitabı kaça çıkar? Bunları azami bir hafta içinde öğrenmeliyim. Zirâ ev bir hafta içinde satılmış bulunacak. Başkaca yazılacak bir şey yok. Karına hürmetlerimi söyle. Senin de gözlerinden pek çok öperim sevgili ve cefakâr kardeşim”.
Maceralı kitabın 3 ayrı baskısı Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler kitabının Oktay Rifat tarafından piyasadan toplatılan ilk baskısı (solda) ve Marmara Kitapevi’nden ve Yeditepe Yayınları’ndan çıkan baskılar.
Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler, uzun maceralardan sonra Nebioğlu Yayınları tarafından basılır. Ancak Oktay Rifat bu baskıyı hiç beğenmez ve dağıtılmasını, rafa çıkmasını engeller. Hatta bu kızgınlıkla Şevket Rado’ya Mart 1945’te “Kitabımı tevzi ettirme, mektup postada=Oktay Rifat” şeklinde bir emir telgrafı çeker.
Oktay Rifat tarafından toplatılan kitaptan bugüne birkaç tane erişmiştir. Toplatılan Nebioğlu baskısı kitaptan sonra Oktay Rıfat şiirlerini yayımlamaktan vazgeçmez ve yine Şevket Rado ve Nurullah Berk’ten yardım ister. Bunun üzerine Nurullah Berk’in desenleri ile süslenen Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler, bu defa Marmara Kitabevi tarafından basılır. Bu eserin basım macerası sırasında, Nurullah Berk’in Oktay Rifat’a kırmızı renkte ve daktilo ile yazmış olduğu mektup, mürekkep renginin solması nedeniyle zor okunmaktadır. Nurullah Berk ve eşi Münevver Hanım imzalarını kurşun kalemle atmışlardır. Mektubun zarfı yoktur:
“İstanbul, 30/9/45
Kardeşim Oktay Bey
Kitabınız hakkında bana düşen işlerin hemen hepsi yapılmıştır. Geçen gün Naci bey ile birlikte klişeciye giderek sekiz resmi de ısmarladık. Naci bey sizden cevap bekliyordu. Sanırsam para da bekliyordu. Bunlar gelmeyince işi geciktirmek istemedi ve hazırlıklara başladı. Diğer taraftan ben Emin Barın’a kabı ısmarladım. Kapak için Emin ile mutabık kaldığımız proje de ortada ve tam bir kare içindeki allegorik bir resim vardır. Bir krokisini size gönderirim. Daha kapağa vakit var. Bu hususta sizden mütemmim malumat bekliyorum.
Berk ailesinden Oktay Rifat’a Nurullah Berk ve eşi Münevver Berk’in Oktay Rifat’a gönderdikleri 30 Eylül 1945 tarihli mektup.
Benim kitaba gelince: bu akşam Münevver yazı makinesi ile son cümlenin son kelimesinin altına son çizgiyi çekti. Her şey tamamlanmıştır. Ben kitabın metnine kıymet verecek bir çare buldum: Topkapı Sarayı müzesi müdürü Tahsin Öz’den bir önsöz rica ettim. Tahsin Bey güzel sanatlarımıza ait bahislerde bilgili ve otorite sahibi bir zâttır. Yarın resimlerin arkasına yapıştırılacak yazılar işini bitirmek istiyoruz. Bol ve çok güzel kalitede dokümanlar temin ettim. Ancak azizim, evvelce de söylemiş olduğum gibi bendeki plakların birer kopyesini çektirmek için hayli para sarfetmiş bulunuyorum. Gerek bu fotoğrafların maliyet fiyatı, gerekse bütün bu dokümantasyonun telif hakkını korumak sizin elinizdedir. Bu nokta üzerinde fazlaca duruyorum, amma, maddi bakımdan çok ehemmiyetli olduğunu siz de kolayca anlarsınız.
Şimdilik mütekabil işlerimiz hakkında söyleyecek başkaca bir şey yoktur. Bize gelince iyiyiz, Münevver Hanım’ın oğlu veya kızı büyümekte ve fakat bu vaziyet çok şükür ki sıhhatını zerre kadar haleldar etmemektedir. Fransızların dediği gibi aynı “situation intéressante”da bulunan Sabiha Hanım’ın da sıhhatte olduğunu temenni ederiz. Biz burada yatak yorgan, beşik, zıbın, tükürüklük ve ilâ.. gibi velede ait hazırlıkları henüz başaramadık. Sizler bu hususta ne vaziyettesiniz? Galiba ikimizin de neşriyatın neticesini beklememiz icap ediyor. Münevver diyor ki: Oktay senin kitabla meşgul olmazsa çocuk kış günü çıplaktır. Artık ona göre hareket ediniz, kardeşim. Dayılık kolay değil. Bundan böyle yazacağınız mektupları adaya göndermeyin. Adresim şudur: Nişantaşı, Teşvikiye, Bostan sokak. Asude apartmanı, No 7 Daire 4.
Mektubunuzu bekler, muhabbetlerimi sunarım. Münevver’le birlikte Sabiha Hanım’a sevgi ve saygılarımızı da yolluyoruz.
Editörden yazara Yayınevi sahibi M. Naci Baysal tarafından antetli kağıda dolmakalemle yazılmış mektup ve zarfı. Oktay Rifat’ın Ankara, Uludağ Sokak 11/1, Maltepe adresindeki evine yollanmış.
N. Berk
İkinizin de gözlerinden öperim. İstanbul’da bulunacak bir şeyiniz varsa (çocuk için) bana haber gönderiniz. Ben daha dört çarşaftan başka bir şey yapamadım. Ne güç şeyimiş.
Ülkü’de çıkan şiirini çok beğendik tebrikler.
Münevver”.
Biri imha edilmiş, ikincisi de çok nadir bulunan bu şiir kitabının daha geniş hikayesi için, 2002’de Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Şevket Rado’ya Mektuplar kitabına bakılabilir.
Son Osmanlı, erken cumhuriyet döneminin üst düzey bürokratlarından Samih Rifat, aynı zamanda yazar, dilbilimci, gazeteci ve eğitimciydi. Birçok kitap, bilimsel eser ve makaleye imza atan Rifat, aynı zamanda şair ve yazar Oktay Rifat’ın babasıydı. Mücadele ve çalışmayla geçen kısa yaşamının kısa öyküsü…
Samih Rifat, Osmanlıların son, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında söz sahibi olmuş çok önemli bir fikir adamı ve devlet görevlisidir. Atatürk’ün çok yakın dostlarından, Türk dilinin koruyucu ve kollayıcılarındandır. Erken Cumhuriyet devrinin kültürel atılımlarının somut örneği olan Türk Dil ve Tarih Kongrelerinin arkasındaki beyinlerden biridir.
Millî eğitim, Türk dili, dilbilgisi meseleleri, Bektaşi edebiyatı, Türk tarihi ve Türk Ocakları konusunda öne çıkan simalardan Samih Rifat (İstanbul, 1874-Ankara, 1932), zayıf bünyesine rağmen mücadeleci bir hayat sürmüş ve genç denecek yaşta, 58’inde vefat etmiştir.
Samih Rifat ve ikinci evliliğini yaptığı Enver Celâleddin Paşa’nın kızı Münevver Hanım.
1913-1914’te Trabzon’da valilik yapan Samih Rifat Bey’in bir sonraki görevi Konya Valiliği’dir. Bunların dışında mutasarrıflık, İçişleri Bakanlığı müsteşarlığı, Telif ve Tercüme Heyeti üyeliği, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumu başkanlıkları yapmıştır. Çanakkale Milletvekili olarak parlamentoda bulunmuş, gazetecilik yapmış, gazete ve dergi yönetmiştir. Şiir ve yazıları Resimli Gazete, Hazine-i Fünun, Maarif, İttifak, İkdam ve Sabah’ta yayımlanmıştır. Millî edebiyat akımı içinde yer almış, Türkçenin sadeleşmesi çabalarına katkı vermiştir. İkdam gazetesinde Servet-i Fünuncular ile tartışmıştır. Ölümü, cumhuriyet ricali içinde büyük bir üzüntü ile karşılanmış; hakkında yazılar yazılmış; bunlar Sadettin Nüzhet Ergun tarafından Semih Lütfi- Suhulet Kütüphanesi’nden bir kitap olarak neşredilmiştir (İstanbul, 1934).
Ölümünden sonra Sadettin Nüzhet Ergun’un arkasından yazılanları derlediği kitabı ve mührü
Konya Valiliği’nden sonra 1913’te Trabzon’da valilik görevi yapan Samih Rifat Bey burada da önemli işler başarmıştır. İttihatçı bir vali olan Samih Rifat’ın Dahiliye Nazırı Talat Paşa ile özel bir dostluğu olduğu elimizdeki yazışmalardan anlaşılmaktadır.
Trabzon’da bir kız mektebi açılması için valiliği sırasında müftü olan Ahmet Mahir Efendi ile mücadeleye girişmiştir. Kızdığı müftü efendiyi şeyhülislâma şikayet edecek ve müftüyü Hürriyet ve İtilaf Partisi üyesi olmak ve fesat çıkarmakla suçlayacaktır. Samih Rifat Bey’in Trabzon’da vilayet mektupçuluğunu yapan kişi Zeki Mugamez Bey’dir. Hıristiyan Arap olan Zeki Mugamez ile Samih Rifat yakın dosttur.
Talat Paşa ve Mithat Şükrü Bey ile irtibat halinde bulunan Samih Rifat’ın yazışmaları, devlet valilerinin hükümet erkinin talimatıyla hareket ettiğini, valiliğin Osmanlı döneminde siyasi bir memuriyet makamı olduğunu ispat eder. Cumhuriyet devrinde de bu işleyişin sürdüğünü görmekteyiz.
İttihatçı bir vali olan Samih Rifat’ın arma ve kartviziti
Cornell Üniversitesi’nde antik çağ tarihi profesörü Dr. Barry Strauss, okuyucuyu Troya savaş meydanına götürüyor. Kişilikleri, giyimleri ve silahlarının ayrıntılı tasvirleri ile krallardan sıradan askerlere portreler çiziyor. Troya bulmacasına dair efsane ve mitlerin bıraktığı boşlukları, metin, obje ve arazi bilgisiyle tamamlayan Troya Savaşı kitabı, antik çağ tarihine ilgi duyanlar kadar askerî tarih meraklılarını da tatmin edecek.
TROYA SAVAŞI BARRY STRAUSS
Barry Strauss’un Troya Savaşı kitabı nihayet Türkçede Kronik Kitap tarafından yayımlandı. Cornell Üniversitesi’nde antik çağ tarihi profesörü olan Dr. Barry Strauss, askerî tarihten jeostratejiye, deniz tarihinden askerî liderliğe kadar geniş bir alandaki çalışmalarını, Antik Çağ tarihinin bulmacayı andıran olayları üzerinden çok akıcı bir anlatımla modern okura aktaran, alanında ünlü bir isim.
Strauss bu eserinde Anadolu’nun en büyük öykülerinden Troya Savaşı’nı bir askerî tarihçi gözüyle inceliyor. Tunç Çağı’nın sonunda, MÖ 1180’lerde yaşandığı tahmin edilen bu savaşı, Homeros ve diğer antik çağ yazarlarının eserlerinin yanısıra, askerî coğrafya, topografya ve arkeoloji verilerini de harmanlayarak canlandırıyor. Eserin en özgün yanı, Tunç Çağı’ndaki diğer Doğu Akdeniz medeniyetlerinden kalan izlerle yaptığı ayrıntılı karşılaştırma. Yazar, Troya bulmacasına dair efsane ve mitlerin boşluklarını Hitit, Ugarit, Sümer, Mısır, Miken ve Minos uygarlıklarından kalan metin, obje ve bilgilerle tamamlıyor.
Çalışmalarını sadece kütüphanede yapan bir tarihçi değil Strauss. Mutlaka araştırdığı tarihî olayın hakiki mekanına giden, detaylı arazi çalışması yapan bir akademisyen. 2004’te Troya Savaşı kitabının araştırmaları için kendisine uzun bir Anadolu gezisinde eşlik etmiştim. Bu gezide Troya’da arkeolojik bulguların henüz tamamlayamadığı boşlukları, çağdaşı olan Karabel, Hattuşa, Alacahöyük, Kültepe, Aslantepe gibi Tunç Çağı yerleşimlerindeki bulgularla doldurmaya çalışmıştık. Kitapta bu karşılaştırmalı yaklaşım ve akıcı anlatıma, kişilikleri, giyimleri ve silahlarının ayrıntılı tasvirleri ile krallardan sıradan askerlere portreler de eşlik ediyor. Savaşın Homeros’un anlattığı gibi 10 yıl sürmese de uzun süren, baskın ve yağmalarla desteklenen, zaman zaman da meydan muharebelerinden oluşan “bir düşük yoğunluklu savaş” olduğunu anlatıyor. Aslında savaşta teknoloji, silahlar, taktikler değişse de, “muharebenin ruhu”nun değişmediğini, Tunç Çağı’nın şiddetini sayfalara aktararak bize hatırlatıyor.
Üç Güzeller Üç Tanrıçanın Paris’in hakemliğinde rekabet ettiği güzellik yarışmasını tasvir eden MÖ 2. yüzyıl mozaiği Antakya’da bulunmuştu, bugün ise Louvre Müzesi’de.
Eserin Türkçe baskısı, Troya Kazı Başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan’ın yazdığı bir önsözle açılıyor. Kitabın İngilizceden Türkçeye çevirisi gayet başarılı; yine de genç çevirmenlerimizin eski Türkçe kelimeler kullanma eğilimi beni biraz şaşırtıyor. “Mezkûr” sözcüğü gibi sözcüklerin bu kadar sık kullanımına gerek olmadığını düşünüyorum. Kimi özel isimlerin de Türkçeye yerleştiği hâliyle kullanılması, en azından parantez içinde verilmesi daha yerinde olurdu: İlias – İlyada, Krete – Girit vs. Antik dillerdeki isimlerin çağdaş Türkçede kullanımı akademik bir tartışma konusu olagelmiştir. Gençliğimde kullanılan “Truva”nın bugün “Troya” olarak adlandırılması da doğru bir örnek. Ancak bu dilbilimsel tartışmaların akademik özgün eserler ile yapılması, çevirilerde okur da gözetilerek genel kabul gören şekliyle kullanılmasını tercih ederim.
Mesleğim gereği uzun yıllardır Troya ile ilgili literatürü takip etmeye çalışıyorum. Özgün bir yaklaşım ve çok akıcı bir anlatımla konuya askerî tarih boyutundan bakan Barry Strauss’un Troya Savaşı kitabı, antik çağ tarihine ilgi duyanlar kadar askerî tarih meraklılarını da tatmin edecek, bölgeye yapılacak gezi ve ziyaretlerden önce mutlaka okunması tavsiye edilecek bir eser.
Serhan Güngör
Kızıllar: İspanyol Futbolunun Dünyayı Fethi
Jimmy Burns İthaki Yayınları – 50 TL
İspanyol futbolu her zaman saygıyla anılıyordu, fakat milenyum sonrasında hem Barcelona, Real Madrid, Atletico Madrid ve Sevilla gibi büyük kulüplerin hem de millî takımın geldiği nokta, onları bir süreliğine sahanın tek hâkimi yaptı. Spor gazetecisi Jimmy Burns’ün Kızıllar kitabı, futbolun İspanya’yı nasıl biraraya getirdiğini ve İspanyol oyun tarzının dünyanın dörtbir yanındaki taraftarların kalbini nasıl fethettiğini gösteriyor. Dergimizin yazarlarından Ali Murat Hamarat’ın önsözde yazdığı gibi “Meşin yuvarlağın peşinde, tarihin izinde, Don Kişot’un gölgesinden günışığındaki zaferlere sıradışı bir macera” anlatılıyor. Kitap boyunca Franco yıllarından günümüze kadar ilginç anekdotlar; Cruyff, Guardiola, Aragonés, del Bosque, Messi gibi figürler; Barcelona ve Real Madrid arasındaki destansı mücadelenin ülke futbolunu ve günlük hayatı nasıl etkilediğine dair detaylar titizlikle inceleniyor. Yaklaşık 150 yıllık İspanyol futbolunun tarihini, köklerini, siyasetini, boğa güreşiyle bağlantılarını birlikte ele alan Burns, konu üzerine şimdiye dek yazılmış en kapsamlı kitaba imza atıyor.
Din, Harp, Futbol
Ferdi Ertekin Vadi Yayınları – 30 TL
Din, Harp, Futbol isminden de anlaşılacağı üzere futbolun veya daha geniş bir ölçekte oyun oynama eyleminin, insanlığın tarihiyle kurduğu ilişkiyi anlamak üzere kaleme alınmış bir kitap. Kitabın yazarı Ferdi Ertekin’in kendisi de hayata futbolcu olma hayalleriyle başlamış, rotasını çok sonradan akademiye kırmış bir tarihçi. Kitabı güzel kılan ise Ertekin’in futbol-insan ilişkisine temiz ve rafine bir bakışla yaklaşması. Türkiye’de oyunun gelişiminin kaba hatlarını da bulmak mümkün, savaş terminolojisinin futbolun içine nasıl zerk edildiğini de, Maradona’nın “Tanrı’nın Eli”yle açıkladığı golün hikayesini de… Ferdi Ertekin bu ilk kitabında futbolu “içeriden” bilen birisi olarak, “akademi forması” altında bize bu güzel oyunu anlatıyor.
Eray Özer
Eylemciler
Jean Laffitte Yordam Kitap – 30 TL
Fransa’da Nazi işgaline karşı direnişin, komünist hareketin ve toplumcu gerçekçi edebiyatın önemli isimlerinden Jean Laffitte, “Rezistans”ın tam ortasından yazdığı bu anı-romanda Paris’in sokaklarından Gestapo’nun zindanlarına ve toplama kamplarına götürüyor okurları. Rahmetli Okay Gönensin’in usta çevirisiyle, yakın tarihin karanlık sokaklarında dolaşıyor; dehşet dolu zindanlara atılan insanların hikâyelerini hatırlıyor; taş ocaklarında ölesiye çalıştırılmanın ve aç bırakılmanın gerçekliğini bütün çıplaklığıyla anlıyoruz. İnsan olmanın onurunu koruyarak ve mücadeleyi son nefesine kadar sürdürerek zindanları yıkmanın olanaklarını da görüyoruz.
Savaş Çalışmaları El Kitabı
Editör: Mesut Uyar Kronik Kitap – 45 TL
Savaş belki insanlık tarihi kadar eski, ama savaşın bilimin konusu hâline gelmesi görece yeni bir olgu. 1. Dünya Savaşı’nın bitişiyle kurulan savaş çalışmaları disiplininde Türkçe literatürdeki boşluğu doldurma amacını güden kitap, konuya giriş niteliğinde bir referans eseri. Akademisyenlere ve genel okur kitlesine temel bilgi ve kavramları rahatlıkla anlayabilecekleri şekilde ileten kitapta, askerî tarih, güvenlik çalışmaları, savunma çalışmaları, istihbarat çalışmaları, askerî sosyoloji, askerî etik, askerî harekât araştırması, askerî düşüncenin gelişimi, savaşta medyanın rolü ile savaş oyunları konuları, uzmanları tarafından Prof. Dr. Mesut Uyar’ın editörlüğüyle sunuluyor.
Zeki Velîdi Togan
Editör: Serkan Acar Kronik Kitap – 45 TL
Hayret uyandıran karakteri ve yetenekleri, tarihî olayları kavrama becerisi, erken yaşlarda öğrendiği Arapça, Farsça, Rusça gibi diller ve büyük tarihçilerde bulunması lazım gelen güçlü sezgileri sayesinde çok genç yaşta akademik çevrelerde tanınan; 21 yaşında yazdığı Türk ve Tatar Tarihi kitabı sayesinde “Yaş Müverrih” (Genç Tarihçi) unvanını alan Zeki Velîdi Togan, Türk tarihi ve düşünce dünyasında müstesna bir yer tutar. Serkan Acar’ın editörlüğünde biraraya getirilen 34 makale ve Zeki Velîdi Togan bibliyografyasından oluşan kitap, Togan’ın yalnız tarihçi yönünü değil, siyasi faaliyetlerini ve hayatıyla ilgili detayları da ele alıyor.
Şeyh Bedreddin: Uzun İnce Bir Yol
Nurdan Arca Sia Kitap – 28 TL
Yönetmen Nurdan Arca, üç yıllık bir çalışmanın ardından 2006’da gösterime giren “Simavnalı Bedreddin” belgeselinde, 600 yıl önce yaşamış bir âlim ve arifin, ezilenlere umut ve direnme gücü aşılayan bir halk önderinin, Şeyh Bedreddin’in izini sürmüş; zulüm ve baskılara rağmen onun yolundan dönmeyen müritlerini ele almıştı. O belgesele sığmayanları ise sonrasında yeni okumalarla, Bedreddin’in yaşadığı ve müritlerince yaşatıldığı coğrafyalarda yaptığı yeni araştırmalarla birleştirerek bu kitapta toplandı. Tarihçi Cemal Kafadar’ın ifadesiyle “kendi doğru bildiğini, kendi hak gördüğünü hem açıklaması hem de sonuna kadar savunmasını, bu uğurda sözünden dönmeden meydana çıkması gerektiğini” söyleyen Bedreddin üzerine geçmiş ve bugün arasında köprüler kuran bir çalışma…
Sarıkamış – Kafkas Cephesi
Prof. Dr. Bingür Sönmez Tarihçi Kitabevi – 128 TL
Kars-Sarıkamış doğumlu ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez, yeni kitabı Sarıkamış – Kafkas Cephesi’nde, 1. Dünya Savaşı’na girerken Almanya-Osmanlı ittifakının arka planını mercek altına alıyor; binlerce askerimizin kötü idare, şiddetli soğuk, açlık ve iklim koşullarına uygun olmayan kıyafetleri nedeniyle hayatını kaybettiği 15 günlük Sarıkamış Meydan Muharebesi’ni anlamak için 4 yıllık Kafkas Cephesi’nin anlaşılması gerektiğini vurguluyor. 878 sayfalık bu kapsamlı eserde Sarıkamış Dayanışma Grubu Kurucu Başkanı Sönmez, Kafkas Cephesi’ne, İstanbul’dan asker, erzak, mühimmat, harita ve giyecek getiren üç gemimizin (Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer ve Mithat Paşa) Trabzon’a doğru yol alırken 7 Kasım 1914’de, Rus filosunca batırılmış olmasına da özel bir önem vererek; “Bu kayıp, Sarıkamış felaketinin başlangıcı olmuş, o günden sonra Karadeniz’de üstünlük Rus donanmasına geçmiştir. Bu malzemeler ve askerler Trabzon’a, oradan Erzurum’a ulaşsaydı, Kafkas Cephesi’nde gene yenilebilirdik, fakat hiç olmazsa ‘kırım’ bu kadar dramatik olmazdı” diyor. askerler Trabzon’a, oradan Erzurum’a ulaşsaydı, Kafkas Cephesi’nde gene yenilebilirdik, fakat hiç olmazsa ‘kırım’ bu kadar dramatik olmazdı” diyor.
Mahkûmların Şafağı
Zaven Biberyan Aras Yayıncılık – 70 TL
Mahkûmların Şafağı, usta yazar Zaven Biberyan’ın 100. doğum gününde yazarın çok katmanlı iç dünyasının kilitli kapılarına açılan bir kılavuz kitap. Karıncaların Günbatımı, Yalnızlar, Meteliksiz Âşıklar’ın yazarı, özyaşam öyküsünü kaleme aldığı bu kitapta, yaşamını ve dönemin tartışmalı konularını en çıplak ve hakiki hâliyle anlatıyor. Biberyan’ın ömrünün ilk 25 yılına, çocukluğuna, gençliğine, 1930’ların ve 40’ların siyasi ve kültürel ortamına gidiyoruz. Bir yandan da Türkiye’de bir Ermeni yurttaş olarak maruz kaldığı ayrımcılığın izini sürüyoruz. İstanbul’da yaşama dair ayrıntılar ve insanlar, hatta toplumlar arasındaki ilişkilerin tasviri bakımından oldukça zengin olan bu anlatı, yazıyla ve edebiyatla daha çocuk yaşta tanışan Biberyan’ın usta bir yazara dönüşme serüvenini de görünür kılıyor.
Ara Dinkjian’ın, 5 bini aşkın taş plaktan oluşan koleksiyonundan seçtiği 58 kayıt, 1915 öncesi ve sonrasında ABD’ye göç eden Anadolu Ermenileri’nin taşıdıkları müzikal tarihin yanısıra daha sonra yaşadıkları topraklarda nesilden nesile aktardıkları ve geliştirdikleri birikimi de yansıtıyor. Kalan Müzik’in kurucusu rahmetli Hasan Saltık’ın misyonunu devam ettiren bir arşiv çalışması…
ARA DİNKJİAN ARŞİVİNDEN TAŞ PLAKLARDA AMERİKA’DAKİ ERMENİLER
Haziran ayında kalp krizi sonucu çok erken ve zamansız kaybettiğimiz, Anadolu’nun ses arkeologu, sosyal tarihimizin görüntü ve biçim uzmanı, dergimizin yayın danışmanlarından Hasan Saltık’ın kurduğu Kalan Müzik, Anadolu’nun unutulmuş ses hazinesinden yeni bir kesitle dinleyicilerle buluştu. Saltık’ın 1991’de yaşadığımız toprakların unutulan, unutturulan müzikal çeşitliliğini ortaya çıkarma; Anadolu’nun bütün dillerinin, dinlerinin ve toplumlarının sesini dünyaya duyurma misyonuyla kurduğu Kalan Müzik’in 30. yılı için üzerinde çalıştığı, ancak ömrünün vefa etmediği “Ara Dinkjian Arşivinden Taş Plaklarda Amerika’daki Ermeniler” albümü, eşi Nilüfer Saltık tarafından tamamlanarak, Arşiv Serisi’ne eklendi. Nilüfer Saltık, projeyi “Pandeminin müzisyenler ve sektör üzerindeki olumsuz etkilerinden elbette biz de nasibimizi aldık. Bu koşullar altında, 30. yılımızı konserlerle kutlayamayınca, onun yerine bu projeyi hazırlamak istedik. Yaşadığımız en büyük zorluk, projeyi Hasan olmadan, onun yasını tutarken tamamlamaya çalışmak oldu” sözleriyle anlattı.
Ara Dinkjian’ın, 5 bini aşkın taş plaktan oluşan koleksiyonundan seçtiği 58 kayıt, 1915 öncesi ve sonrasında ABD’ye göç eden Anadolu Ermenileri’nin ayak izlerini takip ediyor; yalnızca anayurtlarından ayrılırken yanlarında götürdükleri müzikal tarihi değil, daha sonra yaşadıkları topraklarda nesilden nesile aktardıkları, geliştirdikleri ve kayıt altına aldıkları birikimi de yansıtıyor. Karekin Prudyan, Vartan Margosyan, Kaspar Cancanyan, Harputlu Karekin, Hovsep Şamlıyan, Markos Melkon, “Horyad” Kevork, Udi Hrant, Garabet Mercanyan, Aşuğ Murad, Mesrop Takakçıyan, Kemani Minas, Garbis Bakırcıyan gibi kimi hâlâ hatırlanan, kimi unutulmuş birçok müzisyenin sesi bu projeyle geçmişten bugüne ulaşanlar arasında… Üç CD ve bir kitapçıktan oluşan çalışmaya, Amerikalı Ermeni sanatçıların portreleri, kayıtların alındığı taş plaklara ve Ermeni toplumunun Anadolu’daki yaşamına dair fotoğrafların yanısıra Ermeni tarihi konusunda uzmanlığıyla tanınan Harry A. Kezelian’ın ayrıntılı bir makalesi de eşlik ediyor.
Ermeni müziğinin ABD’den Türkiye’ye uzanan tarihsel bağlarının izlerini süren Kezelian, bir müzisyenin ut için söylediklerini şu şekilde aktarmış: “Ut beni hüzünlüyken bile mutlu ediyor. Bana unutulan ama mutluluk verdikleri için unutulmaması gereken harika insanların hikayelerini anlatıyor. Onlar unutuldu ama müzikleri unutulmadı”.
Albümün kitapçığında Ermeni toplumunun yaşamına dair fotoğraflar da var.
Anadolu’nun pek çok farklı bölgesinden ve İstanbul’dan 1915 öncesinde ve sonrasında göç eden müzisyenlerin oradaki hayatlarını nasıl sürdürdüklerini de ayrıntılı bir şekilde anlatan Kezelian, “Nasıl İstanbul gazinolarında Ermeni, Rum ve Yahudiler Türkçe şarkıları Türkler ve Romanlarla birlikte çaldılarsa, aynı adeti New York’ta, Manhattan’ın 8. Cadde’sinde ‘Greektown’ yani Yunan mahallesi olarak bilinen bölgesindeki Yunan lokanta ve barlarında devam ettirdiler” diyerek aynı topraklardan gelmenin yeni bir diyardaki birleştirici rolünü vurguluyor; ABD’deki Ermenilerin yalnızca Ermenice değil, Yunanca ve Kürtçe müziklerle de içli-dışlı olduğunun altını çiziyor.
Kezelian, “kef time” olarak anılan Amerikalı Ermeni geleneğini ise şöyle aktarıyor: “Amerika’daki birçok Ermeni, diğer diaspora topluluklarında olduğu gibi, Gomidas Vartabed ve diğerlerinin kurduğu Klasik Ermeni ekolünün takipçileriydi. Ermeni halk ezgilerini Batılı/ Avrupalı bir üslupla, piyano ve keman eşliğinde söylüyorlardı. Ancak [birçokları da] Ermeni, bunun yanı sıra, çocukluklarının ve gençliklerinin Anadolu müziği için yanıp tutuşuyordu. İşte Amerika’da düğünlerinde, pikniklerinde ve ‘hantes-khıncuyk’ olarak bilinen eğlence yemeklerinde ve elbette Ermenilerin bir araya geldiği her ortamda, mesela ev eğlencelerinde çalmaya devam ettikleri müzik buydu. Hatta, Amerika’daki Ermeniler bir süre, (…) ‘sıra geceleri’ne benzer, sadece erkeklerin katıldığı, Anadolu usulü yemeli içmeli, çalınıp söylenen ev eğlenceleri düzenlemeye de devam ettiler. Aileler de sık sık hep birlikte şarkı söylerlerdi ve burada Ermenice müzik Türkçe müzikten önde gelirdi. İkinci kuşak yetişkinlik yaşına geldikçe, gençlerin buluşması ve birbiriyle kaynaşması için danslar düzenlenmeye başlandı. Bu danslardan kef time [keyif, eğlence zamanı] adı verilen Amerikalı Ermeni geleneği doğdu. Bunlar, Amerika’da doğmuş Ermeni müzisyenlerden oluşan grupların gitar, saksafon ve piyano gibi ‘Amerikalı’ enstrümanların yanı sıra ud, klarnet, darbuka, kanun, keman ve tef çaldıkları meşhur, bütün gece süren eğlencelerdi”.
Bu paha biçilmez kıymetteki koleksiyonu toplayan Ara Dinkjian’a gelince… 6 yaşında evde babasının birkaç taş plağını bulmasıyla başlayan merakı, Amerika’da plakları evinde tutmak istemeyen Ermeni ailelerden aldıklarıyla gelişmiş. 1990’da Sezen Aksu’yla çalışmak üzere ilk defa Türkiye’ye gelmesiyle yeni bir kapı açılmış önünde. Burada taş plak almak istediği satıcıların bunlara para verdiği için ona güldüğünü hatırlıyor. Agos’a verdiği röportajda “Koleksiyonun düzenli olması konusunda saplantı derecesinde dikkatli davranıyorum; öbür türlü, onca plağın arasında aradığını bulmak çok zor olur. En başından beri, bu kayıtları araştırmacılar ve müzisyenlerle paylaşıyorum, çünkü plakları bana ait nesneler olarak görmüyorum. Bunlar, benim çöpe atılmaktan kurtardığım plaklar; şu an onlara emanetçilik yapıyorum sadece” diye anlatıyor koleksiyonuyla ilişkisini…
Koleksiyoner, udî ve besteci Albümü oluşturan 58 parçayı seçtiği 5 bini aşkın taş plaktan oluşan koleksiyonu Ara Dinkjian’ın müzikle tek bağı değil. Dinkjian aynı zamanda udî ve besteci…
Cumhuriyet döneminin ve Garip akımının iki büyük şairi, 1927’de başladıkları Ankara Atatürk Lisesi’nde 6 yıl birlikte okumuşlardı. Öğrencilik yıllarındaki Orhan Veli’yi Oktay Rifat’ın kaleminden anlatan 4 sayfalık belge, bir fotoğraf ve bir çizim ilk defa günışığına çıkıyor.
Türk şiirinin yakın tarihimizdeki en önemli isimlerinden Orhan Veli, yine büyük şair Oktay Rifat’ın sınıf arkadaşıdır. Her ikisi de Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde görev yapmaya gelmiş babaları sebebiyle, Ankara’da “Taş Mektep” diye bilinen Ankara Atatürk Lisesi’ne kayıt olur. Orhan Veli’nin numarası 433, Oktay Rifat’ınki 311’dir. Bu iki arkadaş 1927’de kayıt oldukları okulda 6 sene öğrencilik yaparak Ankara Lisesi’nden mezun olur. Aralarına sonradan katılan Melih Cevdet ile birlikte edebî bir akımın başkişileri olacaklardır.
Bu kalemi kuvvetli edebiyatçılarımızın uzun bir zamana yayılan okul arkadaşlıkları hakkında fazla bilgi kayıtlı değildir. 2007’de Atatürk Lisesi için büyük ve kapsamlı bir kitaba imza atan Turan Tanyer’e göre “Orhan Veli ve Oktay Rifat, okul yıllarıyla ilgili olarak çok az bilgi bırakmışlardır. Melih Cevdet ise pek çok yazısında yer yer Ankara’daki lise yıllarına dönmüştür…”
Hâluk Oral’ın 2015’te yayımlanan Bir Roman Kahramanı Orhan Veli isimli titiz, detaylı ve belgeye dayalı çalışmasında ise Orhan Veli ve Oktay Rifat’ın okul hayatı, hocaları, çıkardıkları Sesimiz dergisindeki yazıları gibi önemli konularda izahat vardır.
Oktay Rifat ile Orhan Veli’nin arkadaşlıkları ve okul hayatları hakkında önemli bir aile arşivinden bulduğumuz bazı ilginç belgeler iki şairin Ankara Atatürk Lisesi’ndeki yaşantılarına ışık tutmaktadır.
Oktay Rifat’ın elyazısıyla ortaya çıkan 4 sayfalık belge büyük ihtimalle okul yıllığı için kaleme alınmış bir hâtıra yazısıdır. Yazısının başına isimleriyle birlikte okul numaralarını da yazan Oktay Rifat, öğrencilik yıllarındaki Orhan Veli’yi anlatır; şairin nefis bir portresini çizer.
İlk defa günışığına çıkan bu belgeye ek olarak, iki önemli görsel malzeme daha yine ilk defa ortaya konmaktadır. Bunlardan ilki Oktay Rifat’ın çizdiği bir Orhan Veli portresidir. Kurşun kalemle karikatürize edilmiş bu çizimin üzerinde ise “Ekrem” isimli diğer bir okul arkadaşlarının portresi vardır.
İkinci önemli görsel/belge de Oktay Rifat’ın, Orhan Veli ile karlı bir havada çektirdiği fotoğraftır.
OKTAY RİFAT’TAN ORHAN VELİ YAZISI (1932)
‘Karışık saçlı, düşük pantolonlu nevi şahsına münhasır’ bir talebe
Sınıf arkadaşı Oktay Rifat’ın yazısı, Orhan Veli’nin lise yıllarındaki portresini çiziyor: “… Kendine mahsus gülmesinde, parmak kaldırışında bile bir hususiyet göze çarpar. Onun bu hâllerini ekseri muallimler pek sevmezler veya sevmez görünürler. Fakat edebiyat hocaları umumiyetle bayılırlar…”
“433 Orhan Veli
Bahar içinde sıcak bir gündü. Yaza kavuşmadan aldığım zevkle, mektebin arkasındaki çayıra papatyaların üstüne arkası üstü uzanmış dereden tepeden konuşuyor, ikimizin de yüzü şapkalarımızla örtülü, güneşin verdiği gevşeklikle bazan uzun müddet susuyorduk.
Bir aralık tatlı bir şeyi ona hararetle anlatıyordum. Söyledim, uzun müddet söyledim. Sonra yüzünde lakırdılarımın tesirini görmek için döndüğüm zaman onu yerinde bulamadım. Bana haber vermeden acaba nereye gitmişti. Kafirin huyunu bilirim, gine bir muziplik yaptığını anladım, hiç sesimi çıkarmadan yeniden arkası üstü uzandım. Birden kulaklarımda kıvrak bir kahkaha çınladı. Bizim arkadaş aşağıdaki hendekten gülüyordu. Yanıma sokulurken konuşmaya başladı:
Oktay Rifat’in çizgileriyle Orhan Veli.
“Yahu bir saaten beridir tek başına öyle komik, komik anlatıyordun ki”.
Kendimi güç tuttum. Cevap veremedim, kızar gözüktüm; böyle olmasa o muzipliklerini bir kat daha artırabilirdi.
Yaptığı işler yaramazlık derecesine çıkan bu çocuğu, uzun yüzünden, yatık fakat karışık saçlarından, hiç kapanmayan kalın dudaklarından, şalvara benzeyen dizi çıkmış düşük pantolunundan, incecik vücudundan tanıyabilirsiniz. 433 Orhan Veli.
Onu ben Reşat Nuri beyin Çalıkuşu isimli romanındaki Feride’ye benzetirim. Daha doğrusu onun muziplikleri ile Feride’nin küçüklüğü arasında münasebetler bulurum. O yalnız, tabii bir iki farkla: Çalıkuşu’nun icat ettiği karakterlerin erkekleşmiş şekillerini bulur. Belki bu tarz romanları fazla okumasından, belki de içten gelme herhalde o sınıfın en yaramaz talebesidir. Bakın gine onun bir vakası:
Karanlık bir gece; yatakhanedeyiz. Elektrikler pırıl pırıl; herkes gibi o da uyanık, etrafına bakıyor; arada sırada yatak komşusu ile de konuşuyor. Bir aralık iki çocuk kalktılar, zaten yatağa elbiseler ile girmişler; ikisi de pabuçlarını giydi… Çocuklar soruyorlar. Ne var ya hu? Siz neden giyiniksiniz?
– Sussss !..
Parmaklarının ucuna basarak ikisi de çıktı; doğru abdesthaneye… Gece bekçisi geçiyor; adam uzaklaştı. Apteshaneden çıktılar. Elektrik sigortasına doğru yürüdüler. Orhan sert bir hareketle ilerledi, sigortayı kesti, elektrikler söndü. Panik… Ne tarafa? Darülbedayi’ye.
Bu düşünülmüş plan, bu korkuyu göze alma, sırf onun için… Kendisinin de dediği gibi o yarı yarıya tiyatrodur.
Ertesi günü ikisi de edebiyat hocasının önündeler.
– Efendim meclisi mualliminde bizi müdafaa edin. Yaptığımız kabahat; bunu biliyoruz fakat sanat aşkile biz bu kabahati işledik. Bizim edebiyata ve bilhassa tiyatro kısmına ne kadar meraklı olduğumuzu biliyorsunuz.
Oktay Rifat ile Orhan Veli karlı bir kış gününde…
Orhan hakikaten nevi şahsına münhasır bir talebedir. Kendine mahsus gülmesinde, parmak kaldırışında bile bir hususiyet göze çarpar. Onun bu hâllerini ekseri muallimler pek sevmezler veya sevmez görünürler. Fakat edebiyat hocaları umumiyetle bayılırlar. Mektepte gayet pervasız gayet yaramaz görünen Orhan’ın en korktuğu insan babasıdır. İmtihan zamanları karnesini eve numaraların bozukluğundan götüremiyen bu muzip çocuk uzun müddet önü ilikli, mütecessis nazarlarla idarenin önünde babasını bekler. Onu çocuklar tehlikeli zamanlarda baban geldi diye korkuturlar.
Geçen sene bu beyim lacivert bir elbise yaptırmış, mektebe çıka geldi. Baktım pantolon çok düşük. Sokuldum, “Orhancığım” dedim “galiba kemerin yok, pantolonunu çeksene”. Eliyle çekti sonra gerileyerek sordu: “Nasıl beğendin mi? Babam işte böyle kısa yaptırır uzunlardan hoşlanmaz”. “Düşük pek çirkin” dedim. Hemen atıldı “kısa daha çirkin”. “Pekâlâ eve böyle düşük gidersen baban kızmaz mı? Muhakkak mektebe gelirken salıveriyor eve dönerken topluyorsun”. Ses çıkarmadı. O gün bugün Orhan’ı ne zaman görsem gözümün önünde bir eliyle kapusunun zilini çalan diğer eliyle de pantolonunu toplayan bir çocuk gelir.
Orhan’ın mümeyyiz vasıflarından biri de kelimeleri değiştirerek konuşmasıdır. Kendine mahsus bir lisan icat eden Orhan gine o lisanla şiirler söyler. Hoş çocuktur velhasıl.
12 Eylül 1980 tarihinde, daha önceden planlanan bir yurtdışı seyahati için Ankara-Esenboğa havalimanına gelen Ozan Sağdıç, yeni basılan şiir kitabını buradaki PTT’den Bülent Ecevit’e yollar. O gün yapılan askerî darbe sonrası Başbakan Ecevit gözaltındadır ve Çanakkale’ye götürülmüştür. 25 Eylül’de Ecevit’ten bir mektup gelir. “Türkiye Cumhuriyeti böyle başbakanlar da görmüştür” dedirten bir mektup!
Daha cumhuriyeti kurarken, çokpartili demokrasi Mustafa Kemal’in idealiydi. ‘Serbest Fırka’ denemesi, cumhuriyetin henüz hazmedilemediği bir ortamda irticanın hortlaması anlamında eylemlere, kargaşa ve kalkışmaya dönüştüğünden zorunlu olarak ertelenmişti. Atatürk’ün vefatıdan hemen sonra 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Bu dönemi devlet adına kazasız belasız atlatmayı başaran zamanının Cumhurbaşkanı İnönü’nün iradesiyle savaş sonrasında, 1945 yılında çokpartili düzene geçildi.
Muhalefet en etkin biçimde Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’ın “Dörtlü Takrir” hareketi ile başlayan bir gelişmeyle kurulan Demokrat Parti’den geliyordu; etkili de olmuştu. Nitekim 1950 seçimlerinde DP iktidar oldu.
İlk 4-5 yıl boyunca işler iyi gitmişti. Ancak daha sonra, idari ve mali konularda sıkıntılar başladı. Toplumda huzursuzluk artarken Menderes hükümetleri de giderek hırçınlaşmış, baskı rejmi kurma yoluna gitmişti. İnönü’ye gezilerinde engelleme ve saldırı girişimleri olmuş, “Vatan Cephesi” adında ayrılıkçı bir oluşum meydana getirilmiş, Meclis’te Tahkikat Komisyonu adıyla mahkeme üstü ceza kararları verecek bir organ icat edilmişti. Gazeteciler hapsediliyordu. Gençlerle güvenlik güçleri arasında her gün üzücü olaylar, çatışmalar meydana geliyordu. Sabotaj, saldırı ve siyasi cinayetler başlamıştı. Baskı, sıradan halkı da etkileyen bir hâl almıştı. İşte bu ortamda çıkar yol aranırken, bazı askerler, hatta küçük rütbeli subaylar durumdan vazife çıkardı.
Darbe öncesi, kendi evinde… 80 Darbesi’nin ardından askerlerin kibarca “misafir ediyoruz” diyerek gözaltına aldıkları dönemin başbakanı Bülent Ecevit, kendi evinde, kütüphanesinin önünde Ozan Sağdıç’a poz vermiş.
Hayat mecmuasının Ankara Bürosu 1960’ta açılmıştı ve derginin İstanbul’daki ilk kadrolu foto muhabiri olarak o yılın Nisan ayında Ankara’ya gönüllü atanmıştım. Tam 1 ay sonra, 27 Mayıs darbesi olmuştu. Kendileri “Beyaz İhtilal” gibi sıfatlar yakıştırmaya çalıştılarsa da, ben ona şahsen “Mahçup İhtilal” diyorum. Zira genç bir gazeteci olarak, o dönem Millî Birlik Komitesi’nin pek çok üyesini yakından tanımak fırsatını bulmuştum. Aralarında çok az kişi hariç (ki bilindiği gibi onları da tasfiye ettiler), darbeyi istemeden yapmış gibi bir hâlleri vardı. Hatta bir röportajda, onlardan biri olan Osman Köksal şöyle demişti: “Biz kesinlikle kalmak niyetinde değildik. 20-30 gün içinde bir seçim yapılacak ve biz de kışlalarımıza dönecektik, niyetimiz böyleydi. Konuştuğum arkadaşların hepsi böyle düşünüyorlardı. Ancak bizi hocalar korkuttular. ‘Bırakıp gidemezsiniz. Bir hükümet devirmişsiniz. Eğer onlar yargılanıp hüküm giymezlerse, siz suçlu duruma düşersiniz. Gelen kim olursa olsun, sizi asla ordudaki yerlerinize döndürmez. İsyan etme suçundan hüküm giyersiniz. Bu da idamınıza kadar varan bir yoldur’ dediler” diye konuşmuştu.
27 Mayıs’a ve sonraki döneme dair anılarım oldukça zengin. Millî Birlik Komitesi, Yassıada davaları, Kurucu Meclis, parlamenter sisteme (bir senato deneyimi ilavesiyle) dönüş… İstikrar sağlamak üzere İsmet İnönü’nün başbakanlığı. Onun iradeli tutumu sayesinde iki askerî darbe girişiminin atlatılması. Daha sonra Demirel hükümetleri, Ecevit- Erbakan koalisyonu, Kıbrıs Harekatı… Gürsel, Sunay ve Korutürk’ün cumhurbaşkanlık dönemleri, Ecevit-Demirel anlaşmazlıkları, aylarca bir türlü yeni cumhurbaşkanı seçilememesi. Ülkede giderek anarşinin (o dönem şimdiki “terör” yerine kullanılan terim) tırmanması, halkın kutuplaştırılması, şiddete varan gençlik hareketleri, her gün en az 20-25 suikast, cinayet… Ve 12 Eylül darbesi…
‘Ellerinle büyüttüğün çiçeği koparsalar…’
Bülent Ecevit’in Ozan Sağdıç’ın hediyesine cevaben yazdığı mektupta, kendi yazdığı bir şiir de vardı.
1980’de Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süresi dolmuştu. Benim o sıralarda basında fiili bir görevim yoktu. Ancak ortamdaki gergin havadan iyiden iyiye bunalmıştım. Köln’de 2 yılda bir, “Fotokina” adında fotoğrafçılık ve filmcilik alanındaki gelişmelerin sergilendiği bir fuar vardır. Eylül ayı tam da onun zamanıydı. Hem biraz ferahlama ihtiyacından hem de yararlı bir iş görmeye vesile olur düşüncesiyle, Almanya’daki fuar öncesi Londra’ya gitmeye karar vermiştim. Biletim de 12 Eylül tarihliydi!
Gece 22.00 civarıydı. Telefonum çaldı. Arayan şoför arkadaştı. “Abi, bizim durağa askerler ve polisler geldi. Hepimizin evlerimize gitmemizi söylediler. Durağı da kapattılar. Seni gelip alamayacağım, kusura bakma” dedi.
Bir yanda tasarladığın yolculuğu yapamamanın düşkırıklığı, diğer yanda “ortada olağanüstü bir durum var, acaba ne oluyor?” onun merakı… Sabaha karşı 03.00’te ağır askerî araçların gürültüsü başladı. Evim hemen Milliyet’in karşısında. Derken gazete bürosunda bir ışık yandı. Çok geçmeden başka ışıklar da onu izledi. Belli ki gazeteci arkadaşlar göreve başlamışlardı. Derhal oraya koştum. Büro şefi Orhan Tokatlı’nın bir kitap büyüklüğünde radyosu vardı. O radyonun dalga boyutlarını teknisyen bir arkadaşı modüle etmişti. Polis telsizlerini, hatta Sıkıyönetim Komutanlığı’nın haberleşmelerini bile dinleyebiliyordu. Ben de aralarına karıştım. 12 Eylül’de Ankara’da ne olup bittiyse, naklen yayın gibi duyup-izledik. Hangi binalarda tedbirler alınmış, nerelere yönelmesi emredilmekte, kulaklarımızla duyuyorduk. Solcu ya da sağcı gençlerin duvarlara yazdıkları sloganların gece karalığında silinmesi de yapılan işler dahilindeydi. Bir ara bıçak gibi bir sesin “Kaldırın oradaki o pislikleri” dediği duyuldu. Emin olmamakla birlikte, Kenan Evren’in sesine benzetmiştim.
Sabah saat 07.00 civarı idi. Orhan Tokatlı masaya avcunu “şak” diye yapıştırdı; “Bu iş bitmiştir arkadaşlar” dedi. Bir ara ben cebimden uçak biletini çıkararak havada salladım: “Bakın arkadaşlar, ben bu sabah Londra yolcusuydum. Gidemedim ve bu biletim de yandı” dedim. Orhan Tokatlı “Yoo” dedi birden, “Fuara gitmiyor musun kardeşim, bu bir görev sayılır. Basın mensuplarına bir çıkış kısıtlaması yok. Hem kullanamadığın bilet de yanmış sayılmaz, o sefer yapılamadığı için halen geçerlidir” demez mi… Sonra devam etti: “Ben Merkez Komutanı ile konuştum, bize yasak yok. İstersen senin için bir daha konuşayım” dedi. Hemen telefona sarıldı, bir numara çevirdi. Telefonun öbür ucundaki kişiye “Komutanım” diye hitap ediyor ve samimi bir dille “Bizim yurtdışına çıkacak görevli bir arkadaşımız var, Ozan Sağdıç. Kendisi tereddüt ediyor, çıkışında herhangi bir sakınca yok değil mi?” şeklinde konuşuyordu. Konuşmasını bitirince bana “Gördün mü bak, hiçbir sakınca yokmuş. Bence sen hemen havaalanına git, gönlün ferah olsun” dedi. Dediğini yaptım, bir süre sonra Esenboğa Havaalanı’ndaydım.
Bir dönemin sonu diğerinin başı Kapanan bir dönemin son TBMM başkanı Cahit Karakaş ile 12 Eylül darbesinin lideri olacak Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, TBMM binasının girişine dikilecek Atatürk anıtının proje yarışmasının jürisinde (üstte).
12 Eylül öncesinde bir şiir kitabı yazmıştım. Çağla Çağı isimli şiir kitabımı 11 Eylül 1980 günü Meclis matbaasından teslim almıştım. Öyle bir kitap ortaya çıkmıştı ki, daha sonra posta ile kitabımı sunduğum kişilerden, ömrünü matbaacılık mesleğine vakfetmiş sayın Şevket Evliyagil bana cevaben gönderdiği kısa bir mektupta “Kitabın bir baskı şaheseri” tümcesini kullanmıştı.
Yanıma birkaç tane de her birini bir zarfa koyduğum şiir kitaplarından almıştım. Göndermeyi tasarladığım kişilerin başında da Sayın Bülent Ecevit bulunuyordu. Kendisiyle dostluğumuz gayet iyiydi. O ve eşi Rahşan Hanım, gazeteci arkadaşım Mete Akyol ve eşi Gülçin Hanım, ben ve eşim Olcay Hanım altılı bir grupçuk oluşturmuştuk. Birimizin evinde buluşup, siyaset konularından uzak sohbetler ederdik. Sayın Ecevit’in şair yanından da haberdardık tabii. Benim bu arzum da “Bizim de bu tasta tarağımız var yani” gibisinden bir çalım satma hevesiydi belki.
Dönelim Esenboğa’ya… Havaalanında küçük bir PTT şubesi mevcuttu. Oradan Bülent Bey’e kitaplarımdan birini postalasam diye düşündüm. Bir taraftan da her fırsatta haberleri dinliyoruz. Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit’in askerlerin nezaretinde Çanakkale’ye sevkedildiği söyleniyor. Henüz ne Gelibolu’nun ne de Hamzaköy’ün adı ediliyor. ‘Ya herrü ya merrü’ deyip kalemi elime aldım. Zarfın üzerine adres olarak aynen “Sayın Bülent Ecevit, Askerî garnizon, Çanakkale” diye yazdım. PTT’in cam duvarlı ofisine yanaştım; zarfı gişe gibi açılmış pencerecikten içeri uzattım. Zarfı alan memurun yüzünü göremiyorum ama elini görüyorum. Zarfı tutup üzerini yanındaki arkadaşına gösterecek şekilde uzattı; arkadaşı “bize ne” der gibilerden omuz sikti. Bunun üzerine ilk memur zarfın üzerine “Esenboğa, 12 Eylül 1980” mührünü basıp gönderilerin bulunduğu seleciğe uzatıp attı.
Dış hatlar bölümüne açılan kapının yanına bir masa koymuşlar. Masanın arkasında iki hava subayı oturuyor. Pasaportumu, basın kartımı ve biletimi gösterdim. Daha yetkili olduğunu sandığım subay “İyi ama kardeşim” dedi, “yurtdışına çıkış yasağı var. Biz burada boşuna mı oturuyoruz? Kimseyi salamıyoruz” dedi. “Ama” dedim, “basın mensuplarına böyle bir yasak yok. Az önce Merkez Komutanı ile konuştuk. O da teyit etti”. Havacı subaylar hoş insanlardır, severim onları. Katı bir direnç gösterme hevesinde değillerdi. Masaya bir de telefon hattı çekmişler. “Bir dakika” dedi, Ahizeyi eline aldı. Sanırım kendisi Merkez Komutanlığı’nı aradı. “Komutanım” diye başladığı sözünü “Evet efendim, başüstüne efendim, tabii efendim, emredesiniz efendim” gibi sözlerle sürdürdü. Ne konuşulduğunu merak ediyordum.
Türk siyasetinin‘ak güvercin’i 5 Kasım 2006’da hayatını kaybeden Bülent Ecevit, hem kendisinin hem de partisi DSP’nin sembolü olmuş “ak güvercin”le…
Ahizeyi yerine bıraktıktan sonra yüzüme gülerek baktı. “Çıkabilirmişsiniz kardeşim” dedi, “hatta ağzımıza bile …”. Bu cümlenin arkasını yazmayayım, herkes tahmin edebilir ne olduğunu. Pasaportuna yurtdışına çıkış tarihi “12 Eylül 1980” damgası basılmış nadir kişilerden biri olarak gururla uçağa binmekteydim.
Avrupa’da bir süre dolaştıktan sonra, yurda döndüğümde, Kenan Evren her şeye hakim bir konumda görünüyordu. Bunlar başka konular. Ancak benim için ilginç bir haber vardı. Adresi kesin yazılamamış Sayın Bülent Ecevit’e göndermiş olduğum kitap, o kargaşalıkta PTT’miz tarafından doğru adrese ulaştırılmıştı.
Askerlerin kibarca “misafir ediyoruz” dedikleri gözaltı durumundaki sayın Ecevit’e de paket iletilmişti. 12 Eylül 1980 tarihli gönderime, Bülent Bey’in 25 Eylül tarihli teşekkür ve iltifat yüklü cevabi mektubu, benim için çok kıymetliydi.
17. asır sonunda duraklama dönemine giren Osmanlı Devleti’nin başkentinde düzen bozulmuş, asayiş kalmamış, ahlaksızlık almış yürümüştü. Bu dönemde gayrimeşru birleşmelerden doğup cami avlusuna bırakılan çocuklar, hamamların “külhan” kısmını mesken edinenler tarafından himayeye alınmış; örgütlenmiş ve “iyi aileden peydahlanmış” olmaları dolayısıyla bunlara “bey”, “külhan”da yetiştikleri için de külhanbeyi denmişti. Reşat Ekrem Koçu anlatıyor…
Reşat Ekrem Koçu
İstanbul’un kütüğünü tutan adam olarak ünlenen Reşat Ekrem Koçu’nun 1970’te yazdığı tefrika yazılarının üstbaşlığı “İstanbul Külhan Beyleri”dir. Tercüman gazetesinde yayımlanan bu tefrikalar; gençlik yıllarından beri ilgilendiği ve çeşitli vesilelerle yazdığı İstanbul’daki mertlik, kuvvet, mahalle adabı, güçlülük, yiğitlik gibi konuları işlediği yazıları gibidir.
Reşat Ekrem Bey’in bu konuda kaleme aldığı kitaplarından biri ise Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri isimli çalışmasıdır. İlk defa 1947’de “İstanbul Ansiklopedisi Bürosu Notları” başlıklı seriden çıkan bu özel kitapta Reşat Ekrem Bey şöyle diyor:
“Eski İstanbul meyhaneleri ile namlı meyhaneciler hakkında ilk mühim kayıtlara Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde rastlanır. Büyük seyyah ve muharrir Galata’dan bahsederken ‘Lebideryada Ortahisar’da ikiyüz adet kat kat harabat haneler, meyhaneler vardır ki her birinde beşer onbeşer yüz fâsık iyş ve işret edip hanende ve sazendegan ile hay huy iderler ki dillerle tarifi mümkün değildir’ diyor ve bu harabathanelerden Taş Merdiven meyhanesi ile Kefeli’nin, Manyalı’nın, Mihalaki’nin, Kaşkaval’ın, Sünbüllü’nün, Konstantin’in ve Saranda’nın meyhaneleri diye sekiz tanesinin adını veriyor; buralarda türlü türlü misket şarapları, Akona, Sakız, Mudanya, Edremit, Bozcaada şarapları bulunur, sokaklarda ayak başı açık yüzlerce sarhoşa rastlanır, perişan halleri sorulunca:
‘Öyle sermestim ki idrâk etmezem dünya nedir
Ben kimim, sâki olan kimdir, mey-i sahba nedir?’ cevabını verirler”.
Külhanilik ve külhaniler, Koçu’nun bu kitabı gibi İstanbul Ansiklopedisi’nde, Erkek Kızlar, Patrona Halil, Haşmetli Yosmalar, Forsa Halil, Kabakçı Mustafa gibi popüler tarih kitaplarında da sıkça karşımıza çıkar.
Yarım asır öncenin bir İstanbul tipi
Dr. Kâmil Yazgıç gazetedeki köşesinde “külhanbeyi”nin bir karikatürünü çizmiş; onu 25 yaşlarında, kaytan bıyıklı, keman kaşlı, filiz gibi bir delikanlı olarak resmetmişti. Başında dar Beyoğlu dedikleri sıfır numara kalıba çekilmiş siyah fesin püskülü daima önde..
Reşat Ekrem Bey’in Tercüman’da yazdığı tefrikaların ilki “Lehcei Külhaniye- Külhan Beyler Argosu” başlığını taşır. Bu yazıda Koçu, kendisinde bulunan “Lehcei Külhaniye” isimli yazma risaleden çevirdiği 100’e yakın kelimenin kaldığını, müstehcen olanların karşılıklarını boş bıraktığını, diğerlerini kaydettiğini yazar. 93 kelimelik bu küçük sözlükte “Bohça, Habaza, Hançer, Karanfil, Kasık Mancası, Lamelif, Mefret, Papaz, Şahmerdan, Şakaayık, Tirid, Zıbık” kelimelerinin karşılıkları müstehcen olduğu için boş bırakılmıştır.
Koçu’nun ikinci yazısı “Tarikat-ı Lâyhâriye’nin tarihçesi ve bazı vak’alar” başlığını taşır. Sonraki yazılarında da “Külhan Beyi Evren’in Hikayesi, Külhan Beyi Arslan’ın Hikayesi, Son Külhan Beylerinden Sâmi’nin Hikâyesi” başlıkları görülür.
Dedesi Ebüzziya Tevfik Bey’in Yeni Osmanlılar Tarihi’ni notlar ile yayımlayan (İstanbul, 1973-1974, Kervan Yayınları) Ziyad Ebüzziya’nın Reşad Ekrem Koçu’nun yayımlanmamış notlarını görerek onun izniyle neşrettiği bilgilere göre külhanbeyliğin izahı ve tanımı şöyledir:
“Külhanbeyliğin bir çeşit tarikat halinde doğması 17. asır sonu ve 18. asır başlarına dayanır. Viyana bozgunundan sonra koca koca eyaletler elden çıkmış, devlet büyük bir tehlike karşısında kalmıştır. Hünkar ve sadrıazam Edirne’ye yerleşmişler. Bitmeyen harp hareketlerini oradan idare etmektedirler. İstanbul’un idaresi sadaret kaymakamına bırakılmış, düzen bozulmuş, asayiş kalmamış, ahlaksızlık almış yürümüştür. Bu sırada fuhuş geniş ölçüde artmıştır. Bu meşrû olmayan birleşmelerden doğan çocuklar ya süt annelere verilir, bir zaman burada bırakılır sonra büsbütün terkedilirdi; veya bunlar doğrudan doğruya cami avlularına bırakılırdı. Uzun yıllar süren bu düzensizlik devresinde, o zaman pek çok olan hamamların külhan kısmını kendilerine mesken edinen kimsesizlerin yaşlıcaları sokaklara düşen çocukları da buralarda himayelerine almışlar ve yavaş yavaş teşkilatlanarak ‘ocak’ meydana gelmiştir. Buraya düşen terkedilmiş çocukların çoğunun ‘beyzade’ (iyi aileden peydahlanmış) olmaları dolayısıyla bunlara ‘bey’, ‘külhan’da yetiştikleri için de ‘külhanbeyi’ denilmiştir” şeklindedir.
1970’te “İstanbul Külhan Beyleri” üstbaşlığıyla Tercüman’a yazdığı tefrikaların ilki “Lehcei Külhaniye- Külhan Beyler Argosu” başlığını taşır (üstte, sağda).
Bu genel çerçeveyi çizen izahat daha sonra Tercüman gazetesindeki tefrikada bütün detayları ile açıklanacak, Ziyad Ebüzziya’nın dedesi Ebüzziya Tevfik Bey’in Rodos’ta sürgün iken tanıdığı Külhanbeyi Sami’den aldığı bilgileri Reşat Ekrem Bey bu tefrikalarda yayımlayacaktır.
Civanlar, hamam tellakları, haşmetli yosmalar, bazulu Yeniçeriler, civelekler gibi özel isimlerle İstanbul kent tarihinde özel bir ekol açan Reşat Ekrem Koçu, eğer İstanbul Ansiklopedisi’ni tamamlayabilseydi, eminiz ki külhanbeyleri hakkında da çok önemli bilgileri bizlere aktaracaktı.
Hamamın külhanı İstanbul Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Hamamı’nın külhan kısmını gösteren kroki. Şehrin kimsesizleri külhan kısımlarını kendilerine mesken tutar, yaşlı olanları sokağa düşen çocukları buralarda himayelerine alırdı.