Kategori: Kitap

  • Om Mani Padme Hum: Size 3 yeni şiir sunuyorum…

    Om Mani Padme Hum: Size 3 yeni şiir sunuyorum…

    20. yüzyıl Türk şiirinde önemli bir yeri olan Asaf Halet Çelebi’nin 1939’da kendisi tarafından hazırlanmış 48 sayfalık bir yazma eseri ortaya çıktı. İçindeki 21 şiirden 3’ü daha önce yayımlanan kitaplarında bulunmuyor. Hem şiirleri hem de hayat tarzıyla sıra dışı bir portre olan Asaf Halet Çelebi’nin orijinal yazma eserinden ilk defa…

    Türkiye yayın piyasasın­da şiir kitapları en çok satan şairlerden biridir Asaf Halet Çelebi (Mehmet Ali Asaf). Özel kişiliği, renkli haya­tı, Om Mani Padme Hum gibi il­ginç isim taşıyan şiir kitapları, tasavvuf- Budizm-musiki-Eski Mısır tarihi-Osmanlı kültürü izleri taşıyan şiirleri nedeniyle hep aranan, sorulan bir edebi­yat insanıdır.

    1907’de Cihangir’de do­ğan Asaf Halet Çelebi babası, Dahiliye Nezareti Şifre Kale­mi’nde müdür Mehmet Sait Halet Bey’di; kendisinden Fransızca ve Farsça dersleri aldı. Üsküdar Mevlevihanesi Şeyhi Ahmet Remzi Dede ve Rauf Yekta Bey’den de musiki ve nota dersleri aldı. Galatasaray Lisesi, Sanayi-i Nefise Mektebi ve Adliye Meslek Mektebi’nde öğrenim gördü. Bir müddet Fransa’ya gitti.

    Sahaftan_1
    Asaf Halet Çelebi’nin kendisi tarafından çizilmiş ve imzasını taşıyan otoportresi. 1942’de basılan He isimli kitaba ek olarak konulmuş bu gravürden 4 adet bulunuyor.  

    Daha sonra Üsküdar Ad­liyesi Ceza Mahkemesi’nde zabıt katipliği yaptı. Osmanlı Bankası ve Devlet Deniz Yolları İşletmesi’nde çalıştı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde kütüphane memurluğu da yapan Asaf Ha­let Çelebi, Beylerbeyi semtinde yaşadı. Küllük Kahvesi’nin de müdavim ve önemli simaların­dan olan Asaf Halet Çelebi genç yaşta, 15 Ekim 1958’de vefat etti.

    Sağlığında basılan He (1942), Lamelif (1945), Om Mani Padme Hum (1953) isimli üç kitabı olan şairin 1939’da kendisi tarafın­dan hazırlanmış, 23.5 x 15 cm. ölçüsünde, 48 sayfalık ünik bir şiir kitabı, özel bir koleksi­yondan elimize ulaştı. Basit bir karton kapak üzerine “Kitaplar” yazılı olan bu şiir kitabında 21 şiir, bir beyit var. İlk sayfasında Asaf Halet Çelebi imzasını taşıyan “Nijad Nihad Server Beyefendi’ye şairin büyük sempatisi ve hürmetlerile, 26/1/1939, İstanbul” yazılı bir ithaf bulunmaktadır. 1998’de Selahattin Özpala­bıyıklar tarafından matbu şiir kitapları ile karşılaştı­rılarak yapılan Bütün Şiir­leri (Yapı Kredi Yayınları) kitabında, şairin basılı üç kitabına girmemiş şiirleri de ilave edilerek bir külliyat oluşturulmuştur. Elimiz­deki ünik eseri bu kitapla karşılaştırdık ve Asaf Halet Çelebi şiirine katkı sağlaya­cak önemli farklar ortaya çıkmış, daha önce yayım­lanmadığını düşündüğü­müz 3 şiir tespit ettik.

    Ünik yazma eserdeki şiirler ve 1998’de yayımla­nan versiyonları ile farklar şöyledir:

    Kitaplar: Bütün Şiirleri (s. 37)

    “İbranide tayf

    Kara sargılı haham”

    mısraları yoktur. Ayrıca metnin içinde Çelebi tara­fından yapılmış birtakım simgeler de He baskısında ve dolayısıyla Yapı Kredi Yayınla­rı’nın Bütün Şiirleri kitabında yer almaz.

    Cüneyd: Bütün Şiirleri (s.9)

    Kahkaha: Bütün Şiirleri (s.13)

    Doğduğum Evin 2 Penceresi: Bütün Şiirleri’nde (s.16) “2” raka­mı ve “birinci pencere” kelime­leri yoktur.

    İkinci Pencere: Bütün Şiirle­ri’nde (s.17) “fırıl fırıl dönen bir insan”, yazmada ise “fırıl fırıl dönen ecinni” yazar. Yine “büyük bademin altında soh­bet ederler” mısraı, yazmada “Büyük bademin altında acaib ecinni şekillerile sohbet eder­ler”dir. “Giderler, gelirler”, ise yine yazmada “gelirler, giderler” diye kayıtlıdır.

    Sahaftan_2
    “Kitaplar” şiirinde, basılı nüshada olmayan dize ve işaretler bulunuyor.

    Arif Dino’ya Kaside: Bütün Şiirleri’nde (s. 69) “aselbendle”, yazmada ise “aselbende”.

    Nirvana: Bütün Şiirleri (s. 47). Yazmada “Hem uyku hem ölüm” mısraından sonra “yoklukla dolu gönlüm” mısraı vardır.

    İbrahim Nebi: Bütün Şiirleri’nde (s.12) başlık sadece “İbrahim”dir. 10. mısrada “güneşi evime sokan kim”, yazmada “evime güneşi sokan kim”dir.

    Siddharta: Yazmada “Om mani padhme hum” şeklinde 2 defa yazılı olarak tekrarlan­mıştır. He’de ve Bütün Şiirleri’nde 3 defa kaydı bulunmaktadır.

    Rüyasız Öykü: Bütün Şiirleri’nde yoktur.

    He: Bütün Şiirleri (s.10)

    Nuru-siyah: Bütün Şi­irleri’nde (s. 23) “Selimi salisin” yazar; yazmada ise “III cü Selimin”dir. Yine “lalaydı” kelimesi, yazmada “lalamdı”dır.

    Çemenlerde: Bütün Şiirleri’nde (s.54) “dökk ve Heyyy” ibareleri, yaz­mada “hey ve dök”tür.

    Sevgili: Bütün Şiirleri’n­de yoktur.

    Tahtadan Yapdığım Adam: Bütün Şiirleri’nde (s.19) “konuşmak” ve “toprağı iştiha ile yiyen”, yazmada “konuşma” ve “toprağı iştiha ile kemiren”dir.

    Nigârı-Çin: Bütün Şiirleri’nde (s. 55) “çin ü maçin”, yazmada “Çin ve Maçin”.

    Trilobit: Bütün Şiirleri’nde (s.30) “50.000.000”, yazmada “20.000.000”. Bütün Şiirleri’nde “kaybolup”, yazmada “gaybolup”.

    Sahaftan_3
    Asaf Halet Çelebi şiirleri sağlığında da tartışılıyordu. Çelebi kendisiyle yapılan bir röportajda şiirlerine yönelik eleştirilerine cevap veriyor

    Yer Olmayan Yere: Bütün Şiirle­ri’nde yoktur.

    [Mansur]: Bütün Şiirleri’nde (s.50) “girdiler” kelimesi yazma nüshada “gittiler” şeklinde­dir. Yazma nüshada şiirin adı yazılmamıştır. Şiirin son kısmı yazma nüshada epey farklı ve şöyledir:

    “Bütün sesler bir sesde boğuldu

    büyük köse vur

    mansur benim heyyyy

    mansur benim

    sesim

    mansur benim heyyyy”

    Gözler Kimi Gördüler: Bütün Şiirleri’nde (s.45). Bu şiir epey değişikliklere uğramıştır. Yaz­ma nüshadaki şiirin başında bulunan

    “bütün adlarla beraber

    unuttum adını”

    mısraları baskı kitaplarda yoktur. Yazmada “bütün şehri doldurdum” yerine “sokakları doldurdum” yazılıdır. “Görü­len” yerine “görünen” kullanıl­mıştır.

    Asaf Halet Çelebi’nin bilinmeyen dizeleri

    Sahaftan_Kutu1

    Rüyasız Öykü

    Geceleyin

    bacadan düşen umacı

    haydi düş de ye beni

    ye beni

    bir şey görmeyim

    gözümden ye beni

    bir şey duymayım

    kulağımdan ye beni

    bir şey düşünmeyim

    kafamdan ye beni

    görmeyim

    işitmeyim

    düşünmeyim.

    Sahaftan_Kutu2

    Sevgili

    seneleri unutdum

    doğmamış gibiyim

    unutmadığım sen varsın

    ki seni de yutdum

    başımı kesseler

    içimden başın çıkar

    ve gene sana gülümser

    kollarımı kesseler

    içimden kolların çıkar

    ve sana açılır

    bacaklarımı kesseler

    içimden bacakların çıkar

    ve sonsuzluğa doğru yürür.

    Sahaftan_Kutu3

    Yer olmayan yere

    neden dönüyorlar

    döne döne kimden geliyorlar

    kime gidiyorlar

    ne sağları var

    ne solları var

    ne altları var

    ne üstleri var

    nerden geliyorlar

    sarhoştan daha sarhoş

    deliden daha deli

    onlar da bilmiyorlar

    at kendini bize

    ve bilme

    biz

    bütün dönenlerle

    yer olmayan yere gidiyoruz

    yer olmayan yere

    SON SAYFADAKI BEYIT…
    Peri padişahının kızına gönül verdim
    Kendime urba yapdım masalların renginden.  

  • Saha araştırması yapan 12 bilimkadınının hikayesi…

    Bilim Akademisi Yayınları’ndan çıkan Sahada / Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar adlı kitap, cumhuriyetin ilk kuşağı olmanın sorumluluğunu omuzlarında taşıyan, doğum tarihleri 1902-1923 arasında değişen farklı disiplinlerden kadın bilimcilerin Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki saha araştırmalarını konu ediyor.

    Cumhuriyetin 100. yılı kutlamaları için Bilim Akademisi ve Ekol Vakfı işbirliğiyle Eylül 2022’de başla­tılan “Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar” projesi, 1 yıl süren arşiv-araştırma ve yayına hazırlık aşamasının ar­dından kitap olarak yayımlandı. Bilim Akademisi Yayınları’ndan SAHADA: Cumhuriyetin Harcın­da Bilim ve Kadınlar başlığıyla yayımlanan 300 sayfalık kitap, cumhuriyetin kuruluş yılların­da saha çalışmaları yapan 12 biliminsanının hayatını konu ediyor.

    Bilim Akademisi Başkanı Canan Atılgan’ın sunuş yazı­sıyla açılan kitap, tarihçi-editör Müsemma Sabancıoğlu’nun önsözüyle devam ediyor. Her bölümde farklı disiplinden 1 bilimkadınının mercek altına alındığı kitabın yayına hazırlık sürecini Müsemma Saban­cıoğlu, proje koordinasyonunu Maral Yağyazan, arşiv-araştır­ma kısmını Seher Yeğin yürüt­tü. Bilim Akademisi üyesi Deniz Kandiyoti’nin sonsözüyle biten kitabın genel danışmanları ise bilim tarihi profesörü Feza Günergun ve Bilim Akademisi üyesi Yeşim Arat.

    Kitap-6

    Cumhuriyet tarihini “saha araştırması yapan bilim ka­dınları” perspektifinden ele alan çalışmada kimi soruların cevapları aranıyor: Cumhuriye­tin erken dönemlerinde, ulaşım olanakları çok kısıtlıyken bilimsel araştırma yapmak için Anadolu’nun muhtelif yerlerine nasıl gidiliyordu? Nerelerde kalınıyordu? Saha araştırmala­rında hangi yöntemler izleniyor, hangi engellerle karşılaşılıyor­du? Kitaptaki bölümler, bilim­kadınlarının tatlı su balıkları, Anadolu ve Trakya’nın bitkileri, Karatepe kazıları, binlerce yıllık fosiller, Bursa evleri, farklı ar­keolojik kazılarda bulunan hey­keller ve deprem çalışmalarına odaklanıyor. Bu kişiler dışında, muhtelif köy ve kasabalarda sosyal bilimler araştırmaları yapan kadınlara da yer verilmiş.

    Bölümler, konu edilen bilim­kadınlarının çalıştığı alanların Türkiye’deki geçmişi ve bilimsel bilginin üretilme süreçleriyle başlıyor. Sonrasında söyleşi­ler, yazılar, alıntılar, daha önce yayınlanmamış fotoğraflar ve belgeler, kayda geçmemiş ayrıntılar var. Arşiv-araştırma sürecinde kütüphanelerde ve özel arşivlerde geniş bir litera­tür ve süreli yayınlar taraması yapılmış, kurum arşivlerinde çalışılmış.

    Aile üyeleri, öğrencileri ve alanların uzmanlarıyla yapılan söyleşilerden oluşan kitapta yer alan isimler ise şunlar: Fahire Battalgazi, Leman Cevat Tomsu, Atıfe Dizer, Asuman Baytop, Halet Çambel, Saadet Ergene Bayramoğlu, Cazibe Sayar, Behice Boran, Mübeccel Kıray, Fatma Başaran, Jale İnan ve Nuriye Pınar Erdem. Hikayesi anlatılan her ismin kurucu bir kuşağın izlerini yansıttığı Sahada: Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar kitabı https:// dukkan.bilimakademisi.org adresinde satışta.

  • Ortadoğu’yu dönüştürdü, ‘İslâmcılığı’ biçimlendirdi…

    Yakın tarihte Ortadoğu’nun ve “İslâmcılığın” şekilenmesinde dönüştürücü bir etki oluşturan 1979 İran Devrimi’nin lideri Humeyni (1902-1989), tarihsel önemine karşın biyografi çalışmalarına çok az konu olmuştu. Köln Üniversitesi’nden Katajun Amirpur’un kitabı, kronolojik bir seyrin yanısıra kritik hadiselerin arka planını da izliyor.

    3330 HUMEYNI.indd

    Katajun Amirpur’un kita­bında öncelikle Humey­ni’nin hayatı kronolojik olarak, bakışaçısını şekillen­dirmiş etkiler özellikle mercek altına alınarak aktarılıyor. Ancak bu, Humeyni’nin düşünsel geli­şimini anlamak için yeterli değil. Öncelikle Şiilik üzerine konularla ilgili kimi temel bilgilere sahip ol­mak gerekiyor. Yazar bu nedenle, günümüzde İran hükümet siste­minin temelini teşkil eden bu din âliminin yönetim yetkisini, tarihî geleneklerle birlikte detaylı bir şekilde anlatıyor.

    Kitaptan, yüzyıllar önce başla­yan tartışmalarda iki farklı görüş ortaya çıktığını öğreniyoruz. İlk görüşe göre insanlar Şii ulema­nın fetvalarına uymak zorun­dadır. Karşıt görüş ise Kuran’ın ve Peygamber’in talimatlarına sadık kalmak koşuluyla, her dindar kişinin kaynakları okuyup yorumlayabileceğini savun­maktadır. 18. yüzyılda ilk görüş sahipleri baskın çıkınca İslâm’ın Şii mezhebinde Katolik Kilisesi’ne benzer bir ulema sınıfı ve ruhani bir hiyerarşi oluşmuştu. Bu hiyerarşi Humeyni liderliğindeki devrimden bugüne, İran yönetim sisteminin de önkoşullarından birini oluşturuyor.

    Yazar, Humeyni öncesi İran ta­rihinin önemli dönüm noktaları­na da değiniyor. 19. yüzyıldan iti­baren askerî ve teknolojik açıdan üstün olan Avrupa’yı yakalama çabası, bizde olduğu gibi İran’da da Batı temelli bir düşünce süreci başlatıyor. Bu süreç yine Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi 20. yüzyıl başında meşrutiyet devrimiyle (1905-1911) sonuçlanıyor.

    Humeyni’nin 1902’de doğu­mundan sonrasının anlatıldığı bölümlerde İran tarihi ile Hu­meyni’nin yaşamı paralel ilerli­yor. Sıradan bir çocukluk geçiren Humeyni’nin ailesiyle ilişkilerini, din eğitimi almaya başlaması­nı ve bir din adamı oluşunu bu bölümde görüyoruz. 1950’lerde İslâm’ın siyasallaşması süreci başlıyor. 1960’lardan itibaren Humeyni ve birçok Şii din adamı artık siyaseten etkili olabilecek­lerini anlıyor, harekete geçiyor. Humeyni, 1961’de kadınlara seç­me seçilme hakkının verilmesini protesto ettiği dönemde sivrili­yor ve kamuoyunda tanınıyor. Gerçi Humeyni bu dönemde din adamlarına siyasi rol atfediyorsa da, onların yönetimde olmalarını değil hükümeti kontrol etmeleri­ni savunan bir çizgide; ulemanın bizzat iktidarda olması gerektiği ise sonraki dönemlerde ortaya çıkacak bir görüş.

    Kitap-3
    Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979’da İran’a dönüyor.

    Kitabın Türk okurlar için en ilginç yeri, Humeyni’nin Bur­sa’daki sürgün günleri. 1964-1979 arasında yurtdışında sürgünde kalan Humeyni, bu sürenin ilk 11 ayını Bursa’da, bir istihbarat su­bayı olan Ali Çetiner’le eşi Mela­hat Çetiner’in evinde geçirmiştir. Laikliği benimsemesi nedeniyle hiç hazzetmediği Türkiye’de bu­lunmaktan rahatsızdır Humeyni. İlk zamanlarda, misafir olduğu evin hanımı Melahat Çetiner’in başının açık olmasından hoş­lanmasa da sonradan aileyle yakınlaşır. Ali Çetiner’le yüzmeye gider, İran’dan gelen ziyaretçi­lerinin getirdiği tatlıları aileyle paylaşır.

    1960’larda Humeyni sürgün­deyken, 1941’den beri İran’ı yöne­ten Şah Muhammed Rıza Pehlevi için de zor günler başlamıştır. Şah’ın izlediği güçlü modernleş­me ve sekülerleşme siyaseti, yol­suzlukları, hem İslâmcılara hem de diğer gruplara yönelik sert baskısı güçlü bir muhalif cephe­nin oluşmasına yol açacaktır

    Laik muhalefete oranla daha iyi örgütlenmiş olan, ülke çapın­da camilerle inançlı kesimlerin oluşturduğu bir ilişki ağından destek alabilen dindar muha­lefet, 1971’den sonra daha aktif hâle gelir. Humeyni diğer siyasi liderlere göre daha avantajlıdır; zira sürgünde İran yönetiminin müdahale edemediği bir pozis­yondadır. Taraftarları onu ziyaret eder, talimatlar alır, konuşmala­rını kaydedip tüm ülkede yaygın­laştırırlar.

    Gidişatın aleyhine geliştiğini gören Şah Rıza Pehlevi, 16 Ocak 1979’da kendi kullandığı uçakla aniden ülkeyi terkeder. Uçakta Pehlevi’nin ailesiyle birlikte çok değerli 12 yarış atı da vardır.

    Nihayet 1 Şubat 1979’da, 15 yıllık sürgünden sonra Tahran’a geri dönen Humeyni’yi tam 2 milyon kişi karşılar. Humeyni, BBC muhabiri John Simpsons’ın kendisini bekleyen milyonlar karşısında ne hissettiği sorusu­na çok kısa bir yanıt vermiştir: “Hiçbir şey.”

    Kitap-4
    Tahran’daki Şah karşıtı bir gösteride eylemciler sürgündeki Ayetullah Humeyni’nin posterini taşıyor. Tarih 10 Aralık 1978.

    30 Mart 1979’da monarşi ile İslâm Cumhuriyeti arasında se­çim yapılan referandumda oyla­rın yüzde 98,2’si “İslâm Cumhu­riyeti” yönünde verilir. Humeyni iktidarı resmen başlamıştır. Bu tarihten sonra Şah’ı devirmek için en az İs­lâmcılar kadar mücadele eden komünist TUDEH ve Müslüman Marksist örgütler, burjuva-liberal Millî Cephe güçleri de dahil olmak üzere tüm gruplar siyaset sahnesin­den silinmeye çalışılır. 10 yıllık sürecek Humeyni döneminde binlerce kişi İran hapishanelerinde katledilecek, kat kat fazla kişi ülkeyi terkedecek, ülkede kalan milyonlar ise kendilerini duygusal bir sür­güne hapsedecektir.

    Humeyni’nin geride bırak­tığı son trajedilerden biri de Şubat 1989’da yazar Salman Rüşdi hakkında Şeytan Ayetleri kitabında Peygamber’e hakaret ettiği gerekçesiyle ölüm fetvası çıkarmasıdır. Fetvadan sonra Rüşdi’nin kitabıyla ilintili birçok kişi, yayıncılar ve çevirmenler katledilir. Yazar Amirpur, Hu­meyni’yi bu karara almaya iten nedenin basit bir öfke olmadığını söylüyor. Amirpur’a göre her ne kadar İran Devrimi birçok Sünni tarafından da hayranlıkla izlenmiş olsa, nihayetinde Şii mezhebinin devrimidir. Yazar, Humeyni’nin Rüşdi fetvasıyla İslâmiyet’in önemli savunu­cusu olarak tanınma ve tarihe kendisini bu şekilde kaydetme şansı görmüş olabileceğine değiniyor.

    Humeyni, Rüşdi fet­vasından yaklaşık 4 ay sonra, 3 Haziran 1989’da kalp krizi sonucu haya­tını kaybeder. Kitaptan öğrendiğimize göre, eşine ve çocuklarına son olarak şunları söylemiştir: “Kalmak isteyenler kalsın; gitmek isteyenler gitsin. Işığı kapatın, uyumak istiyorum.”

  • Farklı bir Atatürk biyografisi: ‘Kurucu ideoloji’nin nitelikleri

    Şükrü Hanioğlu tarafından yazılan Atatürk – Entelektüel Biyografi kitabı, Mustafa Kemal üzerine yazılmış ve ideolojik yönü ağır basan “güzelleme”lerden farklı bir nitelik taşıyor. Hanioğlu, “O, ‘çağdaş’, ‘medeni’ ve ‘modern’ toplum yaratılması ve yeni kimlik ve aidiyetleri olan millet inşa edilmesi tasavvurları üzerine yoğunlaşmıştı”diyor. Röportaj.

    Kitap-2

    Cumhuriyetin 100. yılına denk gelen kitabınızın bugüne kadarki biyografi çalışmalarından farklı olarak “entelektüel biyografi” olarak tasarlanmasının nedeni nedir?

    Bu kategorideki eserler doğal olarak, bir şahsın hayatını ele almakta, ama onun dünya görü­şünün oluşumu, düşüncelerinin şekillenmesi üzerine yoğun­laşmakta ve bulguların tarihî açıdan taşıdığı önemi ortaya koymaktadır. Ben de bu çerçeve­de, Atatürk’ün dünya görüşünün nasıl şekillendiği, bunun kendi­sinin geliştirdiği siyasetleri nasıl etkilediği ve değişik alanlarda or­taya koyduğu tezleri teorik çerçevelere yerleştirmek için yaptığı okumaları ele alan bir ente­lektüel biyog­rafi hazırla­maya çalıştım. Amacım, ya­şamının deği­şik veçhelerini konu alan çok sayıda çalışma yayımlanan Atatürk’ün en fazla ihmal edilen yönünü değerlendir­mek ve sürekli atıfta bulunulma­sına karşılık içi doldurulamayan “kurucu ideoloji”nin temel daya­naklarını ortaya koymaktı.

    Bugüne kadarki geleneksel biyografi çalışmaları ne oranda tatminkar?

    Atatürk hakkında yazılan ki­tapların önemli bir bölümü Batı literatüründe “hagiography”, bizim yazımımızda ise “menâ­kıbnâme” ve “tezkire” şeklinde adlandırılan türün örnekle­ri. Bu niteliklerinden dolayı, entelektüel biyografi özelliği taşımıyorlar. Bunlar, Atatürk’ün nasıl şekillendiğinden ziyade nasıl şekillendirdiği konusuna odaklanıyorlar ve Atatürk’ün etrafında oluşturulan şahıs kültünün de etkisiyle söz konusu şekillendirmeyi insanüstülük, öncesizlik ve mucize kavramları üzerinden açıklamaya gayret ediyorlar. Bunun da ötesinde, çoğunluğu yabancı yazarlar tarafından kaleme alınan az sayıda çalışma dışında, Atatürk üzerine yazılan biyografiler de uluslararası akademik ölçütlerle değerlendirildiğinde “biyografi” niteliği taşımamaktadır.

    Atatürk’ün düşünce dünyasını şekillenmesinde temel etmenler nelerdir?

    Atatürk’ün dünya görüşünün şekillenmesinde; Tanzimat’ın eşitlik temelli kozmopolitliği­nin hayata geçirildiği en önemli şehirlerden olan Selânik’te geçen çocukluk ve gençlik yılları; Os­manlı askerî eğitiminin aşılama­ya çalıştığı değerler; Colmar von der Goltz’un Osmanlı subaylarına biçtiği yeni toplumsal rol; ana akım ikinci kuşak Jön Türklük ve İttihadçılığın temel yaklaşım­ları; 2. Abdülhamid döneminde entelektüel mehâfilde etkili olan bilimcilik; Le Bon etkisiyle ortaya çıkan seçkincilik;2 Meşrutiyet Garpçılığı ve Türkçü hareket etkili olmuştur. Bu etkileşimler, onun, geleceğin toplumunda hurâfeye indirgenecek “din”in yerini “bilim”in aldığı, “moder­n”in “geleneksel”i sahneden sildiği bir toplum tasavvuru ge­liştirmesine yol açmıştır. Bunun yanısıra siyasî açıdan kendisini, Goltz’un kuramı çerçevesinde, “Türk millet-i müsellâhası”nın (silahlanmış millet) yol gösteri­cisi ve Le Bon’un kavramsallaş­tırmasıyla, “yığınlar”ı eğitecek, onları aydınlatarak doğru yolu gösterecek rehber olarak gören bir karakter şekillenmiştir. Derinden etkilendiği ve sosyal Darwinist tezlerle eklemlediği Türkçülük de “millî”nin “dinî”yi ikame etmesini, ulusunun İslâ­miyet öncesindeki altın çağına geri dönmesini sağlama hedefli güçlü bir seküler milliyetçilik geliştirmesini sağlamıştır.

    Atatürk’ün düşünsel yaşamında bir kırılmaya, sıçramaya yolaçan bir hadise veya okumadan sözedilebilir mi?

    Süregelen “Hangi Atatürk?” tartışmasına karşılık cumhu­riyet kurucusu, dünya görüşü büyük değişimler geçiren, yaptığı okumalar neticesinde düşünsel kopuş veya dönüşümler geçiren bir lider olmamıştır. Tam tersine, kendisinin genç yaşlarda geliştir­diği dünya görüşünü vefatına kadar muhafaza eden bir kişi ol­duğu söylenebilir. Tabiî bu alanda gerçekleşen bir evrim, olgunlaş­ma ve şartların farklılaşmasının neden olduğu yeni yorumlardan sözetmek anlamlıdır. Bu anlamda “sıçramalar”dan bahsedebiliriz. Örneğin, çokuluslu imparatorluk gerçekliği içinde belirli sınırların ötesine geçemeyen Türkçülük, ulus-devlet kuruluşu yeni millet inşa edilmesi faaliyeti sırasında böylesi kısıtlamalardan bütü­nüyle âzâde Türk milliyetçiliğne dönüşmüştür. Bunun neticesinde de Atatürk, seküler Türkçülü­ğün savunuculuğundan, Erken Cumhuriyet Türk milliyetçiliği­nin entelektüel zeminini hazır­lamaya çalışan bir kişi hâline gelmiştir. Ancak söz konusu olan bir kırılma değildir. Bu vurgula­nırken, Atatürk’ün okumaları ile dünya görüşünün şekillenmesi ve siyasetlerinin üretilmesi ala­nında diğer örneklerde göz­lemlenenden farklı bir ilişkinin varolduğu gözden kaçırılma­malıdır. Atatürk’ün liderlik rolü üstlenmesini takiben, bilhassa cumhuriyet döneminde yaptığı yoğun okumalar, kendi dünya görüşü ve geliştirmek istediği siyasetlere bilimsel çerçeveler yaratma hedefiyle gerçekleştiril­miştir. Bir örnek verecek olursak, Atatürk yaptığı okumalar netice­sinde Türk Tarih Tezi’ni şekil­lendirmemiş; bu kuramın ana hatlarını, temel iddiasını belirle­dikten sonra, onu destekleyecek bilimsel kanıtlar bulma amacıyla kapsamlı ama seçici okumalar gerçekleştirmiştir.

    Kitap-1
    Şükrü Hanioğlu kitabı hazırlarken güttüğü amacı “Atatürk’ün en fazla ihmal edilen yönünü değerlendirmek ve sürekli atıfta bulunulmasına karşılık içi doldurulamayan ‘kurucu ideoloji’nin temel dayanaklarını ortaya koymak” şeklinde ifade ediyor.

    Atatürk’ün siyasi mirası hakkında neler söylenebilir?

    Atatürk’ün temel amacı; modern, seküler, Fransız 3. Cumhuriye­ti’nin (La Troisième République) benzeri bir cumhuriyet kur­mak ve onun medenileştirilen vatandaşlarına yeni kimlik ve aidiyetleri benimsettirmek olmuştur. Doğal olarak, bu alan­daki hedeflerine ulaşmasında başarı sağlayabilmesinin temel aracı siyasettir. 1919’dan itibaren siyasetin içinde ve uzun süre de tepesinde yer alan bir lider ola­rak, bu kurumun önemini kav­radığı şüphesizdir. Buna karşılık, o, siyasete büyük tasavvurunu hayata geçirecek bir vasıta olarak yaklaşmış; bu alanda, gerekli olduğunu düşündüğü güç temer­küzü ve iktidar tekelini elde etme ve koruma üzerine odaklanmış­tır. Atatürk bir siyaset teorisyeni olmadığı gibi, konuyu dönüşüm programının önceliklerinden biri hâline de getirmemiştir. O, kurulacak demokrasi ve siyasi sistemin kuramsal temelleri­ni en ince ayrıntılarına inerek tartışan, anayasayı fetişleştiren ABD “kurucu babalar”ının tersi­ne; “çağdaş”, “medeni” ve “mo­dern” toplum yaratılması ve yeni kimlik ve aidiyetleri olan millet inşa edilmesi tasavvurları üze­rine yoğunlaşmıştır. Bu açıdan bakıldığında, Atatürk’ün tesis ettiği siyasi sistem ve yaptırdığı anayasanın günümüzde mev­cut olmaması şaşırtıcı değildir. İlginç olarak, Atatürk’ün bânisi olduğu “cumhuriyet” dışındaki en önemli iki siyasi mirası, kur­duğu siyasi sistem ve parti değil; inşa edilmesine dolaylı katkı verdiği “şahıs kültü” ile belirli bir seviyenin ötesinde kurumsallaş­masını arzulamadığı “Kemalizm” olmuştur. Yeni bir yorumunu yaptığı neo-patrimonyal siyasi sistem sürmektedir; ancak, bu onun mirasını sahiplenmeden ziyade Osmanlı-Türk toplumla­rında patrimonyalizmin ege­men siyaset modeli olması, kısa aralıklar sonrasında ona geri dönülmesinden kaynaklanmak­tadır. Benzer şekilde, kurduğu si­yasi parti vefatından başlayarak önemli bir dönüşüm yaşamış, iki savaş arası dönem yapısından, çoğulculuğa karşı çıkmayan ve sosyal-demokrat olma iddiası ta­şıyan bir örgütlenmeye evrilmiş­tir. Buna karşılık, onun mimarı olmadığı, ama yaratılmasına katkıda bulunduğu şahıs kültü ile dogma haline dönüşmesini engellemeye çalıştığı Kemalizm varlığını ve etkisini sürdürmek­tedir.

  • Bir edebiyatçıdan diğerine 40’lı yılların insan arayışları

    Erken cumhuriyet döneminin önemli kalemlerinden Cahit Tanyol, 106 yıllık hayatına onlarca eser sığdırmış bir edebiyatçı-akademisyendi. İzmir’de öğretmenlik yaparken, 1930’lu yılların sonunda çıkarmaya başladığı Aramak dergisi “güzeli, iyiyi, gerçeği” arıyordu. Yazar-şair Hasan İzzettin Dinamo’nun hapisten çıkışta ona yazdığı mektup…

    Gaziantep-Nizip doğum­lu şair, yazar, sosyolog Cahit Tanyol (1914- 2020), Adana Öğretmen Okulu, Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü Edebiyat Bölümü ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’n­de okudu. Türkçe, edebiyat ve felsefe öğretmeni olarak Yozgat, Çorum, İzmir ve İstanbul’da eğitim kurumlarında çalıştı. 1946’da asistanlığa başladığı İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden, 1982’de bölüm başkanı ve profesör olarak emekliye ayrıldı.

    Cahit Tanyol’un ilk şiirleri İsmail Habib Sevük tarafından çıkarılan Adana Mıntıkası Ma­arif Mecmuası’nda yayımlandı. Sonrasında Servet-i Fünun, İçti­hat, Yenilik’te de yazı ve şiirleri yayımlanan Cahit Tanyol, İzmir Tilkilik’te ortaokul öğretmenli­ği yaptığı sırada Kemal Bilbaşar ve İlhan İleri ile birlikte Aramak isimli bir dergi çıkardı. “Güzeli, iyiyi, gerçeği aramak” amacın­dan yola çıkan bu süreli yayın, İzmir’de 2 yıl boyunca yayım­landı. 1939 Nisan’ında çıkmaya başlayan bu edebiyat dergisi, İzmir’de önceleri Anadolu  Matbaası’nda sonraları Yeniyol Basımevi’nde basılıyordu.

    Toplam 16 sayı yayımlanan Aramak’ın Eylül 1940 tarihli 16. sayısında Cahit Tanyol’un “İzmir’e Veda” başlıklı bir yazısı ve “Mecmuamız, imtiyaz sahibi­mizin memuriyetinin İstan­bul’a nakli dolayısıyla, Birinci Teşrin’den itibaren İstanbul’da çıkacaktır. Gelecek sayımızda yeni idare adresimizi bildire­ceğiz” diye bir ilan bulunur. Buradan da anlaşılacağı üzere, Cahit Tanyol 1940 sonundan itibaren sırasıyla Eyüp Orta­okulu, Taksim ve Haydarpaşa liselerinde öğretmenlik yapar; 1946’da asistan olarak İstanbul Üniversitesi’ne girer.

    Sahaftan-4
    Yazar-şair Hasan İzzettin Dinamo

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Cumhuriyet öncesi başlayan ve hiç eskimeyen bir dostluk

    İsmail Hakkı Bey, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın “evladım” diye hitap ettiği bir kişidir. Atatürk’le yakın dostluğunu ölümüne kadar sürdürmüş, sofrasının müdavimlerinden olmuştur. Eşinin adı da Zübeyde olan İsmail Hakkı Kavalalı, aynı zamanda Mustafa Kemal’in Sofya’daki askerTataşeliği sırasında ona Yeniçeri kostümünü getirten kişidir.

    Gazeteci-yazar Hasan Pulur, yıllar önce Atatürk’ün okul arkadaşları hakkında şöyle yazar: “Mustafa Kemal’in SelanikAskeri Rüştiyesi’nden beri hayat boyunca arkadaşlıkları devam eden birkaç kişi vardır: Salih (Bozok), Nuri (Conker), Fuat (Bulca), İsmail Hakkı (Kavalalı) sayılabilir”.

    Bu kişilerden İsmail Hakkı Kavalalı, Atatürk’ün Selanik Askeri Rüştiyesi’nden arkadaşıdır; okuldan mezun olduktan sonra askerlikten ayrılmış, tütün tüccarlığı yani ticaretle uğraşmıştır. İsmail Hakkı Bey, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın “evladım” diye hitap ettiği bir kişidir. Atatürk’le yakın dostluğunu ölümüne kadar sürdürmüş, Ata’nın sofrasının müdavimlerinden biri olmuştur.

    Sahaftan_1

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Yahudi mülteci gemilerinin Türkiye’den geçen rotası

    Serdar Korucu’nun kitabı Yahudilerin göç dalgasının Avusturya’nın Nazi Almanyası tarafından ilhakıyla kitlesel olarak yükseldiği 1938’den başlıyor. 1945’e kadar Avrupa Yahudilerinin Filistin’e ulaşma çabaları ve bu rota üzerinde kritik konuma sahip Türkiye’nin “mültecilerle imtihanı” bütün ayrıntılarıyla anlatılıyor.

    Hitler 1933’te iktidara geldiğinde, Almanya’da 520 bin olan Yahudi sayısı 1938’de 350 binin altına düşmüş, Yahudiler başta Fransa ve ABD olmak üzere farklı ülke­lere göç etmek zorunda kalmış­tı. 1938’de Nazi Almanyası’nın ilhak ettiği Avusturya’daki Yahudiler de ülkeden ayrılma­ya başlayınca mülteci sorunu uluslararası bir mesele hâline geldi. Yahudilerin bir bölümü Filistin’e gitmeye, Filistin’i kontrol eden Londra ise mülte­cilere kota uygulayarak göç akı­nını durdurmaya çalışıyordu.

    resim_2024-09-01_155557325
    TÜRK BASININDA YAHUDİ MÜLTECİLER: 1938-1945
    SERDAR KORUCU

    Avrupalı Yahudiler için hayat 2. Dünya Savaşı’nın başlama­sıyla daha da zorlaştı. 1940’ta Fransa’nın, 1941’te Yugoslav­ya’nın Naziler tarafından işgal edilmesi mültecilerin Akde­niz’den Filistin’e ulaşmasını büyük oranda engelleyecekti. Artık Avrupa’dan Filistin’e kaçacak Yahudilerin tek çaresi Karadeniz yoluyla Akdeniz’e inmekti; Türkiye anahtar ülke konumundaydı. Ancak Yu­nanistan düşünce Türkiye de mültecilerin Karadeniz yoluyla Akdeniz’e geçişine izin verme­meye başladı. Sadece Yahudi toplumunun girişimleriyle bazı gemilerin geçişine izin verili­yordu.

    Serdar Korucu’nun Türk Basınında Yahudi Mülteciler: 1938-1945 adlı kitabının merke­zini Avrupalı Yahudilerin deniz yoluyla Türkiye üzerinden transit geçişleri oluşturuyor. Kitapta aktarılan kayıtla­ra göre 1934’ten 1944 Aralık ayına kadar Yahudi mültecileri taşıyan gemilerin Türkiye’den 69 transit geçişinde 38 bin 542 kişi varış noktasına ulaşırken 1.393 kişi ölmüş ya da yolculuğu tamamlayamamış.

    Kitapta Türkiye’den ge­çen Yahudi mülteci gemileri denilince akla ilk gelen ve yüzlerce Yahudi’ye mezar olan Struma (1942), Salvador (1940) ve Mefkûre (1944) gemilerinin yanısıra basında ancak küçük birer haber olabilmiş gemilerin de izleri sürülüyor. Limanlarda beliren her bir gemi, Türkiye’de 1930’lardan beri yükselişte olan Yahudi karşıtlığının kendine ifade alanı bulmasına vesile olmuş. Korucu kitabında, Yahu­di mültecilerle ilgili dönemin gazete ve mizah dergilerinde yer alan, bazıları Nazi basınıyla yarışır seviyedeki haber, yorum ve karikatürlere de yer veriyor. Tan gibi az sayıdaki gazete ve Sabiha Sertel gibi birkaç duyarlı gazeteci sayılmazsa, dönemin Türk basınına büyük oranda Yahudi karşıtı yaklaşımın ege­men olduğu anlatılıyor.  

    resim_2024-09-01_155602585
    Yüzlerce Rumen ve Bulgar Yahudi’yi Filistin’e götürmek için yola çıkan Selahattin vapuru İstanbul’a yanaşıyor. 1944.

    ACAYİP YARATIKLAR SÖZLÜĞÜ

    resim_2024-09-01_155607172

    ANONİM

    “Biz, okuyana ve işitene, dünyanın dört bir yanını gezmeden bütün yaratılanla­rın acayipliklerini aktarmak için bu kitabı hazırladık”. Bu satırlar, yazarı belirsiz olan, 15. yüzyılda Eski Anadolu Türkçesi ile yazılmış Acâyibü’l-Mahlûkât ve Garâyibü’l-Mevcûdât adlı eserden. Gamze Çelik Başa­ran tarafından kapsamlı bir biçimde günümüz Türkçesine aktarılan eser, sözlük formatı­na getirilmiş ve Acayip Yara­tıklar Sözlüğü ismini almış. Tıp ve astronominin yanısıra mitlerin, hadislerin ve men­kıbelerin kaynaklık ettiği eser­de cinlerden devlere, evrenin nasıl oluştuğundan ejderha ve simurg gibi garip hayvanlara kadar o dönem insan aklının almayacağı yüzlerce madde yer alıyor.  

    SESSİZ DÖNEM TÜRK SİNEMA TARİHİ-2

    ALİ ÖZUYAR

    resim_2024-09-01_155610570

    Daha önce Türk sinemasının Osmanlı dönemindeki yolcu­luğunun izini süren Ali Özuyar, Sessiz Dönem Türk Sinema Tarihi-2’de hikayeyi kaldı­ğı yerden sürdürüyor. Türk sinemasının 1923-1931 yılları arasındaki durumu, dönemin siyasi, sosyal ve ekonomik koşulları bağlamında ayrıntılı bir şekilde anlatılarak sessiz dönem Türk sinema tarihi tamamlanıyor. Film şirketleri, filmlerin ithalatı, dağıtımı, gösterimi ve yeni açılan sine­maların yanısıra seyircinin ilgisi, oyuncular, sinemacıla­rın sorunları ve başarılarının da masaya yatırıldığı kitabın sonunda, dönemin önde gelen sinemacılarıyla yapılmış, bazıları ilk kez Latin harfleriyle yayımlanan söyleşilere de yer verilmiş.

    Daha önce Türk sinemasının Osmanlı dönemindeki yolcu­luğunun izini süren Ali Özuyar, Sessiz Dönem Türk Sinema Tarihi-2’de hikayeyi kaldı­ğı yerden sürdürüyor. Türk sinemasının 1923-1931 yılları arasındaki durumu, dönemin siyasi, sosyal ve ekonomik koşulları bağlamında ayrıntılı bir şekilde anlatılarak sessiz dönem Türk sinema tarihi tamamlanıyor. Film şirketleri, filmlerin ithalatı, dağıtımı, gösterimi ve yeni açılan sine­maların yanısıra seyircinin ilgisi, oyuncular, sinemacıla­rın sorunları ve başarılarının da masaya yatırıldığı kitabın sonunda, dönemin önde gelen sinemacılarıyla yapılmış, bazıları ilk kez Latin harfleriyle yayımlanan söyleşilere de yer verilmiş.

    CUMHURİYET’İN YÜZ GÜNÜ

    resim_2024-09-01_155614329

    EMRAH SAFA GÜRKAN

    Prof. Dr. Emrah Safa Gürkan’ın kitabı, yorgun bir imparator­luğun yüzlerce yıldır yapa­madığını yapacak genç bir cumhuriyetin doğuşunun hikayesi. Aksayan planların, kaygan ittifakların, saklanan niyetlerin, ama en nihayetinde tartışmasız bir zaferin öyküsü. Kitaptan anlaşılan şu ki bir büyük liderin önderliğinde genç-yaşlı binlerce insanın çabasıyla yaratılan ve 100. yılına girdiğimiz cumhuriyeti varetmek, bir mucizeden çok daha fazlasını gerektirmişti. Gürkan, Kurtuluş Savaşı’nı ve cumhuriyetin ilk yıllarını siyasi hassasiyetlerden uzak bir şekilde anlatmaya çalıştı­ğını ve bunu farklı gündemle­rin rekabet ettiği dinamik bir süreç olarak işlemek istediğini dile getiriyor.

  • İstanbul tarihi üzerine benzersiz kaynak eserler

    1912’den itibaren yayımlanan ve daha sonra kısmen günümüz Türkçesine kazandırılan “ihsaiyât yıllıkları”, İstanbul’la ilgili önemli istatistik bilgileri içerir. Döneminin önde gelen yazar ve uzmanları tarafından yazılan yazılar, bu başvuru kitaplarını İstanbul tarihi açısından benzersiz kılar. Dört kez basılan bu eserin tam takım Türkçeye aktarılması büyük bir kazanç olacaktır.

    Araştırıldıkça hazineler içeren, gizemli bir kent olduğu tekrar tekrar ortaya çıkan bir şehir İstanbul. Kent tarihçileri, sosyal araştırmacılar bu kadim dünyayı yüzyıllardır keşfetmeye çalışmakta, kafa yormaktalar. İstanbul’un eski harfli kaynakları üzerine çalışanlar son yıllarda artan bir hızla çoğalmakta.

    İstanbul Şehremaneti
    Mecmuası, İBB Kütüphane
    ve Müzeler Müdürlüğü
    tarafından tıpkıbasımı ile
    birlikte çeviri yazısıyla sıralı
    olarak yayımlanıyor.

    İstanbul’un 100 Kitabı (İstanbul’un Yüzleri Serisi: 62, İstanbul, 2012) isimli çalışmamızda tanıttığımız eski harflerle basılmış 100 eserin kimileri, geçen yıllarda günümüz alfabesiyle yayımlanarak okuyucu ile buluştu. Bu eserlerden cumhuriyetin ilanı sonrasında İstanbul Şehremaneti (Belediyesi) tarafından çıkarılmaya başlayan İstanbul Şehremaneti Mecmuası da, Temmuz 2022’den itibaren İBB Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü tarafından tıpkıbasımı ile birlikte çeviri yazısıyla sıralı olarak yayımlanmaya başladı.

    Eylül 1924 tarihinde ilk sayısı çıkan İstanbul Şehremaneti Mecmuası, dönemin belediye başkanı Operatör Emin (Erkul)’un (1881–1964) teşvikleriyle İstanbul Belediyesi bünyesinde hazırlanmış ve Şehremaneti Matbaası’nda basılmıştı. Derginin uzun yıllar, yani Türk karakterlerinin kabul edilmesi sonrasında da süren yayın hayatında; başta “vilayet mektupçusu” unvanlı Osman Nuri Ergin ve Prof. Süheyl Ünver ve Sermet Muhtar Alus olmak üzere, Ali Suat, Reşat Ekrem Koçu, Hasan Sırrı Örik, Haluk Nihat Pepeyi, Dr. Rıfat Osman, Hilmi Ziya Ülken, Muhittin Üstündağ, Hasan Ali Yücel de yazıları ile destek vermişti.

    İstanbul tarihi açısından çok önemli bir kaynak olan bu süreli yayın hakkında, Prof. Zafer Toprak ve Semavi Eyice’nin inceleme ve yazıları referanstır. Belediyecilik ve İstanbul’un tarihine ait müstesna yazıları içeren dergiyi kurguluyan kişi Zafer Toprak Hoca’ya göre Osman Nuri Ergin’dir.

    2022’de yeniden okuyucu ile buluşan derginin giriş yazısında, “İstanbul Büyükşehir Belediyesi belleğine/tarihine sahip çıkma anlayışıyla gerçekleştirilen yayınlara, ilk sayısı 1912’de yayımlanan İstanbul Beldesi İhsaiyat Mecmuası başta olmak üzere diğer eski harfli belediye yayınlarının da günümüz alfabesiyle yeniden basımı ile devam edilecektir” denmektedir.

    1990’larda Tarih Vakfı ta­rafından çıkarılan İstanbul dergisinin “Mahalle” dosya­sında (Ocak 2002, sayı: 40) “İstanbul’un Mahalle İsimle­rine Ait Kaynaklar ve 1876– 1877 Tarihli Esâmi-i Mahal­lât” başlıklı makalede ilk defa tanıttığımız “İhsaiyat Mecmu­aları”nı yeni bilgiler çerçeve­sinde tekrar ele alalım.

    İstanbul İhsaiyât Mecmua­ları’nın ilki olan 1912 yıllığı­nın tarihsiz baskısının ilk iki sayfasında “Medhal” başlıklı bir giriş vardır. Girişte, Cemil (Topuzlu) Paşa’nın başkanlı­ğında belediyenin bütün şu­belerinde olduğu gibi istatis­tiklerin toplandığı “İhsaiyat” bölümüne de gereken önemin verildiği, böylelikle ilk İstan­bul Şehri İhsaiyât Mecmua­sı’nın yayımlanabildiği açık­lanmaktadır.

    Haritalarla 1919 İstanbul’u Sadece 4 defa yayımlanan ihsaiyât yıllıkları içindeki mahalle esamileri, 1919’da harita üzerinde belediye dairelerine bölünmesini (üstte) ve İstanbul’da nüfusun etnik dağılımını gösteriyor (üstte, solda).

    Eserin ilk 15 sayfasında İs­tanbul mahalleleri listeleri yer alır. Bu “Huruf-ı Hecâ Terti­biyle (alfabe) Esâmi-i Mahal­lât” bölümünde, o tarihte İs­tanbul’da mevcut 513 mahalle­nin isimleri kayıtlıdır.

    Elimizdeki nüshanın sağ üst köşesinde “Şehremane­ti İstatistik Kalemi” kaşesi ve onun altında da silik ol­makla birlikte “Mübarek Galib” ismi okunmak­tadır. Yine iç kısım­da 2 sayfalık giriş bölümünün so­nunda da “İstatis­tik Şubesi” kaşesi ve “Mübarek” im­zası görülür.

    Şehremaneti mührü

    Böylece İstan­bul’un ilk istatistik kitabını hazırlayan kişi­nin Sadrazam Edhem Pa­şa’nın torunu, Osman Hamdi Bey’in yeğeni Mübarek Galib Bey olduğunu da öğreniyoruz. Edhem Eldem’in verdiği bi­yografik bilgiye göre 1870’te doğan Mübarek Galib Bey, Av­rupa’da okumuş; 1901’de Arke­oloji Müzesi’nde çalışmış, “is­tatistik kalemi” başta olmak üzere muhtelif devlet daire­lerinde görev yaptıktan sonra Millî Mücadele yıllarında An­kara’ya geçmiş; 1921’de Maarif Vekaleti’ne bağlı “hars (kül­tür) dairesi”nin başına gelmiş; 1925’e kadar bu görevde kal­mıştır. 18 Şubat 1938’de İstan­bul’da ölen Mübarek Galib Bey’in ayrıca Ankara üze­rine çok güzel bir eseri ve eski paralar üzerine uzmanlığı vardır (Os­man Hamdi Bey Sözlü­ğü, sayfa: 390).

    İhsaiyât yıllıkları, İstanbul hakkında pek çok özel bilgiyi barındı­rır. Sadece 4 defa yayım­lanan bu eserlerin içinde­ki mahalle esamileri hemen hemen aynı bilgileri içerir. 1919’a ait mecmuanın 12.-30. sayfalarında “Esâmi-i Ma­hallâtın Devâire (dairelere) Taksimi” ve “Huruf-ı Hecâ Tertibiyle Esâmi-i Mahallât” bölümleri yer alır. Kitapta bu­lunan listeye göre İstanbul’da 1919’da Bayezid Dairesi 124 mahalle, Fatih Dairesi 218 ma­halle, Beyoğlu Dairesi 104 ma­halle, Yeniköy Dairesi 31 ma­halle, Anadolu Hisarı Dairesi 22 mahalle, Üsküdar Dairesi 40 mahalle, Kadıköyü Dairesi 11 mahalle, Adalar Dairesi 11 mahalle, Makriköy (Bakırköy) Dairesi 8 mahalle olmak üzere toplam 569 mahalle bulunur.

    İhsaiyât mecmualarında 1920’lerin Galata Köprüsü

    Dört eserde de şehrin ölçü­leri, yangın yerleri, caddeler, meydanlar, bahçeler hakkında bilgiler yer alır. Özel bir bölüm ise kentin nüfusu ile ilgili­dir. Camiler, tekke ve zaviye­ler, kiliseler, sinagoglar isim isim sayılır. Eğitim bölümün­de mektep ve medreseler, kü­tüphaneler, müzeler, matbaa­lar, gazeteler, çocuk bahçeleri, hayvanat ve nebatat bahçeleri hakkında bilgiler sıralanır. Ba­yındırlık işleri bölümünde ise sular, bentler, deniz hamam­ları, hamamlar, mezbahalar, hastaneler, eczaneler, mezar­lıklar, haller, fırınlar yazılıdır. Güvenlik bölümünde şehrin asayişi, zıraat bölümünde ise kentte üretilenler ve üretim yerleri, balıkçılık faaliyetleri­nin istatistikleri görülür.

    Bu eserler, İstanbul kent tarihi, sosyolojisi, kültürü, ekonomisi, coğrafyası üzerine sağlıklı, doğru bilgileri bulabi­leceğimiz başvuru kitaplarıdır. Kısa zamanda tam takım bu­günkü Türkçeye aktarılararak da yayımlanması çok büyük bir kazanç olacaktır.

  • Beyazperdenin Hakan’ı kültür tarihinin referansı

    2017’de vefat eden Fikret Hakan, Türk sinema tarihinde silinmez izler bırakmış rollerinin yanısıra eserleriyle de biliniyor. Özellikle 2008’de yayımladığı Türk Sinema Tarihi adlı kapsamlı kitabı, temel referans eseri niteliğinde. Kıymetli sanatçının arşivi ve notları üzerinden bir hatırlama.

    Edebiyat öğretmeni ve çe­virmen Gaffar Güney ve hemşire Fatma Belkıs Hanım’ın oğlu olarak 23 Ni­san 1934 tarihinde Balıkesir’de dünyaya geldi. Bumin Gaffar Çıtanak olan asıl adını, sine­ma dünyasına geçtikten sonra Fikret Hakan olarak değiştirdi. Babasından etkilenerek edebi­yata duyduğu ilgi sayesinde ga­zeteciliğe başladı. 1952’de Abdi İpekçi’nin yazıişleri müdürlü­ğü yaptığı İstanbul Ekspres ga­zetesinde öyküleri yayımlandı. 16 yaşında Ses Tiyatrosu’nda “Üç Güvercin Operti’nde pal­yaço olarak sahneye çıktı. Ha­yatına dair kendi ifadesiyle üç sıçrayış yaptı: “Bab-ı âli’ye, Pe­ra’ya, sonra da sinemaya”.

    204 film, 28 televizyon dizisinde rol alan, Hamal’ın Uşakları, Klasik Rus Öyküsü­nün Başyapıtları, İmbikli Du­var, Siyah Işık (Toplu Şiirler), Joe Brico Masumdur, Gece Limanı, Son Ruznameci, Es­ki Biri, İnce Müzikli Otobüs­ler, Tellak Ali ve Türk Sinema Tarihi başlıklı pek çok kitaba imza atan Fikret Hakan, öm­rünün son yıllarını Bodrum Türkbükü’nde geçirdi; 2017’de vefat etti.

    1952’de “Köprüaltı Çocuk­ları” filmiyle oyunculuk kari­yerine başlayan Fikret Hakan daha önce tanıştığı tiyatro ka­riyerini de sürdürmüştü. Ses Tiyatrosu, Çığır Sahne, Cep Tiyatrosu, Küçük Sahne, Ora­loğlu Saat 6 Tiyatrosu, Sahne 8 ve Fikret Hakan Tiyatrola­rı’nda çalışmıştı.

    Fikret Hakan; 204 film, 28 televizyon dizisinin yanında pek çok kitaba da imza atmış bir yazar ve entelektüeldi.

    Fikret Hakan’ın Seçil­miş Hikâyeler ve Papirüs gibi önemli edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlandı. Bu öy­külerini Tellâk Ali isimli ese­rinde toplayan Fikret Hakan, kendi imkanları bastırdığı bu eserini babası Bumin Gaffar’a ithaf etmiştir. Hakan’ın ilk eseri olan bu kitapta “Tellâk Ali, Buhran, Kris ve Mari, Ye­şil Aşk, Aptülşazi Bey, İstek, Küçük Adam, Küçük Aktörle­rin Aşkı, Kimya Dersinde, Her Telden, Düşünce, Dost, Kesta­neci” başlıklı öyküleri yer alır.

    Türk sinema tarihinde unutulmaz bir yere sahip Fik­ret Hakan’ın Antalya, Adana film festivallerinden ve birçok kuruluşun verdiği birincilik­leri, ödülleri, unvanları var­dır. 1998’de kendisine “Devlet Sanatçısı” unvanı verilmiş­tir. Sanatçının yapıtlarının en önemlisi Türk Sinema Tarihi adı altında yayımladığı çalış­masıdır. Fikret Hakan genç­lik yıllarında tutkuyla başla­dığı araştırmalarının sonucu­nu, 2008’de 851 sayfalık bol fotoğraflı, kapsamlı bir kitap olarak yayımlamıştır. İnkılap Yayınları arasında basılan bu büyük boy, kuşe kağıtlı, kap­samlı çalışmanın izleri Fik­ret Hakan’ın Türk sinemasın­da parladığı ilk yıllara kadar iner. 15 Aralık 1961 tarihli Ses mecmuasında çıkan bir ha­ber, 2008 tarihli bu kitabın tanıtımı gibidir: “Fikret Ha­kan Filimciliğimizin Tarihini Yazıyor”. Resimlerle süslü bu haber/röportaj tarzında yazıl­mış imzasız yazıda, Fikret Ha­kan’ın İstanbul Sahaflar Çarşı­sı’nın giriş kapısı içinde kitap ve belge araştırırken çekilmiş bir fotoğrafı yer almaktadır.

    15 Aralık 1961 tarihli Ses dergisinde yayımlanan “Fikret Hakan Filimciliğimizin Tarihini Yazıyor” başlıklı haberde kullanılan fotoğraflar, Hakan’ın 2008’de çıkaracağı Türk Sineması Tarihi kitabının hazırlıklarının yıllara dayandığını gösteriyor.

    Ses’teki yazının girişin­de şu satırları görürüz: “Fik­ret Hakan çalışma odasında üç sanatı kaynaştırabilmiş­tir. Duvarları, aydınlık renk­li non-figüratif desenler, ser­best ölçülü şiirler süsler. Bu tabloların arasına, Türk sahne ve perdesinin meşhurlarının fotoğrafları asılmıştır. Ayrıca çalışma masasının üstü, tepe­leme sahne ve perde fotoğraf­ları ile doludur. Fihristler, not defterleri, kitaplar da, kitap­lıkta yer kalmadığından masa­nın üzerine sıralanmıştır. Ya­kışıklı artist, bu dekor içinde sinemamızın 64 yıllık tarihini yazmaktadır. Önce notları der­ler, sonra bu yazıları fotoğrafla değerlendirir…

    Türk filmciliğinin tarihi­ni, defterleri, kitapları karıştı­rarak soranlara şöyle anlatır: ‘Gördüğünüz defterler, fihrist­ler, fotoğraflar (64 yıllık) si­nema tarihimizin sayfalarını dolduracak belgelerdir”.

    Fikret Hakan’ın 2008 tarihli Türk Sineması Tarihi kitabı Türk sineması için referans değerinde bir çalışma

    1961’te yapılan bu röpor­taj sonrasında Fikret Hakan, uzun yıllar boyunca bu sinema arşivini oluşturmaya, olgun­laştırmaya devam etmiştir. İlk baskısı 2008’de yapılan kitap, sonraki yıllarda 5 yeni baskı daha yapacaktır.

    11 Temmuz 2017’deki ölü­müne kadar Fikret Hakan, kitap, belge, arşiv malzemesi oluşturmayı sürdürmüş; İzzet Günay gibi, Haldun Dormen gibi, Mücap Ofluoğlu gibi ki­tap sevdalısı, okuyan, iyi bir entelektüel olarak yaşamıştır.

    Bodrum’da son yıllarını ge­çirdiği evinde muhteşem bir kütüphane ve arşive sahip olan bu kıymetli sanatçının malze­mesini görmek, elden geçirmek mutluluğuna eriştim. Kıdemli bir sahaf olarak yine kitaplığını görmek ve almak şansına eriş­tiğim İzzet Günay’dan ve Mü­cap Ofluğlu’ndan sonra gördü­ğüm en iyi edebiyat kitaplığına sahip kişi Fikret Hakan’dır di­yebilirim. Hâtırasına saygıyla…

  • Ölümünün 10. yılında ‘son İttihatçı’ Erol Şadi

    Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti üzerne yaptığı arşiv ve yayın çalışmalarıyla tanınan Erol Şadi Erdinç, modern dönemin müstesna kültür insanlarındandı. Birçok yayınevi ve kuruluşta emek veren, onlarca insan yetiştiren Erol Şadi, bugün referans kabul edilen eserleriyle yaşıyor.

    İttihad ve Terakki tarihi konusunda bir başeser olan kitabın ilk cildi.

    Türk siyaset tarihi yazı­mında çok önemli isim­lerden, Tarık Zafer Tu­naya hocanın haleflerinden Erol Şadi Erdinç’in ölümü üzerinden tam 10 yıl geçti.

    Erol Şadi 1935’te İstanbul’da doğdu. Davutpaşa Ortaokulu’n­dan sonra Pertevniyal Lisesi’ne devam etti. Daha lise yıllarında dayısı, Türkiye Sosyalist Parti­si kurucularından Aziz Uçtay aracılığıyla sosyalist fikirler­le tanıştı. İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hu­kuk Fakültesi’ne girdi. Öğreni­mi sırasında çeşitli gazetelerde çalıştı. Türkiye Gazeteciler Sen­dikası’nın 788 numaralı üyesi oldu. Doğan Kardeş Yayınları’n­dan sonra Yapı Kredi Bankası’n­da Vedat Nedim Tör’le birlikte kültür ve sanat danışmanı olarak görev yaptı; bankanın desteği ile kurulan Türk Halk Oyunlarını Yaşatma ve Yayma Tesisi bünye­sinde halk oyunlarının tespiti ve derlenmesi; Anadolu sanatlarına ilişkin sergilerin ve gösterilerin hazırlanması; Hasan Rıza So­yak’ın Anıları ve birçok kitabın yayımlanmasında çalıştı.

    Prof. Dr. Tarık Zafer Tuna­ya’nın yanında yakın tarih araş­tırmalarına, özellikle 2. Meşruti­yet, Millî Mücadele gibi alanlara, İttihad ve Terakki’nin kuruluş ve gelişmesine ilişkin konulara yöneldi. 1974’te Akdeniz Haber Ajansı’na girdi; ardından Tercü­man gazetesi bünyesindeki Ker­van Yayınları’nın yöneticisi oldu. Bu dönemde 1001 Temel Eser başlığı altında pek çok Osman­lıca ve Osmanlı tarihine ilişkin çalışmanın Türkçeye çevrilerek basılmasına önayak oldu. Ser­met Muhtar Alus, Ahmet Emin Yalman, Tarık Zafer Tunaya gibi isimlerin kitaplarının derlenme­si ve yayımlanmasını sağladı.

    2007-2012 arasında tarih danışmanı olarak bulunduğu İş Bankası Kültür Yayınları’nda “Yakın Tarihten Temel Kaynak­lar ve Belgeler” dizisinin danış­manlığını üstlendi; Haluk Oral ile birlikte Meclis-i Mebusan Bi­rinci Dönem 1908-1911 (2008) ve Sabahattin Özel ile birlikte Gençler İçin Fotoğraflarla Nu­tuk (2010) kitaplarını yayına ha­zırladı. İttihad ve Terakki başta olmak üzere yakın tarihe ilişkin farklı konularda makaleler yazdı.

    “İttihadcılık bir ruhtur” sö­züyle tanındı.

    Daima kibar, daima esprili, daima eleştirel bir tarzda yaşayan Erol Şadi…

    Uzun yıllar boyunca üzerin­de çalıştığı, İttihad ve Terakki’ye ilişkin belgeler ve yargılamalar içeren eserini tamamlamak üze­reyken 17 Ekim 2012’de hayatını kaybetti. Yıllarca üzerinde çalı­şıp belge topladığı, büyük bir ar­şiv ve külliyat oluşturduğu Türk siyasi hayatı, İttihad ve Terakki, siyasal partiler konusunda ça­lışmalarının çok küçük bir kıs­mı bilinen Erol Şadi’nin 3 ciltlik kitabı, ölümünden 6 yıl sonra 2018’de yayımlanabildi: Osman­lı İttihad ve Terakki Cemiyeti Yargılamaları başlığıyla üç cilt olarak İş Bankası Kültür Yayın­ları tarafından basılan külliyat; “Meclis-i Mebusan Soruşturma­sı, Divan-ı Harb-i Örfi Yargıla­ması, Ankara İstiklâl Mahkeme­si ve Siyasî Yargılama” başlık­lı ciltlerden oluşur. Bu 3 ciltlik çalışma çok önemli bir kaynak olup, Osmanlılar’ın son döne­minde İttihad ve Terakki tarihi açısından muhteşem bir başvu­ru kitabıdır.

    İttihad ve Terakki konusun­da Erol Şadi’nin ölümünden 4 yıl sonra İlber Ortaylı ile birlikte ya­pılmış bir söyleşi/belgesel kitap daha vardır. Alper Çeker tara­fından hazırlanan kitap İttihad ve Terakki, Osmanlı İmparator­luğu’nda Gizli Örgütlenmeler ve Darbeler’dir. İnkılap Yayınları ta­rafında yayımlanan bu çalışma­da Erol Şadi Bey’in arşivinden bazı İttihad ve Terakki Cemiye­ti’nin eski Türkçe nizamname­lerinin tıpkı basımları da yer al­maktadır.

    Çok özel bir arşive ve kütüp­haneye sahip olan Erol Şadi Er­dinç’in dillere destan bir İttihad ve Terakki nizamnameleri, bel­geleri koleksiyonu bulunmak­ta idi. Çok eski yıllarda bu arşivi oluşturmaya başlayan Erol Şadi Erdinç’in bu konulardaki ilk ça­lışması, 1980’li yıllarda basılmak üzere Türk Tarih Kurumu tara­fından kabul edilmiştir. Nitekim Tarih Kurumu’nun 1988 yayın katalogunda basılmakta olan kitaplardan biri olarak “Birinci Dünya Savaşında İttihad ve Te­rakki Hükümetlerinin İcraatına Dair Meclis-i Mebusan Tahki­katı” başlıklı bir çalışmanın kün­yesi yazılıdır. Çeşitli sebepler­den dolayı bir türlü basılamayan bu eser hacim ve bilgi açısından büyüyecek ve ancak 2018’de ba­sılacaktır.

    Erol Şadi’nin ölümünden 4 yıl sonra (2016) İlber Ortaylı ile yapılmış söyleşi/ belgesel kitabı.

    Ölümünden sonra kitaplı­ğı Eyüp Belediyesi tarafından 2022’de devralınmıştır. Eyüp Sultan’da eski karakol binasında kurulan “İstiklâl Kütüphanesi”, Erol Şadi Erdinç kitapları ko­leksiyonunu içeren bir başvuru merkezi olarak hizmet veriyor. Ciddi bir arşivi, daha yayımlan­mamış çalışmaları vardır. Özel­likle yıllardır bir dedektif gibi peşine düşerek topladığı İttihad ve Terakki nizamnameleri ve broşürleri hakkında çalışmaları yayımlanmayı beklemektedir.

    Sahafların aziz dostu, her ne­silden kitap meraklılarının Erol Şadi Bey’in Simurg’ta, Turku­az’da, İşkültür’de yaptığı sohbet­lerin tadı hâlâ akıllardadır. Da­ima kibar, daima esprili, daima eleştirel bir tarzda yaşayan Erol Şadi ağabey, akademik kitapları satır satır okuyan, bulduğu hata­ları daima hatırlatan bir insandı. O sadece okumak, bilgilenmek ve bilim adına kitap toplardı. Bu­lunduğu yayıncılık mevkilerin­de, günümüzde yüksek makam sahibi olan pek çok kişinin elin­den tutmuştur. Onların henüz acemi oldukları dönemlerde ki­taplarının basılmasını sağlamış, bu kişilerin önünü açmıştır.

    Kitaplık Dergisi’nde onun­la yaptığım “Erol Şadi Erdinç ile Geçmiş Zaman Sahafları ve Sahaflık” söyleşinde Sahaflar Çarşısı hatıralarını kayıt altına almıştık. Erol Şadi diyor ki: “Me­saisi erken biten herkes doğruca sahaflara gelirdi. Aradığımız ki­tabı kaçırmak endişesiyle sabah akşam mutlaka uğrardık. Bugün zaten sahaf da kalmadı. Eski ki­tap satanla sahafı birbirinden ayırmak lazım. Sahaf, kültür ta­rihini eğitimsiz bilen adamdır”.

    Gerek sağlığında yaptıkları, gerekse ölümünden sonra bası­lan eserleri Erol Şadi Erdinç’in büyük bir kültür insanı “Son İtti­hatçı” olduğunun kanıtıdır. Hãtı­rası önünde saygıyla eğiliyorum, rahmet diliyorum.