1908-1914 arası oldukça yakın ilişkiler içinde bulunan İttihat Terakki ve Taşnaklar, savaşın patlamasıyla karşı cephelerde yer aldılar. Ancak ilk kez yayımlanan belgelerle, bu ayrılığın henüz 1911’de başladığı kanıtlanıyor.
Bir dönem, 1908’den sonra oldukça yakın ilişkiler içinde olan İttihat ve Terakki (İTC) ile Ermeni Devrimci Federasyonu (EDF-Taşnaktsutyun) arasındaki görüşmeler ve işbirliklerinin hangi temellerde yürütüldüğü; sonuç olarak ne gibi nedenlerle ters yüz olduğu siyasal tarihimizin alabildiğine tartışmalı, kör noktalarından biridir.
Birinci elden İTC kaynaklarının kıtlığı (önderlerinin kaçarken yaktıkları evrakların neler içerdiği bilinmemekte), EDF kaynaklarının zikredilmemesi, özellikle Anadolu’da iki parti ve devlet arasındaki ilişkilerden ziyade meclis içi ilişkilerin öne çıkarılması bu kör noktanın sürekliliğini sağlamakta.
Kaligian’ın kitabını önemli kılan, herkese açık olmayan Boston’daki Ermeni Devrimci Federasyonu arşivlerine erişme imkanını bulmuş olması. Böylece taşradan merkeze bilgilendirme amaçlı gönderilen raporlarda yerelde işlerin nasıl yürütüldüğü, iki parti kadroları arasındaki ilişkiler hakkında propagandif olmayan bir tablo çizmek mümkün olduğu gibi, Taşnaklar’ın örgütlendiği kentler hakkında da dolaylı bir bilgi edinmek mümkün olmakta.
Kitapta bugüne kadar EDF’nin örgütlenmesine ilişkin –Türkçe’de bulunmayan– örnekler verilmektedir. Sosyalist Enternasyonal’e 1907’de üye olarak kabul edilen EDF’nin sosyalizm iddialarının kırsal kesimde pek de iyi karşılanmadığı gibi hususlar da cemaat içi gerilimler açısından önemli. Öte yandan EDF eğitimden, istihdama somut önerileriyle “millî” taleplerin ötesinde herkes için toplumsal önerilerde de bulunuyordu. İngiliz büyükelçisi ise EDF programının “Batı Avrupa’nın en radikal sosyalist eğilimlerinin ham halinin” dışavurumu olduğunu iddia ediyordu.
EDF ile İTC arasındaki en önemli mesele “toprakların iadesi ve tarım reformu”ydu. Kürt aşiret reisleri tarafından el konulan toprakların iadesi sonuçsuz kalacak bir vaad olarak iki parti arasındaki gerilimin temel nedenlerinden biri olarak kalacaktı.
1910 başında ise iki partiden ikisi milletvekili biri partiden olmak üzere üçer kişilik bir “Ortak Birim” kurularak daha düzenli görüşmeler sürdürüldü ve Nisan’da toprak, güvenlik, hukuk, siyaset gibi başlıklar altında çalışmalar yapıldı. Bu arada İTC, EDF’nin meşruti yönetimi desteklemek için savaştığı Kuzey İran gibi önemli merkezlerde ortak birim kurma tekliflerini kabul etmişti.
EDF’nin 1911 yazında İstanbul’da gerçekleşen 6. Dünya Kongresi’ndeki tartışmanın merkezi İTC ile ilişkilerdi: “Üzülerek belirtiyoruz ki umut vaat eden bir dizi girişime rağmen, meşrutiyet yönetiminin üç yılında hükümet politikaları bütün dinlerden ve ırklardan halklar arasında uzlaşı sağlayamadığı gibi, onlar için iyileştirilmiş yaşam şartlarını da yaratamamıştır; aynı zamanda sıklıkla halklar arasında güvensizliğe ve ulusal hakların inkârına yol açacak şekilde hareket etmiştir. İTC, feodal sınıfların Orta Çağ’dan yadigâr toprak imtiyazlarını ilerici bir anlayışla ortadan kaldırmaktan ziyade, onların dostluğunu kazanmaya çalışma politikasıyla söz konusu unsurları teşvik etmektedir. İTC aşama aşama anayasal ve demokratik ilkelerden vazgeçmektedir.”
İki parti arasındaki güvensizliğin böylesi açık bir kongrede belirtilmiş olması tarihçilerin genellikle atladığı bir olaydır.
Yazarın sözüyle: “Bu çalışma, Babıâli’nin resmî politikalarının ve imparatorluğun başkentinde gerçekleşen olayların ısrarla vurgulanmasının önünü alarak ve gayrıresmî bağlantıları ve siyasal ilişkileri tasvir eden, bütün ülkedeki olayları açığa vuran kaynaklardan faydalanaraki, Osmanlı ve Ermeni tarihlerindeki bu mühim dönemin akademik analizine katkı sağlayabilir”.
Deniz Ülke Arıboğan’ın yeni kitabı Duvar, yakın tarihin siyasi gelişmelerini yeni bir perspektifle ele alıyor. Çift kutuplu dünyanın sembolü Berlin Duvarı’ndan sonra bugün de ‘güvenlik’ amacıyla komşu ülkeler sınırlarında yükselen duvarlar dünyaya yeni bir çehre vermekte. Durumu ‘tarihin geri dönüşü’ olarak nitelendiren siyasetbilimci ile yeni kitabını konuştuk.
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyeliğinin yanında akademik çalışmalarına bir yandan da kıdemli üye olarak bulunduğu Oxford Üniversitesi Harris Manchester College bünyesindeki Çatışma Çözüm Merkezi-CRIC’te devam eden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın yeni kitabı Duvar Kasım’da çıktı. Yeni kitabında “tarihin geri döndüğünü” belirten Deniz Ülke Arıboğan’la şimdiden ikinci baskısını yapan Duvar’ı konuştuk.
– “Tarihin geri dönüşü” kavramı ve ‘duvarlı’ dünya perspektifinin temel iddiası ve amacı nedir?
Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuduğum yıllarda uluslararası ilişkileri anlamak ve anlamlandırmak adına bize öğretilen iki kutuplu dünya, nükleer dehşet dengesi, NATO-Varşova düşmanlığı, demir perde gibi kavramlar Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte anlamsız hale geldiler. Uluslararası ilişkiler sistemi daimi ve çok süratli bir devinim içerisindeydi ve çok kısa periyodlarla bildiklerimizi, terminolojilerimizi, teorilerimizi yenilemek durumunda kalıyorduk. Doktora tezimi yazdığım yıllarda ‘tarihin sonu’ tezi, doçentlik yıllarımdaysa ‘uygarlıklar çatışması’ popülerdi. Küreselleşme, ‘sınırları olmayan dünya’ falan derken 11 Eylül saldırısının ardından büyük bir hızla yeni bir ekosistem oluştu. Bütün konu ve kavramlar ‘güvenlik’leştirilmeye başlanmıştı. Çok kültürlülük, göç, ekonomik krizler, alt kimlik hareketleri ve hatta demokrasi meselesi bile güvenlik boyutuyla ele alınmaya başlandı. Şimdiki zamanı eski terminolojilerimizle, Soğuk Savaş mantığıyla ya da küreselleşme gözlükleri ile kavramamız imkansız hale geldi. Nitekim şimdilerde dünyayı kasıp kavuran yeni bir politik ruh dolaşıyor yerküre üzerinde. Dünya emniyet sübabı kapatılmış bir düdüklü tencere misali ağır bir basıncı içine tepiyor. Patladı patlayacak bir durum var ortada. Ben de bunu nasıl gördüğümü yazıp kenara bırakmak istedim.
– Peki sizce duvarlı dünyanın da bir sonu var mı?
Tecrübeyle sabit ki, yazdıklarımın en azından bir kısmı kısa bir süre sonra, bir kısmı da biraz daha uzun bir vadede anlamsızlaşacak. Ama ‘şimdilik’ kaydıyla düşündüklerimi okuyucuya sunmak istedim. ‘Duvarlı dünya’ perspektifi, yani kitabımın temel iddiası, mutlaka kendi antitezini de yanında taşıyarak, duvarları yıkmaya çalışan yeni dalgalar oluşturacaktır. Samuel Huntington’un dalgalar halinde geldiği ve sonra geri çekildiğini iddia ettiği ‘demokratik gelişim’ süreçleri, tıpkı şimdi çekildiği gibi bir süre sonra yeniden gündemimize girecektir. Kitabımda küreselleşmenin esas dinamosu olarak tanımladığım şirketler, bankalar, sivil toplum kuruluşları gibi devletdışı aktörler devletsel sınırları ve duvarları zorlamaya devam edecektir. Hatta belki bu kitap henüz basım aşamasından piyasaya geçerken bile bazı açılardan eskimeye başlamış olabilir. Yakın zamanda siyasi liderlerin bazıları değişecek, bazı örgütler tarihe karışacak, beklenmedik ülkeler yeni sorunlarla yüzleşirken bazı sorunlar çözülecektir.
Bana göre otoriter/totaliter sistemlerin yükselişe geçtiği yeni bir döneme girdik. Güçlü, seçilmiş kral liderlerin öncülüğünde siyaset yeniden şekillenmesini, demokrasi, özgürlük, haklar gibi kavramların yerini düzen, itaat, ideal vatandaşlık gibi konuların almasını bekliyorum. Devlet merkezleri, elindeki teknolojik donanımların da katkısıyla duvarlar içine hapsettikleri halklarını daha kısıtlayıcı sistemlerle yönetecektir. Devletler arasındaki ilişkilerin devletdışı aktörlerce yönlendirilen kontrolsüz bir anarşi ortamından, kontrollü bir rekabet ortamına girmesini, yani küresel paradigmanın yerini, siyasi liderler tarafından temsil edilen devletler arası bir modele bırakmasını öngörüyorum.
Duvarlarla çizilen sınırlar Türkiye – Suriye sınırına inşa edilen 911 km uzunluğundaki duvar, kitabın konusuna ‘en yakın’ örneklerden.
Duvarları yıktığımız bir dünyadan yeniden duvarlarla örülen dünyaya nasıl geldik?
Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılışı uluslararası ilişkiler alanında temel söylemlerin ve kavramların değiştiği, yeni paradigmaların kurgulandığı bir milat olarak kabul edilmişti. Onun yıkılışıyla duvarların ardına hapsedilen ‘özgürlük’ zincirlerinden kurtulmuş, sanki sihirli bir değnek yerkürenin tamamına haklar, hürriyetler serpmeye başlamıştı. Duvarları yıkılan dünya düzeninde küreselleşme sürecinden beklentiler öylesine büyüktü ki, yan etkilerinin neler olabileceğini kimse hesaba katmamıştı. 1. Dünya Savaşı’nın ‘tüm savaşlara son veren savaş’ olarak tanımlanması gibi, bunun da ‘tüm duvarları yıkan bir yıkış’ olabileceği düşünülüyordu. Gorbaçov’un iktidara gelişinin ardından, sadece birkaç yıl içerisinde yarım yüzyıla damga vuran paktlar çözülmüş, söylemler değişmiş, ideolojik blokları birbirinden ayıran duvarlar yerlebir olmuştu. 20. yüzyılın bitişi daha barışçıl ve işbirlikçi bir dünya adına umut doluydu.
Deniz Ülke Arıboğan, 1965, İstanbul.
Akademi dünyası da özgürce esen bu küresel meltem rüzgârının büyüleyici etkisindeydi. Francis Fukuyama’nın 1989 yılında yazdığı “Tarihin Sonu” isimli makalesinde öne sürdüğü tezler, entelektüel dünyayı derinden etkilemişti.
Hepimiz tarihin sonunun gelip gelmediğini tartışıyor, bazılarımız liberal demokrasinin ve kapitalist ekonominin gerçekten en nihai zaferini kazanmış olabileceğini konuşuyorduk. Son yüzyılda ABD’nin üç ayrı küresel çaplı savaştan galip çıkmış olması bu gelişmenin önünde hiçbir engelin kalmadığını gösteriyordu. Amerikalılar 1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’nın köhnemiş monarşilerini, 2. Dünya Savaşı’nda faşistleri, son savaşta ise sosyalistleri yenerek 20. yüzyıla ‘çağın muzafferi’ olarak imzalarını atmışlardı. Fukuyama’ya göre bu sadece ABD’nin değil, Batı düşüncesinin ve liberalizmin zaferiydi. Meşhur makalenin yayımlanışından iki ay sonra yıkılan Berlin Duvarı ise son kalenin fethi olarak tanımlanabilirdi. Artık özgür bir dünya kurmanın önünde engel kalmamıştı. Öyle olduğuna inanılıyordu.
1961’de yapımına başlanan Berlin Duvarı, 28 yıl boyunca yalnızca Berlinliler’i ya da Almanlar’ı değil, bütün dünyayı birbirinden koparan bir hatta dönüşmüştü. O, ayakta kaldığı müddetçe bölünmenin, farklılaştırmanın, ötekileştirmenin, düşmanlaştırmanın en abidevi sembolü oldu. Yıkıldığı gün sembolleştirdiği ne varsa onun da yıkıldığı düşünülmüştü. Sınırlar belirsizleşecek, insanlar özgürleşecek, halklar kavuşacaktı. Duvar yıkıldığında yalnızca Almanya değil, sanki tüm insanlık birleşecekti. Beklendiği gibi olmadı. Kısa süren görece işbirliğine açık bir dönemin ardından 11 Eylül terör saldırısıyla birlikte yeni yüzyılın kapısı açıldı. Bugün 70’ten fazla ülke güvenlik gerekçesiyle sınırlarını duvarlarla çevreliyor. Küresel askeri harcamalar 1.5 trilyon dolar civarında. Herkes Godot’yu bekliyor sanki.
Peki duvarların engelleyemeyeceği siber alandaki geçişkenlik ne olacak?
Duvarlar kuşkusuz sadece Batı’nın Doğu’ya karşı inşa ettiği somut tuğla, tel örgü gibi savunma mevzilerinden ibaret değil; Doğu da Batı’dan veya bizzat ABD’den gelebilecek özellikle siber ataklara karşı kendi duvarlarını dikiyor. Rusya, Batı’dan gelen ‘özgür internet’, ‘özgür sosyal medya’ gibi iddiaları Batı ideolojik kampanyasının pazarlama taktiği olarak görüyor ve siber savunma/saldırı ekiplerini çoktandır aktif durumda bulunduruyor. ABD bu siber savaşın bir “mağduru” konumunda; başkanlık seçiminde bile Rus hacker’ların parmağı olduğu söyleniyor. Rusya bir yandan siber alemin tozunu atarken diğer yandan da kendi ülkesi içerisindeki siber faaliyetleri ciddi şekilde engelliyor.
Kitabınız Duvar hakkında son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?
Kitabımın arka kapağında şu ifadeyi kullanıyorum: Yeniçağın ruhu bu atmosferde şekillenecek ve bu ruh siyasi, toplumsal ve ekonomik alanların yeniden yapılanmasının itici gücü olacak. Eğer köprü mimarları, duvarcı ustalarını yenemezse, ‘geleceğimiz’ bu duvarların ardında inşa edilecek. Tarihe baktığınız zaman bölünmüşlük ve ayrılmanın başladığı dönemlerin insanlık adına çok tahrip edici ve travmatik sonuçlar yarattığını görürsünüz. Duvarlar bütün dünyayı hücrelere ayrılmış koca bir hapishaneye çeviriyor.
Günlük gazetelerin bir zamanlar ikinci veya yıldırım baskı yapma imkanları yoktu. Önemli bir hadise meydana geldiğinde, “ilave” adı verilen tek yapraklı, bir çeşit el ilanını anımsatan, boyutları düzensiz küçük haber bültenleri yayımlanıyordu.
Kasım 1831’de çıkmaya başlayan ilk resmî gazetemiz Takvim-i Vekayi’den itibaren sayıları yavaş yavaş artan gündelik gazetelerimiz, dönemin teknik imkanlarının izin verdiği ölçüde okurlarına güncel havadisler ulaştırmaya çalışıyorlardı. Bulundukları zamanın haberleşme teknikleri önceleri mektup sonra da telgraftı.
Günlük gazeteler basılıp satışa çıktıktan sonra kendilerine ulaşan çok önemli resmî bir bildiriyi, bir savaş haberini veya hükümet değişikliğini yahut önemli bir siyasi şahsiyetin ölüm haberini aynı gün duyuramıyorlardı; ikinci veya yıldırım baskı yapma imkanları yoktu. Önemli bir olayı okurlara ulaştımak için basılı gazetenin sayfasını değiştirip yeni baştan kalıp dökmeye o zamanın tekniği izin vermemekteydi.
İlk ve tek kitap Münir Süleyman
Çapanoğlu’nun 1960’ta yayımlanan kitabı, erken dönem ilaveler hakkında yazılan ilk ve tek eser.
İşte bu nedenle gazeteciler ve patronları bu işin kolayını “ilave” adı verilen tek yapraklı, bir çeşit el ilanını anımsatan, boyutları düzensiz küçük haber bültenleri yayımlamakta bulmuşlardır. Boyutları gelen haberin önemi ve içeriğine göre değişen beş ya da on paraya satılan bu ilaveler, sokaklarda müvezzi adı verilen dağıtıcılar tarafından satılmaktaydı. Takvim-i Vekayi, Ceride-i Havadis, Basiret, İstikbal gibi gazeteler çıkardıkları ilaveleri bazen gazete ile birlikte veriyorlar bazen de satışa sunuyorlardı. Yine bu dönem gazeteleri bu tür eklere yanlız ilave adı vermiyor, “Varaka-i Mahsusa” da diyorlardı.
Günümüzde artık dergi ölçülerine varmış olan kitap, ekonomi, pazar, moda, bilim eklerinin başlangıcı ve ilk dönemi olarak kabul edeceğimiz bu ilaveler hakkında ilk ve tek kitabı gazeteci Münir Süleyman Çapanoğlu Basın Tarihimizde İlave adıyla 1960’ta yayımlamıştır. Basın tarihi ile ilgili pekçok anısına da yer verdiği bu eseri hazırlarken kendi kitaplığında bulunan ilavelerden örnekler vermiş, bu ilavelerin toplanmadığı için çoğunun kaybolup gittiğini vurgulamıştır. Daha sonraki yıllarda bu kitapların Enderun Kitabevi’ne satılmasıyla ilave koleksiyonu da dağılmıştır.
Sahaflık mesleğinin verdiği ayrıcalıkla uzun yıllar her gördüğüm, önüme çıkan her ilaveyi topladığımdan, hatırı sayılır bir “ilave” koleksiyonu edindim. İşte bu birikimden ilginç bazı örnekler…
Yıldız’ın son saati: Sultan teslim oldu
Hareket Ordusu Yıldız Sarayı’nın etrafını kuşatıp büyük topları getirip aradaki büyük küçük herkesi korkuya saldı ve saraydakiler kurtuluş olmadığını anlayıp teslim olmaya karar verdiler. Hareket Ordusu içeri girerek Sultan’ı ve bütün askerî ileri gelenleri ve çalışanları toplayıp (bunların içinde Tahir Paşa da vardı) teslim aldı. Saraydakilerden bazıları intihar ettiler. Bugün Sultan Hamid’in sonunun ne olacağını bütün Türkiye bekliyor. Son anda duyduğumuza göre 4. Ordu Komutanı Zeki Paşa Yıldız’da teslim alınarak savaş mahkemesine gönderilmiş ve rapt u zapt altına alınmıştır.
(Hırant O. Keresteciyan Matbaası’nda, Ermenice basılmış ilave. Tarih ve basan gazete kayıtlı değil. Ermenice’den çeviren Püzant Akbaş)
Zeki Paşa’nın azli ve ‘yuha’ sesleri
Umum Mekâtib-i Askeriye-i Şâhâne Nazırı ve Tophane-i Âmire Müşiri Devletlû Zeki Paşa memuriyetinden azl edilmişdir.
Müşarunileyh geçen gün Mekteb-i Harbiye şâkirdanını bir nutuk irâd eylemek üzere bahçeye cem ettirmiş ve daha ibtidayı kelâmda kendisinin hiçbir şeyden korkmadığını ve kendi amal ve mülahazatına muhalif hareket edilecek olursa cümlesini mahv ve mün’adim edebileceğini makam-ı tehdidde ve tahvifde şâkirdân-ı mumaileyhime bildirmiştir.
Birkaç gün evvel dâhi Mâbeyn-i Hümâyûn-ı Cenâb-ı Mülûkâne’ye giden binlerce erbâb-ı hamiyeti susuz bırakmak hususunda gösterdiği ikdâm-ı hürriyetbahşa ile ibrâz-ı derece-i hamiyyet eylemiş olan Zeki Paşa Hazretleri şu tehdidât-ı vakıasıyla mahiyetlerini bir kat daha izhâr buyurmuşlardır.
Bu sözler üzerine o gayyur merd nezihü’l-vican kardeşlerimiz artık daha ziyade dinlemeğe tenezzül etmeyerek yüksek sesle: “Bizde bir şey söyleyecek zannediyorduk. Dağılın arkadaşlar!” diye bağırmışlar ve kendisi havuzbaşında yap yalnız bırakıp yürümüşlerdir! Zeki Paşa Hazretleri istihfaf alkışları arasında Mekteb kapusundan dışarıya uğramıştır.
Böyle kendisini Milletimize kendi tanıttığı için Zeki Paşa Hazretlerine aşk olsun!
Evvelki akşam dâhi paşa-yı müşarunileyh Bâb-ı Âli’den avdetleri esnâsında sokaklara yığılmış olan binlerce halk tarafından “Yuhâ!…” avazeleriyle selâmlanmışdır
(Basan gazete adı ve tarih yoktur. Bu ilave Sabah Gazetesinin verdiği ilave olmalıdır).
İstanbul-Nişantaşı’nda 1920’li yılların konak hayatında dünyaya gözlerini açan duayen gazeteci Hıfzı Topuz, doğumundan itibaren tam 35 sene yaşadığı semte dair anılarını Bir Zamanlar Nişantaşı’nda topladı. Yazar, maddi sıkıntılarla geçen çocukluğundan Galatasaray Lisesi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde geçen gençlik yıllarına ve ardından Akşam gazetesinde çalıştığı döneme dair kendi hayatından kesitler sunarken, aynı zamanda 40’lı ve 50’li yılların Nişantaşı’nı anlatıyor. Konakları, sokak ve caddeleri, pastaneleri, sinemaları, komşuluk ettiği birçok ünlü sakinleriyle Nişantaşı’nın kozmopolit, renkli sosyal yaşamına ait ipuçları veriyor.
Kitabın en ilgi çekici taraflarından biri, şüphesiz Nişantaşı’nın ünlü simalarıyla olan tanışıklıklar. Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Sabahattin Eyüboğlu gibi birçok önemli isimle komşuluk eden Topuz, bu edebiyatçılarla yaşadığı anılarına da kitapta yer veriyor. Nişantaşı’nın zaman tüneline giren kitap, aynı zamanda semtin değişim ve dönüşümü üzerine de önemli bir belge niteliğinde. Kitapta 14 sayfalık bir de fotoğraf albümü bulunuyor. Burada artık yerlerinde apartmanların yükseldiği Nişantaşı’nın tarihî konakları, semt sakinleri ve dostlukların fotoğrafları sunuluyor.
Çocukluk yılları
1930’da çekilen fotoğrafta yedi yaşındaki Hıfzı Topuz anneannesi Rebie Hanım (Süzmeligil) ve ağabeyi Muzaffer Topuz ile birlikte.
Türkiye’nin temel konuları
Profesör Fahir Armaoğlu’nun akademi ve gazetecilik çalışmaları derlenerek Türk Siyasi Tarihi adıyla kitaplaştırıldı. Kutluk Armaoğlu tarafından hazırlanan kitapta Siyasal Bilgiler Fakültesi ve ODTÜ ile beraber Harvard ve Stanford üniversitelerinde uluslararası bir saygınlığa sahip Armaoğlu’nun (öl. 1998) özgün çalışmaları dört ana başlıkta toplanmış; İmparatorluk Mirası, Millî Mücadele Yılları, Laiklik ve Kıbrıs Meselesi. Türkiye tarihinin en temel konularının yer aldığı bu derleme kitaba Nur Batur da bir önsöz yazmış.
Che’yi kardeşi anlattı
Ernesto Che Guevara’nun 15 yaş küçük kardeşi ve ailenin en küçük üyesi Juan Martin Guevara, ağabeyini Fransız gazeteci Armelle Vincent’e bir mülakat ile anlattı.
Yüzyılın tartışmasız en popüler devrimcisinin 50 yıl önceki katlinden sonra ailesi sessiz kalmıştı. Hemen hiçbir yerde boy göstermediler. Bu sessizlik 2007’de A. Vincent’in J. M. Guevara ile görüşmesinden sonra bozuldu. Bu görüşmeden Nisan 2016’da bir kitap doğdu. Can Yayınları tarafından geçen ay basılan Abim Che (Mon frère, le Che) kitabı, bir devrimcinin politik bir figür olarak ailedeki anlamını ve onun evdeki profilini de sunuyor. Bu yanıyla kitap, Ernesto Che Guevara’nın gençlik dönemindeki özel hayatını ilk elden yansıtan bir belge niteliğinde.
Juan Martin Guevara, ağabeyi Ernesto’nun omuzlarında. 1945.
1921 Ocak ayında, bir yarıyıl etkinliği düzenleyen Mekteb-i Mülkiye (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi), dönemin -sonradan cumhuriyet tarihinin seçkin isimleri olacakparlak öğrencilerini bünyesinde barındırıyordu. İlk kez yayımlanan belgelerle, iki özel etkinlik programı…
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Türkiye’nin en köklü okullarından biridir. 12 Şubat 1859 tarihinde Mekteb-i Mülkiye adıyla eğitim hizmetine başlamış olan bu önemli kurum hâlen Ankara’da faaliyetine devam ediyor.
Mezunlarından Mücellidoğlu Ali Çankaya’nın derlediği, büyük bölümünü M. Seyfettin Özege’nin yazdığı 8 ciltlik Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler (Mülkiye Şeref Kitabı) isimli, pek çok okula nasip olmayan geniş bir tarihi basılmış nadir eğitim kurumlarımızdan biridir. Kitapta mezun biyografileri ve bu kişilerin eserleri hakkında bilgiler veren bölümler, kendisi de bir Mülkiyeli olan M. Seyfettin Özege tarafından Başvekalet Arşivi’nde yıllar süren titiz araştırmalar sonucu kaleme alınmıştır. 1921 yılı mezunlarından biri olan Özege bu çalışmanın dışında Osmanlıların bastığı bütün kitapları toplamış ve onları Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne bağışlamıştır. Hatta bu muhteşem kütüphaneyi bağışlamakla kalmamış, kendi imkanlarıyla bastırdığı beş ciltlik Eski Harflerle basılmış Türkçe Eserler Kataloğu isimli çalışmayla ölümsüzleştirmiştir. Seyfettin Özege evrâkı arasında gördüğümüz iki küçük broşür ne kendisinin hazırladığı katalogda ne de Ali Çankaya’nın Mülkiye Tarihi’nde yer almamıştır. Halbuki bir sayfalık destanları bile Eski Harflerle basılmış Türkçe Eserler Kataloğu’na kaydeden Özege’nin, kendi elinde bulunan bu iki küçük program kitapçığını neden yazmadığını bilememekte ve anlam verememekteyiz.
Mülkiye’nin ruhu: M. Seyfettin Özege Kendisi de bir Mülkiyeli olan M. Seyfettin Özege, sekiz ciltlik Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler (Mülkiye Şeref Kitabı) isimli muazzam eserin de sahibiydi.
Mülkiye Mektebi’nden 1921’de mezun olan pek çok önemli şahsiyetin katılımı ve emekleriyle gerçekleştirilen bu öğrenci etkinliklerinin tanıtım broşürleri dört sayfadan oluşmaktadır. Etkinliğin içeriği, katılımcılar, programın akışını anlatan bu broşürlerin biri altın yaldızlı mürekkep ile basılmıştır. Her iki broşür de Mekteb-i Mülkiye Matbaası’nda üretilmiştir. 19 Ocak 1921 tarihinde gerçekleştirilen iki ayrı etkinliğin ayrı ayrı program broşürü basılmıştır. Etkinliğin biri edebi konuşma, monolog, gösteri ve Türk musikisi icrası şeklinde; diğeri ise Klasik Batı Müziği bestelerinin çalınması şeklindedir. Marş-ı Sultanî ile başlayan ikinci konserde Verdi, Rossini, Bizet, Bellini, Schumann gibi büyük bestecilerin eserleri icra edilmiştir. Ayrıca Saint-Michel Lisesi öğrencilerinden Mösyö Roni tarafından bir viyolonsel solosu yapılmıştır.
Millî Mücadele’nin süregeldiği bu yıllarda, 1921 mezunları arasında daha sonra cumhuriyet idaresinin üst düzey insanları olacak kimseler vardır. Hilmi Ziya Ülken, Haşim Cevdet İşcan, Kemaleddin Turgud Apak, Haluk Nihad Pepeyi, Süleyman Cevdet Dülger, Mükrimin Halil Yınanç, Mehmet İhsan Arat gibi önemli ve ünlü insanlar bu sınıfta yer alırlar. Osmanlıca kitapların en doğru ve mükemmel katalogunu hazırlayan Mehmed Seyfeddin Özege ve “Ey Vatan! Gözyaşların dinsin yetiştik çünki biz” sözleri dillerde olan Mülkiye Marşı’nın yazarı Cemal Edhem Yeşil Bey de bu sınıfın üyesidirler.
Belgeler, Millî Mücadele yıllarında her biri daha sonra büyük ve önemli yerlere gelecek bu kişilerin bilinmeyen yeteneklerini (monolog icraları, keman resitalleri, edebi söylevleri) göstermesi ve ilk kez tanıtılıyor olması açısından büyük önem taşıyor.
1. Dönem sonu konseri
Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne 336 – 337 sene-i devriyesi Birinci Tahriri (yazılı) İmtihanların Hitamı Münasebetiyle Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne talebesi tarafından Muallim Mösyö Daniyel Kiçenger’in idaresinde 20 Kanunsani Pazartesi günü verilecek Konser programıdır. [19 Ocak 1921] Konsere akşam saat beşte başlanacaktır. 1337
1921 yılındaki müsamere programı
Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne 19 Kanunsani Çarşamba günü akşamı verilecek müsamere programıdır. [19 Ocak 1921] Müsamereye saat beşde başlanacaktır. Mekteb-i Mülkiye Matbaası, 1337 Program 1 – Marş-ı Sultanî ve İzmir Marşı 2 – İnşâd “İstanbul hakkında (Nedim) in ihtisasatı Kemaleddin Turgud Efendi tarafından. 3 – Musiki a: Rast peşrevi – Kemanî Tatyos Efendi b: Rast peşrevi – Giriftzen Asım Bey c: Rast saz semaisi – Kemani Tatyos Efendi 4 – Monolog “Yeğenim – Ahmed Hikmet Bey” Haşim Cevdet Efendi tarafından. 5 – Musiki “La Favorit – Donizetti” 6 – İnşâd a: Yalvarış, Kemaleddin Turgud Efendi b: Meriç, İhsan Fahri Efendi Muharrirleri tarafından. 7 – Musiki a: Mahur peşrevi – Tanburî Cemil bey b: Suzinâk saz semaisi – Kemanî Tatyos Efendi t: Hicâzkâr saz semaisi – Santurî Edhem Efendi On Dakika İstirâhat 8 – Temsil “Tipler – Mudhike: “ikiperde” Muharriri: Haşim Cevdet Efendi Birinci Perde 9 – Musiki a: (Fragman –Adajyo – Rondo) Betoven b: Marş – Veber 10 – “Tipler” ikinci perde 11 – Musiki a: Hüseynî peşrevi – Kemençeci Nikolaki Efendi b: Hüseyni saz semaisi – Kemanî Tatyos t: Saba Mevlevihane peşrevi – Kemanî Hamza Ağa s: Yegâh saz semaisi – Aziz Dede 12 – Monolog “Hanım teyzeler arasında dedikodu” Haşim Cevdet Efendi tarafından. 1 ve 5 ve 9 uncu numaralar Hüseyin Cevad ve Mehmed İhsan ve Cemal Edhem Efendiler tarafından keman ile çalınacaktır. 3 ve 7 ve 11 numaralar Abdürrahim Talat ve Süleymen Sakıp Efendiler tarafından keman, Süleyman Cevdet Efendi tarafından ud ve Reşad İbrahim Efendi tarafından mandola ile çalınacaktır. “Tipler”in eşhâsı Efendi: Feyzullah Efendi, Haşim Cevdet Efendi Kahya: Hacı Nurullah Efendi, Mustafa Nuri Efendi Efendini oğlu: Şâkir Bey, Kemaleddin Turgud Efendi Komşu: Rifât Bey, Reşâd İbrahim Efendi Uşak: Mehmed, Nureddin Efendi
Yaklaşık altı bin yıl önce kurulan, önce Perslere sonra Anadolu halklarına ve bu coğrafyadaki ilk Türklere ev sahipliği yapan Oluz Höyük, arkeolojisi ve tarihiyle kütüphanelerimize giriyor. Prof. Dr. Şevket Dönmez başkanlığında 10 yıldır sürdürülen kazılar ve sonuçları, yeni yayımlanan kitapta paylaşıldı, değerlendirildi.
Oluz Höyük son yıllarda Şevket Dönmez Hoca tarafından yapılan kazılarla Anadolu’nun karanlık dönemlerine ilginç veriler sunan bir merkez haline geldi. Anadolu arkeolojisinde adı pek duyulmamış olan bu höyük, birbirinden çok farklı dönemleri aydınlatan buluntulara sahip. Bu verileri toplama ve değerlendirme konusunda farklı disiplinleri bir arada çalıştırabilme, elde edilen bilgileri dünya ve Anadolu tarihi içinde değerlendirebilme gibi alanlarda örnek çalışmalar yapılıyor. Çok sayıda bilimsel makalenin yanında hazırlanan popüler makaleler ve yapılan söyleşiler de farkındalık oluşturuyor.
AMASYA OLUZ HÖYÜK KUZEY ORTA ANADOLU’DA BİR AKHAMENİD (PERS) YERLEŞMESİ, Şevket Dönmez, Amasya Valiliği yayını, 409 sf.
Çalışmalar Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün İstanbul Üniversitesi ve Amasya Valiliği katkıları ile devam ediyor. Buluntuların bir kısmı şimdiden Amasya Müzesi salonlarında. Alanda elde edilen müthiş veriler, valilik desteği ile hazırlanan bir kitapla uzmanlara ve Anadolu arkeolojisine ilgi duyan meraklılara sunuldu. Bazıları ilk kez tanıtılan birçok yeni değerlendirmenin sunulduğu çalışma, yeni araştırmaların başlamasına sağlayacak zenginlikte. Höyüğün bilim alemince duyulması ve kazıların hikayesi de hoş. Meşhur arkeolog H. H. von der Osten, Alişar Höyük kazılarına başlamadan gerçekleştirdiği Orta Anadolu ve Orta Karadeniz Bölgesi yüzey araştırmaları sırasında, Zile-Amasya yolu üzerinde, kendisinin “Gönnenjik” olarak belirttiği bugünkü Göynücek ilçesi yakınlarında, Alman bir aileden ve onların çiftliğinden bahseder. 1926’nın Ağustos ayının ortalarında 33 yıldır yörede yaşayan bu Alman aileye misafir olan von der Osten ve ekibi, çiftlikte bir gece kalırlar. O geceyi hasta bir şekilde geçiren ve ateşlenen von der Osten, çiftlik sahiplerinin kendisine yakın çevredeki arkeolojik yerleşme ve kalıntılarla ilgili verdikleri ihbarları da, kendisini iyi hissetmemesinden dolayı değerlendiremez ve bu durumdan da üzüntüyle bahseder. Buna karşın Amasya’ya giderken Olas (Oluz Köyü) yakınlarındaki ovada oldukça büyük bir höyüğü sağlık sorununa karşın ziyaret eder. Von der Osten, belki de, bugün yörede Oluz Höyük olarak bilinen bu yerleşmenin yakın bir zamanda kazılması gerektiğini düşünüyordu. Ancak o, Sorgun yakınlarındaki Alişar Höyük’ü tercih etti ve Oluz Höyük ilk kazmanın vurulması için tam 81 yıl bekledi. 2007 yılında, Şevket Dönmez, Oluz Höyük’te kazılara başlamakla, Amasya ilindeki ilk uzun soluklu ve multidisipliner arkeolojik projenin temelini de attı.
Yeşilırmak’ın (antik Iris) önemli kollarından olan Çekerek Irmağı’nın (Hitit metinlerinde Zuliya antik Skylax) güneyinden geçtiği verimli Geldingen Ovası’nın içinde konumlanmış olan Oluz Höyük, Amasya-Çorum Karayolunun 27. km.’sindeki Gökhöyük Tarım İşletme Müdürlüğü arazisi içinde bulunmaktadır. Burası Yassı Höyük veya Tepetarla Höyüğü adları ile de bilinir.
280m x 260m boyutunda, hemen hemen yuvarlak şekilli, ova seviyesinden yaklaşık 15 metre yüksekliğindeki Oluz Höyük, yaklaşık 45 dönümlük bir alana yayılır. Höyük’te 2007-2013 yılları dönemlerinde gerçekleştirilen yedi sezonluk çalışmada dokuz tabaka saptanmıştır. Tabakalar Kalkolitik Dönem’den Ortaçağ’a kadar geniş bir dönemi kapsamaktadır. Bu kısa kazı sürecinde böylesine büyük ve çokkültürlü katmanlara sahip bir höyüğü her yönüyle tanımak olanaksızdır. Bununla birlikte, kazı amaçları ve stratejisi doğrultusunda maksimum veri sağlayabilmek ve kültürel sıralanmayı anlaşılabilir kılmak amacıyla özel bir kazı stratejisi geliştirilmiştir. Bu stratejiye dahil olan çalışmalar arasında; arkeozooloji, arkeojeofizik, jeoarkeoloji ve nümizmatik yer almaktadır.
Bugüne kadar elde edilen veriler sonucunda, Oluz Höyük’ün önemli bir Pers yerleşimi olduğu anlaşılmıştır. Daha ilk yıllarda bulunan ve muhtemelen Perslere ait bir yol ve onunla bağlantılı saray ya da malikane görsel açıdan çok etkili olmasa da Anadolu arkeolojisi için çok özel buluntulardır. Höyüğün yakınlarındaki sulak alan veya gölcük, zengin av hayvanları ile Perslerin paradeisos dedikleri ve kısmen doğayı kullanarak yapılan büyük cennet bahçelerinden biri olabilir.
Pers yolu ve Erken Zerdüşt Kutsal Alanı Oluz Höyük’te açığa çıkarılan Pers yolu ve Erken Zerdüşt Kutsal Alanı Anadolu dinsel ve mimarlık tarihine yeni kapılar açmaktadır.
Onuncu yılını dolduran Oluz Höyük kazıları, Anadolu’da ilk defa Pers /Akhaimenid kültürüne ait bir yerleşmeyi kent dokusu, mimari kimliği ve diğer kültürel özellikleri ile birlikte bütünsel olarak tanımamıza ve anlamamıza fırsat tanımaktadır. Bu dönemde Oluz Höyük’ün çevresinde bir sur ya da savunma duvarı bulunmaması ve 1. ve 2. mimari tabakalarda tespit edilen bulgular ışığında, yerleşmenin askerî bir kimliğe sahip olduğu düşünülmektedir.
Herodotos, büyük Pers Kralı Kserkses’in (MÖ 486465) birliklerinin toplanma yeri olarak Kritalla’dan bahseder. Bu ordunun Kızılırmak’ı geçerek Phrygia’ya gittiği ve bu bölge içinde Kelainai’e (Apameia, bugünkü Dinar) ulaştığını belirtmiştir. Bu bilgiler sonucunda Kritalla’nın bir Kappadokia kenti olduğu söylenebilir. Oluz Höyük’ün Hitit Dönemi’nden itibaren varlığı izlenebilen bir göl ya da sulak alana sahip olması ve Geldingen ovasında yer alması, burayı binlerce asker ve askerî kamplar için oldukça elverişli hale getirmektedir.
Oluz Höyük’e yerleştiği düşünülen Pers yöneticilerin kimler olduğu ve nerden gelmiş olabilecekleri henüz bilinmiyor. İskender’in Anadolu seferinde Perslerin yenilmesi ile birlikte, höyükteki Pers soylular bölgeyi terk etmiş olmalıdır. Ama yerleşim devam etmiş ve MÖ 301 yılında kurulduğu düşünülen Pontos Krallığı’nın bir birimi olarak önemini sürdürmüştür. Höyük, Anadolu tarihinde az bilinen önemli bir dönemin incelenmesi açısından dikkat çekicidir. Pers yönetimi kadar İskender’in büyük seferi ve onun güzergahı dışında kalan bölgelerin bu süreçten nasıl etkilendiği de yavaş yavaş aydınlanmaktadır.
Höyüğün en üst tabakasında Anadolu tarihinin bir başka önemli ve az bilinen dönemiyle ilgili veriler elde edilmiştir. Kazılar sırasında sayıları 115’i bulan ve İslâmi geleneklerle gömülmüş birey mezarlarından oluşan bir alan tespit edilmiştir. Mezar oluşturmada kullanılan malzemeler ve uygulanış biçimleri, bu mezarların sadece Oluz Höyük için değil Anadolu arkeolojisi açısından da önemini vurgulamaktadır. Kiremitler, yassı plaka taşlar, yarı işlenmiş moloz taşlarla tek sıra örülen mezar sınırı, Anadolu’nun yeni bir kültür ve inanç çevresine işaret eder.
Oluz Höyük ıssızlaştıktan sonra, 10. ya da 11. yüzyıllarda oluşmaya başlayan mezarlığın sahiplerinin höyükte yaşamadığı anlaşılmaktadır. Anadolu topraklarında 1000 yılı aşkın bir süredir yüzbinlerce konar-göçer Türk yaşamış ve ölmüştür. Bu insanların ölülerini nereye gömdükleri genellikle bilinmemektedir; fakat büyük olasılıkla güzergahları üzerindeki sahibi olmayan, tarım yapılmayan ve hafızada kalıcı özellikleri bulunan yerleri tercih etmişlerdir. Oluz Höyük’un mezarlık alanı olarak tercih edilme sebebi, yanında olduğu düşünülen su kaynağı olabilir. Göçebe Türk toplulukları için mezarlıklar çok önemlidir. Temiz tutulması önem arzeden mezarlara yabancıların ayak basması hoş karşılanmayan bir durumdur; bu nedenle ıssız yerler tercih edilmiştir.
Kutsal içki kapları Boğa ve Dağ keçisi biçimli Pers Dönemi kutsal içki kapları Oluz Höyük’ün dinsel önemine işaret etmektedir (üstte ve altta).
10. ve 11. yüzyıllarda Oluz Höyük’ün bir Türk aşiret tarafından mezarlık alanı olarak seçilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum bize öncü Türk gruplarının 10. yüzyıldan itibaren Kuzey-Orta Anadolu’da dağınık da olsa faaliyet gösterdiklerine dair somut kanıtlar sunmaktadır. 11. yüzyılda Sivas ve Tokat ile birlikte Amasya yöresine Ulu Yörükler adıyla bilinen bir Türkmen aşiretinin yerleşmiş olması, Oluz Höyük’ün 10. ya da 11. yüzyıl mezarlarının kimliklendirilmesi konusunda değerli bir bilgi taşımaktadır. luz Höyük’ün en ilgi çeken mezarı altı yaşındaki bir çocuğa aittir. İslâmi geleneğe göre gömülmüş olan kız çocuğu iskeletinin kulak hizasında tunç küpeler, göğüs kısmının sağ tarafında ise tunç fibula ele geçmiştir. Küpenin genel görünümü İslâm sanatı geleneklerinde üretilmiş izlenimi vermektedir (NTV Tarih, sayı: 36).
Oluz Höyük yerleşmesi genel olarak ele alındığında, birçok kültüre ev sahipliği yaptığı gözlenmektedir. 409 sayfalık son yayınla değerlendirilen buluntular, gelecekte çok daha zengin veriler elde edileceğini göstermektedir. Kitabın sonunda Mahmut Ziya Görücü’nün höyük ve yakın çevresinde yaptığı jeoarkeolojik çalışmalar yer almaktadır. Fethi Ahmet Yüksel’in höyük alanındaki jeofizik çalışmalar, Vedat Onar’ın höyükteki hayvan iskeletleri, Bülent Öztürk’ün ise sikkeler üzerine makaleleri bulunmaktadır
Osmanlı İmparatorluğu’nda sarraf, banker, amira olarak tanımlanan gayrimüslim tüccarlar, padişahın özel gelir ve giderlerinden sorumlu Hazîne-i Hâssa nazırlığından, paranın basıldığı Darphane-i Amire’nin eminliğine kadar birçok önemli üst düzey mali görevde bulunmuşlardı.
Onnik Jamgoçyan’ın Sorbonne Üniversitesinde tamamladığı doktora tezinin geliştirilmiş hali olan bu kitap, Osmanlı Devleti’nin maliye ve paradan sorumlu Ermeni, Musevi, Rum ve Frenk banker, tüccar ve sanayicilerini konu alıyor.
Dedesi de İstanbul Darphanesi emini olan Jamgoçyan, “sarraflığı” kabaca para ile ilgili etkinlikler olarak anlatıyor. Sokaklarda para değişimi yapanlar, tefeciler, mültezimler, han ve bedestenlerdeki küçük dükkanlarında oturan sarrafların hepsi bu terim altında ele alınıyor. Bu kesimin üst düzey mensupları, sarayın etrafında, mali konularda danışmanlık yapan ve hükümetin rızasıyla ticari işlemleri tekelinde tutan zümreyi temsil etmektelerdi.
Duraklama devrinde imparatorlukta başgösteren birçok aksaklık, 18. yüzyıla gelindiğinde devletin kırılgan yapısını gözler önüne sermişti. Bu dönemde gerek Osmanlı-Rus savaşları gerekse içerideki isyanlar devletin çöküşünü ve hazinenin iflasını hızlandırmaktaydı. Osmanlılar ardı ardına savaş kaybetmekle kalmayıp, yüklü miktarlarda savaş tazminatı ödemek zorunda bırakılmış, kısır bir döngünün içerisine girmişti.
Bu noktada zengin sarraflar, mali açığı kapatmak için, Babıali’nin talebi üzerine devlete yardım ederlerdi. Çoğunlukla Hıristiyan ve Musevi cemaatinden olan sarraflar, Jamgoçyan’ın ifadesiyle “Osmanlı Hanedanı’nın destekçisi olarak onların yaşamlarını sürdürmelerini sağlar, ihtişamlı görünüşlerinin ve ayak uydurmaları gereken yeniliklerin teminatçısı olarak kabul edilirlerdi”. Böylece sarraflar hem yöneten sınıf hem de reaya içerisinde önemli kişiler haline gelmişlerdi. Bundan dolayı tarih boyunca Osmanlı toplumundaki kimi kesimlerce yönetici sınıfa yanaşmacılıkla sıfırdan zengin olmuş, vurguncu, yabancılarla iş çeviren kişiler olarak görülmüşlerdir.
Gelin görün ki sarrafların hayatlarını ve servetlerini riske atarak bu görevlere geldikleri; Babıali’nin koruyucu gücü sayılan sarrafbaşlarının imparatorluğun geleceği mazeretiyle malvarlıklarına el konulup idama mahkum edildiği örneklerle açıklanmaktadır. Bununla birlikte sarrafların yönetici sınıfla olan ilişkilerinin yanında, Osmanlı toplum yapısındaki sınıfsal çekişmelerden dolayı (özellikle Ermeni ve Musevi milletler arasında), “milletlerarası” bir rekabet içerisinde yer aldığı da kitapta ortaya konuyor.
Kitabın en önemli özelliklerinden biri, şüphesiz kaynakçasının zenginliğidir. Çalışma daha önce hiç başvurulmamış Ermenice kaynaklardan Avrupa arşivlerindeki sefaret kayıtları, diplomatik hatıratlar, büyük tüccarların yazışmaları, hanedan ve noter arşivleri, üç milletin yaşamlarına dair yazılmış eserler, seyahatnameler ve önemli şarkiyatçıların eserlerine kadar geniş bir araştırmayı kapsıyor.
Kazaz Artin Amira
Amira ünlü bir banker ve hayırseverdi. Sultan II. Mahmud’un sarrafbaşısı ve Darphane-i Âmire’nin eminiydi. Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nin de kurucusudur.
Wesleyan Ünivesitesi’nden tarihçi Bruce Masters’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun Arapları kitabı, Arap coğrafyası ve toplumu üzerindeki 402 yıllık Türk idaresini ele alıyor. Kapsamlı bir sosyal ve kültürel tarih çalışması…
Bruce Masters, Chicago Üniversitesi’nde Halil İnalcık’ın kurduğu Osmanlı Tarihi kürsüsünde lisansüstü eğitimi almış Amerikalı tarihçi. Kitabının hemen başında Halil İnalcık’tan gördüğü desteği belirten yazar, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Arap topraklarının tarihine de onun döneminde girdiğini söylüyor. Bugüne dek imparatorluk bünyesindeki Yahudiler, Hıristiyanlar, Araplar ve diğer tebaa üzerine birçok makaleye imza atan Masters, otuz yılı aşkın bir süredir Wesleyan Üniversitesi tarih bölümünde akademisyenliğini sürdürüyor. 2013’te ilk kez Cambridge Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanıp Haziran 2017’de Türkçeye çevrilen bu eseriyse, yaklaşık kırk yıllık bir çalışmanın ürünü.
Kitap, 1516’dan 1918’e, Arap nüfusun Osmanlı yönetimi altında geçirdiği 402 yılı sosyal ve kültürel açıdan ele alıyor. Giriş yazısı, imparatorluğu metropol ve taşra biçiminde katmanlara ayırarak Arapların burada yerleştiği konuma değiniyor. Burada, Osmanlılar döneminde ve sonrasında Araplar tarafından gerçekleştirilen tarihyazımından yola çıkılarak, Arapların gözünden Türk devletinin nasıl bir manzara sunduğu da aktarılıyor.
I.Selim’in Memlûkları yenmesiyle başlayan Arap topraklarındaki Osmanlı saltanatının anlatıldığı birinci bölüm, 1798’de Fransızlar’ın Mısır’a girişine kadar geliyor ve burada imparatorluğun Müslüman yerleşme üzerinde hakimiyet kurması aşamalarıyla anlatılıyor. İkinci bölümde Sultanlık, Valiler, Kadılar ve Eyalet askerîsi başlıklarıyla Osmanlılar’ın idarî yapısının kurumları ele alınıyor. Üçüncü ve dördüncü bölümde, Osmanlılar’ın Arap topraklarını fethinin coğrafî keşiflerle aynı döneme denk gelmesinden hareketle, erken modern dönemde Osmanlı coğrafyasındaki ekonomi ve toplum ile entelektüel hayat inceleniyor. Napoléon’un Mısır’a girişiyle başlayan beşinci bölümde, imparatorluk açısından bölgenin çehresinin artık değişmeye başladığı Vehhabî muhalefetinin ortaya çıkması, Halep’te ve Mora yarımadasındaki isyanlar ile Kavalalı Mehmet Ali Paşa olayı verilmiş. Altıncı bölüm Tanzimat’la gelen yeniden Osmanlılaşma ve 1876 Anayasası’yla parlamentarizme geçiş dönemini ele alıyor. Yedinci ve son bölümde yeni burjuvazinin oluşması, halifelik, Jön Türk devrimi ve Arap toplumunun Harb-i Umumî sürecindeki konumlanışı ile artık Türk-Arap ilişkisinin sonuna gelindiği dönem işleniyor. Sonuç bölümü ise “Din ve devlet için” başlığıyla kitabın taşıdığı teze ayrılmış.
Konusuyla günümüz dünyasının ekonomik ve siyasal gündemine birçok açıdan ışık tutan kitap, dipnotlarının ve kaynakçasının zenginliğiyle de ciddi bir çalışma olduğunu kanıtlıyor.
Osmanlı döneminde Şam Kapısı Arap nüfusu, dört yüzyılı aşkın bir süre Osmanlı yönetimi altında yaşadı. Kudüs’teki Şam Kapısı’nda Nebi Musa festivali, 1898.
Gülbün Hanım, dedesi Sadaret Müsteşarı Ali Fuad Bey, amcası hariciyeci Âli Fuad Türkgeldi’nin arşiv ve evraklarına sahip çıkmış, muhafaza etmiş bir kişiydi. 1999’daki ölümünden sonra büyük ölçüde kaybolan bu arşiv, yakın tarihimize ışık tutacak bilgilerle doluydu.
Büyükelçi Âli Fuad Türk geldi’nin yeğeni Gülbün Türkgeldi (10 Haziran 1938-1999) İstanbul Üniversitesi’nin çeşitli birimlerinde görev yapmış, Prof. Nazım Terzioğlu’nun kurucusu olduğu Fen Fakültesi Matematik Araştırma Merkezi Matbaası’nın yöneticiliğinden emekli olmuş bir İstanbul hanımefendisiydi.
Gülbün Hanım, dedesi Sadaret Müsteşarı Ali Fuad Bey, amcası hariciyeci Âli Fuad Türkgeldi’nin arşiv ve evraklarına sahip çıkmış, onların aileden kalma kitaplarını ölümüne kadar korumuş, muhafaza etmiş bir kişiydi. Gülbün Hanım, Yıldız Sarayı Kütüphanesi hafız-ı kütübü (kütüphanecisi) Sabri Kalkandelen’in oğlu Nurettin Kalkandelen’in müdürü olduğu İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde memuriyete başlamıştı. Burada Nurettin Bey’in arkadaşları olan Abdülbaki Gölpınarlı, Prof. İsmet Sungurbey, Şinasi Akbatu, Fazıl Ayanoğlu, Doğan Hızlan, Turgut Kut, Kemal Elker gibi herbiri kendi alanlarında üstad olan şahsiyetlerle dost, ahbab olmuştur. Özellikle Abdülbaki Gölpınarlı’nın yanından ayırmadığı bir yardımcısı gibi olan Gülbün Hanım, daha sonra Prof. Nazım Terzioğlu’nun ısrariyle İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Araştırma Merkezi Matbaası’nın başına getirilmiştir. Şehzadebaşı İmareti içinde kurulmuş olan bu matbaanın herşeyi olan Gülbün Hanım, 1970’li yılların başından itibaren pek çok yerli ve yabancı biliminsanına yemekten yayına, sekreterlikten asistanlığa, mutemetlikten danışmanlığa pek çok alanda hizmet etmiştir. Ricâl-i Mühimme-i Siyâsiye, Ma’ruf Simâlar, Mesâil-i Mühimme-i Siyâsiye, Görüp İşittiklerim gibi imparatorluğun son yılları hakkında kaynak eserlerin yazarı, dedesi Ali Fuad Türkgeldi’nin (1867-1935) ve büyük sefirlerden Âlî Bey’in bütün arşivinin muhafızı olarak Yeşilyurt’taki evinde ölümüne kadar tarih alanındaki bilim insanlarına yardım etti.
Gülbün TürkgeldiYöneticisi olarak emekli olduğu Şehzadebaşı İmareti’ndeki İÜ Fen Fakültesi Matematik Araştırma Merkezi Matbaası’nın her şeyiyle ilgilenen, adeta demirbaş elemanıydı.
Yaşamının son yıllarında, 1991 yılı Aralık ayında (Prof. Dr. Yusuf Hallaçoğlu’nun genel müdürlüğü sırasında) korumakta olduğu arşivin belgelerden oluşan büyük bir bölümünü (3.167 belge, 19 defter, 60 resim ve 1 albüm) T. C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne devreden Gülbün Türkgeldi, ailesine ait bazı özel belgeleri ve amcası Büyükelçi Âlî Bey’in ve dedesi Sadaret Müsteşarı Ali Fuat Türkgeldi’nin yayımlanmamış bazı çalışmalarını saklamaya devam etmişti. Gülbün Hanım’ın Başbakanlık Arşivi’ne vermediği belge ve elyazısı defterler halindeki not, araştırma, hatırat, araştırma ve tarih eserleri, 1999’daki ölümü sonrasında önce uzun bir zaman Tereke Hakimliği’nin kararı gereği mühürlü olarak kapalı kaldı. Birkaç yıl süren mühürlülük hali sırasında, içerideki evrakın dağılıp kaybolmaması için pek çok girişimde bulunmama rağmen Gülbün Hanım’ın varisinin belgelere karşı anlaşılması mümkün olmayan düşmanlığı sonucu evdeki mobilyalar eskiciye, kağıt türündeki malzemeler de kağıt hurdacısına yok pahasına atıldı.
2000’li yılların başında yaşanılan bu kültür yıkımı sesiz sedasız gerçekleşti. Arşivin sokağa atıldığını, hurdacıya verildiğini öğrenir öğrenmez atılan malzemeyi toplamaya çalıştım. Gülbün Hanım’ın hayatında yaptığı evyapımı gelincik likörlerine, zarif ikramlarına muhatap olup çekmecelerde korunan Ali Fuat Türkeldi’nin not defterlerine keyifle bakıp, sohbet ettiğimiz zamanlar adına, hurdacı-eskici taifesini tek tek dolaşarak atılanları bulmaya çalıştım. Bütün bu çabalar sonuç verdi ve bir miktar malzeme elimize geçti. Hurdacılara düşen Türkgeldi Arşivi’nin defterleri arasında Büyükelçi Âlî Bey’in Arnavutlar ve Arnavutluk tarihi ile ilgili yazdıkları da bulunuyordu. En az 10 defterden oluştuğunu sandığımız bu çalışma, büyükelçinin 1 Ocak 1937 ile 1 Ocak 1938 tarihleri arasında Tiran’da yaptığı elçilik görevi sırasında hazırlanmış önemli bir eserdi. Elime geçen birinci ve onuncu defter İstanbul’da Tahtakale’de satılan okul defterlerine Âlî Bey’in nefis rık’a yazısıyla yazılmıştı. Birinci defter “Müracaat edilen esirler”, “Gegalık – Toskalık” onuncu defter ise “Zogo’nun dahili siyasetinin esas hatları” “Zogo devrinde Arnavutluğun siyâset-i hariciyesi” bölümlerini içeriyordu. Defterlerin içinde ayrıca bulunan bir büyük dosya sayfasındaki bu çalışmanın içeriğine dair bir belge de, Arnavutluk hakkındaki çalışmanın on defterden daha fazla olması gerektiğini isbat ediyor.
Lozan Konferansı katiplerindendi
Gülbün Türkgeldi’nin amcası Âli Fuad Türkgeldi, Lozan Konferansı’ndaki katipliğinin yanısıra, kariyeri boyunca Hariciye’de birçok önemli görevde yer almış usta bir diplomattı.
Sadaretin müsteşarı Ali Fuad Bey
Ali Fuad Bey, İstanbul hükümeti sona erene dek sadaret müsteşarlığı görevini yürüttü. İkinci Damat Ferid Paşa sadaretinde Kuva-yı Milliye’yi âsî ilân eden hatt-ı hümayun’a itirazıyla bilinir.
Büyükelçi Âlî Fuat Türkgeldi, Atatürk’ün isteği ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın teklifiyle Arnavutluk’un Tiran kentine Halid Ziya Uşaklıgil’in oğlu Başkatip Halil Vedat Uşaklıgil ile birlikte gönderilmiştir. Vedat Uşaklıgil, Tiran’da elçilik görevlisi iken kendisinin görevden alınma emri üzerine uyku ilacı içerek elçilik binasında intihar etmiştir. Bu durum Cumhuriyet tarihimizin en hassas konularında biri olup antikemalist kişler tarafından bu konuda Dr. Rıza Nur’un hatıralarına dayandırılan cinsel bir takım iddialar içermektedir.
Büyükelçi Âli Bey, Vedat Uşaklıgil’in hem aile dostu hem de amiri bir büyükelçi olarak bu konuda bütün bu olayların merkezinde yer alıyordu. Kayıp olan anı ve araştırma defterleri bu açıdan da çok önemliydiler. Ayrıca Gülbün Hanım’ın sağlığında evinde gördüğüm ama sonradan tamamen kaybolan “Tiran Hatıratı”, tarafımdan toplanan bu malzemenin içinde bulunmuyordu. Bu hatıra notlarının bir bölümü 1973 yılında M.C. Şehabeddin Tekindağ tarafından “Âli Fuad Türkgeldi’nin Tiran Elçiliği” isimli akademik makalede yayımlanmıştır (Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı: 3, sayfa 47-62). Bu makalede, hatıratın tümünün yayına hazırlandığı, yakın bir tarihte yayımlanacağı ifade edilmektedir. Ama üzgünüz ki bu önemli çalışma ve kıymetli anılar bugüne kadar yayımlanmamıştır. Eserin ünik nüshasının da nerede ve kimde olduğunu bilen de yoktur.
21. yüzyılın ilk yıllarında yaşandığımız bu kültürel yıkım, önemli belge kıyımının hiçbir yerde kaydı yoktur. Bu konu hiçbir yazıya, habere, makaleye konu olmamış İstanbul kenti gayyasında kaybolup gitmiştir. Bu yazı da tarihe bir not düşmek amacıyla kaleme alınmıştır.
Kartvizit kullanımı, 19. yüzyıl sonlarında ülkemizde de yaygınlaşmaya başlamıştı. Pek çok ailenin geçmişinde eski evrak arasında, fotoğraf albümleri içinde, büyüklerin yazı masasının çekmecelerinde yer alan ve kıymet verilmeden atılan bu kağıt parçacıkları, günümüzde önemli bir biyografik belge sayılıyor.
Ülkemizde kartvizit kullanımı, modernleşme hareketlerinin bir sonucudur. İmparatorluk döneminde özellikle İstanbul’da insanların kendilerine kartvizit bastırmaları, bu kartvizitleri birbirilerine takdim etmeleri, yani kartvizitlerin “suret-i istimâli” 1890’lı yılların başına doğrudur. Bu tarihlerde çıkmakta olan irili ufaklı bazı dergilerde, kartvizitler hakkında haberler yayınlanır. O haberlerden biri Avlonyalı Süreyya’nın yönettiği Kitapçı Arakel Efendi’nin yayımladığı Zerrât mecmuasında (İstanbul, 1305 / 1889, s.114-115.) “Memâlik-i mahrusada kart istimali henüz umumiyetle müstamel değilse de mehâsin-i garbiyeyi taklidden hâlî kalmayanların delaletiyle sekiz on seneden beri kart istimali bizde dahi modalaşmıştır” şeklindedir.
Yine kartvizitler hakkında yazı yazanların öncülerinden biri de Ahmed Mithat Efendi’dir. Aynı zamanda İstanbul’da kartvizit kullanan ilk kişilerden biri olmalıdır. Çünkü elimizde Ahmed Midhat Efendi’nin 1890’lı yıllarda “Sıhhiye Müdürü” olduğu döneme ait karviziti bulunmaktadır. Ünlü gazetecimiz Avrupa Adab-ı Muaşereti Yahud Alafranga (İstanbul, İkdam matbaası, 1312 (1894) s.411-424) isimli eserinin kartvizitler ile ilgili bölümünde “Avrupa’ya giden bir adem için kart dö vizit bulunmak birinci zaruriyandandır. Kart dö vizit bir ademin asıl resmi hüviyeti demek derecesinde mühimdir… Kart dö vizit isti‘mâli elyevm Osmanlılarımız içün dahi levâzım-ı medeniyye sırasına girmiştir. Bunları imal etdirdikleri zaman (Filan Efendi) veyahud (Filan Bey) (Filan Paşa) diye unvanlarını dahi isimleriyle beraber yazdırmaktadırlar…” demekte ve kartvizitlerin nasıl kullanılacağını, kurallarını, Avrupa’da kullanılış şeklini uzun uzun anlatmaktadır.
Bu kitabın yayımlandığı tarihlerde Ahmed Rasim ile Mustafa Reşid’in kaleme aldıkları Hâzine-i Mekâtib Yahud Mükemmel Münşeât (İstanbul, Mekteb-i Sanayi Matbaası, 1309 / 1892) gibi isimlendirilen, güzel yazı, mektup örneklerini içeren kitaplarda da kartvizitlerin nasıl kullanılacağı sıkça ve bolca tarif edilmektedir. Bu tür öncü kabul edilebilecek yazılardan sonra yayımlanan, bütün sosyal yaşam kurallarını (Adab-ı Muaşeret=Görgü) anlatan kitaplarda, kartvizitler ve onların nasıl kullanılacağı hakkında bölümler yer almaya başlar.
Pek çok ailenin geçmişinde eski evraklar arasında, fotoğraf albümleri içinde, büyüklerin yazı masasının çekmecelerinde yer alan ve kıymet verilmeden atılan bu kağıt parçacıkları, arkalarına yazılan bir not, bir iltimas ricası veya doğaçlama söylenmiş bir şiir parçasını içerirler. “Hamili kart yakınımdır” ibareli, kartı getiren kişiye bir ayrıcalık ricası taşıyan bu şahıs kartları, modern dünyanın hâlâ vazgeçilmezleri arasındadır.
Nazım Saltuk ile Nevzat Sudioğlu’nun kaleme aldıkları Görgü Ansiklopedisi’ne göre kartvizit; “bir şahsın kimliğini belirten ufak boyda bir kartdır. Umumiyetle düz beyaz renkli kartonlar üzerine siyah mürekkeple basılmış olanları tercih edilir. Kartvizitler mümkün olduğu kadar sade olmalıdır. Kartvizitte şahsın adı ve soyadı yazılmalıdır. Takma ad kullanmak veya adının yalnız baş harfini koymak doğru değildir. İsmin altına meslek veya ünvanını ilave etmesi mümkündür. Adres yazılması icabediyorsa alt sol köşeye konmalıdır. Sosyal münasebetlerde kullanılan kartvizitlere iş adresi ve telefon numarası yazmak doğru değildir. İş ve meslek kartları ayrıdır. Bunların orijinal şekilde, bazı desen ve motiflerle süslü olarak basılması münasiptir. Kart sahibinin adı veya firma ismi ve işin mevzuu kartın ortasına, adres tam olarak bunun biraz altına yazılır. Bu kartlar sosyal münasebetlerde kat’iyen kullanılmamalıdır”.
Yine Zerrât mecmuası kartvizitlere ait şu bilgiyi verir: “Varakpâre-i ziyâret cümlesiyle tercüme edilen kartlar elyevm akvam-ı medeniyye arasında hâiz olduğu ehemmiyet-i mahsusası nisbetinde mucidini aramak için erbâb-ı malumât pek çok tedkikâtda bulunmuş ve Fransızlı “Solanc”ın netice-i tetebbuatı olmak üzere Avrupa’da Parisli bir yazı hocası tarafından en evvel isti‘mâl olunduğu anlaşılmıştır”.
Son yıllarda sahaflık ve efemera dünyasında kartvizit toplamak, biriktirmek yaygınlaşmış, kitaplarda bu tür belgelerin (görsel özellikleri de dikkate alınarak) yayımlanması önem kazanmıştır. Özellikle hanedan mensupları, önemli devlet adamları, şöhretli kişiler, ünlü yazar ve edebiyatçılar, dünyaca ünlü şahsiyetlerin kartvizitleri bir piyasa oluşturmaktadır. Biyografik belge niteliğinin dışında, hat sanatı ve kaligrafi örneği olarak da önem verilen kartvizitler, tarihî yayınların vazgeçilmezlerinden biri olmuşlardır.