Your Excellency’s Obedient Servant (Ekselansları’nın Sadık Hizmetkarı) isimli eser, Ömer M. Koç’un özel koleksiyonunda yer alan ve 1795-1922 tarihleri arasında tarihi şahsiyetlerce kaleme alınan imzalı yazışmaları bir araya getiriyor. Tarihin posta kutusundan çıkan kıymetli mektuplar.
Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç’un özel koleksiyonunda bulunan resmi ve özel yazışmalar ile mektuplar Your Excellency’s Obedient Servant kitabıyla gün yüzüne çıktı. Kitapta tarihe yön veren isimler tarafından 1795-1922 diliminde kaleme alınmış imzalı el yazması mektuplara yer veriliyor. Eserde, Latin harfleriyle, dönemin uluslararası diplomasi dili Fransızca yazılmış, kronolojik sırayla derlenmiş mektuplar hakkında kısa İngilizce açıklamalar da bulunuyor.
Bu kıymetli el yazması mektup derlemesinde II. Abdülhamid’in şehzadeliği döneminde Londra sefiri Kostaki Musurus Paşa’ya yolladığı mektup da yer bulmuş. Mektup, tarihte Abdülhamid’in tek Latince imzalı yazışması olarak biliniyor. Ayrıca, 18. yüzyılın sonundan 20. yüzyıl başına kadar son dönem Osmanlı tarihine, özellikle de İmparatorluğun Avrupa’yla kültürel, diplomatik ilişkilerine ışık tutan mektuplar birçok araştırmaya kaynaklık etme potansiyeline sahip. İngiltere Kraliçesi Victoria’nın Sultan II. Abdülhamid ve Sultan Abdülmecid’e yolladığı mektuplarda kullandığı “Saygıdeğer Kardeşim” hitabı ile “İmparatorluğun Majestelerinin İyi Kız Kardeşi” imzası, Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda Avrupalı monarşilerden sayıldığını kanııtlıyor örneğin. Bunların haricinde, Fransız yazar ve şair Alphonse de Lamartine’den Britanyalı diplomat ve kumandan Lord Kitchner’a, Fransa İmparatoriçesi Eugénie’den İngiltere Kralı VII. Edward’a kadar birçok önemli şahsın mektuplarına da bu özel seçkide yer verilmiş.
Aygaz’ın kültür sanat danışmanı ve kitabın önsözünün yazarı olan Bahattin Öztuncay’ın koordinatörlüğünde hazırlanan bu değerli eser, Sadberk Hanım Müzesi’nde satışa sunuldu.
Tarihin tanığı mektuplar
Koleksiyonda Abdülhamid’in şehzadeliği döneminde yazmış olduğu bilinen tek Latince imzalı mektubu (solda) ve Fransız ressam Alexandre Lunois’nın mühendis Alphonse Lotz-Brissonneau’ya yolladığı bir mektup (sağda) yer almakta.
Osmanlı döneminin en önemli kadın bestekârlarından Dilhayat Kalfa’nın eserleri, Lale Kadınlar Topluluğu tarafından tekrar müzikseverlerin beğenisine sunuldu. Klasik Türk müziğinin kadim enstrümanlarının kullanıldığı albümde, Dilhayat Kalfa hakkındaki tarihsel bilgileri ve grup üyelerinin özgeçmişlerini içeren bir de kitapçık bulunuyor.
Türk musikisinin unutulmaz kadın bestekârı Dilhayat Kalfa, eserlerini içeren bir albümle günümüz müzikseverleriyle buluştu. Prof. Dr. Şefika Şehvar Beşiroğlu’nun bir projesi olarak ortaya çıkan Dilhayat Kalfa albümü, değerli akademisyenin geçen yıl Mayıs ayındaki vefatının ardından Kalan Müzik tarafından hayata geçirildi.
“Lale Kadınlar Topluluğu” adıyla sanatlarını icra eden grup, 2015’te Hollanda’da Twensewelle Museum’un Kadınlar Sergisi’nin açılış konserini de Dilhayat Kalfa’nın eserleri ile yapmış, büyük beğeni toplamıştı.
Lale Kadınlar Topluluğu, İngiliz Müzikolog Rosaly Lambourn’un önerisiyle Şefika Şehvar Beşiroğlu’nun öncülüğünde kurulmuş,1990’da ilk konserlerini vermişti. Dilhayat Kalfa albümü, çalışmalarına bir süreliğine ara veren topluluğu tekrar bir araya getiriyor ve Osmanlı dönemi müzik tarihinden bir kesiti günümüze yansıtıyor.
Türk musikisinin yükseliş çağı kabul edilen 18. yüzyılda yaşayan Dilhayat Kalfa, Osmanlı kadın müzisyenlerin tarihsel olarak ikinci temsilcisiydi. Ondan önce, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk kadın besteci olarak kabul edilen Reftar Kalfa geliyordu. Yaşamı hakkında pek az bilgiye sahip olduğumuz Dilhayat Kalfa’nın ölüm tarihini ise, araştırmacı Talip Mert’in 1998’de Osmanlı Arşivi’nde bularak yayımladığı terekenin tarihinden (1737) öğrenmiştik.
Bazı şahsi eşyaları günümüze kadar ulaşan Dilhayat Kalfa’dan bugünlere kalan bir resim, minyatür hatta kesinliği sabit bir mezartaşı bulunmamaktadır. 12 eseri notalarıyla birlikte zamanımıza miras kalmıştır.
Meşk usulü
Harem-i Humayun’da ya da saray dışındaki konaklarda hanende ve sazendelerden ders alan kadınlar “meşk usulü” denen bir sözlü aktarım yöntemi ile müzik yaptılar. Lâle Kadınlar Topluluğu da bu yöntemin günümüzdeki temsilcilerinden.
MS 2. yüzyılda yazılan, Bizans döneminde İstanbul’da kopyalanan dünyanın bilinen en eski harita kitabı, tıpkıbasım olarak Boyut Yayınları tarafından yayımlandı. Eser İstanbul’un fethiyle Fatih tarafından bulunarak korumaya alınmış, sonrasında unutulmuş ve Mustafa Kemal’in emriyle tamir edilerek kurtarılmıştı. Orijinal eser tekrar restore edildi ve tıpkıbasımı yapılarak okurlara kazandırıldı.
İlk Dünya Atlası
MÖ 2. yüzyılda İskenderiyeli Yunan coğrafyacı, astronom, matematikçi ve müzik bilgini Ptolemaios’un eseri ‘bilinen ilk Dünya Atlası’ olarak kabul ediliyor.
Geçen ay başında İTÜ Maslak Kampüsü’nde ve İsviçre Bern Üniversitesi salonlarında eşzamanlı bir kitap tanıtım etkinliği gerçekleştirildi. İsviçre’deki eşzamanlı tanıtım bilinmez ama, İstanbul tanıtımı basında oldukça ilgi gördü. Prof. Dr. Celal Şengör’ün sözleri tanıtıma damga vurdu.
Meşhur coğrafyacı, astronom, matamatikçi ve müzik bilgini olan Klaudios Ptolemaios, İslâm dünyasında Batlamyus ya da Batlamyus el Kaluzi olarak biliniyor. Hellenistik Çağ’da yazılıp, 1300’lerde Bizans başkentinde kopyalanan bu meşhur Yunanca elyazması oldukça önemli.
Bilim tarihinde adından en çok bahsedilen isimlerden olan Batlamyus, Mısır’ın İskenderiye kentinde 2. yüzyılda yaşamış. Onun hazırladığı ve dünyanın ilk atlası olarak anılan Geographike Hyphegesis (Coğrafya Rehberi) adlı eser yüzyıllar boyunca kullanıldı. Antikçağ boyunca birçok nüshası hazırlanan bu kitabın bugüne ulaşan nüshaları, çok daha sonraları Bizans dönemine ait elyazmalarıdır.
Kitap yazıldıktan yaklaşık 1100 yıl sonra hâlâ önemini koruyordu. Ortaçağlar boyunca da hem Doğu’da hem Batı’da elyazmaları hazırlandı. Bunlardan en tanınmış olanları Vatikan ve Topkapı Sarayı kütüphanelerindedir. Saray nüshası 1300 yılı dolaylarında Bizans başkenti Konstantinopolis’te belki de saray için elyazmaları kopyalayan bir merkezde hazırlanmış. Bugün Vatikan Kütüphanesi’nde olan nüsha da muhtemelen İstanbul kökenli.
Anadolu ve EgeElyazması eserin restore edilerek 2 cilt halinde yapılan yeniden basımında Ege ve Anadolu’nun da içinde bulunduğu 27 özgün harita bulunuyor.
Eserin Bizans dönemindeki macerasını bilmek zor. Muhtemelen fetihten sonra Topkapı Sarayı’na getirtilmiş ve Fatih Sultan Mehmet’in kütüphanesinde korunmuştur. Bizans başkentinin manastır ve saray kütüphanelerinden bazı yazmaların sultanın korumasında Osmanlı sarayına alınması oldukça ilginç. Bizans sarayı için kopyalanan ve içerisinde bir dünya haritası da olan bu kitaba, dünya hakimiyetini arzulayan Fatih’in özel bir ilgi gösterdiği tahmin edilebilir.
Bu yazmanın Osmanlı sarayında Fatih sonrasındaki macerası bilinmez. Ancak bir uzmanın okuyup anlayabileceği bu çok özel kitabın giderek unutulduğu ve kütüphane raflarında kaldığı tahmin edilebilir. Metni okumak için eski Yunanca bilen biri olsa bile, metinleri anlamak uzmanlık gerektiren teknik bir konudur.
Kitabın yeniden tesbiti, sarayın müze haline getirilmesi çalışmaları sırasında, erken cumhuriyet devrinde olmuştur. 1924’ten itibaren saray yapılarında dağınık olan kütüphaneler ve kitaplar biraraya getirilmiş ve Yunanca kitapların bir katalogu Adolf Deissmann tarafından yapılmıştır. Deissmann kötü durumdaki yazmanın restorasyonu için Hugo Ibscher önermiş. Mustafa Kemal’in özel ilgisi ve takibi sayesinde kısmi bir restorasyon yapılmış.
Hugo Ibscher dönemin en meşhur kitap restoratörlerinden biridir. Sayfaları dağılmış, devam eden bir çürüme ile karşı karşıya olan yazma toplanmış, 120 sayfanın ve bunların içindeki 27 haritanın tamiratı yapılmış. 1927-1929 arasında kısa aralıklarla yapılan bu ilk restorasyonda, öncelikle kitabın ömrünü uzatmak için çabalanmıştır. Daha geniş çaplı bir iyileştirmenin ise gelecekte gelişecek restorasyon yöntemleri ile ele alınması istenmiştir. Bu çalışmayla varlığı dünyaya duyurulan yazma, artık “Topkapı Sarayı Nüshası” ya da Codex Seragliensis adıyla ve “Gayri İslâmi Yazmalar 57 (Gİ57)” numarası ile bilinir olmuştur.
Dünya çapında tanıtımKitabın tanıtımı Ptolemaios Enstitüsü’nün bağlı bulunduğu Bern Üniversitesi (İsviçre, altta) ile eşzamanlı olarak İstanbul Teknik Üniversitesi’nde gerçekleşti. Tanıtıma Prof. Dr. Celal Şengör (sağda), İTÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karaca (ortada), Boyut Yayın Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Özükan (solda) katıldı.
Uzun yıllar sadece sınırlı sayıda uzmanın görebildiği kitap 2003-2004 yıllarında Bern Ptolemaios Araştırmaları Merkezi’nin gayretleri ile yeniden gündeme geldi. Kültür Bakanlığı ve Topkapı Sarayı Müzesi’nin izin ve desteği ile başlayan çalışmalarda, eserin restorasyonuna karar verildi. Kültür Bakanlığı’nın İstanbul’daki Restorasyon ve Konservasyon Merkez Labaratuvarı’nda 2016 yılına kadar devam eden uzun bir çalışma ile restorasyon gerçekleştirildi. Bu çalışma sırasında gerekli olan bazı teknik malzeme Topkapı Sarayı Müzesi idaresinin girişimleri ile Prof. Dr. Celal Şengör ve Oya Şengör’ün sponsorluğunda sağlandı.
Etkinliğin İstanbul kısmında, bu tarihî yazmanın bir tıpkıbasımı tanıtıldı. Ortaçağ yazmalarının bu etkileyici nüshası, kullanım kolaylığı, maliyet ve diğer pratik amaçlar dikkate alınarak dörtte üçü boyutlarında, tıpkıbasım olarak basıldı.
Bazı sayfaları oldukça kötü durumda günümüze ulaşan kitabın tıpkıbasımı, birçok açıdan önemli. Eser, tıpkı yüzyıllarca sarayda kaldığı gibi kitap meraklılarının evlerinde kalacak, belki bazıları zaman zaman eline alıp bakacak ama, çok önemli bir kültürel miras. Türkiye’de bu metinleri okuyabilecek kişi sayısı oldukça az; ancak haritalar, hazırlanmalarından beri sekiz asır geçse de olağanüstü etkileyici.
Kitap, Boyut Yayınları tarafından basılmış. İçinde Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın sunumu; Prof. Dr. Celal Şengör’ün Fatih devri ile ilgili önemli tespitler içeren bir makalesi; Alfred Stückelberger, Florian Mıttenhuber ve Robert Fuchs’un restorasyon hikayelerini içeren metinleri var.
Kitabın tanıtımı sırasında dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Topkapı Sarayı Müzesi, restorasyon çalışmalarının yapıldığı İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkez Labaratuvarı ve onların bağlı olduğu Kültür Bakanlığı yetkilileri maalesef yoktu. İlgili kurumlardan, laboratuvardan ve burada verilen emekten bahsedilmedi. Tanıtım, ertesi gün daha çok Prof. Dr. Celal Şengör’ün bir Kanunî Sultan Süleyman için sarfettiği sözlerle medyada ve sosyal medyada yer aldı.
Hasan Âli Yücel, cumhuriyet rejiminin kararlı savucularından biriydi. Atatürk’ün eğitim alanında bizzat seçtiği önemli bürokratlardan olmasına rağmen, imparatorluktan cumhuriyete geçişte her yönüyle eskiye bağlı biliminsanlarını ve edebiyatçıları koruyup, kollamıştı.
Kültür dünyamızın cumhuriyet tarihindeki zirve isimlerinden biri kabul edilen Hasan Âli Yücel, bundan 57 yıl önce 26 Şubat 1961’de beklenmedik bir şekilde yaşamını yitirdi. Ölümünden bu yana hakkında onlarca kitap, makale yazılan; çalıştaylar, anma günleri düzenlenen bu devlet ve kültür insanı için Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın 60. yılı nedeniyle açılan sergide dağıtılmak üzere Hasan Âli Yücel 1897 – 1961 başlıklı bir albüm çıkarılmıştı. (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Haz.: Ruken Kızıler – Nedret İşli, İstanbul, Kasım 2016, [114 sayfa]).
Bu büyük hümanizma savunucusu kültür insanı için yapılanlar yanında, Hasan Âli Yücel’in daha yazılmamış, araştırılmamış pek çok insani özelliği, eseri vardır. Bu kültür insanının, Canan [Yücel] ve Muammer Eronat varisleri tarafından Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi’ne hediye edilen kütüphanesi, “Hasan Âli Yücel Özel Koleksiyonu” başlıklı özel bir mekanda ve bölümde hizmete sunulmuştur.
Ünlü biyografi üstadı İbnülemin Mahmud Kemal İnal, ömrü boyunca kendisini koruyan cumhuriyetin kültürlü, bilgili, çalışkan ve devrimci bürokratı, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel için Son Asır Türk Şairleri isimli eserinde yazdığı hayat hikâyesinde, “edib, nazik, kıymetli, meziyyetli gençlerdendir” diyerek sözlerini bitirir. İşte o “meziyetli genç” Hasan Âli ise İbnülemin ile ilk tanışmasını şöyle nakleder:
“Beyazıt ve civarında eski ve acaip kıyafetli bir zat görürdüm. Başında geniş bir fes, sırtında redingot, ayağında kaloş kundura; çok kere, kendisine benzer ve biraz önünden yürür biriyle beraber… Sorduğum zaman, Babıâli erkânından ve kudemâdan bir zat demişlerdi. O sıralar, pek öyle ilmi şöhreti yaygın değilmiş demek. Birinci Dünya Harbinin Yedek Subaylığından terhis edilip de Darülfünun’a geldiğimde bir gün kütüphaneye gitmiştim. Baktım o zat! Bir kitap mütalea ediyor ve önündeki deftere notlar alıp yazıyordu. Ben, kütüphane müdürünü bekliyordum. Bir başka iskemlede de başka biri oturmuştu ve durmadan burnunu karıştırıyordu. O acaip kıyafetli zat, arada başını kaldırıp hiddetli gözlerle bu zevksiz ameliyenin aralıksız icra olunduğu tarafa bakıyor ve ‘Tövbe, estağfurullah!’ deyip tekrar mütalesına dönüyordu. Nihayet sabrı tükenmiş olacak ki, o adama yüzünü çevirdi ve sert bir sesle:
– Zât-ı âliniz sivil misiniz, asker mi? Asker iseniz sunuf-ı selaseden hangisine mensup sunuz? Piyade mi, süvari mi, topçu mu? Herhalde topçu olacaksınız! Durmadan burnunuzdan gülle imal ediyorsunuz.
Biraz durdu ve sonra:
– Ayıptır, efendi, dedi, çek elini burnundan!…
Adam bir şey söylemeden, mahçup, kalktı ve gitti. Bu defa bana döndü:
– Adınız ne bakayım, siz kimlerdensiniz?
diye sorunca hemen hürmetle cevap verdim. İsmimi söylediğim zaman:
– Sizin, Telgraf ve Posta Nazırı Hasan Âli Efendi ile karabetiniz var mı?
Tasdik cevabım üzerine:
– Büyük babanız kamil bir zat idi. Telgraf Nazırı idi, ama curnalci değildi. Efendiliği, vezarete tercih etmiş, derviş-meşrep bir adamdı. Amcalarınızı da tanırım. İzzet Bey hazin şarkılar bestelemiş bir musikişinastı. Genç öldü (ve ezberden ölüm tarihini söyleyince hayretim büsbütün arttı).
Dahası da vardı. Babamı, işlerini, diğer amcalarımı birer birer saymaya, memuriyetlerini, azillerini, nasıplarını döküp, sıralamaya başladı. Nihayet:
– Helal süt emmişsiniz. Din ü devlete hâdim olursunuz!
dedi ve benim teşekkür cevabımı bile beklemeden başını kitabının üstüne eğip tekrar okumaya koyuldu. Ne yapacağımı şaşırdım. Kalkayım mı, oturayım mı diye düşünürken:
– Niye boş duruyorsun, oğlum? Ya bir şey mütalea et, ya kalk işine git!.. demez mi? Bundan istifade ederek teşekkür ettim ve kalktım, dışarıya kendimi attım”.
Bu mizahi tanışma, ömür boyu sürecek bir sevgi, hürmet ve kadirbilirlik çerçevesi içinde sürecek birlikteliğin ilk basamağı oluyordu. İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in 24 Mayıs 1957’de vefatına kadar aralıksız sürecek bu dostluk ve korumacılık, onun ölümünden sonra da hatırasını yaşatmak için yapılan çabalarla taçlanacaktır (Bkz: Hoş Sadâ, İstanbul, 1958, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları).
Çeviri ve yazın atağı Hasan Âli Yücel’in şahsî çabasıyla Türkiye, çeviri ve yazın alanında önemli bir atak gerçekleştirmiş ve Cumhuriyetin ilk yıllarında birçok eser yeni harflerle yayımlanmıştı. Bunların şu anda Sahaf Emin Nedret İşli’de bulunan birkaç örneği (üstte). Hasan Âli Yücel’in Münif Fehim tarafından yapılmış bir portresi (sol sayfada).
Hasan Âli Yücel cumhuriyet rejiminin savunucularından, Atatürk’ün eğitim alanında bizzat seçtiği önemli bürokratlardan biri olmasının yanısıra, imparatorluktan cumhuriyete geçişte her yönüyle eskiye bağlı biliminsanlarını ve edebiyatçıları koruması kollamasıyla da bilinir. Yücel, İbnülemin, Ziya Şükun, İsmail Saib Sencer, Baki Baykara gibi kitap ve tasavvuf ehli kişilere kol-kanat germiştir. Gündüz üyesi olduğu Cumhuriyet Halk Partisi politikaları, kültür hareketleri konusunda âteşin nutuklar söyler, akşam eve geldiğinde Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevi’sini okuyup, şerhler yapan bir kişiliğe bürünürmüş.
3 Mart 1924 tarihinde çıkan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ndan sonra, 1926’da kurulan Maarif eminliklerinde müfettiş olan Hasan-Âli Yücel, bu yeni, yoğun eğitim hayatı döneminde Türk dili konusunda da çalışmalar yapar. 1928’deki Harf Devrimi sonrasında, yılın sonuna doğru Tevfik Fikret’in Tarihi Kadim – Doksan Beşe Doğru isimli şiirlerini Latin harfleriyle basılan ilk kitaplardan biri olarak yayımlar. Bir önsöz ve kendisine ait bir şiir ilavesiyle Nümune Matbaası’nda bastırdığı eser çok büyük bir ilgi görür. Bu kitaba yazdığı önsözde:
“Fikret, bütün hayatında, tahakküme, her türlü istipdada, dini, siyasî, dünyevî, uhrevî esaretlere isyan etmiş bir şairimizdir. Doksan Beşe Doğru ile Tarihi Kadim, yerdeki taçla gökteki tahtın mütecaviz tehakkümüne başkaldıran bir tuğyandır. Ona imansız diyenlerden çok daha mühim olan Fikreti gayz duyduğu velayetlerin yıkıldığı bu devirde hatırlamamak günah olur. Bu iki manzumeyi neşre saik olan, sadece yakın bir mazideki hâlimizi hatırlatmak ve bu vesiyle içinde bulunduğumuz devrin en bahtiyar imkânlarla dolu olduğunu bir kere daha düşündürmektir.
Bunlara bir de kendi manzumelerimden birini ilaveye cür’et ettim. Çünkü o da aynı tehassüsle yazılmıştı; şu farkla ki, ben aziz şairin idrak edemediği halâs gününü görmek saadetine erebilmiştim” diyecektir.
Tevfik Fikret’in fırtınalar koparmış iki şiirini dil devriminin günlerinde ilk kez Latin harfleri ile bastıran Hasan-Âli Yücel eserin sonuna ilave ettiği Yeni Hayat isimli dokuz kıtalık şiirinin bazı kıtalarında şöyle demektedir:
“Duymadan düşünmek yok dinimizde
Biz kalp adamıyız, gönül eriyiz.
İnsanız, insanlık esastır bizde;
Ne ciniz, ne melek, ne periyiz.
Keşkülle asayı çölde bıraktık
Külahı, hırkayı çiviye taktık
Gönülde marifet kandili yaktık
Bu ince işlerin hünerveriyiz
Okuyup okutmak işimiz bizim,
Haram lokma kesmez dişimiz bizim,
Her yerde bulunmaz eşimiz bizim,
Biz yeni hayatın erenleriyiz!”
Eğitim ve öğretim alanında yaptığı katkılar, büyük devlet adamlığı dışında yazdığı şiirler, edebiyat alanında yaptığı incelemeler ile yetinmeyip kurdurduğu “Klasik ve Modern Tercüme Eserler (1940 -1946)” serisi ile yaptırdığı çeviri kitaplar Hasan Âli klasikleri olarak anılagelmiştir. Çok partili hayata geçildikten sonra devam ettirilmeyen bu çeviri faaliyetinin kesintiye uğraması Hasan Âli Yücel’i gönülden üzmüştür. Hayatının son yıllarında tamamlamak istediği bu çeviri hareketini yeniden canlandırmak adına 1956’da Türkiye İş Bankası ve onun kültür sevdalısı genel müdürü Ahmet Dallı’nın desteğiyle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın kurulmasını sağlamıştır. Yaşamının son yıllarında yeniden bir kültür – yayın politikası geliştiren bu insana kurucusu olduğu yayınevi her zaman vefa ile yaklaşmakta, onun bıraktığı kültür mirası özenle korunmaktadır. 2006’dan bu yana “Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi” adıyla dünya edebiyatının seçkin örnekleri yeniden çevrilerek yayımlanmaktadır.
Aydınlar toplantısı Hasan Âli Yücel’in Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halid Ziya Uşaklıgil gibi dönem aydınlarıyla düzenlediği bir toplantı çıkışı sonrası.
HASAN ÂLİ YÜCEL’İN ARDINDAN
Demokrasimizin en büyük kurbanı
Yazar Yusuf Ziya Ortaç, Bir Varmış Bir Yokmuş- PORTRELER adlı kitabında bundan 57 yıl önce, 26 Şubat 1961’de ölen Hasan Âli Yücel hakkında unutulmaz bir yazı kaleme almıştı.
İnsan nasıl ölür, bilir misiniz?.. Ansızın bir sendeleyişle, bir kalp duruşuyla değil. Annesinin ölümüyle, babasının ölümüyle, dostlarının, sevdiklerinin, kafa ve gönül arkadaşlarının ölümleriyle her gün birer parça, birer parça, birer parça…
Benim bir Ahmet Haşim’im vardı: Güzeli beraber tadar, çirkinden beraber iğrenir, beraber güler, beraber kızar, beraber acırdık. Sevincim onun da sevinciydi, öfkesi benim de öfkem!
Benim bir Mithat Cemal’im vardı: Yalnız vücutlarımızla iki ayrı insandık. Bütün bir yaz, Anadolu Klübü’nün bahçesinde, neşemiz tek kahkaha olurdu. Şimdi yıllardır onsuzum. Mithat Cemal’siz bahçede dost gözlerle baktıklarım kimlerdir bilir misiniz?… İhtiyar ağaçlar!
Sanırdım ki bu ikisinin ölümü kadar acı dost ölümü olamaz. Olurmuş! İşte Hasan Âli Yücel’in ölümü…
O, benim mektep arkadaşımdı. Vefa İdadisinde beraberdik. Zeki, çalışkan, hırslı bir öğrenciydi. Sonra, Birinci Dünya Savaşı’nda birbirimizi kaybettik. Yalnız bir gece, eski Gaziantep mebusu rahmetli İshak Rafet’in zengin akraba konağındaki sofrasında konuşarak, gülüşerek, dertleşerek ve türküler, destanlar, nefesler okuyarak geçirdiğimiz bir gece, hala yıldız yıldız gönlümdedir. Asıl dostluğumuz bu üç dört saatlik kadeh arkadaşlığından sonra başlamıştır.
Kafası kadar gönlü de zengin insandı. Okurdu ve yazardı. Düşünürdü ve duyardı. Doğuyu da tatmıştı, Batı’yı da… Çağının ünlü bir güzeline yazdığı:
Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz?..
Aşkın beni sermest ediyorken keder olmaz,
Ölsem de senin uğruna canım heder olmaz,
Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz?..
Dalgın ve ilahi, eriten bir bakışın var,
Bir anda bütün ruhumu birden yakışın var,
Karşımda periler gibi nazan akışın var,
Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz?..
şarkısı onundur. Bu iki dörtlük bile, Yücel’in nasıl bir kalb adamı olduğunu anlatmaya yetmez mi?
Bir memleket gezisinde, Atatürk onu da yanına almıştı. Yeni insanlar vardı bu yolculukta. Atatürk, onları çeşitli konularda konuşarak deniyor, tartıyordu. Bir akşam, sofrasındakilere sormuştu:
– Sıfır nedir?
Yücel’in cevabı şu oldu:
– Sizin huzurunuzda ben!
Bu imtihan gezisinde, Hasan Âli, sıfır almayan tek yolcudur sanırım.
Efsane Bakan’ın efsane fotoğrafı
Hayat dergisinin ilk günlerinde, efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel. Ozan Sağdıç, bu tarihi kareyi şöyle aktarmıştı: “… Daha sonra yazıişleri salonuna geldi, herkesle selâmlaştı, kendisine sunulan bir iskemleye oturdu. İlkokul kitaplarımızda Atatürk ve İnönü’nün fotoğraflarından sonra onun fotoğrafı olurdu. Sonradan tiryakisi olduğumuz M.E.B. klasiklerinde de görürdük onu. Siması belleğimize iyice yerleşmiş. Hazır bulmuşken bir fotoğrafını çekeyim dedim. Bizden birisiyle konuşuyordu. “Beni yok sayın, doğal halinizle bir fotoğrafınızı çekmek istiyorum” dedim. Filmimin elverdiği ölçüde birkaç kare çektim…”.
Yücel’in politika hayatı, Milli Eğitim Bakanlığiyle başarılar içinde geçmiştir. Karanlık topraklarımızın ilk fecri Köy Enstitüleri, Köy Okulları, Kız San’at Enstitüleri, bir kitaplık dolusu klasikler tercümesi, opera, İnönü Ansiklopedisi… Bırakınız tümünü, bir tanesi bir insanı bahtiyar etmeye yetmez mi?
Ona komünist dediler. Neden mi?.. Bu aydınlar çorağında kaybedecek tek insanımız olmadığını bildiği ve her değerin üstüne titrediği için!
Ne oldu?… Onun kaybetmek istemediği değerlerin hepsini başka milletler kazandılar: Şimdi, kimi Fransız Üniversitelerinde profesör, kimi Amerika’da!…
O yabancı ve bayındır ülkelerde Milli Eğitim Bakanları hep vatan haini midirler?
Bana sorarsanız demokrasimizin en büyük kurbanı Hasan Âli Yücel’dir. Geriliğe verdiğimiz bütün kurbanlar ondan sonra gelir.
Hiç unutmam, sayın Avni Başman’a D.P. nin ilk Maarif Vekili olduğu günlerde sormuştum:
– En başarılı Milli Eğitim Bakanımız kimdir?
Düşünmeden cevap vermişti:
– Yücel!
İşte bu Yücel’i, bir gün, kendi partisi, kendi gazetesinin, Ulus’un sayfalarından bile koğdu!
O kırılmış kalbin, ansızın duruşuna değil, bu kadar dayanışına şaşmalıyız.
(Bir Varmış Bir Yokmuş- PORTRELER; Yusuf Ziya Ortaç, Akbaba Yayınevi, 1963)
Tolstoy’un ünlü eseri Harp ve Sulh, 1942’de Türkçe’ye çevrilmeye başlandı. Zeki Baştımar ve Nâzım Hikmet tarafından ortak tercüme edilen dev eser, bu iki aydının mektuplaşmalarında da temel konulardan biriydi. Edebiyat ve siyasetin biraraya getirdiği dostluklar, dilin kullanımı ve gündelik hayat üzerine, bir dönemin belki de en kıymetli belgeleri…
Lev Tolstoy’un, Napoléon’un 1812’deki harekatının aynasında dönemin Rusya’sını anlattığı Harp ve Sulh romanı, 1865’den 1869’e tefrika olarak yayımlanmıştı. Dünya edebiyatının sayılı klasiklerinden dört ciltlik devasa eserin Türkçe’ye ilk tam çevirisinin macerası, iki çevirmenin mektuplaşmalarının ötesinde ilginç rastlantıların da hikâyesidir.
ZEKI BAŞTIMAR, YAŞAM ÖYKÜSÜ, MEKTUPLAR, YAZILAR GENIŞLETILMIŞ 2. BASKI
Bir başka savaşın, o güne kadar yaşanmış olanların en dehşetlisinin karanlık günlerinde Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosunun çeviri listesinde yer alan bu 2000 sayfalık dev eser, Zeki Baştımar’ın adıyla yayınlanmış (1943); ancak onunla birlikte, hapishanedeki Nâzım Hikmet’in de ortak ürünü olmuştur. 1942’de başlayan bu oylumlu çevirinin ilk cildi 1943’te, diğerleri sırasıyla 1945, 1946 ve 1948 yıllarında yayımlanır.
Nâzım Hikmet’in mahpusluk döneminde akim kalan bir abajur üretimi, iflas eden dokuma kooperatifi dâhil olmak üzere ekmeğini kazanmak ve ailesini geçindirmek için çeşitli faaliyetlerde bulunduğu bilinir (“Mâlum ya Viran olası hânede evladü ayal var” diye yazar Zeki Baştımar’a). Bunların arasında daha sonra yapacağı birkaç çeviri işiyle birlikte, hepsinden daha kapsamlı olan ve daha uzun bir zaman dilimine uzanan Harp ve Sulh çevirisi bulunmaktadır.
Bu çeviri macerası vesilesiyle Nâzım Hikmet, diğer çevirmen Zeki Baştımar ile “Görülmüştür” mühürlü bir dizi mektupta hem çevirinin gidişatı üzerinde fikir alışverişinde bulunmuş hem de sürekli tahsilat hakkında bilgi edinmeye çalışmıştır. Öte yandan bu mektuplaşmanın her mahpus gibi yalnızlığını kısmen gidermesine yaradığı da eklenmeli. Çeviri tamamlandığında “Emin olun ki hapislik devrimin şu son yedi sekiz yılında bana sevgili bir insan eli şefkatıyla uzanan, evimden ve sizden gelen mektuplar oldu. Arada, tercüme, mektuplaşmaya bir vesile olmuştu, bu vesilenin kalkmasıyla mektuplarınızın arkasını kesmemenizi reca ederim” diye yazıyordu Nâzım.
Aslında Nâzım Hikmet ile Zeki Baştımar eski tanıştılar; Moskova’daki aynı okulda (KUTV-Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi) okumuşlar ve ülkede Türkiye Komünist Partisi’nde (TKP) kısa bir dönem de olsa aynı saflarda (muhalefet) bulunmuşlardı. Rastlaşmalar bununla sınırlı kalmayacak, Nâzım Hikmet hapisten çıktıktan sonra Rusya’ya geçecek ve 10 yıl sonra bu kez 1951-52 TKP tevkifatından aldığı hükmü tamamladıktan sonra 1961’de yurtdışına çıkan Zeki Baştımar ile TKP Merkez Komitesi Dış Bürosu üyesi olarak beraber çalışacaktır.
Mektuplaşmalarda bu siyasal geçmişe dair herhangi bir gönderme elbette bulunmamaktadır. “Görülmüştür” damgasının bile yeterli olmadığı koşullarda bunu garipsememek gerek (“Ben tabir caizse ‘şuurlu’ bir hapis vatandaş olarak mektuplarımı hapishane idaresine kontrol ettirdikten ve mühürletip imzalattıktan sonra gönderdiğime göre, hapishane idaresine ve binaenaleyh Türkiye Cumhuriyeti Bursa Adliyesine itimat etmeyip mektublarımı ikinci bir kontrolden geçirerek, Türkiye postalarının mahremiyetine tecavüz edenler varsa bu marifetlerinin mahiyetini tesbit ve adlandırmak biraz da kendilerine güvenilmiyen Adliyeye ve mahremiyeti ihlal olunan postaya düşer”. 28 Ocak 1943).
Mektuplaşmanın yer aldığı kitabı yayına hazırlayan Erden Akbulut’un sözleriyle mektupların künyesi şöyledir: “Bu mektuplar, yurtdışına giderken Zeki Baştımar tarafından yeğeni Süreyya Hacıyakuboğlu’na bırakılmış, o da bunları İlhan Selçuk’a iletmiştir. İlhan Selçuk’un bağışı olarak Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı arşivinde bulunan bu mektupların bir kopyasını ve yayın haklarını veren Vakıf yöneticilerine teşekkür ediyorum. Ne yazık ki Zeki Baştımar’ın gönderdiği mektupların büyük bölümü yoktur. Ayrıca Memet Fuat Arşivi – Piraye Koleksiyonu’nda bulunan Zeki Baştımar’ın bir mektubunun varlığı bilgisini veren ve kopyası ile transliterasyonunu ileterek yayınlamama olanak sağlayan Yeşim Bilge’ye teşekkür ediyorum”.
Zeki Baştımar
Dünya edebiyatının sayılı klasiklerinden Savaş ve Barış’ın Türkçeye ilk tam çevirisi II. Dünya Savaşı yıllarındaki çevirisi Nazım Hikmet’in adı es geçilerek yalnız Zeki Baştımar (üstte) adıyla yayınlanmıştı.
Çeviri başlıyor
Başvekâlet Umumî Murakabe Heyeti’nden Zeki Baştımar, “birinci cildin 1943 Nisanına, ikinci cildin Ağustos nihayetine kadar, diğer ciltlerin de 1944 ortalarına kadar dilimize çevrilebileceğini bildirdim” demekte. Ortak çeviri konusunda, hele hele birlikte çalışma imkanı olmayan iki çevirmenin en temel meselesini de “Tercümede bir vahdet bulunması gerek. Lakin ben bir üstatla ancak bir tezat teşkil edebilirim” diyerek belirtiyor.
Nâzım ise Tolstoy’un üslubu üzerinde hassasiyetle duruyor ve aslıyla mukayese etmek için değil ama bir çeviri örneği olarak Fransızcasını görmeden çeviriye başlayamayacağını belirtiyor.
İlk kez böylesi bir edebi eser çeviren Nâzım Hikmet, çeviri yol aldıkça, ilk cildin bitiminde şöyle yazar: “Tercümede bir çok hatalar yapmış olabilirim, hele askerî rütbelerde sivil memuriyet isimlerinde filan. Bundan başka da yanlışlarım varsa istediğiniz gibi düzeltebilirsiniz. Ben yalnız bir şeye dikkat ettim: Tolstoy’un edasını ve üslubunu elimden geldiği kadar muhafazaya. Bu hususta fıransızca tercümesinden biraz daha muvaffak olduğumu sanıyorum. Fıransız tercüman buna hiç dikkat etmemiş, bazen Tolstoy’un bilhassa uzun bir cümle turnürüyle söylediklerini, sanki Tolstoy onu daha kısaca söylemesini beceremezmiş gibi, kısaltmış, bazen de bunun aksini yapmış”.
Tolstoy çevirisi, üslup ve “çeviri nasıl yapılmalı” konusunda Kemal Tahir’e, Vâ-Nû’lara Mektuplar’ında da görüşlerini dile getiriyordu. Ne de olsa “halis muhlis bir dev”le cebelleşiyordu.
Mektuplar ilk kez yayınlanıyor Dört ciltlik dev eserin iki çevirmeninin ilk kez yayınlanan mektuplaşmaları ile çevirinin ilginç macerası da gün yüzüne çıkıyor.
Tolstoy üslubu, hapishanedeki edebi faaliyetlere de yansımıştır. “Kendisi çok dikkate değer hikâyeler ve şiirler yazıyor, türkçeden başka dil bilmiyor, harıl harıl fıransızcaya çalışıyor, işte o, Tolstoy tercümesindeki üslup başkalığından faydalandığını söylüyor, hattâ yeni bir hikâyesinde, tâbir caizse, Tolstoyun üslubunun bir iki örneğini de başarıyla verdi” diye Orhan Kemal’i takdim eder. Arada geçerken dil ve üslup üzerine mülahazalardan kendini alamaz: “Muhteva üzerinde çalıştıkça şekil çıkacaktır. Filhakika bazen bu şekil bugünkü kitabı nesir dilinden bazen uzaklaşacaktır, ama ne yapalım, daha doğrusu ne ala, ne iyi, zaten bugünkü nesir dilimizin sentaksı, ana şekli, bizim tabir caizse meşrutiyet burjuvazimizin cılız, basit muhtevasına uygun bir nesnedir ve öylece de kalıplaşmış, donmuştur ve binaenaleyh bunun yıkılması gerektir. Bu bir zarurettir, şiirde olan şey, zaten malum ya, şiir her zaman önde gider, nesir dilimizde de olacaktır”.
Harp ve Sulh çevirisi Nâzım’ın enerjisinin önemli bir kısmını alsa da kendi çalışmalarını da ihmal etmez: “Bir taraftan da ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ diye üç yıldan beri bir kitaba çalışıyorum. Günler saatleri dehşetli kısaltarak kuş gibi geçiyor”.
Üslup tartışmalarının yanısıra güncel dil sorunları da mektuplaşmalarda araya girer. Zeki Baştımar merkezden bilgiler aktarır: “… bugünkü neşircilerimiz arasında ara sıra münakaşa edilen bir (ve) meselesi var, hatta Tercüme Bürosunda bir (ve) düşmanlığı var. Hatta o kadar ki tercüme ettiğimiz kitabın adına “Savaş, Barış” denmesini teklif edenler bile bulundu. Bu kadarı da çok saçma tabii. Yabancı dillerde çok bol olan (ve)leri tercümede çok defalar virgülle geçmek, bazen “de”, “ile” ve yerine göre başka edatlarla ifade etmek mümkündür ve dilimize daha uygun düşüyor. Bununla beraber şüphe yok ki ve ve’dir, icap ettiği, uygun düştüğü yerde ne kadar sık da olsa kulanılmak gerektir” (27.3.43). El cevap: “Mektubunuz geldi, söyledikleriniz pratikte çok doğru olan şeylerdir. Ve ve’dir amma, elbette ki müşteriyi düşünmeğe mecburuz, bundan dolayı ben elimden geldiği kadar zavallı, canlı, zaruri VE’lerin canına kıydım. Mamafi siz dilediğiniz gibi Ve katliamında bulunabilirsiniz”.
Çok nadir de olsa Nâzım kendi hukuki durumundan sözeder: “Size bir de sevineceğinizi sandığım bir haber vereyim: Ben dayımdan [Ali Fuat Cebesoy] iadeyi mahkeme talebinde bulunmak üzere istida dilekçesi aldım. Bu teşebbüse kendiliğinden girişmiş. Temize çektim gönderdim. Dilekçe gayet etraflı, vakıfane ve vakur yazılmıştı. Uğradığımız kanunsuzluğu etrafıyla izah ediyordu. Bundan bir netice çıkarsa benim gibi gadre ve kanunsuzluğa uğramış diğer sözde suç ortaklarım da, ben de hürriyetimize kavuşacağız demektir. Bu bir ümit. Ben yüzde elli ihtimal veriyorum. Haydi hayırlısı diyelim (11.12.43). “Hayırlısı” diyordu ama çalışma temposunu düşürmüyordu. Rubailer, Saat 21-22 Şirirleri ve Memleketimden İnsan Manzaraları gibi düzenli mesai gerektiren çalışmaları aksıyor (“Tercüme bütün günümü yiyip bitirerek alıyor”); fizikî olarak zorlanıyordu (“Kolum fena sancıyor. Galiba tercümeye çalışmaktan oldu bu”). Ama bir mahpusun el kitabının belki de ilk cümlesini de yazmıştı: “Çalışıyorum, o kadar çalışıyorum ki, ne ihtiyarladığımı, hattâ bazan da, ne de hapis olduğumu farkediyorum”.
Mareşal Çakmak ve çevirmenler
Zeki Baştımar adına izni alınan ve onunla birlik yürütülen Harp ve Sulh çevirisinde Nâzım’ın katkısını öğrenen Mareşal Fevzi Çakmak durumu hiç de hoş karşılalmamış, Hasan Âli Yücel’i komünistleri kollamakla suçlamıştır. Eğer diğer -yasal- çevirmenin TKP’nin o günkü önemli yöneticilerinden biri olduğunu bilseydi ne yapardı, bilinmez! TKP’den “troçkist polisçi” diye atılan birinin o günkü partinin önde gelen yöneticisiyle teşriki mesai içinde bulunması da ayrıca dikkate değer.
1905 doğumlu Zeki Baştımar, 1922-26’da Trabzon Muallim Mektebinde okudu, TKP’ye katıldı ve 1929’da Moskova’da KUTV’u bitirdi. Türkiye’ye geldiğinde, Nâzım Hikmet, Sarı Mustafa (Börklüce) gibi muhaliflerin yer aldı. Bu muhalefetin gerekçesine dair elde belge olmadığı için, esas ayrılığının ne olduğuna dair kesin bilgiler de yok. Ancak Komintern’e gönderilen bir rapora göre, sorun parti içi demokrasidir. Baştımar askerlik dönüşü muhalefetten ayrıldı ve 1932’de yapılan TKP 2. Konferansı’nda merkez komitesine seçildi. 1 yıl tutuklu kaldıktan sonra 1933’te tahliye olduğunda siyasi büro üyesiydi. 1934’te ikinci kez Rusya’ya gitti, Komintern’nin son kongresi olan 1935’teki VII. Kongre’de Şefik Hüsnü ile birlikte Türkiye delegesi oldu.
Nâzım Hikmet ise o günlerde dönemin önde gelen siması Şefik Hüsnü tarafından “Ancak polis, yalnızca bu açık saldırı yöntemine başvurmakla kalmamaktadır. Türk burjuvazisi, çeşitli küçük burjuva dönek gruplarını, özellikle Nâzım Hikmet’in Troçkist muhalefet grubunu Komünist Partisi’ne karşı kullanmasını biliyor…” denilerek açıkça mahkûm edilmişti.
Baştımar 1937’de Türkiye’ye dönüp Ankara’ya yerleşti ve Başvekâlet Murakebe Heyeti Kütüphanesinde çalıştı. 1944 tevkifatında tekrar tutuklandı ve 1 yıl Ankara askerî cezaevinde tutuklu kaldı. O zamanlar partinin siyasi büro üyesi ve Ankara vilayet komitesi başkanıydı. Ancak bu durum açığa çıkarılamadığından beraat etmişti. 1944 TKP davası gerekçeli hükmüne göre “Türkiye’ye dönmüş ve komünistlik akidelerine dair herhangi bir propaganda ve faaliyette bulunmayacağını Cumhuriyet Halk Partisi’ne bildirmiş ve bunun üzerine Başvekâlet Murakebe Heyeti kütüphane memurluğuna tayin edilmiştir”.
Ancak “eski bir ticaret bakanı olan bir akrabası vasıtasıyla” bu işe yerleşen Zeki Baştımar’ın Ankara parti teşkilatıyla ilişkisi sürmüştür. “Münevver tabakayla, muhariri çevreleriyle temasları” gelişkin olan Zeki Baştımar, bu dönemde ünlü Tercüme Bürosu’ndaki birçok kişiyle de yakın ilişki içindeydi. Tercüme Bürosu üyelerine bakıldığında “çevre”nin pek de dar olmadığı anlaşılır: Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Sabahattin Ali, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Azra Erhat, Ahmet Hamdi Tanpınar, Vedat Günyol, Bedrettin Tuncel, Esat Sabri Siyavuşgil, Nusret Hızır, Hasan Ali Ediz, Orhan Burian, Erol Güney, Melahat Özgü.
Bu kadronun hemen hemen hepsi Nâzım’a hayrandır. Halide Edip onu “dâhi sıfatını alabilecek” kadar önemli eserler vermiş biri olarak görürken, Ahmet Hamdi Tanpınar “Ben Nâzım’a daima hayran oldum” demektedir. Nurulah Ataç için ise o neredeyse bir milattır.
Mektuplara dönersek, son sözü Nâzım Hikmet’e bırakmak gerekecek:
“Başka ne yazayım, herşeye rağmen dünya güzel ve insanların büyük bir çoğunluğu ve Türk halkı namuslu, güvenilmeğe değer, beraber yaşanmağa layık insanlardır ve ben dünyaya geldiğimden dolayı bahtiyarım. Size de aynı bahtiyarlığı diler, hasretle gözlerinizden öper, mektubunuzu ve tercüme hakkındaki haberlerinizi ve kabilse, bir parça dünyalık göndermenizi –tercümeye mahsuben mi olur, yoksa artık biraz daha bekleyip basılmakta olan kitap basıldıktan sonra mı olur, her nasıl olursa olsun- beklerim. Kavuşmak ümidiyle kardeşim”.
Kaliteli bir baskıya ve etkileyici fotoğraflara sahip Persler. Anadolu’da Kudret ve Görkem adlı kitap, tarihsel, dinsel ve arkeolojik konuları yoksayarcasına kurgulanmış. Persler ve kültürleri “Hellen arkeopolitikası” çerçevesinde değerlendirilirken, Anadolu’daki birçok mimari kalıntı, kazı çalışmaları, buluntular ve Zerdüşt dinine ait bulgular görmezden gelinmiş.
PERSLER. ANADOLU’DA KUDRET VE GÖRKEM
Anadolu’da İran halklarının egemenliği MÖ 600’ler civarında Urartu Krallığı’nı İskitlerle birlikte tarih sahnesinden silen Medlerle başlar. MÖ 546 yılında Pers (Akhaimenid) kralı Büyük Kyros (MÖ 559 – 529), Lydia kralı Kroisos’u (MÖ 560 – 546) yenişemediği bir mücadele sonrasında Sardeis’e kadar izlemiş, zayıf durumda yakaladığı başkenti ve kralı ele geçirerek, Anadolu’nun tek egemeni olmuştu. Büyük Kyros, bu zaferden sonra Anadolu’yu beş satraplığa ayırmıştır; Katpatuka (Kappadokia), Yukarı Phrygia, Yauna, Karia ile Aşağı Phrygia – Sparda. Medlerle başlayan ve Perslerle devam eden bu süreçte bölgeye girmiş olan Zerdüşt dininin kurumsallaşması ve yaygınlaşması da gerçekleşmiş olmalıdır.
Bu sırada Doğu Anadolu Yaylası’nda ise Akhaimenidler tarafından kurulmuş olan Armenia Satraplığı görülür. Herodotos ve Ksenophon gibi antik Batı kaynaklarının bildirdiği bu satraplığın kesin sınırları ve yayılım alanları bugün için tartışmalı olmakla birlikte, tarihsel süreç içinde Batı ve Doğu olarak ikiye bölündüğü düşünülmektedir. Batı satraplığın yönetim merkezinin Erzincan’ın 10 km doğusunda, Üzümlü (eski Cimin) ilçesi yakınlarındaki Altıntepe, doğu satraplığın merkezinin ise Van Kalesi/Thosp olduğu görüşü genel kabul görmektedir.
Persler, Anadolu’nun neredeyse hiçbir alanına bölgesel düzeyde imar yatırımları ve kültürel etki yapma ihtiyacı duymamışlardır. Bunun yerine, satraplık merkezleri ya da alt birimleri olarak belirledikleri bazı yerleşmeler ile yakın çevrelerini Persleştirme (Persianisation) yolunu seçmişlerdir. Persleştirme politikası uygulanmış önemli merkezler olarak Bandırma yakınlarında yer alan Manyas Gölü/Daskylitis Limne kenarındaki Hisartepe/Daskyleion ile Salihli’deki Lydia başkenti Sardeis kentleri gösterilebilir. Bu kentlerde yerel mimari geleneklere uygun, ancak plan şeması bakımından kendi tasarımları olan saray ve malikâneler inşa etmiş olan Akhaimenidler, yoğun olmasa da Anadolu sanatı etkileri taşıyan resim ve heykeltıraşlık eserleri ile anıt mezarlar üretmişlerdir.
Akhaimenidlerin satraplık merkezlerine yaptıkları en önemli kültürel etki, kent tasarımları temelinde gerçekleşmiştir. Bölgesel yönetim birimi olarak belirlenen satraplık merkezleri ile yakın çevrelerinde, su kaynağı ya da birikintisi içeren geniş bahçeler ve av parkları yani paradeisos’lar kurmuşlardır. Başka bir deyişle, Perslerce Anadolu’da seçilen yerleşim alanları içinde göl komşuluğu ile kuş ve diğer av hayvan çeşitlerinin yaşadığı doğal ortamlar bir paradeisos oluşturmak amacıyla her zaman tercih edilmiş, bu alanların doğal güzellikleri ile av olanakları Persler için daima çekici unsurlar olmuştur. Akhaimenidler, paradeisos’lar ile anavatanlarındaki yaşamlarının zevk ve kültürlerini Anadolu’ya taşımışlardır.
Bugün bile Kuş Cenneti özelliğini koruyan Manyas Gölü/Daskylitis Limne ve Sardeis dışında, Anadolu’da sistematik arkeolojik kazılarla araştırılan ve saptanan paradeisos’a sahip diğer bir yerleşme Oluz Höyük’tür. Amasya kent merkezinin 25 km. güneybatısında yer alan Oluz Höyük’e yaklaşık olarak MÖ 450 yıllarında Pers kökenli bir Akhaimenid zümre ya da topluluğun yerleşmiş olduğu, mimarideki köklü değişim ile taşınabilir maddi bulguların işaret ettiği üzere, kültürdeki yeniliklerden anlaşılmaktadır. Oluz Höyük-Akhaimenid yerleşmesi, Pers Yolu, Pers tipi sütun kaideleri, anıtsal girişler ve açığa çıkmaya başlayan “Erken Zerdüşt Dini Kutsal Alanı” ile karakterize olmaktadır.
Yapı Kredi Yayınları tarafından yakın bir zaman önce basılan “Persler. Anadolu’da Kudret ve Görkem” adını taşıyan, kaliteli bir baskıya ve etkileyici fotoğraflara sahip kitabın, yukarıda önemle hatırlatılan tarihsel, dinsel ve arkeolojik konuları yoksayarcasına kurgulandığı anlaşılmaktadır.
Pers arkeolojisinin ‘olmazsa olmaz’ları Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te açığa çıkan ve Anadolu Pers arkeolojisi için eşsiz bir bulgu durumundaki Erken Zerdüşt Dini Kutsal Alanı kitapta yer almamaktadır (üstte). Oluz Höyük sistematik arkeolojik kazıları sırasında tapınak eşyalarının gömüldüğü kutsal çukurda (bothros) bulunan yaban keçisi protomlu kutsal içki kabı, Perslerin Anadolu’daki önemli ve güncel bir buluntusu olup, kitapta değerlendirilmeye alınmamıştır (altta).
Hellen arkeopolitikası
Persler kitabı, Anadolu’ya doğudan gelmiş olan ve kültürel karakterlerini Kızılırmak Havzası ile Doğu Anadolu Yaylası’nda izleyebildiğimiz Akhaimenidleri ne yazık ki yalnızca “Batıcı” bir arkeoloji ve tarih anlayışı ile görebilmek amacıyla hazırlanmış gibi görünmektedir. Büyük Yunanistan Seferi’nin başlangıcında Van Kalesi’nin güney yüzüne çivi yazısı ile dev bir kitabe nakşettiren büyük kral I. Kserkes’in (MÖ 485-465) bu çok önemli anıtı da dahil olmak üzere, Van-Karagündüz Höyüğü, Erzincan-Altıntepe, Amasya-Oluz Höyük ve bununla bağlantılı olan mimari, küçük buluntu, çanak-çömlek ile Kızılırmak’ın doğusundaki Zerdüşt dini bulgularının görmezden gelinmesinin başka bir açıklaması yok gibidir.
Kitapta, Persler ve kültürleri “Hellen arkeopolitikası” çerçevesinde değerlendirmektedir. Şahsımın da içinde olduğu biliminsanlarının 2007’den itibaren Amasya ilinde geliştirmeye başladıkları Oluz Höyük sistematik arkeolojik kazıları, özellikle Kızılırmak Havzası ve yakın çevresinde Anadolu Öntarihi’nden köken alan geleneksel kültürü, Demir Çağı sürecinde Hellenler’in değil de doğudan gelen Medler ile Persler’in etkilemiş olduklarını kanıtlamaya başlamıştır. Bu görüşlerin kitapta yer almaması, Anadolu kültürünün gerçek yeri ve ağırlığını vurgulayan ve bunlara Doğu’dan da bakabilen biliminsanlarının, Hellen arkeopolitikası savunucularını rahatsız etmeye başladığına da işaret etmektedir.
Yapı Kredi Yayınları’nın son yıllardaki büyük bütçeli projeleri ile Anadolu’nun antik kültürlerini Türkiye topraklarının bir prestiji olarak sahiplenmesi ve kaynak eserlere dönüştürmesi takdire şayan bir yaklaşımdır. Devam edeceği anlaşılan Anadolu uygarlıkları kitap dizisinde editoryal kurgu sorunları giderilmiş yayınlar görmek, Anadolu arkeolojisi ile ilgilenen herkesi mutlu edecektir.
Cumhuriyet döneminin en önemli halkbilimcilerinden Hikmet Turhan Dağlıoğlu, 1931’de devlet adamı ve edebiyatçılarımızdan Ebubekir Hâzım Tepeyran’a bir mektup yazar. Mektup, Milli Mücadele döneminde İstanbul hükümeti tarafından idam cezasına çarptırılan ve son anda infazdan kurtulan Tepeyran’ın yüksek niteliklerinden bahseder.
Hikmet Turhan Dağlıoğlu (1900-1977), Türkiye sınırları dışında kalan Deyrizor kasabasında (Suriye) doğmuş, cumhuriyet döneminde öğretmenlik, idarecilik, milletvekilliği yapmış, tarih ve halkbilim uzmanı idarecilerimizdendir. İlk eğitimini Deyrizor ve Antakya’da alan Hikmet Turhan Dağlıoğlu, yüksek öğrenimini Macaristan’ın Budapeşte şehrindeki Yüksek Sanatlar Okulu’nda yapmıştır. Anadolu’nun çeşitli kentlerinde öğretmenlik yapan Dağlıoğlu, Kurtuluş Savaşı’na katılmış, savaşın sonunda öğretmenliğe Gaziantep Sultanisi’nde başlamıştır.
İstanbul Şark Eserleri ve Ankara Arkeoloji Müzesi müdürlükleri de yapan Hikmet Turhan Dağlıoğlu, Anadolu’da derleme çalışmalarına katılmış ve 1943-1946 arasında Antalya milletvekili olmuştur. 26 Kasım 1977’de İstanbul’da vefat etti; Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Çeşitli ulusal ve yerel yayınlarda tarih, sanat tarihi ve folklor konularında yazılar yazan Dağlıoğlu, mezartaşları konusunda da uzmandı: Isparta, Gaziantep ve Bursa kent tarihi üzerine kaynak kitaplar yazmış, Halkevleri’nin çıkardığı dergilerde günümüzde de başvurulan çok önemli makaleler neşretmiştir. Bu çalışkan, kıymetli cumhuriyet aydının hayatı ve ilişkileri, henüz pek çok bilinmezliklerle doludur. Kıymetli kütüphanesini sağlığında İstanbul Arkeoloji Müzesi Kütüphanesi’ne bağışlayan bu halkbilimcinin elimize geçen perakende evrakı arasında bulunan bir mektup, hem kendisi hem de ünlü devlet adamı ve edebiyatçılarımızdan Ebubekir Hâzım Tepeyran hakkında ipuçları ve hoş bilgiler içermektedir:
“Muhterem Beyefendi;
Bendenizi çok sevindiren mektubunuzu bilseniz kaç def’a okudum. Ebubekir Hâzım Efendi’yi bu mektubla gıyaben de olsa daha yakından tanımak fırsatına bu suretle nail oldum. Her türlü tavsifden çekinerek itiraf etmeliyim ki, temiz ve seciye sahibi, bununla beraber ilim ve hakikata vâkıf-ı nefes etmiş şahsiyetlere karşı olan hürmetim, sevgim derindir. Ve kendimi bu itibarladır ki diğer gençlerden ayırıyorum. Yazılarınızı öteden beri okurdum. Senânızı, şahsi meziyetlerinizi hâlen İzmir’de Hisar Kütübhanesi memuru sabık arkadaşlarımızdan Şerif Necmi Bey’den işitirdim. Riyâkârlık nefret ettiğim bir illettir. Fakat siz memuriyet hayatında olsun, ilim hayatında olsun yüksek alnınızı daima fazilet ve tevazuyla süslediniz. Elbette sizi tanıyanlar, sizi sevenler bunu ahlafa nakl edeceklerdir.
İki nesil, iki aydın
Hâzım Tepeyran (1864-1947) Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yetişmiş önemli bir aydındı (altta). Kendisinden bir sonraki kuşak aydınlarından Hikmet Duran Dağlıoğlu (1900-1977) (üstte sağda) Tepeyran’a yazdığı mektupta ona hürmetlerini nazikçe ifade etmekte.
Yazdığınız mektubu daima saklayacağım, eserlerinizin ba’zılarını okumuştum. Diğer neşriyatınızı da bulacak, okuyacak, neşr edeceğiniz diğer eserleri de alâka ile ta’kib edeceğim. Yazdığınız mektupta tevazu gösteriyorsunuz. Kim ne derse desin ilim anahtarları mekteplerimizin hududları, sakıfları altında değildir. Bugün Dârülfünundan Avrupa külliyelerinden mezun ve fermanlı bir çok gencimiz arasında kaç Ebubekir Hâzım’ımız vardır?
Hâtıralarımda aldanmıyorsam ve eğer bu satırlarla sizi mütessir ve dilhûn etmiyorsam sizi ben Bâyezid Meydanı’nda sehpa altına kadar gelip de bir mucize kabilinden olarak kurtulduğunuz dakikadan itibaren sevdim. Bu vak’a tâ o zaman kalbimde büyük bir aksülamel uyandırmışdı. Mütarekenin ihânet, hıyânet, fesâhat ve cinâyet dolu günlerinde, tarih elbette medenî ve vatanî celâdet ve fedâkârlığınızı yâd edecektir.
Bütün emeli hamiyetle vatanın saf gençlerine fikirler, itiyadlar vermek isteyen bir genç de elbet vatana hizmet edenleri tedris-i rahlesinde bulunan gençlere anlatacaktır.
Eserinizi tek başınıza yeni harflere tahvil gibi hakikaten büyük bir iş hatta külfete girişmiş olursunuz. Yakında semeresini görmekle iftihâr ederiz.
Isparta’da Böcü-zâde Süleyman Efendi’ye mektub yazdım ve mektubda bahis buyrulan Hasan’ı sordum. Süleyman Efendi’den henüz cevap alamadım. Efendimize karşı cevabı bu kadar geciktirmenin sebeblerinden birisi de bu oldu. Mektubunuzda bahis buyurduğunuz Bakkal-zâde Süleyman Efendi sizlere ömür bir kaç sene evvel vefat etti. Bu tatilde Isparta’ya uğramak niyetindeyim. Ba’zı hususatı tedkik edeceğim. Bektaşi Hoca ve onun tabiriniz vechile “dahi” oğlu Hilmi Efendi de vefat etmişlerdir. Mektubumla en nazik bir noktanıza dokunmuş olduğumu anlıyorum. Ebediyen kaybedilmiş vücûdlar karşısında teessür ve ızdırabdan başka ne duyulabilir Hâzım Beyefendi…
Memleketim olmayan fakat refikâmın memleketi olan güzel, şirin Isparta’yı bugün hududumuz haricinde kalan sevgili memleketim “Antakya” dan çok fazla severim.
Bir Ispartalı şair memleketini tavsif zımnında yazdığı şiirin şu parçasıyla Isparta’yı ne güzel tasvir ediyor:
Gül biter, bülbül öter, âfâkını kaplar sesi
Zî-mürüvvet halkı vardır hoş tutarlar herkesi
Hep tevazu ehlidirler, yok kederli kimsesi
Şânı, insânı garib destânı var Isparta’nın
Son zamanlarda çıkan bir rivâyete nazaren yeni teşkilât-ı mülkiyede Isparta kaza olacakmış. Memlekete eğer bu keyfiyet tahakuk ederse yazık olacaktır. Bu itibarla memleketimi müdafaa için ba’zı neşriyatta bulunmaktayız. Isparta’nın daha fazla halkıyatını, ananelerini tedkik etmekteyim ve bunu İstanbul’da münteşir “Halk Bilgisi Derneği” Mecmuası’nda neşr ediyorum. Yazı çıkacağı zaman okunmağa değer bir şey olmamakla beraber sırf Isparta’ya taaluku itibariyle efendimize takdim ederim.
Dağlıoğlu’nun eserleri Halkevlerinin yaygın olduğu dönemde Anadolu’daki birçok Halkevi dergisinde Dağlıoğlu’nun tarih araştırmaları yayımlanmıştı. Külliyatı arasında bir de Şemsettin Sami üzerine monografi bulunmaktadır.
Yukarıda da arz etmiştim. Zât-ı âliniz bu memlekette şerefli, mühim memuriyetler yaptınız. Her yerden bir şeref ve muhabbet çelengiyle ayrıldınız. Mevlânâ’nın buyurdukları gibi:
Ger numâned ez cûd der dest-i tû-mâl
Key koned fazl-ı ilahet pay-i mâl
Bu ne büyük hakikat değil mi Beyefendi? İnsana servet şeref ve gurur getirmedikten sonra o servetin ne fâidesi olabilir?
Sizden istirhâm ediyorum ilminize, şahsınıza candan bağlı olan samimi hürmetkârınızı lutfen feyzinizden ve teveccühünüzden mahrum buyurmayınız. Takdir buyurursunuz ki; en dürüst en samimi münâsebetler garaza istinad etmeyen münasebetlerdir. Bütün emeli ilmin, hakikatin ayrılmaz bir âşıkı kalmak isteyen bendenizden eminim ki bu lütfu esirgemezsiniz. Hatta biraz daha ileri giderek bir fotoğrafınızı da istemek cesaretinde bulunacağım. Hürmet ve tâ’zimle ellerinizden öperim efendim.
Hikmet Turhan [Dağlıoğlu]”
“Ebubekir Hâzım Bey’e, 1931 senesi İzmir” notuyla Hikmet Turhan Dağlıoğlu evrakı arasında çıkan bu mektup, gönderilen yazının kopyası mı yoksa gönderilemeyen bir belge mi bilemiyoruz ama, Ebubekir Hâzım Tepeyran’a (Niğde 1864 – İstanbul 1947) gösterilen hürmet, mektuptan da anlaşıldığı gibi çok büyüktür.
Geçen sene, Börklüce isyanının 600. yılı dolayısıyla düzenlenen sempozyumda sunulan bildiriler, kapsamlı bir kitap haline getirildi. Şeyh Bedreddin ve dönemindeki kalkışmaları anlamak yolunda yapılan çalışmalar; henüz merkezileşmemiş bir imparatorlukta, mezheplerarası belirsizliklerin sürdüğü bir ortamda meydana gelen hadiseleri aydınlatmayı amaçlıyor.
ULUSLARARASI BÖRKLÜCE MUSTAFA SEMPOZYUMU BILDIRILER
Börklüce isyanının 600. yılı vesilesiyle yerli-yabancı akademisyenlerin yanısıra konu hakkında çalışan herkese açık, pek de geleneksel olmayan bir sempozyum düzenlemiş Akdeniz Akademisi.
1416’de Karaburun’da patlak veren bu isyan hakkında bilinmeyenlerin bilinenlerden fazla olması, katılımcılara bir fetih duygusu vermiş. Çok sınırlı kaynakların farklı okumaları ve bunların başka kaynaklarla bezenmesiyle, çok bilindiği sanılan bu konu hakkında yeni ve daha derli toplu sorular üretilmiş.
Uluslararası Börklüce Mustafa Sempozyumu adlı kapsamlı eser, bu etkinlik dolayısıyla sunulan bildirileri biraraya getiriyor. Önsözde belirtildiği üzere “geçen altı yüz yıla rağmen ayaklanmanın günümüz kültür, folklor, edebiyat ve siyasetinde süregelen muhalif, isyancı ve devrimci mirası” Börklüce’yi ve aslında onun şahsında, “huruç eden” onbinlerin mücadelesini güncel kılıyor.
Şeyh Bedreddin’in adıyla anılan ve onun müridi olarak takdim edilen Börklüce Mustafa ile devamında Manisa’da Torlak Kemal isyanı ile ilgili birinci elden iki tarihsel kaynak var. İlki, 14. yüzyıl başlarında Foça’da Venedikliler adına çalışan ünlü Bizans tarihçisi Dukas’ın aktardığı gözlemler. İkincisi ise Şeyh Bedreddin’in öldürülmesinden kırk yıl sonra torunu Halil b. İsmâil’in dedesini “aklamak” için yazmakla birlikte, Bedreddin hakkında eşsiz bilgiler sunan (örneğin Yunus Emre şiirleri ile ilişkisi gibi) Menâkıbnâme.
Ancak bu toplumsal hareketler sadece bu iki kaynak çerçevesinde açıklanmaya çalışıldığında, insanların yaşadıkları dünyayı ve onların özlemlerini anlamak oldukça zorlaşıyor. “Musa Çelebi ile Mehmet Çelebi arasındaki bir taht kavgası esnasında yenilmeye mahkûm olanların bir tür bozgunculuğu” olarak tarif edilen bu hareket, elbette çok daha geniş siyasi-toplumsal analizleri hakediyor. İzmir-Karaburun’da köylülerin isyanı, aynı dönemde Avrupa’da benzer taleplerle ortaya çıkan köylü isyanlarının yanısıra Küçük Asya ve İran gibi coğrafyalarda farklı bir dünya tahayyüllü hareketlerle birlikte ele alındığında, dar “taht kavgaları anlatımı”nın ne kadar eksik kaldığı görülmekte.
Sempozyum konuyla ilgili bilinenlerden çok, bilinmeyenlerin daha fazla olduğunu açıkça ortaya koymakta. Eski bilgileri tazelerken, farklı bakışaçılarıyla bu bilgilerin geleneksel kullanımının ötesine geçen; bu sınırlı kaynakları yeniden değerlendiren, yorumlayan açılar, katkılar sunuyor. Öte yandan yeni bilgi-bulgular da sempozyum ve kitabın değerini arttırıyor.
Dukas “…mülkiyetsizlik vaazedip; kadınlar hariç, yemekler, elbiseler, tarlalar her şeyin ortak olduğunu ilan etmiş… Bu imana tüm hoyratları kandırmış; üstelik Hıristiyanlarla arkadaşlık için de çaba sarf ediyormuş” diye takdim eder Börklüce Mustafa’yı. Şeyh Bedreddin öne çıksa da isyanın toplumsal ve siyasal yönü açısından Börklüce’ye maledilen sözleri; basit bir tepkinin ötesine geçen toplumsal hareketlilik; başkaldıran insanların mezhepsel ve toplumsal karmaşık bileşimi; Karaburun’daki hadiseye özel bir önem kazandırıyor. Nâzım Hikmet’in, Şerafettin Yaltkaya’nın 1924’teki Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin kitabından hareketle yazdığı olağanüstü şiiri, Şeyh Bedrettin ve müritlerini tarihin unutturulmuşları arasından çekip çıkarmıştı. Literatürde ise Börklüce ve hele Torlak Kemal hakkında bilinenler neredeyse yok derecesinde. Oysa Osmanlı tarihi açısından görmezden gelinen temel bir unsurun, özne olarak köylülüğün en belirgin biçimde ortaya çıkışında bu iki ismin özel bir yeri var. Sempozyumun işlediği konu çerçevesinde, ayaklanan onbinlerce köylünün (Börklüce kentte çarmıha gerildiğine göre buralarda da taraftarı vardı) hangi saiklerle biraraya geldiğini anlamaya çalışmak, taht kavgalarından çok daha hayati bir mesele olarak günümüze taşınmakta. Tek başına ele alınabilen nedenlerle açıklanamayacak olan bu ayaklanma (ve benzerleri), belli ki tarihten silinmeye çalışılmıştır. Sultan I. Mehmed’in 100 bin kişilik bir orduyla bastırabildiği, bu harekattan önce iki kez ordularının yenildiği gözönüne alınırsa, en azından bölgede yaşayan halkın benimsediği bir isyandan sözedildiği anlaşılır.
Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa yüzyılda yapılmış Nakşî Ahmet’e ait minyatür, Bedreddin’i asılmadan önce hücresinde tasvir ediyor (üstte). Burhan bin Mustafa’nın (Börklüce Mustafa) Tasvirü’l Kulüb adlı kitabında Allah vepeygambere sevgi-saygısını belirten bölümler (altta).
Öncelikle, henüz tam olarak merkezileşmemiş bir imparatorlukta, mezheplerarası belirsizliklerin sürdüğü bir ortamda bulunuyoruz. Bu bakımdan sonraki ve bugünkü ayrımlara göre bir değerlendirme eksik kalmaya mahkum. Ayaklanmaya katılanlar arasında Hıristiyan ve Yahudilerin de bulunduğu gözönüne alındığında, bu mistik de olsa “dinsel” olmayan bir tahayyül peşinde koşan, çok farklı etkileşimler içindeki “köylü” kitlesinin açıkça bir alternatif dünya, bir “alternatif toplum tasavvuru”na sahip olduğu çoğu defa atlanmakta. Üstelik bu alternatif tasavvurun hem bu coğrafyada hem çevre toplumlarda da bir geçmişi var. Dolayısıyla bu hareketleri kabaca “isyan” ile sınırlamak mümkün değil. Mülkiyet ortaklığının bir gelecek tasavvuru kadar, insanların yakın geçmişinde de -hele o dönem- varolan bir arayış-hatırlayış olduğu da hesaba katılmalı. Bu hareketlerin siyasetten azade sadece bir sosyal tepki olarak görülmesi, siyasetin özellikle devlet katında icra edilebileceği yanılgısından kaynaklanmakta. Devletin yaptığı siyasetse ona karşı yapılan da siyasettir.
Ahmet Arslan’ın açılış oturumunda “Osmanlı İmparatorluğu demode bir imparatorluktur” diye özetlenebilecek sunumu ise, kuruluş dönemi üzerine yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Sempozyum bağlamında, tasavvuf ehlinin bu dönemde toplumdaki önemli rolüne değiniliyor. Yani isyancıların söylemi, ahaliye hiç de yabancı bir söylem değildi.
Ahmet Yaşar Ocak, konar göçer Kızılbaş Türkler’in ihtilalci mehdilik hareketlerine dikkati çekerken, İran’da resmî dinleri Zerdüştlük olan Sâsâniler’in eziyet ettiği Nüniheistlerin bir kısmının Anadolu’ya gelip Hıristiyanlıkla ilişkilenmeleri sonucu Pavlikanlar’ın ortaya çıktığını ve buradan Avrupa’ya uzayan bir zincirde ortaklaşmacı diyebileceğimiz akımların devam ettiğini belirtir. Yani Sünnî olmayan tasavvuf erbabının “yerel” kaynakları arasında, İran’dan esen rüzgarların izleri silinmemişti.
Âşıkpaşazâde’nin Börklüce’nin “ayin” yaptığına dair bir ibaresi ise, ayaklananların dinî inançlarının pek de kesin olmadığının bir göstergesi olarak not edilmekte. Börklüce Mustafa’nın çarmıha gerilmiş olması ve ölürken söylediği Hıristiyan geleneğindeki “yetişin efendimiz”e karşılık düşen “Dede Sultan eriş” sözleri de buna eklenmeli.
Ancak Ahmet Arslan’ın sözüyle “Tasavvuf, akıl ile nakil arasındaki tartışmadan bıkan, kaçan adamların sığındıkları bir alandır… Onunla dünya inşa edemezsiniz”. Londra Üniversitesi’nden Yure Stoyanov ise ilginç bir yaklaşımla, Bedreddin’in de Börklüce’nin de “sürmekte olan ayaklanmacı hareketlere elebaşı olarak değil de katılımcı olarak eklemlenmiş” olup olmadıklarına dair önemli bir soru ile karşımıza çakmakta. Öte yandan kayıtlara göre de iki isyan arasında (Bedreddin ve Börklüce) hem toplumsal taban hem amaç bakımından bir örtüşme olup olmadığı da tartışmalı. Börklüce isyanının uluslararası tarih yazımında 19. yüzyılda başlayan yolculuğu, bu sempozyumun da gösterdiği üzere tükenecek gibi değil. Kitap, geçen sene gerçekleşen bu önemli sempozyumdaki bildirileri biraraya getiriyor.
Ülkemizin en önemli Shakespeare uzmanlarından Ayşegül Yüksel’in kitabı hem yazarın eserlerini derinlemesine inceliyor hem de Türk tiyatrosundaki uygulamalardan örnekler veriyor. Ünlü İngiliz yazarı hem bilenler hem de öğrenmek isteyenler için bir referans kitabı.
SILA ŞENLER GÜVENÇ
William Shakespeare: Yüzyılların Sahne Büyücüsü
Türkiye’deki en önemli Shakespeare uzmanlarından biri olan, kendisi de Shakespeare gibi kalemi ve hitabıyla insanları âdeta büyüleyen, yıllarca ODTÜ ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde İngiliz Edebiyatı ve tiyatro alanında hizmet vermiş Prof. Dr. Ayşegül Yüksel tarafından kaleme alınmış değerli bir kaynak kitap.
1979’dan beri Cumhuriyet gazetesinin kültür sayfasındaki “Sahneden” köşesinin yazarı olan Ayşegül Yüksel’in birçok kitabı, makalesi ve tiyatro eleştirisi mevcut. William Shakespeare: Yüzyılların Sahne Büyücüsü, Yüksel’in öğretim üyesi ve tiyatro eleştirmeni olarak, yıllarca verdiği derslerin ve yazdığı tiyatro eleştirilerin bir ürünü. Shakespeare’i -başta gençler olmak üzere- her yaştan ve alandan insanların zevkle okuyabileceği ve anlayabileceği bir anlatımla sunuyor. Ancak kitabın herkes tarafından takip edilebilecek bir nitelikte olması kimseyi yanıltmasın; bu, Shakespeare eserlerini derinlemesine inceleyen çok kapsamlı bir çalışma aslında. Eserde yazar, yaşadığı dönem, antik ve klasik tiyatro geleneği ve Shakespeare’in katkıları anlatılmakta, oyunlarıyla ilgili çeşitli incelemeler okur dostu bir üslupla verilmekte. Asıl ustalık, bu denli zor bir konuyu sade bir anlatımla geniş bir okur kitlesi için anlaşılabilir kılmak şüphesiz.
Kitabın ilk üç bölümü, bir şahsiyet ve oyun yazarı olarak Shakespeare’e ve İngiliz rönesansına bir altyapı oluşturmaktadır. Bu noktada, İngiliz rönesansının İtalya’dan çok sonra, 16. yüzyılda başladığını belirtmek gerek. İngiliz rönesansı, ‘eski’ ve ‘yeni’ olanın içiçe geçtiği bir dönem. Kitapta, tiyatro geleneğine ek olarak rönesans İngiltere’sinde gerçekleşen önemli değişimler de tek tek ele alınıyor. Bu bağlamda, İngiltere’nin feodal yönetim biçiminden monarşiye geçmesi, kapitalist girişimciliğin yayılması, deniz ticaretinin gelişmesi, İngiliz Kilisesi’nin Protestanlığı kurumlaştırma çabaları, dönemin egemen ahlak anlayışı ve hümanist bakışaçısı, Kraliçe I. Elizabeth’in ülkesinde kadının durumu, Shakespeare’in ortakları arasında bulunduğu Globe Tiyatrosu da dahil olmak üzere profesyonel tiyatroların kurulması ve dönemin sansür politikasına geniş ölçüde yer verilmiş.
Shakespeare, İngiliz rönesansının karmaşık, değişken ve yenilikçi ortamında ortaya çıkan, bu koşullar içinde yoğrulmuş ve sayısız ürün vermiş önemli bir ozan ve tiyatro yazarı. Burada vurgulanan nokta, Shakespeare’in dehası sayesinde halkı nasıl tiyatroyla buluşturduğu ve her kesime hitap etmeyi nasıl başardığıdır. Farklı sosyal tabakalardan oluşan, yoğun bir nüfusu barındıran Londra kentindeki tiyatrolarda da her kesimden seyirci mevcuttu: Saraylılar, genç soylu hanımlar, şövalyeler, hukuk öğrencileri, esnaf, çıraklar, hayat kadınları, kente ürünlerini satmaya gelen tüccarlar ve köylüler aynı oyunları seyrediyorlardı. Böylece, elit kesimin yanısıra okuma yazma bilmeyen halk da sahnede antik ve klasik tiyatro geleneğinden beslenen bir İngiliz tiyatrosu seyretme fırsatını buluyordu.
Önemli bir diğer nokta ise, küçük kent kökenli bir ailenin, üniversite öğreniminden yoksun kalmış sıradan bir bireyiyken, Shakespeare’in ülkenin ve dünyanın hayranlıkla bağrına bastığı bir yazar ve tiyatro ustasına nasıl dönüştüğüdür. Kitapta, kayıtlara göre yüksek tahsili bulunmayan Shakespeare’in gerçekte kendisine maledilen oyunları yazıp yazmadığı ile ilgili farklı görüşlere yer verilse de, Ayşegül Yüksel üstün yetenek ve hünerin sadece kültürlü bir aileden gelen, seçkin sanat ortamında yetişmiş, çok okumuş kişilerin sahip olduğu bir ayrıcalık olarak düşünülemeyeceğini vurgulamaktadır. Bu konuyla ilgili de iki çift sözü vardır: “Bize gelince, yaşam öyküleri Anadolu coğrafyasında dolaşıp duran Hoca Nasreddinlerin, Yunus Emrelerin, dahası, ortaokul öğrenimini bitiremeden çalışmak zorunda kalmış, ama yapıtlarıyla dünya düzeyindeki pek çok ustayı geride bırakan Yaşar Kemal gibi bir ‘deha’nın yetiştirdiği toprakların çocuklarıyız. Bizim aklımız ve yüreğimiz gerçeklere de açıktır, efsanelere de…” (s.19).
Devlet Tiyatroları’nda Onikinci Gece Shakespeare’in eseri Onikinci Gece Devlet Tiyatrosu’nda sahneleniyor. 1960’lardaki oyunda, ön planda Malvolio rolünde Cüneyt Gökçer, arka planda Ertuğrul İlgin ve Salih Canar.
Bu bağlamda, şaşılacak bir şey yoktur; çünkü Shakespeare bir rönesans aydınıdır…
Kitabın büyük bir bölümü oyun incelemelerine ayrılmış. Öncelikle antik-klasik tragedya, komedi geleneği ve yazınsal unsurları işlenmiş, Shakespeare’in bunları rönesans İngiliz tiyatrosunun kurallara bağlı kalmayan yapısıyla nasıl birleştirdiği anlatılmış ve getirdiği yenilikler tartışılmış. Ayrıca, Shakespeare’in tarihî oyunlarına, romanslarına ve sınıflandırılması güç olan oyunlarına da yer verilmiş. Bu doğrultuda, kitapta Shakespeare’in birçok eserine değinilse de, muhtelif bölümlerde detaylı olarak incelenen oyunlar III. Richard, Yanlışlar Komedisi, Titus Andronicus, Ne ki Hırçın Kız, Romeo ve Juliet, Bir Yazdönümü Gecesi Rüyası, Venedik Taciri, Kuru Gürültü, V. Henry, Julius Caesar, Beğendiğiniz Gibi, On İkinci Gece, Hamlet, Troilus ve Cressida, Yeter ki Sonu İyi Bitsin, Kısasa Kısas, Othello, Kral Lear, Macbeth, Antonius ve Kleopatra, Coriolanus, Atinalı Timon, Kış Masalı ve Fırtına’dan oluşmaktadır.
Kitabın son bölümü, çok önemli bir arşiv niteliği taşımaktadır. Shakespeare’in Türk sahnesindeki yaklaşık 200 yıllık geçmişine değinilen bölümde, 19. yüzyıldan itibaren sahnelenen belli başlı eserlerin ve özellikle Hamlet, Othello, Kral Lear gibi oyunların Türkiye’deki tatlı ve acı serüvenleri anlatılmakta, Shakespeare’in geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan Muhsin Ertuğrul gibi şahsiyetlere yer verilmekte ve Türk yapımlarından örnek fotoğraflar sunulmaktadır.
Son söz olarak bilenlere veya ilgi duyanlara: Shakespeare’i her yaş ve bilgi düzeyindeki kişilere sevdirecek ya da yeniden hayran bırakacak bu kaynak kitabı mutlaka edininiz.
1908’den 1955’e kadar yayımlanan Karagöz gazetesi, Türk basın tarihinin en uzun süreli yayımlarından biriydi. Uzun yıllar haftada iki kez yayımlanan gazete, fıkralar ve çizimlerle zenginleşen birçok ek yayın da çıkarmıştı.
2. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra 8 Ağustos 1908 (26 Temmuz 1324) tarihinde çıkmaya başlayan Karagöz mizah gazetesi, Türk basınında uzun ömürlü süreli yayınlarımızdan biridir. Kurucusu, ilk başyazarı ve karikatüristi Ali Fuad Bey’den (öl. 1919) sonra Mahmud Nedim, Aka Gündüz, Baha Tevfik, Burhan Cahit Morkaya, Orhan Seyfi Orhon, Refik Ahmet Sevengil, Sedat Simavi mesul müdürlük ve “ser muharrirlik” yapmışlardır.
Ağustos 1908’den Ocak 1935’e kadar 2803 sayı yayınını sürdüren Karagöz gazetesi mizah basını içinde iz bırakan en önemlilerdendir. Çoğu metin ve karikatürlerin imzasız yayımlandığı gazete, dört sayfadan oluşmaktaydı. Arka ve ön kapaklarında birer büyük karikatürün yer aldığı gazetenin bazı sayıları ikinci baskılarını yapmıştı. Pazartesi ve Perşembe olmak üzere haftada iki kez çıkan Karagöz, 18 Ağustos 1928’den itibaren Arap ve Latin alfabesiyle karışık olarak çıkmaya başladı. Aralık 1928’de tamamen Latin harflerine dönen gazetenin bir bocalama devresine girdiği görülmekteydi.
Karagöz Halk Gazetesi, Burhan Cahit Morkaya’nın yönetiminde cumhuriyet modernleşmesinin halka benimsetilmesi adına önemli bir işlev yerine getirmiştir. 1935 yılında Karagöz’ün varisleri gazeteyi CHP’ye satmışlar, Sedat Simavi yönetiminde Karagöz 2. Dünya Savaşı’nda da çıkmıştı. Çok partili siyasi hayata da ulaşan gazete, 4785. sayıda (1955) yayımına son vermiştir.
Karagöz Gazetesi İdarehanesi
19. yılında okuyucularına renkli olarak basılıp dağıtılan bir el ilanında şöyle hitap etmektedir:
“Türkiye’nin En Revaçlı Gazetesi- Karagöz yakında on dokuzuncu yılına girecek. “Karagöz” Türkiyenin ilk inkılab gününde gazeteciliğe girmiş, ogün bugün milletin derdleriyle, sevinçleriyle yaşamışdır. “Karagöz”ün en doğru görüşleri ve düşünüşleriyle yalnız Türkiye’de değil Türklerin bulunduğu her yerde Bulgarya’da, Yunanistan’da, Yugoslavya’da, Kıbrıs’ta, Mısır’da, Amerika’da, Finladiya’da, Okyanusya’nın Cava Adaları’nda Türk dilinin geçdiği her tarafta okunan bir gazete halinde büyümüş, revaçlanmıştır. Şark memleketlerinin en çok okunan ve sevilen gazetesi “Karagöz”dür. Bu kuvveti karilerinin sevgisine borçlu olan “Karagöz” yeni on dokuzuncu yaşına girerken bütün okuyucularına teşekkür eder”.
Karagöz gazetesi süreli bir yayın olmakla birlikte aynı zamanda kitap yayını alanında da faaliyet göstermiştir. 1910-1913 yılları arasında, İstanbul’da dört yıl boyunca Karagöz Sâlnâmesi adıyla o senelere ait yıllıklar çıkarmış, 1917 yılında “Karagöz’ün Müneccimliği, 1333 sene-i Hicriyesine mahsusudur” başlıklı geleceğe yönelik komik öngörüler içeren küçük bir kitapçık yayımlamıştır.
Yine Karagöz’ün dağıttığı bir el ilanında bastığı başka kitaplar hakkında şu bilgileri okuyoruz:
“Karagöz”ün Karileriyle Bir Hasbihali
Daima milletin uyanması memleketin ileri gitmesi için çalışan “Karagöz” karilerinin fikirlerini açmak ve medeniyet hayatının güzelliklerini anlatmak arzusuyla yeni yeni kitaplar, hikâyeler, romanlar basmağa başladı. Bunlardan biri:
COŞKUN GÖNÜL romanı idi. Karilerimiz İstanbul’da büyük bir heyecan uyandıran ve herkesin elinde gezen bu romanı okudular ve çok memnun oldular. Şimdi:
AŞK BAHÇESİ romanını basıyoruz. Bu roman çapkın bir Türk gencinin İstanbul kibar kadınlar alemindeki maceralarını ve yeni cemiyet hayatını anlatıyor. Şimdi İstanbul’da herkes bu romanın çıkmasınıbekliyor. İki haftaya kadar o da çıkacaktır. Bu kitapların yeni hayatı bilmeyenler için çok istifadeli eserlerdir.
Coşkun Gönül – Güzel ciltli – 125
Aşk Bahçesi – Güzel ciltli – 100
Karilerimiz hangisini isterlerse parasını posta havalesi verip bize de adreslerini bildirsinler güzel paket yapılıp derhal gönderilir.
Matbaa işleri
Aynı zamanda matbaamızda renkli, güzel tüccar faturaları, defterler, el ilânları, makbuz koçanları, biletler ve şık kart dö vizitler basılır. İstenilen siparişlerini idare müdiriyetine bildirsinler”.
Henüz tam tesbiti yapılamayan kitap yayını arasında belki de en hacimli ve büyük olanı ise Burhan Cahit Morkaya imzasını taşıyan Karagöz’ün Fıkraları isimli 216 sayfalık kitaptır. İstanbul’da 1926 yılında Hacivad Matbaası’nda basılmıştır. Uzunca metinlerden oluşan 152 fıkra bulunan kitabın sonunda yer alan “Birinci cildin sonu” kaydı bir kaç cilt olarak düşünülmüş olduğunu göstermektedir. Fıkralara bağlı 110 karikatür ile resimlenen kitapta klasik tip ve kıyafetiyle Karagöz hem eski zaman yaşayışıyla hem de modern yaşam tarzıyla dalga geçen bir kişilik olarak karşımıza çıkar. Bazı fıkralar Karagöz’ün modern hayata uyarlanmış halidir. Daha çok eskiye eleştirel bakan yeni hayat tarzını öne çıkaran bir kitaptır Karagöz’ün Fıkraları.
İKİ KARAGÖZ FIKRASI
Çek bakalım…
Karagöz, yetişmiş oğlunu okusun diye Bursa’daki Süleyman Çelebi Medresesi’ne yollamış. Oğlan medresenin kara cahil hocalarından biraz Mızraklı İlmihal, biraz Tecvid okumuş; o zamana göre tahsilini yaparak, bağrı yanık, başı önünde mutassıb bir çömez olup babasının yanına gelmiş.
Günün birinde Karagöz oğlunu yanına alıp uzakça bir köye doğru yola çıkmış. Yolda idrarı sıkıştıran Karagöz bir çalılığı siper alıp işini göreceği sırada oğlu babasının maksadını anlayıp hemen haykırmış:
– Aman baba, ne yapıyorsun hiç şarka doğru abdest bozulur mu?
Karagöz medrese görmüş oğlunun bu ihtarından utanmış hemen cenuba dönmüş. Fakat oğlan bu sefer daha kuvvetle çağırmış.
– Olmaz baba olmaz. Hiç kıbleye karşı abdest bozulur mu?
Karagöz lâ-havle çekip bu sefer garba dönmüş fakat oğlan yine haykırmış:
Karagöz’ün sabrı tükenmeğe başlamış, şimale dönmüş. Babasının her hareketini kontrol eden medrese görmüş oğlan bu sefer üstüne yürümüş.
– Vallah çarpılacaksın baba, arkan kıbleye geldi.
Karagöz artık dönecek yeri kalmadığı için derhal yüzü koyun yere yatıp hacetini yaparken kendi kendine: “Cezadır herif çek bakalım” demiş, “mektebler dururken medreseye çocuk yollarsan işte böyle kara cahil, ham sofu olur başına bela kesilir. Çek bakalım!”
Ya o beni islâh edecek ya da…
Karagöz bir akşam özene bezene tedârik ettiği nefis mezelerle sofrasını donatmış, ortaya ufak sürahi içinde rakısını yerleştirmiş, ara sırabol limonda ezilmiş havyardan, kırmızı renğiyle iştihâ veren domates, patates salatalarından, nefis hıyar turşusundan çimlenerek demlenmeğe başlamış. Bu sırada sofu, mutassıb komşusu Hacı Abdullah Efendi gelmiş Karagöz’ü çilingir sofrasının başında çakır keyf görünce
– Ya hû demiş yaşına başına bakmadan hâlâ şu zıkkımı içiyorsun. Nefsine, canına olsun acımıyor musun?
Karagöz işi tatlıya bağlamak, komşusunun hatırını kırmamak için erkân minderinde yer gösterip şöyle demiş:
– A birader niyetimi maksadımı anla da sonra bana istediğini söyle. Ben bu zıkkımı nefsimi terbiye için içiyorum. Çünki bakıyorum nefsim habazanlık ediyor. Tatlılar, tuzlular, envaı türlü pahalı, güzel yemekler istiyor. O böyle tatlı, ballı, pahalı şeyler istedikçe ben dayıyorum gözüne ustura gibi rakıyı, veriyorum ağzına kan gibi şarabı… Bakalım ya o beni ıslâh edecek ya ben onu!