Kategori: Kitap

  • Tarihe yön verenlerin imzalı mektupları

    Tarihe yön verenlerin imzalı mektupları

    Your Excellency’s Obedient Servant (Ekselansları’nın Sadık Hizmetkarı) isimli eser, Ömer M. Koç’un özel koleksiyonunda yer alan ve 1795-1922 tarihleri arasında tarihi şahsiyetlerce kaleme alınan imzalı yazışmaları bir araya getiriyor. Tarihin posta kutusundan çıkan kıymetli mektuplar.

    Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç’un özel koleksiyonunda bulunan resmi ve özel yazışmalar ile mektuplar Your Excellency’s Obedient Servant kitabıyla gün yüzüne çıktı. Kitapta tarihe yön veren isimler tarafından 1795-1922 diliminde kaleme alınmış imzalı el yazması mektuplara yer veriliyor. Eserde, Latin harfleriyle, dönemin uluslararası diplomasi dili Fransızca yazılmış, kronolojik sırayla derlenmiş mektuplar hakkında kısa İngilizce açıklamalar da bulunuyor. 

    Bu kıymetli el yazması mektup derlemesinde II. Abdülhamid’in şehzadeliği döneminde Londra sefiri Kostaki Musurus Paşa’ya yolladığı mektup da yer bulmuş. Mektup, tarihte Abdülhamid’in tek Latince imzalı yazışması olarak biliniyor. Ayrıca, 18. yüzyılın sonundan 20. yüzyıl başına kadar son dönem Osmanlı tarihine, özellikle de İmparatorluğun Avrupa’yla kültürel, diplomatik ilişkilerine ışık tutan mektuplar birçok araştırmaya kaynaklık etme potansiyeline sahip. İngiltere Kraliçesi Victoria’nın Sultan II. Abdülhamid ve Sultan Abdülmecid’e yolladığı mektuplarda kullandığı “Saygıdeğer Kardeşim” hitabı ile “İmparatorluğun Majestelerinin İyi Kız Kardeşi” imzası, Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda Avrupalı monarşilerden sayıldığını kanııtlıyor örneğin. Bunların haricinde, Fransız yazar ve şair Alphonse de Lamartine’den Britanyalı diplomat ve kumandan Lord Kitchner’a, Fransa İmparatoriçesi Eugénie’den İngiltere Kralı VII. Edward’a kadar birçok önemli şahsın mektuplarına da bu özel seçkide yer verilmiş. 

    Aygaz’ın kültür sanat danışmanı ve kitabın önsözünün yazarı olan Bahattin Öztuncay’ın koordinatörlüğünde hazırlanan bu değerli eser, Sadberk Hanım Müzesi’nde satışa sunuldu. 

    Tarihin tanığı mektuplar

    Koleksiyonda Abdülhamid’in şehzadeliği döneminde yazmış olduğu bilinen tek Latince imzalı mektubu (solda) ve Fransız ressam Alexandre Lunois’nın mühendis Alphonse Lotz-Brissonneau’ya yolladığı bir mektup (sağda) yer almakta. 

  • Dilhayat Kalfa’nın besteleri yeniden hayat buldu

    Dilhayat Kalfa’nın besteleri yeniden hayat buldu

    Osmanlı döneminin en önemli kadın bestekârlarından Dilhayat Kalfa’nın eserleri, Lale Kadınlar Topluluğu tarafından tekrar müzikseverlerin beğenisine sunuldu. Klasik Türk müziğinin kadim enstrümanlarının kullanıldığı albümde, Dilhayat Kalfa hakkındaki tarihsel bilgileri ve grup üyelerinin özgeçmişlerini içeren bir de kitapçık bulunuyor.

    Türk musikisinin unutulmaz kadın bestekârı Dilhayat Kalfa, eserlerini içeren bir albümle günümüz müzikseverleriyle buluştu. Prof. Dr. Şefika Şehvar Beşiroğlu’nun bir projesi olarak ortaya çıkan Dilhayat Kalfa albümü, değerli akademisyenin geçen yıl Mayıs ayındaki vefatının ardından Kalan Müzik tarafından hayata geçirildi. 

    “Lale Kadınlar Topluluğu” adıyla sanatlarını icra eden grup, 2015’te Hollanda’da Twensewelle Museum’un Kadınlar Sergisi’nin açılış konserini de Dilhayat Kalfa’nın eserleri ile yapmış, büyük beğeni toplamıştı. 

    Lale Kadınlar Topluluğu, İngiliz Müzikolog Rosaly Lambourn’un önerisiyle Şefika Şehvar Beşiroğlu’nun öncülüğünde kurulmuş,1990’da ilk konserlerini vermişti. Dilhayat Kalfa albümü, çalışmalarına bir süreliğine ara veren topluluğu tekrar bir araya getiriyor ve Osmanlı dönemi müzik tarihinden bir kesiti günümüze yansıtıyor.

    Türk musikisinin yükseliş çağı kabul edilen 18. yüzyılda yaşayan Dilhayat Kalfa, Osmanlı kadın müzisyenlerin tarihsel olarak ikinci temsilcisiydi. Ondan önce, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk kadın besteci olarak kabul edilen Reftar Kalfa geliyordu. Yaşamı hakkında pek az bilgiye sahip olduğumuz Dilhayat Kalfa’nın ölüm tarihini ise, araştırmacı Talip Mert’in 1998’de Osmanlı Arşivi’nde bularak yayımladığı terekenin tarihinden (1737) öğrenmiştik.

    Bazı şahsi eşyaları günümüze kadar ulaşan Dilhayat Kalfa’dan bugünlere kalan bir resim, minyatür hatta kesinliği sabit bir mezartaşı bulunmamaktadır. 12 eseri notalarıyla birlikte zamanımıza miras kalmıştır. 

    Meşk usulü

    Harem-i Humayun’da ya da saray dışındaki konaklarda hanende ve sazendelerden ders alan kadınlar “meşk usulü” denen bir sözlü aktarım yöntemi ile müzik yaptılar. Lâle Kadınlar Topluluğu da bu yöntemin günümüzdeki temsilcilerinden. 

  • Batlamyus’un haritasına önce Fatih Sultan Mehmet sonra Atatürk sahip çıktı

    Batlamyus’un haritasına önce Fatih Sultan Mehmet sonra Atatürk sahip çıktı

    MS 2. yüzyılda yazılan, Bizans döneminde İstanbul’da kopyalanan dünyanın bilinen en eski harita kitabı, tıpkıbasım olarak Boyut Yayınları tarafından yayımlandı. Eser İstanbul’un fethiyle Fatih tarafından bulunarak korumaya alınmış, sonrasında unutulmuş ve Mustafa Kemal’in emriyle tamir edilerek kurtarılmıştı. Orijinal eser tekrar restore edildi ve tıpkıbasımı yapılarak okurlara kazandırıldı. 

    İlk Dünya Atlası

    MÖ 2. yüzyılda İskenderiyeli Yunan coğrafyacı, astronom, matematikçi ve müzik bilgini Ptolemaios’un eseri ‘bilinen ilk Dünya Atlası’ olarak kabul ediliyor. 

    Geçen ay başında İTÜ Maslak Kampüsü’nde ve İsviçre Bern Üniversitesi salonlarında eşzamanlı bir kitap tanıtım etkinliği gerçekleştirildi. İsviçre’deki eşzamanlı tanıtım bilinmez ama, İstanbul tanıtımı basında oldukça ilgi gördü. Prof. Dr. Celal Şengör’ün sözleri tanıtıma damga vurdu. 

    Meşhur coğrafyacı, astronom, matamatikçi ve müzik bilgini olan Klaudios Ptolemaios, İslâm dünyasında Batlamyus ya da Batlamyus el Kaluzi olarak biliniyor. Hellenistik Çağ’da yazılıp, 1300’lerde Bizans başkentinde kopyalanan bu meşhur Yunanca elyazması oldukça önemli. 

    Bilim tarihinde adından en çok bahsedilen isimlerden olan Batlamyus, Mısır’ın İskenderiye kentinde 2. yüzyılda yaşamış. Onun hazırladığı ve dünyanın ilk atlası olarak anılan Geographike Hyphegesis (Coğrafya Rehberi) adlı eser yüzyıllar boyunca kullanıldı. Antikçağ boyunca birçok nüshası hazırlanan bu kitabın bugüne ulaşan nüshaları, çok daha sonraları Bizans dönemine ait elyazmalarıdır. 

    Kitap yazıldıktan yaklaşık 1100 yıl sonra hâlâ önemini koruyordu. Ortaçağlar boyunca da hem Doğu’da hem Batı’da elyazmaları hazırlandı. Bunlardan en tanınmış olanları Vatikan ve Topkapı Sarayı kütüphanelerindedir. Saray nüshası 1300 yılı dolaylarında Bizans başkenti Konstantinopolis’te belki de saray için elyazmaları kopyalayan bir merkezde hazırlanmış. Bugün Vatikan Kütüphanesi’nde olan nüsha da muhtemelen İstanbul kökenli. 

    Anadolu ve Ege Elyazması eserin restore edilerek 2 cilt halinde yapılan yeniden basımında Ege ve Anadolu’nun da içinde bulunduğu 27 özgün harita bulunuyor.

    Eserin Bizans dönemindeki macerasını bilmek zor. Muhtemelen fetihten sonra Topkapı Sarayı’na getirtilmiş ve Fatih Sultan Mehmet’in kütüphanesinde korunmuştur. Bizans başkentinin manastır ve saray kütüphanelerinden bazı yazmaların sultanın korumasında Osmanlı sarayına alınması oldukça ilginç. Bizans sarayı için kopyalanan ve içerisinde bir dünya haritası da olan bu kitaba, dünya hakimiyetini arzulayan Fatih’in özel bir ilgi gösterdiği tahmin edilebilir. 

    Bu yazmanın Osmanlı sarayında Fatih sonrasındaki macerası bilinmez. Ancak bir uzmanın okuyup anlayabileceği bu çok özel kitabın giderek unutulduğu ve kütüphane raflarında kaldığı tahmin edilebilir. Metni okumak için eski Yunanca bilen biri olsa bile, metinleri anlamak uzmanlık gerektiren teknik bir konudur. 

    Kitabın yeniden tesbiti, sarayın müze haline getirilmesi çalışmaları sırasında, erken cumhuriyet devrinde olmuştur. 1924’ten itibaren saray yapılarında dağınık olan kütüphaneler ve kitaplar biraraya getirilmiş ve Yunanca kitapların bir katalogu Adolf Deissmann tarafından yapılmıştır. Deissmann kötü durumdaki yazmanın restorasyonu için Hugo Ibscher önermiş. Mustafa Kemal’in özel ilgisi ve takibi sayesinde kısmi bir restorasyon yapılmış. 

    Hugo Ibscher dönemin en meşhur kitap restoratörlerinden biridir. Sayfaları dağılmış, devam eden bir çürüme ile karşı karşıya olan yazma toplanmış, 120 sayfanın ve bunların içindeki 27 haritanın tamiratı yapılmış. 1927-1929 arasında kısa aralıklarla yapılan bu ilk restorasyonda, öncelikle kitabın ömrünü uzatmak için çabalanmıştır. Daha geniş çaplı bir iyileştirmenin ise gelecekte gelişecek restorasyon yöntemleri ile ele alınması istenmiştir. Bu çalışmayla varlığı dünyaya duyurulan yazma, artık “Topkapı Sarayı Nüshası” ya da Codex Seragliensis adıyla ve “Gayri İslâmi Yazmalar 57 (Gİ57)” numarası ile bilinir olmuştur.

    Dünya çapında tanıtım Kitabın tanıtımı Ptolemaios Enstitüsü’nün bağlı bulunduğu Bern Üniversitesi (İsviçre, altta) ile eşzamanlı olarak İstanbul Teknik Üniversitesi’nde gerçekleşti. Tanıtıma Prof. Dr. Celal Şengör (sağda), İTÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karaca (ortada), Boyut Yayın Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Özükan (solda) katıldı. 

    Uzun yıllar sadece sınırlı sayıda uzmanın görebildiği kitap 2003-2004 yıllarında Bern Ptolemaios Araştırmaları Merkezi’nin gayretleri ile yeniden gündeme geldi. Kültür Bakanlığı ve Topkapı Sarayı Müzesi’nin izin ve desteği ile başlayan çalışmalarda, eserin restorasyonuna karar verildi. Kültür Bakanlığı’nın İstanbul’daki Restorasyon ve Konservasyon Merkez Labaratuvarı’nda 2016 yılına kadar devam eden uzun bir çalışma ile restorasyon gerçekleştirildi. Bu çalışma sırasında gerekli olan bazı teknik malzeme Topkapı Sarayı Müzesi idaresinin girişimleri ile Prof. Dr. Celal Şengör ve Oya Şengör’ün sponsorluğunda sağlandı. 

    Etkinliğin İstanbul kısmında, bu tarihî yazmanın bir tıpkıbasımı tanıtıldı. Ortaçağ yazmalarının bu etkileyici nüshası, kullanım kolaylığı, maliyet ve diğer pratik amaçlar dikkate alınarak dörtte üçü boyutlarında, tıpkıbasım olarak basıldı. 

    Bazı sayfaları oldukça kötü durumda günümüze ulaşan kitabın tıpkıbasımı, birçok açıdan önemli. Eser, tıpkı yüzyıllarca sarayda kaldığı gibi kitap meraklılarının evlerinde kalacak, belki bazıları zaman zaman eline alıp bakacak ama, çok önemli bir kültürel miras. Türkiye’de bu metinleri okuyabilecek kişi sayısı oldukça az; ancak haritalar, hazırlanmalarından beri sekiz asır geçse de olağanüstü etkileyici. 

    Kitap, Boyut Yayınları tarafından basılmış. İçinde Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın sunumu; Prof. Dr. Celal Şengör’ün Fatih devri ile ilgili önemli tespitler içeren bir makalesi; Alfred Stückelberger, Florian Mıttenhuber ve Robert Fuchs’un restorasyon hikayelerini içeren metinleri var. 

    Kitabın tanıtımı sırasında dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Topkapı Sarayı Müzesi, restorasyon çalışmalarının yapıldığı İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkez Labaratuvarı ve onların bağlı olduğu Kültür Bakanlığı yetkilileri maalesef yoktu. İlgili kurumlardan, laboratuvardan ve burada verilen emekten bahsedilmedi. Tanıtım, ertesi gün daha çok Prof. Dr. Celal Şengör’ün bir Kanunî Sultan Süleyman için sarfettiği sözlerle medyada ve sosyal medyada yer aldı. 

  • Hasan Âli Yücel: Cumhuriyet döneminin herkesi kucaklayan bilim-kültür insanı

    Hasan Âli Yücel, cumhuriyet rejiminin kararlı savucularından biriydi. Atatürk’ün eğitim alanında bizzat seçtiği önemli bürokratlardan olmasına rağmen, imparatorluktan cumhuriyete geçişte her yönüyle eskiye bağlı biliminsanlarını ve edebiyatçıları koruyup, kollamıştı.

    Kültür dünyamızın cum­huriyet tarihindeki zir­ve isimlerinden biri kabul edilen Hasan Âli Yücel, bundan 57 yıl önce 26 Şubat 1961’de beklenmedik bir şekil­de yaşamını yitirdi. Ölümün­den bu yana hakkında onlarca kitap, makale yazılan; çalıştay­lar, anma günleri düzenlenen bu devlet ve kültür insa­nı için Türkiye İş Banka­sı Kültür Yayınları’nın 60. yılı nedeniyle açılan sergide dağıtılmak üze­re Hasan Âli Yücel 1897 – 1961 başlıklı bir albüm çıkarılmıştı. (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınla­rı, Haz.: Ruken Kızıler – Nedret İşli, İstanbul, Kasım 2016, [114 sayfa]).

    Bu büyük hümanizma sa­vunucusu kültür insanı için yapılanlar yanında, Hasan Âli Yücel’in daha yazıl­mamış, araştırılma­mış pek çok insani özelliği, eseri vardır. Bu kültür insanının, Canan [Yücel] ve Muammer Eronat varisleri ta­rafından Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi’ne hediye edilen kütüphanesi, “Hasan Âli Yücel Özel Koleksiyonu” başlıklı özel bir mekanda ve bölümde hiz­mete sunulmuştur.

    Ünlü biyografi üstadı İb­nülemin Mahmud Kemal İnal, ömrü boyunca kendisini ko­ruyan cumhuriyetin kültür­lü, bilgili, çalışkan ve devrimci bürokratı, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel için Son Asır Türk Şairleri isimli eserin­de yazdığı hayat hikâyesinde, “edib, nazik, kıymetli, meziy­yetli gençlerdendir” diyerek sözlerini bitirir. İşte o “mezi­yetli genç” Hasan Âli ise İbnü­lemin ile ilk tanışmasını şöyle nakleder:

    “Beyazıt ve civarında eski ve acaip kıyafetli bir zat görür­düm. Başında geniş bir fes, sır­tında redingot, ayağında kaloş kundura; çok kere, kendisine benzer ve biraz önünden yü­rür biriyle beraber… Sorduğum zaman, Babıâli erkânından ve kudemâdan bir zat demişlerdi. O sıralar, pek öyle ilmi şöhre­ti yaygın değilmiş demek. Bi­rinci Dünya Harbinin Yedek Subaylığından terhis edilip de Darülfünun’a geldiğimde bir gün kütüphaneye gitmiştim. Baktım o zat! Bir kitap müta­lea ediyor ve önündeki deftere notlar alıp yazıyordu. Ben, kü­tüphane müdürünü bekliyor­dum. Bir başka iskemlede de başka biri oturmuştu ve dur­madan burnunu karıştırıyor­du. O acaip kıyafetli zat, arada başını kaldırıp hiddetli gözlerle bu zevksiz ameliyenin aralıksız icra olunduğu tarafa bakıyor ve ‘Tövbe, estağfurullah!’ deyip tekrar mütalesına dönüyordu. Nihayet sabrı tükenmiş olacak ki, o adama yüzünü çevirdi ve sert bir sesle:

    – Zât-ı âliniz sivil misiniz, asker mi? Asker iseniz sunuf-ı selaseden hangisine mensup sunuz? Piyade mi, süvari mi, topçu mu? Herhalde topçu ola­caksınız! Durmadan burnunuz­dan gülle imal ediyorsunuz.

    Biraz durdu ve sonra:

    – Ayıptır, efendi, dedi, çek elini burnundan!…

    Adam bir şey söylemeden, mahçup, kalktı ve gitti. Bu defa bana döndü:

    – Adınız ne bakayım, siz kimlerdensiniz?

    diye sorunca hemen hür­metle cevap verdim. İsmimi söylediğim zaman:

    – Sizin, Telgraf ve Posta Na­zırı Hasan Âli Efendi ile kara­betiniz var mı?

    Tasdik cevabım üzerine:

    – Büyük babanız kamil bir zat idi. Telgraf Nazırı idi, ama curnalci değildi. Efendiliği, vezarete tercih etmiş, der­viş-meşrep bir adamdı. Amca­larınızı da tanırım. İzzet Bey hazin şarkılar bestelemiş bir musikişinastı. Genç öldü (ve ezberden ölüm tarihini söyle­yince hayretim büsbütün arttı).

    Dahası da vardı. Babamı, iş­lerini, diğer amcalarımı birer birer saymaya, memuriyetleri­ni, azillerini, nasıplarını döküp, sıralamaya başladı. Nihayet:

    – Helal süt emmişsiniz. Din ü devlete hâdim olursunuz!

    dedi ve benim teşekkür ce­vabımı bile beklemeden başı­nı kitabının üstüne eğip tekrar okumaya koyuldu. Ne yapaca­ğımı şaşırdım. Kalkayım mı, oturayım mı diye düşünürken:

    – Niye boş duruyorsun, oğ­lum? Ya bir şey mütalea et, ya kalk işine git!.. demez mi? Bun­dan istifade ederek teşekkür ettim ve kalktım, dışarıya ken­dimi attım”.

    Bu mizahi tanışma, ömür boyu sürecek bir sevgi, hür­met ve kadirbilirlik çerçeve­si içinde sürecek birlikteliğin ilk basamağı oluyordu. İbnüle­min Mahmud Kemal Bey’in 24 Mayıs 1957’de vefatına kadar aralıksız sürecek bu dostluk ve korumacılık, onun ölümünden sonra da hatırasını yaşatmak için yapılan çabalarla taçlana­caktır (Bkz: Hoş Sadâ, İstanbul, 1958, Türkiye İş Bankası Kül­tür Yayınları).

    Çeviri ve yazın atağı Hasan Âli Yücel’in şahsî çabasıyla Türkiye, çeviri ve yazın alanında önemli bir atak gerçekleştirmiş ve Cumhuriyetin ilk yıllarında birçok eser yeni harflerle yayımlanmıştı. Bunların şu anda Sahaf Emin Nedret İşli’de bulunan birkaç örneği (üstte). Hasan Âli Yücel’in Münif Fehim tarafından yapılmış bir portresi (sol sayfada).

    Hasan Âli Yücel cumhuri­yet rejiminin savunucuların­dan, Atatürk’ün eğitim ala­nında bizzat seçtiği önemli bürokratlardan biri olması­nın yanısıra, imparatorluk­tan cumhuriyete geçişte her yönüyle eskiye bağlı bilimin­sanlarını ve edebiyatçıları ko­ruması kollamasıyla da bilinir. Yücel, İbnülemin, Ziya Şükun, İsmail Saib Sencer, Baki Bay­kara gibi kitap ve tasavvuf ehli kişilere kol-kanat germiştir. Gündüz üyesi olduğu Cumhu­riyet Halk Partisi politikaları, kültür hareketleri konusunda âteşin nutuklar söyler, akşam eve geldiğinde Hazret-i Mev­lânâ’nın Mesnevi’sini okuyup, şerhler yapan bir kişiliğe bü­rünürmüş.

    3 Mart 1924 tarihinde çı­kan Tevhid-i Tedrisat Kanu­nu’ndan sonra, 1926’da ku­rulan Maarif eminliklerin­de müfettiş olan Hasan-Âli Yücel, bu yeni, yoğun eğitim hayatı döneminde Türk di­li konusunda da çalışmalar yapar. 1928’deki Harf Devri­mi sonrasında, yılın sonuna doğru Tevfik Fikret’in Tarihi Kadim – Doksan Beşe Doğru isimli şiirlerini Latin harfle­riyle basılan ilk kitaplardan biri olarak yayımlar. Bir ön­söz ve kendisine ait bir şiir ilavesiyle Nümune Matbaa­sı’nda bastırdığı eser çok bü­yük bir ilgi görür. Bu kitaba yazdığı önsözde:

    “Fikret, bütün hayatında, tahakküme, her türlü istipda­da, dini, siyasî, dünyevî, uh­revî esaretlere isyan etmiş bir şairimizdir. Doksan Beşe Doğ­ru ile Tarihi Kadim, yerdeki taçla gökteki tahtın müteca­viz tehakkümüne başkaldıran bir tuğyandır. Ona imansız diyenlerden çok daha mühim olan Fikreti gayz duyduğu ve­layetlerin yıkıldığı bu devir­de hatırlamamak günah olur. Bu iki manzumeyi neşre saik olan, sadece yakın bir mazi­deki hâlimizi hatırlatmak ve bu vesiyle içinde bulunduğu­muz devrin en bahtiyar im­kânlarla dolu olduğunu bir kere daha düşündürmektir.

    Bunlara bir de kendi man­zumelerimden birini ilaveye cür’et ettim. Çünkü o da aynı tehassüsle yazılmıştı; şu farkla ki, ben aziz şairin idrak ede­mediği halâs gününü görmek saadetine erebilmiştim” diye­cektir.

    Tevfik Fikret’in fırtınalar koparmış iki şiirini dil devri­minin günlerinde ilk kez Latin harfleri ile bastıran Hasan-Âli Yücel eserin sonuna ilave etti­ği Yeni Hayat isimli dokuz kı­talık şiirinin bazı kıtalarında şöyle demektedir:

    “Duymadan düşünmek yok di­nimizde

    Biz kalp adamıyız, gönül eriyiz.

    İnsanız, insanlık esastır bizde;

    Ne ciniz, ne melek, ne periyiz.

    Keşkülle asayı çölde bıraktık

    Külahı, hırkayı çiviye taktık

    Gönülde marifet kandili yaktık

    Bu ince işlerin hünerveriyiz

    Okuyup okutmak işimiz bizim,

    Haram lokma kesmez dişimiz bizim,

    Her yerde bulunmaz eşimiz bi­zim,

    Biz yeni hayatın erenleriyiz!”

    Eğitim ve öğretim ala­nında yaptığı katkılar, büyük devlet adamlığı dışında yaz­dığı şiirler, edebiyat alanın­da yaptığı incelemeler ile ye­tinmeyip kurdurduğu “Klasik ve Modern Tercüme Eserler (1940 -1946)” serisi ile yaptır­dığı çeviri kitaplar Hasan Âli klasikleri olarak anılagelmiş­tir. Çok partili hayata geçil­dikten sonra devam ettiril­meyen bu çeviri faaliyetinin kesintiye uğraması Hasan Âli Yücel’i gönülden üzmüştür. Hayatının son yıllarında ta­mamlamak istediği bu çeviri hareketini yeniden canlandır­mak adına 1956’da Türkiye İş Bankası ve onun kültür sev­dalısı genel müdürü Ahmet Dallı’nın desteğiyle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın kurulmasını sağlamıştır. Yaşa­mının son yıllarında yeniden bir kültür – yayın politikası geliştiren bu insana kurucu­su olduğu yayınevi her zaman vefa ile yaklaşmakta, onun bı­raktığı kültür mirası özenle korunmaktadır. 2006’dan bu yana “Hasan Âli Yücel Kla­sikler Dizisi” adıyla dünya edebiyatının seçkin örnekleri yeniden çevrilerek yayımlan­maktadır.

    Aydınlar toplantısı Hasan Âli Yücel’in Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halid Ziya Uşaklıgil gibi dönem aydınlarıyla düzenlediği bir toplantı çıkışı sonrası.

    HASAN ÂLİ YÜCEL’İN ARDINDAN

    Demokrasimizin en büyük kurbanı

    Yazar Yusuf Ziya Ortaç, Bir Varmış Bir Yokmuş- PORTRELER adlı kitabında bundan 57 yıl önce, 26 Şubat 1961’de ölen Hasan Âli Yücel hakkında unutulmaz bir yazı kaleme almıştı.

    İnsan nasıl ölür, bilir misiniz?.. Ansızın bir sendeleyişle, bir kalp duruşuyla değil. Annesinin ölümüyle, babasının ölümüyle, dostlarının, sevdiklerinin, kafa ve gönül arkadaşlarının ölümleriyle her gün birer parça, birer parça, birer parça…

    Benim bir Ahmet Haşim’im vardı: Güzeli beraber tadar, çirkin­den beraber iğrenir, beraber güler, beraber kızar, beraber acırdık. Se­vincim onun da sevinciydi, öfkesi benim de öfkem!

    Benim bir Mithat Cemal’im vardı: Yalnız vücutlarımızla iki ayrı insandık. Bütün bir yaz, Anadolu Klübü’nün bahçesinde, neşemiz tek kahkaha olurdu. Şimdi yıllardır on­suzum. Mithat Cemal’siz bahçede dost gözlerle baktıklarım kimlerdir bilir misiniz?… İhtiyar ağaçlar!

    Sanırdım ki bu ikisinin ölümü kadar acı dost ölümü olamaz. Olurmuş! İşte Hasan Âli Yücel’in ölümü…

    O, benim mektep arkadaşımdı. Vefa İdadisinde beraberdik. Zeki, çalışkan, hırslı bir öğrenciydi. Sonra, Birinci Dünya Savaşı’nda birbirimizi kaybettik. Yalnız bir gece, eski Gaziantep mebusu rahmetli İshak Rafet’in zengin akraba konağındaki sofrasında konuşarak, gülüşerek, dertleşerek ve türküler, destanlar, nefesler okuyarak geçirdiğimiz bir gece, hala yıldız yıldız gönlümdedir. Asıl dostluğumuz bu üç dört saatlik kadeh arkadaşlığından sonra başlamıştır.

    Kafası kadar gönlü de zengin insandı. Okurdu ve yazardı. Düşünürdü ve duyardı. Doğuyu da tatmıştı, Batı’yı da… Çağının ünlü bir güzeline yazdığı:

    Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz?..

    Aşkın beni sermest ediyorken keder olmaz,

    Ölsem de senin uğruna canım heder olmaz,

    Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz?..

    Dalgın ve ilahi, eriten bir bakışın var,

    Bir anda bütün ruhumu birden yakışın var,

    Karşımda periler gibi nazan akışın var,

    Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz?..

    şarkısı onundur. Bu iki dörtlük bile, Yücel’in nasıl bir kalb adamı olduğunu anlatmaya yetmez mi?

    Bir memleket gezisinde, Atatürk onu da yanına almıştı. Yeni insanlar vardı bu yolculukta. Atatürk, onları çeşitli konularda konuşarak deniyor, tartıyordu. Bir akşam, sofrasındakilere sormuştu:

    – Sıfır nedir?

    Yücel’in cevabı şu oldu:

    – Sizin huzurunuzda ben!

    Bu imtihan gezisinde, Hasan Âli, sıfır almayan tek yolcudur sanırım.

    Efsane Bakan’ın efsane fotoğrafı

    Hayat dergisinin ilk günlerinde, efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel. Ozan Sağdıç, bu tarihi kareyi şöyle aktarmıştı: “… Daha sonra yazıişleri salonuna geldi, herkesle selâmlaştı, kendisine sunulan bir iskemleye oturdu. İlkokul kitaplarımızda Atatürk ve İnönü’nün fotoğraflarından sonra onun fotoğrafı olurdu. Sonradan tiryakisi olduğumuz M.E.B. klasiklerinde de görürdük onu. Siması belleğimize iyice yerleşmiş. Hazır bulmuşken bir fotoğrafını çekeyim dedim. Bizden birisiyle konuşuyordu. “Beni yok sayın, doğal halinizle bir fotoğrafınızı çekmek istiyorum” dedim. Filmimin elverdiği ölçüde birkaç kare çektim…”.

    Yücel’in politika hayatı, Milli Eğitim Bakanlığiyle başarılar için­de geçmiştir. Karanlık toprakları­mızın ilk fecri Köy Enstitüleri, Köy Okulları, Kız San’at Enstitüleri, bir kitaplık dolusu klasikler tercüme­si, opera, İnönü Ansiklopedisi… Bırakınız tümünü, bir tanesi bir insanı bahtiyar etmeye yetmez mi?

    Ona komünist dediler. Neden mi?.. Bu aydınlar çorağında kay­bedecek tek insanımız olmadığını bildiği ve her değerin üstüne titrediği için!

    Ne oldu?… Onun kaybetmek istemediği değerlerin hepsini başka milletler kazandılar: Şimdi, kimi Fransız Üniversitelerinde profesör, kimi Amerika’da!…

    O yabancı ve bayındır ülke­lerde Milli Eğitim Bakanları hep vatan haini midirler?

    Bana sorarsanız demokrasi­mizin en büyük kurbanı Hasan Âli Yücel’dir. Geriliğe verdiğimiz bü­tün kurbanlar ondan sonra gelir.

    Hiç unutmam, sayın Avni Başman’a D.P. nin ilk Maarif Vekili olduğu günlerde sormuştum:

    – En başarılı Milli Eğitim Bakanımız kimdir?

    Düşünmeden cevap vermişti:

    – Yücel!

    İşte bu Yücel’i, bir gün, kendi partisi, kendi gazetesinin, Ulus’un sayfalarından bile koğdu!

    O kırılmış kalbin, ansızın du­ruşuna değil, bu kadar dayanışına şaşmalıyız.

    (Bir Varmış Bir Yokmuş- PORT­RELER; Yusuf Ziya Ortaç, Akbaba Yayınevi, 1963)

  • Bir Tolstoy çevirisi, iki büyük entelektüel

    Tolstoy’un ünlü eseri Harp ve Sulh, 1942’de Türkçe’ye çevrilmeye başlandı. Zeki Baştımar ve Nâzım Hikmet tarafından ortak tercüme edilen dev eser, bu iki aydının mektuplaşmalarında da temel konulardan biriydi. Edebiyat ve siyasetin biraraya getirdiği dostluklar, dilin kullanımı ve gündelik hayat üzerine, bir dönemin belki de en kıymetli belgeleri…

    Lev Tolstoy’un, Na­poléon’un 1812’deki ha­rekatının aynasında dö­nemin Rusya’sını anlattığı Harp ve Sulh romanı, 1865’den 1869’e tefrika olarak yayımlanmıştı. Dünya edebiyatının sayılı kla­siklerinden dört ciltlik devasa eserin Türkçe’ye ilk tam çeviri­sinin macerası, iki çevirmenin mektuplaşmalarının ötesinde ilginç rastlantıların da hikâye­sidir.

    ZEKI BAŞTIMAR, YAŞAM
    ÖYKÜSÜ, MEKTUPLAR,
    YAZILAR
    GENIŞLETILMIŞ 2. BASKI

    Bir başka savaşın, o güne ka­dar yaşanmış olanların en deh­şetlisinin karanlık günlerinde Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosunun çeviri listesinde yer alan bu 2000 sayfalık dev eser, Zeki Baştımar’ın adıyla yayın­lanmış (1943); ancak onunla birlikte, hapishanedeki Nâzım Hikmet’in de ortak ürünü ol­muştur. 1942’de başlayan bu oy­lumlu çevirinin ilk cildi 1943’te, diğerleri sırasıyla 1945, 1946 ve 1948 yıllarında yayımlanır.

    Nâzım Hikmet’in mahpus­luk döneminde akim kalan bir abajur üretimi, iflas eden do­kuma kooperatifi dâhil olmak üzere ekmeğini kazanmak ve ailesini geçindirmek için çeşitli faaliyetlerde bulunduğu bilinir (“Mâlum ya Viran olası hânede evladü ayal var” diye yazar Zeki Baştımar’a). Bunların arasın­da daha sonra yapacağı birkaç çeviri işiyle birlikte, hepsin­den daha kapsamlı olan ve daha uzun bir zaman dilimine uza­nan Harp ve Sulh çevirisi bu­lunmaktadır.

    Bu çeviri macerası vesile­siyle Nâzım Hikmet, diğer çe­virmen Zeki Baştımar ile “Gö­rülmüştür” mühürlü bir dizi mektupta hem çevirinin gidi­şatı üzerinde fikir alışverişinde bulunmuş hem de sürekli tah­silat hakkında bilgi edinmeye çalışmıştır. Öte yandan bu mek­tuplaşmanın her mahpus gibi yalnızlığını kısmen gidermesi­ne yaradığı da eklenmeli. Çeviri tamamlandığında “Emin olun ki hapislik devrimin şu son yedi sekiz yılında bana sevgili bir in­san eli şefkatıyla uzanan, evim­den ve sizden gelen mektuplar oldu. Arada, tercüme, mektup­laşmaya bir vesile olmuştu, bu vesilenin kalkmasıyla mektup­larınızın arkasını kesmemeni­zi reca ederim” diye yazıyordu Nâzım.

    Aslında Nâzım Hikmet ile Zeki Baştımar eski tanıştı­lar; Moskova’daki aynı okulda (KUTV-Doğu Emekçileri Ko­münist Üniversitesi) okumuş­lar ve ülkede Türkiye Komü­nist Partisi’nde (TKP) kısa bir dönem de olsa aynı saflarda (muhalefet) bulunmuşlardı. Rastlaşmalar bununla sınır­lı kalmayacak, Nâzım Hikmet hapisten çıktıktan sonra Rus­ya’ya geçecek ve 10 yıl sonra bu kez 1951-52 TKP tevkifatından aldığı hükmü tamamladıktan sonra 1961’de yurtdışına çıkan Zeki Baştımar ile TKP Merkez Komitesi Dış Bürosu üyesi ola­rak beraber çalışacaktır.

    Mektuplaşmalarda bu siya­sal geçmişe dair herhangi bir gönderme elbette bulunma­maktadır. “Görülmüştür” dam­gasının bile yeterli olmadığı ko­şullarda bunu garipsememek gerek (“Ben tabir caizse ‘şuurlu’ bir hapis vatandaş olarak mek­tuplarımı hapishane idaresine kontrol ettirdikten ve mühürle­tip imzalattıktan sonra gönder­diğime göre, hapishane idare­sine ve binaenaleyh Türkiye Cumhuriyeti Bursa Adliyesine itimat etmeyip mektublarımı ikinci bir kontrolden geçirerek, Türkiye postalarının mahremi­yetine tecavüz edenler varsa bu marifetlerinin mahiyetini tesbit ve adlandırmak biraz da kendi­lerine güvenilmiyen Adliyeye ve mahremiyeti ihlal olunan pos­taya düşer”. 28 Ocak 1943).

    Mektuplaşmanın yer aldığı kitabı yayına hazırlayan Erden Akbulut’un sözleriyle mektup­ların künyesi şöyledir: “Bu mek­tuplar, yurtdışına giderken Zeki Baştımar tarafından yeğeni Sü­reyya Hacıyakuboğlu’na bırakıl­mış, o da bunları İlhan Selçuk’a iletmiştir. İlhan Selçuk’un bağı­şı olarak Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı arşivinde bulu­nan bu mektupların bir kop­yasını ve yayın haklarını veren Vakıf yöneticilerine teşekkür ediyorum. Ne yazık ki Zeki Baş­tımar’ın gönderdiği mektupla­rın büyük bölümü yoktur. Ayrı­ca Memet Fuat Arşivi – Piraye Koleksiyonu’nda bulunan Zeki Baştımar’ın bir mektubunun varlığı bilgisini veren ve kopyası ile transliterasyonunu ileterek yayınlamama olanak sağlayan Yeşim Bilge’ye teşekkür ediyo­rum”.

    Zeki Baştımar


    Dünya edebiyatının sayılı klasiklerinden Savaş ve Barış’ın Türkçeye ilk tam çevirisi II. Dünya Savaşı yıllarındaki çevirisi Nazım Hikmet’in adı es geçilerek yalnız Zeki Baştımar (üstte) adıyla yayınlanmıştı.

    Çeviri başlıyor

    Başvekâlet Umumî Muraka­be Heyeti’nden Zeki Baştımar, “birinci cildin 1943 Nisanına, ikinci cildin Ağustos nihayeti­ne kadar, diğer ciltlerin de 1944 ortalarına kadar dilimize çevri­lebileceğini bildirdim” demek­te. Ortak çeviri konusunda, hele hele birlikte çalışma imkanı ol­mayan iki çevirmenin en temel meselesini de “Tercümede bir vahdet bulunması gerek. Lakin ben bir üstatla ancak bir tezat teşkil edebilirim” diyerek be­lirtiyor.

    Nâzım ise Tolstoy’un üs­lubu üzerinde hassasiyetle duruyor ve aslıyla mukayese etmek için değil ama bir çevi­ri örneği olarak Fransızcasını görmeden çeviriye başlayama­yacağını belirtiyor.

    İlk kez böylesi bir edebi eser çeviren Nâzım Hikmet, çeviri yol aldıkça, ilk cildin bitiminde şöyle yazar: “Tercümede bir çok hatalar yapmış olabilirim, hele askerî rütbelerde sivil memu­riyet isimlerinde filan. Bundan başka da yanlışlarım varsa is­tediğiniz gibi düzeltebilirsiniz. Ben yalnız bir şeye dikkat ettim: Tolstoy’un edasını ve üslubunu elimden geldiği kadar muha­fazaya. Bu hususta fıransızca tercümesinden biraz daha mu­vaffak olduğumu sanıyorum. Fı­ransız tercüman buna hiç dik­kat etmemiş, bazen Tolstoy’un bilhassa uzun bir cümle turnü­rüyle söylediklerini, sanki Tols­toy onu daha kısaca söylemesi­ni beceremezmiş gibi, kısaltmış, bazen de bunun aksini yapmış”.

    Tolstoy çevirisi, üslup ve “çeviri nasıl yapılmalı” konu­sunda Kemal Tahir’e, Vâ-Nû’la­ra Mektuplar’ında da görüşle­rini dile getiriyordu. Ne de olsa “halis muhlis bir dev”le cebelle­şiyordu.

    Mektuplar ilk kez yayınlanıyor Dört ciltlik dev eserin iki çevirmeninin ilk kez yayınlanan mektuplaşmaları ile çevirinin ilginç macerası da gün yüzüne çıkıyor.

    Tolstoy üslubu, hapishane­deki edebi faaliyetlere de yansı­mıştır. “Kendisi çok dikkate de­ğer hikâyeler ve şiirler yazıyor, türkçeden başka dil bilmiyor, harıl harıl fıransızcaya çalışıyor, işte o, Tolstoy tercümesindeki üslup başkalığından faydalan­dığını söylüyor, hattâ yeni bir hikâyesinde, tâbir caizse, Tols­toyun üslubunun bir iki örneği­ni de başarıyla verdi” diye Or­han Kemal’i takdim eder. Arada geçerken dil ve üslup üzerine mülahazalardan kendini ala­maz: “Muhteva üzerinde çalış­tıkça şekil çıkacaktır. Filhakika bazen bu şekil bugünkü kitabı nesir dilinden bazen uzaklaşa­caktır, ama ne yapalım, daha doğrusu ne ala, ne iyi, zaten bu­günkü nesir dilimizin sentak­sı, ana şekli, bizim tabir caizse meşrutiyet burjuvazimizin cılız, basit muhtevasına uygun bir nesnedir ve öylece de kalıplaş­mış, donmuştur ve binaenaleyh bunun yıkılması gerektir. Bu bir zarurettir, şiirde olan şey, zaten malum ya, şiir her zaman önde gider, nesir dilimizde de ola­caktır”.

    Harp ve Sulh çevirisi Nâ­zım’ın enerjisinin önemli bir kısmını alsa da kendi çalışmala­rını da ihmal etmez: “Bir taraf­tan da ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ diye üç yıldan beri bir kitaba çalışıyorum. Günler saatleri dehşetli kısaltarak kuş gibi geçiyor”.

    Üslup tartışmalarının ya­nısıra güncel dil sorunları da mektuplaşmalarda araya girer. Zeki Baştımar merkezden bilgi­ler aktarır: “… bugünkü neşir­cilerimiz arasında ara sıra mü­nakaşa edilen bir (ve) meselesi var, hatta Tercüme Bürosunda bir (ve) düşmanlığı var. Hatta o kadar ki tercüme ettiğimiz kita­bın adına “Savaş, Barış” denme­sini teklif edenler bile bulundu. Bu kadarı da çok saçma tabii. Yabancı dillerde çok bol olan (ve)leri tercümede çok defa­lar virgülle geçmek, bazen “de”, “ile” ve yerine göre başka edat­larla ifade etmek mümkündür ve dilimize daha uygun düşüyor. Bununla beraber şüphe yok ki ve ve’dir, icap ettiği, uygun düş­tüğü yerde ne kadar sık da olsa kulanılmak gerektir” (27.3.43). El cevap: “Mektubunuz gel­di, söyledikleriniz pratikte çok doğru olan şeylerdir. Ve ve’dir amma, elbette ki müşteriyi dü­şünmeğe mecburuz, bundan do­layı ben elimden geldiği kadar zavallı, canlı, zaruri VE’lerin ca­nına kıydım. Mamafi siz diledi­ğiniz gibi Ve katliamında bulu­nabilirsiniz”.

    Çok nadir de olsa Nâzım kendi hukuki durumundan sö­zeder: “Size bir de sevineceği­nizi sandığım bir haber vere­yim: Ben dayımdan [Ali Fuat Cebesoy] iadeyi mahkeme ta­lebinde bulunmak üzere istida dilekçesi aldım. Bu teşebbüse kendiliğinden girişmiş. Temi­ze çektim gönderdim. Dilekçe gayet etraflı, vakıfane ve vakur yazılmıştı. Uğradığımız kanun­suzluğu etrafıyla izah ediyor­du. Bundan bir netice çıkarsa benim gibi gadre ve kanunsuz­luğa uğramış diğer sözde suç ortaklarım da, ben de hürriyeti­mize kavuşacağız demektir. Bu bir ümit. Ben yüzde elli ihtimal veriyorum. Haydi hayırlısı di­yelim (11.12.43). “Hayırlısı” di­yordu ama çalışma temposunu düşürmüyordu. Rubailer, Saat 21-22 Şirirleri ve Memleketim­den İnsan Manzaraları gibi dü­zenli mesai gerektiren çalışma­ları aksıyor (“Tercüme bütün günümü yiyip bitirerek alıyor”); fizikî olarak zorlanıyordu (“Ko­lum fena sancıyor. Galiba ter­cümeye çalışmaktan oldu bu”). Ama bir mahpusun el kitabının belki de ilk cümlesini de yaz­mıştı: “Çalışıyorum, o kadar ça­lışıyorum ki, ne ihtiyarladığımı, hattâ bazan da, ne de hapis ol­duğumu farkediyorum”.

    Mareşal Çakmak ve çevirmenler

    Zeki Baştımar adına izni alınan ve onunla birlik yürütülen Harp ve Sulh çevirisinde Nâzım’ın katkısını öğrenen Mareşal Fevzi Çakmak durumu hiç de hoş kar­şılalmamış, Hasan Âli Yücel’i komünistleri kollamakla suçla­mıştır. Eğer diğer -yasal- çevir­menin TKP’nin o günkü önemli yöneticilerinden biri olduğunu bilseydi ne yapardı, bilinmez! TKP’den “troçkist polisçi” diye atılan birinin o günkü partinin önde gelen yöneticisiyle teşriki mesai içinde bulunması da ayrı­ca dikkate değer.

    1905 doğumlu Zeki Baştı­mar, 1922-26’da Trabzon Mual­lim Mektebinde okudu, TKP’ye katıldı ve 1929’da Moskova’da KUTV’u bitirdi. Türkiye’ye gel­diğinde, Nâzım Hikmet, Sarı Mustafa (Börklüce) gibi muha­liflerin yer aldı. Bu muhalefe­tin gerekçesine dair elde belge olmadığı için, esas ayrılığının ne olduğuna dair kesin bilgiler de yok. Ancak Komintern’e gön­derilen bir rapora göre, sorun parti içi demokrasidir. Baştı­mar askerlik dönüşü muhale­fetten ayrıldı ve 1932’de yapılan TKP 2. Konferansı’nda merkez komitesine seçildi. 1 yıl tutuklu kaldıktan sonra 1933’te tahliye olduğunda siyasi büro üyesiydi. 1934’te ikinci kez Rusya’ya git­ti, Komintern’nin son kongre­si olan 1935’teki VII. Kongre’de Şefik Hüsnü ile birlikte Türkiye delegesi oldu.

    Nâzım Hikmet ise o günler­de dönemin önde gelen siması Şefik Hüsnü tarafından “Ancak polis, yalnızca bu açık saldırı yöntemine başvurmakla kal­mamaktadır. Türk burjuvazi­si, çeşitli küçük burjuva dönek gruplarını, özellikle Nâzım Hik­met’in Troçkist muhalefet gru­bunu Komünist Partisi’ne karşı kullanmasını biliyor…” denile­rek açıkça mahkûm edilmişti.

    Baştımar 1937’de Türki­ye’ye dönüp Ankara’ya yerleşti ve Başvekâlet Murakebe Heyeti Kütüphanesinde çalıştı. 1944 tevkifatında tekrar tutuklandı ve 1 yıl Ankara askerî cezae­vinde tutuklu kaldı. O zaman­lar partinin siyasi büro üyesi ve Ankara vilayet komitesi başka­nıydı. Ancak bu durum açığa çı­karılamadığından beraat etmiş­ti. 1944 TKP davası gerekçeli hükmüne göre “Türkiye’ye dön­müş ve komünistlik akideleri­ne dair herhangi bir propagan­da ve faaliyette bulunmayacağı­nı Cumhuriyet Halk Partisi’ne bildirmiş ve bunun üzerine Başvekâlet Murakebe Heyeti kütüphane memurluğuna tayin edilmiştir”.

    Ancak “eski bir ticaret ba­kanı olan bir akrabası vasıtasıy­la” bu işe yerleşen Zeki Baştı­mar’ın Ankara parti teşkilatıyla ilişkisi sürmüştür. “Münevver tabakayla, muhariri çevreleriy­le temasları” gelişkin olan Ze­ki Baştımar, bu dönemde ünlü Tercüme Bürosu’ndaki birçok kişiyle de yakın ilişki içindey­di. Tercüme Bürosu üyelerine bakıldığında “çevre”nin pek de dar olmadığı anlaşılır: Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Ha­lide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Sabahattin Ali, Orhan Veli, Ok­tay Rifat, Melih Cevdet Anday, Azra Erhat, Ahmet Hamdi Tan­pınar, Vedat Günyol, Bedrettin Tuncel, Esat Sabri Siyavuşgil, Nusret Hızır, Hasan Ali Ediz, Orhan Burian, Erol Güney, Me­lahat Özgü.

    Bu kadronun hemen hemen hepsi Nâzım’a hayrandır. Halide Edip onu “dâhi sıfatını alabile­cek” kadar önemli eserler ver­miş biri olarak görürken, Ahmet Hamdi Tanpınar “Ben Nâzım’a daima hayran oldum” demekte­dir. Nurulah Ataç için ise o ne­redeyse bir milattır.

    Mektuplara dönersek, son sözü Nâzım Hikmet’e bırakmak gerekecek:

    “Başka ne yazayım, herşeye rağmen dünya güzel ve insan­ların büyük bir çoğunluğu ve Türk halkı namuslu, güvenil­meğe değer, beraber yaşanmağa layık insanlardır ve ben dünya­ya geldiğimden dolayı bahtiya­rım. Size de aynı bahtiyarlığı di­ler, hasretle gözlerinizden öper, mektubunuzu ve tercüme hak­kındaki haberlerinizi ve kabilse, bir parça dünyalık gönderme­nizi –tercümeye mahsuben mi olur, yoksa artık biraz daha bek­leyip basılmakta olan kitap ba­sıldıktan sonra mı olur, her na­sıl olursa olsun- beklerim. Ka­vuşmak ümidiyle kardeşim”.

  • Persler kitabı ve ‘Batıcı’ tarih anlayışı

    Kaliteli bir baskıya ve etkileyici fotoğraflara sahip Persler. Anadolu’da Kudret ve Görkem adlı kitap, tarihsel, dinsel ve arkeolojik konuları yoksayarcasına kurgulanmış. Persler ve kültürleri “Hellen arkeopolitikası” çerçevesinde değerlendirilirken, Anadolu’daki birçok mimari kalıntı, kazı çalışmaları, buluntular ve Zerdüşt dinine ait bulgular görmezden gelinmiş.

    PERSLER. ANADOLU’DA
    KUDRET VE GÖRKEM

    Anadolu’da İran halkla­rının egemenliği MÖ 600’ler civarında Urartu Krallığı’nı İskitlerle birlikte ta­rih sahnesinden silen Medler­le başlar. MÖ 546 yılında Pers (Akhaimenid) kralı Büyük Ky­ros (MÖ 559 – 529), Lydia kralı Kroisos’u (MÖ 560 – 546) yeni­şemediği bir mücadele sonra­sında Sardeis’e kadar izlemiş, zayıf durumda yakaladığı baş­kenti ve kralı ele geçirerek, Ana­dolu’nun tek egemeni olmuştu. Büyük Kyros, bu zaferden sonra Anadolu’yu beş satraplığa ayır­mıştır; Katpatuka (Kappado­kia), Yukarı Phrygia, Yauna, Ka­ria ile Aşağı Phrygia – Sparda. Medlerle başlayan ve Perslerle devam eden bu süreçte bölgeye girmiş olan Zerdüşt dininin ku­rumsallaşması ve yaygınlaşma­sı da gerçekleşmiş olmalıdır.

    Bu sırada Doğu Anadolu Yaylası’nda ise Akhaimenid­ler tarafından kurulmuş olan Armenia Satraplığı görülür. Herodotos ve Ksenophon gibi antik Batı kaynaklarının bildir­diği bu satraplığın kesin sınır­ları ve yayılım alanları bugün için tartışmalı olmakla birlik­te, tarihsel süreç içinde Batı ve Doğu olarak ikiye bölündü­ğü düşünülmektedir. Batı sat­raplığın yönetim merkezinin Erzincan’ın 10 km doğusun­da, Üzümlü (eski Cimin) ilçesi yakınlarındaki Altıntepe, doğu satraplığın merkezinin ise Van Kalesi/Thosp olduğu görüşü genel kabul görmektedir.

    Persler, Anadolu’nun ne­redeyse hiçbir alanına bölge­sel düzeyde imar yatırımları ve kültürel etki yapma ihtiyacı duymamışlardır. Bunun yeri­ne, satraplık merkezleri ya da alt birimleri olarak belirledik­leri bazı yerleşmeler ile yakın çevrelerini Persleştirme (Per­sianisation) yolunu seçmiş­lerdir. Persleştirme politikası uygulanmış önemli merkezler olarak Bandırma yakınlarında yer alan Manyas Gölü/Daskyli­tis Limne kenarındaki Hisarte­pe/Daskyleion ile Salihli’deki Lydia başkenti Sardeis kentleri gösterilebilir. Bu kentlerde ye­rel mimari geleneklere uygun, ancak plan şeması bakımından kendi tasarımları olan saray ve malikâneler inşa etmiş olan Akhaimenidler, yoğun olma­sa da Anadolu sanatı etkileri taşıyan resim ve heykeltıraşlık eserleri ile anıt mezarlar üret­mişlerdir.

    Akhaimenidlerin satrap­lık merkezlerine yaptıkları en önemli kültürel etki, kent ta­sarımları temelinde gerçekleş­miştir. Bölgesel yönetim biri­mi olarak belirlenen satraplık merkezleri ile yakın çevrele­rinde, su kaynağı ya da birikin­tisi içeren geniş bahçeler ve av parkları yani paradeisos’lar kurmuşlardır. Başka bir deyiş­le, Perslerce Anadolu’da se­çilen yerleşim alanları içinde göl komşuluğu ile kuş ve diğer av hayvan çeşitlerinin yaşadı­ğı doğal ortamlar bir paradei­sos oluşturmak amacıyla her zaman tercih edilmiş, bu alan­ların doğal güzellikleri ile av olanakları Persler için daima çekici unsurlar olmuştur. Ak­haimenidler, paradeisos’lar ile anavatanlarındaki yaşamları­nın zevk ve kültürlerini Anado­lu’ya taşımışlardır.

    Bugün bile Kuş Cenneti özelliğini koruyan Manyas Gö­lü/Daskylitis Limne ve Sardeis dışında, Anadolu’da sistematik arkeolojik kazılarla araştırılan ve saptanan paradeisos’a sahip diğer bir yerleşme Oluz Hö­yük’tür. Amasya kent merkezi­nin 25 km. güneybatısında yer alan Oluz Höyük’e yaklaşık ola­rak MÖ 450 yıllarında Pers kö­kenli bir Akhaimenid zümre ya da topluluğun yerleşmiş oldu­ğu, mimarideki köklü değişim ile taşınabilir maddi bulguların işaret ettiği üzere, kültürdeki yeniliklerden anlaşılmaktadır. Oluz Höyük-Akhaimenid yer­leşmesi, Pers Yolu, Pers tipi sü­tun kaideleri, anıtsal girişler ve açığa çıkmaya başlayan “Erken Zerdüşt Dini Kutsal Alanı” ile karakterize olmaktadır.

    Yapı Kredi Yayınları tarafın­dan yakın bir zaman önce ba­sılan “Persler. Anadolu’da Kud­ret ve Görkem” adını taşıyan, kaliteli bir baskıya ve etkileyici fotoğraflara sahip kitabın, yuka­rıda önemle hatırlatılan tarih­sel, dinsel ve arkeolojik konula­rı yoksayarcasına kurgulandığı anlaşılmaktadır.

    Pers arkeolojisinin ‘olmazsa olmaz’ları Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te açığa çıkan ve Anadolu Pers arkeolojisi için eşsiz bir bulgu durumundaki Erken Zerdüşt Dini Kutsal Alanı kitapta yer almamaktadır (üstte). Oluz Höyük sistematik arkeolojik kazıları sırasında tapınak eşyalarının gömüldüğü kutsal çukurda (bothros) bulunan yaban keçisi protomlu kutsal içki kabı, Perslerin Anadolu’daki önemli ve güncel bir buluntusu olup, kitapta değerlendirilmeye alınmamıştır (altta).

    Hellen arkeopolitikası

    Persler kitabı, Anadolu’ya do­ğudan gelmiş olan ve kültürel karakterlerini Kızılırmak Hav­zası ile Doğu Anadolu Yayla­sı’nda izleyebildiğimiz Akhai­menidleri ne yazık ki yalnızca “Batıcı” bir arkeoloji ve tarih anlayışı ile görebilmek ama­cıyla hazırlanmış gibi görün­mektedir. Büyük Yunanistan Seferi’nin başlangıcında Van Kalesi’nin güney yüzüne çivi yazısı ile dev bir kitabe nakşet­tiren büyük kral I. Kserkes’in (MÖ 485-465) bu çok önem­li anıtı da dahil olmak üzere, Van-Karagündüz Höyüğü, Er­zincan-Altıntepe, Amasya-O­luz Höyük ve bununla bağlantı­lı olan mimari, küçük buluntu, çanak-çömlek ile Kızılırmak’ın doğusundaki Zerdüşt dini bul­gularının görmezden gelin­mesinin başka bir açıklaması yok gibidir.

    Kitapta, Persler ve kültürleri “Hellen ar­keopolitikası” çerçeve­sinde değerlendirmekte­dir. Şahsımın da içinde olduğu biliminsanları­nın 2007’den itibaren Amasya ilinde geliştir­meye başladıkları Oluz Hö­yük sistematik arkeolojik kazıları, özellikle Kızılırmak Havzası ve yakın çevresinde Anadolu Öntarihi’nden köken alan geleneksel kültürü, Demir Çağı sürecinde Hellenler’in de­ğil de doğudan gelen Medler ile Persler’in etkilemiş oldukları­nı kanıtlamaya başlamıştır. Bu görüşlerin kitapta yer almama­sı, Anadolu kültürünün gerçek yeri ve ağırlığını vurgulayan ve bunlara Doğu’dan da bakabi­len biliminsanlarının, Hellen arkeopolitikası savunucularını rahatsız etmeye başladığına da işaret etmektedir.

    Yapı Kredi Yayınları’nın son yıllardaki büyük bütçeli projeleri ile Anadolu’nun antik kültürlerini Türkiye toprak­larının bir prestiji olarak sa­hiplenmesi ve kaynak eserle­re dönüştürmesi takdire şayan bir yaklaşımdır. Devam edeceği anlaşılan Anadolu uygarlıkları kitap dizisinde editoryal kur­gu sorunları giderilmiş yayın­lar görmek, Anadolu arkeolo­jisi ile ilgilenen herkesi mutlu edecektir.

  • ‘Mütarekenin ihaneti ve sizin fedakarlığınız…’

    Cumhuriyet döneminin en önemli halkbilimcilerinden Hikmet Turhan Dağlıoğlu, 1931’de devlet adamı ve edebiyatçılarımızdan Ebubekir Hâzım Tepeyran’a bir mektup yazar. Mektup, Milli Mücadele döneminde İstanbul hükümeti tarafından idam cezasına çarptırılan ve son anda infazdan kurtulan Tepeyran’ın yüksek niteliklerinden bahseder.

    Hikmet Turhan Dağlıoğ­lu (1900-1977), Türkiye sınırları dışında kalan Deyrizor kasabasında (Suriye) doğmuş, cumhuriyet döneminde öğretmenlik, idarecilik, milletve­killiği yapmış, tarih ve halkbilim uzmanı idarecilerimizdendir. İlk eğitimini Deyrizor ve Antak­ya’da alan Hikmet Turhan Dağ­lıoğlu, yüksek öğrenimini Ma­caristan’ın Budapeşte şehrin­deki Yüksek Sanatlar Okulu’nda yapmıştır. Anadolu’nun çeşitli kentlerinde öğretmenlik yapan Dağlıoğlu, Kurtuluş Savaşı’na katılmış, savaşın sonunda öğret­menliğe Gaziantep Sultanisi’nde başlamıştır.

    İstanbul Şark Eser­leri ve Ankara Arkeoloji Müzesi müdürlükleri de yapan Hikmet Turhan Dağlıoğlu, Anadolu’da derleme çalışmalarına katılmış ve 1943-1946 arasında Antalya millet­vekili olmuştur. 26 Ka­sım 1977’de İstanbul’da vefat etti; Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.

    Çeşitli ulusal ve yerel ya­yınlarda tarih, sanat tarihi ve folklor konularında yazılar ya­zan Dağlıoğlu, mezartaşları ko­nusunda da uzmandı: Isparta, Gaziantep ve Bursa kent tarihi üzerine kaynak kitaplar yazmış, Halkevleri’nin çıkardığı dergi­lerde günümüzde de başvuru­lan çok önemli makaleler neş­retmiştir. Bu çalışkan, kıymetli cumhuriyet aydının hayatı ve ilişkileri, henüz pek çok bilin­mezliklerle doludur. Kıymetli kütüphanesini sağlığında İstan­bul Arkeoloji Müzesi Kütüpha­nesi’ne bağışlayan bu halkbi­limcinin elimize geçen pera­kende evrakı arasında bulunan bir mektup, hem kendisi hem de ünlü devlet adamı ve edebiyat­çılarımızdan Ebubekir Hâzım Tepeyran hakkında ipuçları ve hoş bilgiler içermektedir:

    “Muhterem Beyefendi;

    Bendenizi çok sevindiren mektubunuzu bilseniz kaç def’a okudum. Ebubekir Hâzım Efen­di’yi bu mektubla gıyaben de olsa daha yakından tanımak fırsatına bu suretle nail oldum. Her türlü tavsifden çekinerek itiraf etme­liyim ki, temiz ve seciye sahibi, bununla beraber ilim ve hakika­ta vâkıf-ı nefes etmiş şahsiyetle­re karşı olan hürmetim, sevgim derindir. Ve kendimi bu itibar­ladır ki diğer gençlerden ayırı­yorum. Yazılarınızı öteden beri okurdum. Senânızı, şahsi me­ziyetlerinizi hâlen İzmir’de Hi­sar Kütübhanesi memuru sabık arkadaşlarımızdan Şerif Necmi Bey’den işitirdim. Riyâkârlık nefret ettiğim bir illettir. Fakat siz memuriyet hayatında olsun, ilim hayatında olsun yüksek al­nınızı daima fazilet ve tevazuy­la süslediniz. Elbette sizi tanı­yanlar, sizi sevenler bunu ahlafa nakl edeceklerdir.

    İki nesil, iki aydın


    Hâzım Tepeyran
    (1864-1947) Osmanlı
    İmparatorluğu’nun son
    döneminde yetişmiş
    önemli bir aydındı (altta).
    Kendisinden bir sonraki
    kuşak aydınlarından
    Hikmet Duran Dağlıoğlu
    (1900-1977) (üstte sağda)
    Tepeyran’a yazdığı
    mektupta ona hürmetlerini
    nazikçe ifade etmekte.

    Yazdığınız mektubu dai­ma saklayacağım, eserlerinizin ba’zılarını okumuştum. Diğer neşriyatınızı da bulacak, okuya­cak, neşr edeceğiniz diğer eser­leri de alâka ile ta’kib edeceğim. Yazdığınız mektupta tevazu gösteriyorsunuz. Kim ne derse desin ilim anahtarları mektep­lerimizin hududları, sakıfları altında değildir. Bugün Dârülfü­nundan Avrupa külliyelerinden mezun ve fermanlı bir çok gen­cimiz arasında kaç Ebubekir Hâ­zım’ımız vardır?

    Hâtıralarımda aldanmıyor­sam ve eğer bu satırlarla sizi mü­tessir ve dilhûn etmiyorsam sizi ben Bâyezid Meydanı’nda sehpa altına kadar gelip de bir mucize kabilinden olarak kurtulduğu­nuz dakikadan itibaren sevdim. Bu vak’a tâ o zaman kalbim­de büyük bir aksülamel uyan­dırmışdı. Mütarekenin ihânet, hıyânet, fesâhat ve cinâyet dolu günlerinde, tarih elbette medenî ve vatanî celâdet ve fedâkârlığı­nızı yâd edecektir.

    Bütün emeli hamiyetle va­tanın saf gençlerine fikirler, iti­yadlar vermek isteyen bir genç de elbet vatana hizmet edenle­ri tedris-i rahlesinde bulunan gençlere anlatacaktır.

    Eserinizi tek başınıza yeni harflere tahvil gibi hakikaten bü­yük bir iş hatta külfete girişmiş olursunuz. Yakında semeresini görmekle iftihâr ederiz.

    Isparta’da Böcü-zâde Süley­man Efendi’ye mektub yazdım ve mektubda bahis buyrulan Ha­san’ı sordum. Süleyman Efen­di’den henüz cevap alamadım. Efendimize karşı cevabı bu ka­dar geciktirmenin sebeblerinden birisi de bu oldu. Mektubunuzda bahis buyurduğunuz Bakkal-zâ­de Süleyman Efendi sizlere ömür bir kaç sene evvel vefat et­ti. Bu tatilde Isparta’ya uğramak niyetindeyim. Ba’zı hususatı te­dkik edeceğim. Bektaşi Hoca ve onun tabiriniz vechile “dahi” oğ­lu Hilmi Efendi de vefat etmiş­lerdir. Mektubumla en nazik bir noktanıza dokunmuş olduğumu anlıyorum. Ebediyen kaybedil­miş vücûdlar karşısında teessür ve ızdırabdan başka ne duyulabi­lir Hâzım Beyefendi…

    Memleketim olmayan fakat refikâmın memleketi olan gü­zel, şirin Isparta’yı bugün hudu­dumuz haricinde kalan sevgili memleketim “Antakya” dan çok fazla severim.

    Bir Ispartalı şair memleketi­ni tavsif zımnında yazdığı şiirin şu parçasıyla Isparta’yı ne güzel tasvir ediyor:

    Gül biter, bülbül öter, âfâkını kaplar sesi

    Zî-mürüvvet halkı vardır hoş tutarlar herkesi

    Hep tevazu ehlidirler, yok ke­derli kimsesi

    Şânı, insânı garib destânı var Isparta’nın

    Son zamanlarda çıkan bir rivâyete nazaren yeni teşkilât-ı mülkiyede Isparta kaza olacak­mış. Memlekete eğer bu keyfiyet tahakuk ederse yazık olacaktır. Bu itibarla memleketimi müda­faa için ba’zı neşriyatta bulun­maktayız. Isparta’nın daha fazla halkıyatını, ananelerini tedkik etmekteyim ve bunu İstanbul’da münteşir “Halk Bilgisi Derneği” Mecmuası’nda neşr ediyorum. Yazı çıkacağı zaman okunmağa değer bir şey olmamakla beraber sırf Isparta’ya taaluku itibariyle efendimize takdim ederim.

    Dağlıoğlu’nun eserleri Halkevlerinin yaygın olduğu dönemde Anadolu’daki birçok Halkevi dergisinde Dağlıoğlu’nun tarih araştırmaları yayımlanmıştı. Külliyatı arasında bir de Şemsettin Sami üzerine monografi bulunmaktadır.

    Yukarıda da arz etmiştim. Zât-ı âliniz bu memlekette şe­refli, mühim memuriyetler yap­tınız. Her yerden bir şeref ve muhabbet çelengiyle ayrıldınız. Mevlânâ’nın buyurdukları gibi:

    Ger numâned ez cûd der dest-i tû-mâl

    Key koned fazl-ı ilahet pay-i mâl

    Bu ne büyük hakikat değil mi Beyefendi? İnsana servet şeref ve gurur getirmedikten sonra o servetin ne fâidesi olabilir?

    Sizden istirhâm ediyorum ilminize, şahsınıza candan bağ­lı olan samimi hürmetkârınızı lutfen feyzinizden ve teveccü­hünüzden mahrum buyurmayı­nız. Takdir buyurursunuz ki; en dürüst en samimi münâsebetler garaza istinad etmeyen münase­betlerdir. Bütün emeli ilmin, ha­kikatin ayrılmaz bir âşıkı kalmak isteyen bendenizden eminim ki bu lütfu esirgemezsiniz. Hatta biraz daha ileri giderek bir fotoğ­rafınızı da istemek cesaretinde bulunacağım. Hürmet ve tâ’zim­le ellerinizden öperim efendim.

    Hikmet Turhan [Dağlıoğlu]”

    “Ebubekir Hâzım Bey’e, 1931 senesi İzmir” notuyla Hikmet Turhan Dağlıoğlu evrakı arasın­da çıkan bu mektup, gönderilen yazının kopyası mı yoksa gönde­rilemeyen bir belge mi bilemi­yoruz ama, Ebubekir Hâzım Te­peyran’a (Niğde 1864 – İstanbul 1947) gösterilen hürmet, mek­tuptan da anlaşıldığı gibi çok bü­yüktür.

  • İriş Dede Sultan, iriş!

    Geçen sene, Börklüce isyanının 600. yılı dolayısıyla düzenlenen sempozyumda sunulan bildiriler, kapsamlı bir kitap haline getirildi. Şeyh Bedreddin ve dönemindeki kalkışmaları anlamak yolunda yapılan çalışmalar; henüz merkezileşmemiş bir imparatorlukta, mezheplerarası belirsizliklerin sürdüğü bir ortamda meydana gelen hadiseleri aydınlatmayı amaçlıyor.

    ULUSLARARASI BÖRKLÜCE
    MUSTAFA SEMPOZYUMU
    BILDIRILER

    Börklüce isyanının 600. yılı vesilesiyle yerli-yabancı akademisyenlerin yanısı­ra konu hakkında çalışan herke­se açık, pek de geleneksel olma­yan bir sempozyum düzenlemiş Akdeniz Akademisi.

    1416’de Karaburun’da pat­lak veren bu isyan hakkında bilinmeyenlerin bilinenlerden fazla olması, katılımcılara bir fe­tih duygusu vermiş. Çok sınırlı kaynakların farklı okumaları ve bunların başka kaynaklarla be­zenmesiyle, çok bilindiği sanılan bu konu hakkında yeni ve daha derli toplu sorular üretilmiş.

    Uluslararası Börklüce Mus­tafa Sempozyumu adlı kapsam­lı eser, bu etkinlik dolayısıyla sunulan bildirileri biraraya ge­tiriyor. Önsözde belirtildiği üze­re “geçen altı yüz yıla rağmen ayaklanmanın günümüz kültür, folklor, edebiyat ve siyasetin­de süregelen muhalif, isyancı ve devrimci mirası” Börklüce’yi ve aslında onun şahsında, “huruç eden” onbinlerin mücadelesini güncel kılıyor.

    Şeyh Bedreddin’in adıy­la anılan ve onun müridi olarak takdim edilen Börklüce Musta­fa ile devamında Manisa’da Tor­lak Kemal isyanı ile ilgili birinci elden iki tarihsel kaynak var. İl­ki, 14. yüzyıl başlarında Foça’da Venedikliler adına çalışan ünlü Bizans tarihçisi Dukas’ın aktar­dığı gözlemler. İkincisi ise Şeyh Bedreddin’in öldürülmesinden kırk yıl sonra torunu Halil b. İs­mâil’in dedesini “aklamak” için yazmakla birlikte, Bedreddin hakkında eşsiz bilgiler sunan (örneğin Yunus Emre şiirleri ile ilişkisi gibi) Menâkıbnâme.

    Ancak bu toplumsal hare­ketler sadece bu iki kaynak çer­çevesinde açıklanmaya çalışıl­dığında, insanların yaşadıkları dünyayı ve onların özlemleri­ni anlamak oldukça zorlaşıyor. “Musa Çelebi ile Mehmet Çe­lebi arasındaki bir taht kavgası esnasında yenilmeye mahkûm olanların bir tür bozgunculuğu” olarak tarif edilen bu hareket, el­bette çok daha geniş siyasi-top­lumsal analizleri hakediyor. İz­mir-Karaburun’da köylülerin isyanı, aynı dönemde Avrupa’da benzer taleplerle ortaya çıkan köylü isyanlarının yanısıra Kü­çük Asya ve İran gibi coğrafya­larda farklı bir dünya tahayyüllü hareketlerle birlikte ele alındı­ğında, dar “taht kavgaları anla­tımı”nın ne kadar eksik kaldığı görülmekte.

    Sempozyum konuyla ilgili bi­linenlerden çok, bilinmeyenle­rin daha fazla olduğunu açıkça ortaya koymakta. Eski bilgileri tazelerken, farklı bakışaçılarıyla bu bilgilerin geleneksel kullanı­mının ötesine geçen; bu sınırlı kaynakları yeniden değerlendi­ren, yorumlayan açılar, katkılar sunuyor. Öte yandan yeni bilgi-bulgular da sempozyum ve kita­bın değerini arttırıyor.

    Dukas “…mülkiyetsizlik va­azedip; kadınlar hariç, yemek­ler, elbiseler, tarlalar her şeyin ortak olduğunu ilan etmiş… Bu imana tüm hoyratları kandırmış; üstelik Hıristiyanlarla arkadaş­lık için de çaba sarf ediyormuş” diye takdim eder Börklüce Mus­tafa’yı. Şeyh Bedreddin öne çıksa da isyanın toplumsal ve siyasal yönü açısından Börklüce’ye ma­ledilen sözleri; basit bir tepkinin ötesine geçen toplumsal hare­ketlilik; başkaldıran insanların mezhepsel ve toplumsal kar­maşık bileşimi; Karaburun’daki hadiseye özel bir önem kazan­dırıyor. Nâzım Hikmet’in, Şera­fettin Yaltkaya’nın 1924’teki Si­mavna Kadısıoğlu Şeyh Bedred­din kitabından hareketle yazdığı olağanüstü şiiri, Şeyh Bedrettin ve müritlerini tarihin unutturul­muşları arasından çekip çıkar­mıştı. Literatürde ise Börklüce ve hele Torlak Kemal hakkında bilinenler neredeyse yok derece­sinde. Oysa Osmanlı tarihi açı­sından görmezden gelinen temel bir unsurun, özne olarak köylü­lüğün en belirgin biçimde orta­ya çıkışında bu iki ismin özel bir yeri var. Sempozyumun işledi­ği konu çerçevesinde, ayaklanan onbinlerce köylünün (Börklüce kentte çarmıha gerildiğine gö­re buralarda da taraftarı vardı) hangi saiklerle biraraya geldiğini anlamaya çalışmak, taht kavga­larından çok daha hayati bir me­sele olarak günümüze taşınmak­ta. Tek başına ele alınabilen ne­denlerle açıklanamayacak olan bu ayaklanma (ve benzerleri), belli ki tarihten silinmeye çalışıl­mıştır. Sultan I. Mehmed’in 100 bin kişilik bir orduyla bastırabil­diği, bu harekattan önce iki kez ordularının yenildiği gözönüne alınırsa, en azından bölgede ya­şayan halkın benimsediği bir is­yandan sözedildiği anlaşılır.

    Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa yüzyılda yapılmış Nakşî Ahmet’e ait minyatür, Bedreddin’i asılmadan önce hücresinde tasvir ediyor (üstte). Burhan bin Mustafa’nın (Börklüce Mustafa) Tasvirü’l Kulüb adlı kitabında Allah vepeygambere sevgi-saygısını belirten bölümler (altta).

    Öncelikle, henüz tam olarak merkezileşmemiş bir impara­torlukta, mezheplerarası belir­sizliklerin sürdüğü bir ortamda bulunuyoruz. Bu bakımdan son­raki ve bugünkü ayrımlara göre bir değerlendirme eksik kalmaya mahkum. Ayaklanmaya katılan­lar arasında Hıristiyan ve Yahu­dilerin de bulunduğu gözönüne alındığında, bu mistik de olsa “dinsel” olmayan bir tahayyül peşinde koşan, çok farklı etkile­şimler içindeki “köylü” kitlesi­nin açıkça bir alternatif dünya, bir “alternatif toplum tasavvu­ru”na sahip olduğu çoğu defa atlanmakta. Üstelik bu alterna­tif tasavvurun hem bu coğrafya­da hem çevre toplumlarda da bir geçmişi var. Dolayısıyla bu hare­ketleri kabaca “isyan” ile sınır­lamak mümkün değil. Mülkiyet ortaklığının bir gelecek tasavvu­ru kadar, insanların yakın geç­mişinde de -hele o dönem- varo­lan bir arayış-hatırlayış olduğu da hesaba katılmalı. Bu hareket­lerin siyasetten azade sadece bir sosyal tepki olarak görülmesi, siyasetin özellikle devlet katında icra edilebileceği yanılgısından kaynaklanmakta. Devletin yaptı­ğı siyasetse ona karşı yapılan da siyasettir.

    Ahmet Arslan’ın açılış oturu­munda “Osmanlı İmparatorluğu demode bir imparatorluktur” di­ye özetlenebilecek sunumu ise, kuruluş dönemi üzerine yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Sem­pozyum bağlamında, tasavvuf ehlinin bu dönemde toplumdaki önemli rolüne değiniliyor. Yani isyancıların söylemi, ahaliye hiç de yabancı bir söylem değildi.

    Ahmet Yaşar Ocak, konar gö­çer Kızılbaş Türkler’in ihtilalci mehdilik hareketlerine dikkati çekerken, İran’da resmî dinle­ri Zerdüştlük olan Sâsâniler’in eziyet ettiği Nüniheistlerin bir kısmının Anadolu’ya gelip Hıris­tiyanlıkla ilişkilenmeleri sonucu Pavlikanlar’ın ortaya çıktığını ve buradan Avrupa’ya uzayan bir zincirde ortaklaşmacı diyebile­ceğimiz akımların devam ettiği­ni belirtir. Yani Sünnî olmayan tasavvuf erbabının “yerel” kay­nakları arasında, İran’dan esen rüzgarların izleri silinmemişti.

    Âşıkpaşazâde’nin Börklü­ce’nin “ayin” yaptığına dair bir ibaresi ise, ayaklananların dinî inançlarının pek de kesin olma­dığının bir göstergesi olarak not edilmekte. Börklüce Mustafa’nın çarmıha gerilmiş olması ve ölür­ken söylediği Hıristiyan gelene­ğindeki “yetişin efendimiz”e kar­şılık düşen “Dede Sultan eriş” sözleri de buna eklenmeli.

    Ancak Ahmet Arslan’ın sö­züyle “Tasavvuf, akıl ile nakil arasındaki tartışmadan bıkan, kaçan adamların sığındıkları bir alandır… Onunla dünya inşa ede­mezsiniz”. Londra Üniversite­si’nden Yure Stoyanov ise ilginç bir yaklaşımla, Bedreddin’in de Börklüce’nin de “sürmekte olan ayaklanmacı hareketlere elebaşı olarak değil de katılımcı olarak eklemlenmiş” olup olmadıkları­na dair önemli bir soru ile kar­şımıza çakmakta. Öte yandan kayıtlara göre de iki isyan ara­sında (Bedreddin ve Börklüce) hem toplumsal taban hem amaç bakımından bir örtüşme olup olmadığı da tartışmalı. Börklü­ce isyanının uluslararası tarih yazımında 19. yüzyılda başlayan yolculuğu, bu sempozyumun da gösterdiği üzere tükenecek gibi değil. Kitap, geçen sene gerçek­leşen bu önemli sempozyumdaki bildirileri biraraya getiriyor.

  • Hem yeni başlayanlar hem de bilenler için William Shakespeare

    Ülkemizin en önemli Shakespeare uzmanlarından Ayşegül Yüksel’in kitabı hem yazarın eserlerini derinlemesine inceliyor hem de Türk tiyatrosundaki uygulamalardan örnekler veriyor. Ünlü İngiliz yazarı hem bilenler hem de öğrenmek isteyenler için bir referans kitabı.

    SILA ŞENLER GÜVENÇ

    William Shakespeare: Yüzyılların Sahne Büyücüsü

    Türkiye’deki en önemli Shakespeare uzmanla­rından biri olan, kendisi de Shakespeare gibi kalemi ve hitabıyla insanları âdeta büyü­leyen, yıllarca ODTÜ ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğ­rafya Fakültesi’nde İngiliz Ede­biyatı ve tiyatro alanında hiz­met vermiş Prof. Dr. Ayşegül Yüksel tarafından kaleme alın­mış değerli bir kaynak kitap.

    1979’dan beri Cumhuriyet gazetesinin kültür sayfasında­ki “Sahneden” köşesinin yazarı olan Ayşegül Yüksel’in birçok kitabı, makalesi ve tiyatro eleş­tirisi mevcut. William Shakes­peare: Yüzyılların Sahne Büyü­cüsü, Yüksel’in öğretim üyesi ve tiyatro eleştirmeni olarak, yıl­larca verdiği derslerin ve yazdı­ğı tiyatro eleştirilerin bir ürünü. Shakespeare’i -başta gençler ol­mak üzere- her yaştan ve alan­dan insanların zevkle okuyabi­leceği ve anlayabileceği bir an­latımla sunuyor. Ancak kitabın herkes tarafından takip edilebi­lecek bir nitelikte olması kimse­yi yanıltmasın; bu, Shakespeare eserlerini derinlemesine ince­leyen çok kapsamlı bir çalışma aslında. Eserde yazar, yaşadığı dönem, antik ve klasik tiyatro geleneği ve Shakespeare’in kat­kıları anlatılmakta, oyunlarıy­la ilgili çeşitli incelemeler okur dostu bir üslupla verilmekte. Asıl ustalık, bu denli zor bir ko­nuyu sade bir anlatımla geniş bir okur kitlesi için anlaşılabilir kılmak şüphesiz.

    Kitabın ilk üç bölümü, bir şahsiyet ve oyun yazarı olarak Shakespeare’e ve İngiliz röne­sansına bir altyapı oluşturmak­tadır. Bu noktada, İngiliz röne­sansının İtalya’dan çok sonra, 16. yüzyılda başladığını belirt­mek gerek. İngiliz rönesansı, ‘eski’ ve ‘yeni’ olanın içiçe geç­tiği bir dönem. Kitapta, tiyat­ro geleneğine ek olarak röne­sans İngiltere’sinde gerçekle­şen önemli değişimler de tek tek ele alınıyor. Bu bağlamda, İngiltere’nin feodal yönetim bi­çiminden monarşiye geçmesi, kapitalist girişimciliğin yayıl­ması, deniz ticaretinin gelişme­si, İngiliz Kilisesi’nin Protes­tanlığı kurumlaştırma çabaları, dönemin egemen ahlak anlayışı ve hümanist bakışaçısı, Krali­çe I. Elizabeth’in ülkesinde ka­dının durumu, Shakespeare’in ortakları arasında bulunduğu Globe Tiyatrosu da dahil olmak üzere profesyonel tiyatroların kurulması ve dönemin sansür politikasına geniş ölçüde yer ve­rilmiş.

    Shakespeare, İngiliz röne­sansının karmaşık, değişken ve yenilikçi ortamında ortaya çıkan, bu koşullar içinde yoğ­rulmuş ve sayısız ürün ver­miş önemli bir ozan ve tiyat­ro yazarı. Burada vurgulanan nokta, Shakespeare’in dehası sayesinde halkı nasıl tiyatroy­la buluşturduğu ve her kesime hitap etmeyi nasıl başardığıdır. Farklı sosyal tabakalardan olu­şan, yoğun bir nüfusu barındı­ran Londra kentindeki tiyatro­larda da her kesimden seyirci mevcuttu: Saraylılar, genç soylu hanımlar, şövalyeler, hukuk öğ­rencileri, esnaf, çıraklar, hayat kadınları, kente ürünlerini sat­maya gelen tüccarlar ve köylü­ler aynı oyunları seyrediyorlar­dı. Böylece, elit kesimin yanısıra okuma yazma bilmeyen halk da sahnede antik ve klasik tiyatro geleneğinden beslenen bir İngi­liz tiyatrosu seyretme fırsatını buluyordu.

    Önemli bir diğer nokta ise, küçük kent kökenli bir ailenin, üniversite öğreniminden yok­sun kalmış sıradan bir bireyiy­ken, Shakespeare’in ülkenin ve dünyanın hayranlıkla bağrı­na bastığı bir yazar ve tiyatro ustasına nasıl dönüştüğüdür. Kitapta, kayıtlara göre yüksek tahsili bulunmayan Shakespe­are’in gerçekte kendisine ma­ledilen oyunları yazıp yazma­dığı ile ilgili farklı görüşlere yer verilse de, Ayşegül Yüksel üstün yetenek ve hünerin sadece kül­türlü bir aileden gelen, seçkin sanat ortamında yetişmiş, çok okumuş kişilerin sahip olduğu bir ayrıcalık olarak düşünüle­meyeceğini vurgulamaktadır. Bu konuyla ilgili de iki çift sözü vardır: “Bize gelince, yaşam öy­küleri Anadolu coğrafyasında dolaşıp duran Hoca Nasreddin­lerin, Yunus Emrelerin, dahası, ortaokul öğrenimini bitireme­den çalışmak zorunda kalmış, ama yapıtlarıyla dünya düze­yindeki pek çok ustayı geride bırakan Yaşar Kemal gibi bir ‘deha’nın yetiştirdiği toprakla­rın çocuklarıyız. Bizim aklımız ve yüreğimiz gerçeklere de açık­tır, efsanelere de…” (s.19).

    Devlet Tiyatroları’nda Onikinci Gece Shakespeare’in eseri Onikinci Gece Devlet Tiyatrosu’nda sahneleniyor. 1960’lardaki oyunda, ön planda Malvolio rolünde Cüneyt Gökçer, arka planda Ertuğrul İlgin ve Salih Canar.

    Bu bağlamda, şaşılacak bir şey yoktur; çünkü Shakespeare bir rönesans aydınıdır…

    Kitabın büyük bir bölümü oyun incelemelerine ayrılmış. Öncelikle antik-klasik tragedya, komedi geleneği ve yazınsal un­surları işlenmiş, Shakespeare’in bunları rönesans İngiliz tiyat­rosunun kurallara bağlı kalma­yan yapısıyla nasıl birleştirdiği anlatılmış ve getirdiği yenilikler tartışılmış. Ayrıca, Shakespea­re’in tarihî oyunlarına, romans­larına ve sınıflandırılması güç olan oyunlarına da yer verilmiş. Bu doğrultuda, kitapta Shakes­peare’in birçok eserine değinilse de, muhtelif bölümlerde detaylı olarak incelenen oyunlar III. Ri­chard, Yanlışlar Komedisi, Titus Andronicus, Ne ki Hırçın Kız, Romeo ve Juliet, Bir Yazdönümü Gecesi Rüyası, Venedik Taciri, Kuru Gürültü, V. Henry, Julius Caesar, Beğendiğiniz Gibi, On İkinci Gece, Hamlet, Troilus ve Cressida, Yeter ki Sonu İyi Bit­sin, Kısasa Kısas, Othello, Kral Lear, Macbeth, Antonius ve Kle­opatra, Coriolanus, Atinalı Ti­mon, Kış Masalı ve Fırtına’dan oluşmaktadır.

    Kitabın son bölümü, çok önemli bir arşiv niteliği taşı­maktadır. Shakespeare’in Türk sahnesindeki yaklaşık 200 yıllık geçmişine değinilen bölümde, 19. yüzyıldan itibaren sahnele­nen belli başlı eserlerin ve özel­likle Hamlet, Othello, Kral Lear gibi oyunların Türkiye’deki tatlı ve acı serüvenleri anlatılmakta, Shakespeare’in geniş kitlele­re ulaşmasını sağlayan Muhsin Ertuğrul gibi şahsiyetlere yer verilmekte ve Türk yapımların­dan örnek fotoğraflar sunul­maktadır.

    Son söz olarak bilenlere ve­ya ilgi duyanlara: Shakespeare’i her yaş ve bilgi düzeyindeki ki­şilere sevdirecek ya da yeniden hayran bırakacak bu kaynak ki­tabı mutlaka edininiz.

  • Mizahın zekası: KARAGÖZ

    1908’den 1955’e kadar yayımlanan Karagöz gazetesi, Türk basın tarihinin en uzun süreli yayımlarından biriydi. Uzun yıllar haftada iki kez yayımlanan gazete, fıkralar ve çizimlerle zenginleşen birçok ek yayın da çıkarmıştı.

    2. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra 8 Ağustos 1908 (26 Temmuz 1324) tarihinde çıkmaya başlayan Ka­ragöz mizah gazetesi, Türk ba­sınında uzun ömürlü süreli ya­yınlarımızdan biridir. Kurucu­su, ilk başyazarı ve karikatüristi Ali Fuad Bey’den (öl. 1919) son­ra Mahmud Nedim, Aka Gün­düz, Baha Tevfik, Burhan Cahit Morkaya, Orhan Seyfi Orhon, Refik Ahmet Sevengil, Sedat Si­mavi mesul müdürlük ve “ser muharrirlik” yapmışlardır.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-318.jpg

    Ağustos 1908’den Ocak 1935’e kadar 2803 sayı yayınını sürdüren Karagöz gazetesi mi­zah basını içinde iz bırakan en önemlilerdendir. Çoğu metin ve karikatürlerin imzasız yayım­landığı gazete, dört sayfadan oluşmaktaydı. Arka ve ön ka­paklarında birer büyük karika­türün yer aldığı gazetenin bazı sayıları ikinci baskılarını yap­mıştı. Pazartesi ve Perşembe ol­mak üzere haftada iki kez çıkan Karagöz, 18 Ağustos 1928’den itibaren Arap ve Latin alfabe­siyle karışık olarak çıkmaya başladı. Aralık 1928’de tama­men Latin harflerine dönen ga­zetenin bir bocalama devresine girdiği görülmekteydi.

    Karagöz Halk Gazetesi, Bur­han Cahit Morkaya’nın yöneti­minde cumhuriyet modernleş­mesinin halka benimsetilme­si adına önemli bir işlev yerine getirmiştir. 1935 yılında Kara­göz’ün varisleri gazeteyi CHP’ye satmışlar, Sedat Simavi yöneti­minde Karagöz 2. Dünya Sava­şı’nda da çıkmıştı. Çok partili siyasi hayata da ulaşan gazete, 4785. sayıda (1955) yayımına son vermiştir.

    Karagöz Gazetesi
    İdarehanesi

    19. yılında okuyucularına renkli olarak basılıp dağıtılan bir el ilanında şöyle hitap et­mektedir:

    “Türkiye’nin En Revaçlı Gazetesi- Karagöz yakında on dokuzuncu yılına girecek. “Ka­ragöz” Türkiyenin ilk inkılab gününde gazeteciliğe girmiş, ogün bugün milletin derdle­riyle, sevinçleriyle yaşamışdır. “Karagöz”ün en doğru görüşleri ve düşünüşleriyle yalnız Türki­ye’de değil Türklerin bulunduğu her yerde Bulgarya’da, Yunanis­tan’da, Yugoslavya’da, Kıbrıs’ta, Mısır’da, Amerika’da, Finladi­ya’da, Okyanusya’nın Cava Ada­ları’nda Türk dilinin geçdiği her tarafta okunan bir gazete ha­linde büyümüş, revaçlanmıştır. Şark memleketlerinin en çok okunan ve sevilen gazetesi “Ka­ragöz”dür. Bu kuvveti karileri­nin sevgisine borçlu olan “Kara­göz” yeni on dokuzuncu yaşına girerken bütün okuyucularına teşekkür eder”.

    Karagöz gazetesi süreli bir yayın olmakla birlikte aynı za­manda kitap yayını alanında da faaliyet göstermiştir. 1910-1913 yılları arasında, İstanbul’da dört yıl boyunca Karagöz Sâlnâme­si adıyla o senelere ait yıllıklar çıkarmış, 1917 yılında “Kara­göz’ün Müneccimliği, 1333 se­ne-i Hicriyesine mahsusudur” başlıklı geleceğe yönelik komik öngörüler içeren küçük bir ki­tapçık yayımlamıştır.

    Yine Karagöz’ün dağıttığı bir el ilanında bastığı başka ki­taplar hakkında şu bilgileri oku­yoruz:

    Karagöz”ün Karileriyle Bir Hasbihali

    Daima milletin uyanma­sı memleketin ileri gitmesi için çalışan “Karagöz” karilerinin fikirlerini açmak ve medeniyet hayatının güzelliklerini anlat­mak arzusuyla yeni yeni kitap­lar, hikâyeler, romanlar basma­ğa başladı. Bunlardan biri:

    COŞKUN GÖNÜL romanı idi. Karilerimiz İs­tanbul’da büyük bir heyecan uyandıran ve herkesin elinde gezen bu romanı okudular ve çok memnun oldular. Şimdi:

    AŞK BAHÇESİ romanını basıyoruz. Bu ro­man çapkın bir Türk gencinin İstanbul kibar kadınlar alemin­deki maceralarını ve yeni ce­miyet hayatını anlatıyor. Şimdi İstanbul’da herkes bu romanın çıkmasınıbekliyor. İki haftaya kadar o da çıkacaktır. Bu kitap­ların yeni hayatı bilmeyenler için çok istifadeli eserlerdir.

    Coşkun Gönül – Güzel ciltli – 125

    Aşk Bahçesi – Güzel ciltli – 100

    Karilerimiz hangisini ister­lerse parasını posta havalesi verip bize de adreslerini bildir­sinler güzel paket yapılıp derhal gönderilir.

    Matbaa işleri

    Aynı zamanda matbaamızda renkli, güzel tüccar faturala­rı, defterler, el ilânları, makbuz koçanları, biletler ve şık kart dö vizitler basılır. İstenilen sipariş­lerini idare müdiriyetine bildir­sinler”.

    Henüz tam tesbiti yapılama­yan kitap yayını arasında belki de en hacimli ve büyük olanı ise Burhan Cahit Morkaya imzası­nı taşıyan Karagöz’ün Fıkraları isimli 216 sayfalık kitaptır. İs­tanbul’da 1926 yılında Hacivad Matbaası’nda basılmıştır. Uzun­ca metinlerden oluşan 152 fık­ra bulunan kitabın sonunda yer alan “Birinci cildin sonu” kaydı bir kaç cilt olarak düşünülmüş olduğunu göstermektedir. Fık­ralara bağlı 110 karikatür ile re­simlenen kitapta klasik tip ve kıyafetiyle Karagöz hem eski zaman yaşayışıyla hem de mo­dern yaşam tarzıyla dalga ge­çen bir kişilik olarak karşımıza çıkar. Bazı fıkralar Karagöz’ün modern hayata uyarlanmış ha­lidir. Daha çok eskiye eleştirel bakan yeni hayat tarzını öne çı­karan bir kitaptır Karagöz’ün Fıkraları.

    İKİ KARAGÖZ FIKRASI

    Çek bakalım…

    Karagöz, yetişmiş oğlunu okusun diye Bursa’daki Süleyman Çelebi Medresesi’ne yollamış. Oğlan medresenin kara cahil hocaların­dan biraz Mızraklı İlmihal, biraz Tecvid okumuş; o zamana göre tahsilini yaparak, bağrı yanık, başı önünde mutassıb bir çömez olup babasının yanına gelmiş.

    Günün birinde Karagöz oğlunu yanına alıp uzakça bir köye doğru yola çıkmış. Yolda idrarı sıkıştıran Karagöz bir çalılığı siper alıp işini göreceği sırada oğlu babası­nın maksadını anlayıp hemen haykırmış:

    – Aman baba, ne yapıyorsun hiç şarka doğru abdest bozulur mu?

    Karagöz medrese görmüş oğlunun bu ihtarından utanmış hemen cenuba dönmüş. Fakat oğlan bu sefer daha kuvvetle çağırmış.

    – Olmaz baba olmaz. Hiç kıbleye karşı abdest bozulur mu?

    Karagöz lâ-havle çekip bu sefer garba dönmüş fakat oğlan yine haykırmış:

    – Güneşin battığı tarafa abdest edilmez baba, vallah günahdır!

    Karagöz’ün sabrı tükenmeğe baş­lamış, şimale dönmüş. Babasının her hareketini kontrol eden medrese görmüş oğlan bu sefer üstüne yürümüş.

    – Vallah çarpılacaksın baba, arkan kıbleye geldi.

    Karagöz artık dönecek yeri kalmadığı için derhal yüzü koyun yere yatıp hacetini yaparken kendi kendine: “Cezadır herif çek bakalım” demiş, “mektebler dururken medreseye çocuk yollarsan işte böyle kara cahil, ham sofu olur başına bela kesilir. Çek bakalım!”

    Ya o beni islâh edecek ya da…

    Karagöz bir akşam özene bezene tedârik ettiği nefis mezelerle sofrasını donatmış, ortaya ufak sürahi içinde ra­kısını yerleştirmiş, ara sırabol limonda ezilmiş havyardan, kırmızı renğiyle iştihâ veren domates, patates salatalarından, nefis hıyar turşusundan çimle­nerek demlenmeğe başlamış. Bu sırada sofu, mutassıb komşusu Hacı Abdullah Efendi gelmiş Karagöz’ü çilingir sofrasının başında çakır keyf görünce

    – Ya hû demiş yaşına başına bak­madan hâlâ şu zıkkımı içiyorsun. Nefsine, canına olsun acımıyor musun?

    Karagöz işi tatlıya bağlamak, komşusunun hatırını kırmamak için erkân minderinde yer göste­rip şöyle demiş:

    – A birader niyetimi maksadımı anla da sonra bana istediğini söy­le. Ben bu zıkkımı nefsimi terbiye için içiyorum. Çünki bakıyorum nefsim habazanlık ediyor. Tatlı­lar, tuzlular, envaı türlü pahalı, güzel yemekler istiyor. O böyle tatlı, ballı, pahalı şeyler istedikçe ben dayıyorum gözüne ustura gibi rakıyı, veriyorum ağzına kan gibi şarabı… Bakalım ya o beni ıslâh edecek ya ben onu!