Arap İsyanı’nın başrolündeki isim Şerif Hüseyin’in uzaktan kuzeni olan Şerif Ali Haydar Paşa, Osmanlı Devleti’nin 1916’da Mekke’ye tayin ettiği son emir. İsyana karşı mücadelenin aktörlerinden biri olan ve imparatorluğa sadakatini koruyan paşanın günlükleri kitaplaştırıldı.
SON MEKKE EMİRİ ŞERİF ALİ HAYDAR PAŞA ANLATIYOR, George Stitt, Çev.: Yusuf Selman İnanç, Kronik Kitap, 314 sayfa, 28 TL.
Osmanlı Devleti’nin Mekke’ye tayin ettiği son emir olan Şerif Ali Haydar Paşa, 1916’da Arap İsyanı üzerine bu göreve getirilmişti. A Prince of Arabia, The Emir Shereef Ali Haider (Türkçedeki adıyla Son Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa Anlatıyor)kitabının hikayesi, Şerif Ali Haydar Paşa’nın günlüklerinin eşi Prenses Fatma tarafından çevrilerek George Stitt’e göndermesiyle başlıyor. Paşanın hatıratı, Smitt’in titiz çalışmasıyla eserleştirilmiş, Türkçeye Kronik Kitap aracılığıyla Yusuf Selman İnanç tarafından çevrilmiş.
Saltanat ve hilafetin ilgasına dair yeni ve daha berrak bir bakış imkanı sunan eser, İbn-i Suud ve Vehhabîlerin Mekke ve Medine’yi nasıl ele geçirdiğine tanıklık eden birincil bir kaynak. Günlüklerde, imparatorluğun Arap toprakları için attığı adımlardan Arap isyanına uzanan süreçte Arabistan’ın Osmanlı hakimiyetinden çıkmasına ve daha sonra Türkiye’nin bu bölgeyle ilgili tutumuna değiniliyor.
Arap İsyanı’nın başrolündeki isim Şerif Hüseyin’in uzaktan kuzeni olan Şerif Ali Haydar Paşa, yalnız görev süresince değil ömrü boyunca imparatorluğa olan sadakatini hiç kaybetmemiş. Osmanlıların Evkaf Nazırlığı ve Meclis-i Mebusan ayanlığı görevlerinde de bulunmuş Şerif Ali Haydar Paşa, bugün Türkiye’de pek az tanınmakta. Yavuz Sultan Selim döneminde ona mukaddes emanetleri yollayan Şerif Bereket’in torunlarından olan paşa, Abdülaziz döneminde İstanbul’da doğmuş (1866) ve çocukluğunu burada geçirmiş.
Arap İsyanı günlerinde, Arapların Türk hakimiyetinde olmadıkları sürece huzurla yaşayamayacağını savunmuş ve Medine’de Fahrettin Paşa’nın yanında Şerif Hüseyin ve adamlarına karşı mücadelenin bir aktörü olan paşanın bu sadakati, isyan günlerinde başına bela da açmış ve nitekim birçok kuzeni İngiliz desteğiyle kurulan çeşitli Arap devletlerinin başına geçerken, kendisi Beyrut’ta 1935’te çile ve sefalet içinde ölmüş.
İmparatorluğun son dönemlerindeki İstanbul yaşantısından, devlet yönetimindeki karmaşalar ve hükümet içi çekişmelere birçok konuyu bugüne aktaran eser, İttihat ve Terakki faaliyetleri, 31 Mart Vakası, 1. Dünya Savaşı, Mithat Paşa’nın sürgünü, Sultan II. Abdülhamid’in ıslahatları ve VI. Mehmed Vahdeddin’in ülkeyi terki gibi birçok vakaya da yer veriyor.
Şerif Ali Haydar Paşa Şerif Ali Haydar (en önde, ortada), Medine’de Cuma namazı çıkışında (1916). Osmanlı Devleti’nde nazırlık, ayanlık gibi makamlarda bulunan Şerif Ali Haydar Paşa, çok istediği Mekke Emirliği görevine 1916’da getirilmiş ve iz bırakmıştı.
Yayımcılık-dergicilik ve grafik tasarım açısından çok ileri seviyedeki bu yayın aylık olarak neşrediliyor, üstüne üstlük ücretsiz dağıtılıyordu. Cevad Gültekin tarafından yönetilen ve dört yıl boyunca yaşayan dergi, bir zamanlar Türk basın tarihindeki kalitenin ne denli yüksek olduğunun da bir kanıtı.
İstanbul Elektrik ve Tramvay Şirketi’nin çıkarmış olduğu Amelî Elektrik isimli dergi 1926’da eski Türkçe olarak başladığı yayın hayatını 1930’lu yılların sonuna kadar sürdürmüştür. Günümüzde bazı dergilerin ulaşmayı hayal bile edemedikleri sayıda basılan ve elektrik şirketinin abonelerine ücretsiz dağıtılan bu dergi, çok yüksek bir tirajla basılmasına rağmen çok nadir bulunan, zaman zaman sahaflarda sayılarına tek tük rastlanan bir süreli yayındır.
Kapağında “Dersaadet Elektrik ve Tramvay Şirketleri tarafından her ay neşrolunur Mecmua’dır” altbaşlığının yer aldığı, genel olarak 40 sayfadan oluşan derginin amacı; elektrik abonelerine ve tramvay müşterilerine bu alanlarda bilgi vermek, onları bu alanlardaki yenilik, değişim ve gelişmelerden haberdar etmektir. Künyesinde “İstanbul Elektrik Şirketinin Risâle-i Mevkutesidir” yazan dergi, Beyoğlu’nda Tünel Meydanında bulunan Metro Han’ın birinci katındaki 14 numaralı odasından yönetilmektedir. Derginin 3. sayıdan itibaren müdir-i mesul’ü İleri gazetesi mensuplarından Cevad Gültekin’dir. Bu kişi Şubat 1926’dan ulaşabildiğimiz son sayı olan 66. sayının çıkış tarihi Mayıs 1934 yılına dek aynı görevi sürdürmüştür. İlk birkaç sayısı Matbaa-i Ahmed İhsan ve Şürekası’nda basılan derginin daha sonraki bütün nüshaları Kağıtçılık ve Matbaacılık Anonim Şirketi (Fratelli Hayim) tarafından yayımlanmıştır.
Yönetim yeri: Metro Han
Amelî Elektrik dergisi yönetimi, Beyoğlu’nda Tünel Meydanındaki Metro Han’ın birinci katında, 14 numaralı odasındaydı.
Bu derginin bazı sayıları özel konulara ayrılmıştır. Bunlardan biri Kanunsani-Şubat 1933 tarihinde yayınlanan 59 numaralı dergidir. Bu sayı “Elektrik cereyanı, tesisatı ve aletlerinin fiatı hakkında rehber” ismiyle küçük bir kitapçık olarak yayımlanmıştır. Ayrıca derginin “Kuizin” adıyla yayınladığı bir özel ilave de bulunmaktadır. Bu broşür küçük bir yemek tarifleri kitapçığıdır. Amelî Elektrik’in Fransızca olarak yayımlanan nüshaları da vardır.
Amelî Elektrik dergisinin bilinmeyen bir diğer özelliği de 1928 yılında yayımlamış olduğu Almanach de l’Améli Electric isimli kitaptır. 23×15,5 cm ölçüsünde 42 sayfadan oluşan resimli-ilanlı bu kitap, hem M. Seyfettin Özege Katalogu’nda hem de Hasan Duman’ın Osmanlı Salnameleri isimli çalışmasında kayıtlı değildir. Bu yıllık ayrıca Türkçe olarak da yayımlanmıştır.
Özel konulara özel sayılar Dergi, özel konulara ayrılmış sayılar çıkartırdı. Bunlardan biri olan Kanunsani-Şubat 1933 tarihinde yayınlanan 59 numaralı dergide, “Elektrik cereyanı, tesisatı ve aletlerinin fiatı hakkında rehber” ismiyle küçük bir kitapçık yayımlanmıştı. Ayrıca derginin “Kuizin” adıyla bir yemek tarifleri kitapçığı da ilavesiydi. Amelî Elektrik’in Fransızca yayımlanan nüshaları da vardı.
Yayının reklam gelirini arttırmak için yaptığı tanıtımlarda, derginin tirajı ve dağıtım şekli hakkında bilgiler vardır. Bunlardan çift sayfa olarak verilen büyük bir reklamda aynen şu ifadelere yer verilir:
“Metro Han’ından 24 metre daha yüksek.
Amelî Elektrik mecmuasının yalnız bir numrosunun bütün nüshaları birbiri üzerine konulacak olursa
Metro Hanından 24 metre daha yüksek
bir yığın vücude getirilir ki bu yığın 1690 kilogram sıkletindedir.
Sanatkârân ve tüccarân ve bilumum ilân sahipleri biliniz ki Amelî Elektrik şirketin bütün abonelerine ita edildiğinden 38.500 aile ocağına dahil olmakta ve 150.000’den fazla karinin (okuyucunun) elinden geçmektedir”.
Amelî Elektrik dergisinin bir başka özelliği de çok şık ve estetik kapaklara sahip oluşudur. Bu kapakların pek çoğu Fratelli Hayim tarafından yapılmış çizim ve tasarımlardır. “Kaatçılık ve Matbaacılık Anonim Şirketi / Société Anonyme de Papeterie et d’Imprimerie” adı altında faaliyetini sürdüren bu firma, İstanbul matbaalarının en güçlülerinden ve uzun ömürlülerindendir. Kurucu ve sahiplerinden Fratelli Hayim, Türk matbaacılık sanayiine uzun yıllar hizmet etmiş bir Yahudi vatandaşımızdır.
Dergi koleksiyonunda şirketin Tünel’de merkezi konumundaki Metro Han’ı gösteren bir çizim (Teşrinsani 1926, sayı: 12), Elektrik Şirketi’nin İstanbul’daki merkez ve şubelerini işaretleyen bir harita da (Kanunsani 1927, sayı: 14) bulunmaktadır.
Amelî Elektrik dergisinin diğer bir kapağı da, dergicilik ve grafik tasarım açısından çok nadir bir durum sunmaktadır. Burada 1914, 1925, 1926 yılları arasında İstanbul’daki petrol, erzak, elektrik, tramvay fiyatlarındaki artışlar saptanmış, tramvay ve elektrik fiyatlarının en az zamlanan metalar olduğunu kanıtlayan bir grafik çizelge (Teşrinevvel 1926, Sayı: 11) verilmiştir.
Amelî Elektrik sosyal hayatın modernleşme süreci açısından dikkatle incelenmesi gereken bir dergi, İstanbul’a elektrik, ışıklandırma (tenvirât), buzdolabı, havagazı ocağı, vantilatör, elektrikli ütü gibi ev araçlarının girişi ve yaygınlaşması açısından araştırılacak ilk elden bir kaynaktır.
Türk kadın edebiyatçılarla ilgili ilk kitap, 1878/79’da basılan Meşâhir ü’n-Nisâ adlı iki ciltlik eserdir. Cumhuriyet döneminde ise Taha Toros, Murat Uraz, Fazıl Yenisey, Halim Yağcıoğlu-Şahinkaya Dil’in hazırladığı antolojiler, bu alanda yapılmış az sayıda çalışmanın en önemlileri.
Edebiyat tarihimizde şiir, hikâye ve roman gibi türlerde eser veren kadınlar hakkında yazılmış yaşamöyküsü ve antoloji kitapları çok fazla değildir. Bu eserlerin en önemlilerinden biri Mehmed Zihni Efendi’nin Meşâhir ü’n-Nisâ (Meşhur Kadınlar) isimli iki ciltlik eseridir. 1878/1879 arasında İstanbul’da basılan yaklaşık bin sayfalık bu eseri, küçük hacimde Hacı Beyzade Ahmed Muhtar’ın (Yeğtaş), Şair Hanımlarımız (İstanbul, 1893) takip eder. Kitabın içinde yer alan kadın şairler şunlardır:
Cumhuriyet sonrası edebiyatçıları da, Taha Ay (Toros), Türk Kadın Şairleri (İstanbul, Universum Matbaası, 1934. 83,[1] sayfa) adlı kitabında ele almıştır. Eserde çalışmanın “Türk kadınlığının şiir sahasındaki kudret ve mevkiini -toplu olarak- göstermek gayesiyle” hazırlandığı belirtilmiş, giriş bölümünde “Türk kadın şairleri için şimdiye kadar tam bir eser neşredilmemiştir. (1311–1895) tarihinde Hacıbeyzade Ahmet Muhtar Bey tarafından (Şair Hanımlarımız) namında bir eser çıkarılmıştır. Bu kitap 1891’de yazılmış olup yalınız on yedi şair hakkında malumat vermektedir. Şöyle böyle kırk seneliktir. Fakat asıl Türk edebiyatında kadının mevkii bu tarihten sonra başlamıştır” denmektedir.
İlk isimler Leyla (Saz) Hanım (1850-1936) ve Yaşar Nezihe (Araz) Hanım (1882-1971) şiir ve düzyazı eserleriyle kadın edebiyatçıların ilk isimlerinden oldular.
Murat Uraz’ın hazırladığıhacimli bir eser olanResimli Kadın Şair ve Muharrirlerimiz’de (İstanbul, Nümune Matbaası, 1941, Tefeyyüz Kitapevi Yayını, 558 sayfa) ise Zeynep, Mihri, Hubbi Ayşe, Tuti, Sıtki, Ani Fatma, Fıtnat, Saffet, Nesiba, Leyla, Şeref, Sırrı, Habibe, İffet, Maide, Seher, Seniye, Cemile, Fatma Servet, Adile, Nakiye, Şerife Ziba, Münire, Feride, Saniye, Fitnat, İffet, Kamile, Leyla, Mahşah, Nigar, Makbule Leman, İhsan Raif, Mihrinisa, Yaşar Nezihe, Şükufe Nihal Başar, Halide Nusret Zorlutuna, İffet Halim Oruz, Neriman Hikmet Öztekin, Necibe Kızılay, İsmet Kür isimli şairler ve Fatma Aliye, Güzide Sabri Aygün, Halide Edip, Müfide Ferit, Suat Derviş, Muazzez Tahsin Berkant, Mebrure Sami Koray, Nur Tahsin, Mükerrem Kamil Su, Fakihe Odman, Melek Hiç, Cahit Uçuk, Peride Celal, Leman Berçmen, Muazzez Kaptanoğlu, Kerime Nadir isimli roman ve hikâyecilerin yaşamöyküleri ve eserlerinden örnekler yer almaktadır.
Bornova Ortaokulu Türkçe öğretmeni ve müdürü Fazıl Yenisey tarafından kaleme alınan Bektaşi Kadın Şairlerimiz (İzmir, Pazar Neşriyat Yurdu, 1946, 56 sayfa) adlı eserde ise bir önsözden sonra Rabia Bacı, Havva Bacı (Denizlili), Hüsnüye Bacı, Useyle Bacı, Sâkine Bacı, Öksüz Zeynep Bacı, Münire Bacı, Gülsüm Bacı, İkbal Bacı, Şeref Bacı, Hatçe Bacı, Şehribanû Bacı, Arife Bacı, Zehra Bacı, Naciye Bacı, Emine Beyza Bacı, Remziye Bacı (Filibeli), Seher Bacı, Remziye ve Necmiye Bacılar (Dramalı), Havva Bacı (Dramalı) isimli Bektaşi kadın şairlerin kısa yaşamöyküleri ve şiirleri yer almaktadır. Son sayfalarda ayrıca yine kısa bir sözlük (Lûğatçe) ve bibliyografi bölümü bulunur.
Halim Yağcıoğlu-Şahinkaya Dil’in hazırladığı Türk Kadın Şairleri (Ankara, Güney Matbaası, 1966, 56 sayfa) künyeli yayında da son yıllarda isimlerini daha çok duyduğumuz kadın edebiyatçıların eserlerinden örnekler görülmektedir. Çalışmada Gültekin Akın, Türkân Ateş, Necla Aysan, Şükufe Nihal Başar, Şükran Çapa, Nurten Çelebioğlu, Melisa Erdönmez, Jülide Gülizar, Türkan İldeniz, Mübeccel İzmirli, Muazzez Menemencioğlu, Sema Okay, Rabia Hatun, Sennur Sezer, Ülkü Uluırmak, Halide Nusret Zorlutuna isimli kadın şairlerin şiirlerinden örnekler yer almaktadır. Ayrıca kitabın son bölümünde çok miktarda reklam sayfası ve “Türk Aşk Şiirinden” başlıklı apayrı bir bölüm bulunmaktadır.
İlk örnekler Yaşar Nezihe Hanım’ın Feryatlarım ve Leyla Hanım’ın Solmuş Çiçekler adlı kitaplar Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerinden kadın edebiyatçıların eserlerine örnek teşkil eder. Meşâhir ü’n-Nisâ (1878- 1879) Osmanlı döneminde, Bektaşî Kadın Şairlerimiz (1946) ve Türk Kadın Şairleri (1966) ise cumhuriyet döneminde yayınlanan antolojilerdir.
TARİHTEN GÜNÜMÜZE İSTİHBARAT, Mehmet Tanju Akad, Kastaş Yayınevi, 288 sayfa, 20 TL.
Askerî tarih uzmanı Tanju Akad’ın son kitabı Tarihten Günümüze İstihbarat çıktı. Kitapta uygarlığın en eski çağlarından beri var olan istihbarat, tarihî ve olgusal örnekleriyle ayrıntılı bir biçimde inceleniyor. Akad, istihbaratın kapsamı, metotları ve uygulamalarını sekiz ayrı bölümde gösterdiği kitabında, siyaset, teknoloji, ekonomi, coğrafya ve kültür gibi çeşitli bilgi alanlarının istihbaratı nasıl etkilediğini ele alıyor.
Ayrıca istihbaratın, askerî-politik faaliyetlerin ve modern devletin güvenlik probleminin en önemli unsurlarından biri olduğu kitabın en önemli tezlerinden birisi. 16. yüzyıldan bu yana devletlerin kurumsallaşan bir aygıtı haline gelen istihbarat/ karşı-istihbarat konusunu kendi terimleriyle ama açıklayıcı bir dilde okuyucuya sunan eser, konunun Osmanlılardaki örneklerine değinmeyi de ihmal etmiyor. Akad’ın kitabı konuyla ilgilenen herkes için bir referans olabilir.
ÇANAKKALE SAVAŞI (SİPERİN ARDI VATAN), Gürsel Göncü-Şahin Aldoğan, Kırmızı Kedi Yayınevi, 184 sayfa, 17.5 TL.
Dergimiz yayın yönetmeni Gürsel Göncü ve harp tarihi araştırmacısı Şahin Aldoğan’ın kitabı Siperin Ardı Vatan: Türk Cephesinden 1915 Deniz ve Kara Muharebeleri’ninyeni baskısı Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yapıldı. İlk kez yayımlandığı 2006 yılında yalın-akıcı anlatımı, yazarların araziyi çok iyi tanıması ve ezber bozan yeni bilgileriyle büyük ses getiren kitap uzun zamandır yeni baskı yapmamış, raflardan uzak kalmıştı.
Dünya çapında Çanakkale muharebelerini konu alan 1500 civarındaki kitap, makale, derleme eserin önemli bir kısmını arka planında toparlayan eser, bilimsel bir anlayışla kaleme alınmasıyla yanlış bilinenlere ve efsanelere savaş açıyor. Muharebelerin Kasım 1914’ten Ocak 1916’ya aldığı yaklaşık birbuçuk yıla ve en sıcak olduğu 1915’in bahar-yaz aylarına ayrıntılı şekilde yoğunlaşan kitap, Arıburnu, Anafartalar ve Seddülbahir cephelerinden, resmî tarihin çok ötesinde bir içerik sunuyor. Kitabın sonundaki yer isimleri sözlüğü ve büyük boydaki haritalar, yakın tarihimizin bu büyük destanını daha ayrıntılı öğrenmeye yardımcı olacak.
Çanakkale’de ölümle yan yana Arıburnu cephesinde, bugünkü 57. Alay Şehitliği’nin kuzeybatısında Ali Çavuş siperi (Ağustos 1915 ortalarında 27. Alay Komutan Vekili olan Binbaşı Halis (Ataksor) Bey’in torunu Serdar Ataksor koleksiyonundan).
Emin Kurt ve Mesut Güvenbaş’ın Birinci Dünya Savaşı’nda İstanbul’a Yapılan Hava Saldırıları kitabı, Osmanlı Devleti’nin savaşa katılımı ve İstanbul’un stratejik önemi üzerine bilgileri yeniden dizayn edecek nitelikte.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA İSTANBUL’A YAPILAN HAVA SALDIRILARI, Emin Kurt-Mesut Güvenbaş, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 414 sayfa, 26 TL.
Türk kaynaklarında sınırlı olarak geçse de 1918 yılı Temmuz, Ağustos, Eylül aylarında İstanbul havadan yoğun bombardımana tutulmuştu. 1453’te Türkler tarafından fethedildikten sonra yüzyıllarını dış tehditlerden uzak geçiren başkent, Osmanlı Devleti gücünü kaybedince yeniden hedef, tarihin hava saldırılarına maruz kalan ilk başkentlerinden olmuştu.
Her ikisi de asker kökenli olup, Hava Kuvvetleri tarihi alanında uzman Emin Kurt ve arşiv uzmanı Mesut Güvenbaş’ın ortak çalışması olan Birinci Dünya Savaşı’nda İstanbul’a Yapılan Hava Saldırıları kitabı 1. Dünya Savaşı’nın az bilinen bir dosyasını açıyor.
Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na fiilen girdiği Ekim 1914’ten İstanbul’un işgal tehdidini en yoğun olarak yaşadığı Çanakkale muharebeleri ve işgal altında olduğu 1918-1923 yıllarına dek bilgileri güncelleyen eser, havacılık tarihini aydınlatıyor. Dünyada havacılığın henüz yeni başlamakta olduğu 1910’lu yıllardan itibaren toplumsal ve askerî alanda meydana gelen değişimlere dair de yeni gözlemler sunuyor. İstanbul’a ilk bombardımanın ne zaman yapıldığı, toplam kaç hava saldırısının düzenlendiği, insan kayıplarının ve maddi hasarın boyutunun ne olduğu, şehri korumak için ne gibi önlemler alındığı ve halkın günlük yaşamının bu saldırılardan nasıl etkilendiği gibi kıyıda köşede kalmış soruların detaylı olarak ele alındığı bu kitap, savaş tarihimiz hakkında ufuk açıcı niteliğe sahip.
İstanbul’u bombalayan Handley Page O/100 uçağı.
21-22 Eylül 1918’de saldırı esnasında düşürülen İngiliz uçağı.
Mehmet Yüce’nin dördüncü kitabı Ale’l-Itlak Baldırı Çıplak hem futbol tarihine dair bir kaynak hem de üslubuyla romanı andıran bir eser. Futbolcuların günlük, sohbet, mektup ve röportajlarının yazar tarafından bilgi ve kronolojik notlar ile harmanlandığı Türk spor tarihine ışık tutan bir dönem eseri…
Türk futbol tarihi hurafeler, şehir efsaneleri, uyarlanmış hikayeler ve renk körlüğü ile doludur, doğru bilgi ise bu bütünün çok az bir kısmını oluşturur. Bu nedenle de Osmanlılar’ın son yıllarında başlayan memleket futbolunun geçmişine dair çalışma yaparken, kitaplar ve eski tarihli gazeteler haricinde bulduğumuz her bilgiye şüphe ile yaklaşmak zorunda kalırız.
Cumhuriyet tarihine dair kütüphanelerin gazete arşivlerinden yardım alabilsek de eski Türkçe kaynaklar ile aramızdaki mesafeyi aşamadık. Hem tarihe meraklı hem futbolsever hem de dile hakim araştırmacıların çıkarıp buldukları bilgileri kitap haline getirmesi ise nadir işlerden. İşte bu noktada, tarihî kaynak kıtlığımıza Mehmet Yüce’nin 2014 tarihli Osmanlı’nın Melekleri vaha etkisi yapmış, 2015’te yayımlanan İdmancı Ruhlar ve 2016’da kütüphanemize katılan Romantik Yürekler kitapları da önemli bir açlığın doyurulmasına aracı olmuştu.
Mehmet Yüce’nin kaleme aldığı dördüncü kitabı Ale’l-Itlak Baldırı Çıplak ise futbol tarihine dair bir kaynak olmanın ötesinde, zaman zaman romanı andıran ayrı bir güzelliğe sahip. Futbolcuların günlük, sohbet, mektup ve röportajlarının yazar tarafından bilgi ve kronolojik notlar ile harmanlanmasından bir dönem eseri ortaya çıktığını söylenebilir.
Aktarılan anı ve bilgilerin futbol tarihindeki büyük boşlukları dolduruyor olmasının yanısıra orijinal fotoğraflar da konuyu zenginleşiyor. Kulüp müzeleri ve özel koleksiyonlardan elde edilmiş fotoğrafların büyük kısmı ilk kez futbol meraklıları ile buluşuyor. Ayrıca eski mecmualardan alınmış çizim ve karikatürler, dönemin futbol anlayışı ve kültürel gelişimine dair başlı başına bir bilgi dağarcığı sağlıyor.
Ale’l-Itlak Baldırı Çıplak bir defada oturup okunsun diye değil, defalarca geri dönülebilsin diye kütüphanenin en orta raflarına durması için yazılmış. “Ben bir futbol düşkünüyüm. Bu vadinin yetiştirdiği kadim idmancıları merak eder dururum. Onların birer birer arz-ı endam ettiği eski zaman mecmualarının içine girip yanlarına giderim. Beni içten gülümsemeleri ile karşılar o güzel adamlar…” cümleleri ile kitabına giriş yapan bir yazarın kaleminden de ancak böyle bir eser çıkabilirdi.
‘Gücünüz yeterse…’ Beşiktaş’ın 1916-1917’de atletizm faaliyetini idare eden takımı. Alttaki tabelada “Beşiktaş Jimnastik Kulübü 1917” ve yukarıdakinde de Enfal Suresi’nden “Onlara karşı gücünüz ne kadar yeterse” anlamındaki Arapça kesit yer alıyor.
2016’nun Temmuz ayında vefat eden Halil İnalcık hocamızın kızı Günhan İnalcık ve Kronik Kitap işbirliğiyle oluşturulan 2 ciltlik Osmanlı İmparatorluğu koleksiyon kitabı, dünya tarihine ışık tutan önemli bir referans eser olarak raflardaki yerini aldı.
Dünyada Osmanlı tarihi denince akla ilk gelen isimlerden Halil İnalcık hocamızın yarım asırlık çalışmaları yayına çıktı. İki cilt halinde kutu içinde sunulan Osmanlı İmparatorluğu isimli kitap koleksiyonu, merhum hocanın ışık saçan çalışmalarını devam ettirir nitelikte. İmparatorluğun tarihini bütünüyle ele alan bu önemli eser Kronik Kitap etiketiyle çıkarken, her iki cildinde açılışında yer alan ‘Takdim’ yazısında burada derlenen araştırmaların “Osmanlı Devleti’nin iktisadi, toplumsal ve idari mekanizmalarının temellerinin anlaşılmasına yetecek yoğunlukta” olduğu ilan ediliyor.
14 makalenin yer aldığı Toplum ve Ekonomi başlığıyla sunulan birinci cilt, İnalcık Hoca’nın 1943-1992 arasındaki çalışmalarını toplarken ikinci cilt ise Sultan ve Siyaset adıyla 1960-1994 arasındaki 15 makalenin bir araya getirilmesinden oluşuyor. Kronik Kitap yetkilileri, daha önce Eren Yayıncılık tarafından basılan Osmanlı İmparatorluğu: Toplum ve Ekonomi Üzerinde Arşiv Çalışmaları (1996) adlı eserin yanında yine aynı yayınevinin Essays in Ottoman History (1998) olarak İngilizce bastığı eserin Türkçeleştirilerek birlikte sunulması projesine Halil İnalcık ile birlikte karar verdiklerini söylüyor. Dolayısıyla ciltlerin makale seçiminin ve derlemesinin bizzat Halil İnalcık tarafından yapılmış olmasıyla, bir editoryal derlemeden ayrıldığını belirtmekte fayda var.
İlk cildin içeriğinde, ve Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş döneminden toplumun asli bileşenleri sipahiler ve köylüler, onların tâbi olduğu İslâm arazi ve vergi sistemi ile birlikte verilmiş. Bununla beraber 15. yüzyıldaki Hıristiyan sipahiler ve menşeleri de ele alınarak bütünleyici bir bakışaçısı sunulmuş. Vidin Gospodarlık Rejimi, Fatih’in kanunları ve Sened-i İttifak, Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu gibi önemli göstergeler, dönemin iktisadi manzarasını gözler önüne seriyor.
İkinci cilt, İznik Kuşatması, Bafeus Savaşı ve Fatih Sultan Mehmet dönemi ile başlıyor. Osmanlıların karar alma mekanizmalarından kadılık kurumuna, Kostantiniyye şehrinin Payitaht İstanbul’a dönüşümüne kadar yönetsel alanda geniş bir yelpazeye yoğunlaşıyor.
Ayrıca; ‘Çift-Resmi sistemi’ (birinci cilt) ve ‘Aşıkpaşazade tarihi nasıl okunmalı?’ (ikinci cilt) konularına yönelik makaleler ile tarih okuması ve yazımı hakkında okurlara teknik destek sağlanıyor. Dolu dolu içeriği ve sahip olduğu eşsiz üslubu ile bu eser, kütüphanelerin en kıymetlileri arasına yerleşecek cinsten.
Halil İnalcık’ın kitabında da yer alan kıymetli bilgilerin bazıları, NTV Tarih dergisinde, bizzat hocamızın gözetiminde yayımlanmıştı.
Yazarımız Emin Nedret İşli’nin son kitabı Sahafnâme çıktı. Meslekte 40. yılını dolduran yazarımızı en yakından tanıyanlardan biri, 33 yıllık arkadaşı ve ortağı sahaf Püzant Akbaş. Yol arkadaşının gözünden Emin Nedret İşli, onun sahaflık tutkusu ve Sahafnâme kitabı…
Yayın Kurulu üyemiz ve “Sahaftan” köşemizin yazarı Emin Nedret İşli’nin son kitabı Sahafnâme çıktı. İşli’nin meslekteki 40. yılında ortaya koyduğu eser, Türkiye’de sahaflık alanında önemli bir yer tutuyor ve toplumumuzdaki bu kültürün tarihini de aydınlatıyor. Giriş yazısından sonra Mazruf, Kitaphane, Portre ve Efemera olmak üzere dört bölümden oluşan kitap, esas olarak sahafiye malzemelerin hikayesine odaklanmış. Giriş yazısında ise İşli, sahaflığı “kağıt arkeologluğu” olarak tanımlıyor. Emin Nedret İşli’nin ortağı, 33 yıllık arkadaşı sahaf Püzant Akbaş ile sahaflığı, Emin Nedret İşli’yi ve yeni kitabını konuştuk.
On yıllardır devam eden birliktelik söz konusu. Siz Emin Nedret İşli’yi en iyi tanıyanlardan birisiniz. Bize biraz İşli’yi ve sahaflık tutkusunu anlatır mısınız?
Hakikaten Nedret’in hayatında en büyük tutkularından biri sahaflıktır, kitaptır. Bizim dostluğumuz 1986 yılına kadar uzanır. Ben rahmetli Madam Venetya Konstantinidou’nun dükkânında sahaflığa başladım. Ondan önce de üniversite yıllarında kitap toplardım. Ama profesyonel olarak bakmıyordum işe. 1986’da ticareti bıraktım ve profesyonel olarak sahaflık işine girdim. 1988-1989’du; beraber çalışmaya Nedret’in de o dönem beraber çalıştığı Librarie de Pera (Beyoğlu Kitabevi) şirketinde başladık. Ben dükkân kısmını idare ediyordum, Nedret ise kitap kısmını. Onun Eski Türkçe’si hakikaten çok iyidir, kitap bilgisi keza… Nedret sahaflığa Beyazıt sahaflarında başlamış. Kendisi 1959 doğumludur ama 70’li yıllarda bu işe başlarken, lise yıllarında abisiyle birlikte sahaflarla içiçe, çok yoğun bir kitabiyat hayatı var zaten.
Dostluğumuz daha da pekişti tabii zamanla. 1997’ydi; Nedret Librarie de Pera’dan ayrıldı, Yapı Kredi kitap kısmında çalışmaya başladı. Ben de 2001’de Librarie de Pera’dan emekli olduktan sonra “haydi gel bu işi beraber yapalım” dedik ve Turkuaz Kitapçılığı kurduk. Tabii Nedret benden biraz daha iyidir. Yazma konusunda çok çok iyidir. Oturur yazar. Bu kitabın (Sahafnâme) yapılması çok iyi oldu bence. Çünkü sahafların yazarlık alanını gösteren bir kitapçık elde ettik. Bunun içinde sahaflığın ne kadar güzel yapıldığını, edebiyat tarihimizde ne kadar özel bir yer tuttuğunu gösteren kısa anlatımlar var. Nedret zaten çok güzel konular seçer. Birkaç konu alır, oturur ve çalışmaya başlar; sonra onları tek tek yazıya döker. Öyle güzel bir huyu var onun; yazabilme huyu. Bu alanda tahsillidir zaten, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı. Dolayısıyla o Türk dili; ben Ermenice, Rumca, İngilizce, yabancı lisanlar…
Teşekkür Püzant Akbaş, “sahafların böyle kitaplar yazması gerekir” diyor ve Emin Nedret İşli’ye teşekkür ediyor.
Nedret ile çok iyi tamamlarız birbirimizi. Ben onun “Osmanlıca” işlerine hiç karışmam. O kadar güvenirim ki kendisine, onun bilgisine… O da bana aynı şekilde, benim Ermenice işime hiç karışmaz. Tabii birbirimize danışırız kendi alanımızda, birbirimizin alanında… Bu işi, sahaflığı, Nedret’in de dediği gibi “nağme” gibi yapıyoruz…
İşimizi seviyoruz; 32 senedir bu işi yapıyorum. Bu iş insanı öyle büyük para sahibi yapmaz ama keyif verir. İşin size verdiği tat çok güzeldir. Bir kitap bulsam ben, aradığım bir kitap olsa bu, bana o kadar güzel etki eder ki… Ben tek bir Ermenice yazma için buradan kalktım ta Kemaliye’ye Eğin’e gittim, gençliğimde.
Turkuaz’a gelince… Turkuaz hakikaten uluslararası akademik çalışmalarda; Türkçe, Eski Türkçe, bilhassa Osmanlılar’ı anlatan yabancı kitaplarda çok iyi durumdadır. Onlara, bilhassa Japon üniversitelerine, Amerikan üniversitelerine, Avrupa üniversitelerine nadir Eski Türkçe kitaplar konusunda bir başvuru kaynağıdır burası. Bunlardan kim yararlanmak isterse bize müracaat eder. Dünya çapında araştırmacılara, akademisyenlere kaynak sağlarız; bazen de bize bilgi danışırlar Amerika’dan, Japonya’dan. Türkiye, Osmanlı ve Bizans konusu, Ermenice araştırmalar bizde öne çıkan konulardır.
Kağıt arkeoloğu Emin Nedret İşli, giriş yazısında tutkunu olduğu mesleği sahaflığı “kağıt arkeolojisi” olarak tanımlıyor.
Sahaflık bir tutku mesleği. Kitabın hemen başındaki giriş yazısında Arslan Kaynardağ’dan bir alıntı var. “Mesleğin manevi zevki”nden sözediyor. Nedir bu tam olarak?
Arslan Kaynardağ, bilhassa Beyazıt sahafları… Nedret’in gençliğinde sahaflığa başlamasına önayak olmuş sahaflardır bunlar. Arslan Kaynardağ’lar, İsmail Özdoğan’lar, Nedret’in hayatında önemli yer tutar. Benim de hayatımda Madam Venetya’nın, Madam Nomidis’in oluşu gibi… İsmini saydıklarımızın hepsi rahmetli oldu şimdi.
Sahaf, araştıran, bulan ve gelip müşterisine onu ulaştırandır. İkinci el kitapçılıktan başkadır. Siz diyelim gelirsiniz sahafa, dersiniz “ben filanca araştırmayı yapıyorum bana nasıl yardımcı olabilirsiniz?” Biz de önce elimizdekini sunduktan sonra deriz ki “bundan sonra ne kadar vaktiniz var?”. Ve o süre zarfında tüm eksikleri tamamlamaya çalışırız. Yardım, sahafın öncelikli işidir. Yazara da, araştırana da, kitap sevgisi olana da… Ben de Nedret de böyleyiz; sizin mesela çalışma alanınızda elimize geçen herhangi bir şeyi size ulaştırmayı görev biliriz.
Sahafın bilmesi gereken şeyler vardır sonra… Benim de Nedret’in de evinde çok güzel birer kütüphanemiz vardır. Tutkumuz büyüktür; sözkonusu olan binlerce kitaptır. Ben hayatımda hiçbir zaman hiçbir kitabı zararlı görmedim. Onun yanında, gravürler, haritalar, dergiler, kitaplar, yazılı-basılı ne geçmişse elimize, buradadır, Turkuaz’dadır. Biraz da insanları bu işe alıştırabilmektir, sevdirebilmektir buranın gayreti.
Burası yayıncılık da yapan, müzayedeler mezatlar da düzenleyen, sahaflığı tam anlamıyla gerçekleştiren bir kurum. İşli’nin son kitabı Türkiye’de sahaflık alanında neyi temsil ediyor?
Sahafnâme’de, “Bir kitap kurdunun metruk olmayan evrakından” deniyor zaten. Evrak hakikaten çok mühimdir. Bugüne kadar çok şey yakılmış, kâh imha edilmiş kâh SEKA’ya gönderilmiştir. Bunlara yazık günah olmuştur. Bizim gözümüzde bu, bir cinayete bedeldir.
Ben 69 yaşındayım. Önümüzdeki zaman ne gösterecek bilemem tabii, onu yukarıdaki bilir.
Nedret’in elinde daha bu kitabı devam ettirebilecek çok malzeme var. Onun çalışmaları zaten bununla sınırlı değil. Kitap, bu mesleğin dününü-bugününü biraraya getiriyor.
Nedret’le o kadar çok hikayemiz var ki… Zaten bütün hafta sabah 10.30-11.00’den akşam saat 06.00’ya kadar hayatımız beraber geçiyor. Birbirimize de bunları anlatırız. Bazen güzel şeyler, bizi güldüren şeyler bazen de üzen şeyler.
Mesela ben size henüz 15-20 gün önceki bir şeyi anlatayım. Ben burada oturduğum yerde rahatsızlandım. Tansiyonum yükseldi, şeker… Bir gıda zehirlenmesi oldu aslen. Terledim. Nedret koridorda gidip geliyor, ben onu görüyorum o beni görüyor. “Püzant neyin var?” dedi bana. “Nedretciğim” dedim, “hemen aşağı in, bizim girişteki doktorları al gel”. Bizim aile doktorlarımız var orada. İki dakika sonra doktorlar yanımdaydı. Kendisi de burada başımda bekliyor. Her şeyimi çıkardı benim üzerimden, saatimi, onu bunu falan. Ambulans çağrıldı. Ambulansta yanımdaydı; akşam beni hastaneden çıkarana kadar başucumdaydı. Yoldaşız biz birbirimize.
En nadir malzemeler
Son Halife Abdülmecid Efendi’nin Tanzimat paşalarından şair, yazar ve devlet adamı Sami Paşazade Sezai Bey’e gönderdiği bir resmi. Resimde “Sergüzeşt müellifi Sezai Bey Efendi’ye: Resmim pişgâh-ı dêha’nda durdukça Osmanlı edebiyatında şâh-eserler ilavesini senden musırrâne taleb eyler.” diye not düşülmüş. Kitapta, Emin Nedret İşli’nin “hiç bilinmeyen ve hiçbir yerde yayınlanmamış” diye eklediği bunun gibi birçok nadir sahafiye malzeme fotoğrafı ve hikayesi birlikte yer alıyor.
Köklü Türkgeldi ailesinden hariciyeci Âli Türkgeldi, 1921’de Paris’e göreve gider. Yaşar Şadi’nin, yakın arkadaşı Âli Bey’e yazdığı ve İstanbul’daki yazar, şair, bürokratlar arasında yaşananları dile getirdiği kısa ama bol dedikodulu mektubu, işgal İstanbul’unun entelektüel atmosferine ayna tutan bir belge niteliğinde.
Mabeyn Katibi ve sadaret Müsteşarı Ali Fuad Türkgeldi’nin ailesi hariciyeci, siyaset mensubu, tarihçi insanlar yetiştirmiş İstanbullu köklü bir ailedir. Âli Türkgeldi ünlü bir hariciyeci, Celal Türkgeldi ise hukukçu ve siyaset adamıdır.
Ailenin konağı pek çok ünlü şahsiyetin gelip gittiği, bahçesinde oturup yemekler yediği bir toplantı mekanıdır. Yazarlar, şairler, Osmanlı bürokratları özellikle Sadaret müsteşarı Ali Fuad Türkeldi’ye saygı için konağa gelip gitmektedirler. İbnülemin Mahmud Kemal İnal da bu ziyaretçiler arasındadır. Kendisi de eski bir Bâb-ı âli mensubu ve tarihçi olan Ali Fuad Bey’in çocuklarının hamisi gibidir İbnülemin.
Sadaret Müsteşarı Ali Fuat Türkgeldi’nin hariciyeci oğlu Âli Türkgeldi.
Sohbetlere katılan kişiler arasında genç yaşta vefat etmiş, yayımlanmış bir kitabı olmamasına rağmen şair olarak kabul gören, Şirket-i Hayriye inspektörlüğü başkitabeti görevini yapan Yaşar Şadi Bey de bulunmaktadır. Yaşar Şadi Bey, İstanbul’da doğup bu kentte ölmüş, bekâr, mizahi şiirler de kaleme alan biridir. İbnülemin Mahmud Kemal Bey’i “taklid” ederek ünlü kişilerin elyazı örneklerini toplayıp “Hutut-ı Meşahir” isimli bir hatıra defteri oluşturmakla ünlüdür. Bu konuya çok sinirlendiği anlaşılan İbnülemin, Yaşar Şadi’nin biyografisini yazdığı Son Asır Türk Şairleri kitabında bu işi onun ünlü şahsiyetlerle tanışma ve onların meclisine girebilme adına başladığını yazarak tenkid eder. Hatta Son Asır Türk Şairleri’ni hazırlarken “Bu eseri tertibe başladığım esnada tercemei hallerini istediğim şair ve nazımlardan ilk getiren Yaşar Şadi idi. Garibdir ki ilk giden de o oldu” diyerek, şairin erken ölümü ile adeta alay eder.
Âli Türkgeldi’nin erken yaşta hayatını kaybeden şair arkadaşı Yaşar Şadi Bey.
Âli Türkgeldi, bu aile toplantılarına sıkça gelen Yaşar Şadi’nin yakın arkadaşıdır. Galatasaray Lisesi’nden mezun olup çeşitli elçiliklerde görev yapmış, Tahran Büyükelçiliği sırasında (1955) vefat etmiştir. Lise tahsili sonrası 1913’te Paris Siyasal Bilgiler okulunu bitiren Âli Türkgeldi aynı yıl Paris Büyükelçiliği 3. katibi olarak hariciye kariyerine başlamıştır. 1. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’a dönen Âli Bey bu dönemden pek çok şair, edebiyatçı, yazar ile dost olmuştur. 1921 yılında tekrar Paris’e görevle giden Âli Bey’e arkadaşı ve dostu şair Yaşar Şadi bir mektup gönderir. İstanbul’da yaşananları anlatan, kısa ama bol dedikodulu mektup bu ilişkiler hakkında ilginç bilgiler içermektedir.
Paris’te görevde bulunan hariciyeci Âli Türkgeldi’ye, dostu şair Yaşar Şadi tarafından 1921’de yazılan ve işgal İstanbulu’nun aydın çevrelerinde yaşanan çekişmelere değinen mektup.
MÜTAREKE DÖNEMİNDE İSTANBUL
‘Nereye baksam güzel dolu, yeni yeni yavrular hâsıl oldu’
“26 Kanunevvel 1921
Pek muhterem beyim efendim,
Teşrifinizden sonra bir iltifâtnâmenize nail olabilir ümidin- deydim. Ahaveyn efendilerimize mektub irsâl buyrulmuş fakat bendenize gönderilmedi. Yalnız vâlid-i macidlerine gönderilen mektubda selâm-ı âlinizle bekâm oldum. Ne âlemdesiniz? Lehül-hamd âfiyettesiniz. Bu haberi aşmakla biz de şâd-kâmız. Her hafta devlethaneye geldikçe esnâyı sohbette müteaddid defalar sizi yâd ediyoruz. Kulakları çınlasın derim. Peder beyefendi ile Celâl Bey şâhid-i âdildir pek göreceğim geldi. Bilmem efendim de aynı hislerle mütehassıs mıdır? Bilmem burada erbâb-ı hüsn mü çoğaldı yoksa benim gözümün açlığı mı artdı? Nereye baksam güzel dolu, yeni yeni yavrular hâsıl oldu. Bunları gördükçe hele güzeştegân-ı şuaram ile müsadif veya müşerref oldukça daima zât-ı âlinizi anarım. Oralarda ne var ne yok, mahabib çok mu, meclisiniz de bulunanlar var mı? Mahmud Kemâl Bey, Senaî Bey oğlumuza darılmış, hiç görüşmüyorlar. Bilmem zavallı âşıkın kalbi yanıyor mu? Bizim Hamami-zâde İhsan Bey, Senaî’ye sebebini sormuş. Mahmud Kemâl Bey’in pek fazla tahakkümü ve fevkalâde kayd altına alması imiş. Hudâ âşıkın muini olsun. Osman Münir Bey’de günden güne kesb-i târavet ediyor. Hudâ onu da birader bey’e bağışlasın. Ali Emirî Efendi ile Ali Kemal Beyin şiddetle arası açıldı. Birbirine makalelerle en ağır sözleri sarf ediyorlar. Emirî Efendi’nin yazdığı tuhaf ve mecnunane makalatı bayılmak derecesinde gülmekle okuyoruz. Nihayet Matbuat Müdüriyeti nazırın emriyle suret-i hususiyede bu çirkin makaleleri men’ etti. Şimdilik bu kadar malumat kâfi. İltifatnâmenizi beklerim. Arz-ı hürmet ve hasret ederim birader-i necabetmeâbım efendim. 26 Kanunevvel 37 [26 Aralık 1921]
Yaşar Şadi
Adres: Malum Şirket-i Hayri- ye Enspektörlük Başkatibi”.