Kategori: Kitap

  • Arapça ve Farsçada Nâzım Hikmet dizeleri

    Arapça ve Farsçada Nâzım Hikmet dizeleri

    Dünya şairi Nâzım Hikmet’in eserleri şimdiye kadar birçok dile çevrildi. Ancak onun sağlığında yayımlanan Arapça ve Farsça kitapları neredeyse hiç bilinmiyor. 1956’da Beyrut’ta basılan Risâletun ilâ Nâzım Hikmet ve Kasâidu Uhrâ (Nâzım Hikmet’e Mektup ve Diğer Şiirler) adlı kitap, çağdaş Arap edebiyatının önemli isimlerinden Iraklı Abdülvehhab Beyyâtî tarafından hazırlanmıştı.

    Nâzım Hikmet hakkında araştırmalar, yayınlar son yıllarda artan bir hızla çoğalmış, şairin hayatı ve eserleri detaylı şekilde incelenmeye başlanmıştır. Onun gerek hapis gerekse özgür yaşamında hâlâ pek çok bilinmeyen, keşfedilecek noktalar bulunduğu yeni yeni yapılan incelemelerle ortaya çıkmaktadır.

    Prof. Dr. Halûk Oral, Melih Güneş, Güney Özkılınç, Yeşim Bilge, Handan Durgut gibi araştırmacılar son yıllarda Nâzım Hikmet’e ait özel malzemeleri belgeleyip, görünür kılarak onun bilinmeyen pek çok yönünü ortaya çıkardılar. Kıyıda köşede kalmış Nâzım’a ait özel belgelerden hareketle yapılan bu araştırmalar halen son hızla devam ediyor. Sevgili dostlarım Halûk Oral ve Melih Güneş, Nâzım’la ilgili olağanüstü projelere ve bunları okuyucuyla buluşturmaya devam ediyorlar.

    Nâzım Hikmet üzerine araştırmalar, şairin ölümünden 55 yıl sonra dahi dünya çapında artarak devam ediyor.

    Bu faaliyetler sürerken, küçük çapta bir Nâzım Hikmet koleksiyoneri olan bendeniz de, Melih Güneş’in “Kütüphanenizde Nâzım hayattayken yurtdışında basılmış hangi eserleri var?” diye sormasıyla bir tarama yaptım. İtiraf edeyim ki 1963 öncesinde basılı Nâzım Hikmet çevirileri bende çok fazla değildi. Ölümünden sonra basılan pek çok kitap bulmuş olmama karşın, kütüphanemde onun sağlığında basılı kitap adedi bir elin parmaklarını geçmiyordu.

    İşte bunlardan biri dikkatimi çekti. 1956’da Beyrut’ta basılmış Arapça bir kitaptı. Kütüphanemde Nâzım’ın yabancı dillere çevrilmiş eserleri arasında Arapça, Farsça ve Urduca olmak üzere üç kitabı vardı. Arapça kitap sağlığında basılmıştı ve kapağında kendisinin bir portresi yer alıyordu.

    Çağdaş Arap edebiyatının önemli isimlerinden Iraklı Abdülvehhab Beyyâtî (1926-1999) tarafından hazırlanıp Arapçaya çevrilen metinlerden oluşan kitap, Risâletun ilâ Nâzım Hikmet ve Kasâidu Uhrâ (Nâzım Hikmet’e Mektup ve Diğer Şiirler) adını taşımaktaydı. Elimdeki nüsha Beyrut’ta, Menşurâtu Mektebeti’l-Maârif fî Beyrut (Maârif Kitaplığı Yayınları) tarafından bastırılmıştı. Kitabın önsözü Doktor Ali Sa’d tarafından “Şiirsel Mektuplaşmalardan Yeni Bir Renk” başlığıyla yazılmıştı.

    Kitabın içeriği şöyledir:

    İlk şiir: Nâzım Hikmet’e mektup. Nâzım Hikmet İstanbul’da hapiste iken Makronissos adasından Menelaos Loudemis’in yazdığı şiirsel bir mektubun Arapça çevirisi (Bu mektup gibi kaleme alınan şiir, Nâzım Hikmet dergisinin 20 Haziran 1950 tarihli  8 sayısında üçüncü sayfada “Hasta Şaire” başlığıyla Türkçe olarak yayımlanmıştır).

    Kitaptaki ikinci ve üçüncü şiir: “Nâzım Hikmet, Türkiye” bölüm başlığıyla “Beşinci Gün” (bu şiir Nâzım Hikmet’in İstanbul hapishanesinde açlık grevinde olduğu günlerde yazdığı şiirdir) ve “Don Kişot” isimli şiirlerinin Arapçaya çevirisidir.

    Bu bölümden sonra, Nâzım Hikmet’le aynı dönemde yaşayan kimi şair ve edebiyat insanlarının eserleri vardır. Pablo Neruda’nın Howard Fast ve yine Franko tarafından hapishanede öldürülen Miguel Hernandez üzerine yazdığı şiirler; Mayakovski’nin “150 Milyonun Destanı” isimli eserinden parçalar; Abdullah Goran’ın Nâzım Hikmet’in de bir şiirini ithaf ettiği Amerikalı şarkıcı Paul Robeson için yazdığı şiir; Paul Eluard’ın “İnsanın Adaletinden” isimli şiiri; Danimarka’lı şair Otto Gulsted’in “9 Nisan” isimli şiiri; Federico Garcia Lorca’nın Antonio El Camborio’nun Sevilla Yolunda Tutuklanması başlıklı eseri ve diğer şiirleri, İngiliz edebiyatçı Wystan Hugh Auden’e ait Cenaze Hüzünleri çalışması, Amerikalı Howard Fast’in, Nâzım Hikmet’e şiirinin Arapça çevirileri yer almaktadır. Son iki sayfa ise kitabın fihristini ve Abdülvehhab Beyyâtî’nin yayımladığı eserlerin isimleri içermektedir.

    Nâzım Hikmet ile dostluk kurmuş, yakın çevresindeki veya onu etkilemiş insanların eserlerinin Arapçaya çevirerek yayımlayan Abdülvehhab Beyyâtî; bu çalışmasından önce yazdığı el-Melâike ve’ş-Şeytan ve Ebârik Muheşşeme isimli kitaplarında adalet, eşitlik, yenilik, hürriyet, fakirlik, ezilmişlik, başkaldırı, devrim gibi kavramlar üzerinde durarak hem edebiyat alanında hem de Arap halkları arasında büyük bir üne kavuşmuştur. Geniş bir okuyucu ve hayran kitlesine hitap eden Abdülvehhab Beyyâtî’nin 1954-1964 arasında Moskova’da bulunduğu yıllarda Nâzım Hikmet ile görüştüğü, onunla dostluk kurduğu da bilinmektedir. Her ikisinin de 1958’de Taşkent’te yapılan Asya-Afrika Halkları Konferansı’na katıldıkları kesindir.

    Nâzım çevirileri Nâzım Hikmet’in eserleri Risâletun ilâ Nâzım Hikmet ve Kasâidu Uhrâ (Nâzım Hikmet’e Mektup ve Diğer Şiirler) adıyla 1956’da Arapça yayımlandı (üstte solda). 2005’te Sabah Karanlığı, Târîk-i Subh adıyla Farsçaya çevrildi (en üstte) ve 2014’te de Memleketimden İnsan Manzaraları Urduca basıldı: İnsânî Manzarnâme (üstte).

    Nâzım Hikmet’e ait Farsçaya çevrilmiş olan diğer kitap ise 2005’te basılmıştır. Târîk-i Subh (Sabah Karanlığı) adını taşıyan  488 sayfalık eserin bir sayfası Türkçe diğer sayfası Farsçadır. Zerrin Tâcpenâhî nîk (Pervîn Himmetî) tarafından tercüme edilen eseri Tahran’da Neşr-i Dünyâ-yı Nev Yayınevi basmıştır. Kitabın baş tarafında 1965’te Ekber Babayef tarafından kaleme alınmış “Nâzım Hikmet’in Şiiri” adlı bir önsöz bulunmaktadır. Ayrıca bu yayınevinden Birader zindegi zîbâst (Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim) de Farsçaya çevrilerek basılmıştır.

    2014 yılında Kalem Ajans öncülüğünde basılan Nâzım Hikmet çevirilerinden biri de İnsânî Manzarnâme (Memleketimden İnsan Manzaraları) kitabıdır. Munno Bhai tarafından Urducaya çevrilen bu kitabın yayıncısı Cumhuri Yayınevi / Faruk Süheyl Gundî’dir. 5 bölümden meydana gelen 367 sayfalık eser, Pakistan’da Lahor kentinde basılmıştır.

    (Arapça-Farsça metinleri çözmede yardım eden Abdullah Uğur ve Mehmet Arıkan’a teşekkür ederim).

  • Harari: ‘200 sene içinde bizden farklı varlıklar dünyada egemen olacak’

    Harari: ‘200 sene içinde bizden farklı varlıklar dünyada egemen olacak’

    Daha önceki iki kitabı Sapiens (2014) ve Homo Deus (2016) ile büyük ses getiren Yuval Noah Harari’nin yeni kitabı 21. Yüzyıl İçin 21 Ders. tüm dünyada ve Türkiye’de eşzamanlı yayımlandı. Son yılların adından en çok söz edilen tarihçi yazarı Harari ile uygarlığın, sanatın, bilimlerin ve tarihin geleceği üzerine konuştuk.

    Yuval Noah Harari, 2014’te yayımladığı Sapiens – İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi adlı eseriyle dünyada 8 milyon (Türkiye’de 500.000) satış ve 45 dilde yayım ile ulaşılması zor bir başarıya imza attı. İnsanın yüzbinlerce yıl içinde önemsiz bir hayvandan nasıl dünyanın efendisine dönüştüğünü ele aldığı bu kitabı, tarihçiye uluslararası bir şöhret verdi. 2016’da çıkardığı ikinci kitabı, insanlığın geleceğini ele alan Homo Deus – Yarının Kısa Bir Tarihi’nde ise Homo Sapiens’in yeni hedeflerinin ölümsüzlük, mutluluk ve tanrısallık olacağını, böylece yeni bir türe evrileceğini söylüyordu. Yazarın içinde bulunduğumuz yüzyılın teknolojik, ekonomik, toplumsal konu başlıkları hakkında yazdığı yeni kitabı Eylül’de tüm dünyayla birlikte Türkiye’deydi.

    The Guardian, Financial Times, The Times, The Wall Street Journal gibi gazeteler için güncel, tarihsel ve geleceğe yönelik yazılar yazan, kitaplarında ve makalelerinde yer alan konular hakkında dünya çapında dersler veren tarihçi #tarih’e konuştu.

    Daha önce ilk kitabınız Sapiens’te geçmişten, açıkça bir ‘son’dan ve Homo Deus’ta ise gelecekten, bir ‘başlangıç’tan bahsetmiştiniz. Bu kitaba da ‘şimdi ve burada’ya yoğunlaşmak istediğinizi belirterek başlıyorsunuz. Okurlarınız bu kitapta ne bulacaklar?

    İlk kitabım Sapiens, önemsiz bir maymunun Dünya gezegeninin hükümdarı haline geldiğini inceleyerek insan geçmişini inceledi. Bu açıkça, gelecekle ilgili sorulara yol açtı. Bu maymun şimdi muazzam yeni gücü ile ne yapacak? Homo Deus, insan yaşamının uzun vadede geleceğini araştırdı; insanların sonunda nihayet “tanrılara dönüştüğünü”, zekânın ve bilincin nihai kaderinin ne olabileceğini düşündü.

    Ancak, gelecekte yaşayamayız ve geçmişi değiştiremeyiz. Bilgi, sadece şimdiyle daha iyi anlaşmamıza yardımcı olursa gerçekten yararlıdır. Bu nedenle 21 Ders, bugünkü siyasi tartışmalara açıklık getirmek için ilk iki kitabın uzun vadeli perspektiflerini ve derslerini kullanmaya çalışmaktadır. İnsanlığın geçmişi ve geleceği; göçmen krizi, iklim değişikliği ve terörizm hakkında bize ne öğretir? Peki şimdi gerçekten neler oluyor? Günümüzün en büyük zorlukları ve seçenekleri nelerdir? Nelere dikkat etmeliyiz? Milyarlarca insan bu soruları sorma lüksünü pek göze alamaz, çünkü yapacak daha çok işimiz var: İşe gitmemiz, çocuklarla ilgilenmemiz veya yaşlı ebeveynlere bakmamız lazım.

    21 Ders’i küresel oyun alanını dengelemek için yazdım. Bir kitap insanlara yiyecek ya da kıyafet vermez, ancak bazı açıklıklar sağlayabilir. Eğer 21 Ders, türümüzün geleceği hakkındaki tartışmaya katılabilmek için fazladan bir avuç insanı güçlendirirse, işini yapmıştır.

    21. YÜZYIL İÇİN 21 DERS, Yuval Noah Harari, Çev.: Selin Siral, Kolektif Kitap, 336 sayfa, 35 TL.

    Son kitabınızda “Teknoloji, insan zihninin yeniden yapılandırılmasını sağladığında Homo Sapiens türü ortadan kalkacak, insan tarihi nihayet sona erecek ve bizim gibi insanların kavrayamayacağı yepyeni bir süreç başlayacak” diyorsunuz. Bu, “tarihin sonu” anlatımı mıdır?

    Tarihin sonunu ve insanlığın ortadan kalkmasını öngören çoğu insan, herkesin öleceği bir nükleer savaş gibi büyük felaketler düşünür. Ben bu anlamda düşünmüyorum. İnsanlığın, ani bir felaketin sonucu olarak değil, kademeli bir değişim sürecinin sonucunda yokolacağına inanıyorum. Artık insan olmayacağımız ana kadar bedenlerimizi, beyinlerimizi ve zihinlerimizi değiştirmek için teknolojiyi kullanacağız.

    Sanırım bir ya da iki yüzyıl içinde, tıpkı bizim Neandertallerden ya da şempanzelerden farklı olduğumuz gibi, dünya bizden daha farklı olan varlıkların egemen olduğu bir yer olacak. Bugün hâlâ Neandertaller ve şempanzeler ile bedensel yapılarımızın, fiziksel yeteneklerimizin ve zihinsel yetkinliklerimizin çoğunu paylaşıyoruz. Sadece ellerimiz, gözlerimiz ve beyinlerimiz ortak değil, aynı zamanda şehvetimiz, sevgimiz, öfkemiz ve sosyal bağlarımız da öyle. 200 yıl içinde biyoteknoloji ve yapay zeka kombinasyonu, hominid kalıbından tamamen farklı bedensel, fiziksel ve zihinsel özelliklerle sonuçlanabilir. Örneğin, beyin-bilgisayar arayüzleri, organları uzayda geniş bir alanda dağıtılmış bedenler getirebilir. Bilincin herhangi bir organik yapıdan kopabileceği ve siberuzay içerisinde geleneksel biyolojik ve fiziksel kısıtlamalardan kurtulunabileceği düşünülüyor.

    Tehlike, insan zihninin gerçek potansiyelini tam olarak anlamadan, yeni güçlerimizi insanları değiştirmek için kullanabilmemiz. Bizler, temel ihtiyaçlarına göre değil, esas olarak ekonomik ve politik sistemin acil ihtiyaçlarına göre insan yeteneklerini geliştirmeye yatkınız. Şirketler ve hükümetler, bazı yetenekleri öne çıkarırken bazılarını da tamamen gözardı etmekte. Patronum e-posta hesabımı sürekli kontrol etmemi ve e-postaları olabildiğince çabuk yanıtlamamı istiyor ama, benim yediğim yemeği tatma ve beğenme yeteneğim onu pek ilgilendirmiyor. Sonuç olarak, e-postaları yemek sırasında bile kontrol ederken, duyularıma odaklanma kabiliyetimi kaybediyorum. Hükümetler ve ordular daha zeki askerler istiyor, ancak daha şefkatli askerler onları pek ilgilendirmiyor. Bu nedenle merhameti yok etme pahasına bile zekâyı yükseltmeye yatırım yapıyorlar. Nihayet, bilgi işleme gibi bazı yeteneklerde bizi çok aşan süper-insanlara dönüşebiliriz ama daha az duyarlı ve daha az şefkatli insanlara da… Henüz sahip olduğumuzun farkında olamadan insan potansiyelimizin büyük bir kısmını kaybedebiliriz.

    Hominid kalıbın ötesine… İnsan bedeni, Neandertal ve şempanze akrabaları ile hep çok yakın forma sahip oldu, ilk robotlara da böyle şekil verdi. Ancak gelecekte biyoteknoloji ve yapay zeka kombinasyonu ile ‘hominid’ kalıp aşılabilir ve şimdiki sınırların çok ötesine geçilebilir.

    20. yüzyıl, iki süper gücün süper yarışına sahne olmuştu. 21. yüzyılda dünya buna benzer bir yarış görecek mi? Özellikle sanatta ve bilimde benzer bir sıçrama yaratacak bir yarışa ihtimal veriyor musunuz?

    Biyoteknoloji ve bilgi teknolojisindeki ikiz devrimler, bize tanrısal yaratma ve yıkım güçlerini verecektir. Ancak teknoloji bize bunların nasıl kullanılacağını söylemiyor. 20. yüzyılda bazı toplumlar, totaliter diktatörlükler yaratmak için elektrik, tren ve radyo vs. kullanırken, diğer toplumlar da liberal demokrasiler yaratmak için tam olarak aynı şeyleri kullandılar. Biyoteknoloji ve infoteknoloji, çok farklı türde toplumlar yaratmak için de kullanılabilir.

    En kötü senaryoda insanoğlunun farklı biyolojik kastlara bölünmesi ve apartheid rejiminden çok daha kötü bir duruma yol açması var. Burada yapay zeka, yüz milyonlarca insanı iş piyasasının dışına, yeni “faydasız sınıf”a itecektir. İnsanlar ekonomik değerlerini ve politik güçlerini kaybedecekler. Aynı zamanda, biyomühendisliğin çok dar bir eliti süper insanlara yükseltmesi mümkün. Her bireyin ne yaptığını ve söylediği şeyi değil, her bireyin ne hissettiğini ve düşündüğünü sürekli izleyen sürveyans (verilerin sistematik olarak toplanması) rejiminde ayaklanma ve direnç neredeyse imkânsız olacaktır. Biyoteknoloji ve infoteknolojinin biyomedikal sensörler suretinde birleşmesi, hükümetin doğrudan kalbinizi ve beyninizi izleyebileceği anlamına gelecek.

    En iyi senaryo, yeni teknolojilerin tüm insanlığı hastalık ve ağır iş yükünden kurtarması ve herkesin gerçek potansiyellerini keşfetmesine ve geliştirmesine olanak sağlamasıdır. Burada ise biyomühendislik, dar bir elitin yükseltilmesinden ziyade herkesi iyileştirmeye odaklanacak. Yapay zekâ aslında birçok mesleği ortadan kaldıracak; ancak ortaya çıkan kâr herkese ücretsiz temel hizmetler sunmak ve herkesin sanat, spor, din ya da topluluk oluşturma gibi alanlarda hayallerinin peşinden gitmesine olanak sağlamak için kullanılacak. Gözetim, vatandaşlara değil, hükümetin yolsuzluğa yol açmadığından emin olmak için devlete yönelik kullanılacak. Biyometrik sensörler, polislerin sizi daha iyi tanıması için değil, sizin daha iyi bir şekilde kendinizi tanımanıza izin vermek için kullanılacak.

    Bu senaryolardan hangileri gerçek olacak? Şu anda, artan küresel gerilimler nedeniyle distopya senaryosuna doğru ilerliyoruz. Biyomühendislik ve yapay zekayı ulusal düzeyde düzenleyemezsiniz. Örneğin çoğu ülke insan bebeklerinin genetik mühendisliğini yasaklıyorsa, ancak Çin buna izin veriyorsa, çok geçmeden herkes Çinlileri kopyalayacaktır; çünkü kimse geride kalmak istemez. Amerikalıların, Çinlilerin binlerce süper insan ürettiğini bilmeleri durumunda ne olacağını düşünüyorsunuz? Bu tür yıkıcı teknolojileri etkin bir şekilde düzenlemenin tek yolu küresel işbirliğidir.

    Başrol oynayan robot Japon mühendislerin ürettiği ‘Geminoid-F’ isimli robot (solda), tamamen insan görünümünde. İnsan sesini simüle edebiliyor ve 65 farklı mimik ile kendini ifade edebiliyor. Geminoid F, Sayonora filminde başrol oynadı.

    Biyomühendislik ile yapay zekanın birleştiği ortamda doğacak olan yeni etik, politika ve yaşam tarzına dair ne gibi ipuçları var?

    Şu anda, dünyanın çoğu, hümanist ideallerin egemenliğinde. Hümanizme göre, otorite insan duygularından ve insan özgür iradesinden gelir. Oy verenler en iyiyi bilir, müşteri her zaman haklıdır, güzellik bakanın gözündedir, kalbini takip et, kendin için düşün…

    Ancak biyoteknoloji ve yapay zeka kombinasyonu insanı hack’lemeyi mümkün kılacaktır. Bu, dışsal bir sistemin kararlarımızı öngörmesi, arzularımızı manipüle etmesi ve hatta bizi yeniden yapılandırmanın mümkün olacağı anlamına gelir. Bunun etik, politika ve toplumu nasıl etkileyeceği hakkında hiçbir fikrimiz yok. Hayalgücümüz sonuçları kestirebilmek için çok zayıf; çünkü sonuçta hayalgücümüz de hack’lenip manipüle edilebilir. Bugün sahip olduğumuz hayalgücüyle sınırlıyız, ancak 50 yıl içinde tamamen farklı bir durum olabilir.

    Robot köpek Google’ın ürettiği Robo- dog, bir robot köpek. Robo-dog, kurtarma operasyonlarından kuryeliğe birçok alanda gelecek vaadediyor.

    İnsan türü için bir ideoloji, bir sistem öneriyor musunuz? Homo Deus’ta yeni türün “bilim ve sanat yükünden kurtulacağını” ifade etmiştiniz. Bilimin ve sanatın yerini ne alacak?

    Geleceği tahmin edemiyorum ve mevcut ideolojilerimizin yerini neyin alacağını bilmiyorum. Ama insanlar için en önemli şey kendilerini daha iyi tanımak olacak. Tabii eski zamanlardan beri, bilgeler ve azizler insanlara “kendini bilme” konusunda defalarca tavsiye verdi. Yine de Hz. Muhammed, Hz. İsa ve Buda’nın günlerinde gerçek bir rekabet yoktu; fakat şimdi bir rekabet var. Bu satırları okurken, her türlü kurum ve kuruluş sizi hack’lemeye çalışıyor. Sizi kendinizi tanıdığınızdan daha iyi tanıyorlarsa, istedikleri şeyi size satabilirler; bu bir pazarlamacı ya da bir politikacı olabilir.

    Seçimlerinin kendi “özgür iradesini” yansıttığına inanan ve manipülasyona karşı bağışık olduklarını düşünen insanları manipüle etmek en kolayıdır. Kendinizi gerçekten tanımak; “özgür iradeye” sahip olduğunuz fantezisi, “benlik” diye adlandırılan ve değişmeyen bir iç çekirdeğinizin olduğu fantezisi de dahil olmak üzere tüm fantezilerden kurtulmak anlamına gelir.

    Gerçek şu ki, bedeniniz ve zihniniz sürekli değişiyor ve iradeniz asla tamamen özgür değil. İnsanların açıkça bir iradesi vardır, arzuları vardır ve bazen arzularını yerine getirmekte özgürdürler. Ancak insanlar arzularını seçmekte özgür değiller. Buna kolayca tanık olabilirsiniz. Sadece aklınıza gelen bir sonraki düşünceye dikkat edin. Nereden geldi? Bunu düşünmeyi seçtiniz mi? Kendi aklınızı dikkatlice gözlemlediğinizde, ne düşüneceğinizi, ne hissettiğinizi ve ne isteyeceğinizi özgürce seçmediğinizi farkedersiniz. Bunu farketmek, düşüncelerimiz, duygularımız ve arzularımız hakkında daha az saplantılı olmamıza yardımcı olabilir.

    Tasarım insanlar ‘Editing Human’ teknolojisi ile döllenme anında hücreye müdahale etmek mümkün. Bu sayede genetik ya da doğuştan gelen hastalıkların aşılabileceği, süper zekalı ve olağanüstü görünüme sahip tasarım insanlar üretilebileceği düşünülüyor.

    İnsanlar genellikle arzularına çok önem verirler; tüm dünyayı onlara göre kontrol etmeye ve şekillendirmeye çalışırlar. Arzular doğrultusunda insanlar Ay’a uçar, dünya savaşlarını başlatır ve ekolojik sistemi yokederler. Eğer arzularımızın özgür irademizin bir sonucu değil, evrim ve kültürün etkisi altındaki bedenimiz ve beynimizdeki biyokimyasal süreçlerin bir ürünü olduğunu anlarsak, umuyorum ki onlarla daha az meşgul oluruz. Benim düşüncem, zihnimizde beliriveren her fanteziyi olduğu gibi gerçekleştirmeye çalışmak yerine, kendimizi, zihnimizi ve arzularımızı oldukları gibi anlamanın dünyayı daha iyi bir yer haline getireceği.

    Yani bir düzeyde “kendimi tanımak”, geçici düşüncelerimi ve arzularımı herhangi bir “ben” ile tanımlamayıp bunun yerine sadece zihnin akışını gözlemlemeyi öğrenmek. Düşüncelerin, duyguların ve arzuların, benim herhangi bir komutum olmadan ortaya çıktığını, yokolduğunu görmek. Zihnimin, kim olduğum ve dünyanın neye benzediği hakkında sürekli hikayeler yarattığını ve sonra da bu hikayelerin gerçeklik olduğuna inandığını görmek. Bu hikayelerin sadece hikaye olduklarını görmeyi becerebildiğimiz zaman, hakikati de anlamaya yaklaşırız. Kendimizi daha iyi tanımak için birçok yol var.

    Ben kişisel olarak Vipassana meditasyonunu (www.dhamma.org) uyguluyorum; ancak orada yüzlerce meditasyon tekniği, terapi, sanat ve hatta spor yoluyla kendiniz hakkındaki gerçeği keşfetmek için yollar var. Farklı insanlar için farklı yöntemler daha iyi çalışabilir. Gerçi sizin için en iyi yol hangisiyse, en önemlisi bunu hızlıca yapmaktır. Eğer gecikirsek, biz kendimizi tanımadan algoritmalar bizi tanıyacak. O zaman onlar bizi kukla gibi kontrol edebilir.

    İnfoteknolojideki ilerlemeler sosyal bilimlerin de olanaklarını her geçen gün arttırıyor. Gelecekte sosyal bilimler ve özellikle tarihçilik/tarihyazımı açısından nasıl gelişmeler öngörüyorsunuz?

    Tarihsel araştırmalar, biyolojiden elde edilen bilgilere dayanacaktır. İnsan beynini daha iyi anladığımızda, tarihçiler de tarihsel süreçleri daha iyi anlayabilirler. Örneğin, artık insanların birinden nefret etmesini sağlamak için, iğrenmekten sorumlu beyin mekanizmalarını uyarmanız gerektiğini biliyoruz. Bu mekanizmalar başlangıçta bizi çürümüş gıda, dışkı, sıçan ve hamamböceği gibi hastalık ve enfeksiyon kaynaklarına karşı korumak için evrimleşmiştir. Ama politikacılar ve dinler bu “iğrenme mekanizması”nı ele geçirebilir ve Yahudiler, Müslümanlar, kadınlar veya eşcinseller gibi belirli gruplara karşı kullanabilir. Bu durumda ırkçılardan Müslümanların kötü koktuğunu, gay’lerin bir kirlilik kaynağı olduğunu ya da kadınların ahlaksız olduğunu sık sık duyabilirsiniz. Naziler geçmişte Yahudileri farelere benzetiyordu. Ruanda’daki soykırım sırasında, Hutsileri Tutsileri öldürmeye çağıran radyoda, Tutsiler defalarca “hamamböceği” olarak adlandırılmıştı. İsrail’de göçmenlere karşı çıkan tanınmış bir politikacı, göçmenlerin kanser gibi olduğunu söylemişti. Bu klişeler tüm kültürlerde ve dönemlerde yaygındır, çünkü onlar beynin iğrenme mekanizmalarına kök salmışlardır.

    “Duygulu’ robotlar Suudi Arabistan’ın kendisine vatandaşlık vermesiyle gündeme gelen robot Sophia, yetenekleri ile tartışma yaratmışi basının ilgisini çekmişti. Sophia, Türkiye’de de siyasete konu oldu, ülkemize gönderdiği mesajında “Ben diğer robotlar gibi değilim, duygularım ve tercihlerim var” dedi.

    Tarihçiler ayrıca “big data” algoritmalarına ve yapay zekaya daha fazla güvenebilir. Yirmi yıl önce, Haçlı ordularına hizmet eden hafif süvariler olan Türkopoller hakkında ilk akademik çalışmamı yayınlamıştım. Makaleyi yazabilmek için, onlarca Ortaçağ kroniğini ve dokümanı okudum ve Türkopollere yapılan her referansı aradım. Bazen 200 sayfalık bir kronik okudum ve sadece tek bir referans buldum. Birkaç ay süren bu çalışma, bugün bir bilgisayar tarafından birkaç dakika içinde yapılabilir. Tabii sonuçları analiz etmek için insan tarihçilere hâlâ ihtiyacımız var. Yapay zeka henüz bunu yapamaz.

    Yüz tanıma sistemi Çin’de kamusal alanlara yerleştirilen kameralar ile uygulanan yüz tanıma sisteminde “kişilerin suçlu davranışlar sergileyip sergilemedikleri” gibi durumlar analiz ediliyor.

    Homo Deus’ta “sürekli büyüme üzerine kurulu bir ekonomi, ölümsüzlük, mutluluk ve ilahlık gibi durdurak bilmeyen hedeflere muhtaçtır” yazmıştınız. Kitaplarınızın bu boşluğu doldurma iddiası var mı?

    Umarım insanların kitaplarımdan ya da benden beklentileri alıp başını yürümemiştir. Bilgiyi takdir etmek ve akademisyenlerin görüşlerine saygı duymak iyi bir şeydir; ancak akademisyenler de dahil, herhangi bir kimseyi idolleştirmek tehlikelidir. Bir kişi bir kez putlaştırıldıktan sonra, insanların onun hakkında söylediklerine inanmaya başlayabilir ve bu da ego’yu şişirip sizi delirtebilir. Taraftarlara gelince… Onlar birilerinin tüm cevapları bildiklerine inanırlar ve özgürlüklerinden vazgeçip kendileri çaba göstermeyi bırakırlar. Guru’nun onlara tüm cevapları ve çözümleri sağlamasını beklerler ve guru onlara yanlış bir cevap ve kötü bir çözüm sunsa bile kabul ederler.

    Umarım insanlar kitaplarımı bir cevaplar kitabı gibi değil sorular kitabı gibi okurlar ve beni herşeyi bilen biri olarak değil de gerçeklere giden yolda bir yol arkadaşı olarak görürler.

    (Röportajın gerçekleşmesini sağlayan yayınevi çalışanları Eda Çaça ile M. Gökhan Aslan’a ve çeviride katkısı olan Erkin Öncan’a teşekkür ederiz.)

  • Konstantinopolis ve Bizans’ı anlamak

    Konstantinopolis ve Bizans’ı anlamak

    Doğu Roma İmparatorluğu üzerine temel referans kitaplarından olan Bizans Dünyası adlı eserin ikinci cildi Türkçede yayımlandı. Konunun önde gelen uzmanlarınca kaleme alınan eser, beş buçuk asırlık dönemde daha ziyade bu devrin kurumları, başkent Konstantinopolis ve imparatorluğun diğer bölgelerinin durumuna odaklanıyor.

    BİZANS DÜNYASI (BİZANS İMPARATORLUĞU, 641-1204), Çeviren: Aslı Bilge, Ayrıntı Yayınları, 544 sayfa, 40 TL.

    Fransa’da Bizans tarihi ve uygarlığı konusunda geniş bir uzman grubu Bizans Dünyası isimli üç ciltlik bir çalışma hazırlamıştı. 2004, 2006, 2011 yıllarında basılan bu çalışma, güncel yaklaşımları iyi değerlendirerek, Bizans tarihi ve uygarlığının tanınması için temel bir referans kitabı oldu. Her cilt ayrı bir uzman başkanlığında hazırlanan, Bizans uygarlığını tanımak isteyen meraklılardan tarih, arkeoloji, sanat tarihi öğrencilerine ve akademisyenlere kadar geniş bir kitleye hitap eden, kolay okunur bu kitap Türkçeye de kazandırıldı.

    Ayrıntı Yayınları Fransızca kitabın Cécile Morrison tarafından hazırlanan ilk cildini, Aslı Bilge çevirisi ile Bizans Dünyası, Doğu Roma İmparatorluğu 330-641 başlığı ile 2014 tarihinde yayımlamıştı. Türkiye tarihinin önemli bir dönemini konu alan ve neredeyse bin yıl boyunca devam eden bir uygarlığı değerlendiren bu çalışmanın ikinci cildi de yine Aslı Bilge’nin tercümesi ile geçen aylarda piyasaya çıktı.

    Modern tarihçilerin Bizans devleti olarak isimlendirdiği Roma İmparatorluğu’nun hızla Doğululaştığı ve bir Ortaçağ uygarlığına dönüştüğü süreci ele alan bu cilt, Jean-Claude Cheynet editörlüğünde, çoğu Paris Üniversitesi’nin (I, IV, V) tarih bölümü uzmanları tarafından hazırlanmış. Çalışma 641 yılında Herakleios’un ölümü ile başlıyor; 4. Haçlı Seferi’nin Bizans başkenti Konstantinopolis’i ele geçirmesi (1204) ile sona eriyor. Beş buçuk asırlık bir dönemde imparatorluğun bitip tükenmez savaşlarından kısaca bahsedildikten sonra, daha çok bu devrin imparatorluk kurumları, medeniyetinin temelleri, başkent Konstantinopolis ve imparatorluğun diğer bölgelerinin durumu üzerine odaklanılmış.

    Çalışmanın “Hadımlar”, “Ordunun Finansmanı ve Maaş Ödemeleri”, “Demografik Sorunlar”, “Tarımsal Üretimin Koşulları”, “İyilikseverlik Şekilleri”, “Bizans Balkanları”, “Bulgar Muamması” gibi bölümleri oldukça ilginç. Bu bölümleri Béatrice Caseau, Michel Kaplan, Jacques Lefort, Cécile Morrison gibi Bizans ve Ortaçağ ile ilgili önde gelen uzmanlar hazırlamış. Kitap sonunda incelenen dönem ile ilgili çoğu İngilizce ve Fransızca kaynaklardan güzel bir seçme liste ve geniş bir şekilde oluşturulmuş bir dizin de bulunmakta. Bu cilt özellikle İslâm-Bizans ilişkileri ve Türklerin bu coğrafyaya geldiği dönemi kapsadığı için, Türk-İslâm tarihi ve uygarlığı çalışanlar için de kaynak olarak kullanılabilecek bir içeriğe sahip.

    Bizans Dünyası serisinin Angeliki Laiou – Cécile Morrison, iki önemli Bizans uzmanı tarafından hazırlanan ve devletin 13.-15. yüzyıllar arasındaki son devrini konu alan üçüncü cildinin de bir an önce Türk okurlara ulaştırılması dileğiyle.

    Bir uygarlığın ardından Bizans İmparatorluğu’nun 1000 seneyi aşkın tarihi, birçok noktasında Türkiye tarihi ile de kesişiyor. Başkent Konstantinopolis, bu iki tarihin ortak miras alanlarından biri.
  • Kuruluş döneminde bir ‘garp demokratı’

    Kuruluş döneminde bir ‘garp demokratı’

    Yıkılışı sırasında Osmanlı bürokrasisinin merkezinde olduğu gibi, kuruluşunda da yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin hazine ve maliye düzenlemelerinin merkezinde olacaktı. Mustafa Abdülhalik Renda’nın ilk kez yayımlanan hatıratı, kritik bir geçiş döneminde devletin içinden ve ilk elden aktarımları yansıtıyor.

    MUSTAFA ABDÜLHALİK RENDA, Hazırlayanlar: Aytaç Demirci-Sabri Sayarı, Yapı Kredi Yayınları, 377 sayfa, 30 TL.

    Aytaç Demirci ile Sabri Sayarı’nın yayına hazırladığı, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Mustafa Abdülhalik Renda’nın Hatırat’ı okurlarla buluştu. Kitabın kapağında görülen, Renda’nın Mustafa Kemal Atatürk’ün ardından yürürkenki pozu, sadece bir fotoğraf karesini değil, onun biyografisini ve dünya görüşünü de özetliyor.

    Balkan Savaşı’nda memleketi Yanya’nın düşman eline geçmesi sonucunda sürgün yollarına düşmesiyle başlıyor Renda’nın hayat hikayesi. Bir devlet adamı olarak yetişip, bürokrasinin basamaklarında yükseliyor. Halep valiliği sırasında, İngiliz işgal kuvvetlerinin vilayeti kuşatması sonucunda esir alınıyor ve Malta’ya gönderiliyor. 1921’de serbest bırakılır bırakılmaz Milli Mücadele’ye katılmak için Ankara’ya gidiyor ve Kuva-yı Milliye’nin iaşesinden sorumlu olarak BMM (Büyük Millet Meclisi) hükümeti tarafından Konya valiliğine atanıyor.

    Kendisi, yıkılışı sırasında Osmanlı bürokrasisinin merkezinde olduğu gibi, kuruluşunda da yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin hazine ve maliye düzenlemelerinin merkezindedir. Öyle ki, yeni kurulmuş devletin bu azimli kadrosu hakkında İsmet İnönü; “Bir daha görmüştüm ki, sözüne ve intizamına güvenilen bir Maliye vekili altın dolu bir kasa kadar kıymetlidir” şeklinde konuşacaktır.

    Okurlar bu zengin tarihe sadece tanıklık eden değil, devlet mekanizmasının içinde onu bizzat yaşayan ve deneyimleyen birinin anılarını okuma şansına sahip. Renda, yıkılmış bir imparatorluğun ardından çıplak elleriyle cumhuriyeti varetmek için mücadele eden bir kuşağın en iyi unsurlarından. Milli Mücadele’nin hangi kaynaklardan, hangi yöntemlerle, nasıl finanse edilmiş olduğundan, dönemin çeşitli siyasal isimlerine dair renkli ve düşündürücü anılara; yeni cumhuriyetin karşılaştığı sosyal zorlukların ne gibi ayrılıklara yol açtığından, Merkez Bankası’nın hangi tehditler karşısında kurulduğuna dek geniş bir konu yelpazesine yayılmış bulunan tarihî aktarımlardan bahsediyoruz.

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Renda’yı tarif ederken şu cümleyi uygun buluyor: “O, sanki, bir Garp demokrasisinin parlamenter teamülleri içinden yetişmiş gibiydi”. Hiç şüphe yok ki kuruluş senelerinde kritik bir pozisyonda bulunmuş olan bu “Garp demokratı”nın, “altın dolu bir kasa kadar kıymetli” olan anıları, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum sancılarını ilk elden anlamak, hissetmek isteyenler için faydalı bir başvuru kaynağı olacaktır.

    Vali, bürokrat, devlet adamı Yaşamı boyunca pek çok görevde bulunan Renda, son olarak Maliye Bakanlığı yaparak cumhuriyetin ekonomik altyapısını organize etti.
  • Kavimlerden devletlere Türklerin savaş tarihi

    Kavimlerden devletlere Türklerin savaş tarihi

    Dergimiz yazarı Mehmet Tanju Akad, “Türk Tarihinin Yönünü Değiştiren Savaşlar” dizisinden yayımlanan iki kitabıyla, askerî tarihimizi klasikleşen mitler ve resmî anlatımların çok ötesine taşıyor. Akad, eserlerinin önsözünde şöyle diyor: “(Tarihte) Türklerin yarattığı etkiler dünyayı hâlâ sarsmakta en azından artçı dalgaları kuvvetle hissedilmektedir. Gelecekte de sürecektir. Bunları kavramadan günümüz sorunlarını anlamak mümkün değildir”.

    KARA SAVAŞLARI-DENİZ SAVAŞLARI (TÜRK TARİHİNİN YÖNÜNÜ DEĞİŞTİREN SAVAŞLAR I-II), Mehmet Tanju Akad, İnkilâp Kitabevi, 215 sayfa-294 sayfa, 28’er TL.

    Mehmet Tanju Akad’ın Kara Savaşları ve Deniz Savaşları ana başlığı altında Hun İmparatorluğu’ndan Osmanlı İmparatorluğu’na, Anadolu Selçuklu Devleti’nden Osmanlı İmparatorluğu’na uzananTürk Tarihinin Yönünü Değiştiren Savaşlar” dizisinin iki kitabı İnkilâp Kitabevi’nden yayımlandı.

    Çağdaş toplumların kurduğu savaş ve teknoloji ilişkisi, modern silahlı çatışmaların gündelik literatüre kazandırdığı kelimeler ile kavramlar, 20. yüzyılın tayin edici savaşları, günümüzde gelişen ve değişen savaş teknikleri, stratejileri üzerine kitaplar, makaleler kaleme almış olan dergimiz yazarlarından Akad, bu eserlerinde Türk tarihinin akıbetini belirleyen kara ve deniz savaşlarının ayrıntılı anlatım ve analizlerini biraraya getiriyor.

    Hemen belirtmek gerekir ki -dergimiz okurlarının zaten bildiği gibi- Tanju Akad’ın Türk askerî tarihini anlatım ve yorumlayışı, alışagelen mitlerden ve resmî tekrarlardan hem içerik hem metot olarak hemen farklılaşıyor. Okuyucuyu bekleyen metin, kuru bir askerî tarih anlatımı değil; savaşları vareden koşullar gökyüzünden indiriliyor ve literatürdeki tüm somut veriler ve referanslar ışığında değerlendiriliyor. Akad, savaşların gerçekleştiği zamansal kesitlerin toplumsal üretim tarzlarını, mali ve ticari ilişkilerin karakterini, iklimsel değişikliklerin etkilerini, yaşanmakta olan doğal afetlerin sonuçlarını, siyasal rejim krizlerini, farklılaşan yönetim biçimlerini masaya yatırıyor ve bütün bunların prizmasından yansıyan data’yı, savaşların sosyal ve militer evrimini anlamak yolunda kullanıyor. Bu bağlamda son derece zengin ve çok yönlü tahlillerin ertesinde meyvesini veren sonuçlar ile karşılaşıyoruz.

    Çevresel etmenlerinden arındırılmış savaş tarihleri metinlerine hepimiz aşinayız. Bunlar hemen hemen her yerde karşımıza çıkarlar ve birtakım istisnalar haricinde hiç de tatmin edici bir malumat sunmazlar. Bu bunaltıcı yüzeyselliğin pençesinden kurtulup, Türklerin askerî serüveninin derin ve somut bir çerçeveye oturtulmasının hasretini çeken ilgili okuyucular için Akad’ın eserleriyalnızca bir başlangıç okuması olarak değil, sürekli bir kaynak olarak da kullanılabilecek nitelikte. Kitapların en önemli ve kalıcı niteliği de, Türk askerî tarihi için bütünlüklü bir metodik ve ampirik temel inşa etmiş olmasında.

    Ancak bu kitapları salt bir tarihçi perspektifiyle değerlendirmek de, bunların önemine haksızlık etmek olur. Zira kitaplar, popüler tarih meraklıları için de verimli bir malzeme bolluğuna, bilinmeyen veya az bilinen detaylara sahip. Malazgirt ve Miryakefalon savaşlarının Bizans Devleti’ni nasıl vergi alamaz bir duruma soktuğunu; İslâm dünyasındaki hangi askerî çelişkilerin halifeliğin Osmanlı Devleti’ne geçmesine sebebiyet verdiğini; Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul kuşatmasını hangi araçlarla organize ettiğini; II. Viyana Kuşatması’nda alınan mağlubiyetin nedenlerini; imparatorluk bürokrasininin Osmanlı Devleti ordusunu nasıl fiziksel bir felce maruz bıraktığını; Osmanlı komutanları arasındaki iktidar kavgalarının imparatorluğun çöküşünde nasıl katalizör rolü oynadığını merak edenler, bu sorularının cevaplarını Akad’ın çalışmasının birinci cildi olan Kara Savaşları-Hun İmparatorluğu’ndan Osmanlı İmparatorluğu’na başlıklı kitapta bulabilecekler.

    Çanakkale deniz muharebesi 18 Mart 1915’teki Boğaz muharebesinde batırılan Fransız savaş gemisi Bouvet.

    Akad’ın çalışmasının ikinci cildi ise hem tarihçiler hem de bizzat ilgililer tarafından genellikle ihmal edilen bir alan üzerine: Türk denizciliği. Konu üzerine uluslararası referans değeri taşıyan çalışmaların ülkemizde pek nadir olduğu herkes tarafından bilinmekte. Bu üzücü gerçek, Akad’ın Türk askerî denizciliğini farklı veçheleri ve aşamalarıyla ele aldığı çalışmasını çok değerli kılıyor. Osmanlı Devleti’nden önceki Türk denizciliği, Akad’ın eserlerinde ayrıntılarıyla ele alınıyor. Yazar, Türklerin Akdeniz ile Karadeniz’in kontrolü için vermiş olduğu deniz mücadelelerinin Avrupa’daki feodal toprak sisteminin çöküşünde ne gibi bir rol üstlendiği sorusunun de peşine düşüyor ve tatmin edici cevaplara ulaşıyor. Okuyucu yine bu ciltte Türk denizciliğinin büyük kaptanlarının aslında nasıl insanlar olduğunu ve neler yaşadıklarını, Karadeniz köle ticaretinde Osmanlı Devleti’nin payını, donanmadaki yozlaşma ve çürümenin nasıl başladığını, Akdeniz korsanlarının hangi şartlarda Osmanlı Devleti’nin buyruğuna geçtiğini öğrenebilir.

    Mehmet Tanju Akad’ın iki ciltlik çalışması, Türklerin tarihini şekillendiren savaşların arka planlarını ve bilinmeyenlerini merak edenler için, belge ve kanıtlarıyla, uluslararası standartta bir eser. Askerî tarihi özel olarak merak etmeyenlere dahi tavsiye edilir.

    Meydan muhabereleri I. Kosova Savaşı, I. Murat’ın savaş alanında şehit edilmesiyle sonuçlanmış olsa bile, Türkleri Balkanlardan atmaya dönük düzenlenen son Haçlı seferini durdurmuştu. Sırp güçlerine karşı verilen savaş, Osmanlı Devleti askeriyesinin parlak bir başarısı olarak tarihe geçmiştir.
  • Piyes, polisiye, röportaj: Gazeteci ve yazar Cevat Fehmi Başkut

    Piyes, polisiye, röportaj: Gazeteci ve yazar Cevat Fehmi Başkut

    Cevat Fehmi Başkut yalnızca sinemaya uyarlanan tiyatro piyeslerinin ve Türk romancılığında ender görülen polisiye türünün önde gelen yazarlarından değildir. O aynı zamanda bir gazeteci olarak röportajın nasıl yapılacağını da, kendi işleriyle ortaya koymuştur.

    Reşat Ekrem Koçu’nun ünlü İstanbul Ansiklopedisi’nde “Gazeteci, edîb, piyes müellifi; bu satırların yazıldığı 1960 yılında Cumhuriyet Gazetesi yazı ailesinin seçkin başlarından, bu büyük gazeteye ciddî ve vakur simasını verenlerden biri” diye tanımladığı Cevat Fehmi Başkut, tiyatro eserleri ve piyesleri ile şöhret bulmuş önemli gazeteci ve yazarlarımızdandır. 1905’te Edirne’de asker bir babanın (Fransızca öğretmeni Binbaşı Ömer Bey) oğlu olarak dünyaya geldi. Altı yaşında İstanbul’a geldi. Eyüp’te Reşadiye İlkokulu’nu bitirdi. İstanbul Sultânîsi’ni bitirdikten sonra hayata atıldı. Gazeteciliğe düzeltmenlik- le başlayan Cevat Fehmi, Son Posta ve Cumhuriyet gazetelerinde çeşitli kademelerde görev yaptı.

    Güçlü bir kalem

    Cevat Fehmi Başkut kalemi güçlü bir gazeteci ve piyes yazarıydı. Gerçekleştirdiği röportajlarla tanındı.

    Cumhuriyet Gazetesi’nin uzun yıllar yazıişleri müdürlüğünü üstlenen Cevat Fehmi Başkut bir dönem Perde ve Sahne isimli bir sinema/tiyatro dergisi çıkardı. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti’nin idare heyeti başkanlığını yapan Başkut, 1945’te Büyük Şehir isimli bir komedi yazarak Şehir Tiyatrosu’na verdi. Bu eser kabul edilince ünlü Paydos piyesini yazdı. Paydos piyesi büyük rekorlara imza attı ve Türkiye dışında sahneye konan ilk Türk piyesi oldu. Son piyesinin adı Son Gelişte olup, Valide Sultanın Gerdanlığı başlıklı polisiye bir romanı da vardır.

    Bekçi ile mülakat

    Başkut’un röportajları Akba Kitabevi tarafından “Geceleri Bizi Kimler Bekliyor?” adıyla kitap (Ankara, 1933) olarak basılmıştı. Bu kitapta bir de “Bekçi ile mülakat” başlıklı, esprili bir röportaj vardı. Röportaj ilişikteki görselle yayınlandı

    Ünlü eserlerinden biri de Buzlar Çözülmeden piyesidir; bu oyun başarılı bir şekilde sinemaya uyarlanmış ve büyük başarı kazanmıştır. 1930’lu yıllarda yaptığı ve gazetesinde yayınladığı röportajlar, Ankara’nın ünlü yayıncısı Bilal Akba’nın sahibi olduğu Akba Kitabevi tarafından Geceleri Bizi Kimler Bekliyor? adıyla (Ankara, 1933) olarak basılmıştır. Künyesinde “‘Cumhuriyet’ Gazetesi’nde çıktıktan sonra kitap şeklinde basılmıştır” kaydı bulunan eserde “Telgrafhanede Gece”, “Polis Karakolunda”, “İtfaiyenin Gecesi”, “Bekçi ile Mülakat”, “Beyazıt Kulesinde”, “Limanda Gece”, “Şehri Aydınlatanlar”, “Eczanelerde”, “Gazete Basılırken”, “Gece ve Telefon” isimli röportajlar vardır. Kitabın sonunda ayrıca “Beş ayrı yazı” başlıklı bölümde “Bir Kaza Hikâyesi”, “Ruhlarla Mülakat”, “Hakiki Bir Masal”, “Yo–Yo Salgını”, “Esnaf Mahkemesi” adlı kısa yazılar bulunmaktadır.

    Cevat Fehmi Başkut (1905- 1971) gibi kalemi kuvvetli bir usta gazetecinin adeta röportajın nasıl yapılacağını gösterdiği bu nadir kitaptan örnekler aşağıdadır:

    Gece röportajları

    Başkut’un, künyesinde “Cumhuriyet Gazetesi’nde çıktıktan sonra kitap şeklinde basılmıştır” kaydı bulunan eserinin kapağı.

    Telgrafhanede gece

    Yeni Postane binasının birinci katında, binanın boylu boyunca uzanan bir salon, büyük bir salon… 35 memur, 35 telgraf makinesinin başında çalışıyor.

    Makinelerin gürültüsü, uykusuzluktan kanlanmış gözler, yer yer tavana doğru uzanan sigara dumanları…

    Dışarda yağmurlu, pis bir gece var. Dışarda gece olduğu yalnız siyaha boyanmış gibi duran pencerelerden belli… Saat üç.

    – “Telgrafçılık zor şey! Bayram olur, herkes eğlenir, üç gün, üç gece uykusuz kalarak eziyetini biz çekeriz. Kandil olur, külfeti bize düşer. Tasarruf haftası derler, İstanbulun kurtulduğu gün derler, Brezilya ile ticaret muahedesi imzalandı derler, kabak bizim başımıza patlar.

    Ahmet Efendi öldü, çalış telgrafçı! Ayşe Hanım evlendi uyuma telgrafçı! Tekerleklizadeler iflas ediyor, ne duruyorsun telgrafçı!”

    Telgrafçının uykusuzluğu Başkut telgraf işçileriyle olan söyleşilerde, onların resmi tatil ve bayram günlerinde yaptıkları fazla mesaiye vurgu yapmıştı.

    Polis karakolunda

    Şehir uyuyor. Hareket yok, ses yok, ışık yok… Şehir uyuyor. Yalnız geceleyin bizi bekleyenler ayaktalar. Onların gündüzü başlayalı saatler olmuş.

    Saat iki… Eminönü polis merkezinin bir odası. İki köşede iki masa var; iki telefon ve iki serkomiser… Kapının yanındaki soba gürül
    gürül yanıyor. Sobanın altında uyuklayan kedi ara sıra gözlerini açıyor, başını doğrultuyor ve saat ikide hâlâ uyumayan bu adamlara hayret eder gibi bakıyor.

    Soba ile masaların arasına muşamba kaplı bir kanepe koymuşlar. Üzerine az evvel sokakta taşlar üstünde bulunan bir sarhoş yatırılmış. Sokakta düşerken yüzünü gözünü parçaladığı için başı sargılar içinde. Onu kaldırıp buraya getiren polis memurları ecza dolabındaki ilaçlarla yarasını da temizlemişler, sarmışlar…

    Sarhoşun horultusu başının üzerinde, duvarda asılı duran ihtiyar saatin tiktaklarına karışıyor.

    Kendisini tanıyorlar. Vaktiyle çok zengin, çok maruf bir adammış. İçki, kadın ve kumar onu düşüre düşüre bu hale sokmuş.

    Sabaha karşı bir karakol Başkut röportajlarını genellikle gece vakti yapıyor, hayatın akmakta olduğunu gösteriyordu.
  • Karamanlıca kitaplar: Mükemmel bir çalışma

    Karamanlıca kitaplar: Mükemmel bir çalışma

    Bilim âlemi, koleksiyonerler, sahaflar, dilciler ve tabii okurlar tarafından sabırsızlıkla beklenen Karamanlıca kitaplar bibliyografisinin ilk cildi geçen ay yayımlandı. Evangelia Balta’nın bu çok büyük emek ürünü çalışması ve Türkçede yayımlanmış Karamanlıca literatür ile ilgili birkaç hatırlatma…

    “Karamanlıca Kitaplar”, Evangelia Balta’nın Türkiye İş Bankası Yayınları’ndan çıkan son çalışması, tarihçiler tarafından sabırsızlıkla beklenen bir Karamanlıca kitaplar bibliyografisiydi.

    Geçen Mayıs içerisinde Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınevinin 4214. kitabı olarak çok önemli bir temel eserin yayımına başlandı. Karamanlıca Kitaplar, Çözümlemeli Bibliyografya (Cilt:1, 1718-1839) isimli eser, editörünün ifadesiyle “Anadolu’da Türkçe konuşan Ortodoks Rumların yararına sunulan, Türk dilinde kaleme alınmış, ancak Yunan alfabesinin karakteriyle yazılıp basılmış metin ve eserleri ifade” eden Karamanlıca / Karamanlidika kitapların ilkinden başlayıp son basılana kadar hazırlanmış, çözümlemeli bir bibliyografyaydı.

    468 sayfalık eserin ilk 64 sayfasında, Evangelia Balta’nın “Borçların Bilinciyle” adıyla giriş yazısı, sonrasında “1718-1839 Yılları Arasındaki Karamanlıca Kitapların Yayını Üzerine Gözlemler” başlıklı bir makalesi yer almakta. Kısaltmalar (abreviations) başlıklı on beş sayfalık bölümde, bibliyografyada kullanılan kaynak eserlere dair müthiş bir kitabiyat bilgisi önünüze seriliyor. Kısaltmalardan sonra 1718’de basılan Apanthisma tes hristianikes pisteos/Külzar-ı iman-ı Mesihi isimli  Karamanlıca kitaptan 1839 sonuna kadar basılmış kitaplar tek tek açıklanıyor.

    Balta’nın editörlüğündeki yayının arka kapağında Karamanlıca Bibliyografya’nın şimdiki ciltle başlayan yeniden yayını, her şeyden önce, S. Salaville – E. Dalleggio’nun üç ciltlik kayıtlarını (1958 – 1966 – 1974), Evangelia Balta’nın 1987 – 1997 yılları arasında çıkan diğer üç cildiyle birleştirmiş. Öte yandan, takip eden 20 yıllık arada toplanan yeni buluntular da buna eklenmiş. Bu son yayın Karamanlıca Bibliyografya’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun editoryal oluşumuyla bütünleşmesini amaçlamakta. Kitapta “Karamanlıca kitaplar hem başka milletlerin Türk dil bilimi üzerindeki etkilerini yansıtıyor hem de onlar üzerine bir çalışmayı da içeriyor. Bir bibliyografyanın sınırlarını aşan bir niyet taşıyor ve esas olarak Karamanlı edebiyatının bütününe, Yunan ve Osmanlı’nın buluştuğu bir çerçeveden bakış getiriyor” ifadesi yer alıyor.

    Bavullardaki kemikler 1924 senesinde, mübadeleden hemen önce, Gelveri’deki mezarlıkta yatan büyüklerinin naaşlarını yanlarında götürmek isteyen Karamanlılar.

    Takdiminden ve içeriğinden birkaç ciltte tamamlanacağı anlaşılan bu muhteşem başvuru eserini bilim âlemi, koleksiyonerler, sahaflar, dilciler sabırsızlıkla beklemekteydi. Taklitlerinin çıkarılmasına, eski baskılarının araştırmacılar tarafından orasından burasından didiklenip yayımlanmasına, kaynak gösterilmeden kullanılma teşebbüsüne, bu kaliteli yayın ile mani olunmuştur.

    Ömrünü arşiv çalışmaları, emek mahsulü büyük hacimde defter, belge neşri ve Karamanlıca eserlerin tesbit ve toplanmasına adamış olan Evangelia Balta’nın bu çalışma dışında son yıllarda İstanbul’da basılmış başka Türkçe çalışmaları da vardır. Bu çalışmalar yine Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılan Gerçi Rum İsek De, Rumca Bilmez Türkçe Söyleriz, Karamanlılar ve Karamanlıca Edebiyat üzerine Araştırmalar (İstanbul, 2014); Ari Çokona ile birlikte hazırladıkları Stavros Stavridis’in Anatol Türküleri 1896 (İstanbul, 2017, Literatür Yayını); Aytek Soner Alpan ile birlikte yayınladıkları Muhacirnâme, Karamanlı Muhacirler İçin Şiirin Sedası (İstanbul, 2016, İstos Yayını) bu alanın çok önemli yayınlarıdır. Öğrendiğimiz kadarıyla bir başka makaleler derlemesi de yıl içinde Yapı Kredi Yayınları’nca yayımlanmak üzere hazırlanmakta.

    Arşiv Balta’nın çalışmasının ilk bölümünde, Karamanlılar üzerine geçmişte yapılmış bulunulan araştırmalara ve çalışmalara yeterince değinilmese de, bu konuda ciddi bir birikim sağlanmıştı.

    Yunanistan’da 1930’lu yıllarda başlayıp Salaville, Dalleggio, Balta gibi büyük bilim insanları tarafından bir bilim dalı haline getirilen Karamanlıca’nın tarihî seyrini izlemek için bu eserin ilk bölümlerine göz atmak yeterlidir. Çalışmanın ilk bölümünün en zayıf yanı, Karamanlıca kitaplar ve edebiyatı hakkında Türkiye’de yapılan çabalardan hiç mi hiç söz edilmemiş olmasıdır. Oysa, Karamanlidika isimli katalogların ilk cildinin 1958’de çıkması sonrasında Semavi Eyice, “Bir Karamanlıca Yayınlar Bibliyografyası Hakkında” (Kitap Belleten, No: 9-11, İstanbul, İstanbul Matbaası, Ocak 1962, sayfa 4 – 6) muhteşem bir tanıtım makalesi kaleme almıştır. Bu konunun takipçilerinden biri olan Eyice Hoca yine “Rum Harfleri ile Türkçe (Karamanlıca) Bir Nevşehir Salname (Yıllığı) adlı (İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi, Fındıkoğlu Armağanı’ndan ayrıbasım, İstanbul, 1977, sayfa 77-102) uzun ve kapsamlı bir makalenin sahibidir.

    Akdeniz’den Ege’ye 1924’ün Ağustos ayında, Mersin limanından vapurla Yunanistan’a götürülmek için bekleyen Karamanlılar.

    Eyice’den sonra İstanbul’da bu konuya eğilen araştırmacı, Balta’nın da sitayişle bahsettiği Robert Anhegger’dir. Anhegger, Vedat Günyol ile birlikte Evangelinos Misailidis’in Temaşa-i Dünya ve Cefakâr-u Cefakeş isimli eserini Seyreyle Dünyayı (İstanbul, 1986, Cem Yayınevi) adıyla yayımlamıştır. Bu kitabın piyasaya çıkmasından sonra Karamanlıca konusuna ilgi artmıştır. Gazete ve dergilerde bu kitap ve yazarı Misailidis hakkında yazılar çıkmıştır. 1986’da Atilla Özkırımlı (Cumhuriyet Gazetesi), Engin Ardıç (Nokta), Bülent Berkol (Cumhuriyet), Ahmet Eken (Yeni Gündem), Nuray Mestçi, Orhan Duru, Temaşa-i Dünya ve Karamanlıca kitaplar üzerine yazılar kaleme almışlardır. “Temaşa-i Dünya ve Cefakâr-u Cefakeş’in yazarı Evangelinos Misailidis Efendi” makalenin yazarı Turgut Kut (Tarih ve Toplum, Aralık 1987, No: 48) İstanbul’da Karamanlıca kitaplar konusuna en çok emek veren araştırmacılardan biridir.

    Bir yastıkta iki baş 1910 senesinde Kapadokya’da gerçekleştirilen bir Karamanlı düğününden bir kare.

    1990’lı yıllarda üniversitelerimizde Karamanlıca üzerine çalışmalar başlamıştır. Bu dönemde konuyla geçmiş yıllardan beri ilgilenen M. Sabri Koz’un da makaleleri yayımlanır. “Ermeni Harfleriyle Türkçe ve Karamanlıca Nasreddin Hoca Kitaplarından Seçme Fıkralar”, “Yusuf Atılgan’a Armağan” (İst. 1992), “Bir Karamanlıca Nasreddin Hoca Kitabı”, “V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Seksiyon Bildirileri (Ankara, 1997) gibi birçok makalenin yazarıdır M. Sabri Koz. Ancak Evangelia Balta’nın çalışmasında kullandığı kısaltmaları içine alan bibliografyasında Sabri Koz’un ismine rastlamıyoruz.

    Karamanlıca kitap koleksiyoncuları arasında da bu konuda eser kaleme almış kişiler vardır. Bunlardan Gazanfer İbar’ın Anadolulu Hemşehrilerimiz, Karamanlılar ve Yunan Harfli Türkçe (İst., 2010, T. İş Bankası Kültür Yayını) isimli çalışması örnek gösterilebilir. Karamanlıca kitaplara emek veren Dr. Yusuf Örnek, Stratis Tarinas gibi araştırmacı koleksiyoncuların da bu konudaki emeklerini unutmamak gerekmektedir.

    Bu güzel çalışmayı basmak lütfunda bulunan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’na teşekkür ederken, biliminsanı, değerli araştırmacı dostumuz Evangelia Balta’ya da Türkiye’de yapılan Karamanlıca çalışmalara da bir gözatması tavsiyesinde bulunmak isteriz.

    Anadolulu olmak

    Karamanlı bir baba ile oğlu, memleketlerini terk etmeden hemen önce hatıra fotoğrafı çektirmişler. Arkada Rumca “Anadolu Hatırası” yazıyor.

  • Ekim devrimi, Sovyet tipi devlet ve toplumun dönüşümü

    Ekim devrimi, Sovyet tipi devlet ve toplumun dönüşümü

    GELECEK 1917: TARİH, DEVRİM, KÜLTÜR, Y. Doğan Çetinkaya-Foti Benlisoy, Habitus Yayıncılık, 239 sayfa, 24 TL.

    Rusya’da Kasım 1917’de Bolşevik Parti’nin iktidarı ele geçirmesiyle başlayan Ekim Devrimi, 20. yüzyılı şekillendiren en ciddi toplumsal olay olarak önemini ve değerini koruyor. Akademisyen Doğan Çetinkaya ile yazar Foti Benlisoy, ortaklaşa kaleme aldıkları yeni kitapları Gelecek 1917’de, bu önemin ve değerin teorik bir incelemesine girişmişler. Kitap boyunca tarih, devrim ve kültür prizmasından dönemin Rusya’sında yaşanan dönüşümleri, siyasal mücadele biçimlerini ve girift bir rota izleyen sosyal çalkantıları okuyoruz. Bunun yanı sıra Ekim Devrimi’nin bir azınlık partisinin komplocu bir darbesi mi olduğu veya devrimin yarattığı devlet şeklinin neden bir süre sonra yozlaşmaya tabi tutulduğu gibi polemikler de, kitapta işlenen konular arasında.

    Yazarlar okuyucuyu, Ekim Devrimi’nin ortaya koyduğu Sovyet tipi devlet modelinin dejenere olmuş olmasının nedenlerini devrimin sebeplerinde ve kendisinde değil, onun ardından yaşanmış olan birtakım sosyo-politik süreçlerde aramaya çağırıyor. 20. yüzyılda kurulmuş ve yıkılmış olan birçok partinin ve devletin kutbu olan Ekim Devrimi üzerine okuma ve araştırma yapmak isteyenler için bu kitap önemli bir kaynak olacak.

    Petrograd İşçi, Köylü ve Asker Sovyeti, 1917’de bir toplantı halinde.

    Felsefe ve kültür kuramı üzerine tarihsel bir inceleme

    YENİÇAĞIN KÖTÜ ÇOCUKLARI, Peter Sloterdijk, Çev.: Şeyda Öztürk, Edebi Şeyler, 400 sayfa, 32 TL.

    Felsefe ve kuramsal kültür üzerine günümüz çalışmalarında adı sıklıkla anılan isimlerden Peter Sloterdijk’in en kapsamlı çalışmalarından Die schrecklichen Kinder der Neuzeit (Yeniçağın Kötü Çocukları),Almanca orijinalinden başarılı bir çeviriyle Türkçeye aktarıldı. 1947 doğumlu filozof, bu kitabında zihin açıcı tezleri ile tefekkür dünyasına çağdaş bir soluk getirirken tarihi de yeniden düşündürüyor.

    “İnsan, durumu kendisine açıklanması gereken bir hayvandır” cümlesiyle başladığı kitabında Peter Sloterdijk, günümüz toplumunun Avrupa özelinde bir portresini çiziyor ve onu tarihsel cetvelde yerine yerleştiriyor. 

    Yazar, insanlığın ‘ilerleme’ dürtüsü, ‘tarihten ders çıkarma’ kaygısı, özgürleşme gibi modern zamanların ana çerçevesini oluşturan mefhumları anekdotlarla sorguladığı kitabında tarih düşüncesine dair kışkırtıcı tartışmalara zemin açıyor. Kitap, Öndeyiş ve Sondeyiş’in haricinde altı bölümden oluşuyor. İlk beş bölüm Shakespeare’den Nietzsche’ye; Madame de Pompadour’dan, Napoléon’a ve Hitler’e kadar birçok Avrupalı özneliğinde çeşitli kültürel motifler ile insanlığa eleştirel bir ayna oluştururken, ‘Büyük Kurtuluş’ başlıklı son bölümde bir çıkış yolu sunuluyor.

    Peter Sloterdijk, üretken bir isim olmanın yanında çalışmalarıyla Sigmund Freud ödülü (2005), Cicero ödülünün de (2008) aralarında bulunduğu takdirlerle birçok kez onurlandırılan bir kuramcı.

  • Eskişehir: Kökleri derinde yepyeni bir şehir

    Eskişehir: Kökleri derinde yepyeni bir şehir

    Eskişehir gerçekten de çok eski bir şehir. Anadolu’nun uygarlık çizelgesinde ciddi bir yeri var. Hattiler’den Hititler’den, Roma, Bizans, Osmanlı ve erken cumhuriyet dönemlerinden bugüne uzanan yolculukta, yakın dönem içinde geçirdiği olağanüstü doku yenilenmesi ve mimarî açıdan tazelenmiş biçimiyle sıradışı bir şehircilik dersi veriyor Eskişehir.

    Dumlupınar İlkokulu’nda okuduğum dönemde, sınıfa elimle getirip astığım Avrasya haritasında Eskişehir’in adının yazmıyor oluşu çocuk halimle beni üzerdi. Zamanla kazıyıp öğrendikçe, tarihin içine sokuldukça şehrimin uzun, derin geçmişine ilişkin edindiğim bilgiler övünme gerekçelerimin başına geçecekti: Eskişehir gerçekten de çok eski bir şehirdi, Anadolu’nun uygarlık çizelgesinde ciddi bir yeri olmuştu.

    Yıllar önce, uluslararası bir etkinliğe katılmak üzere yurtdışındaydım. Konuşmamı dinleyenler arasında ünlü Hititolog Emilia Masson da vardı; bana nereli olduğumu sordu, “Eskişehirli” yanıtını alınca da gece verilen yemekte yanımdakini yerinden kaldırdı, bir-iki saat boyunca Hattileri, Hititleri anlattıktan sonra “Yazar olmanız gerekirdi zaten” dedi, “siz Yazılıkaya’nın bir çocuğusunuz, bunu hiç unutmayın”. Ekrem Akurgal’ın kitaplarından bir kültür uygarlığı beşiği olarak Anadolu’ya ilişkin genel bilgiler edinmiştim gerçi ama, Masson’la sohbetim dönüşte dahasına uzanma gereksinmesi doğurdu içimde: Hem kütüphane raflarına yöneldim hem yollara düştüm ikidebir; gün geldi düşlerimde kendimi Dorylaion sokaklarında yürürken gördüğüm oldu.

    Yazılıkaya’daki Midas anıtı Mitolojide, altını çok sevdiği için, bir peri tarafından dokunduklarının altına dönüşmesiyle cezalandırılan Kral Midas’ın mezarı Eskişehir-Yazılıkaya’da bulunmaktadır.

    Bizim büyük yanılgılarımızdan biri, 11. yüzyıl öncesi Anadolu yarımadasının uzun tarihi ve kültürel mirası konusundaki kayıtsızlığımızdan kaynaklanıyor. Bu tavrın somut bir göstergesi, Eskişehir hakkında yapılmış en kapsamlı araştırma olan, Suzan Albek’in (1927-2010) Dorylaion’dan Eskişehir’e (1991) başlıklı kitabını gömmüş, unutagelmiş olmamızda aranabilir. Suzan Albek değerli çalışmasında Eskişehir’in Roma ve Bizans döneminde taşıdığı önemi ayrıntılı bir biçimde aktarır, iki yüzyıl süren Pax Romana çağında yürütülen önemli yapılaşmalara dikkat çeker. Gerçekten de özellikle imparator Hadrianus, Anadolu yarımadasını da baştan uca donatmıştı.

    Bir sonraki aşamada, Bizans çağının da Eskişehir ve yöresine can alıcı katkıları olmuştu; sözgelimi Sivrihisar “Justianapolis” olarak vaftiz edilmişti. Cumhuriyet dönemi kazılarında Gordium, Midas, Nakoleia kazılarında ortaya çıkarılan pek çok kıymetli eser bugün İstanbul Arkeoloji ya da Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor.

    Frigyalılardan kalma bir anıt Eskişehir, Frigya devrinde “Phrygia Salutaris”, yani “Sağlıklı Frigya” adıyla anılmıştır. Frigler, M. Ö 11. yüzyılda günümüzde Afyonkarahisar, Ankara, Eskişehir ve Kütahya il sınırları içinde kalan bölgeye yerleşmişler ve M. Ö 8. yüzyıl ortalarında başkenti Gordion olan parlak bir uygarlık kurmuşlardır.

    Eskişehir, Türklerin Anadolu’ya girişlerinden başlayarak bir kavşak niteliği taşımayı sürdürmüştü. Beylikler döneminde, Osmanlıların kuruluşunda aynı konumu koruduğu görülüyor. Kültür panoramamızda Şeyh Edebâli’den Yunus Emre’ye ve Nasreddin Hoca’ya, yarı gerçek yarı rivayet belli bir yeri olmasına karşın, Eskişehir’in uzun süre büyük bir merkeze dönüşemediği biliniyor.

    Görece yakın tarihlere, 19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, imparatorluğun tipik yerleşme yeri özelliklerine kavuştuğu anlaşılıyor. Doğduğum, büyüdüğüm yıllarda, Tatar mahallesindekiler ya da Gümülcine göçmenleri sayılmazsa, Eskişehirli önemli bir etnik çeşitlilik göstermezdi. Sonraları rastladığım kaynaklardan kentin 19. yüzyıl sonuna ait bilgileri bana düpedüz kozmopolit bir bünye taşıdığını gösterdi: 1895’te şehrin nüfusu 19 bindi ve aralarında 1147 Rum, 715 Ermeni, 30 Latin ve belli sayıda Musevî vardı. 1. Dünya Savaşı bu tabloyu kökünden değiştirmiştir. Amerikalı misyonerlerin, Fransız ve Alman papazların yönetimdeki okullar da yok olmuştur. Savaşın Eskişehir’i derin yaraladığı, düşmanın her yeri yangına teslim ettiği sır sayılmaz. Halide Edip Adıvar, içeriden birebir tanık olarak yaşananları Türkün Ateşle İmtihanı’nda bütün canlılığıyla aktarmıştır. Yaraların sarılması, gazi kentin yavaş yavaş ayağa kalkması kolay olmayacaktı.

    Eskişehir Ermeni mahallesi 1895’te şehrin nüfusu 19 bindi ve aralarında 1147 Rum, 715 Ermeni, 30 Latin ve belli sayıda Yahudi vardı.

    19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başı gözle görülür bir ikonografik artış olmuş Eskişehir ve çevresi konusunda; bunların yabana atılamayacak bir bölümünü yabancılara ve azınlıklara borçluyuz. Osmanlı İmparatorluğu, çöküşünün hazırlandığı süreçte, başkent Dersaadet’ten başlayarak egzotizm tutkunu oryantalistlerin mıknatısına kapıldıkları büyülü diyara dönüşmüş, seyyahlar ellerinde fotoğraf makinaları, Anadolu yarımadasına sokulmakta gecikmemişler, ilk arkeologlar ilk kürekleri toprağa vurmaya koyulmuşlardı. Eskişehir’in de bu ilgiden bir ölçüde nasibini aldığı söylenebilir.

    Nasıl bir şehir, fotoğraflar ve kartpostallarda gördüğümüz? Kent dokusunu ortadan, neredeyse karnıyarık düzende ikiye bölen suyun, yıllar boyu taşkın üslûbuyla çevresindekileri tehdit eden yüksek karakterli Porsuk’un ana damarı oluşturduğu, bütün eksenlerin ona koşut ya da dikey belirlendiği anlaşılıyor. Şüphesiz en önemli odaklardan birine tren garı yerleşmiş. Genel görünümlerde, panoramik fotoğraflarda mimari özellikler pek göze batmıyor; buna karşılık İstasyon Caddesini, Arifiye Sokağını, Çarşı Caddesini, Köprübaşı şeridini büyüteç altına alan görüntülerde tipik Orta Anadolu evlerinin özgün örnekleri öne çıkıyor. Odunpazarı mahallesindekiler başlı başına görkemli bir görünüm arz ediyor. Azınlıkların mahallelerinde de estetik düzey yüksek.

    Eski Arifiye Mahallesi Cumhuriyet dönemine dek kozmopolit bir yapıya sahip olan Eskişehir’de Arifiye Mahallesi.

    Kurtuluş Savaşı birçok Anadolu kentine “gazi”, “kahraman”, “şanlı” sıfatlarının eklenmesine yol açmıştır, Eskişehir’in onlardan aşağı kalır tarafı yoktu oysa: Şehrin düşman ordusu tarafından yanıp yıkılan bünyesinden elimize albüm fotoğrafları kalmıştır; insan kayıplarını, göçe maruz kalanları, hayatlarına neredeyse sıfırdan başlayanları saymıyorum.

    Kurtuluş savaşının merkezî noktalarından birindeydi Eskişehir. Şehirden Mustafa Kemal, İsmet İnönü kaygılar ve gerginlikler içinde geçmiştir; Halide Edip Adıvar’ın kitabının başlığını şehirle özdeşleştirebiliriz. Savaş bittiğinde, küllerinden yeniden doğan anka kuşu gibi Eskişehir de yaralarını dindirmeye, kendisini bir kez daha yeniden inşaya yöneldi. Mübadele yeni konuklar taşıdı Porsuk’un etrafına. Usul usul sanayi adımları atıldı, fabrikalar yapılmaya başlandı. Eskişehir sivil yaşamını canlandıradursun, sonraları “kuvvet”e dönüşecek “Hava üssü” ekonominin gelişmesine enikonu katkıda bulundu.

    “Cemiyet hayatı”nın da harekete geçtiği, Turhan Baraz’ın çalışması Başlangıçtan Günümüze Eskişehir Basını 1908-1986’dan seçtiğm kısa ama anlamlı gazete duyuruları gösteriyor: Gece hayatı, sergiler, Ferit Alnar ve 85 kişilik filarmoni orkestrasının ya da İlhan Usmanbaş’ın Britten’dan uyarladığı “Bir Opera Yapalım” gösterisi, Muhsin Ertuğrul ve kadrosunun tiyatro şölenleri Eskişehir’de yaşananların birkaç örneğidir. Asrî Sinema, Yeni Sinema, Kılıçoğulları sineması; Porsuk kıyısının gazinoları, bahçeleri yaşam alanını genişletecekti. Bazı aileler yatırımları ve girişimleriyle şehrin gelişmesine katkıda bulundular: Kanatlılar, Zeytinoğulları bunların başında gelir; Mümtaz Zeytinoğlu hem Tahsin Yücel’in, hem Adalet Ağaoğlu’nun yapıtlarında önemi vurgulanmış seçkin bir kişiydi.   

    Hamamyolu aksı Hamamyolu tarihî dokusu ve yapılarıyla günümüze de temas eden, yeraltı sıcak su rezervleriyle bilinen ve kentin kuruluşundan bugüne merkez olma özelliğini korumuş olan bir bölge.

    101 Eskişehir (2002) adlı kitabıyla kente bağlılığını kanıtlayan değerli araştırmacı Ahmet Atuk, haklı bir nostaljik tınıyla “bir başkaydı çocukluğumun Eskişehir’i” der ya, ben de benzeri duygular içinde dönüyorum her seferinde, doğduğum yere. Gelgelelim, bir başka duygu ağır basıyor son yıllarda içimde; bunu son çeyrek yüzyılda üst üste koyulmuş atılım hareketlerine bağlıyorum:

    Yerel yönetimin, yerinden yönetimin bir yerleşim yerinin bünyesini nasıl yoğurabileceğinin en somut örneklerinden birini getiriyor önümüze Eskişehir deneyi. Neyin sonucu olarak görebiliriz bu durumu? Bana öyle geliyor ki, özellikle genç nüfusa aşılanmış bir yaşama kültürü zenginliğinin zaferidir sözkonusu olan. Bugün, yakın dönem içinde geçirdiği olağanüstü doku yenilenmesi ve mimarî açıdan tazelenmiş biçimiyle sıradışı bir şehircilik dersi veriyor Eskişehir; doğal olarak hemşerilerinin yaşantı düzeyine yansıyan bir evrimden söz ediyoruz. Tabloda, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin kuruluşundan bu yana parmak ısırtıcı yükselişinin payı yadsınamaz. Belediyelerin sanata, kültüre yüklü katkılarının da. Eskişehir’i 21. yüzyılda yepyeni bir şehir çizgisine yerleştiren bu tırmanış dileyelim hiç kesintiye uğramasın.

  • Modern ekonominin Ortaçağ’daki temelleri

    Modern ekonominin Ortaçağ’daki temelleri

    Jacques Le Goff’un (1924-2014) ilk kitaplarından biri olan Ortaçağ Tüccarları ve Bankerleri, detaycı anlatımı, özgün yorumları ve ilgi çekici örnekleri ile günümüz ekonomisinin tarihsel temellerini aydınlatıyor.

    ORTAÇAĞ TÜCCARLARI VE
    BANKERLERİ,
    Jacques Le Goff, Çev.: Oğuz Adanır, Doğubatı Yayınları, 152 sayfa, 18 TL.

    Ünlü Fransız Ortaçağ tarihçisi Jacques Le Goff’un 1956’da kaleme aldığı, Marchands et Banquiers du Moyen Age, Ortaçağ Tüccarları ve Bankerleri olarak Nisan’da Türkçeye çevrildi. Doğubatı Yayınları aracılığıyla, Oğuz Adanır tarafından Türk okuyucuya sunulan kitap, Avrupa’da, özellikle 14. yüzyıl İtalya örneğinde, artan ticaret trafiğiyle tüccarların giderek zenginleşmesinin yarattığı değişimi ekonomik, toplumsal ve kültürel yönleriyle ele alıyor.

    Le Goff’un geniş külliyatından söz açıldığında şimdiye kadar adı hep ilk sıralarda anılan bu eser, detaycı anlatımı ve özgün yorumları ile bir sentez oluşturuyor. Bir Ortaçağ tarihçisi olmanın yanında marksist literatüre de hakim olan yazar, bu çalışmasında yükselen bankacı ve tüccar sınıfı ‘burjuvazi’, bu sınıfın yarattığı yapısal değişimlere isi ‘pre-kapitalizm’ olaak tanımlıyor. Bu yeni zengin ailelerin iyi eğitim almış, rafine zevkler edinen çocuklarının oluşturduğu ikinci nesil tüccar sınıfa ise sanata verdikleri finansal destek sebebiyle, ‘kültürel dönüşümün öncüsü’ rolünü atfediyor. Böylece Ortaçağ tüccarları, Jacques Le Goff’un penceresinden adeta Rönesans ve kapitalizmin motoru haline geliyor.

    Ayrıca eserde yer alan, tüccarlık mesleğine dair övgü dolu şiirler, referansları Aristoteles’ten Thomas Aquinas’a uzanan ahlaki tartışmalar, muhasebe ve ekonomi terimlerinin ortaya çıkışına dair sunulan etimolojik arka plan ve dahası, okuyucuyu ileri araştırmalar yapmaya da teşvik ediyor.

    Ortaçağ Tüccarları ve Bankerleri, Hıristiyan Avrupa’dan oluşan bir coğrafi alan içinde, yazarın deyimiyle “kendilerini ticarete adayan insanları” konu edinen, sınırları dar bir çalışma olsa da, modern ekonominin tarihsel temellerini aydınlatıcı bir role sahip. Altı sayfalık kaynakçasıyla göz dolduran bu eserin, çeviri konusunda karnesi akademik kariyeri kadar parlak bir isim tarafından Türkçeye kazandırılmış olması da değerli.

    Tüccar sınıfı Ortaçağ tüccar sınıfının sahip olduğu ve sonraki nesillere aktardığı günlük yaşantıdan yola çıkılan kitaptaki anlatımlar, freskler, şiirler ve anekdotlarla destekleniyor.