Kategori: Kitap

  • Ağacı-ormanı korumaktan doğayı tahrip etmeye doğru

    Ağacı-ormanı korumaktan doğayı tahrip etmeye doğru

    Ağaç sevgisi, ormanı korumak, ağacın önemi ve ağaç dikmenin faziletleri hakkında ülkemizde 1923’ten başlayarak irili-ufaklı pek çok kitap yayımlandı. içerisinde islâmi referansların da zengin şekilde yer aldığı ve halka hitap eden bu eserler, çoğunlukla devlet ve Diyanet destekli idi. Günümüzde ise maalesef tam tersine gelişmelere tanık oluyoruz.

    Son yıllarda Türkiye’de süratle artan maden arama faaliyetleri, yurdun pek çok bölgesinde ağaç katliamına, toprakların verimsizleşmesine, havanın kirlenmesine, doğal yaşamın yok olmasına yol açıyor. Bu büyük felaket ve olumsuz gidiş durdurulamıyor; büyük şirketler acımasızca dereleri kurutuyor, dağları deliyor, kayaları dinamitliyor, geniş ve büyük orman alanlarını tahrip ediyor. Çevre gönüllüleri, köylüler, bölge insanları, korumacı STK’ler ellerinden geldiği oranda bu talan ve yağmaya karşı koymaya çalışıyor. Ancak buna rağmen, çeşitli güçlerin desteğindeki büyük kuruluşlar yurdumuzun pek çok bölgesinde ağaçları keserek yok etmeye, ormanları maden arazisine dönüştürmeye devam ediyor.

    Mehmet Ali Gökberk
    Mehmet Ali Gökberk’in 1939’da Türk edebiyatındaki ağaç ve orman konulu şiirleri derlediği kitabın 1946 tarihli ikinci baskısının ön ve iç kapağı.
    Mehmet Ali Gökberk

    Bu konu ile ilgili CHP Milletvekili Ömer Naci Gürer “Madencilik çalışmaları yüzünden başta Kaz Dağları olmak üzere Türkiye’nin tüm orman arazileri tahrip edilmiş durumdadır. Örneğin Kaz Dağları’nda 350 bin ağaç kesilmiştir. Bu kesilen ağaçları yaşı 20 ile 100 yaşları arasında olup, kesilen 350 bin ağacın oksijen üretimi de durmuştur. 2004’te çıkan bir maden kanunu ile orman alanlarında her türlü madene izin verildi. Bu ormanlarda 100 yaşında ağaçlar kesilmekte ve ülkemiz ormanları hükümet eliyle yok edilmektedir” demişti.

    Oysa ağaç sevgisi, ormanı korumak, ağacın önemi ve ağaç dikmenin faziletleri hakkında ülkemizde 1923’ten başlayarak pek çok kitap basılmış, irili-ufaklı pek çok kitap yayımlanmıştır.

    Bu konunun ilk kitabı, İstanbul Vilayeti Maarif Müdürlüğü tarafından 12 Mart 1923 tarihinde kutlanan “Ağaç Bayramı” vesilesiyle öğrencilere dağıtılmak için bastırılmıştır. Bu eser, Halkalı Ziraat Mektebi hocalarından Ahmet Tevfik ve Ali Rıza beylerin 1923’te Ağaç Dikelim. On Ağaç Dikmeyen Bir Ağaç Kesmemeli (İstanbul, Matbaa-i Amire) adıyla yayımladıkları 16 sayfalık bir kitapçıktır. Babıali ressamlarından, karikatürist Halid Naci Bey’in ağaçla ilgili resimlerle süslediği bu küçük kitapçığın ilk sayfasında İstanbul Maarif Müdürlüğü’ne hitaben yazılmış bir telgraf yer alır. Aynen basılan telgrafın başı “Baş Kumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri tarafından Ağaç Bayramı münasebetiyle şeref-sudur olan telgraf name sureti” şeklindedir. 6 Mart 1923 tarihli telgrafta Gazi Mustafa Kemal Paşa “Ağaç Bayramı’nı kutlarım. Hayata ait her teşebbüs, vatanın halas ve refahına müncer bir adımdır. Müteşebbisleri takdir eylerim” demektedir.

    Bu kitabın basımını takip eden ikinci eser, 1924’te Divan-ı Muhasebat’ta kontrol memurluğu yapan Ahmet Nazmi Bey’e aittir. Ağaç Dikmek ve Zer’iyatta Bulunmanın Dinî ve İctimai Fevaidi ve bu Babta Malumat-ı Nafia isimli 62 sayfalık kitap yine devlet basımevinden çıkar. İlgi gören bu kitap, 1928’de Ağaç Dikmek başlığı ile ikinci defa basılır ve 160 sayfalık büyük bir çalışmaya dönüşür.

    Halim Bâki
    Halim Bâki’nin (Kunter) 1933’te kaleme aldığı eser, içinde ağaç sevgisiyle ilgili dinî bir bölümün bulunmadığı tek kitaptır.
    Kerim Yund
    Araştırmacı-yazar Kerim Yund’un 1954’te çıkardığı Ordu ve Orman isimli eser de, içinde orman sevgisini işleyen şiirlerin yer aldığı bir antoloji.

    1933’te Halim Bâki [Kunter], Ankara’da Ağaç Sevgisi isimli 176 sayfalık bir kitap yayımlar (Başvekalet Müdevvenat Matbaası). Gazi Orman Çiftliği Müdürü ve Kastamonu Milletvekili Tahsin Bey’in giriş yazısıyla, Orman Umum Müdürü Bekir Bey’in eserin onayına dair notuyla çıkan bu kitap, ağaç sevgisi konusunda içerisinde dinî bir bölümün bulunmadığı tek kitaptır. Ilgaz, Sinop, Zingal gibi orman alanlarından ve Gazi Orman Çiftliği’nden fotoğrafların yer aldığı bu çalışma, aslında resmî bir yayındır.

    Muhsin Zekai Bayer
    1962’de Muhsin Zekai Bayer’in hazırladığı eser, ormandaki ağaç çeşitlerini tanıtıyor.
    Halil Aslangül
    Diyanet İşleri Başkanlığı ise 1963’te, Ankara Bölge Vaizi Halil Aslangül tarafından yazılan eseri yayımladı.

    1939’da ise Yüksek Orman Mektebi mezunu ve Yeni Türkiye gazetesi sahibi Mehmet Ali Gökberk, Ankara’da Ağaç ve Orman Antolojisi isimli bir şiir seçkisi yayımlar. Türk edebiyatında ağaç ve orman konulu şiirleri toplayan bu çalışma, gördüğü ilgi dolayısıyla yazarı tarafından 1946’da ikinci defa basılır. İkinci baskının önsözünde yazar, devlet kademesindeki pek çok insandan teşvik gördüğünü ve bu nedenle eseri büyütüp 3 cilt olarak tasarladığını belirtir. Daha sonraki yıllarda ağaç dikmek, ağacı korumak, ağaç sevgisi konulu pek çok kitap basılmıştır. Bu konuda yapılan yayınlarda giderek dinî konulara ağırlık verildiği, ağacın ve ağaç dikmenin önemini vurgulayan ayet ve hadislerin yer aldığı kitapların arttığı görülür. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Müşavere ve Dinî Eserler İnceleme Kurulu’nun oluru ile 1952’de Ankara’da Ağaç Sevgisi başlıklı 40 sayfalık bir kitapçık basılır ve tüm yurtta dağıtılır. 1955’te ikinci baskısını da yapan bu eserde, ek bir sayfa olarak şair Mehmet Emin Yurdakul’un “Sakın Kesme” şiiri ilave olarak verilmiştir:

    “Sakın kesme! Her dalında bir güzel kuş ses versin;
    Sakın kesme! Gölgesinde yorgun çiftçi dinlensin.
    Sakın kesme! Şu sevimli köye kanat, kol gersin.
    Sakın kesme! Aziz vatan günden güne şenlensin.”

    Türkiye’nin ormancılık konusunda en önemli isimlerinden araştırmacı-ya-zar Kerim Yund’un 1954’te kaleme aldığı Ordu ve Orman isimli çalışması da, içinde şiirlerin de yer aldığı bir antolojidir. Eserin kapağındaki askerî birlik fotoğrafı, içinde orman sevgisini işleyen şiirlerin yer aldığı bir kitap için oldukça şaşırtıcıdır.

    1962’de ise Orman Yüksek Mühendisi Muhsin Zekai Bayer’in hazırladığı ve Ankara’da basılan kitabın adı Orman Ağaçlarımızı Tanıyalım’dır. İçinde ağaçların, yaprak örneklerinin renkli ve özel çizimlerle sayfa sayfa anlatıldığı eser, ormandaki ağaç çeşitlerini tanıtmaya yönelik teknik bir kitaptır. Kapakta da içerikle uyumlu bir çizim vardır.

    Diyanet İşleri Başkanlığı da, Ankara Bölge Vaizi Halil Aslangül’ün İslâmiyet’te Ağaç Dikmenin Önemi adlı kitabını 1963’te; Konya Eğitim Enstitüsü Öğrenci Derneği yayın kolunun “Ağaç Sevgisi” adlı broşürünü 1965’te ağaç bayramı dolayısıyla yayımlar.

    Ülkemizde ağaç dikme ve ağaç sevgisini halk kesimlerine öğretmek-aşılamak için yapılan pek çok yayının en önemli ortak noktası, İslâmi açıdan bu konunun önemini vurgulamak için ayetler ve hadislerin yer aldığı geniş bölümlerdir. Ağaç üzerine hem Kur’an’da yer alan ayetler hem de Peygamber sözü hadisler bu kitapların büyük bölümünü oluşturur. Ağaç sevgisi üzerine korumacı ve teknik nitelikli kitap ise gördüğümüz kadarıyla Halim Baki Kunter’e ait olandır. Orman Fakültelerinde ders kitabı olarak yayımlanan kitaplar haricinde, halka ormanı korumak, ağaç dikmek ve yetiştirmek için bilgi veren, bilgi ve görgüyü arttıran kitaplar 100 yıllık cumhuriyet tarihinde sayıca azdır. Günümüzde ise kitaplarda vurgulanan manevi, millî duygu ve temennileri hiçe sayarak dağları, taşları ve de özellikle ormanlarımızı tahrip edenlerden maalesef pek hesap sorulamamaktadır.

  • Uluslararası gurur abidesi: Prof. Dr. Daron Acemoğlu

    Uluslararası gurur abidesi: Prof. Dr. Daron Acemoğlu

    Bu yıl verilen Nobel Ekonomi Ödülü’nü iki meslektaşıyla birlikte alan Daron Acemoğlu, ekonomi ve iş dünyasında tanınan saygın bir akademisyen olmasının yanında, son 10 yılda ürettiği eserlerle de dünyada ses getirmişti. Acemoğlu, Türk hükümeti ve muhalefet partisinden gelen danışmanlık tekliflerini de kabul etmemişti.

    Nobel 2024 Ekonomi Ödülü’nü, Prof. Dr. Daron Acemoğlu ile çalışma arkadaşları İngiliz Prof. Dr. Simon Johnson ve İngiliz Prof. Dr. James Robinson’un kazandığı duyuruldu. Üç akademisyen “kurumların refahı nasıl oluşturduğu ve etkilediği üzerine yaptıkları çalışmalar” ile 2024 yılı Nobel Ekonomi Ödülü’ne hak kazandılar.

    İsveç Kraliyet Akademisi’nin ekonomi ödülü komitesinin başkanı Jakob Svensson, “Ülkeler arasındaki gelir uçurumunu kapatmak günümüzün en büyük zorluklarından biri. Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James A. Robinson’un çığır açıcı araştırmaları sayesinde ülkelerin neden başarılı olup olamadıklarını daha iyi anlıyoruz” dedi.

    havadis-4
    Daron Acemoğlu’na Nobel getiren çalışmalar arasında Ulusların Düşüşü (Why Nations Fail) isimli kitabı da var.

    Nobel Komitesi tarafından yapılan açıklamada da “hukukun üstünlüğünün zayıf olduğu toplumlar ve nüfuzunu kötüye kullanan kurumlar, büyüme veya daha iyiye doğru değişim yaratamaz. Ödül sahiplerinin araştırması bunun nedenini anlamamıza yardımcı oluyor” dendi. Bu açıklamayla “kurum” olarak vurgu yapılandan, ülkelerdeki somut örgütler ve örgütlenmeler ötesinde kavram olarak da varlıkları olmazsa olmaz niteliğindeki demokrasi, hukuk, eğitim, özgürlükler başlıklarını anlamak gerekiyor.

    Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) görev yapan Acemoğlu, ekonomi ve iş dünyasında tanınan saygın bir akademisyen olmasının yanında, son 10 yılda ürettiği 3 eserle de dünyada ses getirdi: Why Nations Fail (Ulusların Düşüşü)-2012, The Narrow Corridor (Dar Koridor)-2019 ve Power and Progress (İktidar ve Teknoloji)-2023.

    Acemoğlu ödülü almasının ardından yaptığı açıklamada, “İyi bir kariyer hayali kurarsınız ama, bu, onun çok daha üzerinde, zirvesinde bir şey. Harika bir sürpriz ve onur” dedi.
    Türkiye’de de zaman zaman çeşitli platformlarda görüş ve düşüncelerini açıklayan Acemoğlu, biliminsanı normlarına ve namusuna sahip, objektif ve bilimsel kişiliğiyle ülkemizde bu haslete sahip nadir iktisatçılardan biri olarak hakettiği saygı ve ilgiyi gördü. Nobel başarısıyla bu ilgi ve saygının dünya çapında artacağı da kuşkusuz.

    havadis-3

    Son olarak önemli bir noktaya vurgu yapmakta fayda var: 1967 doğumlu Acemoğlu, yakın geçmişte de gerek çalışmaları gerekse yaklaşımları ile Türkiye’de de tanınmış; dolayısıyla hem Türk hükümetinden hem de ana muhalefet cephesinden ciddi danışmanlık teklifleri almıştı. Hiçbirini kabul etmedi.

  • Nazime Hanım’a mektuplar: Aşk, mücadele, cumhuriyet

    Nazime Hanım’a mektuplar: Aşk, mücadele, cumhuriyet

    Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi Abalıoğlu’nun, eşi Nazime Abalıoğlu’na yazdığı mektuplar, torunu Emine Uşaklıgil tarafından yayına hazırlandı. Adalet Çavdar, Hasan Hayyam Meriç ve Emre Taylan, gerekli araştırmaları ve mektupların (1914-1934) transkripsiyonunu yaptı. Kurtuluş Savaşı ve cumhuriyetin ilk yıllarından özel tanıklıklar…

    Yunus Nadi’nin mektupları nasıl ortaya çıktı?
    Emine Uşaklıgil (EU)
    Vefatından sonra annemin kitapları bana geldi, yıl 2018 olmalı… Aralarından kocaman bir zarf çıktı; merak edip açtım ve birçok eski Türkçe mektupla karşılaştım. Daha sonra yavaş yavaş bunların transkripsiyonları yapıldı.

    Annem bu mektuplardan, elinde böyle şeyler olduğundan hiç ama hiç sözetmemişti; bu ilginç. Bir diğer ilginç durum, Nazime Hanım’ın cevabi mektuplarının olmaması. Gerçi mektuplarda Yunus Nadi sıklıkla karısına şikayette bulunuyor “yazmadın” diye ama, yine de henüz bu mektuplar ortaya çıkmadı. Belki Cumhuriyet’in arşivinde olabilir. Antikalardan da gazetenin binasında vardı ama kitap pek yoktu.

    Mektupların transkripsiyonu bitti. Bunlarla ilgilenen İş Kültür oldu 1 yılı aşkın bir zaman önce. 4 kişilik ekip kuruldu (Emine Uşaklıgil, Adalet Çavdar, Hasan Hayyam Meriç ve Emre Taylan). Önce “nasıl yapacağız” diye düşündük, tartıştık; çünkü mektupların çoğu özel konular üzerineydi. Birincisi Yunus Nadi eşine âşık bir koca; çocuklarına çok düşkün bir insan. İkincisi mektupları uzun uzun yazmasına rağmen kendinden pek fazla sözetmiyor; bu da çarpıcı.

    Mektup tarihleri bazında bir kronoloji çıkardık. Bir yandan da “o dönemde fiilen ne yapıyordu?” üzerine çalıştık. 1 yıla yakın bir çalışma yapıldı. Fotoğraflar da bu kitapta çok iyi kullanıldı.

    kitap-1
    Yunus Nadi ve eşi Nazime Hanım uçağın penceresinde.
    GREECE - TURKEY SERVICE
    Yunus Nadi’nin İstanbul’dan İzmir’e giderken vapurda, eşi Nazime Hanım için “Khedivial Mail Line Greece-Turkey Service” antetli kağıda yazdığı 7-8 Nisan 1914 tarihli mektup. “Nazimeciğim, gördün mü bir kere, bak sen mışıl mışıl uyuyorsun da burada ben seni düşünüyor ve sana mektup yazıyorum” cümlesiyle başlıyor. Yunus Nadi, eşi Nazime Hanım’a olan düşkünlüğünü “Paşasız yatak biraz soğuk geliyor değil mi?” cümlesiyle kelimelere döküyor.

    Çok faal bir insandan bahsediyoruz. Aktüel gelişmeler, iş-güç ama oturup yazıyor bir de. Bizde o dönemde de nadir görülen bir özellik.

    GREECE - TURKEY SERVICE

    EU Yunus Nadi’nin hayatına baktığımızda, yazmayı çok sevdiği anlaşılıyor. Çok erken başlıyor yazmaya, Rodos’tan itibaren (Süleymaniye Medresesi’ndeki eğitimi için Rodos’tadır). Çok erken başlıyor zaten gazeteciliğe. Yazmayı hiç bırakmıyor. Dili de ilginç. Bugünün insanının da rahatlıkla anlayabileceği bir dil. Mektupların diliyle hiç oynamadık. Sadeleştirme yapmadık. Zaten kendi yazılarında, ilk gazetecilik zamanlarından itibaren vurguladığı şey “dil”. Dilin sadeleşmesi üzerine de yazan bir insan. Aynı şekilde eğitim konularını da sıklıkla ele alıyor. “Medreselerin ve dinî kurumların kapatılması doğru değil; onları ıslah etmek lazım, bilim için seferber etmek lazım” diyor.

    Nazime Hanım’ın vefatı ne zaman?
    EU
    14 Ocak 1975’te vefat ediyor, 1890 doğumlu. Yunus Nadi ise 1879 doğumlu ve çok erken, 1945’te vefat ediyor.

    Kitabın ismi (düşmanı yendik nazime!) nereden geliyor?
    EU
    Ben seçtim. Mektupların birinde söylüyor o cümleyi. “Düşmanı yendik Nazime” diye.

    Kurtuluş Savaşı sırasında Yeni Gün gazetesinde yazdığı yazılarda onun imza cümlelerinden biri aslında. Yazdığı mektuplarda dönemin ruhunu izlemek de mümkün. Titiz bir devamlılık var cümlelerinde. Ancak yeniliğe çok açık bir insan. “Yeni”yi arayan, hattâ bizzat deneyen bir insan. Bunun en güzel örneklerinden biri “Zeplin’le 49 saat” meselesi. Zepline binmek için, bunu tecrübe etmek için elinden geleni ardına koymuyor. Nazime Hanım’ın “binme, yapma, etme” demesine rağmen atlıyor, gidiyor. Bu da tabii, gazeteci olmasının doğal bir sonucu.

    Önemli detaylardan biri de ailesine ve çocuklarının eğitimine çok meraklı ve düşkün olması. Nerede okuyacaklar, sağlıkları nasıl, hangi doktora gidecekler, hangi eğitimi alacaklar… Mektupların büyük bir kısmında bunlar da var.

    BİR DÖNEMİN TANIĞI: YUNUS NADİ (1879-1945)

    Cumhuriyetin öncü aydını

    kitap-kutu

    Gazeteci ve siyasetçi Yunus Nadi Abalıoğlu 1879’da Fethiye’de doğdu. İstanbul’da Mekteb-i Sultani ve Hukuk Mektebi’ndeki eğitiminden sonra 1900’de Malumat dergisinde yazmaya başladı. 1901’de 2. Abdülhamid yönetimine muhalif cemiyetle ilişkisi olduğu iddiasıyla 3 yıl hapis cezası aldı ve Midilli’ye gönderildi. 1909’da Selanik’e giderek İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yayın organı Rumeli gazetesinde başyazar oldu. Balkan Savaşı yıllarında İstanbul’a dönerek Meclis-i Mebusan’da Aydın mebusluğu yaptı. Bu dönemde Tasvir-i Efkâr gazetesinde yazar ve idareci olarak çalıştı. 2 Eylül 1918’de İstanbul’da Yeni Gün gazetesini kurdu. İstanbul’un işgalinden sonra matbaa makinelerini Ankara’ya taşıyarak Millî Mücadele’ye katıldı. 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nde İzmir mebusu olarak yer aldı. Bir yandan Yeni Gün’ü yayımlarken bir yandan da Halide Edib (Adıvar) ile Anadolu Ajansı’nın kuruluş çalışmalarına katıldı. Cumhuriyetin ilanının ardından 7 Mayıs 1924’te Cumhuriyet gazetesini kurdu; 1945’teki ölümüne kadar gazetenin başyazarlık görevini sürdürdü. 1924’ten itibaren 3 dönem Muğla milletvekilliği yaptı. 28 Haziran 1945’te Cenevre’de vefat etti.

    8-9 EYLÜL 1922

    Zafer ve düğün satırları

    Kurtuluş Savaşı’nın en zorlu yıllarında, hayatın yalnızca acılarla dolu olduğuna dair bir algı olsa da, her zaman olduğu gibi mutluluklar da vardı. Yunus Nadi’nin 9 Eylül 1922 tarihli mektubundan 1 gün önce Ankara Dikmen’de gerçekleşen bir düğün bu gerçeği gözler önüne seriyor. Mustafa Kemal’in Trablusgarp’tan itibaren yakın dostu olan, İstiklal Madalyası sahibi, asker, siyasetçi ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kurucularından İbrahim Süreyya (Yiğit) Bey, savaştaki iniş-çıkışların ardından Mediha Hanım ile evlenir. Düğünde kimler yoktur ki? Yunus Nadi, Rauf Bey, Muhittin Baha, Celal (Bayar) Bey, Mazhar Müfit… Zübeyde Hanım, yanında Fikriye Hanım ile düğüne katılır. Mediha Hanım’ın annesi Cenaniyar Hanım’a, “Darısı başınıza, hanımefendi” denildiğinde Fikriye Hanım gülümser. Mazhar Müfit Bey, Mediha Hanım’a Büyük Taarruz ve İzmir’in kurtuluşunun heyecanıyla “berid-i zafer” (zaferin müjdecisi) diye hitap eder. Bu hitap, Mediha Hanım tarafından da benimsenir ve kendisine uzun yıllar boyunca böyle seslenilir.

    Hasan Hayyam Meriç

    kitap-4

    düşmanı yendik nazime! – YUNUS NADİ’DEN EŞİNE
    MEKTUPLAR
    (1914-1934)

    YAYINA
    HAZIRLAYAN

    EMİNE UŞAKLIGİL

    TÜRKİYE İŞ BANKASI
    KÜLTÜR YAYINLARI

    440 SAYFA

  • Bozkırın eskimeyen sesi yine-yeniden duyuluyor…

    Bozkırın eskimeyen sesi yine-yeniden duyuluyor…

    Az bilinen, unutulmaya yüz tutan parçaları akademik bir titizlikle yeniden ilgililerine sunan Kalan Müzik’in son albümü ‘Abdallar’a Kalan’, saha araştırmaları ve 3 yıllık bir çalışma sonucu 20 Eylül’de tamamlandı. Neşet Ertaş ve Abdal geleneğinin ustalarının anısına 4 CD’den oluşan albümdeki 46 eser tüm dijital platformlarda yayınlandı.

    Ses ve sazlarıyla yorumladıkları hikayeleri kuşaktan kuşağa aktaran Abdallar, Anadolu’daki en önemli kültür taşıyıcısı topluluklardan. Kalan Müzik, Neşet Ertaş ve Abdal geleneğinin ustalarının anısına 4 CD’den oluşan “Abdallar’a Kalan” için 3 yıl süren çalışmasını tamamladı. 20 Eylül’de yayımlanan ve 46 eserin yer aldığı, Abdal geleneğinin son dönemdeki usta ve genç seslerini biraraya getiren projedeki parçalar, Kırşehir’de farklı mekanlarda kaydedildi. Hem dijital platformlarda hem de CD olarak yayımlanan albüm, varlığını sürdürmeye çalışan Abdal müzik kültürünü yaşatıyor. Kalan Müzik’in kurucusu rahmetli Hasan Saltık’ın bu ülkeye bıraktığı benzersiz miras şimdi eşi Nilüfer Saltık tarafından yeni kuşaklara taşınıyor.

    kitap-5
    Kökleri 13. yüzyıla uzanan Abdalların tarihi, Abdal kavramının muhtelif kültürlere yansımaları; Neşet Ertaş’ın sanatını- hayatını içeren geniş bir dosya ile Kasım 2012 tarihli sayımızın kapak konusuydu.

    Gazeteci Murat Bjeduğ T24’teki köşesinde “Abdallar’a Kalan” albümü ile ilgili şunları yazdı: “… Abdalların büyülü varoluşlarıyla mütenasip çok güzel bir kapak görseli ile çıkan albüm, nicedir belli bir bölgede üretilen ve sanki sadece yerel ve o İç Anadolu’nun belli yörelerinde çalınıp, söylenen ve sadece orada dinlenen bir ‘primitive’ alt kültüre ait gelişme yetisi olmayan lokal ve sınırlı bir müzik türüymüş gibi algılanan ve öyle de -tabii monist egemen ideolojinin yaklaşımı da aynı yöndedir- tanımlanıp empoze edilen Abdal müziği en beğenilen simgeleri ile sunuyor. Kalan Müzik 46 eser içeren ve zorlu kayıt süreçleriyle, filtre kullanmadan yapılan kayıtlarıyla ortaya çıkardığı bu çalışmasıyla, takdire şayan ve teşekkürü hakeden bir başarıya daha imza atmış oldu.
    Sevgi ve barış diline sinmiş, şiddetsiz, munis, merhamet ve şefkat içeren şarkı sözlerinin poetik gücü, söyleniş tarzındaki samimiliği ve ifade edilen duygulardaki aşk, özlem, hüzün, kırgınlık, kederin hakikatliliği; bu müziğin hem bozkırın otantik ve orijinal sesi olarak kalmasını hem de yeni dünya ve yeni hayat tarzlarında ve bozkırdan çok uzaklardaki metropol ve şehirlerde bile sevilmesini, aynı zamanda da yeniden üretilmesini sağlayan en önemli özelliği. (…)

    Müzik, Anadolu’da hiçbir etnik veya dinsel topluluklarda olmadığı kadar, Abdal kültür ve yaşamında -farklı ekollerle de olsa- başat roldedir. Kimliğin adeta çimentosudur. Bu olgu, Abdalların farklı bölge ve yörelerde yaşıyor olsalar da ortak hafızalarının da temel sütunudur. Kimliklerinin orijinalitesini, gezgin-göçebelikten, yerleşik hayata geçseler de, müziğin eşsiz gücü ve işlevi sayesinde geleneklerini yeni kuşaklara aktarabilmekte ve benimsetebilmekte, dünyada da eşsiz bir örnek teşkil edebilmektedirler. (…)

    Yüzyıllardır, bilhassa da müzikleriyle varlıklarını, kimliklerini, çilekeş ve gıpta edilemeyecek hayatlarını sürdürebilmiş Abdalların üretmeye her koşulda devam edebilme beceri ve doğal yetenekleriyle daha yüzyıllarca var olacaklarını söylemek mübalağa sayılmamalıdır. Kalan Müzik, piyasaya çıkardığı bu kıymetli albümü ile geleneğin aktarılmasına paha biçilemez bir katkı yapmıştır…”

    kitap-6

    ABDALLAR’A KALAN

    PRODÜKTÖR NİLÜFER SALTIK
    YAYIN YERİ TÜM DİJİTAL PLATFORMLAR

    KALAN MÜZİK

    SESLENDİRENLER VELİ ERTAŞ, NUSRET TAŞAN, YUNUS DEVECİ, HARUN BARİN, UĞUR ERTÜRK, BİROL TAŞAN, ÜMİT KARAKUŞ, HASAN HÜSEYİN İÇTEN, BARIŞ İÇTEN, MUHARREM KÖKSAL, CAN ŞANLI, ÇETİN İÇTEN, BİROL ERTAŞ, GÜRSEL ÇULHA, TAŞAN KARDEŞLER, DURAN TAŞAN, SABAHATTİN ÇÖKE, SONER ÇÖKE, MERT GÖÇER, HARUN CULHA, HACI KÖKSAL, ABİDİN
    TAŞAN, FIRAT AKYOL, BURHAN ERTAŞ, CAHİT GARİP, İRFAN ERTAŞ, MUSTAFA ERTÜRK, ARİF ERTÜRK, ERZADE CULHA, ŞENOL ERTUĞRUL, FEYZULLAH ERTAŞ, GÜRSEL ÇULHA, CAN ÇAKMAK

  • Arap dünyasında işçi mücadelesi ve sendikal hareketin tarihsel etkileri

    Arap dünyasında işçi mücadelesi ve sendikal hareketin tarihsel etkileri

    kitap-1
    ORTA DOĞU’DA İŞÇİLER VE SENDİKAL HAREKET
    YAZAR KIVANÇ ELİAÇIK

    İsrail’in Gazze’de soykırıma varan saldırıları, suikast­ları, Lübnan’da patlayan çağrı cihazları, tüm bunlar karşısın­da neredeyse kafasını kuma gömen Arap ülkelerinin yöne­ticileri… DİSK’in Uluslararası İlişkiler Müdürü Kıvanç Eliaçık, yazdığı son kitabıyla Arap dün­yasına farklı bir açıdan bakıyor. Eliaçık, Orta Doğu’da İşçiler ve Sendikal Hareket kitabında, bu coğrafyadaki ve Kuzey Afri­ka’daki işçilerin ve sendikal hareketin durumunu inceliyor. Kitapta Suriye’den Filistin’e, Mısır’dan Tunus’a kadar geniş bir bölgede işçi liderleri ve işçilerin deneyimlerini oku­yoruz. Eliaçık kitabı yazma amacını anlatırken şöyle diyor: “Tunus’ta sendikalar ülkenin bağımsızlığında ve demok­ratikleşmesinde kilit bir rol oynadılar. Böylece Nobel Barış Ödülü’nü ka­zandılar. Mısır’da devlet kontrolündeki sendika­ların gücüne rağmen bağımsız sendikaların grevleri Arap Baharı’nın habercisi oldu. Filistin’de sendikalar önce İngiliz mandasına sonra İsrail’e karşı verilen ulusal mücadelenin önemli bir aktörü oldu. Lübnan sendikaları, farklı mezhep ve etnik kökenlerden işçileri bi­raraya getirerek ülkede önemli bir istisna oluşturdu. Sendika­ların tarihsel konumu Suriye savaşını ve bölgenin geleceğini anlamak için önemli ipuçları veriyor. Cezayir’de demokratik­leşme ve laiklik tartışmalarını, Irak’ta işgalleri ve yeniden inşa süreçlerini, Körfez sermayesi­nin dönüşümünü veya mülte­cilerin koşullarını yorumlaya­bilmek için sendikaları ve işçi hareketlerini anlamak gerekir.”

    Daha önce de Küresel Sen­dikalar Kılavuzu kitabıyla uluslararası işçi sendikalarını tanımamızı sağlayan Eliaçık, NotaBene Yayınları’ndan çıkan son kitabında bölgeyi ve dina­miklerini daha ayrıntılı şekilde ele alıyor.

    Güneydoğu Asya için ilk elden tarih ve aktüalite…

    kitap-2
    GÜNEYDOĞU ASYA REHBERİ
    YAZAR CAN ERKAN

    Gezgin Can Erkan, yaşa­mının 9 yılını Güneydo­ğu Asya ülkelerinde geçirdi. Covid-19 pandemisi nedeniyle ülkeye geri dönmek zorunda kalan Erkan, bu coğrafyadaki deneyimlerini hem rehberlik bilgileri hem de sosyal-politik gözlemleriyle birlikte kitaplaş­tırdı. Eser, bu coğrafyaya ilgi duyanlar, gitmek isteyenler için hem tarihsel hem aktüel bilgi­ler içeriyor. Bölge insanlarının kültürleri ve yaşantılarındaki günlük detayların da bulun­duğu kitap, Tayland, Vietnam, Kamboçya ve Laos’un pek de bilmediğimiz yönlerini öğrenmek için ideal. Yazar, “Tanık olduğum kimi ger­çekleri tüm çıplaklığıyla anlatamasam da, bahsi geçen yerlerin karanlık noktalarına da üstü kapalı anlatımlarla ışık tutmaya çalıştım” diyor. Can Erkan’ın Güneydoğu Asya Rehberi Alaska Yayınları’n­dan çıktı.

  • Ermeni paşadan Türkçe ve trajik bir aşk romanı…

    Ermeni paşadan Türkçe ve trajik bir aşk romanı…

    Gazeteci, yazar ve devlet adamı Hovsep Vartanyan’ın 1851’de yayımlanan Akabi Hikayesi adlı romanı, birçok araştırmacıya göre Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde kaleme alınmış ilk Türkçe ama Ermeni alfabesiyle-harfleriyle basılmış eser. Bu tarihî romanın günümüz Türkçesine çevrimyazısı, 173 yıl sonra açıklayıcı notlarla birlikte tekrar yayımlandı.

    Kitap-3
    AKABİ HİKÂYESİ
    YAZAR: HOVSEP VARTANYAN
    ÇEVİRMEN: BETÜL BAKIRCI

    Türkçenin yazımı genellikle Arap ve Latin alfabeleriyle sınırlı görülse de, farklı dönem­lerde pek çok alfabe kullanılmıştır. Ermeni harfleriyle Türkçe de, 14. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar, kültürel, siyasi ve toplumsal faktör­lerin de etkisiyle varlığını sürdürmüştür. Edebiyat­tan tarihe, filolojiden doğa bilimlerine kadar pek çok alanda kaleme alınmış yazma ve matbu eser düşünüldüğünde; Ermeni harfleriyle Türkçe litera­tür, Ermenilerin kendi içlerindeki ve diğer kültür­lerle olan etkileşimlerine dair önemli veriler sunar.

    14. yüzyıldan itibaren kayıt altına alınan “yazma” eserlerin önemli bir kısmı “aşuğ”lar (âşık) tarafın­dan yaratılmış manzum eserlerdir; 19. yüzyıldan itibaren karşımıza çıkan matbu eserler ise Erme­ni modernleşmesinin ilk örneklerini oluşturur. Bunlar Ermeni harfleriyle Türkçenin alternatif bir “yayın dili”ne dönüştüğünü ortaya koyar. Hattâ Osmanlı Ermenilerinin basın dillerinden biri olan Ermeni harfleriyle Türkçe, kimi Türk/ Müslüman okurlar tarafından da bilinir, izlenir.

    Kitap-1
    Vartan Paşa (Hovsep Vartanyan) ve kitabının ilk baskısı.
    Kitap-2

    1851’de gazeteci, yazar ve devlet adamı Hovsep Vartanyan’ın (Vartan Paşa 1813-1879) Ermeni harf­leriyle Türkçe kaleme aldığı Akabi Hikâyesi, tam da bu açıdan tarihsel bir öneme sahiptir. Ermeni harfli Türkçe ve Ermenice edebiyat üzerine çalışan birçok araştırmacı, Akabi Hikâyesi’ni Osmanlı İmpara­torluğu sınırları içinde kaleme alınmış ilk Türkçe roman olarak kabul eder. Vartanyan, Osmanlı bü­rokrasisindeki görevlerinin yanısıra Katolik Ermeni cemaatinde de önemli bir konuma sahipti. Dolayı­sıyla kaleme aldığı bu roman, onun soluk alıp verdi­ği siyasi ve edebî dünyadan derin izler taşır. Katolik bir Ermeni erkek ile Apostolik bir Ermeni kadının trajik aşk hikayesini merkeze alan roman, dönemin İstanbul toplumunun gündelik yaşantısına dikkati çeker. Eğlence anlayışından sınıfsal çatışmalara, siyasi gelişmelerden toplumsal değişimlere kadar pek çok konu romanda yerini bulur. Eser, Osmanlı Ermenilerini incelikli bir şekilde tasvir eder.

    Akabi Hikâyesi, yazıldıktan 140 yıl sonra ilk defa Latin harflerine aktarıldı (Akabi Hikayesi – Vartan Paşa, haz. Andreas Tietze, Eren Yayıncılık, 1991). Eserin ilk Erme­nice edisyonu ise Karnik Isde­panyan tarafından hazırlanmıştı; roman 1954’te Beyrut, 1979’da Erivan ve son olarak 2022’de yine Erivan’da farklı baskılarıyla okurla buluştu. Son olarak Aras Yayın­cılık’ın orijinal metinden Latin harflerine aktardığı edisyon ise, özel notlarla yayına hazırlandı. 173 yıl sonra yeni bir edisyonla okurla buluşan Akabi Hikâyesi, Ermenice ve Türkçe literatür çalışmalarına ışık tutacak.

  • Cumhuriyete giden yolun en önemli kilometre taşları

    Cumhuriyete giden yolun en önemli kilometre taşları

    Ahmet Kuyaş 29 Ekim 1923’e uzanan süreci, kritik belgeler- yorumlar eşliğinde dünü ve bugünü anlamak isteyenlerin ilgisine sunuyor. Kitap, kongreler, manda tartışmaları, Meclis’in kurulması, 3. Meşrutiyet, Denizli Vakası, Mondros Mütarekesi, Moskova Antlaşması, Büyük Taarruz, Mudanya ve saltanatın kaldırılması hadiselerini ele alıyor.

    Kitap-1

    Tarihçi ve #tarih’in yayın kurulu üyesi Doç. Dr. Ahmet Kuyaş’ın yeni kitabı Yüzüncü Yıl Notları (1918-1923) Kırmızı Kedi tarafından yayımlandı. Kuyaş, Türkiye Cumhuriye­ti’nin kuruluşunun, dolayısıyla öncesi ve sonrasındaki birçok önemli olayın 100. yıldönümünde, yaşanan hadiselerin ve yayımlanan belgelerin çapraz analizini yapıyor.

    Hocamızın kitabı, kendisinin son dönemde kaleme aldığı ve bir kısmı dergimizde de yayımlanan yazılarını kapsıyor. Ancak bu yazılar hem tekrar gözden geçirildi hem de yeni yazılar kitaba eklendi; örneğin daha önce ya­yımlanmamış ve Sakarya zaferiyle ilgili detaylı makale de bunlardan biri. Kita­bın sonunda da bahsedilen süreçleri az bilinen noktalarıyla gözler önüne seren 13 belge yer alıyor.

    Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı, kongreler, manda tartışmaları, Meclis’in kurulması, Üçüncü Meşrutiyet, Denizli Vakası, Mondros Mütarekesi, Moskova antlaşması, Büyük Taarruz, Mudanya, saltanatın kaldırılması ve cumhuriyet…

    Bitmiş, bitap düşmüş toprakların modern bir cumhuriyete dönüşme öyküsünü anlatıyor Ahmet Kuyaş. Arka kapakta yer alan ifadeleriyle, “Devrimi sevebiliriz. Ama onu sevdirebilmek için iyi anlatmak, iyi açıklamak zorundayız. Bu da o devrimin siyasal kurumlar bo­yutuna olmadık birtakım hukuki ya da demokratik kulplar takmaktan vazgeçip ‘devrim’ dediğimiz süreci iyi anlamaya çalışmakla olabilir.”

    Cumhuriyetin 100. yıldönümünde tarihin bir kuru anlatılar yığını olma­dığını; korumamız ve geliştirmemiz gerekenin ne olduğunu anlamak için ta­rihe bakmamız gerektiğini bir defa daha hatırlatıyor Ahmet Kuyaş. Hem de sıkıcı olmayan, dayatmayan, rahat okunan nalına-mıhına metinlerle.  

    1921

    ‘Biz bize benziyoruz efendiler!’

    Ahmet Kuyaş, Mustafa Kemal’in 1921’de Meclis’in 120. oturumunda yaptığı konuşmayı da aktarıyor:

    “Efendiler; Türkiye Büyük Mil­let Meclisi Hükümeti mevcuttur, meşrudur ve kanunidir… Efendiler; bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve hakikaten, ki­taplarda mevcut olan hükümetlerin mahiyet-i ilmiyyesi itibariyle hiç­birine benzemeyen bir hükümettir. Fakat hakimiyet-i milliyeyi, idare-i milliyeyi yegane tecelli ettiren bir hükümettir; bu mahiyette bir hü­kümettir. İlm-i içtimai noktasından bizim hükümetimizi ifade etmek gerekirse, ‘halk hükümeti’ deriz… Fakat ne yapalım ki, demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme ben­zemiyormuş. Efendiler; biz benze­memekle ve benzetmemekle iftihar etmeyiz. Çünkü biz bize benziyoruz, Efendiler…”

    Kitap-2

    ALEVÎ-BEKTAŞİ MÜZİĞİ ÜZERİNE TEMEL BİR REFERANS

    Feyzullah Çınar yeniden seslendi

    Alevî müzik geleneğinin en önemli isimlerinden biri olan Feyzullah Çınar’ın eserleri, Kalan Müzik aracılığıyla CD’ler üzerinden sevenleriyle buluşu­yor.

    Çınar’ın, Pir Sultan Abdal, Teslim Abdal, Şah Hatayi, Âşık Dertli, Âşık Mesleki, Âşık Sey­rani, Âşık Sıtkı, Âşık Noksani, Âşık Ruhsati, Derviş Kemal, Âşık Mihneti, Âşık Ceyhuni gibi büyük halk şairlerinin sözleriyle buluştuğu besteleri, “Feyzullah Çınar Eserleri” albümünde bira­raya geliyor. 1983’te ölen büyük ozanın anısına yapılan projenin bu ilk albümünde, Feyzullah Çınar’ın ezgileri birbirinden özel sesler ile nefes buluyor.

    Nilüfer Saltık’ın prodüktör­lüğünde tamamlanan bu özel proje, halk müziğinin önde gelen usta sanatçılarından Erdal Er­zincan ve Cengiz Özkan’ın proje danışmanlığında 2 yıla yakın bir sürede hazırlandı. “Feyzullah Çınar Eserleri” projesi iki bölüm­den oluşuyor. Albümün ilk bölü­münde Erdal Erzincan, Cengiz Özkan, Dertli Divani, Nidâ Ateş, Ahmet Aslan, Muharrem Temiz, Ali Rıza Albayrak & Hüseyin Al­bayrak, Mercan Erzincan, Ender Balkır, Mazlum Çimen, Grup Abdal, Zeynep Bakşi Karatağ ve Erdem Altınses yer alıyor.

    Bu çalışmanın bir diğer önemi ise proje tanıtımında ve kapak çalışmalarında bulunan fotoğrafların ilk defa dijital ortama aktarılmış olması. Çınar’ın aile fotoğraf arşivinden alınan ve daha önce günyüzüne çıkmamış fotoğrafları, sanatçı­nın hayatındaki farklı dönemle­ri sergiliyor. 1937’de Divriği’de doğan Çınar, ilk plağını 1966’da çıkardı. Söylediği türküler ne­deniyle hapse de girdi. 1969’da Fransa’ya gitti ve Alevî-Bek­taşi kültürü, müziği üzerine konferanslara katıldı, konserler düzenledi. Fransa Radyo Tele­vizyonu ve UNESCO tarafın­dan iki uzunçaları yayınlandı. 1983’te Ankara Belediyesi’nde temizlik işçisi olarak çalışırken 45 yaşında öldü.

    Voleybolun Altunizadeli ‘Dünya’sı

    Türk voleybolunun iz bırakan sembol isimlerin­den, 2022 sonunda vefat eden (#tarih Şubat 2023) Dünya Baltacıoğlu’nun (1955-2022) ardından, Altınyurt Spor Kulü­bü kendisine ithaf ettiği kitabı sporseverlerle buluşturdu. Kardeşi Tansı Yıldırımer imza­sıyla çıkan Dünya Baltacıoğlu kitabı, efsane voleybolcudan sevenlerine kalıcı bir hatıra olmanın ötesinde bir Altuni­zade kitabı olarak da dikkati çekiyor.

    Kitap, Baltacıoğlu’nun günümüz ve gelecekteki tüm sporculara model kişiliğini aktarmanın yanında, yine model bir yapılanmayla kuru­lan Altınyurt Spor Kulübü’nü kurucuları, felsefesi ve top­luma olan katkısıyla tarihe not düşüyor. Bugün istisnasız Altınyurt çatısı altından geç­miş her spor insanının minnet ve şükranla andığı, “hayatı­ma dokundu” dediği Mehmet Bengü başta olmak üzere, kulübün kurucu ustaları da kitabın sayfalarında yer alıyor. Dünya Baltacıoğlu, sporcusu olarak adımını attığı kulübüne yıllarca başkanlık yapmış ve kıymetli sporcuların yetişme­sine katkıda bulunmuştu.

    Altınyurt Spor Kulübü yayı­nı olarak basılan kitabın tüm geliri sporculara aktarılacak. Kitap internet üzerinden ve kulüpten edinilebiliyor (0553 6587969 numaralı telefondan iletişime geçilmesi gerekiyor).

    Kitap-3
  • Huzur’un kahramanlarıyla eski İstanbul’a bir yolculuk

    Huzur’un kahramanlarıyla eski İstanbul’a bir yolculuk

    Ahmet Hamdi Tanpınar’ın meşhur romanı Huzur’un okur karşısına çıkışının 75. yılında eleştirel basımı yayımlandı. Metinlerin daha iyi anlaşılabilmesi için sayfa kenarlarına açıklamaların eklendiği kitaptaki fotoğraflar, çizimler ve katlanabilir harita, okurları Huzur’un yaşandığı zamanların İstanbul’unda bir zaman yolculuğuna çıkarıyor.

    Ahmet Hamdi Tanpı­nar’ın Huzur romanı 4 bölümden oluşur; 2. Dünya Savaşı’nın ilanından 1 gün önce başlar ve ertesi gün savaş ilan edilirken biter. 2. ve 3. bölümlerde geriye gidilerek son 1 yıl anlatılır. Her okunuşunda insanı başka türlü etkileyen Huzur, kimilerine göre “Türk romanının ihtişamı”dır.

    Kitap_2

    Romanın bölümleri temel karakterlerin adını taşır: İhsan, Nuran, Suat, Mümtaz. Roma­nın merkezinde ise Mümtaz karakteri vardır. Eserin bir başka önemli “karakteri” ise İstanbul’dur. Öyle ki, Tanpınar eserini “esas kahramanları İstanbul ve musikidir” diye tanımlamıştır.

    Huzur ilk defa 22 Şubat-2 Haziran 1948 tarihleri arasında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildi; ertesi yıl kitap olarak piyasaya çıktı. Dergâh Yayınla­rı, Huzur’un okur karşısına ilk çıkışının 75. yılında romanın eleştirel basımını yayımlayarak önemli bir işe imza attı. Kitap, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde yer alan Tanpınar Arşivi üzerindeki 2 yıllık çalışma sonucunda orta­ya çıkmış. Geniş bir ekibin dahil olduğu çalışmayı Prof. Dr. İnci Enginün’ün danışmanlığında Sakine Korkmaz yönetmiş.

    Eleştirel basımın en önemli özelliği Huzur’un gazete tefrika­sı ile ilk basımı arasındaki fark­lara yer veriyor olması. Metinde altı çizili bölümler, Tanpınar’ın Huzur’un ilk basımında tefrika üzerinde yaptığı değişikliklere ve eklemelere işaret ediyor. Böylece iki metnin akışı da ra­hatlıkla takip edilebiliyor.

    Okuyucuların, Huzur’un zengin arka planını daha iyi anlaması için Tanpınar’ın yoğun göndermeli metinlerine açıklamalı notlar ve sözlük de eklenmiş. Notların ve sözlük maddelerinin kitabın sonunda değil, metnin ilgili yerlerinde verilmesinin epey kolaylaştırıcı olduğunu da söylemek gerekir.

    Kitap_1
    Huzur’un yeni basımının sayfasında Kapalıçarşı fotoğrafı (Cengiz Kahraman arşivi)

    Huzur’un geçtiği dönem İstanbul’unun fotoğrafları ve mekânlarının çizimleri de eser­de yer alıyor. Fotoğraflar #tarih Yayın Kurulu Üyesi Cengiz Kah­raman’ın arşivinden alınmış; çizimlerde ise Hakan Sümer imzası var.

    Kitabın en güzel sürprizi ise sonuna iliştirilen katlanabilir harita. 1922-45 tarihli Pervitit­ch Haritaları ile Osman Nuri Ergin’in 1934 tarihli İstanbul Şehir Rehberi referans alınarak hazırlanan harita kimi zaman Mümtaz’ın yürüyüşlerine; kimi zaman da Nuran’la Mümtaz’ın Suriçi, Pera’ve Boğaziçi gezi­lerindeki semt ve mekânların toplu görünüşüne yer veriyor. İsteyenler, haritanın dış yü­zündeki karekodlarla Nuran ve Mümtaz’ın geçtiği yolları ve mekânları izlerken Huzur’un müziklerini de dinleyebilir.

  • Yaşar Nabi Nayır: Varlık’ı Türk varlığına armağan etti

    Yaşar Nabi Nayır: Varlık’ı Türk varlığına armağan etti

    Varlık dergisinin kurucusu Yaşar Nabi Nayır, yazar kimliğinin yanında önemli bir yayıncıydı. Gerek edebiyat alanında gerekse eleştiri, çeviri, biyografi alanlarında yüzlerce esere katkı sağlayan Yaşar Nabi, cumhuriyet tarihinin en üretken kalemlerindendi. Arkadaşı Feridun Fazıl Tülbentçi, 1933’te yazdığı bir makalede onu ve eserlerini anlatıyor.

    Sahaftan_1
    Yaşar Nabi, Varlık’ı kurmadan önce bir süre çevirmenlik yapmıştı.

    Varlık Yayınevi ve Varlık dergisinin kurucusu Yaşar Nabi Nayır (1908- 1981), şiir, roman, oyun, biyog­rafi, öykü, deneme alanlarında eserler vermiş sıradışı bir ede­biyat insanıydı. Üsküp’te doğan Yaşar Nabi öğrenimini önce bu şehirde, sonra İstanbul’da sür­dürdü. 1924’te İstanbul’a gelen ailesi, Yaşar Nabi’yi Galatasa­ray Lisesi’ne yazdırdı. 1929’da mezun olan Yaşar Nabi, bir süre banka memurluğu yaptıktan sonra, önce Hakimiyet-i Milliye gazetesinde çevirmen ve yazar (1934- 1940), daha sonra Türk Dil Kurumu ve Millî Eğitim Ba­kanlığı Tercü­me Bürosu’nda uzman olarak çalıştı.

    Sahaftan_2
    İlk sayısı 15 Temmuz 1933’te çıkan Varlık’ın yayın hayatı hâlâ sürmekte. Yaşar Nabi’ye ait bir kartvizit (altta sağda).

    15 Temmuz 1933’te Anka­ra’da çıkarma­ya başladığı “Milliyetçi ve Memleketçi Fikir Mecmu­ası” Varlık dergisini, vefatına kadar yönetti (Günümüzde hâlen yayın hayatını sürdüren Varlık, Türk basınının en uzun soluklu edebiyat dergilerinden­dir). 1946’da İstanbul’a yerleş­tikten sonra Varlık Yayınevi’ni kurdu. Yüzlerce kitap yayımla­dı. Uluslararası P.E.N. Yazarlar Derneği’nin başkanlığını yaptı. 1979’da Kültür Bakanlığı büyük ödülünü alan Yaşar Nabi’nin Ankara’daki arkadaşlarından biri de Feridun Fazıl Tülbent­çi’ydi (1912-1982). Her iki yazar da 30’lu yıllarda Ankara’da çalıştılar; yazdıkları eserleri yayımlanmadan önce birbirle­rine gönderdiler, danıştılar.

    İşte arşivimizde bulunan Feridun Fazıl Tülbentçi evrakı arasından çıkan 4 sayfalık ince­leme yazısı; bu çerçevede bir tanıtım yazısıdır.

    Sahaftan_3

    Yaşar Nabi’nin 1933’te ya­yımladığı Mete, İnkılap Çocuk­ları, Beş Devir ve Köyün Namu­su isimli oyunları hakkında tanıtım ve inceleme yazısını Feridun Fazıl Tülbentçi kaleme almıştır. 4 say­falık eski Türkçe yazının sonun­daki “bu kadar dizildi” ifadesi, bunun bir süreli yayın için kaleme alındığını göster­mektedir. Daha önce yayımla­nıp yayımlanmadığını bileme­diğimiz bu yazı, dönemin önde gelen edebiyatçılarının seviye­sini göstermesi bakımından da referans niteliğindedir.

    METE, İNKILAP ÇOCUKLARI, BEŞ DEVİR VE KÖYÜN NAMUSU

    Hem maziyle uğraştı hem de bugünü ihmal hatasına düşmedi

    Feridun Fazıl [Tülbentçi], bir edebiyatçının eserleri ve yaklaşımı üzerinden “yarına intikal edecek tarih”in önemini vurguluyor: “İnkılâb Edebiyatı ve Yaşar Nabi”.

    Sahaftan_Kutu1
    Feridun Fazıl Tülbentçi tarafından yazılan tanıtım ve inceleme metninin orijinali.

    Büyük nehirlerde martılara benzeyen bir nev’i beyaz kuşlar vardır ki uçsuz ve bucaksız tuzlu suya karşı içlerinde büyük bir hasret taşırlar ve her bakışta değişen bazen eflatun bazen mavi deni­ze ve hırçın dalgaların beyaz köpüklerine karışmak arzusuyla ona doğru uçarlar; fakat nehir uzun ve deniz kilometreler­ce ıraktadır. Onun içindir ki bu kuşların ekserisi yarı yolda kalır ve gayelerinden vazgeçer. İçlerinden pek azı denize kavuşur.

    10 yıl var ki uzun ve sonsuz edebiyat nehri üstünde uçanlardan, engine varan­lar pek azdır. Bu bahtiyarların arasında Yaşar Nabi’yi de görüyoruz.

    Yaşar Nabi’nin bu muvaffakiyetteki sırrı gayesi, kendisini şöhret yapmak sevdasına düşmemesi ve sırf sanat için, sanat sahasında haklı bir isim yaptıktan sonra, kendisini -hatta bazen sanatından bile fedakarlık yapma pahasına- bu da­vaya hasretmesindedir. Yalnız müşterek davayı terennüm ettikleri için, şimdi isim­leri ağızlarda dolaşanların çoğu ne kadar çabuk unutulmaya mahkumdurlar!

    Sahaftan_Kutu2
    Feridun Fazıl Tülbentçi

    Yaşar Nabi Mete’siyle edebiyat sahasına ilk adımını attı. Ziya Gökalp’le başlayan Türkçecilik cereyanı, Tarih Cemiyeti’nin son çalışmaları büsbütün kuvvetlendikçe; o Türk’ün 2 bin sene evvelki şerefli tarihinden kopardığı bir yaprakla, en eski ve en büyük başbuğlar­dan birinin hayatını destanlaştırdı. Ziya Gökalp’ten beri devam eden bu davanın sanat sahasında ilk meyvelerini biz daha yeni almaya başladık. Mete bize Türk tarihinden de klasik trajediler çıkarılabi­leceğini gösterdi…

    Ancak Yaşar Nabi yalnız maziyle meşgul olarak bugünü ihmal etmek hatasına düşmedi. Hakikatleri anlamak ve anlatmanın kıymetini o herkesten iyi anlamıştı.

    Sahaftan_Kutu4
    Yaşar Nabi’nin 1933’te yayımladığı Mete ve İnkılap Çocukları isimli eserler.
    Sahaftan_Kutu3

    Şair, sanatı inkılaplaştırmak dava­sındaki zaferini, cumhuriyetin 10. yılı münasebetiyle basılan son 3 eseriyle kazanıyor. Sanat çerçevesi içinde yarına intikal edecek olan tarih, bize Kızıl Sultan’ın devrinde milliyet hislerini; Namık Kemal’in şiirleriyle içlerinde yeni tutuşmaya başlamış münevverlerin ıstı­rabını; saltanatın son hatalarına kurban giden Rumeli faciasını; Büyük Harp’i ve anayurttan günlerce uzakta gayesiz ve sebepsiz harcanan Türk kahramanları­nı; kahramanlık destanlarının en büyük ve en şereflisi olan İstiklal Savaşı’nı; ve nihayet bizi bir hamlede Ortaçağ’dan 20. asır medeniyetine ulaştıran cumhuriyeti anlatıyor. Kimi zaman heyecanlanıyor ve yumruklarımızı meçhul bir semte doğru sıkıyoruz; kimi zaman teessürümüzden gözlerimiz yaşarıyor; kimi zamansa içimizde kabaran duyguları anlatabilmek için haykırmak ihtiyacını duyuyoruz. Bu devirlerin her biri, başka bir milletin tarihi kadar geniş ve hareketlidir. Diyebilirim ki bu kadar veciz ve kuvvetli bir eser henüz yazılmamıştır.

    Yaşar Nabi’nin 3 eserinden ikincisi Beş Devir ve Köyün Namusu’dur. Saltana­tın asırlarca ihmal ettiği ve bir köle gibi emellerine hizmet için kullandığı köy ve köylüyü münevvere sevdirmek; onun kalbinde köyün karanlık muhitine bilginin meşalesini götürmek ihtirası uyandırmak ne asil bir arzudur. Köyün Namusu köy­lülerin bütün dertlerine temas ediyor ve münevver gençliğin bu dertlerle nasıl nasıl mücadele etmesi lazım geldiğini anlatıyor. O köylü ki asırlarca çamur içinde kalmış olmasına rağmen has bir elmas gibi kıymetini ve evsafını asla kaybetmemiştir.

    Üçüncü eser İnkılap Çocukları, 19 bin nüsha basılmak gibi nadir eserlerimize nasip olmuş bir mazhariyete erişmiş. Bu eser de cumhuriyeti ve onun gençliğin kalbinde tutuşturduğu iman ve yurt sev­gisini anlatıyor…

    Feridun Fazıl [Tülbentçi]

  • Sosyalist Fecri gazetesi: Ezilen Müslümanlar’ın sesi

    Yugoslavya Komünist Partisi’nin 1920’de Türkçe yayımladığı Sosyalist Fecri gazetesi bölgede yaşayan Müslüman işçi ve köylülerin sesi olmuş; Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı’nın açık şekilde eleştirildiği bir platforma dönüşmüştü. Boynik ve Rada’nın kitabı, gazetenin tüm sayılarını ilk defa toplu olarak okuyucuya sunuyor.

    Osmanlı İmparatorlu­ğu’nun Balkanlar’da varlığını sürdürdüğü son dönemde, Bulgaristan, Yugos­lavya ve Makedonya’da yalnızca ulusal hareketler değil Sosyalist Enternasyonal nezdinde kabul görmüş sosyal demokrat partiler de vardı. Bu dönemde, halkların içiçe geçtiği bu bölgede, milli­yetlerarası savaşı önleyecek bir Balkan Federasyonu kurulma tartışması da yürütülmüştür.

    Ocak 1909’da kurulan Üsküp Sosyal Demokrat Örgütü, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Erfurt programına sadık kalan ilk Makedonyalı örgüttü. Kendi­lerini Osmanlı Sosyal Demokrat Partisi’nin yerel örgütü olarak tanıtmışlardı. Baştan beri en­ternasyonalist bir çizgiyi takip eden bu örgüt, 1909’da Selanik’te Osmanlı Sosyalist İşçi Federas­yonu’na katıldı ve çok milliyetli bir oluşumu model aldı. Örgütün yayımladığı Socijalistica Zora (Sosyalist Şafak), Selanik’te çıkan Ergatis ve El Labrador, İstanbul merkezli İştirak ve Sofya’da yayımlanan Rabotniceska Iskra ile birlikte dönemin Osmanlı sosyalist neşriyatı arasındadır. Bu gazete 10 yıl sonra Yugoslavya Komünist Partisi’nin yayın orga­nı olarak daha güçlü bir şekilde çıkacak ve 1920’de birkaç aylığına da olsa kardeş yayın organı Sos­yalist Fecri ile Müslüman ahaliye seslenecektir.

    Sezgin Boynik ve Tevfik Rada, işte bu gazetenin öyküsünü anlatıyor. “Sosyalist Fecri” Gaze­tesi (1920) adlı kitapta, gazetenin tüm sayıları da ilk defa okurlara sunulmuş. Bunlarda özellikle Sovyet Devrimi ve Anadolu’daki Millî Mücadele ile ilgili çok sayıda haber dikkati çekiyor.

    10 Eylül-19 Kasım 1920 ara­sında 12 sayı çıkan gazetenin yazıişleri sorumlusu ise Üsküp­lü öğretmen Ferit Bayram. Kitapta, Kemal Seyfullah’ın 1978’te yazdığı Ferit Bayram biyografisi de yer alıyor.

    Ferit Bay­ram’ın ilginç bir yaşamöy­küsü var. Gazetenin yayın hayatına son verme­sinden hemen sonra 28 Kasım 1920’de yapılan seçimlerde Yugoslavya Komünist Partisi’nden (YKP) milletvekili seçilmiş. 1921’de, YKP’nin diğer Sol örgüt ve sendikalarla birlik­te yasaklanmasının ardından tutuklanan Bayram 2 yıl cezae­vinde yattıktan sonra ev hapsi­ne alınmış. 1930’da ilahiyat ve fen-edebiyat eğitimi verilen Üs­küp Büyük Medresesi’nde dersler vermeye başlamış. Medrese, şeriat fikirlerine karşı ılımlı bir İslâm anlayışını yaygınlaştırma­yı amaçlamışsa da, beklenmedik bir şekilde Müslüman gençlerin devrimci ve sosyalist de olduğu bir yer haline dönüşmüş. 1925- 1941 arasında 680 öğrencinin yaklaşık yüzde 10’u YKP üyesi olmuş. 2. Dünya Savaşı’nda sür­dürülen partizan savaşında da 37 medrese öğrencisi şehit düşmüş.

    Masis Kürkçügil

    TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR ATLASI

    Uzun yıllardır televizyon ekran­larından tanıdığımız, Ortaasya Türk devletleriyle ilgili çok sayıda belgesel hazırlayan gazeteci Ah­met Yeşiltepe’nin çocuklar için kaleme aldığı ve Berk Öztürk’ün çizimleriyle katkı sağladığı Türk Dünyası Kültür Atlası yayımlandı. Yeşiltepe, sunuş yazısında kita­bını şöyle anlatıyor: “Derin bir merak duygusuyla ‘Bu insanlarla nasıl bir akrabalık bağım var?’ sorusunu heybeme koyup çıktım yola. Bizi ‘biz’ yapan kültürel bi­rikimin köklerini aramak üzere Asya’nın içlerine doğru 10 binler­ce kilometre yol gittim. Sonsuz­luk hissi uyandıran bozkırlardan doruğu bulutlarla kaplı mavi dağlara, kızıl-siyah renklerle yoğrulmuş İpek Yolu çöllerin­den en soğuk tundralara sayısız yolculuk… Elinizdeki Atlas, bu yolculukların özetidir”.

    DAKİKALAR İÇİNDE OSMANLI PADİŞAHLARI

    Tarihçi Önder Kaya’nın kitabında kimi askerî yönüyle, kimi politik dehasıyla, kimi özel hayatıy­la dikkatleri üzerine çeken 36 padişahın öyküleri fotoğraflar ve gravürler eşliğinde anlatı­lıyor. Peki bu padişahlar nasıl yetişmişti? Etraflarında nasıl bir devlet kadrosu vardı? Kişilikleri ve icraatları üzerine etki edenler kimlerdi? Neleri sever, nelerden hoşlanmazlardı? Aile hayatları nasıldı? Fırsat buldukça hangi meslek ya da sanat dalı ile uğ­raşırlardı? Kitapta bu soruların cevaplarının yanı sıra Hürrem Sultan, Pargalı İbrahim Paşa, Cem Sultan, Kösem Sultan, So­kollu Mehmet Paşa, Köse Mihal, Geyikli Baba, Emir Buhari, Şeyh Bedrettin, Şeytan İbrahim Paşa, Molla Kâbız, Aziz Mahmut Hüdai, Patrona Halil, Mimar Sinan, Kabakçı Mustafa gibi pek çok şahsiyetin hikâyesi; Kardeş Katli, Fetret Devri, Karlofça Anlaşması, Kadızadeler ile Sivasîlerin kav­gası, Lale Devri, Vaka-i Vakva­kiye, Vaka-i Hayriye gibi pek çok olay hakkında bilgiler de var.

    İKİNCİ YÜZYILDA YENİDEN ATATÜRK

    Emekli Tümgeneral Ahmet Ya­vuz’un anlatımıyla gazeteci Mert İnan tarafından kaleme alınan İkinci Yüzyılda Yeniden Atatürk, bilinmeyen ve merak edilen yön­leriyle Mustafa Kemal Atatürk’ün düşünce dünyasına ışık tutuyor. Kitapta Atatürk’ün Mareşal Fevzi Çakmak, Enver Paşa, Kazım Karabekir gibi isimlerle ilişkisi­ne de yer verilmiş. Ahmet Yavuz Atatürk’ün asker olarak örnek aldığı ve hayranlık duyduğu isimleri de şöyle sıralıyor: “Fatih Sultan Mehmet’i çok beğeniyor. Attila’yı, Timur’u, Napolyon’u çok iyi incelediğini biliyoruz. Napol­yon’u ‘sınırını bilmiyor’ sözleriyle eleştiriyor. Clausewitz’i, Jomini’yi inceliyor. Büyük Önder’in, Alman Mareşal Goltz Paşa’dan da etki­lendiğini görüyoruz. Goltz Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın akade­mide öğretmeniydi”.

    İSTANBUL’UN BAYLAN’I: 100 YILLIK SERÜVEN

    Yeme-içme kültüründeki de­ğişim ve dönüşümüne öncü­lük eden, cumhuriyetle yaşıt Baylan’ın asırlık yolculuğu bir kitaba dönüştü. Yazar Seve­cen Tunç kitabında Baylan’ın öyküsünü cumhuriyet tarihine koşut biçimde, tarihî dönemeç­lerin, değişimlerin, toplumsal ve ekonomik gelişmelerin izlerini sürerek anlatıyor. Baylan’ın mar­kalaşma sürecinin kahramanı ve Türkiye’nin ilk ‘okullu’ pastacısı olan Harry Lenas’ın öyküsünün de ayrıntılı biçimde ele alındığı kitaptan; Baylan’ın en meşhur lezzeti “Kup Griye”nin yaratıcı­sı olarak bilinen Lenas’ın aynı zamanda espresso kahve, cap­puccino, İtalyan dondurmaları, milkshake, tiramisu, İskandinav kanepeleri ve tam yağlı grav­yer peynirden yapılan “hakiki” tostları İstanbul’a ilk getiren kişi olduğunu da öğreniyoruz.

    TÜRK HAVA HARP SANAYİİ TARİHİ

    Osman Yalçın kitabında Türki­ye’nin pek çok ülkeden önce baş­ladığı ve hızlı geliştiği, fakat çabuk duraksadığı hava harp sanayisini geçmişten günümüze kadar ay­rıntılarıyla aktarıyor. İlk bölümde Mahmud Şevket Paşa’nın, savaş uçakları ufukta henüz belirmiş­ken harekete geçmesi ve havacılık çalışmalarının dünya devleriyle eşzamanlı olarak başlaması var. İlk hava harekatını Balkan Savaşları’nda gerçekleştiren Türk pilotlar, 1. Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda da kritik rol­ler oynuyorlar. Sonraki bölümde ise erken cumhuriyet dönemi ha­vacılık hamleleri, devletin ve özel girişimcilerin yatırımları, Türk uçaklarının dünyayla rekabet edecek seviyeye ulaşması, bu atı­lımın 2. Dünya Savaşı yıllarında duraklaması ve günümüze kadar olan dönem anlatılıyor.

    DENGE OYUNU

    Nazi-Sovyet Saldırmazlık Antlaşması’nın imzalandığı, Fransa’nın birkaç hafta içinde çöktüğü, Mihver güçlerinin hızla ilerlediği bir dönemde Türkiye, 2. Dünya Savaşı’na girmemek için büyük bir gayret göstermişti. Selim Deringil bu kitabında, iktisadî ve askerî açıdan eli epey zayıf olan Türki­ye’nin bu dönemde izlediği dış politikayı anlatıyor. Dış politi­kayı yönetenlerin gerçekçiliği ön plana alarak, nasıl “aktif ta­rafsızlık” izlediklerini, Müttefik ve Mihver ülkelerin diplomatla­rıyla nasıl pazarlık yaptıklarını, hangi argümanları kullandık­larını, savaş sırasında yaşanan­lar ve savaş sonrasında olacak­lar konusunda hangi hususlara dikkat ettiklerini diplomatik kaynakları, anıları, belgeleri ve basını ayrıntılı bir şekilde inceleyerek yansıtıyor.

    AVRUPA’DA VE OSMANLI’DA CADILIK

    Özge Özal kitabında, kadınların bir başkaldırı olarak benimse­diği cadı kimliğini, bu kimliğin evrimini, cadıların temsil ettiği doğaüstü güçleri, cadı avının arka planını ve tarihteki bazı cadı avı vakalarını anlatırken Avrupa tarihine has bir olgu olarak kabul edilen cadılık kavramının bu coğrafyayla sınırlı olmadığının da altını çiziyor. Zaten kitabın bir amacı da Osmanlı coğrafya­sındaki cadılık anlayışına ışık tutmak. Cadılığın Osmanlı’daki karşılığının Avrupa’dakinden farklarını açıklayan yazar, kitabın sonraki bölümlerinde Osmanlı İmparatorluğu’nda cadı­lıkla suçlanıp cezalandırılmış ka­dınlardan, birtakım cadılık vaka­ları sebebiyle alınan önlemlerden örneklere yer vermiş. Görsellerle zenginleştirilen kitabın sonunda geniş bir kaynakça da var.

    TRAKYA’DA BİR LİMAN KENTİ: SELYMBRİA

    Tanzimat dönemiyle birlikte tutulmaya başlanan temettuat defterleri, vatandaşların bilgile­riyle hayvan, arazi ve diğer mal malvarlıklarının hane bazında kaydedildiği resmî defterlerdi. Dönemin sosyal ve ekonomik tarihinin araştırılmasında önemli kaynak rolü üstlenen bu defterler, öncelikle devletin vergi mükelleflerini ayrıntılı biçimde tespit etmesine ve daha düzenli vergi toplamasına yarıyordu. Ahmet Can Uysal bu kitabında, 1845’te Silivri’de (eski adı Selymbria) tutulan temet­tuat defterlerinden yola çıkarak o yıllarda İstanbul’un buğday ihtiyacının önemli bir bölü­münü karşılayan ve hareketli bir ticaret hayatının olduğu Silivri’nin demografik, ekono­mik ve idarî yapısını mahalleler ve etnik topluluklar ölçeğinde detaylı bir şekilde inceliyor.

    XIX. YÜZYIL İSTANBUL’UNDA RUMLAR

    Meropi Anastassiadou bu kita­bında Pera Rumlar’ı özelinde İstanbul’un toplumsal, ekono­mik, kültürel ve kentsel değişi­minin izlerini sürmüş. 19. yüzyıl başında henüz bir mahalle olan Pera’nın yarım yüzyıl içinde Os­manlı modernleşmesinin vitrini ve yüzünü Avrupa’ya çevirmiş bir başkentin kalbi haline geli­şini anlatıldığı kitapta kiliseleri, okulları, hastaneleri ve hayır kurumlarıyla İstanbul’daki Rum varlığı anlatılırken Rumlar’ın gündelik yaşamından kesitler de sunuluyor. Anlatılanların arka planında, milliyetçiliğin yük­seldiği bir çağda kozmopolit İs­tanbul’un dönüşümü, Tanzimat reformlarının Rum kurumları üzerindeki etkisi, siyasal çalkan­tılar, rakip ideolojiler, cemaat içi dinamikler, tartışmalar, gerilim­ler ve uzlaşmalar da anlatılmış.