Kategori: Edito

  • Şaşırma duygusu tarih oldu

    Şaşırma duygusu tarih oldu

    Tarih büyük oranda para ve iktidar döngüsünde yazılır ve her dönemde yeniden, farklı şekilde okunur. Rahmetli Süleyman Demirel’in göreceli uzun dönemleri kıyaslayan “dün dündür, bugün bugündür” deyişi, geçmişte sadece birkaç yıl için geçerliydi; artık ömrü birkaç gün bile değil. Yani iki gün önce “şu doğrudur, bu aslandır” diyen biri, bugün rahatlıkla aynı olay veya kişiyi yerin dibine batırabilmektedir.

    Arşivcilik, tarihçilik ve tarih bilinci konusunda çok da ileri bir seviyede bulunmayan Türkiye’de bile, insanlar henüz genç yaşlarındayken, herhangi bir politikacının-yazarın ettiği lafı duyup “yahu bu adam geçenlerde tam tersini söylemiyor muydu” diyebilir.

    Örnekler bol ve Demirel’e rahmet okutacak mahiyette. “Buralar eskiden dutluktu” diyebilenler, bugün en az 50 küsur yaşında olanlardır. Daha genç olanlar da, doğdukları-oturdukları-bildikleri mekanların dutluk sonrası dönemlerdeki hızlı ve çirkin yapılaşmasına, “avemeleşme”sine tanık olmuşlardır. Yaşı 18’in altında olan çok gençler ise anne-babalarının eski fotoğraflarının arkasında görünen manzaralara inanamamakta, haklı olarak bunların fotoşopta oynanmış örnekler olduğunu düşünmektedir (örneğin İstanbul-Kalamış).

    1980’le birlikte siyasal ve kamusal iktidarı ele geçiren zihniyet sahipleri, yani asker-sivil-kentli-köylü-kasabalı hepimiz, yani biz Türkler; aramızdaki görüş farklılığı, vesaireyi bir yana bıraktık, ülkenin “yeniden yapılanmasında” birleştik. Yaşadığımız yerleri, boş arsaları, deniz kıyılarını, ormanları, parkları, koyları “değerlendirdik”; bunları birbirimize, olmadı yabancılara sattık. Buralarda yarattığımız “değerler” iyi para getirdi. Bu arada, aynı mekanlarda bulunan tarihî eser ve izleri de ihmal etmedik; bunları özenle (para etmiyorsa özensizce) ortadan kaldırdık veya günümüz zevklerine uygun biçimde “restore” ettik.

    Bugün türlü, başka kepazelikler bir yana, antik dönemin “site”lerine nisbet yeniden yarattığımız “tower”lar, “city”ler, “garden”lar ve burada büyüyen çocuklar, kaçınılmaz bir şizoid bozukluğu yarınlara taşımakta. Yaşadığımız toprakların tarihî dokusunu, kültür varlıklarını yoketmenin kendimizi, geleceğimizi yoketmek olduğunu bilmiyor da değiliz. Hep dediğimiz gibi, şimdiki zamanın sonsuzluğunda salınırken, kısır siyasi mücadeleler içinde birbirimizi boğazlarken, kimilerinin “biraz önce” söylediğinin tam tersini “biraz sonra” söylemesine artık şaşırmıyoruz bile. Zira biraz önceki koy artık marina, arsa artık plaza, dutluk artık AVM, insan artık tarihsiz olmuştur. Dolayısıyla şaşırma, hayret etme duygumuz da yoktur; olanlar ise “zamanını doldurmuş”, naif, saftirik veya “bize yabancı” unsurlardır.

    Tarihimizi yok etmiş, dolayısıyla sanal varlıklar haline gelmişizdir.

    Kapak illustrasyonu: Volkan Gökemre (Skrein Photo Collection).
  • Bugünü aklamak için değil bugünü anlamak için tarih

    Bugünü aklamak için değil bugünü anlamak için tarih

    Genellikle “şimdiki zamanın sonsuzluğu”nda yaşayan biz Türkler, tarihi hep bugünün denge ve hissiyatlarıyla algılayıp yorumlarız. Bunu içten içe sezdiğimizden de, yarın endişesi ve yarın belirsizliği, hemen her konuda gündelik hayatımızı etkiler. Zira kendi tarihimizle ilgili nereden-nasıl geldiğimizi bilmediğimiz için, nereye gittiğimizi de anlayamayız. Halbuki bu “içten içe sezgiler” yerine biraz olsun tarih bilgisi koyabilseydik kafamıza, çoluk-çocuk baştan itibaren yaşadığı ülkenin en azından yakın geçmişine dair bir zemin görebilirdi.

    Yakın tarihimiz, erken cumhuriyet devrinde iyi-kötü kurumsallaşan resmî-sivil yapıların varlığı ve buradan yetişen yöneticilerin iradesiyle şekillendi. 1920’lerin, 30’ların devlet kadroları, Osmanlı döneminin son kremasıydı. Bunlar Balkan Savaşı’ndan itibaren 10 yıllık bir savaş döneminden sağ çıkabilmiş, genellikle askerî eğitim almış, bağımsızlık mücadelesine katılmış saha insanları veya kalem efendileriydi. Bu insanlar çok zorlu koşullar ve yokluk içerisinde, enkaz bile devralmadan, yeniden yeni bir millet olabilmenin şartlarını yaratmaya çalıştılar. Türkiye bugün yaşanan onca rezilliğe rağmen hâlâ ayakta durabiliyorsa, bunu o dönemin yapısal ve toplumsal reformlarına; o kimi zaman dalga geçilen “demir ağlar”a; Anadolu adındaki coğrafyanın “yurt” sayılmasına ve burada yaşayan insanların “adam” yerine konmasına borçludur.

    Cumhuriyet yönetimlerinin elbette hataları, günahları vardır. Bunları bilmek ve bunlarla hesaplaşmak da daha iyi bir gelecek için ön şarttır. Dokuz yıllık yayın hayatımızda bu tür örneklerin çoğunu belgeleriyle, tanıklıklarıyla, uzman yazılarıyla dile getirdik; getirmeye de devam edeceğiz. Ancak bizden bu hata ve olumsuzluklardan hareketle, cumhuriyet dönemini ve başta Mustafa Kemal olmak üzere cumhuriyet kadrolarını külliyen karalamamızı; sanki ortada kadim bir imparatorluk ve kültürü varmışçasına, kalmışçasına bir hava yaratmamızı; sadece cumhuriyet elitinin yanlışlarını bahane ederek bir tür reaksiyon tarihçiliği yapmamızı bekleyenler hayal kırıklığına uğramaya devam edecek.

    Tarihsel dönemleri, tarihî şahsiyetleri sadece günümüzün irili ufaklı iktidar hesapları doğrultusunda değerlendirenler -bırakın kötü anılmayı tamamen unutulur gider. Bugün ülkemizin içine sokulduğu kaotik, değerlerini yitirmiş, hukuksuz, günlük ucuz siyaset ve paraya endekslenmiş, içine kapanmış durum, ancak “Eski Türkiye”nin başlangıç koordinatları ve değerleri temel alınarak düzelebilir.

    Kültürsüz, tarihsiz bir millet değiliz. Ancak çok ciddi ahlaki problemlerimiz var. Çoğu kişi “okumuşları da görüyoruz, okumayla ahlaklı olunmuyor” dese de, eğitimsiz ama temiz insanların Türkiye’nin geçmişinde kaldığı bir gerçek. Yine de tüm bu olumsuzluklar, cumhuriyeti kuranların karşılaştıkları zorluklarla mukayese edilemez. Bu bakımdan durmak yok, tarihe devam…

  • Yakın tarihin dönüm noktası…

    Yakın tarihin dönüm noktası…

    İnsanlık tarihinin en kanlı, korkunç ve utanç dolu dönemlerinin 20. yüzyılda yaşandığına şüphe yok. Savaşlar ve hastalıklarla milyonların hayatını kaybettiği geçen yüzyıl, insanın insana uyguladığı devasa katliamlara ve tabiatın daha önce benzeri görülmemiş şekilde tahribine sahne oldu.

    Bu kepazelikten Türkiye de payını aldı. Ham mağdur hem fail olarak. Yine de bu yakın tarihimizde bize umut veren, ışık tutan ve gelecek kuşaklara iftiharla aktarabileceğimiz bir Çanakkale, bir Mustafa Kemal vardır. Bu topraklarda kalıcı olmak, bu toprakların gerçek anlamda sahibi olmak da; 1915’te yaşanan ve hem Türk hem dünya tarihini değiştiren bu hadiseleri bilmek, anlatmak ve yaşatmaktan geçer.

    Sadece Çanakkale muharebelerinin değil, hem bir ülkenin hem de tüm bir dünyanın kaderini değiştiren bir adamdan, Atatürk’ten sözediyoruz.

    Yıllar önce bir Çanakkale konferansında, sahnenin üstünde koskoca bir “İzindeyiz” yazısı görmüştüm. O kadar büyüktü ki, altında bütün salon eziliyordu. Konuşma sırası gelince söyleyeceklerimden vazgeçtim ve özetle şöyle dedim: “Mustafa Kemal’in izinde olmayı, kelimenin en somut manasıyla anlıyorum. Yani Çanakkale muharebe alanlarında onun izini sürüyorum. Nerede durdu, nerede kaldı, nereye-nasıl gitti, şu olay sırasında tam olarak neredeydi, şu saatte hangi bölgenin hangi noktasında bulunuyordu?.. Zira tüm bunlara ilişkin malzemeyi, bilgiyi toplamak ve bu verileri arazi üzerinde çalışarak bilimsel esaslara göre, diğer anlatımları da dikkate alarak kıyaslamak ve belki de en önemlisi, ulaşılan sonuçları herkesin hatta çoluğun-çocuğun anlayabileceği bir şekilde aktarmanın, işaretlemenin yollarını aramak… İşte onun izinde olmayı böyle anlıyorum.”

    Önce bir sessizlik, sonra gayet hafif bir alkış oldu. Kahramanlık öyküleriyle dolu şatafatlı sözler bekleyenler hayalkırıklığına uğradı. Çanakkale deyince Mustafa Kemal’den gayrı birşey söylemeyenler; bayrakları ve heykelleri büyüterek onu yaşatacaklarını sananlar; bilimsel çalışmalar yerine hamaset edebiyatını dikte eden çapsız Kemalistler, bugün acaba içinde bulunduğumuz kepazelikte pay sahibi olduklarını düşünüyorlar mı? Sanmıyorum.

    Conbayırı’nın zirvesine, düşman donanmasına kabak gibi açık tepe noktasına “Mustafa Kemal’in saatinin kırıldığı yer” tabelasını dikip yıllarca düzeltmezsen; birileri de çıkar, onu adını tamamen “sıvamaya” çalışır.

    Kapak konumuzda Mustafa Kemal’in izini sürüyor, onu anlatıyoruz. Ona ve fedakar askerlerimize selam olsun. İzindeyiz!

  • Trexit: Türkiye’nin çıkışı

    Trexit: Türkiye’nin çıkışı

    Önce “nereden çıkıyoruz” diye sorulabilir. Dünya sisteminden mi, Avrupa’dan mı, bölgeden mi, İslâm âleminden mi yoksa kendi kimliğimizden mi? Cevap hiçbiri. Hiçbirinden çıkmıyoruz. Ama hepsinde var-mış gibi yapıyoruz. Bu, –mış gibi yapma hâli bizim temel karakterimiz olduğu gibi, diğer milletlerin yanımıza bile yaklaşamadığı bir özelliktir ve üst seviye bir rol kabiliyetini gösterir.

    Son yıllarda siyaset piyasasında elbette çok kötü oyuncular var. 10-15 sene öncesine kadar hiç değilse belli bir esprisi, eğitimi, yabancı dili olan liderler, devlet adamları görüyorduk. Mesela hâlâ seveni kadar sevmeyeni de çoktur ama, rahmetli Erbakan fahri mahri değil düpedüz profesördü. Özal, kendisiyle dalga geçilen karikatürleri Çankaya Köşkü’nün duvarlarına astırmıştı. “Verdimse ben verdim” diyen Demirel mühendisti. Ecevit’i hiç saymıyorum; Robert Kolej mezunu, şair, vesaire.

    Şimdikiler ise belki aslında daha samimi! Yani neyse o. Bu şekilde “millete daha yakın”, “milletin içinden” gibi oluyor ama, tabii burada başka bir husus var.

    Osmanlı tarihinde, Necdet Sakaoğlu’na göre zaman zaman “kaht-ı rical” yani “devlet adamı kıtlığı” yaşanmış. Sokollu’dan sonraki dönem, kimi zaman padişahların “deli” ve “çocuk” olmaları gibi hadiseler, yetişmiş devlet adamı yokluğunda Safiye, Kösem, Turhan Sultanların devlete mukayyet olmaları, Tanzimat sonrasında Abdülaziz döneminin itaatkâr hatta yaltakçı vezirleri… Listeyi uzatmak mümkün de, son Osmanlı döneminde en cahil devlet adamlarının dahi bürokrasiye hakim, imlası-ifadesi ve yazısı kuvvetli bir formasyonları olduğunu hatırlayalım. Erken Cumhuriyet döneminin Hasan Ali Yücel gibi yazar, şair, çevirmen bakanlarından söz etmiyorum bile.

    Türkiye’de “seçim oyunu”, öteden beri “bir tarafta seçkinlerin diğer tarafta cahil, saf, temiz seçmenlerin bulunduğu” bir sahnede gerçekleşir diye bir efsane vardır malum. Meşhur “Cumhuriyet eliti” lafı, bu sanal duruma vaziyet edip oy devşiren politikacıların motto’su olmuştu; hâlâ da oluyor. Bunların yanına bir de dinî motifleri döşersen, tamam.

    Üzülecek bir şey yok; seçkin politikacılar devri tüm dünyada sona erdi-eriyor. Bu bakımdan devlet-hükümet odaklı, siyasete yaslanmalı, politik amaçlı yapılardan ve arkasını bunlara dayayan zevattan bir şey beklemek abes. Dünyaya “betona dayalı kalkınma” gibi özgün bir model sunmanın haklı gururunu (!) yaşarken, başta eğitim kalitesi ve basın özgürlüğü olmak üzere tüm gelişmişlik kriterlerinde fersah fersah geriye gidiyormuşuz, deniyor. Hep dedikodu bunlar.

  • Tarihi kullanmak ve Mustafa Kemal düşmanlığı

    #Tarih Dergi 37. Sayı « Kafa Dükkan

    Ülkemiz gündemini neredeyse tekeline alan günlük siyaset, diğer tüm insani durumları, acıları, sevinçleri, felaketleri veya mut­lulukları da kendi aktüel yargılarına göre biçimlendiriyor. Poli­tikacılar ve devlet adamları sadece bunu yapmakla kalmıyor; tarihten alıntıladıkları çeşitli olayları, görüşleri veya insanları da, kendi işlerine geldiği hallerde kullanıyor.

    Bu durum belki öteden beri böyleydi ama, tarihî şahsiyetler ve ha­diseler üzerinden politikacılık hiç bu denli ayağa düşmemişti. Aslında politikacıları da fazla suçlamamak lazım. Zira bu insan grubu için tarih, zaten şimdiki zaman için malzeme sağlayacak, gereğinde tahrif edile­cek veya abartılacak bir alan. Üniversiteler, hocalar, uzmanlar, akade­mik araştırmalar; kısacası tarihle ilgilenen, işi bu olan kurumlar ve on­ların çalışmaları, ülkemizde öteden beri zayıf. Hocaların ve tarih eği­timinin zayıf-orta seviyesinde bulunduğu bir ülke, tarih konusunda da elbette politikacının, üçkağıtçı ve emireri gazetecinin, yalancının veya ikbal avcısının, vurguncunun at oynattığı bir alana dönüşüyor.

    Bir konuyu, bir dönemi, bir insanı anlamak, bununla ilgili ayrıntılı bilgiye sahip olmak bile ancak yıllar süren bir çaba gerektirirken; böyle bir vakti, niyeti, tarih saygısı, zaman duygusu olmayan zamaneler, on­yılları hatta yüzyılları bile bir-iki cümlede yorumlayıveriyor.

    Bu anlamda son dönemin moda ve revaçta faaliyeti Mustafa Ke­mal’e saldırmak. Bu açıktan yapılamadığı için de, Atatürk’ü itibarsızlaş­tırmak, kişisel-özel hayatında gedikler bulmak veya onun aleyhine ko­nuşanları öne çıkartmak gibi işleri sıklıkla görür olduk.

    Atatürk’ü beğenirsiniz, beğenmezsiniz; ama onun başardığı işleri görmezden gelemezsiniz. Görmezden gelenleri veya kasaba kurnazlık­ları, ucuz numaralar ve tahrifatlarla onu değersizleştirmeye çalışanları da, bana kalırsa sahici Atatürk düşmanları bile ciddiye almıyor; sadece bu kişileri kullanıyorlar.

    Sahici Mustafa Kemal düşmanları için ise söyleyecek tek şey var: Boşuna uğraşmayın, silemezsiniz!

  • İkiye bölünen ülkenin tarihsiz manzarası

    İkiye bölünen ülkenin tarihsiz manzarası

    Türkiye toplumu, tartışmalı bir referandumdan sonra tam ortasından ikiye bölündü. Siyasetin şuursuzlaştırdığı, değersizleştirdiği politikacıların kazanmak için neredeyse her yolu denedikleri, “karşı taraf” için en ağır kelimeleri sarfettikleri kampanyalar ardından; tüm ülkede de buna koşut gergin bir ortam meydana geldi. 

    Seçim veya referandum veya genel olarak halkoylamaları öncesinde tarafların birbirlerine yüklenmeleri ne kadar normalse; bunu belli bir adap, siyasi kültür, demokrasi kuralları içerisinde yürütmeleri de o denli şarttır. Tabii bunlar günümüzde “Eski Türkiye” ile özdeş tutulan yaklaşımlar olarak kaldığı için, bir anlamda “tarih” sayıldığı için, artık bizim alanımıza giriyor. 

    Biz Türklerin meşhur atasözlerinden biri de “Ata binen Türk atasını tanımaz”dır ve bu hal Osmanlı- Cumhuriyet dönemi dahil, kimliğimize nüfuz etmiş, adeta genetik bir kod haline gelmiştir. Her Türkün asker doğduğu biraz kuşkuluysa da, “Türk Türkün kurdudur” deyişi çok büyük oranda tarihimizi özetler. Böylelikle her yeni dönem bir öncekini hem kötüler hem unutturmaya çalışır. Bunu yaparken de tarihte kendisine cazip gelen veya kendisini mirasçısı saydığı çeşitli büyük adamları kullanır; karşı çıktığı, beğenmediği tarihî kişilikleri yok sayar. Tarihin bu “kullanım”ı bugün TV’lerdeki oturumlarda, politikacıların beyanatlarında, gazetelerin manşetlerinde sıklıkla yer alıyor. Haksız yere hapiste tutulanlar kadar, haksız yere hapiste tutulmayanlar da var. Adalet de duygusu da, siyasi tercihlerin bir fonksiyonu olarak ortaya çıkıyor. Sonuçta zaten dünyada da yalnızlaşan Türkiye, kendi içinde de toplumsal birliğini, toplum olma niteliğini yitiriyor. 

    Asgari de olsa müştereklerini görmez hale gelen insanlar, ayrıldıkları noktalara vurgu yaparak aslında daha da yalnızlaşırlar. Atalarımız belki iktidar oyunlarında anısız ve acımasızdılar ama, farklılıkların zenginliğiyle beslenmiş ve bu toplumsal dokuyu büyük oranda korumuşlardı. Şu sıralar ise birbirini bir kaşık suda boğmak için; ikbal uğruna meslektaşını, komşusunu hatta kendi ailesini ihbar eden insanların yaşadığı bir ülkeye dönüştük. Bu birliksizlik ve beraberliksizlik ortamında, şu ya da bu siyasi liderin, şu ya da bu partinin kazanması veya kaybetmesi nasıl bir gelecek yaratıyor? Karanlık. 

  • Batı ile Doğu ekseninde ‘Evet’li ve ‘Hayır’lı tercihler

    Batı ile Doğu ekseninde ‘Evet’li ve ‘Hayır’lı tercihler

    Batı ile Doğu arasında bulunmak bizim tarihî-coğrafi kaderimiz. Bu kelimelerin bugün nasıl eskitildiği, harcandığı, karşılıklarından koptuğu, hatta anlamsızlaştığı ortada. Aslına bakarsanız bunun pek de yeni birşey olmadığı, özellikle 17. yüzyıldan bu tarafa Doğu ile Batı arasında gelgitlendiğimiz onca hadiseden bellidir. 

    Osmanlı Devleti, hem Batı’ya hem Doğu’ya sahip çıkabilen bir zihniyetin aracıydı. Hem dinî hem idari açıdan sağlanan bu denge, giderek bozulmuştur. Balkanlar’ın elden çıkmasıyla, Osmanlı Devleti hukuken olmasa da fiilen sona ermiştir. 

    Türklerin “Batılı” yüzü, elbette sadece fetihlerle, işgallerle, haraçlarla açıklanamaz. Buna karşın “Doğulu” taraf da sadece İslâmiyet ortaklığıyla değildir. Kültürler ve medeniyetler arasında bir terkip çıkaran Osmanlılar, hem Bizans’ın mirasıyla hem de yeni coğrafyaların kültürleriyle beslenip, bir merkez devlet oluşturdular. Özellikle rahmetli hocamız Halil İnalcık’ın eserleri başta olmak üzere, Osmanlı Devleti’nin bu tarihsel konumu ve bilimsel kurgusunu yansıtan çalışmalar, gündelik ve tarihsel ideolojilerden bağımsız bir karakter kazanmıştır. 

    Batılı veya Doğulu olmak bir övünç vesilesi olmadığı gibi, bir şikayet ve talihsizlik de değildir. Gündelik hayatımızın neredeyse her alanına etkisini ve benzetmelerini taşıyan bu kavramlar, dün olduğu gibi bugün de maalesef siyasi tercihlerimizin en hassas noktalarında duruyor. Hal böyle olunca siyasetçiler de en çok bunlarla oynamayı, bunlardan oy ve taraftar devşirmeyi hesaplıyor. 

    Bugünlerde de Batı’ya dair nefret ile ibret arasında gelip giden bakışaçıları ne olursa olsun, bana kalırsa hiçbirinin kalıcı bir değeri yok. Bunun temeli, bizim çokkültürlü coğrafyamıza ait orijinal üretimin neredeyse hayatın tüm alanlarında çok zayıflamış, kalitesizleşmiş, düşük ve hatta pespaye hale gelmiş olmasıdır. Hal böyle olunca, elinizde “reaksiyon”dan başka bir şey kalmaz. O da her anlamda ve alanda yalnızlaşmayı getirir. 

    Batı’ya yardakçılık yapmakla, ucuz ve karşılıksız böbürlenmeler hatta Avrupa’yı tehdit etmeler arasında herhangi bir fark yoktur. Türkiye, Avrupa’ya efelenerek veya Ortadoğu ülkelerine yukarıdan bakarak yeni bir kimlik oluşturamaz; ancak her iki coğrafyaya sahip çıkarak bir kıymet tesis edebilir. Bu da yeniden bir merkez ülke olmak demek anlamına gelir ki, maalesef ekonomik ve kültürel açıdan bu durumdan epey uzaktayız. 

    150 yıl önce Sultan Abdülaziz’le başlayan Batı’ya diplomatik ve kültürel açılım, bugünlerde artık bir “kapanım” halini almıştır. Bu “hayır”lı bir hal olmadığı gibi “evet”lik hiç değildir. 

  • Siyaset ve zihniyetin ötesinde tarihin sürekli gelişiminde…

    Siyaset ve zihniyetin ötesinde tarihin sürekli gelişiminde…

    Türkiye’de, yakın tarihimizin en önemli referandumlarından birine tanık olacağız. Siyaset ve onun etkileri, geçmişe kıyasla gündelik hayatımızı daha fazla etkiliyor. Fazlasıyla politikaya endekslenmiş gündem içerisinde kaliteli, kalıcı işler yapmak; dünya ölçeğinde fark yaratacak çalışmalara imza atmak giderek uzaklaştığımız alanlar.

    Yeni Amerikan başkanının çıkışları, biraz Suriye ve savaş ama çokça iç politikayla örülü, giderek kendi içine kapanan bir gündemle varoluyoruz. Haksızlıklar, adaletsizlikler, insan hakları ihlallerinden tutun da; bilinçli ve bilinçsiz yanlış aktarmalara, yanlış anlaşılmalara ve saptırmalara bu denli “hevesli” bir dönemi, 12 Eylül darbesinden bu yana hatırlamıyorum.

    Sosyal ve asosyal medyadaki dezenformasyon, haber kanallarındaki bariz kalitesizlik, gazetelerdeki çocukça başlık ve yorumlar, eğitimsiz liderlerin ucuz politika konuşmaları, TV kanallarında hep aynı “uzmanlar”ın (yüzde 95’i erkek!) aynı sinirli lafları… Ve bunların tamamından olumsuz etkilenen ve geleceği belirsizleşmiş bir genç kuşak.

    Halen Türkiye’nin aslında daha “düşük” ve her anlamda daha zayıf olmasını -ister Allah ister maddi koşullar deyin- engelleyen en önemli faktör ise; özellikle ABD ve Avrupa’nın önemli bölümünü etkisine alan bir tür milliyetçi-sağcı-tepkici-düşmanlık besleyici gelişmeler. Ülkemiz de bu “ana-akım”ın kıyısında, kendince iktidar oyunları içerisinde, birbirine kenetlenmek yerine ayrılıkları arttıran bir ayrımcılık havasını soluyor. Dünyanın da “zaten pek fena” olmasıyla, kendimizi daha az kötü hissediyoruz belki de.

    Tarihin böyle bir döneminde tarihin daha önceki dönemlerini öğrenmek, sorgulamak; hadiselerden ders çıkarmak ve bu olayların kalıcı etkilerini hesaplamak çok daha acil bir iş, hatta görev olarak karşımızdadır. Aktüel yargıları, insan hakları ihlallerini, saçmalıkları ve gülünçlükleri görmezden gelemeyiz şüphesiz. Ancak en azından bu topraklarda varolmuş insanlara, yaşananlara, hallere, kitaplara, kısacası kültürlere daha yakından ve dikkatli bakabilirsek gelecek için bir devamlılık yaratabiliriz.

    Dergimiz hem dünyanın hem ülkemizin bu kritik günlerinde, okurlar için tarihî referanslar sağlamak, sorgulamak ve gelecek için bir iz bırakmak gayesiyle çıkıyor.

    Çanakkale’den ülkemizdeki ilk kadın hareketine, bilinmeyen padişahlardan bildiğimizi sandığımız diğer konulara…

  • Dünden bugüne ‘yasayamama’ ve çeşitli ‘insanlık’ halleri…

    Dünden bugüne ‘yasayamama’ ve çeşitli ‘insanlık’ halleri…

    Karl Marx, 1852’de yazdığı Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı kitabının önsözünde şöyle der: “Hegel bir yerde, dünya tarihinin önemli kişilerinin ve olaylarının iki kez yer aldığını söyler. Ama, şunu eklemeyi unutmuştur: İlk kez trajedi, ikinci kez ise fars olarak… İnsanlar kendi tarihlerini, kendileri yaparlar. Ama bunu sırf kendi keyiflerine göre yapmazlar. Kendileri tarafından seçilen durumlarda değil de, tamamen geçmişten gelen, geçmişin belirlediği koşullar altında yaparlar bunu. Tüm ölü kuşakların geleneği, yaşayanların beynine bir kâbus gibi çöker…” 

    II. Abdülhamit’in sadece 11 aylık ömrü olan birinci Meclis’i 13 Şubat 1878’de “tatil etmesi”, daha doğrusu kapatması; Türkiye coğrafyasının yakın tarihindeki en önemli trajedilerden biridir. Dergimizde Sinan Çuluk’un kaleminden ayrıntılarını okuyacağınız bu hadise, bugünümüz için de önemli dersler barındırıyor. Bugün de Millet Meclisi, kapanma değilse de bir tür “yasayamama” içinde ve millet olarak yakında bir fars mı yoksa başka bir tür durum mu yaşayacağımıza karar vereceğiz. 

    Marx’ın bahsettiği “ölü kuşaklar”a gelince… Onların tamamı değilse de epey bir kısmının, bugünün dünyasındaki milletvekili veya yöneticilere kıyasla oldukça bilgili ve yenilikçi olduğu ortada. Zaten şimdikilerin seviyesi, zekası ve özellikle son oturumlarda izlediğimiz değişik “insanlık” halleri (hangi partiden olursa olsun), insana “valla bizim bunlarla bi ilgimiz yok” dedirtiyor. 

    Kapak: Taha Alkan 

    Aslında ilgimiz var tabii. Biz de biraz buyuz. Meclis’e yolladığımız milletvekilleri de “yukardaki mühim adam kararları versin, biz de aşağıda birbirimizle uğraşıp, eğleniriz” havasındalar. 

    Bazı şeyler hiç değişmiyor havasına da çok girmemek lazım. Zira o vakit genleşen- genişleyen bir umutsuzluk, doğru düzgün iş yapmayı, kaliteli işler gerçekleştirmeyi imkansız kalıyor. Örneğin Kleopatra’lı filmlerden tanığımız Kleopatra’yı nasıl biliyoruz? Kafamızdaki bilgi, tanım ve yargılar nasıl oluşmuş? Bu sayıdaki Ayşen Gür’ün yazısını okuyana kadar Elizabeth Taylor ve Asterix’le sınırlı bir dünyam vardı. Şimdi artık biraz öğrendim. 

    Bizim herşeyle ilgimiz var. Yetersizliklerimizi de biliyoruz, avantajlarımızı da. Tarih yine yaşarken yazılacak; yeter ki öğrenmekten ve değiştirmeye çalışmaktan vazgeçmeyelim. 

  • ‘Katliamlar ne kötü be birader’ ve ahlak-insanlık seferberliği

    ‘Katliamlar ne kötü be birader’ ve ahlak-insanlık seferberliği

    Patlamalarla, cinayetlerle ve başa gelebilecek neredeyse her türlü felaketlerle sarsılan Türk toplumu; sabah karanlığından akşam karanlığına çalışarak, eve dönünce dizisinin başına oturarak, telefonuyla oynayarak, “katliamlar ne kötü be birader” (İsmet Özel) diye hayıflanarak hayata devam ediyor. 

    Ruhen ne kadar rahatsız, hatta hasta olduğumuzu değerlendiremeyecek kadar kendimizi kaybetmiş, içimize kapanmış ve maalesef buna alışmış durumdayız. Kanlı saldırılardan sonra “teröre alışmayacağız” klişeli sosyal medya çığırtkanlığı, şehitler üzerinden stadyum şovları, “ölürüm Türkiyem” sesleriyle; samimiyetsizlik ve düşmanlıkla örmüşüz anayurdu dört baştan. 

    Teröre karşı seferberlik çağrısı ya -ti’ye alınıyor ya da parti binalarına saldırmak hatta Halep’e yürümek gibi “bilinçli yanlış anlama”lara zemin teşkil ediyor. Sadece psikolojik anlamda değil, gündelik olarak bölünmüş, gitmiş haldeyiz. En büyük felaketlerin getirdiği dayanışma duygusu bile, en fazla birkaç gün sürüyor. Aslında en korkunç ve acımasız teroristlere bile taş çıkartacak durumdayız: Yol vermedi diye adam öldürürüz. Şort giydi veya başı kapalı diye kadın döveriz. Turiste tecavüz, çocuğa taciz, hayvana işkence, yere düşene tekme en sevdiğimiz millî sporların başında gelir. Bunlar böyle arka arkaya sıralanınca da, “dünyanın her yerinde böyle şeyler yaşanıyor” diyerek rahatlayabilen mahluklar haline gelmişizdir. 

    Peki hal böyleyken, en temel konularda dahi standart bir kriz politikası uygulayamayan, misal Rus büyükelçinin başkentin orta yerinde öldürülmesinden saatler sonra bile resmî bir açıklama yapamayan devlet; seferberlik gibi ciddi bir kamu yönetimi gerektiren organizasyonu nasıl hayata geçirecek? Yine misal Türk askerlerinin yakılarak şehit edildiğini gösteren IŞİD videosu hadisesinde de (umarız yalan ve kara bir propagandadır) herhangi bir açıklama yapılmamış; devletimizin alabildiği önlem, günlerce sosyal medyayı bloke etmek, yavaşlatmak olmuştur. 

    Sırf muhalif kimliğinden, faaliyetinden dolayı terorist, fetöcü diye damgalanarak hapse atılan gazetecilerin, yazarların varlığı bile; diğer problemlerinin yanısıra devleti yönetenlerin ciddi bir özgüven sorunu yaşadığını da göstermektedir. 

    Tüm bu olumsuzluklara karşın, salt siyasi otoriteyi suçlayarak yola devam etmenin de yolu yoktur. 2017’yi öncelikle bir “ahlaki yeniden yapılanma” yılı olarak karşılamalıyız. Yine, yeniden bir millet olabilmek için bir insani seferberlik yılı. 

    İyi seneler…