Kategori: Edito

  • Dünden bugüne doğru Doğu’ya ve Batı’ya sahip çıkmak

    Dünden bugüne doğru Doğu’ya ve Batı’ya sahip çıkmak

    Emperyal devletlerin özellikle son 200 yıldır dünyayı nasıl çekip çevirmeye çalıştığı herkesin malumu. Bunun karşısında şöyle veya böyle tutum alanların, buna karşı çıkanların tarihte gördüğü, bulduğu en önemli örnek ise Mustafa Kemal Atatürk. Gazi, işgalcileri kovaladığı gibi, hem maddi hem kültürel büyük bir yoksunluk içerisinde, savaştan perişan şekilde çıkmış bir coğrafyanın üzerinde, kendi başına buyruk bir milleti yeniden dünya sahnesine çıkarmak için çabalamış. Şüphesiz hatalar da yapmış. Ancak sevaplarının yanına yaklaşacak başka dünyalı belki de henüz doğmamış.

    12. yüzyılda İslâm kültürünün Endülüs’ten sonraki gerileme döneminde, Avrupalılar bugün borçlu oldukları Antik Yunan ve Roma geleneğini canlandıran Müslümanları hallederek yeni bir rotaya girdiler. Bu bakımdan hiç de karanlık olmayan Avrupa Ortaçağ’ı, Hıristiyan tutuculuğuna rağmen bugünkü Batı medeniyetinin temel koordinatlarını belirledi. Aynı sıralarda Anadolu’yu mesken tutan biz Türklerin, Osmanlı Devleti diye adlandırdığımız yapı içerisinde, Kostantiniyye’yi alarak, Bizans geleneğini sırtlayarak özellikle Doğu Avrupa’da kalıcı olma mücadelesi ise 19. yüzyılın henüz ilk yarısında akamete uğradı.

    Doğu’dan yükselen ışık Batı’da elektriklenirken, Mustafa Kemal de çöken bir imparatorluğun yağma edilen toprakları üzerinde yeniden bir ateş yakmaya muvaffak oldu.

    Böbürlenmek, özellikle geçmişle böbürlenmek, “şanlı tarihimiz”den dem vurmak, bugün içinde bulunduğumuz vaziyetlere “moral” açısından iyi gelebilir. Ancak bugün düşüncesi ne olursa olsun, özellikle yeni kuşak gençlerin bu tür ucuz-bayat ve kalitesiz “Türk’ün Türk’e propaganda”larıyla veya salt Müslümanlık vurgusuyla dile getirilen sloganlarla tatmin olmadıkları açıktır.

    Bu sayımızda Amerikan Başkanı Trump’ın son inisiyatiflerinden hareketle, ABD’nin ve daha önce İngiltere’nin uluslararası politik geleneğinde varolan “Büyük sopa” diplomasisine dikkati çekiyoruz. Ancak asıl mücadele, “dış düşman” veya “iç düşman” tuzaklarına düşmeden bir olmakla ve yaşadığımız tarihî coğrafyayı kültürel olarak canlandırmakla verilebilir. Mustafa Kemal Atatürk de gücü yettiğince, ömrü elverdiğince Türkiye’yi yeniden bir merkez ülke yapmak, hem Doğu’ya hem Batı’ya sahip çıkmak için gayret gösterdi.

  • Efsaneyle karışan tarih, tarihle karışan hayatımız

    Efsaneyle karışan tarih, tarihle karışan hayatımız

    Tarih, özellikle geriye doğru gittikçe efsaneyle karışır. Tabii bu durum çok daha eski dönemler için de geçerlidir. Ünlü yazar ve bence büyük tarihçi Umberto Eco, 1204’te Haçlıların İstanbul’u işgaliyle başlayan Baudolino adlı romanında, Hz. İsa’ya ait bir takım “kutsal emanetler”in şehir dışına kaçırılmasını anlatır. Latinlerin şerrinden korkan Ortodoks papazlar bu emanetleri kaçırmak üzere sarıp sarmalarken, aralarında daha yaşlı ve güngörmüş olanı, bunların aslında hiç de sanıldığı ve inanıldığı gibi “orijinal” olmadığını ima eder, söyler.

    Bir romanda, bir kurguda geçen bu hadise, aslında bize tarihin ne denli belirsizleşebildiğini ve siyasi-dinî iktidar sahiplerinin her dönemde bu durumdan azami ölçüde faydalandığını gösterir. Ancak Mimar Sinan gibi gerçek ve ardında somut, çok büyük eserler bırakmış bir dehanın etrafındaki sis perdesi, neredeyse onun yaşadığı 16. yüzyıldan itibaren etrafı kaplamış. Sonrasındaki 350 yılda bu büyük sanatçıyla ilgili yazılan-çizilen neredeyse hiçbirşey yok. Cumhuriyet döneminde ise belli bir çaba var ki, bugün Mimar Sinan adını duymamış, işitmemiş kimse neredeyse yok. Evet, adını duymuşuz, eserlerini listelemişiz ama bunu hangi belgeye, bilgiye, kitabeye göre yapmışız?

    İşte bu noktada, devreye kimi önkabuller giriyor ve bitip tükenmeyen tartışmalar başlıyor. Tartışma iyi hoş da, bilimsel çalışmalarla kıyaslanmaz ölçüde fazla ve niteliksiz. Hele hele günümüzde yazılı basının ve üniversiter çalışmanın hal-i pür melali gözönüne alındığında, bu tür konularda kamuoyu artık tamamen sosyal, pardon sosyopat medyadaki “laf çakma”larla şekillenir oldu.

    Yine de umutsuzluğa kapılmamak gerekir. Yayın Kurulu başkanımız tarihçi Necdet Sakaoğlu, bu sayımızda Mimar Sinan’la ilgili Osmanlı literatüründe ne var ne yok ortaya koyuyor. Evet, dediğimiz gibi pek bir şey yok ama; “nasıl ve neden yok”un cevaplarını bu yazıda bulacaksınız. Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz da, özellikle Mimar Sinan’la ilgili efsanelerin yakın tarihte nasıl geliştiğini yazıyor.

    Bırakın 16. yüzyılda yaşamış Mimar Sinan’ı, çok daha yakın tarihte, 20. yüzyılda yaşanmış, örneğin Çanakkale Savaşı, hatta Kore Savaşı gibi konularda dahi, efsaneleri tarihî gerçeklere tercih eder olduk.

    Tarihin belirsizliği, belki biraz da bu alanın niteliği; ancak bunun ardına sığınarak aktüel pozisyonlarımızı doğrulamaya çalışmak, hele hele uydurmalara başvurmak bize kaybettireceği gibi, gelecek nesilleri de tehlikeye atar.

    108. sayfamızdaki ‘Ajanda’ konusunun girişinde şöyle deniyor: “Türk sanat tarihinin öncü ve en önemli isimlerinden Osman Hamdi Bey’in Sakıp Sabancı Müzesi resim koleksiyonunda yer alan altı tablosu, x-ışınları, kızılötesi gibi tekniklerle detaylı bir şekilde karşılaştırmalı olarak incelendi. Bu eserlerin geçirmiş olduğu restorasyon çalışmalarına, sanatçının üretim ve eserlerine dair her ayrıntı ilk defa bilimsel yöntemlerle ortaya çıkarıldı”. İşte tarihin, tarihçinin işlevi de bu yöntemleri kullanarak bilgiyi ortaya çıkarmak ve yorumlamak.

  • Ruşen Eşref’ten 100 yıllık gazetecilik dersi…

    Ruşen Eşref’ten 100 yıllık gazetecilik dersi…

    Son seçimlerde basınımızın, medyamızın pek iyi bir sınav verdiğini söyleyemeyiz. Bu durumu da şüphesiz salt siyasi gerekçelerle izah edemeyiz. İktidara yakın veya iktidar yanlısı olanlarla, muhalif olan mecralar arasında bir gazetecilik farkı ortaya çıkmamıştır.

    Seçimler hakkında yorum yapan Batı medyası ise genel olarak “free but not fair” (serbest ama adil değil) kavramını kullandı ki, bu da esas olarak kampanya sürecinde devlet olanaklarının iktidar partisi için kullanılmasına ve adaylardan birinin (Demirtaş) hapiste bulunmasına işaret ediyordu.

    Seçim sonuçlarına dair “kabullenememe” yaşayan kimileri de, özellikle MHP’nin tahminlerin ötesinde bir oy almasından hareketle, çeşitli usulsüzlükler yapıldığını dillendirdi ama ortaya somut bir kanıt, belge konamadı.

    Şimdi önümüzde yeni bir dönem yok. Hep birlikte göğüslememiz gereken, ağır iktisadi-sosyal sonuçları olabilecek zor bir devreye giriyoruz. Seçim sonuçlarından bağımsız, şu veya bu parti politikasının ötesinde, samimi bir birlik-beraberliğe ve tüm kurumlarıyla demokrasiyi güçlendirmeye ihtiyacımız var. Seçimler başka türlü sonuçlansaydı da aynı temel meselelerin belirleyeceği bu süreçte, gazetecilere, gazeteciliğe de önemli görevler düşüyor.

    Çizgisi ne olursa olsun, neredeyse tüm basının, neredeyse tamamen aktüel politikaya endekslendiği bir ülkede normalleşme olamaz. Adliye, çevre, şehir, kültür, spor, dış haber, magazin alanlarında kaliteli, orijinal medya üretimi yoksa, gazetecilik de olmaz.

    Özellikle son 10 yılda Türk medyasındaki patronaj değişiklikleri ve gazeteciler üzerindeki siyasi baskı, şüphesiz gazeteciliğe önemli darbeler vurmuştur. Sadece yazıları nedeniyle hapse atılan gazeteciler sıralamasında dünya lideriyiz. Bununla birlikte Türk basınının içinde bulunduğu genel kalitesizlik, salt siyasi iktidarın tutumuyla izah edilemez. Son derece demokratik koşullarda faaliyet gösteren bir medyanın da, hâl-i hazırdaki durumdan daha yüksek bir performans göstereceğini sanmak gerçekçi değildir. Dolayısıyla yazıları nedeniyle hapiste tutulan tüm gazeteciler acilen serbest bırakılmalı; gazeteciler de bu kabul edilemez vaziyeti ve baskıları öne sürerek asli işlerini hakkıyla yapamadıkları argümanından kurtulmalıdır.

    Tam 100 yıl önce, mütareke döneminin hemen öncesindeki son derece olumsuz koşullarda, Sultan Reşad’ın ölümü ve Sultan Vahideddin’in tahta çıkışı esnasında; bu tarihî hadiseye tanıklık eden Ruşen Eşref (Ünaydın) üstadın kaleme aldığı olağanüstü yazı da gazeteciliğin gücünü, umudunu yansıtıyor.

  • Gezi’den beş yıl sonra tarih devam ediyor, hâlâ…

    Gezi’den beş yıl sonra tarih devam ediyor, hâlâ…

    Bundan tam beş yıl önce, 2013 Mayıs sonu… Taksim Gezi Parkı’na toplanmış gençler, meydanın hemen yanındaki park alanına yeniden yapılması planlanan kışla binasına karşı çıkıyorlardı. Ağaçlar kesilmeye başlanınca, protestolar da başlamış, ancak gösteriler henüz kitlesel bir mahiyet kazanmamıştı.

    O vakit hazırladığımız NTV tarih dergisinin Haziran sayısı yeni piyasaya çıkmış, Temmuz sayısı için düşünmeye, hazırlıklara başlamıştık. Gezi Parkı’ndaki hareketlilik ve insan topluluğu, izlediğim ve tanık olduğum haliyle, en azından benim yakın tarihte gördüğüm-bildiğim herhangi bir “şey”e benzemiyordu. Bunun üzerine gerek Türkiye’de gerekse dünyada belki de yüzlerce gösteriye tanıklık etmiş ve yaşı benden “daha müsait”, tecrübesi sabit yayın kurulu üyemiz Masis Kürkçügil’i aradım. “Abi” dedim, “neler oluyor?”

    Kürkçügil kendine özgü cümleleriyle şöyle dedi: “Enteresan bir bileşim var. Klasik solcu zevat-ı muhterem değil bunlar. Neredeyse beş benzemez. Bizim tarihimizde pek nadirdir ama gerek kompozisyonu gerekse kimyasıyla ‘kendiliğinden’ bir harekete benziyor bu. Hadi hayırlısı”.

    Hareket daha sonra büyüyecek, farklılaşacak ve üç hafta boyunca hem Türkiye’yi hem de dünyayı sallayacaktı. NTV tarih dergisinin Haziran 2013 sayısı, Gezi’den hareketle hem Türkiye hem dünya tarihindeki “kendiliğinden” hareketlere ve bunun çeşitli sosyal alanlardaki etkilerine ayrılmış bir özel sayı, bir “Fevkalade Nüsha” olarak hazırlandı. Sonrasında, bildiğiniz gibi bu sayı yayıncı tarafından piyasaya verilmedi ve bizler de istifa edip dergimizi bağımsız olarak bugünlere taşıdık.

    İlgili sayıda yazdığım editoryal yazı “Tarihe tanıklık etmek, gençlerden öğrenmek” başlığı taşıyordu ve şöyle başlıyordu:

    “Hem cesur hem bilgeydiler. Hem bir, hem birliktiler. Hem birbirlerinden farklı hem ortaktılar. Hem tek başına hem kalabalıktılar. Böyle olduklarını bilmiyorduk. Belki onlar da kendilerini böyle bilmiyorlardı. Çadırlarının yakılmasından iki gün önce onları Gezi Parkı’nda gördüğümde, “ne kadar kendi halinde” çocuklar demiştim. Bu çocukların Türkiye tarihindeki en geniş kapsamlı kendiliğinden hareketi başlatacaklarını hiç düşünmemiştim. Siyasi partilerden en marjinal örgüte, medyasından polisine, belediyesinden yargısına, sendikasından iş dünyasına neredeyse bütün kurum-kuruluşları sallayacak bir etki yaratabilecekleri kimin aklına gelirdi?

    Bunlar sonuçta “üç-beş çapulcu” değildi ama, biz çoğu yetişkinin de yıllardır tekrarladığımız “okumaz etmez, kültürsüz, bilgisiz, bilinçsiz, Türkçesiz, geçmişinden habersiz, yol-yordam bilmez, bencil, apolitik, vs.” gençler değiller miydi?

    Değillermiş. Bunu hem her şeyden önce kendilerine kanıtladılar hem de cümle aleme gösterdiler. Onların direnişini bırakın anlamayı, algılamakta zorlandık. Onların mizahı karşısında komik durumlara düştük. Onların iletişimi karşısında postacı bile olamadık.

    Görüşü, ideolojisi ne olursa olsun, hadiseleri siyaseten yorumlamaya, daha doğrusu kendi bildiği siyaset üzerinden açıklamaya çalışan her kurum, kuruluş, kişi; bu gençlerin ortaya koyduğu “ortaya karışık” talepler ve sokak manzumesi karşısında, son kullanma tarihi geçmiş kaldı (…)”

    Bugün beş yıl sonra, Gezi’nin oluşturduğu hafıza hâlâ canlı ve herşeye rağmen hâlâ o yazının son cümlesindeki iyimserliğimi koruyorum:

    “Barış, huzur, kardeşlik içinde, farklılıkların zenginliğiyle yaşayalım”.

  • Genel seçimler ve tarihin seçimleri

    Genel seçimler ve tarihin seçimleri

    Seçim sath-ı mailine girdiğimiz şu günlerde… İlk üç kelimeyi internette “search” ettiğinizde, şu anki KKTC Başbakanı Tufan Erhürman’ın beş sene önce Yeni Düzen gazetesinde yazdığı nefis bir yazıyla karşılaşırsınız. Erhürman şöyle diyor:

    “Satıh, yüzey demek, mail ise eğim. Bu durumda, seçim sath-ı mailine girmek, seçime doğru eğimi olan bir yüzeye girmek gibi bir anlam taşıyor… Seçim sath-ı mailine girildiği takdirde tüm konsantrasyon seçimin kazanılmasına odaklanır. Kazanmanın tek hedef olarak görüldüğü her ortamda olduğu gibi, bu durumda da, her yol mübah kabul edilecek, hedefe ulaşmak için seçilen yöntemlerin, ideolojiye, ilkelere, ahlaka uygun olup olmadığı, tali ve ancak (olabilirse) seçimden sonra değerlendirilebilecek unsurlar olarak algılanacaktı… Her toplumun da bir vasatı, bir ortalama insan tipi vardır. Bu ‘tip’ler bir araya gelirler ve toplumun en kalabalık kesimini oluştururlar. Toplumla ilgili başka birçok kararda olduğu gibi, seçimin sonucu üzerinde de belirleyici olan bu ‘vasat’tır. İşte seçim sath-ı mailine girildiği zaman seçimi kazanmak tek hedef hâline geldiğine göre, siyasi partilerin ve adayların programlarını ve sloganlarını belirlerken kullandıkları denek taşı bu ‘vasat’ olacaktır. Onların dışında kalanlar her durumda azınlıktadır ve azınlığın ne düşündüğü, ne beklediği önemli değildir”.

    Erhürman’ın Kuzey Kıbrıs için sözünü ettiği “vasat”ın bile, bugün Türkiye için oldukça “seçkin” kaldığı ortada. Hele son zamanlarda bizdeki politikacıların demeçlerine bakınca, değil “vasat” neredeyse “trol” seviyesizliğinde bir ortama düştüğümüz anlaşılıyor. Ancak bu seviyesizliğin bile bir “karakter”i var. O da hep dediğimiz gibi reaktif yani “tepki verme” üzerine kurulu bulunması; düşman saydığı tarafa yönelik tutum alması, yayın yapması. Dahası, yapabileceği tek şeyin bu olması.

    Tarih bize bu “trol karakteri”nin de, bunları kullanarak iktidar edenlerin de herhangi bir kültür, sağlam bir müessese ve doğal olarak kalıcı bir miras bırakamadığını gösteriyor. Umutsuzluk, güvensizlik ve alternatifsizlikle şişen bu anlayış, çeşitli kurnazlıklarla idare-i maslahat etmeye çalışır ve sonunda çöker, unutulur gider. Bize düşense, hak etmediği halde tarihimizin unutulanları arasına giren insanları, olayları ortaya çıkarmak; onların anı ve izlerini görünür kılmak.

  • Bozkurt’u Orta Asya’da, efsaneleri geride bırakmak…

    Bozkurt’u Orta Asya’da, efsaneleri geride bırakmak…

    Türklerin tarihi, şimdiye kadar esas olarak Batılı biliminsanları tarafından yazıldı. Çok daha eski devirlerden, 1893’te Orhun Yazıtla-rı’nın bulunup çözülmesi de dahil geçen uzun sürede; Türklerin ta-rihiyle ilgili çalışmaları Türkler yapmamıştır.Türkiyeli Türklerin kendileriyle ilgili bir tarihsel kimlik oluşturma vekendi tarihine sahip çıkma süreci, cumhuriyetin yedinci-sekizinci yıllarında bir devlet politikası olarak başladı. Şüphesiz bu tarihden önce de bizdeçeşitli adlandırmalar ve yayınlar vardır ama, bunlar bilimsel olmaktan ziyade ideolojik, sanatsal yaklaşımlar içerir. 1930’lu yılların havasını yansıtan “Türk! Öğün, Çalış, Güven” motto’suve yakın dönemde sakıncalı veya sıkıcı bulunarak okullardan kaldırılan“Andımız”, Türk kimliğini bir sıfat olmaktan çıkarıp “benlik”leştirmeye çalışıyordu. Bununla birlikte, kendisi bir Türkiye Türk’ü olmayan Zeki VelidîTogan ve birkaç değerli ismin çalışmaları dışında, türkoloji araştırmaları ülkemizde pek gelişemedi.İçinde bulunduğumuz “kendini bilmezlik” girdabında, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” diyerek reaktif bir milliyetçilik hattına girmemiz belki de kaçınılmazdı. Bu akımın politikacıları uzun yıllar boyunca Türk kimliğinin “ne olduğunu” değil; başta komünizm “neye karşı olduğunu” ifade ettiler. Tarihsel yol gösterici vasfından ziyade “ısırgan” ve “tehditkar” özellikleriyle anılan; bir türlü proaktif bir kimlik kazanamayan vegiderek tüyleri dökülmüş, mahzunlaşmış ve belki de kavminden umudunu kesmiş bir hale düşen Asena; son yıllarda daha ziyade bir el işareti olarak yaşamakta.Prof. Dr. Şevket Dönmez’in bu ay kapak konusu olarak işlediğimiz yazısı, zaten devşirme olan “Bozkurt efsanesi”ni Orta Asya’da bırakıyor. Arkeolojik kazı bulguları, sanat eserleri ve tarih literatürünün incelenmesiyle ortaya konan hipotez, Türklerin ata yurdunun çok daha batıda, Hazar’ın doğusunda bulunduğunu öngörüyor. Bizi yıllardır “doğuya iteleyen” Batılılara nispet Moğollarla akraba çıkmadığımıza mı sevinelim, yoksa Bozkurt efsanesinin artık tamamen boşa çıktığına mı üzülelim? İkisi de değil.Kendimizi, geçmişimizi bilmek ve geleceği inşa etmek yolunda politi-kaya değil bilgiye, ideolojilere değil bilime güvenelim. İnsanları da dünya görüşleri veya inançlarıyla değil, çalışmaları ve işleriyle değerlendirelim. Belki o vakit analarımıza, atalarımıza layık olduk diyebilir, çocuklarımızada daha yaşanır bir ülke bırakabiliriz.

  • Tarih dersinde ‘devamsızlık’tan kalmak

    Tarihte olup bitenleri bugüne uydurmak, son yılların favori uğraşlarından biri. Herkesin kendi çapında tarihçi kesildiği Türkiye’de, buna artık pek de şaşmamak gerek. 1-2 ay evvel söylediğinin bugün tam tersini söyleyen politikacılar ülkesinde, tarih algısı da ancak şizoid bir nitelikte olabilir.

    Aynı anlayışı, daha doğrusu aynı hastalığı, gündelik hayatta meydana gelen acı hadiselerde de görüyoruz. “Acı yarıştırmak” tabiriyle sözlüğümüze giren bu durum, “sen ona üzüleceğine, şurada ölenlere üzül” veya “sen ona hassasiyet göstereceğine şuradakileri düşün” gibi yaklaşımlarla artık 7’den 70’e neredeyse herkesin dilinde, kaleminde, twitter’inde. Kedi-köpeğe mama verenleri bile “bu kadar çok aç insan varken…” diye azarlayanlar ülkesinde yaşıyoruz. Bize doku­nan, bizi üzen, kederlendiren bir gelişme olduğunda, “acaba daha başka ve daha büyük bir acı yaşayanlara haksızlık mı yapıyoruz” diye düşünüyoruz.

    Bu kıyaslamalar ve hastalılıklı algılar atmosferinde “normal olmak”, “nor­mal kalmak” imkansıza yakın. Zira daha önce de söylediğimiz gibi ortada her­hangi bir “norm” kalmamıştır. Kültür, bilgi, inanç, gelenek-görenek ve belki de en önemlisi “asgari” bir ahlakın dahi hiçe sayıldığı bu koşullarda, insan sadece bir suret olarak kalır. Suret-i haktan görünen insanlar ülkesinde de, haksızlık ve adaletsizlik “normal”dir.

    Türkiye tarih dersinde de “devamsızlıktan” çakmıştır. Her gelen iktidarın kendi dönemini övmek yolunda öncekileri kötülemesi bir yere kadar “kabul edilebilir” bir siyaset olabilir ama; bugün bizdeki geriye doğru sıralamada Ab­dülhamid, Yavuz, Kanuni, Fatih, Osman Bey’den oluşan hattın dışında kalan­lar artık neredeyse kötü anılmakta veya hiç anılmamakta, anlatılmamaktadır. Atatürk alerjisi ise artık malum kronik bir rahatsızlık halindedir ama, işin il­ginç tarafı, özellikle son dönem yüceltilen II. Abdülhamid’in dahi bilinmemesi veya yanlış tanıtılmasıdır. TRT’de başlayan Abdülhamid dizisindeki çarpıtma­lara, gerçeküstü konuşma ve davranışlara hayret ederken; birdenbire kendimizi Kut’ül Amare dizisi gibi berbat bir vodvil karşısında bulunca “padişahım biz et­tik sen etme” noktasına gelmemiz de “normal”dir.

    Bu sayımızda II. Abdülhamid’in son dönemini, iktidardan düşürüldükten ölümüne kadar geçen safahatini ele alıyoruz. “Beğenelim beğenmeyelim, ama önce bilelim” desek de belki boş. Zira son döneminde Beylerbeyi Sarayı’na ka­patılan II. Abdülhamid, bugün de aktüel siyasetin yörüngesine hapsedilmiş du­rumda. Oysa ki tüm bunların ötesinde, yüzü Batı’da, yüreği Doğu’da ama devleti merkezde tutmaya çabalayan önemli bir lider Abdülhamid.

    Dokuzuncu yılımızı tamamlarken, “şimdiki zaman”a sıkışanlara karşı aklını ve yüreğini geniş tutan tüm okurlarımıza teşekkür ediyoruz.

  • Rüşvet ve merkezî devlet

    #Tarih Dergi 44.sayı

    Paranın rengi ve kokusu olmadığı gibi, dünya görüşü veya ideolojisi de (di­ni-imanı dahil) yoktur. İktidar sahipleri tarihin her döneminde, her re­jimde, halktan zorla gaspettikleri veya yasal yollarla topladıkları vergi­lerin bir kısmını devletin kasasından kendi kasalarına aktarmıştır. “Kamu ve devlet yararı” için alınan-verilen rüşvetler kişilerin servetlerine servet eklemiş, dünya tarihi çok büyük oranda ve tabii “belgesiz” olan bu hadiseleri kaydede­memiştir.

    Bugün, para hareketlerinin neredeyse yarısı (belki de fazlası) kayıtdışı olan ülkemiz belki pek varlıklı değildir ama, rüşvet ve rüşvete dayalı hareketler bakı­mından tarihte gayet zengin örnekler çıkarmıştır. Bu “işini bilen” devlet ve “işi­ni bilen” vatandaş halleri, tepeden aşağı küçülen şekilde tüm toplumu sarıp sar­malamış, yönetim hatta yaşayış sistemlerini etkilemiştir. O kadar ki, bugün ar­tık “yiyor ama çalışıyor” diye ifade edilen durum âdeta rüşveti meşrulaştırmış, kamu görevinin bizdeki doğal bir niteliği halini almıştır. Ancak dediğimiz gibi, rüşvet alma-verme devlet görevlileri ile sınırlı bir alış-veriş değildir; sivil top­lumun neredeyse bütün katmanlarında, küçülen oranlarda, yüzyıllardır devam eden bir gelenektir. Dolayısıyla devlet katında da günlük hayatta da bir işi hal­letmek, bir süreci hızlandırmak veya bir belayı geçiştirmek için rüşvet alıp ve­rilmesi sadece tarihî olarak değil, gündelik anlamda da “haber değeri” taşımaz.

    Ne var ki gerek uzak gerek yakın tarihimizde bilinen rüşvet vakaları, para yi­yen kişilerin bu varolan sistem içerisindeki “normlar”ın, yani “normal” addedi­len miktarların çok üzerine çıkmaları sonucu ortaya dökülmüştür. Yani özetle “canım, o kadar da olmaz” hali vardır. Zira yazılı olmasa da rüşvet miktarları­nın “kabul edilebilir” yani varolan sistemi etkilemeyecek ölçüde belirlenmesine dikkat edilirdi. Bu limitlerin aşıldığı belli olduğunda, durum civardaki diğer rüş­vet alıp-vericilerin dikkatini çeker ve ilgili şahıs ipe, hapse, sürgüne yollanırdı.

    Ülkemiz aydınında “Türkler’in göçebe geçmişi”ne dair bir tür olumsuz yak­laşım vardır. “Sonradan Anadolu’ya gelme” bir tür “sonradan görme” gibi yansı­tılır ve bunun yanına “köylülük” de eklenir. Ancak hatırlamak gerekir ki, rüşvet başta olmak üzere çeşitli kepazelikler İstanbul’un fethinden, Fatih döneminden hemen sonra, merkezî devletle kurumsallaşmıştır.

  • Bir tarih yazarı: Oğuz Atay

    tarih - Vefatının 43. yılında sevgiyle, saygıyla. #OğuzAtay (#tarih, 43.  Sayı, Aralık 2017) | Facebook

    Oğuz Atay bu ülkedeki insanların, yaşarken ifade edemedikleri durumları yazmıştı. Sağlığında olmasa bile, 1977’deki ölümünden sonra tüm Tür­kiye’ye maloldu, bir klasik oldu. Ardında tekrar tekrar okunan, eskime­yen romanlar-hikayeler bıraktı. Bizden de böyle bir yazar çıktığı için çok öğü­nüyoruz ama, hakkında yazılan yazılar, yapılan araştırmalar sınırlıdır. Halbuki Oğuz Atay edebi değerinin yanısıra, yakın tarihimizin insanlık hallerini anla­mak, şimdiki zamanın değerlerini, değersizliklerini kıyaslamak açısından da bir referanstır.

    15 sene önce Oğuz Atay’la ilgili yazdıklarım, onun yaklaşımlarına dair bir hissiyatı ifade ediyordu:

    “Bugün onun yazdıklarını tekrar okuduğumda, Oğuz Atay’ı fena yapan, ca­nını yakan biçimsizliklere bile nerdeyse sarılasım geliyor. Eski Türk filmlerin­deki kötü adamları görmüş gibi oluyorum. Bugünün kötülüğü, sahtekarlığı ve kalitesizliği karşısında, 30 sene önceki alçaklıkları bile affedilebilir buluyorum. Mesela o zamanların ‘kendini bulamamış’ ve de ‘tedirgin’ cumhuriyet aydınla­rı bile, şimdinin kendini, yolunu ve sponsorunu bulmuş, çetesini kurmuş, ‘söy­lem’ini oturtmuş modern, hatta postmodern hokkabazlarının yanında naif falan kalıyor. O zamanın örümcek kafaları bile, şimdinin global-globül beyinlerine nazaran daha orijinal ve hakiki gözüküyor.

    Oğuz Atay bir tarih yazarıydı aslında. Üstelik sadece cumhuriyet dönemine değil, bir şekilde bu coğrafyaya, bu ‘Kenar Batı’ya gelmiş insanların varoluş-his­sediş-duruş tarihine tanıklık etmiş; kurgularıyla yaşadığımız gerçekliği sars­mıştı. 1987’de Cumhuriyet’te onun hakkında bir yazı yazma cüretini gösterdi­ğimde ‘Oğuz Atay’ın koyduğu dil aynasından kaçış yok’ demiştim. Bugün hâlâ o aynanın kör noktasız olduğunu düşünüyorum ve ne zaman onunla ilgili bir birşeyler yazmaya koyulsam, kendimi yakalanmış hissediyorum. Kitaplarından birini açıyorum; herhangi bir pasajı okumaya başlıyorum ve üstüne bastığım ze­minin sağlam olmadığını hatırlayıp rahatlıyorum”.

    Oğuz Atay, okunduğu her dönemde, her yaştan insan için, herşeyden ön­ce insanın kendisi için bir farkındalık yarattı. Eserleriyle yaşayacak. Ve biz her okudukça kendimizi biraz daha bileceğiz.

  • Şehitler, gaziler ve biz Türkler

    Dünyada çok fazla acı var. O bakımdan kendimizinkiler de dahil, hepsiyle birden uğraşamayız. Bunlar bize çok dokunsa da bir kısmını kafamızdan siler ve hayata devam etmek için umudumuzu besleriz.

    Bir de kendi şahsi dertlerini, acılarını hiçe sayıp başkaları için, devlet için, millet için veya herhangi bir ideal için hayatını, kendi canını ortaya koyanlar var­dır. Bunlar karar verici pozisyonda olmayan, sadece “işi o olduğu için” belirli bir göreve gönderilen ve o işi hakkıyla yapmaktan başka bir düşüncesi bulunmayan insanlardır. İşte Doğu ve Güneydoğu’daki hassas bölgelerde görev verilen askerler, tam 33 yıldır burada savaşıyor, şehit düşüyor, sakat kalıyor. İşte bu insanlar her türlü takdirin üzerinde, yakın tarihimizin en fedakar, en cefakar kahramanlarıdır. Her türlü siyasi ve dönemsel yaklaşımların ötesinde, her zaman ve gelecekte de başımızın üzerinde taşımamız gereken kişilerdir.

    Ama maalesef böyle olmuyor. Hem devlet hem millet olarak gerek şehitlerimi­ze gerek gazilerimize vefa göstermiyoruz. Onları sadece millî günlerde, yıldönüm­lerinde veya aktüel ajandanın fonksiyonu olduğu hallerde hatırlıyoruz, anıyoruz.

    Savaşa gönderilen ve o savaştan sağ çıkmış her asker, yaralansın-yaralanma­sın gazi olarak anılır. Şehitlerin aileleri, gaziler ve birinci derecede yakınlar da devlet tarafından her daim ve o devlet varoldukça bakılır. Diğer türlü devlet de millet de olunamaz. İnancımız, bakışımız ne olursa olsun; laf, propaganda, hama­set edebiyatıyla sahici bir duyarlılık oluşturulamaz.

    Peki neden? Peki neden “ata binen Türk atasını tanımaz”? Neden şehitler ve gaziler bu toplumda öteden beri, en azından Çanakkale’den bu tarafa hep “söz­de” saygı görmüştür? Neden onların adları da, anıları da, şu son yıllarda dilimize giren berbat ama maalesef gerçek ifadedeki gibi “tarih olmuştur”? Neden yıllar­ca askere, Güneydoğu’ya gönderilen gençler davul-zurna-konvoyla uğurlanmış ve dönüşlerinde sessiz sedasız kendi evlerine çekilmişler ve unutulmuşlardır? Ne­den ülkemizde, örneğin Avustralya’da olduğu gibi bir “Gaziler Bakanlığı” yoktur, kurulmamıştır? Neden yıllardır gaziler kendi kurdukları derneklerde, üç kuruş protez parası için, sosyal hakları için, mütevazı maaşları için, her şeyi bir kenara bırakın, saygı-sevgi için debelenmek zorunda bırakılmışlardır?

    Kimse sadece acılarla yaşayamaz. Ama onları hatırlamadan, onlardan ders çı­karmadan ve ölüme yollanan insanları yaşatmadan, bizler de yaşayan ölüleriz.

    Tüm şehitlerimizi rahmetle anıyor, gazilerimizin önünde saygıyla eğiliyoruz.