Kategori: Edito

  • İktidar, muhalefet ve ahlak üzerine

    İktidar, muhalefet ve ahlak üzerine

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimini Ekrem İmamoğlu kazandı. Tekrarlanan seçim sürecinde Cumhur İttifakı, hükümet ve yandaş medya birbiri ardına o kadar büyük hatalar yaptı ki, aşağı yukarı başa baş olan oy dağılımı İmamoğlu lehine açık bir farka doğru gitti. 

    İmamoğlu’nun kampanyasına, genel yaklaşımına ve toplamdaki başarısına lafım yok; ancak öncesinde yaşananlar herhalde “rakibi kazandırmak için neler yapılmalı?” başlığıyla ironi tarihine, “bir seçim öncesi yapılmaması gerekenler” başlığıyla siyasi literatüre geçecektir. 

    Siyasi partiler şüphesiz iktidar hedefiyle kurulur ama, 18 yıl önce kurulan Ak Parti’nin herhangi bir şekilde “muhalefet etmek için” tasarlanmış bir yapısı, geleneği yok. Evet, özellikle 2007-2014 arası verilen hizmetleri teslim edelim ama, Ak Parti’nin söylemi esas olarak ve çok büyük oranda reaksiyon üzerine, “Eski Türkiye’nin yanlışları, günahları” üzerine kurulu oldu. Aksiyon aldığı birçok sahada ise Eski Türkiye’nin kötü alışkanlıkları fazlasıyla sürdürüldü. Bununla da kalmadı, Eski Türkiye’de kısmen de olsa devam ettirilmeye, oturtulmaya çalışılan eğitim, yerli üretim (buğday, hayvancılık), adalet sistemi, çevre, enerji, dış ilişkiler gibi bir dizi temel alanda dünya konjonktüründeki değişiklikler hakkıyla izlenemediği gibi, ciddi gerilemelere sebep olundu. 

    Diğer taraftan CHP’nin de “muhalefet” alanında epey problemli bir yapı olduğu ortadadır. Bülent Ecevit’in genel seçimleri kazandığı 1977’den bu yana 42 sene geçti ve İstanbul sokaklarında 23 Haziran’da gördüğüm sevinç, bu kadar zaman sonra ilk defa İmamoğlu’yla yaşanabildi! Bu uzun süre zarfında “sosyal-demokratlar” genel olarak hep muhalefette kaldılar ama bu işte de hiç başarılı olamadıklarını “zaman” gösteriyor. 

    Yakın ve uzak tarihimizde yer etmiş veya fiilen yer etmekte olan liderleri, fikrimize, inancımıza, ideolojik tercihimize göre değerlendirmek bize bir “ahlaki üstünlük” sağlamaz. Ancak maalesef son yıllarda yaşananlar, artık “Allah akıl-fikir versin” dememize yolaçacak “ucuz cinlikler” seviyesinde derin bir ahlaksızlığa evrilmiştir. 

    Tüm bunlara rağmen toplumu idare etmek keyfiyetini haiz liderlerin kendi yönetim ve insani hatalarını dile getirmesi, “rakiplerim bunu kullanır” endişesinin ötesine geçmesi, Türk toplumunda neredeyse hiç görmediğimiz ve en çok ihtiyaç duyulan bir durumdur. Ve geldiğimiz nokta, artık bu yıpranmış gündelik siyaseti, ucuz itişmeleri terkedip, iş yapma, şehri ve ülkeyi ve kaliteyi yükseltme noktasıdır. 

  • Tarihini ve kendini kaybetmek

    Tarihini ve kendini kaybetmek

    Yeniden ve yeniden ve yeniden seçim sath-ı mailine girdiğimiz şu günlerde, günlük siyaset dışında konuşan, çalışan az sayıda insana rastlıyoruz ülkemizde. Daha önce biz Türklerin bugünkü en temel meselesinin akıl sağlığı olduğunu yazmıştım ama, bunu tabii “klinik” bir mesele olarak dile getirmiştim. Zira belki de dünyanın hiçbir milletinde görülmeyen tür bir “akla” sahip olduğumuz su götürmez.

    Gündelik hayatta kendi kendimize, kendi kendimizi yüceltmek için “pratik zeka” olarak adlandırdığımız bu “akıllı hareketler”, aslında belki de çok daha büyük bir probleme, keskin ve tedavisi pek zor bir tembelliğe işaret ediyor. İdeolojiler, inançlar, dünya görüşleri, siyasi kamplaşmalar ve tabii en önemlisi dönemsel çıkarlar ve “avantalar” etrafında ilerleyen Türk milleti; kendini kaybettikçe sloganlara, hiddete, şiddete, sahtekarlığa, ahlaksızlığa doğru savruluyor.

    Şüphesiz tarihteki atalarımızın-analarımızın bir bütün olarak şerefli insanlar olduklarını söyleyemeyiz ama; bugün içinde bulunduğumuz “düşük haller”in tarihimizdeki herhangi bir dönemle mukayese kabul etmeyecek seviyede, yani deniz seviyesinin bile altında olduğunu söyleyebiliriz. Bu konu gündeme geldiğinde, yine çoğunluğun görüşü, ülkemizde “aile terbiyesinin kalmadığı” yönündedir. Dolayısıyla bu “terbiyesizlik” hâli, hem özel hem toplumsal hayatı son derece olumsuz etkilemektedir. Ancak böyle düşünen aile buyüklerinin neredeyse tamamı kendisine toz kondurmaz ve esas olarak “modern hayat”ı ve interneti ve kendileri dışındaki her türlü “dış güçler”i bu durumdan sorumlu tutar. Aslında problem de büyük oranda burada, bu yaklaşımdadır. Türk milleti geleneklerini, göreneklerini olduğu gibi kendi tarihini de taşıyamamış, aktaramamıştır. Bunun nedeni de bana kalırsa yol-yordam-metot bilmemesi (ve bunu öğrenmeye niyet etmemesi), kendini eleştirememesi ve sadece geçmişi yücelterek, şimdiki zamanın sonsuz sanarak idare etmesidir.

    Kısacası hem şahsi anlamda hem memleket meselelerine yaklaşım konularında, ciddi bir restorasyona ihtiyacımız var. Bunu da salt psikolojik denilen faktörlerle, iyimserlik ve umut adı verilen hâllerle gerçekleştiremeyeceğimiz ortada. Merkezinde eğitim olan, eğitimci yetiştirmek olan bir master plan yapma işi en acil görevdir ve birbirimizle didişmeyi bırakıp erken cumhuriyet devrinin heyecanını somutlaştırmak yolunda biraraya gelmeliyiz.

    Diğer türlü, Türklerin tarihindeki finalde bir araya geleceğiz.

  • Savaş hukuku, barış hukuksuzluğu

    Siyasi iktidar tutkusu, şüphesiz eski bir hastalık. Tabii daha ziyade bir erkek hastalığı. Belli bir cinsel ve cinssel iktidarsızlık halinin diğerlerine hükmetme kudretiyle, hatta zulmetme keyfiyetiyle dengelenmek istenmesi, herhalde Freud öncesi de vakiydi. Aynı şekilde, modern zaman kralları olan başkanların-diktatörlerin aldığı canlar, döktüğü kanlar, öncekilerle mukayese kabul etmez boyuttadır.

    Yakın tarih günümüzde hem dünyada hem Türkiye’de siyasetin ve hakim ideolojilerin güdümünde şekillenmekte, öğretilmektedir. Bu durum muhtemelen daha eski zamanlardan beri böyleydi. Bu silsilenin dışına çıkabilmiş az sayıda tarihçi vardır ve bugün tarih onları hatırlamakta, yazmaktadır. Gelecekte de böyle olacak ve doğrulanmış, araştırılmış, test edilmiş olguların yazıldığı eserler referans teşkil edecek.

    Gerçeğin birçok yönü var ve şüphesiz tarihçiler bütün vechelerini ortaya çıkaramaz. Ayrıca gerçeklik algısının, tanımların ve dilin zamanla değiştiğini düşünürsek, tarihçinin iğneyle kazdığı kuyuların devasa derinlikte ve çeşitlilikte olduğunu takdir edebiliriz. Günümüzde günümüzün değer yargılarının ötesine geçme kavrayışı-cesareti gösterebilen; gereken engin dil, arşiv ve arazi bilgisine sahip zaman yolcusu tarihçiler pek nadirdir.

    Tarihteki linç hadiseleri birbirinden farklı saiklerle farklı şekillerde yaşanmış, büyük acılarla bezenmiş. Cana ve kimi zaman mala yönelik bu “çökme”ler, insan türünün hayvan diye tanımladığı türlerden gerçekten farklı olduğunu, yani daha “aşağıda” olduğunu gösteriyor. Belki de bu benzersiz özelliğimiz sayesinde diğer türlere galebe çalabildik ve dünyanın kontrolünü ele geçirdik. Bunu da “medeniyet” gibi kavramlarla rasyonel kılarak kendimizi sevdik, beğendik. Bugün de “ayıp olmasın” diye diğer türlere anlayış gösterip, onları koruyoruz; koruyor gibi yapıyoruz.

    Geçen ay Kemal Kılıçdaroğlu ve yanındakilere yönelen linç girişimi, bu insanların siyasi ve önemli bir sosyal konumları olduğu için gündeme oturdu. Oysa ki daha “küçük çapta” ve popüler olmayan-bulunmayan linç vakaları gündelik hayatımızın her yerinde, her gününde. Gel de tarafların silahlı-teçhizatlı bir şekilde birbirlerine saldırdığı sıcak savaşları, aşağı yukarı eşit koşullarda meydana gelen muharebeleri özleme! Militarist savrulma eğer buysa (bu galiba); onun rüzgârın ehveni şerdir.

  • Nerdeeen nereye: Kaybolan gazetecilik

    Tarih Dergi 59.sayı

    Bugün Türkiye’de en itibarsız, en güvenilmez meslekler anketi yapılsa, zannediyorum gazeteciler-gazetecilik uzak ara ilk sırayı alır. Hatta siyasetçileri bile geride bırakır. Bizim ülkemizde basın, belki hiçbir zaman Batı’daki seviyeye, anlayışa, kaliteye ulaşamamıştır ama, yine de iyi örnekler, iyi gazeteler ve iyi habercilik bir zamanlar mevcuttu. 

    Batı’daki seviye demişken hatırlatalım: 1. Dünya Savaşı sırasında bile, Britanya hükümetini, örneğin Çanakkale seferini açıktan eleştiren Ellis Ashmead-Bartlett ve Keith Murdoch (Rupert Murdoch’un babası) gibi İngiliz-Avustralyalı gazeteciler ve onların haberlerini yayımlayan gazeteler vardır. Bunlar ağır sansüre rağmen Çanakkale’de gördüklerini yazmışlar ve hatta savaşın seyrine etki etmişlerdir. 

    Bizde ise ana akım medyanın göreceli olarak devletten uzaklaşması 1960’lı yıllardan itibaren başlamış, Haldun Simavi ve Günaydın ekolü (Tevfik Yener), 70’li yılların başında bu Batılı anlayışın öncüleri olmuştur. O dönemlerde, örneğin kaçak pozisyonda olan Deniz Gezmiş’le röportaj yapmak veya Başbakan Demirel’e “posta koymak”, bugünlerde hayal dahi edilemeyecek şeylerdir. 

    Şüphesiz sonraki dönemlerde de iyi gazetecilik ve kaliteli gazeteler vardır ama, bunlar esas olarak “muhalif” kimliğiyle yayın yapan ve ana akım dışındaki yayınlardır (Hasan Cemal-Okay Gönensin’li Cumhuriyet ve sonra Yeni Yüzyıl gibi). 

    Gazetecilik işinin temel karakteri, muhalif olmaktır. İktidarda kimin olduğu veya haberi yapan gazetecinin, editörün, yayın yönetmeninin siyasi görüşü-inancı önemsizdir. Önemli ve esas olan, haberle kurulan bağımsız kamu denetimidir; milletin bilgilendirilmesidir. Dolayısıyla gazetecinin kendisi ister kızıl komünist, ister koyu faşist, ister ne olursa olsun, işinin ehli yani kaliteli ve donanımlı olmalıdır. Yaptığı haberde kendi inanç ve ideolojisinden de, siyasetin taraflarından da vareste olmalıdır. 

    Bu durum tabii günümüz Türkiye’si için uzak bir hayal. 

    Yazılı basının artan nüfusa rağmen 20 yıl önceki satış rakamlarına bile ulaşamamasını dijital medyanın gelişimine bağlayanlar; bir zahmet ABD’deki, Avrupa’daki, Japonya’daki gazetelerin-dergilerin satış rakamlarına bakıp utanabilirler. Ortaya çıkan bu vahim tabloyu esas olarak siyasi iktidarların baskıcı tutumuna bağlayanlara da şunu sormak lazım: Yarın ülkede gelmiş geçmiş en özgürlükçü siyasi yönetim iktidara gelse, gazete ve dergiler daha kaliteli mi olacak? 

  • Üç mesele

    Türk toplumunun Şubat 2019 itibariyle üç temel problemi var. Bunlar 1. Akıl sağlığı, 2. Adab-ı muaşeret veya görgü kuralları, 3. Kendini bilme olarak sıralanıyor bana kalırsa. Bu temel konularda bir iyileşme, bir ortaklık sağlanamadan, diğer bahislerde, yani eğitim, adalet, ekonomi ve siyasette kalıcı ilerleme beklenmemeli. 

    Yaygın anlamda kabul görecek ve ilerde Magna Carta veya Sened-i İttifak benzeri bir vesika olarak tarihe geçmesi muhtemel ayrıntılı bir “toplumsal sözleşme”, şu anda aklı başında, saygılı ve kendini bilen her Türk vatandaşının ihtiyacıdır. Ülkemizin herşeyden önce coğrafi sınır ve zeminini korumak, bunu gelecek kuşaklara sağlam şekilde aktarmak istiyorsak; giderek derinleşen politik görüş ayrılıklarımızı ortak bir temel üzerinde ele almayı düşünmeliyiz. Yani birbirimizi süründürecek hatta boğazlayacak olsak da, bunu kodları-koordinatları belirlenmiş bir ahlak alanında, bir “moral” sahada yapabilmeliyiz. Diğer türlü zaten çok ağırlaşmış bulunan sosyal buhran, dönemsel hatta neredeyse anlık olarak “gücü gücü yetene” haline dönüşecek, hükümet edenlerin dahi iktidar edemeyecekleri bir kaos herkesi yiyip bitirecektir. 

    Tarih bize aktüel gelişmelerin empoze ettiği halleri ve bu süreçlerdeki insan kararları ile sonuçlarını aktarır. Bunların tamamını hayat devam ederken idrak edemeyiz elbette; ancak veya belki tahayyül edebiliriz. Diğer türlü tarih, tarih olmazdı. Ancak içinde bulunduğumuz günler, çocuklarımız ve torunlarımız için büyük ve giderek artan bir belirsizlik içindedir. 

    Bununla birlikte komşularımızda ve dünyada yaşanan belirsizlikler de, çoğu zaman ülkemizdeki olumsuzluklar için bir kılıf, adeta bir kabullenme oluşturmaktadır. Yani “dünyanın çivisi çıkmış kardeşim, biz ne yapalım” halleri veya diğer ülkelerdeki kepazeliklere işaret ederek “yat kalk, durumuna dua et” vaziyetleri… Yakında “kurtarılacak gün kalmayınca”, şimdiki zamanın da sonsuz olamayacağını acı şekilde anlayacağız ama, o vakit artık kendimizi bilmemiz için vakit kalmamış olacak. Bizim için zaten hava nahoş. Önemli olan bu coğrafyadaki varlığımızı devam ettirecek genç nesiller. Onlara pek de hayırlı bir miras bırakamayacağımız her halimizden belli de, hiç değilse önlerinden bir an evvel çekilelim. 

    Mustafa Kemal Atatürk, bizim 20. yüzyıl başlarındaki müstesna bir şansımızdı. Ateşe düşmüş bir milletin, Çanakkale’nin güveniyle tekrar ayağa kalkmasını sağladı. Onun üzerinden yaldızlı kitaplar, cilalı laflar üretenlerin, bugün Atatürk’ün adını bile anmakta zorlananlarla aslında “aynı yolda beraber yürüdüklerini, aynı yağmurda beraber ıslandıklarını” düşünüyorum. 

  • 10. yıl

    10. yıl

    Bu sayımızla birlikte #tarih dergimiz 10. yılını tamamlıyor. Dünyada ve Türkiye’de çok hızlı bir değişim-dönüşüm yaşanan bu son 10 yılda, tarih dergimizin yayın hayatına devam etmesi bile tek başına önemlidir. NTV döneminde Ferit Şahenk ve dergimizin fikir babalığıyla yetinmeyen, 2014’te #tarih adıyla yeniden doğuşunu sağlayan Cem Aydın ile bayrağı ondan devralarak yayın hayatımızı sürdürmemizi mümkün kılan Candaş Tolga Işık ilk sırada anılmayı hakediyorlar. Bilgi birikimleri, parlak fikirleri, alın terleriyle ilk günden bu yana dergimizin kendisine has yayın çizgisinin oluşmasına/sürmesine katkıda bulunan, halen bizimle olan ya da olmayan tüm ekip arkadaşlarımıza, yazarlarımıza ve yayın kurulu üyelerimize müteşekkiriz. Ama bugün 10 yıllık bir başarı öyküsünden söz edebiliyorsak, bunda en büyük pay sahibi şüphesiz 2009’dan bu yana ve sonrasında dergiyi alan-okuyan insanlar, yani sizlersiniz. 

    Türkiye, malumunuz özel bir coğrafya. Biz Türkler de eksisi-artısısı ile öyleyiz. Köklerimiz, kökenlerimiz ve bu memlekette yaşanmış hadiselere dair bilgiler, belgeler, kitaplar devasa hacimdedir. Lakin daha önce de çok defa belirttiğimiz gibi, bunlardan pek azı bizim coğrafyada veya bizim insanlarımız tarafından üretilmiştir. Metot bilgisi, dil bilgisi, arşiv ve arazi çalışmasına dayalı uzmanlık isteyen tarihçilik mesleği, ancak sağlam bir temel eğitimin üzerine inşa edilirse hakkıyla ortaya çıkar. Ülkemizin temel eğitim konusunda dahi dünya sıralamasında aşağılara yuvarlandığı bu dönemde, tarih alanında orijinal ve uluslararası değer taşıyan bir üretim yapılması zaten beklenemez. Ortaya çıkan nadir ve uluslararası önemi haiz tarih çalışmalarını da elimizden geldiğince bu sayfalarda sizlerle buluşturmaya çalışıyoruz. 

    Tarih bilgisi zayıf insanlar ve ülkeler, tarihi kendi işlerine geldiği biçimde anlatarak-yazarak hayata devam ederler. Böyle oldukça da tarihle bağlantıları zayıflar, gevşer. Aslında böyle olması da normaldir ve zaten bu hedeflenir. Zira her yeni devrin iktidarı, kendini öncekilerden daha farklı, daha iyi, daha özel ve güzel olmakla tanımlamak ister. Bunu yaparken de “biz milletin emrindeyiz” der. 

    Biz ise tarihin emrindeyiz. 

  • Kültür yoksa demokrasi de yok

    Kültür yoksa demokrasi de yok

    Aralık ayının son günlerine doğru, bir defa daha tarihten çıkıp bugünün gerçekleriyle çarpıldık. Seçim sath-ı mâiline doğru yükselen-yükseltilen siyasi tansiyon, bu defa da Metin Akpınar ile Müjdat Gezen’in sabahın erken saatinde savcılık tarafından ifadeye çağrılmasıyla “hiper” seviyelere çıktı.

    Aktörüne, sanatçısına, edebiyatçısına değer vermeyen, sahip çıkmayan devlet, devlet olma özelliğini yitirir. Emirle harekete geçen hukuk, Emirlik denilen ülkelerde olur; yani olmaz. Türk milleti, farklılıkların zenginliğiyle hemhal olmuş, varolmuş bir millet. Saygısızlık-sevgisizlik, zaten insanı aşağı düşürür. Hedef göstermek, ayrıştırmak, ayrışmaları körüklemek… Bunlar bizleri de ülkeyi de daha ileri taşımak yerine, felaketlere davetiye çıkaran tutumlar. Yakın-uzak tarihimiz maalesef bunlarla dolu. Osmanlı Devleti fethettiği topraklarda, gayrimüslimlere gösterdiği insanlığı, insicamı; kendi doğduğu Anadolu coğrafyasına çok görmüş. Batılıdan gelen hakarete, saldırıya karşı durmuş, bâtıla haddini bildirmiş ama; yine Batılıdan gelen övgü ve teveccüh karşısında gevşeyip pohpoh (!) olmuş.

    Ülkemizdeki ayrışmadan medet umanlar, bunun nasıl bir karanlığa dönüşebileceğini, çoluklarının çocuklarının nasıl bir geleceksizliğe doğru gittiğini göremeyecek kadar şimdiki zamanın kulu-kölesi olmuştur. “Kendini bulamamış” cumhuriyet aydınını yerin dibine batıranlar, aynı topraktan bir alternatif kültür çıkaramayacak ölçüde cehalet batağına saplanmıştır. Reaksiyondan başka hiçbirşey üretemeyen, sonuçta kendini paralar-bitirir. Sonuçta, bizde hep sıklıkla dile getirilen “bizde demokrasi kültürü yok” cümlesini bu bakımdan ele almak gerekir. Doğrusu, “kültür olmadığı için, demokrasi zaten yetişemez”dir.

    Cumhuriyet döneminde, özgün ve kaliteli eserleriyle dünyamızı zenginleştiren aydınlar da çıktı. Ama bunların da bilerek kıymetleri bilinmedi; hapislerde süründürüldüler veya unutulmuşluğa terkedildiler. Bunların başında şüphesiz Nâzım Hikmet gelmektedir. Bu sayımızda da bilinmeyen şiirleriyle kapağa taşıdığımız Nâzım Hikmet, asırlarca yaşayacak.

    Peki biz nasıl yaşayacağız?

    “Kendini bulamamışların sadece cumhuriyet rejimi ve cumhuriyet aydını olmadığını anladığımız, bu tespit ve otokritik üzerinde uzlaştığımız zaman ülkemizin bir şansı olabilir… Elitlerden nefret edenler, kendi camialarındaki kültürsüzlük içerisinde biten ve giderek her tarafı kaplamaya başlayan yabani otlarla mı beslenecek?” diye yazmıştım beş sene önce. Rövanşist ve otoriter yaklaşımlar, ülkemizi de insanımızı da mutluluğa, refaha taşıyamaz.

    2019’da umuda, kardeşliğe ihtiyacımız var.

  • Tarihe bakışaçımız, tarihle bağlantısızlığımız…

    Tarihe bakışaçımız, tarihle bağlantısızlığımız…

    Büyük Britanya’da “Kral öldü, yaşasın (yeni) kral” deyişi meşhurdur. Ancak İngilizler bunu eski kralın her anlamda “gömülmesi” diye anlamamışlar ve yine hepimizin bildiği gibi son 10 yüzyıldır her dönemin kaydı-kuydunu gayet ayrıntılı biçimde arşivlerinde tutmuşlar. Üstelik sadece hanedanın değil, gündelik hayatın, gündelik hadiselerin ve sonradan “sivil toplum” denilen müktesabatın yazılı kayıtlarından bahsediyoruz.

    Bugün ülkemizde ise sadece aktüel konuların, siyasetin ve paranın civarında var olan ve yaşadığı zamanı mutlak sayan yöneticiler çoğunlukta. Aslında bunlar hiç de “zamane insanı” sayılmazlar. Öyle ya; Fatih Sultan Mehmet gibi, Barbaros Hayreddin gibi gerçekten tarihimizde fark yaratmış, ülke yaratmış büyük isimler, Osmanlıların uzun unutuş dönemlerinden nice sonra 20. yüzyılın başlarında hatırlanmışlar, cumhuriyet döneminde taçlanmışlar. Barbaros’un İstanbul-Beşiktaş’taki vakıf arazisini, hem Ortaköy hem Dolmabahçe tarafından istimlak ettiğimizi, Sinan Çuluk’un kaleme aldığı bu ayki kapak konumuzda arşiv belgelerinden öğrenebilirsiniz. Bu da yetmemiş. Barbaros hafızalardan da silinmiş. Nice sonra İstanbul’a gelen “gâvur” araştırmacılar sayesinde yeniden hatırlanmış.

    Bizde pek yazılı kayıt olmamasını, “sözlü kültür”e bağlayanlar çoktur. Ancak bu sözler uçucu olduğu gibi, her dönemin rüzgarına göre de yön değiştirirler. Her yeni dönemin yeni realitesi de, kendinden öncekileri “sözde” yüceltirken, günün fırsat ve değerlerini “en iyi şekilde” yeniden “değerlendirir”.

    Önceki sayılarımızda, İstanbul’un fethi sırasında şehit düşen Yeniçerilerin gömüldüğü Tepebaşı-Haliç sırtlarının, daha Yavuz Sultan Selim döneminde nasıl Avrupalılara tahsis edildiğini yazmıştık. Çok sonrasında, dönem haritalarında (Pervititch) “Türk mezarlığı” olarak geçen kimi alanlara bizzat II. Abdülhamid’in iradesiyle nasıl otel dikildiğini de!

    Bugün ülkemiz coğrafyasında, özellikle tarihî başkent İstanbul’da yaşanan tarih kıyımına bakınca, bunun son dönemlere özgü bir talan-yağma olduğunu düşünmek yanlış olur. Atalarımız da atalarının sadece “para ve saha” mirasına sahip çıkmış; onlardan tevarüs ettikleriyle yaşayıp, yine onlar gibi unutulmuşlardır. Bir şekilde unutulmamayı başaranlar ise, onları hatırlayanların yalan-yanlış ve tabii ilgili dönemin çıkarlarına uygun şekilde biçimlendirilmiş halleriyle yaşamıştır. Yani yeniden dünyaya gelseler, “beni unutsanız daha iyiydi” diyecek durumlara sokulmuşlardır (bkz. Sultan II. Abdülhamid).

    Kısacası tarihle olan gerçek bağlantısızlığımız, aslında bu ülkede yaşarken fazlasıyla ihtiyaç duyduğumuz bir haldir. Daha önce de “Ata binen Türk, atasını tanımaz” şeklindeki “atasözü”nü hatırlatmıştım. Onun devamına eklenebilecek en isabetli atasözü ise herhalde “Bindik bir alâmete, gidiyoruz kıyamete”.

    Bu kadar “at” demişken… İnsanları bilmem ama Bold Pilot herhalde nesiller boyu hatırlanacak.

  • Belirsizleşen geleceğimiz, tükenmeyecek umudumuz

    Belirsizleşen geleceğimiz, tükenmeyecek umudumuz

    Bizde insanlar yaşlandıkça, tarihine yaklaşır. Kimi Batılı memleketlerden farklı olarak, kişisel geçmiş ve tarih bizim için oldukça duygusal konulardır ve insan yaş aldıkça, ölümüne yaklaştıkça maziye önem vermeye başlar. Ancak bu ileri yaşlarda, araştırma yapmak, kitap okumak, gidip gezmek gibi faaliyetler -tabii genç yaşlardaki enerjik dönemler geride kaldığı için daha zordur. “Oturduğu yerden ahkam kesmek” deyimi, tam da bu anlamda, bize uygun bir haldir.

    Oturduğu yer ister köy, ister kasaba, şehir veya büyük şehir olsun… Bugün ülkemizde yaşı değil 60’lara 70’lere, 40’lara varmış bir insanın dahi, çocukluğunda tanık olduğu çevreyi, dokuyu, yapıyı görmesine imkan var mıdır? Acaba dünyada, bu kadar kısa sürede bu kadar dramatik hatta trajik bir değişim yaşamış bir başka ülke var mıdır? Hâl böyle olunca ortaya çıkan ekonomik/sosyal meseleler bir yana bir insan evladının kendi geçmişiyle, ülkesinin tarihiyle hakiki bir bağlantı kurabilmesi, sahici bir devamlılık hissetmesi mümkün müdür?

    Bu koşullarda tarih de efsaneleşmek zorunda kalır. Bu koşullarda gelecek de silinir. Ve bu koşullarda şimdiki zamanın sonsuzluğunda kayboluruz.

    1960’lı yıllara kadar neredeyse zengin-fakir-orta halli bütün evlerin duvarlarında, salonlarında anne-babaların, nine-dedelerin bir köşede fotoğrafı olurdu. Şimdilerde pek az kaldı. İnsanlar daha ziyade çocuklarının, torunlarının fotoğraflarını koyuyor. Resmî dairelerde ise Atatürk fotoğraflarının yerini son yıllarda Fatih ve II. Abdülhamit çizimleri-fotoğrafları almaya başladı.

    Aslında Fatih Sultan Mehmet’i Osmanlı unutulmuşluğundan kurtaran ve onu gelecek nesillere tanıtanın cumhuriyet yönetimleri olduğu biliniyor. Bu bakımdan Fatih gibi tarihsel bir şahsiyetin bizim devlet hafızasında ve dairesinde hatırlanması çok isabetli. Sultan Abdülhamit de bu millete okulu, fotoğrafı, Batı eğitimini, romanı, tren yollarını, kısacası medeniyeti-kültürü taşımış; belki de Fatih’ten sonraki en aydın padişah.

    Ancak daha önce de çeşitli vesilelerle yazdığımız gibi, Mustafa Kemal Atatürk’ü isteseniz de silemezsiniz. Yakın tarihin büyük liderleri Batı’da bile saygın ama mesafeli bir “müzelik” objeye dönüşürken, Atatürk hâlâ bizlerin içinde, kalbimizde yaşıyor. Onun cenazesine katılan Betül Mardin, “Atatürk başka bir şey. Gazi. Kurtarmış adam bizi” diyor. Bu kadar basit ve bu kadar büyük aslında. Geleceğimiz belirsizleşirken, onun bize verdiği umutla “Hallederiz Paşam” diyoruz; “sen rahat uyu”.

  • Ülkeler kazandı-kaybetti ama insanlar öldü ve unutuldu…

    Ülkeler kazandı-kaybetti ama insanlar öldü ve unutuldu…

    1.Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı’na kadar, “Büyük Savaş” veya “Cihan Harbi” diye adlandırılırdı. Birinci Savaş 1914’ün yaz sonunda patlak verdiğinde, Batı’daki yaygın kanaat, tüm uluslardan askerlerin en geç o yılın Noel’inde evlerine dönmüş olacaklarıydı. Yine Batılı liderler ve genelkurmaylar, bu savaşı “Tüm savaşlara son verecek savaş” diye yaftaladılar; âmiyane tabiriyle “gazladılar”. Basın-yayım işlerinin, gazeteciliğin yeni geliştiği; bunun etkisinin top mermilerinden ve kurşunlardan ve bombalardan daha fazla olduğunun anlaşılmaya başlandığı yıllardı. Böylelikle önce, bugün dezenformasyon dediğimiz durumlar doğdu; enformasyon ise 20. yüzyıl boyunca onun süratine, etkisine ve mükemmelliğine erişmeye çalışacaktı (21. yüzyıl ve dijital medya ile, tüm dünyada gerçek gazeteciliğin sahtekarlığa yetişme şansı kalmadı; zira dijital medya “gerçekten daha gerçek”).

    Bugün ‘gerçekten de’ 20. yüzyıl başlarındaki yalan haberler, nefret söylemleri, kötü fotomontajlar, uydurulan efsaneler ve “düşman” tarafa karşı yürütülen kara propagandalar bile, bize oldukça “naif ” ve hatta neredeyse “sevimli” gelebiliyor.

    Aslında savaşla ilgili algılar ve tanımlamalar, herkesin bildiği gibi tamamen Batılıdır; yani onların kriterlerine, eğitimlerine, sıralamalarına göre şekillenip yer etmiştir. Bizim taraftaki insanlarımız, özellikle 1870’lerden sonra hızlanan küçülme-büzülme döneminde, savaşlar ve seferberlikler içinde yaşamaya çalıştı. Artık gücümüz yeni emperyalistlere yetmediği için, kendi coğrafyamızda birbirimize düşerek hatta birbirimizi boğazlayarak (Türk-Ermeni katliamları) hayata devam ettik. 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Balkan Harbi’nin yıkıcı etkisi ve getirdiği perişanlık içerisindeydik. Ve bu halimiz 1922’ye, İstiklal Harbi’nin sonuna kadar devam etti. Yani buranın insanı 1912-22 arası, 10 yıllık bir büyük ızdırap devri yaşamıştır. Bu dönemde sadece savaşlarda değil, sivil ve günlük hayatta da ezilen, ölen, kaybolan insanlarımız milyonlarla ifade edilir.

    Bu acı devri, biz özellikle ve genellikle öne çıkan kahramanları, devlet adamları, komutanları, padişahları ve başlıca antlaşmaları, kararları, vb. unsurlarıyla biliriz. İnsanı, insanımızı bilmeyiz. Onlar sadece, büyüklerin anlattıkları ve dilden dile bugüne ulaşan; ulaşırken de bire bin katılan veya eksiltilen hikayelerde yaşar. Yine de devletlerin, mekteplerin, otoritelerin anlattıkları-yazdıklarına kıyasla çok daha sahici, çok daha tarihtir.

    Şevket Süreyya Aydemir Suyu Arayan Adam’da (1959) şöyle diyordu: “Kaldı ki bugün harbin hikayesi, artık insanın hikayesi olmaktan çıkmıştır. Şimdi tekniğin, teknolojinin kudreti, aktif bir faktör olarak, adına insan denilen garip yaratığın kaderini, harpte de barışta da, dilediği gibi yoğurur. Şimdi insanlar değil, insanların hayata davet ettiği, sonra da bir türlü nizam altına alamadığı kör kuvvetler, yani teknik harp eder. Biz onun hem efendisi hem esiriyiz”.

    Bu sayımızda seferberlik dönemindeki insan gerçeğine de bir nebze olsun ışık tutmaya çalıştık. Necdet Sakaoğlu’nun yazısı, umarım çok eksik olduğumuz bu alandaki sözlü tarih çalışmaları için de bir fırsat olur.