Kategori: Edito

  • COVID-19 gösterip sıtmaya razı etme…

    COVID-19 gösterip sıtmaya razı etme…

    Salgının ilk aylarındaki felaket hissi ve panik, tüm dünyada ve ülkemizde geçici bir dayanışmaya, samimiyetsiz bir kader ortaklığına, mesnetsiz bir beraberlik hissiyatına yolaçmıştı. Cami hoparlörlerindeki ilahilerden yayılan coşku ateist kardeşlerimize, bilimcilerden gelen virüs açıklamaları mütedeyyin kesime bir huzur-bilgi-mücadele ruhu katmış gibi olmuştu. O sıralarda enikonu temizlenen havadan dolayı İstanbul’dan Uludağ’ın gözükmesi ve yunusların adeta “Yunus aleyhisselam” diyerek Haliç’e kadar zuhur etmesi de, bu kara günlerde memleket sathında hepimizi bir iyimserliğe, umuda gark etmişti.

    Çok şükür kısa zamanda bu yanılsama/illüzyon/galat-ı his hâlini geride bırakarak aslımıza rücu ettik; birbirimizin gözünü oyarak devam ettiğimiz o mutlu-mesut günlerimize tekrar kavuştuk. Hatta bu ara dönemdeki mesnetsiz yakınlaşmalar, birlik ve beraberlik varmış gibi yapmalar dolayısıyla; eskisinden çok daha yakıcı, kıyıcı, yokedici bir ruh-madde-varlık hâline, yani bir yaratık haline dönüştük. Yaşadığımız bu kısa iyilik ve barış günlerinin ne mene bir sahtekarlık olduğunu anlamış; “düşmantaraf”ın bundan faydalanarak bizi kıstırmaya çalıştığını görmüştük.

    “Krizi fırsata dönüştürmek” noktasında yapabileceklerimiz, “halka-millete iyilik” maskesiyle satabileceklerimiz vardı. Bu zor günlerden istifadeyle, normal zamanlarda sıkıntı oluşturacak konuları halledesimiz vardı.

    Böyle olağanüstü zamanlarda, özellikle ihtiyaç duyulan güven ortamını sağlamak için neler yapılması gerektiğini biliyorduk: Oturduğu sitedeki kimi insanları “temizlemek” için silahlanmaktan bahsedenlere; ölen bir kişiyi mezarından çıkarıp yakmak isteyenlere; yardım konvoyuna saldırıp görevlileri katledenlere; sokağa çıkma yasağına uymadığı için çocuk dövenlere; yine kız çocuklarla evlenilmesinde bir mahsur bulunmadığını söyleyenlere dair haberler, medya ve sosyal medyadaki eşlikçi trol-troliçeler tarafından itinayla servis edildi. Zira kurulu düzenin işlemesi için aşırılıkların beslenmesi, “çüş artık” denileceklerin yeri geldiğinde kullanmak üzere himaye edilmesi gerekirdi. Tarihteki krallar, padişahlar ve özellikle Game of Thrones dizisindeki Cersei Lannister bize bununla ilgili mükemmel örnekler sunmuştu. “Ölümü gösterip sıtmaya razı etme” boşuna bir atasözü olmamıştı. Daha korkunç olanın arada öne sürülmesi gerekirdi ki gündelik kepazeliklere alışalım, vasata rıza gösterelim, “sizi başımızdan eksik etmesin” diyelim.

    Aradabir Yeni Zelanda gibi aslında bu dünyada bulunmayan sanal bir ülkeden tuhaf haberler duyuyoruz ama, bunlara itibar etmemek lazım gelir. Biz böyle iyiyiz. Kökü dışarda ve bizi bölüp parçalamak isteyen yabancı ideolojilere karşı “birlik ve beraberlik” içinde yolumuza devam edeceğiz. Yaşasın medyokrasi!

  • Fedakarlar tarihe kalır, benciller silinir

    Fedakarlar tarihe kalır, benciller silinir

    Bu bir savaş.

    Ancak bu defa tek bir düşman var.

    Bundan tam 100 yıl önce, Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşuyla Millî Mücadele büyük bir ivme kazanmış, düşmana karşı askerî-sivil bir direniş ve dayanışma ruhu bizi birbirimize kenetlemişti. Bu ruh, bu topraklarda yaşayan insanların başına buyruk insanlar olduğunu ele-güne gösterdiği gibi, en önemlisi bizi bugüne kadar getiren bir özgüven aşılamıştır. Bu ruh, Mustafa Kemal Atatürk’le somutlaşır.

    O dönemde de paramız yoktu ama, bugün o dönemle kıyaslandığında çok büyük bir yoksunluk içerisindeyiz:

    Bu defa ruhumuz da yok.

    Fedakarlar tarihe kalır, benciller silinir

    Zaten ucuz politikanın ayrıştırdığı insanlar olarak, en saldırgan virüsler gibi birbirimizin kanına girmekle meşguldük. Zaten doğru-düzgün iş yapmayan, üretmeyen, ahlakını kaybetmiş ve varoluşunu “öteki”nin cehennemine bağlamış bir halde değil miydik? Konu-komşu, yaşlı, kimsesiz, çocuk, kadın gibi temel konularda dahi birliğini-beraberliğini unutmuş; sevgisizliği ve saygısızlığı marifet sayan; cahilliği kutsayan; düşüneni-konuşanı kovuşturan, hapse atan; zaten sayıları az olan işinin ehli insanları etkisizleştiren bir sistemsizliği yaşamıyor muyduk? İktidar veya otorite yandaşlığı, hayatın neredeyse tüm alanlarında neredeyse tek geçer akçe hâline gelmemiş miydi?

    Bu giderek yükselen toplam kalitesizlik içerisinde edinilen düşmanların, verilen savaşların, harcanan paraların, ölen-öldürülen insanların ve kırılan kalplerin hesabı kitabı tutulamaz hâldedir.

    Ancak durum değişti.

    Artık, yaşamak için karşıda bir düşmana ihtiyaç duyan (hatta bu gerçekte olmasa bile onu yaratan) ve ancak reaksiyonla varolabilen insanların, düzenlerin zamanı doldu. Artık bütün o siyasi itişmelerin, çekişmelerin, pozların, pozisyonların hükmü bitiyor. Bu gerçek virüs, özellikle ülkemizde hüküm süren kimi irili-ufaklı iktidar sahiplerinin aslında ne kadar sanal/zahiri bir ortamda yaşadıklarını ve çoğunun ne denli acınacak bir durumda bulunduğunu gözler önüne serdi.

    Bunun yanısıra, yaşadığımız ölümün kıyısındaki olağanüstü koşullara rağmen birlik-beraberlik duygusu, “tek düşman virüs” olgusu hâlâ kimilerince anlaşılamadı. Bu ortamda kanal projelerini sürdürmek; belediyelere gönüllü yardım edilmesine engel olmak; durumdan yakınan bir kamyon sürücüsünü gözaltına çekmek, bir sosyal devlet anlayışıyla izah edilemeyecek önlemler olarak kayıtlara geçti. Oysa ki hangi konularda önlem alınacağı, bu virüsün hepimizin tek ve ortak düşmanı ortadaydı.

    Evinden, çoluğundan çocuğundan uzakta, ölümle yanyana ölüme karşı savaşan doktorlarımız, sağlık çalışanlarımız; çöplerimizi toplayan, bakkalları, marketleri boş bırakmamak için uğraşan görevlilerimiz; asker-sivil tüm Emniyet güçlerimiz; biz evde oturabilelim ve yaşayabilelim diye kendi canını her gün tehlikeye atan insanlarımız… Sizler yaşarken tarihe geçtiniz; yaşadığımız 2. Millî Mücadele’nin fedakar kahramanları sizlersiniz.

  • Erkek ölümdür, kadın ise hayat…

    İnsanlık, bildiğimiz kadarıyla hep ataerkil toplumlarda yaşadı. Ataerkil toplum, soyun babadan ilerlediği, erkeklerin egemen olduğu bir toplumdu. Oysa yakın zamana kadar bir çocuğun sadece annesi kesin olarak bilinebiliyordu; öyle ki örneğin Yahudilik anneden geçiyor, İslâmiyet’te ölüye telkin verilirken sadece annenin adı zikrediliyordu.

    Erkeklerin kadınları baskı altında tutması kaçınılmazdı. Kadının yeri evde, erkeğinki dışardaydı. Ulema ve vükelanın kadınlara bunu telkin etmek için döktüğü mürekkep, deryaları taşırırdı. Tarihçiler de geriye baktıklarında evin içini değil, dış avluyu, divan odasını, savaş alanını, parlamentoyu gördüler.

    Kadınların çocuk doğurması, büyütmesi, aileyi yedirmesi, içirmesi, giydirmesi insanlık tarihi üzerinde bu kadar etkisiz miydi? Salgın hastalık, açlık, kuşatma, işgal, doğal afet gibi kriz anlarında ailelerini yaşatmaya çalışan kadınların olağanüstü çabaları önemsiz miydi? Mesela Osmanlı döneminde İstanbul kadınlarının ekmek bulunmadığı zamanlarda sokaklara dökülüp, tencere-tava vurarak yetkilileri protesto etmek gibi bir âdeti vardı veya 1945’te Amerikan-Sovyet işgali altındaki Berlin’de harabeye dönmüş sokaklarda sadece yemek arayan, iş yapan kadınlar görülüyordu (erkekler ya ölmüş ya esirdi ya da saklanıyordu).

    Gerçi kadınlar hiçbir zaman tam anlamıyla evlerine kapanmamışlardı. Ulema ve vükela, kadınlara devlet işlerine karışmanın günah olduğunu sıkı sıkıya tembih etmiş, tarihçiler “Kadınlar Saltanatı”nın felaket olduğunu ilan etmişti ama resmî lafla gerçek hayat arasında bir uçurum vardı. Her ülkede bir çocuk hükümdar tahta çıktığında onun adına naipliği üstlenen kişi fiilen, bazen de hukuken annesiydi. Zira bu küçük erkeğin hayatına kastetmeyecek tek kişinin annesi olduğu herkesçe bilinirdi. Osmanlı şehzade annelerinin de asıl işi oğullarını yaşatmaktı.

    Geçmişe baktığımda, iktidarın tepesinden toplumun alt tabakalarına kadar kadınların binlerce yıldır yaşatmaya, erkeklerin ise öldürmeye çalıştığını görüyor; erkekleri ölümle, kadınları hayatla bağdaştırmaktan kendimi alamıyorum. Bugün de erkeklerin egemen olduğu ancak kadınların evden çıktığı bir dönemde yaşıyoruz. Artık tarihçilere düşen, geçmişe bakarken evlerin içine de girmeye çalışmak ve kadınların da yaptığı yeni tarih(ler) yazmak.

  • Jeolojik ve sosyal fay hatları

    Jeolojik ve sosyal fay hatları

    Askerî ve siyasi tarih “içerden bölünmüş” toplumların dış tehditlere karşı savunmasız kaldığını, bunların “harici mihraklar”ın saldırıları karşısında tutunamayıp kolaylıkla yıkıldığını gösteren sayısız örnekle doludur. Aslında bu gerçeğin farkına varmak için aman aman tarih bilmek de gerekmiyor.

    Kapak İllüstrasyonu: M.K. Perker

    Bizimki gibi mayın tarlasını andıran bir coğrafyada varlığını ilelebet sürdürme iddiasında olan bir devletin yöneticilerinin; birliğini geleceğe taşımak isteyen bir milletin fertlerinin her fırsatta gırtlak gırtlağa gelmekten kaçınmaları için asgari bir kolektif sağduyuya sahip olmaları yeterlidir. Oysa, en küçüğünden başlayarak hemen her sosyal, siyasal ve fiziksel çalkantı Türkiye’yi kamplara ayıran toplumsal fay hatlarını tetikliyor, açığa çıkan kötücül enerji memleketi maalesef temellerine kadar sarsıyor. Böyle giderse, milletçe kendi üzerimize çökmemiz için deprem gibi büyük doğal afetlere ihtiyacımız kalmayacak, kendi hakkımızdan kendimiz geleceğiz.

    Geçen ay yaşanan, 41 vatandaşımızın canverdiği, sayısı 1500’ü geçen insanımızın yaralandığı Elazığ depremi bize bunları düşündüren.

    Evet, şerden hayır da doğdu; kurtarma çalışmalarında dayanışmanın en dokunaklı örneklerine tanık olundu. Cansiparâne çalışan kurtarma ekipleri elele vererek yine mucizeler yarattı, zelzeleden saatler sonra enkazdan birçok depremzedeyi çıkardı. Türkiye’nin dörtbir köşesinden insanlar Elazığ’a yardım yetiştirmek için seferber oldu. Kimi maddi bağışta bulundu, kimi kamyonunu yardım malzemesiyle doldurup yollara koyuldu; komşu illerden vatandaşlar depremzedelere evlerini açtı. Ancak bunlar insan haysiyetine yakışmayan bazı hadsizlikleri halı altına süpürmeye yetmedi. Sosyal medyada deprem vergilerinin akıbetini soranları vatan hainliğiyle suçlayan trol saldırıları; devletin sorumluluklarını sorgulayanlara yüksek mertebeden yetkili fırçaları; Google’da rekorlar kıran ırkçı “Elazığ Kürt mü?” aramaları; zelzeleyi, çocuklarla evliliğin yasaklanmasına bağlayan kerameti kendinden menkul akademisyen yorumları… Ulusal dayanışmanın en kutsal örnekleriyle, Türkiye’nin köküne kibrit suyu serpmeye aday kamplaşmanın en utanç verici misalleri birarada varoldu Elazığ’da…

    17 Aralık 1999 Gölcük depremi jeolojik olarak çok daha büyük bir hadiseydi. Elazığ depremine göre çok daha fazla can ve mal kaybına yol açmış, ardında dayanılmaz acılar, atlatılması zor travmalar bırakmıştı. Ancak bu felaket, istisnasız bütün toplumsal katmanları acıda, tasada ve umutta biraraya getirmişti. Birlikte yaşama iradesinin manasından yavaş yavaş uzaklaşan bireylere hem vatanın hem birbirlerinin kıyme- tini hatırlatmıştı. Çatlak ses çıkmamıştı, belki de o ses henüz icat edilmemişti.

    Son derece hareketli ve tehlikeli jeolojik fay hatlarının bulunduğu ülkemizde, vakit geçirmeden ve külliyen bir deprem seferberliği ilan edilmesi; idarecilerin, biliminsanlarının ve halkın elele vererek yaklaşmakta olan zelzelelere hazırlanması artık tartışılmaz bir zorunluluktur. Ancak insan marifetiyle harekete geçen/geçirilen derin sosyal fay hatlarının varlığı çok daha endişe vericidir.

  • ‘Laf oturtan’ cahiller…

    ‘Laf oturtan’ cahiller…

    Bilindiği gibi son yıllarda gerek kitap-dergilerde gerekse sosyal medyada yazıların çoğunluğu fikir yazısı değil. Bilgisizliğin yaygınlaştığı ve bunun normal, yeterli hatta makbul sayıldığı zamanlara geldik. Hâl böyle olunca ülkemizdeki “sözlü kültür” geleneği, elektronik ortam üzerinden “yürüyerek” yepyeni bir model ortaya koydu.

    “Laf oturtmak, laf koymak” diye tabir edebileceğimiz, kafiyeli ama özü olmayan bu sözler; şiirimsi formatlar eşliğinde, bir zamanki “âşıklar atışması”nı andıran ama çok daha hınçlı sloganlarla yayılıyor. Araştırma yok, bilgi yok, fikir yok, peki ne var? İşte bu kıymeti sosyal medyadan menkul, ahir zaman trolleri var. Üstelik sevimli-sempatik de değiler; daha ziyade “karşı” oldukları tarafa verdikleri reaksiyonun şiddetiyle, şakşakçıların “layk” dokunuşuyla heyecanlanıyorlar.

    Bilginin peşine düşmek, araştırma yapmak, ilgili konu hakkında donanım sahibi olmak ise başka bir dil, hatta diller gerektirir. Türkçe dahi bilmeden; Eski Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca ve diğer literatür dillerini (Latince, Grekçe, Çince, Arapça…) öğrenmeden, hatta bunlardan tek birini dahi yüksek seviyeye çıkarmadan, hangi alanda ne yenilik ortaya koyacaksınız? Eğitimsiz, öğretmensiz ve dolayısıyla ufuksuz bir ortamda; “laf koymak”la sağlanan irili-ufaklı tatminlerle; “pratik zeka” denilen Türk usulü canbazlıklarla hangi tarih öğrenilebilir, hangi gelecek kurulabilir?

    Hiç.

    Zira bu işler ancak çalışarak olur. Diğer türlü en iyi ihtimalle “ağzı laf yapan”, “becerikli”, “uyanık”, “zeki” ve “Türkiye’ye göre iyi” bir yapı ortaya çıkar ki günümüzdeki “avam güzellemeleri” ve aydın düşmanlığı da bu ideoloji ile beslenir. Bu ideoloji ise tarihimizin en basit ve en etkili ideolojisidir: Tembellik! Ancak konsantrasyon ve metot bilgisi adı verilen karma aşıyla bağışıklık kazanabileceğimiz bu hastalık, yine ancak tutkuyla geride bırakılabilir. Dergimizin son sayfasında yazan Prof. Dr. İsenbike Togan, doktora yaptığı Harvard Üniversitesi’ndeyken yıl 1968’di. Kendisine “Hocam o sırada Harvard, 68 olaylarının merkezindeydi; neler gördünüz, neler yaşadınız,” diye sorduğumda şöyle demişti: “Evet, dışardan bazı sesler geliyordu”.

    Tüm okurlarımıza ve çocuklarına, yeni yılda İsen Hoca’nın yolundan yürümelerini; plastik ruhlu atıkların şimdiki zamanı sonsuzlaştırdığı bir evrede daha çok çalışmayı ve gelecek için umut yetiştirmeyi öneriyorum. Her şey daha güzel olacak!

  • Şehitler ölmesin diye!

    Yakın tarihte, yani 1. Dünya Savaşı’ndan bu yana dahil olduğumuz düzenli-düzensiz savaşlar üzerine Türkiye’de binlerce kitap-ma­kale yazılmıştır. Yüzbinlerce nutuk atılmış, tören düzenlenmiş, haber yapılmıştır. Peki bunlardan yüzde kaçı bu önemli hadiselere katı­lan askerlerin tanıklığına, anılarına, bilgilerine yer vermiştir? Yüzde falan değil, ancak binde biri!

    Önce şunu baştan (tekrar) söyleyelim: Türk devleti de Türk milleti de vefasızdır.

    Olsun. Zaten bu askerler bu savaşlara, bu mücadelelere böyle bir ha­tırlanma, anılma beklentisiyle girmemiştir. Arkadaki çoluk-çocuk ya­şasın, toprak düşmana geçmesin, görevimizi yapalım; kısaca “vatan sa­ğolsun” demişlerdir. Bu yüksek ruh hâlini takdir eden, onların anılarını yaşatan ve yeni nesillere aktarabilen ilk elden kaynaklar, eserler, kayıtlar, fotoğraflar, çalışmalar utanç verici seviyede azdır, nadirdir. Basit bir ör­nek: Çanakkale Harbi’ne katılan gazilerin tanıklığına yer veren kitap sa­yısı 1’dir! (Yaşayan Çanakkaleli Muharipler – Cahit Önder).

    İstiklal Savaşı’nda, Kore’de, Kıbrıs’ta savaşan ve Güneydoğu’daki gay­rinizami harbe iştirak eden gazilerin tanıklığına dayalı çalışmalar iki elin parmaklarını geçmez. Onların görüşlerini, düşüncelerini, duygularını, sa­vaştan sağ çıktıktan sonraki hayatlarını bilmeyiz; bunlarla ilgilenmeyiz.

    “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir” lafı bile, içinde bulunduğumuz bu rezil-kepaze durumu tarif etmekten uzaktır. Zira ölen öldüğüyle kalmış, unutulmuş, genel laflarla anonimleştirilmiştir. Hani bazı kendini bilmez­ler “şehit edebiyatı” diyorlar ya, aslında o dahi yoktur; saçma sapan dizi­lere-filmlere malzeme edilen, üzerinde asgari düzeyde bile çalışılmamış berbat ve zehirli ürünler vardır.

    “Kalan sağlar” da bizim değildir. Şehitler düşman kurşunuyla düş­müş, gaziler kendi vatanının insanları tarafından yaşarken unutulmuş, yani bir anlamda öldürülmüştür.

    Asker, görev insanıdır. Her dönemde siyasi otoritenin siyasi tercihle­ri tabii olacaktır. Ancak ister zaferle ister hezimetle sonuçlansın, bu sıcak çatışmalara giren insanları unutmamak, belgelemek ve şereflendirmek milletin boynunun borcudur.

    Çanakkale’de tarihlerinin en ağır yenilgilerinden birine uğrayan İngi­lizler, Avustralyalılar, Fransızlar; bu yenilgiyi bir “anma zaferi” haline ge­tirebilmişlerdir. Biz ise örneğin tam 69 yıl önce Kuzey Kore toprakların­da kalan 175 şehidimizin kemiklerinin iadesi için 69 yıldır herhangi bir girişimde bulunmamış durumdayız.

    Bu sayımızda, Kıbrıs Harekatı’nda görev yapan kahraman askerleri­mizden bir grubun 45 sene sonra yine aynı arazideki incelemelerine ta­nıklık ettik. Yazarımız Serhan Güngör ile bu girişimi organize eden Yiğit Şatana ve Hasan Taş’ı tebrik ediyoruz; ülkemizde de “anma kültürü”nün gerçek anlamda tesis edilmesi yolunda önemli bir adım.

    Şehitler ve gaziler, eğer unutulursa ölür. Ve onlar ölürse, devamlılık ve devlet ve millet ve gelecek yoktur.

  • Dışımızdaki ve içimizdeki şeytan

    Dışımızdaki ve içimizdeki şeytan

    Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Suriye’de gerçekleştirdiği Barış Pınarı Harekatı, 9 Ekim 2019 tarihinden itibaren hem dünya hem Türkiye gündeminde ilk sırada. Bu süreçte kamuoyuna pek yansımayan, sıralamada gerilere atılan bir mesele, bizce hayati, tarihî ve insani açıdan büyük önemi haizdir.

    Medya ve sosyal medyada başından beri siyasi-askerî yönleriyle ele alınan operasyonun, tarih-arkeoloji alanındaki etkileri-sonuçları nerdeyse hiç önemsenmiyor. Öyle ya, Türkiye-ABD-Rusya-Suriye gibi majör, terör örgütleri gibi minör aktörler varken; bunlar arasındaki çelişki ve hesaplar konusunda yüksek politikalar sözkonusuyken kim tarihle-marihle uğraşacak? Halbuki kontrol altına bölgede, özellikle Arslantaş (Hadatu), Tel Ahmar (Til Barsip) ve Tel Halaf ’taki (Guzana) arkeolojik değerlerin korunması hayatidir.

    Daha düne kadar Batı’dan beslenen IŞİD veya DAEŞ ile PKK veya YPG’nin gerçekleştirdiği tarih katliamlarının insan katliamları kadar yıkıcı ve önemli olduğunu defalarca dile getirdik. Bu terör odaklarının bölgedeki taşınmaz tarih eserlerini tahrip ettikleri, taşınabilir olanları ise yine Batı piyasasına sattıkları öteden beri biliniyor. Konunun hem tarihî miras hem de maddi yönü son derece hayatidir.

    Toplumsal hafızanın ancak sosyal doku ve tarih eserleriyle yaşayabileceği ortada. Her türlü ideoloji, inanç, öğreti, politika, tutum, hissiyat, vesaire, ancak bu orijinal yapı ve parçalarla kaimdir. Bunlar olmadan hiçbir kalıcı yapı tesis edilemez. Gelecek kuşaklar sizin “ne kadar büyük bir insan” veya “ne kadar müthiş bir beyin” olmanızla ilgilenmez; ne bıraktığınızla ilgilenir. İleriye bırakılacak değerler de, ancak ve ancak tarihten gelen ve koruyarak geliştirdiğiniz somut değerlerdir. Hani son 15-20 yıldır neredeyse herkesin dilinde pelesenk olan “sürdürülebilir” kelimesi var ya! İşte genellikle ekonomik gelişme anlamında kullanılan bu “sürdürme”nin temel bileşeni tarihtir.

    Tarihimizin orijinal izleri her geçen gün azalıyor. Bunlar azaldıkça sembollere, giderek sembollerin sembollerine ihtiyaç duyuyoruz. Veya sıklıkla yapıldığı gibi nostaljiyle, yazıklanmayla idare ediyoruz. Eski Yeşilçam filmlerini, eski İstanbul görüntüleri için seyrediyoruz. “Sen geçmişte kalmışsın kardeşim; kendini güncelle biraz” diyenlerin, çok değil 5-10 sene sonra nerede duracağını, hangi durakta kalacağını merak ediyorum doğrusu.

    Suriye’nin kuzeyi şu an için tamam da, İstanbul başta olmak üzere ülkemiz genelinde bütün hızıyla sürmekte olan tarih katliamına karşı ne yapacağız? Ecdadın sadece edebiyatını yaparak (üstelik onu bile kötü yaparak) hayata devam edenlerin ve bu cahilliğin hırsı, paranın sıcaklığıyla ataların mirasına adeta bir DAEŞ-PKK iştahıyla saldıranları kim durduracak? Evet, sormak istiyorum: Kendi içimizdeki teröristi, kendi içimizdeki Joker’i kim durduracak?

  • Konunun uzmanı olmak

    Bir konunun, bir alanın uzmanı olmakla ilgili kriterler, akademya tarafından belirlenir. Zira akademik kurumlar ve bunların değerleme/değerlendirme sistemleri, tüm dünyadaki ilgili literatürü gerek arşiv bilgileri gerekse halen yürütülen çalışmalarla kıyaslayarak takdir edebilecek yegane yapılardır.

    Herhangi bir konuda bir tez veya görüş ileri sürüldüğünde; bir kitap veya çalışma çıktığında; bir sanat yapıtı veya bir edebi eser ortaya konduğunda; yeni buluş-icat olduğu ileri sürülen bir fikir-uygulama gündeme geldiğinde; bunun ne kadar orijinal, yeni, otantik ve dolayısıyla kıymetli sayılacağını da bu kurumlar belirler.

    “Literatüre girmek” tabir edilen bu yüksek hâl, anlaşıldığı üzre ancak ciddi bir çalışma, emek, zahmet, mücadele sonucu damıtılan bilgiyle mümkün olabilmektedir. Sonra da başka bir diyardan gelen veya dağdan inen veya gemiyle karaya bindiren bir grup “barbar”, senin bu emek emek, ilmek ilmek ördüğün “bilgi toplumu”nu ezer geçer, yakıp kül eder veya biraz akıllıysa kendine mâlederek hayata devam eder. Tarihin yazdığı gerçek hikayeler arasında en trajik olanlar bunlardır ama, akıllı ve uzun vadeli düşünebilecek zekadaki kimi “barbarlar”; kendi soyunu-sopunu-kanununu ilelebet payidar kılmanın yegane yolunun yazmak, üstelik “kendi yediği naneleri de yazmak” olduğunu bilmişlerdir. Bunun en meşhur örneği tabii Roma İmparatorluğu’dur. İmparatorluğun başındaki “Büyük” sıfatı da aslında ülkenin coğrafi alanından değil, bu düşünsel yükseklikten gelen irtifaya işaret eder.

    Ancak kendi işlediği günahları, yaptığı yanlışları; hatta kıydığı canları, yıktığı ocakları da yazıya dökebilen, kayda geçirebilenler gelecek tarih dönemlerinde yaşayabilmiştir. Eski Romalılar salak değildi. Tamamen “pembe”, tamamen olumlu, tamamen “biz çok şahane bir milletiz”lerle dolu kayıtlar hazırlamak herhalde pek zor olmasa gerekti. Ama yapmadılar. Bunu yapmadıkları için de hem geçmişleriyle barışık oldular hem hayatlarına hayat kattılar hem büyük bir özgüven sağladılar hem de gelecek nesiller için bir hesaplaşma imkanı sunacak kanıtlar bıraktılar.

    Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi tarih düz ve “ilerlemeci” bir çizgi izlemiyor ve mesela interneti bilmeyen 20. yüzyıl insanı veya ampulü görmemiş 18. yüzyıl köylüsü veya matbaaya yetişememiş erken Osmanlı efendisi bizden daha az bilgili, daha az zeki değildi. Hatta belki de tersine. Günümüz iletişiminin yarattığı süper hızlı haberleşme, dünyayı takip eden ve olayları izleyen ama hiçbir konuda derinlemesine bir bilgisi bulunmayan bilgiçler ortaya çıkardı. İşinin-mesleğinin erbabı, alanının uzmanı, sokağının eski taşı, armudunun tadı, ataların ahlakı pek kalmadı.

    Su içtiğimiz eski testiler, hiç değilse tekrar döneceğimiz topraktandı.

  • Umutlu ve iyimser olabilir miyiz?

    Umutlu ve iyimser olabilir miyiz?

    İmkansız değilse de epey zor. İstiklal Harbi ve sonrasındaki 10 yıllık dönemi, hem Mustafa Kemal Atatürk gibi müstesna bir liderle hem de dünyayı vuran ağır iktisadi-toplumsal krizler varlığında, hiç de fena olmayan bir performansla geçmişiz. Son Osmanlı döneminde dibe vurmuş devlet ve millet, bu acıların hafızasıyla toprağının, çoluk-çocuğunun geleceğini düşünmüş, buna göre yaşamaya çalışmış. 1930’lu yılların “Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri” veya “Türk, öğün, çalış, güven” laflarını bugünün “liberalimsi” veya “Müslümanımsı” kodlarıyla küçümseyebilmek için; bu ideolojiye alternatif akımlar oluşturmuş ve bunlar doğrultusunda hayatı-milleti dönüştürerek başarıya ulaşmış olmak icabeder. 

    Varolmuş mu veya var mı böyle bir durum? Yok. 

    İnönü’nün ve konjonktürün sağladığı, 2. Savaş’ın dışında kalabilmemiz bizi büyük bir insani yıkımdan korumuş ama, sonrasındaki dönemde dünya “boom” derken biz yerimizde saymışız. Yine de erken cumhuriyet devrinin iyi-kötü inşa ettiği, yapılarla, tarım-hayvan-maden üçlüsünün yüzü suyu hürmetine, temel eğitimin ciddiye alınmasıyla idare edebilmişiz. 

    Sonrasında ise yönetim aygıtına kim sahip olacak; kim cumhuriyet mirasından beslenip halkı “idare edecek”; kim avantalar ve yandaşlarla hem devleti hem milleti soyacak; kim sadece reaksiyon politikalarıyla konuşup aksiyon inşaatlarıyla beton atacak devirlerine ulaştık. 

    Dün dört işlemi yapamayan, köyünden çıkmamış, okuma-yazma bilmeyen “cahil” ve fakir insanın yerini; bugün dört işlemi yine yapamayan, şehrin içine etmiş ve ağzı laf yapan “bilgili” ve “zengin” bir güruh almışsa; bunun sorumlusu Amerika, dış güçler ve “kaka Batılılar” herhalde! İktisadi ve ahlaki problemlerin din-imanla çözülebildiğini hiçbir tarih kitabı yazmıyor. 

    Ülkemizde vasatın kendini en makbul gördüğü 21. yüzyılda giderek daha vahim bir boyut kazanan kadına şiddet meselesinin çözümü için ciddi bir zihinsel devrim şart! Ancak büyük felaketler sonrası, insanların bunlardan ders çıkardığı ve bu dersi yaşattığı ülkelerde bir gelecek umudu tesis edilebiliyor. Ancak hakiki bir anma kültürü, samimi bir yurtseverlik ve çoluk-çocuğa ihtimam gösteren bir sevgiyle, eğitimle millet olunabiliyor. 

    Umarız Emine Bulut’un hâlâ kulaklarımızda çınlayan ve toplumun bütün kesimlerini derinden yaralayan “ölmek istemiyorum” çığlığı, kadın cinayetlerine karşı toplu bir isyanın fitilini ateşler; uyanan toplumsal duyarlılık kalıcı sosyal reformların yolunu açar. Yoksa, yaşarken gömüldüğümüz, unutulduğumuz bir tarihsizlik bekliyor hepimizi. 

  • Suriyeliler, Suriyesizler ve biz Türkler

    Bir yerin “yerlisi” olmak, Türkiye coğrafyasında ne kadar mümkün? Türkler geldiğinde Anadolu’da kimse oturmuyor muydu? Bugün ülkemizdeki her iki aileden birinin ataları 80-100 sene önce Balkanlar’dan veya Kafkaslar’dan mecburi göçlerle gelmedi mi? Günümüzde örneğin dedesi veya ninesi İstanbul’da doğmuş kaç İstanbullu vardır? 

    Yurt bellediğimiz şehirleri, semtleri, beldeleri, yabancı istilacıların tahayyül bile edemeyeceği biçimde “bellemiş” bir milletiz. En büyük Türk-Osmanlı kültürkırımını, bizzat torunlar gerçekleştirmiştir. Göçebe kültürün özgün biçimlerini Anadolu gelenekleri ve İslâmiyet’le harmanlayan atalarımız, bu coğrafyayı, kendini, insanı, sosyal dokuyu zenginleştirmişti. Tarih sonsuza dek bu mirası yazacak. Mirasyedi torunlar ise hatırlansalar dahi pek iyi anılmayacaklar. 

    Birbirine düşmüş, düşman olmuş, hatta varoluşunu öteki bildiğinin yokoluşuna bağlamış; kinle, nefretle, adaletsizlikle beslenen ve bu duruma düştüğüne üzülmek bir yana, düşürüldüğüne inanan “mağdurlar” ülkesi Türkiye. 

    Yolda karşılaştığımız ve genellikle insan muamelesi yapmadığımız Suriyeli göçmen bize şöyle diyor: “Bu ülkenin zaten öyle bir içine etmiş, kendinize öyle bir kötülük yapmışsınız ki, ben istesem bile size daha fazla fenalık yapamam. Sadece çocuklarım ölmesin diye gelmek, daha doğrusu buradan geçmek zorunda kaldım. Denize düştüm, size sarıldım…” 

    Yakın tarihin acı cilveleri saymakla bitmez. Bugün Yunanistan’a gitmek zorunda kalan Suriyelinin büyük dedesi, 1920’lerde Yunanistan’ı terketmek zorunda kalanları kendi ülkesinde ağırlamıştı. Bu bakımdan kimin yurt edindiği yerde kaç kuşak kalacağı, kimin sırtına canyeleği takarak kucağında çocuklarıyla denize doğru koşacağı belli olmaz. Yerleştiğimiz yerleri sadece sözde vatan sayarak; doğayı ve çevreyi geri dönüşsüz biçimde tahrip ederek; gelişmeyi ve ilerlemeyi bina, köprü, yol yapmak sanarak; ucuzlatılmış bir cumhuriyet ve Mustafa Kemal edebiyatı veya abartılmış bir “Osmanlı edebiyatı” ve “ecdad sahtekarlığı” ile bu topraklarda ne kadar kalıcı olabiliriz? 

    (Dergimizin 2015 Eylül sayısında yazdığım bu editoryal, dört sene sonra hâlâ, hatta fazlasıyla geçerli. Suriye’de savaş hız kesti ama, hem yabancılara hem bu toprakların insanı olup da bizim gibi düşünmeyenlere yönelik düşmanlığımız daha da arttı maalesef).