Kategori: Edito

  • Erkek tarihin alçak zamanları

    Erkek tarihin alçak zamanları

     Nâzım Hikmet 1945’te yazdığı Piraye İçin Yazılmış Saat 21.00/22.00 Şiirleri’nde “…dünyanın hâli gibi hâlimiz…” der. 2. Dünya Savaşı, Pasifik cephesinde de bitmek üzeredir. Japonya’da insanların tepesine iki atom bombası atılmıştır; 200 bin civarında sivil anında ölmüştür; ilerleyen yıllarda ölüm ve hastalıklar devam edecektir. Avrupa’da da durum karanlıktır. 70 milyondan fazla sivil ve asker hayatını kaybetmiştir. 

    O yıllarda devasa bir topyekun savaştan bahsediyoruz; 1. Dünya Savaşı’ndan farklı olarak, sivillerin de dahil olduğu-edildiği ve öldürüldüğü bir savaştan. Bu acıların-kayıpların delirtici hafızası, yerle bir olan hayatlar, çöken ekonomiler, iyileşemeyen psikolojiler, çocuklara-torunlara taşınan ağır problemler… 

    Nâzım hiç şüphesiz büyük bir dünya-Türkiye şairidir. Ancak 1945’te ülkemizde yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, o yıllardaki hâlimizin dünyanın hâli kadar berbat olmadığı kesindir. Türkiye coğrafyası 1912-22 arası yaşadığı “10 yıllık savaş”ın yıkıcı etkilerini, yaralarını, trajedilerini geride bırakmak ve yeniden yeni bir millet olabilmek için cumhuriyetin ilk yıllarında benzersiz bir varoluş mücadelesine sahne oldu. Küçülen-büzülen ülkemiz, Anadolu’daki yeni merkeziyle ikinci bir Kurtuluş Savaşı’na girdi. 1939’da patlayan savaşın dışında kalmak, kalabilmek; Balkan, 1. Dünya ve İstiklal savaşlarına tanık olmuş, bunların tarifsiz acılarını bilen, bunların bir daha yaşanmaması için mücadele eden insanlar tarafından başarılmıştır. 

    Türk milleti, yakın tarihi felaketlerle dolu bu coğrafyada hâlâ varolabiliyorsa bunu Nazım’lara olduğu kadar Piraye’lere de borçludur. Kadınlar tüm dünyada ama özellikle bizim ülkemizde, acıları emmişlerdir. Erkekler “yüksek politika” yaparken, kadınlar “alçak hayat”ın sadece kahrını çekmemiş; onu başta çocukları için tahammül edilebilir bir düzene sokabilmek için debelenmiştir. 

    Bugün bu “erkek” tarihin, kadınlara yakıştırılan en düşük-aşağılayıcı tabirlerle örülü bir dönemini idrak etmekteyiz. Aklını kaçırmış, ahlakını kaybetmiş, inancını siyasete alet ve nefrete dönüştürmüş, küçük taktik cinliklerle iktidar sağlamaya çalışan iktidarsız ve “erkek” yöneticiler… Her gün yeni bir rezillikle sarsılan sosyal medya, asosyal gazeteler… Paraya iman edenler… Sadece reaksiyonla beslenen tembel beyinler… 

    Evet, dünyanın hali de hiç parlak değil ama; bizim tarihsiz-talihsiz durumumuz tek kelimeyle acıklı. Allah’tan (veya her neye inanıyorsanız) kadınlar var da, onların yüzü suyu hürmetine hâlâ umut var. 

  • Sağlam kafa, sağlam vücutta

    Sağlam kafa, sağlam vücutta

     Ülkemizin uzun tarihinde, baştakilerle aşağıdakiler arasındaki ilişkiler diğer milletlerden oldukça farklı olmuş. Bugün iktidar dediğimiz güç odakları, geçmişte de esas olarak “isim/kişi”yi önde tutan bir nizam-ı alem esasında insanları idareye çalışmış. Hâl böyle olunca, kurum-kuruluş-metot-devamlılık-kural-yasa-hukuk diye devam eden “organize işler” de, daha ziyade başımızın tacı olan baştaki liderlerin kafasına göre şekillenmiş, uygulanmış. 

    Tabii bu “seçilmiş” kişileri Allah başımızdan eksik etmesin. Zira bugün “halk” veya “millet” diyerek belirsiz bir soyutlamayla ifade ettiğimiz bu “aşağıdakiler”; herkesin bildiği gibi zaman zaman şakşakçı-eyyamcı, zaman zaman ise en korkunç despota bile rahmet okutacak bir acımasızlık içinde olur. Bizdeki en temel yönetim esası ise -defalarca belirttiğimiz gibi-tarihten ders almamak üzerine kuruludur ve bu durum sanıldığı-söylendiği gibi olumsuz bir durum değildir. Türkler hem yöneten hem yönetilen olarak heyecanlı-duygusal insanlardır. Her yeni liderin her yeni dönemin bu anlamda “öngörülemez” oluşu, coğrafyamıza başka yerlerde pek görülmeyen bir dinamizm katar. Bugün ülkemizde, başka ülkelerde akıldışı hatta “şizoid” denebilecek uygulamaların adeta gündelik rutin olması da, ancak bizim tarihten gelen “bilgeliğimiz”le izah edilebilir. 

    Batılı kodlarla şekillenen “güçler ayrılığı” ilkesinin, bizim ruhumuza da etimize de iyi gelmediği; her zaman “tek bir baş”ın bizim çaremize bakması gerektiği ortada. Hatta Batı ülkeleri bile son zamanlarda bu vücut şeklinin, bu yönetim tarzının kıymetini takdir ediyor; kendi toplumlarında bunu tesis etmeye çabalıyor. Yasa, hak-hukuk, adalet vs. tamam da; baş baş olmayınca başka taraflar oynaklaşabiliyor. Özellikle erken cumhuriyet döneminde, vücudun diğer kısımları için sanki “güçler ayrılığı” var-mış gibi bir imaj oluşturulduğu için; sonradan toparlanmakta güçlük çekilmiş. “Demokrasi girişimleri” yanlış anlamalara yolaçmış. Bugün ise şüphesiz durum güllük-gülistanlık değil ama hiç değilse bir “samimiyet” var. 

    Yukarda görüldüğü gibi, özellikle pandemi döneminde tarihten “ciddi” dersler çıkarmak daha da zorlaşıyor. Bizden -Aziz Nesin hariç- uluslararası bir mizah yazarı çıkmaması da, herhalde gündelik hayattaki gelişmelerin değme komedi ve traji-komedilerin ulaşamayacağı bir nitelikte olmasından. 

    Özellikle son 20 yıldır hayatımızda yaygınlaşan “eğitim falan önemli değil kardeşim, önce adam ol adam” şeklindeki tuhaf “ahlak” anlayışı; artık yavaş yavaş da olsa “o kadar da demedik” hâline geliyor. Zira sağlam kafa ancak ve ancak sağlam vücutta bulunur. 

  • Virüsle ‘güncellenen’, ‘format atılan’ ev hayatı

    Ev içinde bulunma, yaşama ve çalışma hâli, yaklaşık 1 yıldır dünyadaki hemen herkesin hayatını değiştirdi. Adeta “format atılan” veya “güncellenen” hayatlarımızla, bu yeni “yazılım” çerçevesinde “virüs”e karşı durmaya çabalıyoruz.

    İletişimin çok büyük oranda cep telefonları ve ekran üzerinden sağlanması; kaçınılmaz olarak bu “iletişme”nin niteliği, karakteri, sağlığı ve ahlaki boyutları üzerinde tartışmalar doğuruyor. Yeni bir döneme girdiğimiz kesin. Salgın hastalık tamamen yokolsa dahi, eski hayatlarımıza dönemeyeceğimiz de kesin. Tarihî bir döneme tanıklık ettik, ediyoruz… diyerek biraz olsun teselli bulabiliriz.

    İnsan evladının en büyük yapısal trajedisi, “kurulum”undadır. Yani doğamızda bulunan “sakıntarihtendersalma” adlı bu genetik şifre, Homo sapiens’in hem iktidarını hem de iktidarsızlığını sağlamıştır. Diğer canlı türlerini elimine veya köle ederek “ilerleyen” insan, kendi türünü de zaptı rapt altına alamayınca; dünya, doğa, Tanrı veya Tanrılar (artık hangisine aklınız-gönlünüz yatıyorsa) “madem öyle gel böyle” demiştir.

    Demiştir ama, sizlerin de bildiği gibi insan evladı her zaman “kendinden başka” olan veya “başka” olduğunu düşündüğü hemcinslerini günah keçisi ilan ederek (ve hatta onları yiyerek) hayata devam eder. Hele ülkemizde, bu durumun olağanüstü örnekleri hemen her gün yaşanmakta; düşmanlıkla tazelenen kalitesizlik, değme virüse bile “ya bu kadar da değil artık” dedirtecek seviyede seyretmektedir. Kimbilir, belki de bu sonsuz kötülük hâli Covid belasını bile altedecek bir kimya salgılamakta ve “virüs virüsü söker” gibi “anti-bilimsel ama efektif” bir metotla salgının kontrolünü sağlamaktadır.

    Böyle mühim saydığımız “entel” akıl yürütmeler içerisinde, öteden beri yapageldiğimiz, daha doğrusu mecbur olduğumuz çeşitli biyolojik ihtiyaç işleri de var şüphesiz. Bunların başında yemek yemek geliyor (bir de “sonu” var ama ona girmeyelim). Herkesin değişen oranlarda dışarda yemek yemek durumu vardı; artık oranlar malum çok değişti. Ya evde yiyoruz ya da dışarıdan söylüyoruz. Evde yesek bile, hammaddeyi dışarıdan almak zorundayız. Yemek rejimlerinin değişmesi, öğün saatlerinin kayması, hareketsizliğin artması ve “ev sakinleri”nin doğal olarak ev hırçınları”na doğru evrilmesi, hepimizin hem beden hem kafa sağlığını etkiliyor. “Ne olacak bu dünyanın, Türkiye’nin hâli” diye endişelenirken; kendi küçük hayatlarımızdaki basit organizasyonlar konusunda bile ne denli problemli olduğumuzu görüyoruz.

    Ancak ben yine en çok yatları, katları, sarayları, adamları, yurtdışında paraları ve türlü türlü “krizi fırsatı dönüştürme” planları olanlara üzülüyorum. Onların işi daha zor! Kazanacakları bir yana ama, kaybedecekleri şeyler çok arttı.

  • Krizi fırsata dönüştürmek!

    Krizi fırsata dönüştürmek!

     Yani hayatta kalmaya, hayatı idame ettirmeye çalışmak değil; olumsuz bir vaziyetten faydalanmaya çalışmak. Son yıllarda sıklıkla tekrarlandığı için, ilk duyuşta insana “normal” gibi gelen bu ibare, aslında insan türünün “doğal” ve genetik bir hastalığı. Kendi türüne insan kadar düşman başka bir tür bilmiyoruz. Bir de utanmadan homo homini lupus (İnsan insanın kurdudur) demişiz; güzelim kurtlara benzetmişiz kendimizi. 

    Önce hayvanları sonra kadınları köleleştiren insanoğlu, başına gelen felaketlerin sorumlusu olarak da önce onları hedef almış hep. Hayvanları zaten yiyoruz, eh üstüne de “cadılar”ı da yakıyoruz ve arada Tanrı’ya bunları kurban ediyoruz. Tek Tanrılı devirlerde de daha incelikli, daha “ahlaklı”, daha “sosyal” ve giderek “daha medeni” çözümler üretiyoruz. Modern zamanlarda bunların “sürdürülebilir” olmasına dikkat ediyoruz! 

    Hayatın “normal” denen akışı bozuluyor tarihte kimi zaman. Şu anda içinde bulunduğumuz gibi salgın hastalık dönemleri veya yangınlar-depremler-savaşlar- seller gibi afet dönemlerinde, insan türü kendini iyice kaybediyor. Yoksa kendini mi buluyor? İçimizden çıkan kötülüğü Şeytan’a malederek vicdanımızı temizliyoruz. Tabii buna ihtiyacımız var. Din, ahlak, vicdan, yasa, kod, kural olmadan kendimizi idare etmemiz mümkün değil. Bu durumda, bu toplumsal organizasyonu yapan ve bizi yöneten hemcinslerimizin iktidarını kabul ederek ve onlara belli bir bedel (vergi) ödeyerek “kardeşim, biz kendi kendimize yapamıyoruz; sen bizim adımıza hallet” diyoruz. Giderek de “ancak sizleri de ben seçeceğim” deyip, adına “demokrasi” dediğimiz gayet ileri ve modern ve medeni formatlar ortaya koyuyoruz. 

    Buraya kadar iyi de, esas mesele kriz çıktığı zaman yönetmekte. Krizin olmadığı “normal” zamanlarda, yönetenlerin biraz da “yemesine” itirazımız olmuyor. Zira “yiyor ama çalışıyor”, yani bizi “normal” tutarak kendisi de sebepleniyor. Tamam canım, “olacak o kadar”. Ama esas mesele, kriz çıktığı zaman çıkıyor. “Hani biz size oy-vergi-iktidar falan vermiştik; şimdi hadi bakalım bizi hayatta tutun ve muhtaç etmeyin” diyoruz da, bakıyoruz durum öyle değil. İktidarda bulunan hemcinslerimiz bize birdenbire atalarımızı, çok eski çağları hatırlatarak “sürü bağışıklığı”ndan bahsediyor! Veya dünyanın en “ileri” ülkesi ABD’de olduğu gibi, salgın hastalıktan her gün yüzlerce insan ölüyor. En ileri teknolojinin sağladığı, bilmem kaç boyutlu görüntü eşliğinde uzayın derinliklerine seyahat ediyoruz ama köşedeki bakkala gidip ekmek alamıyoruz. Hesaptan doğalgaz parası çekiliyor ama Çin aşısını vurdurmak için hâlâ bekliyoruz. 

    Kriz fırsatçılığı bizim kanımızda var. İdeolojileri, siyaseti, dini, ahlakı ve kendi oluşturduğumuz ve işimize geldiğinde hiçe saydığımız toplumsal kuralları-kodları da bu yaradılışta aramak lazım biraz. 

  • Ne içindeyim Korona’nın ne de büsbütün dışında…

    Ne içindeyim Korona’nın ne de büsbütün dışında…

    Ahmet Hamdi Tanpınar yakın tarihimizdeki müstesna edebiyatçılardan biriydi. Aşiyan’daki mezarının üzerinde, o meşhur şiirinden başındaki iki mısra yazılıdır:

    “Ne içindeyim zamanın

    Ne de büsbütün dışında…”

    “…Yekpare, geniş bir anın

    Parçalanmaz akışında”
    diye devam eden şiir, yaşadığımız Korona günlerinde iyice kaybettiğimiz zaman kavramı üzerine nice filozofa “kapak” olur. ABD’nin en prestijli dergilerinden Wired’a yazan Arielle Pardes, salgının eve kapattığı insanların “zaman”la olan ilişkisini ele aldığı müthiş yazısında, virüsün aynı zamanda “kendi saatini” nasıl empoze ettiğini anlatmış. The New Yorker’da çıkan bir karikatürde, TV’ye bakan bir adamın kafasının hemen yanında bir ışık patlamış ve içinde kendisi var: “Ben senim! Gelecekten geldim. Yoksa geçmişten mi? Zaman duygusunu tamamen kaybettim!” diyor. Ekonomist David Wessel ise “Şubat dört yılda bir 29 çeker ama bu yıl Mart 300, Nisan 1500 çekti” diyor yazıda.

    Zamandaki bu sapma-bozulma veya bu hissin ortaya koyduğu “Coronatime” vaziyetini, illüstrasyon ustası Kutlukhan Perker “Zamanın durduğu yıl: 2020” olarak ele aldı dergimizde. Acaba zamanda geri gidebilseydik, bu salgın hastalık belasını çıkmadan engelleyebilir miydik? Sanmıyorum. Bunu başaranlar sadece kendilerini korumak için uğraşırdı herhalde. Hatta şu sıralar ciddi bir “umut” olarak ortaya çıkan aşılardan biri de sizi belki hastalığa karşı koruyor ama, virüsü taşıyıp yaymanıza engel olmuyor!

    Bu salgın, yaş, baş, ırk, millet, ülke, coğrafya dinlemiyor… diyoruz ama, hepimizin bildiği gibi ezelden beri dünyanın her yerini sarmış olan “siyaset ve iktidar virüsü”, yanına “para-pul virüsü”nü de alarak insanları ezmeye, öldürmeye devam ediyor.

    Dergimizin baskıya hazırlandığı saatlerde, Fransa’da yüzbinler sokağa çıkarak hükümeti protesto ediyordu. Ülke çapındaki gösterilerin nedeni, güvenlik güçlerinin hadiseler sırasındaki görüntülerini çekmeye-yayımlamaya ağır cezalar getiren yasa tasarısı. Kasım ortasında, ülkenin neredeyse bütün basın-yayın kurumları ortak bir açıklama yaparak bunun kabul edilemez olduğunu söylediler.

    İşin ilginç tarafı, Paris başta olmak üzere ülkenin tüm büyük şehirlerinde insanların çok büyük oranda “kendiliğinden” sokağa çıkarak protestoya katılması; üstelik pandemi ortalığı kasıp kavururken! Gösteriler sırasında işini yaparken polis tarafından feci şekilde dövülen Suriyeli meslektaşımız, AFP muhabiri Emir (Ameer) Alhalbi’ye geçmiş olsun diyoruz.

    Siyaset-iktidar-para ve diğer virüsler tarihi teslim alamayacak.

  • Mustafa Kemal Atatürk’le… Birlik ve beraberlik içinde…

    tarih Dergi 77.Sayı

    Bu sene başından beri tüm dünyayı etkileyen salgın hastalık, aslında virüsten ziyade insan türünün kendisinin ne denli tehlikeli olduğunu ortaya koydu. İnsanların birbirine verdiği zarar ve ortaya çıkan yıkım, hastalığın sebebiyet verdiği kayıplarla mukayese edilmeyecek kadar büyük ve kalıcı.

    Tüm dünyada zaten son yıllarda önemli bir yükseliş gösteren insan hakları ihlalleri, salgın hastalığı bahane eden iktidar sahipleri tarafından çok daha korkunç boyutlara taşınıyor. Covid-19’a karşı er ya da geç bir aşı elde edilecek ama bu “iktidar hastalığı”- nın aşısı, malum asırlardır bulunamadı. Türkiye çeşitli nedenlerle Covid-19 karşısında -açıklanmayan veya aşağıya çekilen rakamlara rağmen- birçok ülkeye kıyasla daha az kötü bir durumda. Ancak kendi içimizdeki itişmeler yüzünden ölüm karşısında bile birlikte duramadığımız için, “dış düşmanlar”a pek ihtiyaç duymuyoruz. Daha doğrusu duymuyorduk. Yakın zamanda ise özellikle iktisadi durumların giderek fenalaşması üzerine, belli bir zeminde biraraya gelmek kaçınılmaz ve zaruri oldu.

    Tabii bu “birlik ve beraberlik” hâlini, özellikle Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki dönemlerde hakiki manasıyla ve pratikte gerçekleştiremedik. Bilindiği gibi tarihte ekonomik koşulların ağırlaştığı neredeyse her dönemde, siyasi otorite kimi zaman “baldırı çıplak” denilen sokak güçlerini devreye sokar. Bunlar da ilgili ülkeye bir nizam verir, bir tür “kamu düzeni” sağlarlar.

    2015 başındaki terör saldırısında 12 kişinin katledildiği Charlie Hebdo saldırısı, tüm dünyada infial meydana getirmişti. Bu hadisenin etkisiyle doğal olarak kendine gelemeyen bu dergi sonraki yıllarda kalitesini-esprisini yitirdiği gibi, ucuz ve provokatif bir çizgiye sürüklendi. Ekim sonunda yaptıkları ve Tayyip Erdoğan’ı hedef aldıkları kapak, Fransa’da yabancı düşmanlığından ırkçılığa giden yolda özellikle şimdiki Macron yönetimini konsolide etmeyi amaçlıyor. Ve tabii Türkiye tarafında oluşan haklı tepki ve nefret de, ülkemizdeki benzer odaklara İslâmiyet’i kullanarak harekete geçme fırsatı veriyor.

    Bu karanlık tablo kimseyi ürkütmesin. Bu berbat salgını da, uluslara yapışan-yapıştırılan yabancı düşmanlığını, ırkçılığı ve din tacirliğini de yeneceğiz. Bir ve beraber olmak için, kimsenin bizim hakkımızdaki kışkırtmalarını kullanmaya ihtiyacımız yok. Onlar daha Hz. Muhammed’e gelmeden, Hz. İsa’yı bile idrak edememiş “medeniyet” tacirleridir.

    Biz birleşmiş bir millet olarak nelere kadir olduğumuzu son olarak İstiklal Harbi’nde ele-güne gösterdik. Ele-güne göstermekten öte, neler başarabileceğimizi önce kendi kendimize kanıtladık. Evet; önümüzde yürüyen bir Mustafa Kemal vardı o vakit. Ancak öyle bir yol açtı ki, izi silinmez, bilgisi tükenmez, ruhu eskimez.

    Bu bilinçle, bu duyguyla ve sevgiyle selamlıyoruz onu.

    Aklımızdasın. Kalbimizdesin.

  • Troller, siyasiler ve kalite…

    Troller, siyasiler ve kalite…

    Daha önceki devirlerde matbuat ve basın olarak isimlendirilen medya, yani Anglo-Saksoncadaki “haber kağıdı”, Latincedeki “gazete”; günümüz dünyasında malum çok genişleyerek hatta şişerek, başına “sosyal” sıfatını da ekleyerek bambaşka bir ortam, şekil, içerik, işlev kazandı. Bu durumun ne mene birşey olduğunu ve etkilerini bizim analiz etmemiz imkansızdır. Ancak biz Türklerin sosyal medyayı “kullanma” noktasında müstesna bir kabiliyeti bulunduğu; analiz değil ama sentez, daha doğrusu sentetik ve ortaya karışık “nebulursaniçinekoy çorbası”nı gayet nefis yapabildiği açıktır.

    image-24

    Artık her gün özellikle tivitır’da “bugün kimi linç ediyoruz?”, “bugün kimi gözaltına aldırıyoruz?”, “bugün kimin itibarını yokediyoruz?” haline dönüşen trol aktiviteleri mevcut. Bunların bu “sentezleme” işini gayet başarılı şekilde icra ettikleri, çeşitli resmî veya gayriresmî odaklardan epeyce iyi beslendikleri de ortada. Aslında 2. Savaş’la birlikte ortaya çıkan, sonrasındaki dönemlerde tabii esas olarak Amerikalı abiler tarafından dezenformasyona koşut yürütülen ve “perception management” denilen “algı yönetimi”nin sosyal medyadaki son hâli bu. Gizli servisler, istihbaratçılar ve bu işlerde profesyonel çalışan kardeşlerimize bir lafım yok tabii. Sonuçta onların devletler katındaki işleri bu. Ancak sosyal medyaya sürülen maaşlı trollerin verdikleri tahribat; oturdukları/yemlendikleri yerden insan hayatları üzerinde oluşturdukları yıkım; bunları yaparken kullandıkları dil-üslup ve provokatif yaklaşım; kirli “layk” tuşeleriyle yaygınlaşan fotoşoplu görüntüler; sahte hesaplarla gerçek insanları “öldürmeleri”; faili meçhul saldırı veya taammüden cinayete tam teşebbüs değilse nedir?

    Demokrasi denilen rejimin ne denli kesin/keskin kurallar içeren, ne denli sert bir rejim olduğunu biz Türklerin tam olarak bilmesine, idrak etmesine imkan yok. Ne de olsa bizim coğrafyamız için “sözde” olan, kültürümüzde bulunmayan ve “kökü dışarıda” bir yönetim şeklidir demokrasi. Bizdeki iktidarlar da erken cumhuriyet devrinden bu yana sanki böyle bir hal varmış gibi yaparak ülkeyi ve durumu idare eder.

    Özgürlüklere ve insan hayatına değer vermek, bunları ve sorumlulukları hukukta ve gündelik hayatta düzenlemek, herkesin bildiği gibi bir gelenek-devamlılık-kültür-plan/program işi. Eh, böyle olunca bu işler bizim için zor. Tıkanma noktalarında da esas olarak birbirimizi yiyoruz. Yurtdışındaki lokmalar ise büyük olduğundan ve teknik olarak onları yememiz mümkün bulunmadığından (örneğin son olarak 2 ay kadar önce Doğu Akdeniz’e gelip buradaki 2-3 yıllık doğalgaz çabalarımızı sona erdiren USS Eisenhower uçak gemisi), ucuz efelenmelerle kuyruğu dik tutma gösterileri yapıyoruz.

    Ancak moralimizi bozmayalım. Aslında en genel anlamıyla Batı’nın ve Doğu’nun, kuzeyde Rus güneyde Arap milletinin tarihsel ve aktüel olarak bizden çekindiği, korktuğu -şaşırtıcı olabilir ama- doğrudur. Zira bu bize özgü, kesinlikle siyasetüstü ve spekülatif ve belki de genetik/jeografik ne- denlerle ortaya koyduğumuz hâller, tüm dünya milletleri için ciddi bir tehdittir. Bu insanlar eğer bizim tarzımızı benimserse, bu ülkelerin yöneticileri pek fena bir durumda kalır. Kısacası trolün feriştahı gelse, ona bile pabucunu ters giydiririz.

    Tek bir ricam var. Bu trolleri kullanan siyasi odaklar lütfen biraz daha seçici olsun. Bir kaç sene sonra tutuklamak mecburiyetinde kalacakları sıradan kişilerle kaliteyi çok aşağı çekmesin. “#NeverWithoutTurkey” veya “#JamaisSansLaTurquie” gibi İngilizce ve Fransızca olmayan etiketlerle gülünç durumlara düşülmesin; paralar da boşa gitmesin.

  • Anka kuşu Türk kökenlidir

    Anka kuşu Türk kökenlidir

    Tarihten/geçmişten özenle seçtiğimiz, hatta bugünkü ihtiyaçlarımıza göre yeniden biçimleyip değiştirdiğimiz parçalarla hayata devam ediyoruz.

    Tarihî şahsiyetleri işimize, ideolojimize geldiği gibi kullanmak hem dün hem de bugün en iyi yaptığımız işlerden biri olmuş. Bizde genellikle doğru düzgün bir işi olmayanlar veya iş yapmayanlar yani tembel olanlar, bu tarih konusuyla ilgilenir gibi yaparlar. Bugün Türkiye’de evde, sokakta, çarşıda, kahvede, TV’lerde ve internette geçen konuşmaların içinde tarih büyük bir yer tutar. Herkes duyduğu-bildiği, daha doğrusu bildiğini sandığı bir tarih hadisesini karşısındakine anlatır. Bu anlatımlar sırasında kendi dünya görüşü veya inancı veya tamamen “duygusal ($$$)” nedenlerle tarihi eğip büker; bugünkü haklılığına sözde bir altyapı oluşturur.

    Dünyada bugün Türklerden başka, gündelik hayatında tarih üzerine bu kadar laf eden, bu kadar tarihe maruz kalan ve bu kadar tarihi önemser-miş gibi yapan bir millet yoktur. Tabii bunun nedeni, hepimizin bildiği ve yine hepimizin bilmezlendiği gibi, aslında tarih üzerine pek bir şey bilmediğimizdir. Zaten yaşadığımız yerler, memleketimizin dörtbir yanındaki görüntüler ve ortaya kon(amay)an eserler, bizim kendi coğrafyamızdaki tarihle bile herhangi bir irtibatımızın olmadığını gösterir. Tabii bu durum sadece bugünün değil, yüzyıllar boyunca devam edegelen bir hâlin meselesidir.

    Peki neden ata binen Türk atasını tanımamıştır? Neden bu uzun yıllar boyunca Türk toplumu, tarihi, coğrafyası üzerine temel referans kitaplarını yabancılar yazmıştır? Neden Orhun Yazıtları’nı yabancılar bulup, okumuştur? Neden bu milletin-coğrafyanın evlatları hep bol bol konuşmuş; ama kendi tarihini yazmak, gelecek kuşaklara bırakmak, onu muhafaza etmek noktasında pek bir şey, hatta hiçbir şey yapmamıştır? Hatta bırakın muhafazayı, “muhafazakârız” diye diye neden ata mirasını çarçur etmiş, yiyip bitirmiş, kalanların da içine etmiştir, etmektedir?

    Bu soruların cevaplarını tam olarak bilemiyoruz. Ancak bunlardan daha canalıcı soru şudur: Tüm bu tarihsizliğe, geleneksizliğe, bağlantısızlığa, lafazanlığa ve geçmişi imhaya varan yıkıcılığa rağmen Türk toplumu iyi-kötü nasıl ayakta kalabilmiş, varlığını sürdürebilmiştir? Her seferinde –aslında Türk kökenli bir kuş olduğu kesin gözüken– Anka’dan nasıl tekrar tekrar doğmuşuzdur?

    Evet; her seferinde şimdiki zamanını sonsuz gibi yaşayabilme becerisi bahşedilen biz Türklerin bu özgüveni; büyük ihtimalle Sultan Süleyman döneminde, İstanbul’un fethinden 70 sene sonra tesis edilmiş ve 1. Dünya Savaşı’na kadar iyi-kötü devam etmiş. Sonrasında ise “artık o kadar da değil” diyerek fedakarlık literatürüne geçen yeni bir millet; Çanakkale ve Afyon Ovası’nda planlı ama pervasızca ileri atılan bir lidere kavuşmuş; Ata ve Türk buluşmuş.

    Ne Dolar’ın ileriye doğru hareketiyle kötümser ne de Karadeniz’de bulunan doğalgaz rezerviyle iyimseriz. Salgın hastalık, pandemiye karşı “zihinsel bir bağışıklık” içinde, maskelere ihtiyaç duymadan, kimbilir nereye kadar gideriz. Yine de küllerimizi sağlam bir yerde saklayalım, oraya buraya saçmayalım.

  • Tarih algısı, akıl sağlığı

    Tarih algısı, akıl sağlığı

    Bu topraklarda yaşayan insanların sadece bugünü olduğu, dünü ve yarını bulunmadığı neredeyse kesin. Ayasofya’nın gündem olması da bir tarih, kültür ve gelenek meselesinden ziyade, günümüzün siyasi-sosyal algıları ve iktidar ilişkileri dolayısıyla gerçekleşiyor. Kısacası -hangi bakışaçısı olursa olsun- geçmiş ancak bugünkü görüşlerimizi doğrulamak için, gelecek de yine bugünkü görüşlerimizi pazarlamak için kullanacağımız kavramlar.

    Tarihten sadece bugün işimize gelenleri almak konusunda, ülkemizin akla gelecek tüm kişi ve kurumları birleşmiştir. Hatta millet olarak ezici bir çoğunlukla üzerinde mutabık olduğumuz durum budur. Böylelikle kendimizi haklı, tarafımızı daha da haklı bilir; bizi yalanlayan-yanlışlayan referansları silerek hayata devam ederiz. Bir Allah’ın kulu da çıkıp, “Ya biz böyle diyoruz ama, Fatih Sultan Mehmet bununla çelişen bir uygulama yapmış” demez, diyemez. Bu tür rahatsız edici bilgiler eğer ayyuka çıkarsa, “O devir farklıydı” gibisinden kıvırtmalarla yine hayata devam ederiz. Ayasofya örneğinde de, 1453’ten 18. yüzyıl ortalarına 250 seneden fazla hem Ortodoks ikonaları hem de Müslüman hatları altında namaz kılınmış olması, tam da bu tür “rahatsız edici” bir bilgi. Zira Fatih’in, Kanuni’nin, Yavuz Selim’in “bizden daha az Müslüman” olma ihtimali bulunmadığı için, bugün bu mozaikleri kapattırma noktasında çok müşkül durumda kalıyoruz.

    Müşkül bir durumda kaldığımız diğer bir gündem maddesi de kadınların öldürülmesi. Bu hususta içinde bulunduğumuz durumu en iyi özetleyen gelişme, son yaşanan Pınar Gültekin cinayetiyle ilgili meşhur bir şarkıcı hanımın Twitter üzerinden yazdığı; katil Cemal Metin Avcı’ya seslendiği şu cümle oldu: “O kdr iri ve uzun bi kızı nasıl sığdırdın varile… Beton dökmek ne ya”.

    Binlerce yorum yapılabilir, yapılmış zaten. Ancak dikkati çekici olan, bu korkunç cinayetin bu denli “sıradan”, hatta “saf ”, hatta “teknik”, hatta “esprili”, hatta “vay canına” şeklinde ifade edilmiş olması. Bu milyonlarca seveni, takipçisi bulunan meşhur kardeşimizin yalnız olduğunu, özel bir vaka olduğunu söyleyemeyiz elbette. 2020 Türkiye’si sadece aktüel siyaset tarafından kirletilen gündem maddeleriyle değil, ileri seviye şizoid arızaları bulunan insanlarımızla birlikte, geleceğe doğru güvenle ilerliyor!

  • ‘Demokrasi geliyor Abede’ye’

    ‘Demokrasi geliyor Abede’ye’

    Amerikalı ozan, besteci ve yorumcu Leonard Cohen, 1992 sonlarında piyasaya çıkan “The Future” adlı albümünde adeta “geleceği” görmüş, “Demokrasi” adlı parçasında ABD’deki vaziyetleri, içindeki umudu dile getirmişti:

    Duygusal bir insanım ben, bilirsin yani

    Memleketi seviyorum, ama hiç görmeyeyim halini. 

    Ne sağcıyım ne solcuyum

    Evden çıkmam bu gece,

    O küçük, umarsız ekranda kaybolurum.

    Ama inatçıyım da, zamanın çürütemediği

    O çöp torbaları kadar.

    Beş para etmem belki, ama hâlâ tutuyorum 

    Bu minik yabani çiçek demetini elimde.

    Demokrasi geliyor Abede’ye.

    (Türkçesi: Bülent Somay)

    Eşsiz bir ironiyi gündelik hayatların gerçekliğiyle buluşturan parça, aslında albüme adını veren “Gelecek” parçasında olduğu gibi Cohen’in kötümserliğini yansıtıyordu: “Gördüm geleceği dostum / Hep cinayet”.

    Dünyayı saran ve devam eden pandemi günlerinde, tarihin belki de en dehşet verici hastalığıyla, ırkçılıkla tekrar karşılaştık. Yüzyıllardır tedavisi bulunamayan bu hastalık, bilindiği gibi kapitalist döneme özgü bir virüsten yayılmıyor. Bu virüsün özkardeşi “ayrımcılık” da öyle. Ancak ABD’deki aktüel hadiseleri ve bunların öncesindeki dönemlerde yaşanan kölelik-kölecilik rezilliklerini, Batı medeniyetinin veya Hıristiyan âleminin bir icadı, uygulaması gibi algılamak-anlatmak da ucuz bir manipülasyon tabii. Roma devrindeki meşhur Spartacus-köle isyanını aşağı yukarı herkes bilir ama, ondan 800 sene sonra Emevîler döneminde yaşanan “Zenc İsyanı”nı silmişizdir (bu sayımızda okuyabilirsiniz). Kısacası siyah insanlara karşı tarih boyunca gerçekleştirilen cinayetlerin ve köleciliğin Doğu’su-Batı’sı ve Hıristiyan’ı-Müslüman’ı yok. Sırasıyla diğer canlı türlerini, Siyahları ve kadınları köleleştirmek noktasında, Beyaz Adam dil-din-ideoloji-dünya görüşü vesaire dinlememiş ve başka hiçbir noktada değil ama bu üç noktada büyük bir dayanışma sergilemiş. Yani önce hayvanlar, sonra derisi beyaz olmayanlar ve sonra da kadınlar… 

    Bu son hadiseler dolayısıyla, Beyaz insanoğlu, günahlarla dolu geçmişini ABD keçisine tahvil ederek hayata devam edecek şüphesiz. Tabii pandemi nedeniyle tökezleyen dünya sisteminin kalbi ABD, tüm bu muhalif ve alternatif hareketlerin de kalbi aynı zamanda. Kapitalizmi ırk ayrımcılığıyla eşitleyip ABD’yi demokratik denilen sistemin “hasta adam”ı ilan etmek sadece kolaycılık değil düpedüz hata olur. Malın serbest dolaşımı ve sermaye, ne pandemi dinler ne de ırk ayrımı. Bu bakımdan, günah keçisi ABD’nin sermayeyi kediye yüklemeyeceğini de bilelim. Milyar dolarlık şirketler logolarında, ürünlerinde, hatta isimlerinde bulunan “Beyaz” vurgulu herşeyi değiştirmeye başladı bile.