Kategori: Edito

  • Özel ve öncü insanlar sayesinde

    Özel ve öncü insanlar sayesinde

    Yaşadığı dönemde, yaptığı işle, o işin kalitesi-özgünlüğü- biricikliğiyle, o üretimin benzersizliğiyle tarihe adını yazdıran insan evlatları, gelecek için referans olur. Bir hayatın, bundan daha ötede bir anlamı yoktur. Gelip geçici olmayan, iz bırakan, dolayısıyla varoluşu inancın dahi üzerine çıkaran ancak bu “iş”lerdir.

    Kendinde başlayıp kendinde biten “iş”ler yapan, yani bu süreçte bir ikinci kişiye ihtiyaç duymadan üretebilen yazarlar, sanatçılar şüphesiz müstesna insanlardır. Bu kişilerin doğuştan gelen Tanrı vergisi yetenekleri vardır ama, bu nitelikler tek başına olgunlaşıp üretime dönüşemez; ancak olağanüstü bir çalışma ve bilgiyle ve kıyaslamayla ve tekrar tekrar inatçı bir sabırla işlenerek mükemmelleşir.

    Hangi alanda, konuda, türde olursa olsun, bu tür insan bizim ülkemizde nadiren çıkar. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise bunlar iyiden iyiye azalmış; dolayısıyla ülkemizin entellektüel üretimi kötüden kötüye doğru gitmiştir. 21. yüzyıl ise bizim için “Ya geçtik böyle özel ve öncü insanları… Doğru-dürüst-düzgün-kendi hâlinde-normal-ahlaklı kimse bile pek kalmadı” vaziyetlerine geldiğimiz bir zaman dilimi olmuştur. Evde, işte, yolda, café’de, sürekli olarak telefon ekranına bakan, parmağıyla pıt-pıt yapan bir insanın; kalıcı bir değer, bir eser, bir referans ortaya koymasına tabii imkan yoktur. Seçeneklerin sonsuzlaştığı, data’ların taştığı, dezenformasyon ve sahtekarlık enflasyonunun rekor üzerine rekor kırdığı ve aynı gerekçelerle sahici bir “iş” veya “eylem” yapmanın anlamsız sayıldığı, hayatın sanallaştığı böylesi bir ortamda; ego şişirmek, dedikodu pişirmek, ucuz tarafından siyaset etmek, “o değil de sen esas şuna bak” tarzında sefil tweet’ler tapelemek artık temel faaliyettir.

    Bu hazin tembellik ve bununla beraber yükselen kaçınılmaz ahlaksızlık ve düşkünlük içerisinde debelenen ülkemiz insanı da, hayatını idame ettirmek için gereken maddi kaynakları bu yeni yollarda, yani “yolsuzlukta” bulmuştur. Ve bu artık bir norm olmuş, “normal”, hatta “yeni normal” sıfatıyla günümüzü doldurmuş, en tepeden en aşağıya kadar toplum için maalesef bir “kod” hâlini almıştır.

    Hep birlikte geldiğimiz bu noktada, “dünyanın geri kalanı da bizden farklı değil” diyenlerin, dünyanın geri kalanıyla ilgili hangi dil bilgisi ve genel kültürle ne kadar malumat sahibi oldukları malum. Bu bakımdan en azından yakın tarihimizde, alanlarında önemli işler başaran, bugün her türlü köksüzlüğe rağmen ülkemizin iyi-kötü ayakta kalmasını temin eden Cemal Nadir gibi nadir, Nâzım Hikmet gibi hikmetli insanları (sayfa 52) saygıyla-sevgiyle- minnetle anıyoruz, anlatıyoruz.

  • Önce gerçek sonra çocuklar ve kadınlar

    Fotoğraf

    Dünyadaki insan tarihinin karanlık dönemlerinden birine tanıklık ediyoruz. 90’lı yıllardan itibaren bölgesel krizlerden biri olarak ortaya çıkan Ukrayna krizi; 2022 Şubat’ında başlayan Rus askerî müdahalesi ile global bir savaşa doğru evriliyor. Uluslararası kapitalist sistemin baş rollerdeki aktörleri, yeni bir iktisadi kurulum içerisinde siyasi iktidar alanlarını genişletmek, sağlamlaştırmak istiyor. “Acı” ve “gerçek”, kelimelere döküldüğünde kifayetsiz kalıyor; fotoğraflarda, görüntülerde ve sosyal medyada dezenformasyona kurban ediliyor.

    Artık şu veya bu tarafı destekleyenler ve karşılarındakiler, modern zamanlarda yaşandığı gibi belli bir fikrin, ideolojinin, hatta politikanın insanları değil. “Tamamen duygusal nedenler”le harekete geçirilen sosyal medya askerleri, gerçek kurşun ve bombalardan daha fazla insanı imha ediyor. Bu tahribatın taraftarı olmaktan utanmayan-sıkılmayanlar; Moskova’da konser vermek ve “Batılı” şer odaklarına laf yetiştirmekle, Tarkovski’yi, Dostoyevski’yi yasaklamak arasındaki kaygan yollarda dolanıyor. Kan ve gözyaşı, daha önce benzeri pek görülmemiş şekilde sahtekarlık için kullanılıyor. Tüm bunlar olup devam ederken önce gerçek sonra kadınlar ve çocuklar ölüyor, öldürülüyor.

    Bu neredeyse herşeyin birbirine karıştığı savaş enflasyonu ortamında, gazetecilikle uzun süre önce ilgisini kesen Türk medyası da yaşananları Türkiye’deki iç politika aktörlerinin patetik yaklaşımlarına göre okuyor, yansıtıyor. Bırakınız meslek ahlakını, en genel ve insani anlamda dahi ahlaki kriterlerini yitirmiş bu kesim -daha önce çok defa yazdığımız gibi- Oğuz Atay’ın meşhur cümlesini bizlere hatırlatıyor: “Üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne ümmet-i Muhammed kurtulur”.

    Bu negatif, hatta korkunç atmosferde Türkiye’de yaşayan insanların en azından yakın tarihimiz açısından olumlu sonuçlar çıkarabilmesi ihtimali, geleceğimiz çocuklar için bir parça da olsa umut oluşturuyor. Lozan Antlaşması’nın, Montrö Sözleşmesi’nin önemini; Moskova’nın Doğu vilayetlerimizde hak iddia etmesi, NATO’ya girişimiz ve Kore’ye asker yollamamızla gelişen süreci; Kıbrıs hadiseleri ve harekatını; Amerikan üsleri, askerî darbeler dönemi, Güneydoğu’daki terör hareketlerini; artık şuncu-buncu değil de hakiki bir yurtsever gözüyle okumanın, öğrenmenin ve “tutum” almak yerine hakiki bir “birlik” için buluşmanın zamanı değil mi?

    Şunu unutmayalım: Bu kriz/savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, dünya ve ülkemiz Şubat 2022 öncesinden epey farklı olacak. Hazır durmamız ve çok çalışmamız lazım.

    Türkiye coğrafyasının oturucuları -özellikle gençler-, hem dedelerinin günahlarıyla hesaplaşabilecek hem de onların canları pahasına yeniden kurdukları bu ülkeyi savunabilecek yüreklilikte.

  • Umudumuz tükenmedi, tükenmeyecek!

    tarih Dergi - Sayı 89 - #Tarih Dergisi - 1000Kitap

    Her yeni yıla girildiğinde, hele de kötü geçtiyse, 365 günde yaşlanan bir önce­ki yılın süratle tarihteki yerini alması, evlere gelen yeni gürbüz bebeğin de mutluluk­lar getirmesi dilenir, beklenir. İlerki yıllarda pek de hayırla anmayacağımız 2021, hâlâ ha­yatlarımızı karartmaya devam eden salgın has­talık yılı olarak anılacak şüphesiz.

    Aslında buna rağmen dünya 2021’e Trump’tan kurtulmanın tatlı heyecanı ve iyim­serliği ile girmişti. Ancak 6 Ocak’ta Kongre bi­nası baskını hemen herkesi şoke etmiş, dün­yanın merkezi konumundaki ülkede meyda­na gelenler sonraki felaketlerin de habercisi olmuştu. Yeni başkan Biden’ın yemin törenine katılmayan Trump ise ülkeye 150 yıl sonra bir ilk yaşatarak dönemini tamamladı.

    Mars’a inen Perseverance keşif aracı; yine burada uçurulan ilk hava aracı Ingenuity; Sü­veyş Kanalı’nın The Evergreen konteynır gemi­si tarafından tıkanması; derken yine ABD’nin 20 yıllık bir dönemin ardından Afganistan’daki varlığını sona erdirmesi ve bu sırada Kabil’den havalanan askerî kargo uçaklarına tutunma­ya çalışan, başarsa bile sonrasında gökten yere düşen Afganların görüntüleri…

    Almanya Şansölyesi Angela Merkel tüm dünyanın samimi takdirini ve saygısını kaza­narak kendini emekliye ayırırken, dünya, kadın siyasetçilerin gittikçe artan bir ivmeyle önem­li görevlerde yer aldığını görür oldu. Bu arada Türkiye, ilk imzacılarından olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılarak kadın hakları konu­sunda “yeni bir ilk”e imza attı.

    Türk biliminsanları Özlem Türeci ve Uğur Şahin neredeyse tüm dünyanın gururu ol­du. Pandemi nedeniyle ertelenen 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları, Türkiye’nin en çok madal­ya aldığı organizasyon oldu. Olimpiyat şampi­yonu okçumuz Mete Gazoz bir hedefe odak­lanmanın, bilimsel yöntemlerle ve özveriyle çalışmanın rol modeli hâline gelirken; Busenaz Sürmeneli, Eray Şamdan ve Buse Naz Çakıroğ­lu altın ve gümüş harflerle adlarını tarihe yaz­dırdı. Kadın voleybol millî takımımız ülkeyi TV ekranlarına kilitlerken, A Millî Futbol Takımı grup aşamasından sıfır puanla ülkemize dön­dü.

    Küresel ısınmanın etkileri daha da artan bir ivmeyle hissedilirken, çeşitli toplantılar ve zirveler yapıldı. İskoçya-Glasgow’da yapılan COP26 toplantısında 100’den fazla ülke lideri yer alırken Türkiye “itibarlı güvenlik sağlan­madığı” gerekçesiyle katılımını geri çekti.

    2021 yazı ülkemiz için bitmek bilmeyen, söndürülmesi haftalar alan yangınlar mevsi­miydi. Antalya’dan Marmaris’e kadar uzanan çok geniş bir alanda günlerce süren, havadan müdahale araçlarının eksikliğinin önemli rol oynadığı süreçte doğal yaşam ve ormanlar kav­ruldu. Ülkenin güneyi ateşlerde yanarken, ku­zeyi de çok sayıda can kaybına yol açan seller altındaydı. Betona dayalı kalkınma modeli bi­limi ve mühendisliği hiçe sayınca faturası can kayıpları, yıkılan yapılar ve heba olan millî ser­vet olarak kesildi.

    Temeli matematik olan ekonomi alanında ise yüzyıllara dayanan iktisat teorilerini yok sayma girişimleri, Türkiye ekonomisini ciddi biçimde etkiledi. Dünyada küresel olarak pan­demiyle birlikte yaşanan tedarik zinciri so­runları, yükselme trendindeki enflasyon, vb. konularla başa çıkmak için iktisat bilimi reh­ber alınırken; Türkiye’de “reel efektif döviz ku­ru” 1980 sonrası en düşük seviyeye geldi. 1994 krizine yol açan faizle inatlaşma yaklaşımı 2021’de yeniden karşımıza çıkarken, son kaza­nanın hep matematik olduğunu ve “tarih değil, hatalar tekerrür eder” sözünü hep hatırlamak gerekiyor.

    100 yıl önce pozitif bilimi rehber alarak 10 yıllık savaştan muzaffer çıkan, yorgun-bitkin ve fakir bir ülkeyi yeniden inşa eden insanlar bizim ninelerimiz, dedelerimizdi. Onların yüzü suyu hürmetine ve çocukların geleceği için ta­rihe hep sahip çıkacağız.

    2021’in dünyada ve ülkemizdeki gerçek kahramanlarına, tüm hekimler ve sağlık çalı­şanlarına minnettarız. Mutlu ve umutlu yıllar…

    Alp E. Aksudoğan

  • Umudumuz tükenmedi, tükenmeyecek!

    Umudumuz tükenmedi, tükenmeyecek!

    Her yeni yıla girildiğinde, hele de kötü geçtiyse, 365 günde yaşlanan bir önceki yılın süratle tarihteki yerini alması, evlere gelen yeni gürbüz bebeğin de mutluluklar getirmesi dilenir, beklenir. İlerki yıllarda pek de hayırla anmayacağımız 2021, hâlâ hayatlarımızı karartmaya devam eden salgın hastalık yılı olarak anılacak şüphesiz. 

    Aslında buna rağmen dünya 2021’e Trump’tan kurtulmanın tatlı heyecanı ve iyimserliği ile girmişti. Ancak 6 Ocak’ta Kongre binası baskını hemen herkesi şoke etmiş, dünyanın merkezi konumundaki ülkede meydana gelenler sonraki felaketlerin de habercisi olmuştu. Yeni başkan Biden’ın yemin törenine katılmayan Trump ise ülkeye 150 yıl sonra bir ilk yaşatarak dönemini tamamladı. 

    Mars’a inen Perseverance keşif aracı; yine burada uçurulan ilk hava aracı Ingenuity; Süveyş Kanalı’nın The Evergreen konteynır gemisi tarafından tıkanması; derken yine ABD’nin 20 yıllık bir dönemin ardından Afganistan’daki varlığını sona erdirmesi ve bu sırada Kabil’den havalanan askerî kargo uçaklarına tutunmaya çalışan, başarsa bile sonrasında gökten yere düşen Afganların görüntüleri… 

    Almanya Şansölyesi Angela Merkel tüm dünyanın samimi takdirini ve saygısını kazanarak kendini emekliye ayırırken, dünya, kadın siyasetçilerin gittikçe artan bir ivmeyle önemli görevlerde yer aldığını görür oldu. Bu arada Türkiye, ilk imzacılarından olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılarak kadın hakları konusunda “yeni bir ilk”e imza attı. 

    Türk biliminsanları Özlem Türeci ve Uğur Şahin neredeyse tüm dünyanın gururu oldu. Pandemi nedeniyle ertelenen 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları, Türkiye’nin en çok madalya aldığı organizasyon oldu. Olimpiyat şampiyonu okçumuz Mete Gazoz bir hedefe odaklanmanın, bilimsel yöntemlerle ve özveriyle çalışmanın rol modeli hâline gelirken; Busenaz Sürmeneli, Eray Şamdan ve Buse Naz Çakıroğlu altın ve gümüş harflerle adlarını tarihe yazdırdı. Kadın voleybol millî takımımız ülkeyi TV ekranlarına kilitlerken, A Millî Futbol Takımı grup aşamasından sıfır puanla ülkemize döndü.

    Küresel ısınmanın etkileri daha da artan bir ivmeyle hissedilirken, çeşitli toplantılar ve zirveler yapıldı. İskoçya-Glasgow’da yapılan COP26 toplantısında 100’den fazla ülke lideri yer alırken Türkiye “itibarlı güvenlik sağlanmadığı” gerekçesiyle katılımını geri çekti. 

    2021 yazı ülkemiz için bitmek bilmeyen, söndürülmesi haftalar alan yangınlar mevsimiydi. Antalya’dan Marmaris’e kadar uzanan çok geniş bir alanda günlerce süren, havadan müdahale araçlarının eksikliğinin önemli rol oynadığı süreçte doğal yaşam ve ormanlar kavruldu. Ülkenin güneyi ateşlerde yanarken, kuzeyi de çok sayıda can kaybına yol açan seller altındaydı. Betona dayalı kalkınma modeli bilimi ve mühendisliği hiçe sayınca faturası can kayıpları, yıkılan yapılar ve heba olan millî servet olarak kesildi. 

    Temeli matematik olan ekonomi alanında ise yüzyıllara dayanan iktisat teorilerini yok sayma girişimleri, Türkiye ekonomisini ciddi biçimde etkiledi. Dünyada küresel olarak pandemiyle birlikte yaşanan tedarik zinciri sorunları, yükselme trendindeki enflasyon, vb. konularla başa çıkmak için iktisat bilimi rehber alınırken; Türkiye’de “reel efektif döviz kuru” 1980 sonrası en düşük seviyeye geldi. 1994 krizine yol açan faizle inatlaşma yaklaşımı 2021’de yeniden karşımıza çıkarken, son kazananın hep matematik olduğunu ve “tarih değil, hatalar tekerrür eder” sözünü hep hatırlamak gerekiyor. 

    100 yıl önce pozitif bilimi rehber alarak 10 yıllık savaştan muzaffer çıkan, yorgun-bitkin ve fakir bir ülkeyi yeniden inşa eden insanlar bizim ninelerimiz, dedelerimizdi. Onların yüzü suyu hürmetine ve çocukların geleceği için tarihe hep sahip çıkacağız. 

    2021’in dünyada ve ülkemizdeki gerçek kahramanlarına, tüm hekimler ve sağlık çalışanlarına minnettarız. Mutlu ve umutlu yıllar… 

    ALP E. AKSUDOĞAN

  • Mizah ve tazelenme vaziyetleri

    tarih Dergi - Sayı 88 - #Tarih Dergisi - 1000Kitap

    Dünyada ve ülkemizde “şahane” bir seneyi geride bıraktık. 2021’in “pandemik” günleri; kayıplar-siyasi krizler-düşmanlıklar-cinayetler-ekonomik sıkıntılar ve mutsuzluklarla örülü hayatlarımızı değiştirmediği gibi daha da ağırlaştırdı. Yani, “dünya çapında ciddi bir salgın var; diğer konuları es geçmeyelim tabii ama, en azından bu kritik noktada biraraya gelelim” gibi bir anlayış-

    yaklaşım insan türünde hâkim hâle gelemedi. Özellikle ülkemizdeki siyasi-toplumsal itişmeler, salgın hastalık falan dinlemedi, hastalığa meydan okudu! Geçmişi kaydetmek de geleceğe hazırlanmak da pek biz Türklere göre işler değil. Bu bakımdan gerek anne-baba-dede-nine gerekse bebek-çocuk-gençlerle ilgili meselelerde bilgi ve iş üretmeyiz; hassasiyet ve politika ve “manevi değerler”i kendi meşrebimizce abartarak birbirimizi yeriz. Bu birbirini yiyerek beslenme durumu, proteini-vitamini-karbonhidratı sadece anlık bir “idare etme” sağlayan; kalıcı bir sisteme dönüşemeyen, spekülatif bir rejimdir. Ülkemiz de çok uzun yıllardır böyle rejimler tarafından idare edilmektedir. Karacaoğlan, “Gurbet elde çok eğleştim / Nazlı yârim ağlar şimdi” demiş. Plan-program yapabilmek için önşart olan metot bilgisi, bizim coğrafyamızda üretilmez; dolayısıyla özellikle Anadolu topraklarındaki toplu veya bireysel hareketler, yani gerek siyasal nedenlerle yapılan akınlar gerekse şahsi inisiyatiflerle çıkılan barışçı yolculuklar, kalıcı toplumsal sonuçlara veya yazılı anılara dönüşmez. “Kulaktan kulağa, dilden dile” geleneği de, mâlum her kulak ve dil değiştiği için, zamanla unutulur veya yalan olmasa da “efsane” olur, tarih olmaz. Ancak bu sistemsizliğin bir de pozitif, bize ve başkalarına iyi gelen bir tarafı vardır. Şimdiki zamanı sonsuz gibi yaşamak, hem insanımıza hem toplumumuza, yerleşik Batı ve Doğu toplumlarının aksine müstesna bir “dinamizm” katar. Öteden beri zaman zaman başka ülkelerden gelen yabancıların “Türk toplumu ne kadar da dinamik!” diyerek olumladıkları bu vaziyet; biliriz ki hafif şizoid bir tazelenmişlik vaziyetidir. Zira bu yanılsama, neredeyse hiçkimsenin doğduğu evde ölmediği; çocukların-gençlerin eski İstanbul karelerini görünce fotoşop sandığı; geçen hafta geçtiğiniz yolun yönünün değiştiği; mahallenizdeki mekanın yeni Arap sahibinden “Yallah” diyerek sepetlendiğiniz bir zamanda yaşandığı gerçeğini değiştirmez. Sonuçta, hakedilmiş bir durum vardır; çünkü tarihimizi ve bugünümüzü ucuz böbürlenmelerle ve ideolojik-dinî-siyasi yaklaşımlarla yaşatabileceğimizi sanmışızdır. Sürekli olanın neredeyse sadece yanılgılar olduğu coğrafyamızda, “ders almak” bir yana, kendimizi uzman-hoca sayarak-sanarak birbirimize ders verip duruyoruz. İşte belki de bu noktada ‘mizah’ bizi biraz olsun kurtarıyor. Her ne kadar kendi kendimizle dalga geçebilmek konusunda ciddi sıkıntılarımız olsa da, “güleriz ağlanacak hâlimize” diyerek önemli bir gelenek, evrak, kültür oluşturabilmişiz. Reaksiyon kültürünün acı-tatlı mizahı…

  • ‘Katliamlar ne kötü be birader’

    tarih Dergi - Sayı 87 - #Tarih Dergisi - 1000Kitap

    Rutin kelimesi Fransızcadan geliyor. Yol kelimesi yani “route”, bir küçültme ekiyle “routine” hâlini almış; sonra da dilimize girmiş. Her gün yapılan ve alışkanlık olan işler anlamına geliyor malum.

    Bu “küçük yollar”dan, küçük alışkanlıklardan başlayarak kurulan büyük sistemlere medeniyet diyoruz. Tarih boyunca irili-ufaklı yol kazaları oluyor tabii ama doğanın öfkesi sonucu ölenler; insan türünün hemcinslerine tahammülsüzlüğü sonucu meydana gelen hadiselerde katledilenlere kıyasla solda sıfır. Ülkeler ve insanlar, kendi tarihlerini işte bu akıl almaz rezaletlere “medeni” gerekçeler bularak, uydurarak devam ettirmiş, ettiriyor.

    Türk milleti de kendisinden önceki daha eski yollardan yürümüş veya yeni yollar oluşturarak mevcudiyetini bugüne kavuşturmuş bir millet (Gerçi “yolsuzluk” da bizde epey eskiye giden bir âdettir ama, merkezî devlete değil de ona yakın şahıslara avanta(j) sağlaması 30-40 yıllık hadisedir).

    Bizim de, her millet gibi uzak ve yakın tarihimizde hem övünç hem utanç duyduğumuz hadiseler var şüphesiz. Biz de yine her millet gibi övünçlü olanları öne çıkarır, diğer konular açılınca da “siz esas kendi yaptığınız katliamlara bakın” deriz ve aslına bakarsanız bunlardan utanç falan da duymayız. Buraya kadar olan biten, hem politikayla hem sosyal psikolojiyle (bkz. bu sayıda Fatma Özlen’in muhteşem yazısı) izah edilebilir.

    Peki izah edilmesi çok zor, imkansıza yakın olan nedir?

    Şudur: Tarihin çok da uzak olmayan bir zamanında, çok yakın bir coğrafyada, çoluk-çocuk Türk ve Müslüman ahali Yunan isyancılar tarafından boğazlanmış; ancak biz bu korkunç hadiseyi daha Osmanlı döneminden başlayarak unutmuşuzdur. Unutmak bile değil; bilmemişiz, öğrenmemişizdir. Daha da vahimi var: Bu katliamı, bizim “gavur” dediğimiz başta Fransız, İngiliz tanıklar, tarihçiler yazmış-çizmiş, literatüre katmıştır!

    1821’de Mora Yarımadası’nda, Tripoliçe’de, 30 bin civarında Türk-Müslüman, 2 gün içerisinde boğazlandı. İsyancılar kadın-çocuk demediler. Kendi ifadeleriyle “atlarının ayakları yere değmiyordu”; zira yer cesetlerle doluydu. Hemen akabinde “çocukları öldürmeseydik, büyüyünce onlar bizi öldürecekti” diyecek kadar alçaldılar. Hatta Müslüman mezarlıklarını kazıp çıkardıkları naaşları bile yaktılar! Yunan isyancıların yanında savaşmak için Batı’dan gönüllü gelen Fransız-İngilizler arasında, gördükleri karşısında bunalıma girenler, ülkesine geri dönenler oldu. Zaten biz bugün esas olarak onların tanıklıklarına ve sonrasında Batılı tarihçilerin konuyla ilgili yazdıklarına bakarak bu hadiseleri öğreniyor, bilebiliyoruz!

    1821 katliamı sonrasında gerek Osmanlı gerek cumhuriyet döneminde konuyla ilgili ciddi bir çalışma yapılmadı. Hemen 4-5 sene sonra bölgede geçici bir hakimiyet sağladık ama “ölen öldü, önümüze bakalım” dedik. Önümüze de bakamadık. O toprakları ve insanlarımızı kaybettik.

    Yani insanımızın, atamızın-anamızın başına gelenlerle ilgilenmedik; zaman zaman “kahpe” dediğimiz Yunan’dan bile daha ağır sıfatlara layık duruma düştük.

    “Osmanlı” sıfatı, aslında Balkanlar merkezli bir gücün, yerleşimin nişanesiydi. Bu coğrafyada oturan insanlarımız, İstanbul’un fethinden çok önce o topraklara yerleşmiş, kuşaklar boyu orayı yurt edinmişlerdi. Bugün benim diyen insan hakları savunucusu, Türk milliyetçisi, Müslüman, siyaseten Müslüman, muhafazakar kardeşlerimiz… Yazarımız Muzaffer Albayrak’ın yazısını okuyunuz ve düşününüz: Tam 200 yıl sonra “kimleeer kimlerle beraber” ve biz kimiz, hangi “yol”dayız?

  • Tarihle elele: ‘Umut ile, sevda ile, düş ile..’

    Mustafa Kemal çok uzun yılların ardından, merkezi Ankara olan bir devlet hayali kurdu. Son olarak 10 yıllık bir savaştan (1912-22) çıkmış; yokluk içinde Anadolu’da kadın-erkek tutunmuş; Yunan kuvvetlerine ve emperyalistlere karşı savaşmış; günlük hayatta yaşanan onca rezalet ve gücü gücü yetene modelindeki rezilliklerden sonra nihayet yine-yeniden bir millet olma yoluna girmiştik. 

    İstiklal Harbi’nin lideri, taze-umutlu bir başlangıç yapmak; gelecek nesilleri düşünerek uzun vadeli bir yapı oluşturmak istiyordu. Yüzyıllardır devam eden geri çekilme-büzüşme-yenilgi ve sefaletten sonra ilk defa insanların yüzü gülecek, “çocuklara-torunlara güzel bir gelecek” artık hayal olmayacaktı. Ülkenin yetişmiş, işbilen, kültürlü ve düzgün insanlarının pek çoğu Çanakkale’de, diğer cephelerde ve son olarak Kurtuluş Savaşı’nda şehit düşmüştü. Plan-program yapacak, bunları uygulayacak yetişmiş kadrolar yoka yakındı. 

    Yıkık-dökük bir ülkede yaşayan insanlar, Atatürk’ün verdiği inançla, güvenle çalıştılar, çalıştılar, çalıştılar… Onurları için, çocukları için, ele-güne muhtaç olmamak için, bir daha savaşmak mecburiyetinde kalmamak için… Bu kadim coğrafyayı, yepyeni bir umut kuşattı. Zira ilk defa ülkedeki insanı-çoluğu-çocuğu düşünen, onları teba görmeyen, onlarla hemhâl olan bir insan evladı ülkenin başındaydı. 

    Türkiye giderek bir köprü-geçiş coğrafyası olmaktan çıktı; bir merkez ülke statüsü kazandı. Türkler artık ona buna yaltaklanarak veya eski parlak günlerin boş böbürlenmeleri ile değil, kendi ayakları üzerinde durarak varolmaya başladı. Milletin özgüveni, uzun bir zaman sonra hayali değil somut durumun bir nişanesiydi artık. Ve bizler 3-4 kuşaktır analarımızın-atalarımızın bu devamlılığında, bu kararlılığında yetiştik; onların bıraktığı bu manevi mirasla kendimizi daha iyi, daha yetkin ve vatana-millete faydalı insanlar yapmaya çalıştık. 

    Cumhuriyet Türkiyesi, kendini her türlü ideolojinin ötesinde, insanların emekleriyle var etmiş bir ülkedir. Temel koordinatları fedakarlıkla, çalışkanlıkla, mütevazılık ve özgüvenle örülüdür. Bu ahlaki prensipleri devlet millete dayatmamıştır; millet devlete hâkim olmuştur. 

    Bugün ülkemiz sadece kendi iç meseleleri yüzünden değil, dünyadaki ve yakın coğrafyamızdaki bir dizi çalkantı hatta fırtına dolayısıyla ciddi tehditlerle karşı karşıya. Erken cumhuriyet döneminin değerler mirası büyük oranda “politik ısınma”ya, “siyasi kriz”e ve en önemlisi kimilerinin ceplerini doldurmaya devam eden “tamamen duygusal sıcaklıklar”a harcandı. Gündelik hayattaki paranormal-paranoid gelişmelere, siyasilerin demeçlerine, denizlerimizi saran müsilaja, liyakat sahibi olmayan devlet görevlilerine, Türkçenin artık ikinci dil olduğu İstanbul’a, adli yılın açılışında teyit edidiği gibi hukukun “işimiz Allah’a kaldı” vaziyetine bakınca… 

    Hayır. Umutsuzluğa kapılmıyoruz. 

    Kapak konumuzda detaylarıyla işlediğimiz iklim krizi ve yozlaşmaya karşı; henüz kaybettiğimiz bir büyük ustanın, Ferhan Şensoy’un sözleriyle duruyoruz: “Çoğunluk dünyayı kötü fikir ve eylemleriyle, hem plastik hem nükleer hem siyasal anlamda kirletirken; bir küçük azınlık, yalnız romanlarda görülebilecek muhteşem bir umutla ortalığı temizlemeye çalışmakta…”. 

  • Layık olmak veya olmamak: İşte bütün mesele bu

    “Geçmiş dönemlerin çok yönlü zanaatkarları dalkavuklar, ne yazık ki hünerlerini değil dalkavuk sıfatlarını, yeni zamanın haysiyet yoksullarına bırakarak dünyamızdan çekilmiş bulunuyorlar. Yeni zaman tipleri, dünküler gibi tarifesi onaylı ücretler karşılığında hüner göstermek yerine, para kaynağının önünde eğilip el ve etek öpüyorlar. Ayağı öpülen kudretini kaybedince, başka efendiler bulup huzurunda zilletle eğiliyorlar… Tarih, bugünün ‘yalaka’larından bahsetmeyecek. Dünün dalkavukları ise hem geliştirdikleri yöntemler hem konuşma ve davranış incelikleriyle hatırlanmayı hakediyorlar…

    … Yandaş TV kanallarında, gazetelerde boy gösterenlere ‘yıkama-yağlama tamam da biraz daha yaratıcı olun, aldığınız paranın hakkını verin, beni övmenin dışında siz de ortaya birşeyler koyun’ talimatı geldi. Kabataş’lar, suikast masalları, camide içkilerden tutun da, İnönü’nün Atatürk’ü zehirlediği iddiasına kadar uzanan bir dizi senaryo yazıldı. Ama bu dönemin yandaşları hem fikren hem zikren, dalkavuk ecdattan o denli uzaktı ki, yaptıkları işlerle gülünç, zavallı, patetik hallere ve birbirlerine düştüler…”

    Tam 6 sene önce bu köşede yazılan yazı, çok yakın dönemin bırakın liyakat sahibi olmayı, cahillikleri ve tembellikleriyle otoriteyi bile canından bezdiren “yeni nesil” yandaşlarını tarif ediyordu. Aradan geçen zamanda kritik görevlere getirilen, daha doğrusu, “adam kalmadığı” için buralara gelmesine göz yumulan liyakatsızların kalitesizliği o denli arttı ki; bunların söz ve hareketleri, kendilerini atayanlara bile zarar verecek bir noktaya ulaştı.

    Bu öyle bir nokta ki, “Anlayışınız, inancınız, siyasetiniz, tarafınız, partiniz ve hatta iktidarınız sizin olsun, hiç değilse şu meseleyi hâlledin” dedirten bir hâl. Rahmetli Turgut Özal’ın 1980’lerin başında “Benim memurum işini bilir” cümlesiyle meşhur ve uzun yıllar bir espri konusu olan durum, bugün artık “ya lütfen işini bilen bir memur olsun da kim olursa olsun” ciddiyetine ulaşmış durumdadır.

    İşbilmezlik ve liyakatsızlık, diğer ülkelerin geçmişlerinde olduğu gibi bizde de büyük ve kalıcı hasarlara neden olmuş; gelecek kuşakları da etkileyen bir devamlılık göstermiş. Bizim coğrafyamızda herhangi bir konu veya alanda devamlılık neredeyse hiç görülmezken, liyakatsızlık örnekleri “gelen, gideni bile aratır” dedirtircesine gelişerek, serpilerek, büyüyerek gelenekselleşmiş. Yine yakın devirlerde epey moda olan “yiyor ama çalışıyor” motto’su da, artık günümüzde “hem yiyor hem yatıyor”a terfi etmiş.

    Oğuz Atay’ın Günlük’teki meşhur cümlesini kimbilir burada kaç defa yazdık: “Üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne ümmet-i Muhammed kurtulur”. Hz. Muhammed’in kendisi de çok uzun yıllar önce uyarmış: “İş ehil olmayana verildi mi kıyameti bekle”. Ancak işinin ehli insan yetiştirmek de ancak eğitimle, kaliteli eğitimle mümkün. Diğer türlü, liyakat sahibi olanlar, bir göreve layık olanlar değil; sadece “sahibi olanlar” yönetecek Türkiye’yi.

  • Ölümüne Türkiye!

    Ölümüne Türkiye!

    Ülkemizde çok çok uzun yıllardır, yani Anadolu coğrafyasında yurt kurma zamanlarından bu tarafa değişmeyen bir takım anlayış ve uygulamalar vardır. “Bize özgü” ve ne Batı’da ne de Doğu’da görülmeyen bu gündelik hâllere biz “âdet” deriz.

    Yazımız ve tarihimiz çoğu zaman değişse veya değiştirilse bile, bunlar hayatımızdaki deyim veya uygulamalarda büyük oranda devam etmiştir. Bu hâller herhangi bir yabancı dilde ifade edilemez; parayla-pulla-sınıfla-eğitimle direkt ilişkilendirilemez.

    “Türk” dediğimizde, tüm bunlardan mülhem “ortaya karışık” bir spesyalite anlarız.

    Bize özgü bu ifade ve ruh hâlleri, adına genel olarak “kader” denen ve kökleri İslâmiyet’ten çok daha gerilere giden kadim bir kabullenme ve günü kurtarma kültürüyle örülüdür. Acıklı veya patetik olan ise, doğal olarak bu durumun kalıcı yani gelecekteki kuşaklara aktarılabilecek bir yapı oluşturamamasıdır.

    Kural-kanun-kurum-hak-hukuk-kategori-plan-program gibi “kökü dışarda” kavram ve uygulamalar bizi genellikle tamir etmez, bozar. “Manevi” dediğimiz değerler silsilesi de, bizim için maddi olanlarla kıyas kabul etmeyecek ölçüde belirsizdir. Tarihimizi, atamızı-anamızı bilemediğimiz gibi, çocuğumuzu-torunumuza da hakiki manada umursamayız; zaten bizden önceki kuşaklar da böyle yapmıştır. Bu noktalardaki eksikliğimizi-ezikliğimizi bildiğimiz veya hissettiğimiz için de, “ecdad” veya “gelecek nesiller” mevzuunda yaman bir hassasiyet, muazzam bir reaksiyon gösteririz. Kimselere benzemeyen ve tamamen duygusal-afektif vaziyetlerle oluşturduğumuz bu hâller, biz Türklerin devamlılık adına ortaya koyduğu yegane biçimlerdir maalesef.

    Yanan ahşap evlerin yerine aynı yerde tekrar ahşap evler yapmak, İstanbul’da 1502’den 1920’lere kadar en sevdiğimiz faaliyetlerin başında gelir (Padişahın 1703’teki aşırı sert “KHK”sına rağmen). Cumhuriyet devrinde de, deprem kuşağında olup yıkılmış, dedemizi-ninemizi öldürmüş evlerin bulunduğu yere tekrar ev yapmayı bir borç bilmişizdir. Olağandışı kahramanlıklar ve benzersiz fedakarlıklar ile tarifsiz ihanetler ve korkunç kepazelikler biraradadır bizde. Ölen ölür, kalan sağlar birbirini öldürür. Herkes ve her şey gömülür; mezarlığın üzerine dikilen rezidansta oturanlar gelmiş günlerin güzelliğinden bahseder ve zaman geçer.

    Aradabir ve nadiren, yaptığı işte usta ve dünya çapında birkaç insan evladı çıkarırız ama onlarla övünsek de onlara tahammülümüz yoktur. Herkes haddini-hududunu bilecektir; şimdiki zamanın sonsuzluğunda yaşayan biz Türkler, böyle müstesna kişilere de “gününü” gösteririz. Mesela 26 Haziran 2021’deki LGBTİ+ yürüyüşünde işini yapan ve dünyanın sayılı fotoğrafçılardan Bülent Kılıç’ın ensesine binip nefesini kesmesini biliriz.

    Bilmediğimiz ise kesilenin kendi nefesimiz olduğudur.

    Genç kuşaklar, bizlere rağmen bu ülkenin kaderini değiştirecektir!

  • ‘20yearschallenge’ ve bizler

    ‘20yearschallenge’ ve bizler

    Sosyal denilen medyada en sosyal hadiselerden biri yine tarihle ilgili. 20’li yaşlardan fotoğraf paylaşmayan az kişi var. Kendinden bahsetmek, kendini göstermek gibi “hoşluk”lara çok daha fazla ihtiyaç duyulan bir dönemdeyiz. Yakın tarihle ve kendimizle olan ilişkimizi bu suretler üzerinden diğerlerine gösterirken, esas olarak ne düşünüyoruz acaba? Dikkati çeken en önemli ortak özellik; birkaç istisna dışında herkesin iyi-güzel-yakışıklı göründüğü resimleri seçip servis etmesi. Umulan, hedeflenen, “layk” ve “ritivit” beklenen durum ise, belki de “vay be” eşliğinde bir takdir cümlesi. Kişisel tarihimizdeki bir tür “devamlılığa” işaret edip diğerlerine kendimizi “gösterirken”, aslında pandemi döneminde evde, tarihsel dönemde ise geri-geride kalmışlığımızı tescilliyoruz.


    Psikiyatr Yankı Yazgan ise insanla ve pozitif bilimle uğraşan bir uzman olduğu için çok daha pozitif yönüyle değerlendiriyor bu meseleyi: “20’li yaşlar hatırlaması güzel ve mutluluk verici, ancak yaşanırken zorlu yıllardı. O yılların yüz ve bedenlerinin görüntüleri, o döneme ilişkin belleğimizin iklimini belirlemiş duygularını canlandırıyor. Bugünden geçmiş resimleri koyup koymamaya nasıl baktığımız, bunu ‘uygun’ bulup bulmadığımız biraz da o zamanda kalan duyguların gücüne bağlı. Güçlü duygular, olumlu ya da olumsuz olmasına bakmaksızın davranışlarımızı etkilemeye devam ediyor. Geçmişteki simamızın bugünküyle ilgisine bakarken, bir yandan o yüz veya duruşta o günün duygusunu hatırlamak iyi bir kendini keşif egzersizi olabilir… Günümüzün toz dumanı, acı ve kayıplarına dayanabilmek için bir gülümseme ya da rahatlama yaratacak hiçbir şeyden kaçınmamalıyız”.

    Evet. Pandemiyle içe ve eve kapanma hâli, kişisel tarihimizde de “yaşarken yazılan” hadiseleri hatırlamamıza, bunları elektronik ortam üzerinden “paylaşmamıza” yol açabiliyor. Günümüz dünyasında, özellikle günümüz Türkiye’sinde teyit edilmemiş, gerçekliği fena halde şüpheli bilgimsiler öyle bir büyük hızla yayılmakta ki; ancak “gerçek” kelimesinin tanımını-anlamını değiştirerek, yaşananları “kabul edilebilir” bir formata sokarak hayata devam edebiliyoruz. Bu bakımdan, yalan-dolanla doldurulmuş insan ve bilgisayar ve telefon hafızaları, her türlü iletişimde paranoid-şizoid bir karmaşayı oksijen niyetine kafamıza-kanımıza katıyor.

    Hep diyoruz. Enseyi karartmamak lazım. Oğuz Atay’ın meşhur lafını hatırlıyorum: “Üç kağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne de ümmet-i Muhammed kurtulur”. Gelecek için, çocuklarımız için, tarihe sahip çıkmaya, çalışmaya-üretmeye devam edeceğiz.