Kategori: Edito

  • Yeni açılar, yeni bilgiler…

    Yeni açılar, yeni bilgiler…

    Zamanın bu günleri, siyaset ve seçim atmosferinin ağır karbondiyoksitli hava koşullarında, akıl ve ruh sağlığı epey­ce bozulmuş bir Türkiye toplumu ortaya çıkarıyor. Küçük çocukların bile gün­lük-politik dalgalanmalara alet edildiği, temel ahlaki değerlerin dahi hiçe sayıldığı anormal bir dönem.

    Ülkemizin yakın tarihi, birbirinden acı-trajik devamsızlık­lar tarihidir. “Kökü dışarda mihraklar”a havale ederek ken­dimizi rahatlattığımız nice kepazelik, bu coğrafya insanının günahıdır, marifetidir. Hatalar tekerrür eder, durur. Acılar ve açılımlar hep aynı tavada, karmakarışık bir tatsızlık içerisinde ama o an işimize geldiği gibi sunulur.

    image

    Umudumuz tüm bunların geçmesi-geride kalması ama, he­pimizin bildiği gibi hesaplaşma-belgeleme-muhasebe ve kayıt düşme olmazsa gerçek kurtuluş da olmaz. Tarihin çarkının ge­riye dönmediği yolundaki savın bir efsane olduğu, yerli-yaban­cı sayısız belge tarafından gösterilmiş. Buna rağmen, daha eski devirlerde yaşayan insanların bugünkünden daha bilgisiz, daha az zeki ve daha kavrayışsız oldukları, hâlâ neredeyse bir toplumsal önkabul gibi. “Tabii o zamanlar şimdiki gibi internet yok” cümlesindeki anlamsız böbürlenmenin nasıl bir cehalet içerdiği; teknolojik gelişmenin sağladığı imkanların, gerçek bilgiden ziyade nasıl bir bilgi kirlenmesine yolaçtığı da ortada.

    Yakın tarihimizi şekillendiren cumhuriyetin 100. yılında­yız. Mustafa Kemal Atatürk gibi müstesna bir insan evladı, bu milletin son yüzyılını şekillendirdiği için şanslıyız. Osmanlı tarihinde benzersiz bir hükümdar olarak tarihe geçen Fatih Sultan Mehmed de, bu coğrafyanın yapıtaşlarını koyan ve İstanbul’u dünya merkezi hâline getiren bir başka büyük isim. Fetih öncesinde-sırasında-sonrasında gerçekleştirdiği işler; bllgisi, kültürü, vizyonuyla devleti ve halkı yükseltiği seviye… Dünya tarihinde eşi-emsali yok.

    Günümüzün teknolojik imkanlarını, temiz ve anlaşılır bilgiyle kavuşturmanın neredeyse yegane yolu, bunu test edilebilir şekilde “göstermek”tir. Bu “gösteri” platformlarında -dediğimiz gibi- bin türlü dezenformasyon dolandığı için, bunlara karşı doğru ve teyit edilmiş açıları sunabilmeliyiz. İşte İstanbul’un fetih sürecini ve sonrasını, bugünkü coğrafya üzerinden, drone görüntülerine işlenmiş data’larla sunma fikrimiz böylece gelişti. Böylelikle İstanbul’da her gün önün­den geçtiğimiz, yerini bildiğimiz, oturduğumuz-kalktığımız mekanları hem yepyeni bir açıdan hem de tarihî bilgilendir­me-işaretlemeleriyle görüyoruz, kayıt altına alıyoruz.

    Bu ayki zaman yolculuğumuz başlıyor. Umutlu bir gelecek için.

  • Seçimler ve umudumuz

    Seçimler ve umudumuz

    image

    Henüz iki ay önce meydana gelen depremin kayıpları-yaraları hâlâ tazeyken, milletçe seçim havasına girmiş bulunuyoruz. Şüphesiz, acıları geleceğe taşıyamayız; hatta taşımamalıyız; ancak bu hızlı ve adeta hiçbir şey yaşanmamışçasına geçilen seçim atmosferinde -herkesin zaman zaman takdir ettiği gibi- ciddi bir kirlilik de var. Ülkemizin içinde bulunduğu sıkıntılar, iktisadi ve ahlaki konularda devasa bir boyutta. Adalet, eğitim ve liyakat ise “eski Türkiye”yle mukayese kabul edilemeyecek ölçüde yokluk çektiğimiz alanlar.

    Biraraya gelmemiz-kucaklaşmamız gerekirken, siyasetin biçimsizleştirdiği durumlara, laflara, insanlara mahkum ediliyoruz. İkbal ve para ve iktidar peşinde koşanların ibretlik hâli, ancak ve ancak reaksiyon politikası yapabilenlerin düşkünlükleri, her gün haberlere yansıyor.

    İş bilmeyenlerin kılıç kuşandığı bu devrin bir özelliği de tembellik. Ancak bu insanlar laf üretiminde iyiler. “Karşı taraf” görülene sözlü saldırılar, artık neredeyse en amiyane, en berbat kelime ve yaklaşımlarla hayatımızı etiketliyor. Gerçi artık takke düştü, kel göründü, hattâ kafanın içindeki tilkiler bile ülke dışına doğru harekete geçti ama; yine de “dur bakalım dur hele” diyerek uzatmalara gidilebileceği umuluyor.

    Tabii bütün faturayı politikacılara çıkaracak hâlimiz yok. Bu ülkenin insanı da -yani hepimiz- özellikle son 20-30 yıldır bu vatanı kuranları; bunun için canını-cananını kaybedenleri; hataları olsa da sevapları kat kat fazla olanları; kısacası cumhuriyetin temel koordinatlarını unutmasa da, “şöyle bir kenara” koydu. Ne de olsa onların zamanı geçmişti; biz daha farklı falandık.

    Böyle olmadığı, hem bireysel hem toplam kalitemizin fena şekilde yere serildiği; gündelik hayatımızdan, iktisadi verilerden, dünya genelindeki itibar kaybından bellidir. Çalışmadan, didinmeden, ortaya kaliteli ve uzun vadeli ürünler çıkarmadan, bu coğrafyada kalıcı ve sarsılmaz bir varoluş içinde olamayız. Son deprem felaketi, bu anlamda yeniden bir toparlanmayı hepimiz için, daha ziyade çocuklarımız için zorunlu kılıyor. Söz, sadece seçimlerde değil her daim milletin olmalı. Bizler de bir millet olmanın gereklerini, sorumluluğunu yerine getirecek şekilde birlik olmalıyız.

  • İnsan ve yapısı

    İnsan ve yapısı

    Yaklaşık 300 bin yıl kadar öncesinden bu yana, diğer canlı türlerini öldüren, yiyen veya kullanarak köleleştiren insan evladı; biraz kalabalıklaştığında da birbirini hâllederek bugünlere ulaştı. Ne de olsa “insan insanın kurdu”ydu ve iktidar alanlarımız diğerlerinin hayatından kıymetliydi. Gel zaman git zaman, “öteki”lerin hakları-hukukları dediğimiz çeşitli kodlar, yasalar falan geliştirdik ama, “ne de olsa hepimiz insanız” diyerek birbirimizi yemeye de devam ettik.

    Bilimsel olmayan bir ifadeyle “biraz oturaklı” diyebileceğimiz toplumlar, yakın tarih içerisinde sürekli aynı coğrafyada oturmuş olmanın avantajıyla bir tür süreklilik gösterdi. Bizim gibi “sur dışı”ndan gelenler ise, dünya görmüş olmanın zenginliğini hiçe saydı, mala-mülke tamah etti; geleneğini-göreneğini ucuz böbürlenmelere, pahalı zevklere terketti. Yongamız-yorganımız olan “mal”ı, çok katlı apartmanlara, gökdelenlere, hatta “tower”lara dönüştürdük. Tabii bütün bunları yaparken, devlet-kanun-hukuk gibi engelleyici-düzenleyici unsurlardan pek de etkilenmedik; zira bunlar da “benim vatandaşım işini bilir”ciler tarafından “idare edilir” bir vaziyete gelmişti. “İdare etmek”, zaten hem devlet için hem halk arasında diğer anlamıyla kabul görmüştü artık. Bina ve insan malzemesi kalitesizliği ülkeyi ele geçirmişti.

    Son yaşanan büyük deprem felaketini, “bu şiddette 200- 300 yılda bir oluyor” veya benzeri yaklaşımlarla hafifletemeyiz. Cezasızlandırma devam ettiği veya sadece günah keçileriyle sınırlı kaldığı müddetçe, yeni kuşaklar daha büyük felaketlere, tarihin değil hataların tekerrür ettiğine tanık olacaklar.

    Evet, alnımıza yazılmış şeyler olabilir. Ancak yaşadıklarımızı da yazmak, çocukların hayatı için, milletimiz için, etkileri yıllarca sürecek deprem felaketinden dersler çıkarabilmek için şarttır. “Yaşarken Sarsılan Tarih” baştan sona bunun için çıkıyor.

    Kaybettiğimiz canları saygıyla anıyor, yakınlarının acılarını paylaşıyoruz. Bu felaket sırasında ve sonrasında elini o taşların altına koyan, depremzedelere yardım için çabalayan, kendi hayatını riske atan yerli-yabancı herkesin, bütün kurumların-kuruluşların, bağışçıların ve belki de en önemlisi, bölgeye koşan genç gönüllülerin önünde eğiliyoruz. Yaşadığımız onca kötülüğe, hatta kötülüğün bile ötesine geçen örneklere rağmen “Türkiye ayakta” dediniz, umut verdiniz, tarihe geçtiniz. Varolun.

  • Müthiş tarafsızlık

    Müthiş tarafsızlık

    Engin denizleri, dağları-ovaları aşıp yeni topraklara gelen istilacılar; yanlarında yeni diller-bilgiler, yeni görgüler, yeni mikroplar da getirdiler. Öküzün boynuzları üzerinde duran güzel dünyamız, insan kadar hem kendi türüne hem diğer türlere düşman bir canlı görmemişti. Ortalama 150 bin yıl önce belirdik ve geçtiğimiz-kaldığımız yerlerin, gezegenin dengesini bozarak varolduk.

    Toprağa, gökyüzüne, suya, ateşe, diğer canlılara ve bitkilere olan bağlılığımız, saygımız-sevgimiz giderek azaldı. Onların üzerinde, onlardan üstün, hatta dünyanın sahibi olduğumuzu düşündük. Önce hayvanları, çocukları ve kadınları, sonrasında kendine benzemeyenleri köleleştiren “erkek” olanlarımız; kendi memleketlerinden kovulan büyücüler, şamanlar ve peygamberler aracılığıyla saygıya-sevgiye, tekrar “insan” olmaya davet edildi. Onları dinlemediğimiz, “din”ler gibi yapıp bildiğimizi okuduğumuz için sadece cennetten kovulmakla kalmadık; adına çok sonraları “ego” dediğimiz kişiliksizlik duvarları inşa edip kendimizi “iktidarlı” hissettik.

    Tabii hadiseler tam olarak bu şekil ve sıralamada gerçekleşmemiş olabilir. Yine de gel zaman git zaman, “insani” dediğimiz kadim değerleri kendi zamanına taşımaya çalışanlar, arkalarında kalıcı işler, izler, eserler bırakmış. Onların yüzü suyu hürmetine tüm belirsizlikler bir parça da olsa netleşmiş; unutulmuşlar-unutturulmuşlar-gömülmüşler ve bilinmemişler tekrar hayata dönmüş. Galiba tarih dediğimiz şey de, bu insanların işaretlerini takip eden izciler sayesinde giderek bir disiplin hâline gelmiş.

    Peki bu disiplin, disiplinli bir şekilde aktarılıp zenginleştirilen bir ortak mirasa dönüşmüş mü? Pek sayılmaz. Zira insan türü, tarihin hep kendi gününü, kendi durumunu, kendi konumunu doğrulayan kısımlarını alıp yaymış; buna uygun birşey bulamazsa da uydurmuş; “uydurdunuz” diyeni de dokuz köyden kovmuş.

    Günümüzdeki kaotik düzende; özellikle siyasetin baştacı edildiği, siyasetçinin iktidar ettiği dönemde, tarihle ilgilenmek de pek makbul bir iş sayılmamış. Yine de buna rağmen, geçmişte yaşananların onlarca yönü, yüzlerce detayı ve müthiş bir ‘tarafsızlığı’ olduğunu hisseden, bilen, merak eden ve düşüncelerine ideolojik bir engel koymayan insan evlatları varmış. Bu dergi de onlar için, onlarla birlikte çıkarmış.

  • Yepyeni bir yıl için…

    Yepyeni bir yıl için…

    Kaos, karmaşa, maddi sıkıntılar arasında kendine bir yol bulmaya çalışan insanlarımız, yeni bir yıla eski dertlerin ağırlığı ve yeni umutların arayışı içinde giriyor. Yeni umutlar sadece tarihten çıkar; ama onları işleyip hayata kazandıran ancak genç nesillerdir. Yaşlı kuşaklar, eski hataların ve günahların bedellerini ödemeden onları genç kuşaklara transfer ederse, kırılan kollar yen içinde kalırsa; toplum akut bir hastalık içinde kavrulur durur.

    Kısa vadeli, vitamin destekli, günü-görüntüyü kurtarıcı operasyonlar dahi, bugün artık ülkemizde zorlukla yapılabilmektedir. Günlük hayatın, iş hayatının, siyasal-sosyal hayatın devamı için gereken asgari donanım bile nadir kişide kalmıştır. Liyakat artık neredeyse unutulan bir değer olmuş; “her konudan her sorundan her işten anlayan” ve çeşitli iletişim kanallarında “zar-zar konuşan”; cep telefonunun tuşlarını “tık-tıklayarak” engin fikirlerini beyan eden bir insan türü hâkim tür hâline gelmiştir. Hâl böyle olunca, sayıları giderek azalan uzman kişiler de “problemli-takıntılı” sıfatlarıyla tanımlanmaya ve kenara-köşeye iteklenmeye, değersizleştirilmeye başlanır. Öyle ya; böyle insanların varlığı, hiçbir konuda yetkinliği bulunmayanları fena hâlde rahatsız eder.

    Bu genel ölçüsüzlük durumu, özellikle ülkemizde herhangi bir ölçü biriminin, üzerinde anlaşılan kod ve kuralların artık bulunmayışından kaynaklanır. Bütün bunlardan daha elim ve vahim olan ise, her türlü politik, dinî, gündelik yaklaşımın veya inancın ötesinde, Türk toplumunda adalet ve ahlak alanında derin bir çöküntü yaşandığı gerçeğidir. Dipleri kapkara tencerelerini birbirleriyle tokuşturanlar, gelecek nesiller için sağlıklı bir yemek yapamaz. Kendi evini, bedenini temiz tutmayan insan; sokağın, mahallenin, şehrin, ülkenin geleceğiyle ilgili ancak ahkam kesebilir. “Yazı yazdı, demeç verdi, konuştu” diye insanları hapse tıkan zihniyet; çocuğa-kadına tecavüz edildiğinde bile failleri görmezden gelmeye, bunları cezasızlandırmaya başlar.

    Ülkemizin her türlü siyasi-dinî-ideolojik yaklaşımı bir kenara koyarak, adalet ve ahlak alanında acil bir hesaplaşma ve reform yapmaya ihtiyacı vardır. Yeni nesiller üzerine koyduğumuz ipotekleri, ancak önceki kuşakların hata ve günahlarıyla serpilen ve bizleri de kıskacına alan kepazelikleri kabul ve açık ederek kaldırabiliriz.

    Bu coğrafyanın, bu milletin insanları, analarımız-atalarımız, şu anda yaşadığımız dönemle kıyas kabul etmeyecek zorlukları ahlak ve hakkaniyet/adalet temelinde göğüslemiş insanlardı. Bizler de yapabiliriz. Yılbaşı ve yeni yıl temizliği ve yeni bir sayfa için… Enseyi karartmayalım ve umudumuzu canlı tutalım.

  • Aba-sopa-yasa

    Aba-sopa-yasa

    Siyasi otoritenin otorite niteliği, bilgi ve görgüsünden gelir. Daha doğrusu böyle olması gerekir. Zira belli sınırlar içerisinde, orada oturanların oylarıyla seçilmişseniz; bu insanları tüm farklılıkları, çeşitlilikleri, talepleri ve ihtiyaçlarıyla temsil etmeniz gerekir. Tüm bu faaliyetler de, tabii anayasadaki kurallara-kodlara göre gerçekleştirilir. Bu temel konumlandırma, adına demokrasi denilen siyasi rejimi tarif eder.

    Ülkemiz, hepimizin bildiği gibi “değişik” bir ülkedir. Ne Batı’dır ne Doğu’dur ne Ortadoğu’dur. Çevremizdeki, dünyadaki hadiselerden hem iktisadi hem siyasi olarak şüphesiz etkileniriz ama, yine kendimizce, kendimize özgü yollar veya yolsuzluklar bularak hayata devam ederiz. Bu durumun en bariz kanıtı, güzel Türkçemizde -diğer dillerde bu ölçekte olmayan- herhangi bir yabancı dile çevrilemeyecek çok sayıda ibare, deyim, atasözü bulunmasıdır. Bunlara karşılık düşen hareket, hâl ve davranışlar da yakın tarihimizde Aziz Nesin, Oğuz Atay gibi az sayıda dâhi yazarımız tarafından kaydedilmiştir.

    Demokrasi kelimesi zaten Yunancadır; “kökü dışarda” olduğu gibi, pek de hoşlanmadığımız bir komşumuzun kültüründen gelmektedir. Her dönem, işimize geldiği-işimize yaradığı kadarını uyguladığımız bir ecnebi icadıdır.

    Bilindiği gibi “Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” 18 Ekim 2022 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Hayırlı olsun. Yine hepimizin bildiği gibi bu yasa, esas olarak sosyal medya alanındaki “dezenformasyon tehdidi”ne karşı düzenlendi. Tüm dünyada da son yıllarda konuyla ilgili düzenlemeler, yasalar yapılıyor. Ancak ülkemizin bu noktada da bir “biricikliği” var. Özellikle batıda Avrupa ve ABD’yle, doğuda Japonya, Çin, Hindistan’da yayımlanan, yani kağıda basılarak servis edilen gazetelerin-dergilerin satışları; sosyal medya iletişiminin yaygınlığına rağmen hâlâ çok yüksek. Bizde ise durum malum. Bu bakımdan yeni yasa, esas olarak cep telefonları üzerinden yürüyen iletişime yönelik.

    Peki neyin haber, neyin uydurma, neyin “gazlama” olduğuna karar verecek; muhtemel yeni davalarda “bilirkişi” olarak objektif karar verecek; siyasal-kişisel eğilimlerini bu süreçten vareste tutabilecek uzmanlar ülkemizde mevcut mu? Sorunun cevabı ne olursa olsun, bu yeni yasa “neme lazım, ben yine de susayım”ı sağlamak içindir. “Öyle her kafadan bir ses çıkmasın, aklınızı başınıza toplayın, yoksa…” yasasıdır.

  •  Yüksek ve yürekli insanlarla… 

     Yüksek ve yürekli insanlarla… 

    Her yılın sonbaharında “bu kış çok zor geçecek” lafları sıklıkla duyulur ama, bu defa hiç geçmeyecek bir “kış” kapıda. İnsani, iktisadi ve siyasi anlamda yeni “Küçük Buz Çağı”, dünyanın neredeyse bütün ülkelerindeki normal-işinde gücünde insanları tehdit ediyor. Açlık ve soğukla iyice beslenen, korku ve şiddetle katmerlenen, adaletsizlik hatta kaosla iğreti dengesini de yitiren kötülük; bilimkurgu senaryolarını gerçeğe doğru itekliyor. 

    Kendi geçmişinde olumlu-gurur verici ve olumsuz-utanç verici hadiseleri birlikte hatırlamayan milletlerin; kalıcı bir kültür oluşturması ve kaliteli insanlar yetiştirmesi mümkün değildir. Zira bu toplumlar, hem kendi insanına hem de insanlığa evrensel katkı sağlayacak bir “mal” ortaya koyamazlar. Geçici-dönemsel iktidarların tarihte iz bırakmayacak sahipleri, ancak ve ancak reaksiyonla, “ona-buna-şuna karşı olmak”la beslenen obez şahsiyetlerdir. Türkiye’de yükselen tehdit, bu yapının, daha doğrusu bu yapısızlığın artık sadece iktidar sahipleriyle sınırlı kalmaması; sınıf-seviye-para-pul tanımadan toplumun bütün kesimlerine yayılmaya başlamasındadır. Bu durumu sadece aktüel siyasetin kodları ve kişileri ile açıklamaya çalışmak da akut problemleri daha ağır ve çözülemez bir hâle sürüklemektedir. 

    Tarih-coğrafya ikilisinin bize sunduğu veriler, ancak ve ancak alanında uzmanlaşmış insan evlatlarının bilgi ve üretimiyle hakiki bir refah-zenginlik-mutluluk ekseni oluşturabileceğini gösterir. Bu da ancak ilgili topluluğun-milletin temel bir konuda, yani kendi varlığı ve geleceği konusunda bir ülkü birliği içine girmesiyle; eğitimin yüksek kalitesiyle ve hukukun üstünlüğü ilkesiyle mümkün olabilir. 

    Bu kısa yurttaşlık bilgisi dersini, hâlâ okullarımızda veriyoruz diye umuyorum. Ancak yaşanan günlük, gülünç ve trajik hadiseler, ahlaki normlarını neredeyse tamamen yitirmiş insanımsılar ve sosyal medya düzensizliğinden yayılan kepazelikler… Hayır, umudumuzu asla kıramıyor ama, kötümserliğimizi kronik hâle getiriyor. Yine de bu sayımızda ele aldığımız Moğolistan’da tekrar ortaya çıkan kadim Türklere dair izler; erken cumhuriyet devrinde ve sonrasında gördüğü onca zulme rağmen pes etmeyen Sabiha Sertel’ler; rüşvet ve yolsuzluğun yol olduğu Osmanlı döneminde buna karşı mücadele eden sultanlar-bürokratlar; arkalarında bıraktıkları eserlerle yolumuzu gösteren ve onu aydınlatan sanatçılar-hocalar; tüm bunları takdir eden, “sıradan” denilen ama yüksek ve yürekli insanlar, hepimizin enerjisini-umudunu canlı tutuyor. 

  • Nereden nereyee… Türkiye 

    Nereden nereyee… Türkiye 

    Sıcak havalar ve rutubetle birlikte her türlü baskının arttığı zamanlardayız. İktisadi kriz-enflasyon, ahlaki çöküntü, yaygınlaşan cehalet, adaletsizlik, pandemi ve ülkenin etrafını saran savaş koşulları içerisinde beden-ruh-akıl sağlığını korumaya çalışıyoruz. Gündelik hayatını sürdürmek, sürdürebilmek için göz korkutmaktan göz oymaya uzanan bir anlayışla devam eden “insan” türü; hayat mücadelesi adını verdiği süreçte her yolu mübah görüyor. Türdaşlarıyla ilişkisini telefon ekranına hapsetmiş, kendisini de aynı ortama kilitlemiş insan evladı. 

    “Story”ler, “paylaşım”lar ve takipçi sayısı ile gündemi-hayatı takip ettiğini düşünenler; “dünya artık böyle” diyerek, “akıllı telefonlar”ı kendi aklına tercih ederek tuşlara dokunuyor. Aklımızı tekrar başımıza toplamak için, daha büyük felaketler yaşanmadan birlik-beraberlik ve sahici-samimi bir iletişim içine girmemiz şart. Bu da ancak ve ancak Türkiye Cumhuriyeti’nde oturan tüm insanların her türlü siyaset-inanç-ideolojiyi uzun bir süre için sadece kendi evinde tutmasıyla mümkün. Yine bu süre zarfında çok ama çok çalışarak, üreterek ve birbirimize destek olarak yaklaşan fırtınada tutunabiliriz. 

    Alanında uzman insanlar, artık bu ülkenin sınırları içindeki alanlarda çok çok az. Değil uzmanlık, temel eğitimde bile temellerimizi kaybetmişiz. Bizi bir millet yapan Tıbbıye, Harbiye, Mülkiye üçlüsünün bugünkü kalitesini erken cumhuriyet devriyle kıyaslamayalım bile. Oğuz Atay’ın daha 70’lerin ortasında “üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne ümmet-i Muhammed kurtulur” diye yazdığını (Günlük) kimbilir kaç defa yazdık. Yaptığımız hataları, işlediğimiz günahları “sen asıl kendine bak” diyerek nereye kadar sürdüreceğiz? Yüzleşmenin, özür dilemenin bir zayıflık-eziklik göstergesi olduğu yalanını genç kuşaklara da mı aktaracağız? “Tamamen duygusal” nedenlerle birbirimizi kazıklayarak, düşük siyasi pozisyonların ucuz tatminiyle idare ederek, sadece ve ara sıra reaksiyon vermekle sınırlı bir tembellik içerisinde nereye kadar devam edeceğiz? 

    Tabii en tahammül edemediğimiz şey, sayıları çok azalan ama kendi sınırlı-sorumlu alanında düzgün işler yapmaya çalışan insanların varlığı. Zira bu kişiler, bizim aslında ne kadar perişan bir halde bulunduğumuzu dolaylı olarak yüzümüze çarpıyor. Bu bakımdan hemen ve özellikle bu insanları da kendimize benzeterek durumumuzu “normal”leştiriyoruz. Altında sahici ve teyit edilmiş bilgi bulunmayan algılar dünyası ile yargının adaletsizliğiyle tavan yapan önyargılar; sadece pısırıklık veya tam tersine provokasyon seçenekleriyle karşılanıyor. Eh, hâl böyle olunca “dış düşman”a gerek kalmadan birbirimizi hâllediyoruz. 

    Dergimiz, geçmişi bilmeden-hesaba katmadan hayırlı bir gelecek olamayacağını; bunları umursamaz isek şimdiki zamanın içinde sıkışıp kalacağımızı; bilgi ve yüzleşme olmadan gerçek bir ilerlemenin mümkün olamayacağını aktarmak-göstermek için var. Yapabildiğimiz kadarıyla ve her yaştan gençler ve zaman yolcuları için… 

  • Her şeye rağmen, yeniden

    Her şeye rağmen, yeniden

    Yeni başlangıçlar, geçmişle hesaplaşma olmadan yapılamaz. Tarihin bize gösterdiği, tüm dünyada budur. Bu yalın ve çoğu zaman acı verici gerçek, kişinin kendisinden toplumun geneline yaygın şekilde kabul görmüyorsa, evet, durum pek parlak değildir. Geleceği karartan yeni günahlar genç kuşakların sırtına yüklenir; böylelikle onlar da isyankarlıkların azalmaya başladığı orta yaşlardan itibaren “ne kadar doğru işler yaptıklarını” anlatarak kırıkları yen içinde bırakır ve bu devamsızlık devam eder.

    Gelenek ve görenek, eski ve yeni suçların gizlenmesi-yok sayılması için bir paravan işlevi görür. Bu arada şüphesiz doğru-düzgün işler de yapılmıştır; bunları öne çıkartarak, bunları konuşarak-yazarak diğer olumsuzlukları gömeriz. Kimilerince “insan tabiatı” sayılan bu vaziyet, bizim milletimizde de “ya herkes daha mı farklı sanki” denerek meşruiyet kazanmıştır. Özellikle sosyal denilen medyanın hayatımızı iyiden iyiye belirlediği günümüzde, “sen onu bırak esas şuna bak”larla dolu bir algı, daha doğrusu bir salgı çoğu kişinin ağzından telefon ekranlarına dökülür durur. “Her devrin kendine göre…” diye başlayan cümleler, varolan kepazeliklerimizi hoşgörmek, kabul edilebilir bulmak içindir. Tarihten, geçmişten aldığımız-alıntıladığımız laflar ve olaylar; bugünkü durumumuzu, inancımızı, dünya görüşümüzü doğrulayan bölümlerden özenle ayıklanıp seçilir.

    Bu kara tablonun son 20 yılın ürünü olduğu, tabii bir yalandır. Ahlaki çöküntüyü LGBTİ+’yle, iktisadi çöküntüyü USD’nin TL paritesiyle, eğitim-adalet-sağlıktaki çöküntüyü işbilmezlikle izah etmeye çalışmak, iyice düşükleşen siyasetin, ideolojinin çaresizliğidir. Bununla birlikte 21. yüzyılın ilk 10 yılındaki iyimserlik, özellikle ülkemizdeki son kaliteli bürokratların tasfiyesiyle artan çölleşme sonucu günümüzde artık yerini genelleşen bir susuzluğa-kötümserliğe bırakmıştır. Hatta bununla da kalmamış, akıl sağlığını zorlayan karar ve uygulamalar, liyakatsizlik ve hatta neredeyse şizoid görüntüler gündelik hâle gelmiştir. Ancak bilindiği gibi ruh ve beden sağlığı sadece namaz kılarak veya pilates yaparak sağlanamayacağı gibi, çok çalışma ve üretim olmadan da durumlar düzelemez.

    Ülkemiz bundan tam 100 sene önce işgal altındaydı. O dönemde, bugün de olduğu dünyanın geri kalanı da bizden daha parlak bir durumda değildi. Büyük Savaş bitmiş, İspanyol Gribi savaştan daha fazla can almıştı. Bu ülkenin insanı 1912’den beri, 10 yıldır süren bir savaşın içinde varolma mücadelesi veriyordu. Nâzım Hikmet “Kuvayı Milliye Destanı”nda şu muazzam dizeleri yazacaktır:

    “… Hayır,
    gelecek günler için
    gökten âyet inmedi bize.
    Onu biz, kendimiz
    vaadettik kendimize…”


    Yine biz. Yine kendimiz.

  • Kaos ve karmaşaya inat

    Türkiye ve dünya, bir yandan bölgesel çatışma-savaşlar ve giderek ağırlaşan bir iktisadi bunalımla, bir yandan da siyasi arenada yaşanan ciddi çatışmalar, sertleşen adımlarla sarsılıyor. Yaşananların ne kadarının gerçek, ne kadarının abartılı, ne kadarının uydurma olduğunu bil(e)miyoruz. Zira yazılı medya diye bir şey neredeyse kalmadığı gibi, sosyal medya diye bir şey neredeyse her şey haline geliyor ve hayatın yaşanışını değiştiriyor. 

    Bundan daha vahim hatta trajik olan işe şu: Yaşanan hatta bizzat tanık olunan hadiseler karşısında herhangi bir harekete veya karşı harekete yeltenmiyoruz; cep telefonunun klavyesini tıktıklıyoruz. Böylece sosyal medyada varolan kaosu büyütüyoruz. Yemek yerken, çay-kahve içerken, konser-tiyatro-gösteri izlerken, konuşurken, uyumadan önce, yolda yürürken ve daha başka saymak istemediğim faaliyetlerde bulunurken; kendi kendine konuşan, tuhaf mimikler yapan, kulaklıklı bir canlı türü giderek hakim tür hâline geliyor. 

    İletişimin şizoid karakteri, “iletişenler”i de dipsiz bir uçuruma çekiyor-düşürüyor. Siyasi-toplumsal konularda şu veya bu tarafta bir “tele-tutum” almanın ötesinde; zaten işi bu olan maaşlı trol çetelerinin berisinde; akıl sağlığı terapi tutmaz bir duruma gelmişler ordusu her gün taze bir karmaşayla besleniyor. Her türlü dinî inançtan çok daha üstün olması gereken temel ahlaki kodlar (büyüğe saygı, küçüğe sevgi; yaşlıya yol-yer verme; yolda gördüğün ekmeği kenara koyma; toplu oturulan yerlerde yüksek sesle konuşmama vb.), bu alanda zaten “sıkıntı” yaşayan ülkemizde kötüden kötüye gidiyor, parçalanıyor. 

    Geçmişteki hadiseleri, bugünkü varoluşunu veya siyasi pozisyonunu haklı görmek/çıkarmak için kullananları; bunların işlerine gelen kısımlarını öne çıkaranları; hatta bunları çarpıtanları defalarca yazdık. Bugünün “avanta”larından yararlanmak için debelenen düşük ahlaklı politikacılar-yöneticiler-vesaireler, ilerde kayıtlarda yer almayacak, anılmayacak. Buna mukabil “hak bellediği bir yolda yalnız” da olsa yürüyen, döneminin tanıklığını ve mücadelesini yaptığı iş-eylemle tarihe kazıyan insanlar asla unutulmayacak. 

    Dünyada ve ülkemizde böyle insanlar ortaya çıktığında; onları “örnek olmasın”, “etki yapmasın”, “mümkünse yaşamasın veya hapiste kalsın” diye bertaraf etmek yüzyılların geleneğidir. Yakın tarihimizde ve halen, gerek sistemin gerekse iktidar odaklarının hedefi olan bu kişiler, hukukun hiçe sayıldığı siyasi davalarla yokedilmeye, sessizleştirilmeye çalışılır. Tabii olmaz; o an veya dönem için olsa da, sonrasında onların fikirleri-eylemleri-hatıraları ölmez, öldürülemez. 

    Mithat Paşa, 2. Abdülhamid tarafından sürgüne ve ölüme gönderilmeden önce “Yazık; devlete ve millete yazık” demişti. Onu yargılayan zihniyet, aslında korkak bir iktidarsızlıkla kaimdi. 

    Bu topraklarda yaşayan insanlar, onların bugününü ve geleceğini karartan kaos ve karmaşaya teslim olmayacak. Bu sayımızı “elle tutulur” bir arşiv belgesi olarak, hayatı söndürülen, söndürülmeye çalışılan örnek insan evlatlarına adıyoruz.