Kategori: Edito

  • Deniz-kara-hava bitiyor ancak umudumuz sürüyor

    Deniz-kara-hava bitiyor ancak umudumuz sürüyor

    Türk toplumu genel olarak, hatta gayet yaygın olarak “akıl sağlığı”nı epeydir kaybetmiş durum­da. Belki de tarihin hiçbir döneminde aklımız pek başımızda olmamıştır ama; “çılgın Türkler” ve benzeri deyimlerle kendi kendimizi sempatik bulmuşuz, “ah biz var ya biz” diyerek durumu kurtarmışızdır. Bu babacan-anacan hâlimizle; cahilliğin değil, bilgiyi reddetmenin anlaşılmaz tepkisiyle; “başkası” gördüğümüzün yanlışı­na vurgu yapıp, “bizden” dediğimizi bile “kazıklama”nın tuhaf keyfiyle asırlardır idare ediyoruz. Daha doğrusu, ediyorduk da artık galiba sadece deniz değil, kara da, hava da bitmek üzere.

    “Başarı” kriterinin para kazanmak, çok seyredilmek, rating yapmak, TT olmak, “ne biçim oturttu lafı” denmek sayıldığı bir ülkeye dönüştük. “Kıymet” verdiğimiz şeyler bunlar. Diğer taraftan, önüne çıkan insanları hiçbir gerekçe olmadan dahi bıçaklayanların; bir dönem devlet örgüt­lerinin de karıştığı siyasi cinayetleri savunan liderlerin; bizdeki eğitim sisteminin “dünyanın en iyisi” olduğunu söyleyen bürokratların yaşadığı bir Türkiye’yiz. Reaksiyon tüccarlığının en gözde meslek hâline geldiği ülkemizde, kendi alanında çalışıp orijinal bir üretim yapan, bir değer ortaya koyan insanlar artık pek azınlıktadır; bunlara da tabii “çağdışı kalmış”, “kafayı bozmuş” muamelesi yapılır. Oysa “kafa”sı çoktan başka yerlere (mesela Ay taraflarına) uçmuş kimi günümüz vatandaşının durumu, tek kelimeyle patetik. Sürekli olarak reel politikayla, ideolojiyle, “karşı tarafa nasıl çakarım” güdüsüyle yatıp-kalkanların; düzgün bir iş yaptığı görülmüş-yazılmış değildir tarihte.

    Peki bu kadar negatif bir vaziyet içerisinde, “hâlâ işinde-gücünde, hâlâ namuslu, hâlâ çalışkan, hâlâ ahlaklı insanlar nasıl çıkıyor” diye sorabili­riz kendimize. Soğukta dilenmeyen ama çiçek-tespih-bilet satan; emekli maaşıyla çocuk bakan-okutan; parası-pulu çok olup da bunun ciddi bir bölümünü vakıflara, ihtiyacı olanlara bağışlayan; sabahın karanlığında okullarına yetişmeye çalışan; ağır enflasyona rağmen kâr marjını asga­ride tutan; toplu taşıma araçlarında yaşlı insanlara yer veren; elindeki sigara izmaritini söndürüp çöp tenekesine atan; kamusal alanlarda baş­kalarıyla veya telefonla yüksek sesle konuşmayan; tanımadığı kişilere veya kendisinden büyüklere “siz” diye hitap edenler de var ülkemizde. Evet sayıları az, ama var. Bunlar geçmişlerini unutmayan-hatırlayan, yani bir devamlılığı olan insanlar. Hata yaptıklarında “özür dilerim” derler. İyi bir iş yaptıklarında alkış-tezahürat beklemezler. Kötülükle karşılaştıklarında kendilerini sonuna kadar savunur, ama asla intikam düşünmezler. Zira bilirler ki, bu dünya kimseye kalmaz; kalacak olan ye­gane şey, arkada bırakılan işler ve isimdir; onlar ilelebet yaşar ve gelecek kuşaklara referans olur. Bunları gören, okuyan, bilen diğer vatandaşlar “demek ki mümkünmüş; demek ki olabiliyormuş; demek ki biz de böyle yapabiliriz” derler.

    Bu umudu bize özellikle 1912-22 arasındaki 10 yıllık savaş döneminin kahramanları sağladı. Cumhuriyet, neredeyse yokolma noktasına gelmiş bir toplumu-coğrafyayı aydınlattı. Ona buna efelenmeden, kendi insanı­nı ayağa kaldırdı; ona güç verdi. O insanların yüzü suyu hürmetine, her türlü kepazeliğe karşı hâlâ varız, varolacağız.

  • Eski yollarda yürümeyelim gelecek yılları yitirmeyelim

    Eski yollarda yürümeyelim gelecek yılları yitirmeyelim

    Hayatta kendi başına, kendi çabasıyla pek bir şey üretememiş insanlar, belli bir yaşa gelince varoluşlarını “sosyal” kılmak ister. Say­gınlık yani itibar denen durum, onlar için esas olarak “etraf”tan gelen bir olumlama, bir sosyal statü bileşenidir. Ülkemizde bu kombinasyon için, bilindiği gibi 3 temel alan bulunur: Devlet, din, para. Tabii en iyisi, bunların hepsini birarada “idare eden” bir varoluş biçimidir ki, bu duruma şimdilerde “Yeni Türkiye” diyoruz.

    Tabii herkes bu varoluş vaziyeti için yeterince şanslı doğmu­yor. Yersiz-yurtsuz-parasız olmak; önceden gelene bir -ek ya­pamamak; devamsızlık, sıradanlık ve bir tür çaresizlik içerisin­de bir “kapı” arama mecburiyeti… Tüm bunlar din olgusunu bir motif değil de kumaşın kendisi olarak dayatınca; bir tür saygı, özsaygı ve giderek bir hakimiyet alanı yani bir iktidar keyfiye­ti-kıyafeti de ortaya konmuş oluyor.

    Tarikatler ve cemaatler, biz Türkler için İslâmiyet içindeki heterodoks istikametler olmuş. Bu iki kavramın kökeninde de “yol” ve “birlik” var. Ancak sadece bugün değil, tarihimizin her döneminde siyaset dediğimiz çukur, bu yolları ve birlik-bera­berliği bozmuş, hâlletmiş. Özellikle İstanbul’un fethiyle deği­şen devran, din alanında da yeni formatları, yeni çatışmaları ve tarikat-cemaatlerin farklı inisiyatiflerini harekete geçirmiş. Fatih dönemindeki revizyonlardan Mustafa Kemal Atatürk’e yaklaşık 4.5 asırlık dönem, devlet organizasyonu içindeki ve dışındaki “paralel” veya “dikine” örgütlenmelerle doludur. Sadece bu iki müstesna lider, dini devlet işlerinden ayırma ira­desi göstermiş; daha doğru bir ifadeyle, bu inisiyatiflere devlet kontrolü getirmeye çabalamıştır. Günümüzdeki Diyanet yapısı da, aslında bu “laiklik” anlayışının bir sonucudur. Dolayısıyla bugün “tarikat ve cemaatlere destek olacağız” diyen anlayışın aslında Diyanet yapısını da ortadan kaldırması gerekir ki, bu “sivil” yapılar sadece pratikte değil, kağıt üzerinde de istedikleri gibi örgütlenip çalışabilsin; genç insanları kendi “yollarına” çekebilsin! Yakın tarihimiz Fethullah örgütü gibi “devlet içinde illet”lerle doludur ama, nedense siyasi iktidarların “karga besleme” arzusu, bunları diğer “düşmanlara” karşı kullanma opsiyonu bir türlü sona ermez. İnsanlar öldürülür, şehit edilir; ders almayız.

    Bu satırlar yazılırken Güneydoğu’dan gelen şehit haber­leriyle sarsılıyoruz. Teröristlere karşı mücadelede yitirilen askerlerimiz… Böyle bir durumda, hayatın diğer alanlarına dair birşeyler söylemek neredeyse imkansız, anlamsız. Mesele, sosyal medya üzerinden intikam çığlıkları atmakta değil; bir ve beraber olmakta. Türk milletinin yeni yılda önce kendisiy­le barışmaya; “öteki” dediği, “bizim mahalleden değil” dediği insanlarla kucaklaşmaya; bu meseleyi siyasetüstü bir hâle getirmeye ihtiyacı var. Hiç değilse çocuklarımız için.

  • Tamam, hakem olsun ama attığımız gollere karışmasın

    Ülkemizdeki rejim modeli, yönetim şekli, yasalar, içtihatlar, yargılama, usul, vesair tüm hukuk düzenlemeleri, hatta hukukun kendisi; dünyadaki herhangi bir devletle kıyaslanamayacak ölçüde “değişik”tir. İnsanın insanla ve otoriteyle ilişkisini düzenleyen tüm bu kodlar-kurallar silsilesi, şüphesiz dünya tarihinde de sayısız evrim, devrim geçirmiştir. Ancak bu alanda bizim, bugün Anadolu’da oturan insanların, yani en genel tanımıyla Türklerin duruşu-anlayışı-yaklaşımı öteden beri kestirilemez, bilinemez, izahı akıl-mantık kabul etmez bir hâldedir.

    “Tamam, hakem olsun ama bizim attığımız gollere karışmasın” diyebileceğimiz bu hâl, kelimenin tam anlamıyla bir “kültürsüzlük”tür. Bilindiği gibi kültür, insanoğlu-insankızını yerleşik kılan tarım anlamındadır ve bu olmadan ürün ortaya çıkamaz. “Demokrasi kültürü” diye sıklıkla duvduğumuz deyim de “entel-dantel bir laf” değildir; daha iyi ve besleyici bir ürün elde etme yolundaki birikime, tecrübeye, yol-yordama işaret eder. Daha önce de belittiğimiz gibi, bizim türümüz biçe-biçile çeşitli tarihler üretmiş; bugün adına demokrasi denen üründen daha yararlı bir ürün bulamamış. Ürünün kültürü yoksa kendisi de kaliteli olmuyor, hatta hiç olmuyor.

    Bununla birlikte, biz Türkleri birlik-beraberlik-dayanışma içinde saymak-sanmak da tabii büyük yanılgıdır. Turcus Turco lupus (Türk Türkün kurdudur) diye literature önerebileceğimiz atasözü -günümüzdeki “milliyetçi” ve “Türkçü” akım-parti-ideolojiler her ne kadar bize tersini söylese de- milletimizin “dış düşmanlar”dan ziyade birbirini yemek için, birbirini kurban etmek için uğraştığını gösterir. Başımıza gelen büyük doğal felaketlerden tutun da, terbiye-ahlak kurallarının bile hiçe sayıldığı bir ayrımcılık hatta nefretle kaim bir ayrışmayı gündelik hayatımızda dahi büyütüp dururuz. Güzel ülkemiz, yandaki araziden 50 cm. de olsa çalmayı “işbilirlik” sayan; yasadaki irtifa sınırını yarım kat olsun geçmeyi “zeka” kabul edip bununla övünen; kanunu herhangi bir konuda köşesinden de olsa azıcık delmeyi “başarı” addeden; yüksek girişimci ruha sahip vatandaşlarımızla doludur. “Olacak artık o kadar” durumu zaman içerisinde benliğimizi kaplamış; bu şekilde davran(a)mayan “enayiler” ise yoksulluk ve sinir içerisinde kaderleriyle başbaşa kalmıştır.

    Son yaşadığımız “yargı krizi”nin arkasında da, siyaset-anayasa ikileminin ötesinde bu anlamda bir “güncellenme” ihtiyacı yatmaktadır. Yürürlükteki anayasa, “şu an toplumun ihtiyaç duyduğu adalet anlayışı”yla ilgili çeşitli zorluklar çıkarmaktadır! Yasa, kural, kaide ve normlarda kağıt üzerinde de bir değişiklik yapılmalıdır ki; hâlen, siyaseten veya “tamamen duygusal nedenlerle” ve işimize geldiği şekliyle uygulamak istediğimiz fiiller meşruiyet kazansın! Ülkenin şartları, dünyanın ateşe düşmüş, paranın suyunu çekmiş olması; huzursuzluk oluşturan çatlak seslerin, sosyal medya üzerinden atıp tutanların susturulması ihtiyacı bunu gerektirmektedir! Kısacası, tek kefeli bir adaletin hâkim kılınması artık şarttır.

    Bizim coğrafyamızda-tarihimizde, baştakiler hep başta kalmak ister. Arkadakiler de başa geçince eski sıralarda kalanları unutur-ezer. Bu bakımdan, devamlılık olmaz. Devam eden yegane durum bu devamsızlık olur. Bunun adına da “gücü gücü yetene modeli” denir. Hep “enseyi karartmayalım” diyoruz ama, “kafayı sıyırma” noktasına uzanan şizoid gelişmelerle yeni bir yıla doğru geriliyoruz.

  • Yaşasın cumhuriyet Yaşasın Filistin

    Yaşasın cumhuriyet Yaşasın Filistin

    7 Ekim 2023’te HAMAS’ın roket saldırısıyla başlayan ve genelleşme eğili­mi taşıyan son savaş, dünyadaki tüm denge­sizliklere bir yenisini kattı. İsrail’in misilleme olarak giriştiği hava saldırıları neredeyse tamamen sivilleri hedef alan bir katliama dönüştü. 2 gün sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı açıklamada “Her şeyin olduğu gibi sa­vaşın da bir adabı, ahlakı vardır. Taraflar buna riayet etmekle mükelleftir” dedi.

    Kendisinin bu etik yaklaşımını takdir etmekle birlikte, bunun maalesef gerçek olmadığını söylemek durumundayız. Üstelik bu vaziyet, yani sıcak savaş hâlinin hiçbir insani-ah­laki boyutunun bulunmadığı, hadiseler ve belgelerle kanıt­lanmış tarihsel bir gerçektir. Dahası, tarihte insan türünün birbiriyle tutuştuğu tüm bilinen savaşlarda, yani öteden beri bu durum geçerlidir.

    Son 170 yıldır ise -haberleşmenin telli, telsiz, yazılı, elekt­ronik, dijital aşamalarıyla birlikte- savaşlarda “gerçekten” ne yaşandığı/yaşanmadığı iki önemli noktada ortaya çıkmıştır: İlki, bu “gerçeğin” dezenformasyon yoluyla yeniden şekillen­dirilmesidir. İkincisi ise, savaşlarda yaşananların telefon-bil­gisayar ekranlarına naklen taşınmasıdır; bu “canlı” görüntü­lerde, canların nasıl alındığını hep birlikte izleriz (daha detaylı bilgi için bkz. sayfa 50 / Mehmet Tanju Akad). Kısacası, savaş­lar öteden beri korkunçtur; ancak bunun ne denli korkunç olduğunu artık görerek, duyarak, evimizin içinde yaşamakta­yızdır.

    Sıcak muharebeye girmiş ve sağ kalmış bir insan, önceki hayatına bir daha dönemez. Öyle şeyler yaşamış-yaşatmış, öyle şeylere tanıklık etmiştir ki artık “normal” olmak im­kansızdır. 1950-53 arasında Kore’de savaşmış gazilerden birkaçıyla tanışma-konuşma ve bunları yazma şansı bulmuş biriyim. Bu gaziler zaten çok az konuşuyor, genellikle susuyor ve gözlerinin netlik ayarını artı sonsuza alarak bakıyorlardı. Söyledikleri ortak şey ise şuydu: “Bizim yaşadıklarımız ne ki? Esas oradaki siviller perişan oldu. Hayatta kalanlar ölmekten beter oldu. Allah kimseye kendi ülkesinde savaş vermesin!”

    Evet, bugün savaş bizim ülkemizde değil belki ama içimiz­de, evimizde, telefonumuzda, ekranlarda ve her tarafta. Acı ve travma, çoluk-çocuk herkesi kapsayan bir felaketi yaygın­laştırıyor. Umudumuz ve beklentimiz, şüphesiz bu savaşın yaygınlaşmaması, sona ermesi.

    İşte bu trajik atmosferde, tarihî ve çok gurur verici bir yıldönümünü, cumhuriyetin 1 yüzyılı geride bırakan mirasını kutluyoruz. 100. yıl için hazırladığımız geçen sayımızın kapa­ğında “Hep birlikte, ilelebet!” demiştik. Bugün de yine umudu­muzu kaybetmeden haykırıyoruz: “Filistin yaşayacak!”

  • Atatürk’ün silinmez izinde…

    Atatürk’ün silinmez izinde…

    Anadolu coğrafyasına gelen Türkler son 721 yıl boyunca bu coğrafyada devlet kurdu, oturdu; Balkanlar’a yayıldı, İstanbul’u fethetti; 3 kıtada söz sahibi oldu; sonrasında tekrar Anadolu’ya doğru küçülse de varlığını korudu. Kendilerini tanımladıkları isimler değişse de; kültürel devamlılık konusundaki bütün sınavlardan ikmale hatta sonrasında sınıfta kalsalar da; mevcudiyetlerini sürdürmeyi başardılar. Hayatta kalma mücadelesinde hem anaları-ataları hem de çocukları -torunları pek dikkate al(a)mayan biz Türkler, hep “şimdiki zaman” denilen zamanda varolduk; yaşadığımız coğrafyayı, dolayısıyla kendimizi de pek tanıyamadık. Muhafaza etmeden muhafazakar, geçmişi reddederek “gerici”, geleceği tasarlamadan “ilerici”, devrimi planlamadan” devrimci” olduk. Tüm bu uzun “oluşma” süresince;” dış” dediğimiz, “yabancı” dediğimiz, “kökü dışarda” dediğimiz insanlardan-unsurlardan ziyade birbirimizle uğraştık; birbirimizi hallettik; yani kendimizi yiyip bitirdik.

    Kıra kırıla, döküle saçıla ulaştığımız 19. yüzyıl ortalarında artık mevcudiyetimizin sonlarına doğru geldiğimizi, başka bir rotaya girmemiz lazım geldiğini biraz idrak etmeye başlamıştık ki; 1878′ den itibaren tüm dünyayı etkileyecek farklı bir savaşlar ve paylaşımlar dönemine girdik. Aslında bu “uzatmalar” daki kondisyonumuz o kadar da kötü değildi ama, 1911-12′ den itibaren kaçınılmaz sonu daha fazla öteleyemeyeceğimiz anlaşılmıştı. Durum artık pek fenaydı. insan olarak, asker olarak, ekonomi olarak, kısacası teknik olarak yokoluşa doğru büzüşüyorduk.

    20. yüzyıl masasında Türklere yer yoktu ve sahip oldukları yerler de birer birer ellerinden alınmaya başlamıştı. Mülteci durumuna düşen Türkler, Ege’ den, Balkanlar’ dan, Kafkasya’ dan ve Ortadoğu’ dan Anadolu’ya doğru akmaya başlamış; felaketli günler gelip çatmıştı. Osmanlı yönetimi de çatırdamış; padişahlar dönemi sadece kağıt üzerinde ve sembolik kalmış; ancak askerlerin ve sivillerin çabaları da bu büyük enkazı sırtlayacak ve büyük devletlere kafa tutacak kalite ve vizyona ulaşamamıştı. Kısacası, kaçınılmaz sona doğru gidiyorduk.

    Sonradan 1. Dünya Savaşı adını alacak Büyük Savaş’ın hemen ilk aylarındaydık. İngiltere ve Fransa, Avrupa cephesinde sıkışan muharebeleri çözmek; Kafkasya-Ortadoğu bölgelerine hakim olmak; Almanya’yı ezmek yolunda Osmanlı Devleti’ni devreden çıkarmak için İstanbul’u hedefe koymuştu. Başkente giden en kısa, en zahmetsiz, en ucuz, kara harekatına gerek duymayan yol, deniz yoluydu. İngilizlerin donanması 20 km. uzaktan bile her şeyi parçalayıp geçiyordu. Çanakkale’ den de geçeriz sandılar.

    Sonrası malum. O sırada bu sıraya uymayan, sıradışı bir insan evladı çıktı ortaya: Mustafa Kemal! Çanakkale cephesinin direnişi, sonraki yenilgiler ne olursa olsun İstiklal Harbi için benzersiz bir umut, benzersiz bir lider ortaya çıkarmıştı.

    Cumhuriyet de bu inançla, bu özgüvenle, “yaptık, yine yaparız” diyen, “bu coğrafyanın sahibi biziz” diyen Mustafa Kemal ve Türk milleti tarafından kuruldu. Hep birlikte, ilelebet!

  • SONRADAN GÖRME, ÖZÜNDEN DÖNME

    Tarih boyunca, iktidarı elinde bulunduranların, kendilerini daha “yüksek-yüce”, daha “rafine” addetmeleri, görgü ve davranış kurallarını biçimlemiş. Ülkemizde de her devirde, bir önceki mal-mülk-iktidar-para sahiplerinin “sonradan görme” dedikleri yeni gelenleri hor görmesi; hor görülenlerin de en fazla 1-2 kuşak sonra yeni zenginleşenleri “sonradan görme” ilan etmesi; coğrafyamızdaki nadir “devamlılık”lardan biridir.

    Türkiye ve dünya coğrafyası, bilinen tarihte birbiriyle farklı-aynı nice “yer”leşime sahne olmuş. Hareket hâlindeki topluluklar kimi zaman “oturmuş”, kimi zaman tekrar yerinden kalkmış; bu zaman zarfında durdukları veya gittikleri yerlerin tarihini de kendi bildikleri, daha doğrusu geleceğe kalmasını istedikleri gibi yazmış. Sonuçta dünya kimseye kalmamış ama, insan türü “cehennem”i dünyaya taşımış; kendini beğenmişliğiyle hem diğer canlıları hem türdeşlerini ateşe atmış; bugünkü “iklim krizi”ne kadar varan bir “medeniyet yaratmış”.

    Geçen sene başında çıkan 89. sayımızın kapak konusu “Adab-ı muaşaret kuralları” idi. O dosyanın sunuşunda, “iktidarı ve gücü elinde bulunduranların, kendileri ve etraflarını daha ‘yüksek-yüce’, daha ‘bilgili-kültürlü’, daha ‘rafine’ hatta ‘ilahi’ addetmeleri, tarihlerini bu şekilde tanzim etmeleri de, görgü ve davranış kurallarını biçimlemiş. Örf, âdet, yol, yordam, şekil, tarz gibi kategoriler; tarihin her döneminde hâkim-yönetici zümreler, sınıflar tarafından gerek dinî gerekse etik kodlar, yasalar hâline getirilmiş. ‘Başların’, ‘ayak takımı’nın gündelik hareketlerine ‘ayar vermesi’, onların da haddini hududunu bilmesi, ancak bu sayede mümkün olabilmiş!” demiştik.

    Gerçekten de bugün kullandığımız “sonradan görme” terimi, hepimizin bildiği gibi, her dönemde iktidar sahiplerinin, yönetici zümrelerin kendilerini “farklı” saymalarının bir türevi. Ancak bu durum, modern zamanlarda “halk” olarak ifade edilen çoğunluk arasından çıkıp “halk”ın üzerinde bir iktidar kuran ama bir taraftan da “halkçılık yapan” yeni seçkinleri de kapsıyor şüphesiz.

    Fransızca ve İngilizcede 18. yüzyıl sonlarından itibaren “parvenu” (sonradan gelme) kelimesiyle bilinen; maddi olarak ilk durumunun çok üzerinde bir servet elde eden; ancak bu yeni konumun gerektirdiği coğrafi, ailevi, kültürel ve ahlaki devamlılığa sahip bulunmadığı için, elde ettiği parayla bunları sağlamaya çalışan kişiye Türkçede “sonradan görme” diyoruz. “Sonradan görmemek”, yani çok daha eskiden beri “görmüş” olmak için ilk şart şüphesiz coğrafya. Yani ancak epey bir zamandır, kuşaklar boyunca aynı coğrafyada, aynı ülkede, mekanda oturmuş-bulunmuş olmaktan bahsediyoruz. Halbuki dünyanın pek çok yerinde “öteden beri” aynı coğrafyada hüküm sürmüş halklar bulunmadığı gibi, Anadolu coğrafyası da sayısız medeniyete evsahipliği yapmış (bkz. sayfa: 68; Prof. Dr. Şevket Dönmez’in “Anadolu’nın ilk halkları, medeniyetin ilk anahtarları” yazısı). Türkler de sonradan geldikleri bu coğrafyada (ve ötesinde) önce yayılmış, sonra büzüşmüş, en sonunda ise İstiklal Harbi’yle birlikte tekrar tutunmuş.

    Ülkemizde de her devirde, bir önceki mal-mülk-iktidar-para sahiplerinin “sonradan görme” dedikleri yeni gelenleri hor görmesi; hor görülenlerin de en fazla 1-2 kuşak sonra yeni zenginleşenleri “sonradan görme” ilan etmesi; coğrafyamızdaki nadir “devamlılık”lardan biridir. “Ne oldum delisi” olmak durumu özellikle son 30 yıldır sadece para-pul-iktidar üçgeniyle sınırlı kalmamış; bunların yanına bir de “ego” sahibi olmak eklenmiştir. Ahlaki kriterlerden ziyade inanç alanındaki zorlama çatışmalardan beslenen; “ben var ya ben” yaklaşımını özellikle sosyal medya üzerinden dillendiren bu yaklaşımlar artık günlük hayatın “normal” sayılan özelliklerinden olmuştur.

    Coğrafyanın, çevrenin, doğal ve sosyal dokunun orijinal haliyle korunması; sadece ana-babanın değil, büyük dedelerin-ninelerin geriye gidebildiği kadar bilinmesi-kaydedilmesi; yapılan haksızlıklarla, “unutturma” faaliyetleriyle mücadele edilmesi; varolan aktüel-siyasi dalgalara, hakim görüşlere uymayan tarihi hadiselerin belgelenmesi; bugünü mutlak, Gürsel Göncü

    Eylül sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Bilgi, görgü ve birlik

    Kazananların yazdığı tarih, hâtırasına haksızlık edilmiş insanlarla dolu. Dergimizin editörü Deniz Kaynak’ın, hafta içi her sabah okurlarımıza ulaştırdığı bültende yer alan bu cümle, herhâlde en çok bizim coğrafyamız için geçerlidir. Tarihe mâl oluşunu sadece galibiyetler-zaferler-başarılar-mucizeler-tanrısal iradeler üzerine inşa edip kaydedenler; bu durumun ilelebet süreceğini ve sonraki nesillerin de kendilerini hep takdir edeceğini düşünür. Oysa ki tarih, satır aralarından heykel detaylarına, arazi tetkiklerinden kayıp sanılan yazmalara, doku analizlerinden anlam ve beden dili araştırmalarına kadar; zaman içerisinde giderek mikro ölçülerde uzmanlıklarla çok daha büyüyen bir bilim dalı artık.

    ON KAPAK

    Tarihî figürlerin hakkını da hakkını da haksızlığını da teslim etmek; her yeni ortaya çıkan bilimsel bulgu, referans ve data’yla, bilinen ve kabul görmüş yaklaşımları revize etmek, tarihçi insanın temel niteliği olmalıdır. Ülkemizde maalesef çeşitli ideolojiler doğrultusunda veya “duygusal” nedenlerle veya tembellikle karışık kabullenmelerin sıkıştırmasıyla tutum alan insanlarımız epeycedir. Ancak vahim olan, toplumda şu veya bu alanda öne çıkmış, karar verici olmuş, herhangi bir iktidar alanına sahip kişiler arasında da; objektif kriterlerle konuşup-yazmaya çalışan pek az insan evladı bulunmasıdır. Zaten bilindiği gibi bu kişiler, sadece tarih veya tarihî şahsiyetler konusunda değil, akla gelebilecek her konuda fikir yürütürler; daha doğrusu laf üretirler.

    Ülkemizde giderek ağırlaşan iktisadi kriz koşullarında, insanların tarih ve tarihle bağlantılı konuları karın doyurmayıcı ve “entelektüel” bulması; okumak-araştırmak yerine varolan klişelerle “tivit” faaliyetlerine vakit ayırması bir noktaya kadar anlaşılır bir durumdur. Ancak o “bir nokta”, ülkenin, vatanın, çocukların geleceğini birinci dereceden etkileyebilecek bir cümle sonuna konursa; tarihimizin, özellikle yakın tarihimizin sağlıklı-objektif şekilde bilinmesinin hayati önemi anlaşılır. Hem hataları tekrarlamamak hem de geleceğe dair isabetli kararlar alabilmek, ancak geçmişiyle hesaplaşabilmiş insanların çoğunluğunda mümkündür. Böyle bir çoğunluk da, ancak azınlıkta kalan, hatta kimi zaman marjinal diye nitelenen fikirlere bile itinayla yaklaşılırsa sağlanabilir.

    Cumhuriyetin 100. yılına 1 ay kala, sahici bir samimiyete, durmaksızın çalışmaya, farklılıklarımızı koruyarak birarada durmaya her zamankinden çok ihtiyacımız var.

  • Yaklaşık 1000 yıllık bir miras: Karma eğitim


    “Mektebde onunla oldu hem-dem /Bir nice melek misâl kız hem

    Bir saf kız oturdu bir saf oğlan/ Cem oldu Behişt’e hûr ü gılman”

    Fuzulî 1500’e doğru Türkçe şiirleştirdiği Leylâ ile Mecnun öyküsünde, kız-erkek karma eği-timöğretimin önemini bu dizelerle vurgular. Dünün Osmanlı dünyasında, mahalle veya sıbyan mekteplerindeki gelenekçi ilköğretimde, okul veya dersliklerde, semtin-mahallenin köyün kız/erkek çocukları bir aradaydı. Bu ilk basamak eğitimlerinin, yüzyıllar öncesine dayanan bir geçmişi var. Anadolu’ya göçen Türkler de bu geleneği benimsedi. Bu yalın öğretinin, İlkçağ’daki bilge eğitmenlere ulaşan bir başlangıcı söz konusu: Kolay, doğal, ama önemli bu öğreti geleneğinin amacı, kız erkek ayrımı yapmadan çevrenin yeni yetme çocuklarını yeterli bilgi ve ahlakla donatmaktı. Çocuklara Homeros’tan, daha eski veya daha yakın bilgelerden öyküler, destanlar ezberletilirdi. Eğitmenler, eğitecekleri çocukları kız/erkek diye değil, yetilerini ölçerek kendileri seçer, giderleri ise aileler karşılardı. Benzeri uygulamalar Cahiliye dönemi Araplarında da vardı ve belki Sümer mektebine dayanıyordu. Uzakdoğu dünyası ayrık tutulursa, Doğu-Batı ortak coğrafyasındaki bu Anadolu çıkışlı “karma” eğitim/öğretim, eğitim tarihinin başlangıcıdır. Osmanlı mahalle, sıbyan ve numune mektep-lerinde, cumhuriyet ilkokullarında da zorunlu karma eğitim öğretim bu tarihsel geleneğe dayanır. Amaç, 6-11 yaş gruplarına kız/erkek ayrımı yapmadan anadili öğretmek, vatan ve ulus bağlarını güçlendirmek, yeni nesilleri ahlak ve vatandaşlık bağlarıyla kaynaştırmaktır.

    ***

    1946’da Divriği-Atatürk İlkokulu 1. sınıfında ilk defa sıraya oturtulduğumda, öğretmenlerimiz Adil Bey, “bir kız bir erkek” ilkesiyle olacak, yanıma Arşaloz Kıskan’ı oturtmuştu. Arşaloz hastalandı, okula gelemedi. Evleri okula yakındı. Öğretmen beni ve yeni sıra arkadaşım Feride’yi “geçmiş olsun” ziyaretine göndermişti. Öldüğünü duyunca sınıfça ağlaşmıştık. Neredeyse 1000 yıllık karma eğitim öğretim gözardı edilerek 21. yüzyılda gündeme getirilen “kızlara ayrı okul” düşüncesi bir kabus, uğursuz bir düştür. Bir tarih anısı: Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmiâlem 1848’de Cağaloğlu’nda ilk-orta sınıfları olan Valide Mektebi’ni yaptırınca, okulun açılışı günü Abdülmecid de oğlu Şehzade Murad’la kızı Fatma Sultanı da getirerek bu karma okula yazdırmıştı.

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Sana yemin sana söz

    Türkiye’de kendisinden sonraki kuşaklara bilgi-beceri aktar(a)mamış insanlar orta yaşları biraz geçince “acılaşır” ve yeni neslin ne kadar cahil olduğundan bahseder. Bu kişilerin haklı olduğu durumlar da elbet vardır ama, esas mesele önceki kuşakların da kendilerine pek bir şey bırakmamasından doğan kırgınlık, kızgınlıktır. Hatta buna vurgu yapmak ve biraz böbürlenmek için “biz tek başımıza nelerle mücadele ettik” benzeri cümleler sarfederler.

    103_On Kapak

    Gerçekten de dramatik sayılabilecek bu vaziyet, “her devrin kendine göre bir şeyleri var” diyenlerce rasyonel kılınmaya çalışılır ama bu artık trajiktir. Aktarma-devamlılık olmadığı hâllerde, hayat alanlarının ve coğrafyanın ve dilin tıkızlaştığı; tarihin de canlı değil bir hayalet olarak gündelik ihtiyaçlar için “kullanıldığı” durumlara ve genellikle birbirimize düşeriz. Aradabir veya iki, “yahu şu konuda sebat edelim; geçmişten geleceğe bir bağlantı kurup daha iyiye-güzele doğru ilerleyelim; birlik olup çocuklara daha düzgün bir ülke…” falan gibi çıkışlar olur ama; böyle diyenler “hayalci-bozguncu” ve giderek “gerici-faşist-komünist-anarşist” gibi bilumum birbirinden farklı ama bizce aynı ideolojilere göre yaftalanır; hatta yine “duruma göre” hapse atılır.

    Yaşadığımız coğrafya üzerindeki tarih izlerini silmek, bizim için esastır! Atalarımızın-analarımızın bıraktığı bu parçaları (kültürel miras diyoruz), aktüel pozisyon ve düşüncelerimize uymadığı veya onları kendimize uyduramadığımız durumlarda yıkarız-yakarız-satarız-yoksayarız. Millet olarak birbirinden epey farklı yapılara-kökenlere-düşüncelere sahip olsak da, üzerinde yüzde 100’e yakın şekilde anlaştığımız belki de yegane vaziyet budur. Hazar Denizi’nin hemen doğusundan Anadolu coğrafyasına geldiğimiz, sonrasında Batı’ya doğru ilerlediğimiz, daha sonrasında gerileyerek tekrar bugünkü sınırlara döndüğümüz yaklaşık 1.100 yıldır, bir bakıma kendimizi arıyoruz. Ancak her seferinde ya “dış güçler” yolumuza taş koyuyor ya da “içerdeki hainler” arkadan vuruyor! Biz de maalesef bu koşullarda suya-aynaya bakmadan, esas olarak reaksiyon vererek, çoğunlukla dini-imanı kullanarak ve mutlaka hiçbir durumda hesaplaşmadığımız geçmişimizi gömerek, dayanılmaz bir ağırlık içinde varoluyoruz. Günahlarımızla yüzleşmediğimiz için, gerçekten parlak olan sayfalarımız ile benzersiz sevaplarımız da kıymetsizleşiyor.

    Yakın tarihimizde bu gidişata “dur” diyen bir insan evladı çıkarmışız içimizden: Kemal Atatürk. O’nun ilk sıradaki başarısı emperyalistlerle didişip, işgalcileri mağlup etmesi değil; yeniden bir millet gibi yaşama/hissedebilme yolunda coğrafi-kültürel-tarihî bir referans oluşturmasındadır. Bugün şüphesiz “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış” bir millet değiliz, olamadık. “Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır” cümlelerini bize salt güven vermek için söylediğini biliyoruz. Cumhuriyet mirasını nasıl “yediğimiz” ortada. Düşmandan koruduğumuz coğrafyamızı, kentlerimizi, kasabalarımızı, düşmanın bile beceremeyeceği biçimde “hâllediyoruz”.

    100 yıl önce Lausanne’da, aslında kendimize bir söz verdik: Bu coğrafyayı koruma sözü. Çocuklarımız için tutalım bunu. Lafta kalmasın; yazıya-tarihe kalsın.

  • Umut için çalışmak

    Türkiye’nin bir süredir kilitlendiği se­çimler, Recep Tayyip Erdoğan’ın (RTE) 20 yıllık iktidar dönemini devam ettire­ceğini ortaya koydu. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, tek bir liderin bu kadar uzun bir iktidar süresi ilk defa gerçekleşiyor (“Uzun adam”). Ülkemizin içinde bulunduğu ciddi sıkıntılara rağmen, milletimizin 2.5 milyon üzerinde bir farkla tekrar RTE demesi karşısında, öncelikle cumhurbaşkanını tebrik etmek gerekir.

    Haziran Ayı Dergisi

    İkinci sırada ise bu sonuçlar karşısında kimi insanlarda ve çevrelerde izlenen; kabul edilemez bir yaklaşıma dikkati çekmek önemlidir: “Bu millet adam olmaz!”. Bu yaklaşımın sa­hipleri, ortaya çıkan sonuçta kendi sorumlulukları da bulun­duğunu hiçbir zaman kabul etmez ama gerçeğin bir parçası da budur. Zaten her ne kadar bir deyim olsa ve “adam kazandı” dense de bu seçimlerde muhalefetin motoru kadınlar olmuş; sandık başlarında saatlerce çalışan bu insanlar, evlerine dönüp TV-telefon başına geçen erkeklerle kıyas kabul etmeye­cek bir performans sergilemiştir. Türkiye’nin kadınları, Millî Mücadele’den bu tarafa ülkemizin gururudur.

    Üçüncü sırada umut vardır: Türkiye seçmeninin neredeyse tam yarısı, değişim için oy vermiştir. İktidarın, devlet meka­nizmasının büyük imkanlarını siyasete seferber etmesine karşılık 25 milyonun üzerinde vatandaş “önce ahlak”, “önce çocuklar ve milletin geleceği” demiştir. Bugüne kadar esas olarak, hatta neredeyse tam olarak bir reaksiyon politikası iz­leyen; “karşı taraf” ayrımcılığı üzerinden siyaset yapan iktidar temsilcilerinin; bu dönemde milletin tamamını düşünen bir aksiyon içinde bulunması gerekir. Muhalefetin de eksiklerini görmesi, iğneyi önce kendine batırması, hemen karşı tarafı suçlamak yerine kendini revize etmesi ve yenilemesi beklenir.

    Bu ülke 10 yıllık savaşa (1912-22) ve tarifsiz acılara rağmen, “Biz bu coğrafyada kalıcıyız ve başımıza buyruk yaşarız” diye­bilen insanlar tarafından kuruldu. Bu zaman zarfında, ülkeyi daha da ileriye taşıyan, hatta kimi zaman bu ülke insanlarını bile şaşırtan başarılara imza attık. Umudumuzu hep canlı tuttuk. Evet, gereken devamlılığı tam olarak gösteremedik; “şimdiki zamanlar”ın içine sıkışarak çocuklarımızın gelece­ğini pek sağlam kuramadık. Ancak, değişen-dönüşen dünya içerisinde, çok sorunlu ve hassas bir coğrafyada ayaklarımızın üzerinde durduk. Artık sadece durmayacağız ve cumhuri­yet-demokrasi yolunda gelecek nesiller için daha çok çalışma­ya devam edeceğiz.

    Bu sayımızda cumhuriyet döneminde “enseyi karartma­dık” dediğimiz, kişisel başarıların ötesinde, toplumsal kaza­nım oluşturan hadiseleri ele aldık.