Kategori: Edito

  • Türklerin ve Kürtlerin Ermenilerden alıp vermediği

    Türklerin ve Kürtlerin Ermenilerden alıp vermediği

    Bu bir soykırım değil. Soykırımdan da beter. Bu bir tarihten-coğrafyadan silme girişimi. Bu sadece bir Teşkilat-ı Mahsusa operasyonu değil, dedelerimizin bizzat veya dolaylı katıldığı bir toplumsal linç hadisesi. Bu bir “onlar da haketti” değil, “onlar hiç yaşamamıştı ki” politikası. Bu bir tehcir değil, bir idam kararı ve infazı. Bu bir kıyım veya “karşılıklı boğazlaşma” değil, bir insanlık suçu.

    Lafı dolandırmadan söyleyelim: Ermenileri, Türk-Kürt-Çerkez-Laz elbirliğiyle öldürdük. Mallarına, arazilerine el koyduk. Onların mallarını ve parasını, erken Cumhuriyet döneminin ilk sermayeleri yaptık. Kadınlarına, kızlarına tecavüz ettik. Hayatta kalanları Müslüman olmaya, adlarını değiştirmeye, gizlenmeye mecbur ettik.

    Sonrasında, bu günahlarla yaşadık. İçimizdeki irini, sonraki günahsız kuşaklara taşıdık. Kimi zaman “esas onlar bizi kesti” diyerek kendimizi temize çıkarmaya çalıştık; kimi zamansa çeşitli vesilelerle “Biz aslında Ermenileri çok severiz” yaptık.

    Yine kimi Ermenilerin haklı nefretini hiç anlamak istemedik; ama kendi anlamsız nefretimizi, küçümseme ve aşağılama hissimizi “afedersiniz” hiç sorgulamadık.

    Vicdanımızı bıraktık ama tarih peşimizi bırakmadı. Ayrıca bu bir “sözde soykırım”dı, yani sözde kalmış, Ermenileri tam olarak öldürememiştik; hayatta kalanlar olmuştu! Bu hayatta kalanlar, ninelerinin-dedelerinin hatırasına sahip çıktılar. Buna itirazımız yoktu, ne de olsa hadiselerin üzerinden yıllar geçmişti. Ama kimileri, atalarının topraklarına, mallarına da sahip çıkmak istedi; zira borçlar hukukunda zaman aşımı pek çalışmıyordu. Para konusu açılınca “tamamen duygusal” bir ruh haline girdiğimiz için, bu noktada “hop” dedik. Zaten Ermeni diasporasının yıllardır “soykırım” tabiri üzerinde ısrar etmesinin politik olmaktan çok, bu anlamda hukuki bir sonuç doğuracağını idrak ettik (Bu bakımdan bugün resmî veya gayriresmî özür dilemeler ne kadar sembolikse, “soykırım deyip dememe” eksenindeki tartışma o kadar maddidir).

    Katliamların 100. yılı, artık neredeyse tamamen politik bir mesele haline gelen “Ermeni soykırımı”nı, tarihî ve insani boyutuyla tekrar ele almak için bir fırsat yaratıyor. Devletler ve hükümetler ne derse desin, acıları kullanarak siyaset yapan çevreler ne tutum alırsa alsın, bu meselenin kamuoyu vicdanında hakiki bir rahatlama yaratması yolunda atılacak önemli bir adım var: Ailesi öldürülenlerin torunlarıyla, cinayetlere karışan ve Ermeni mallarına el koyan ailelerin, aşiretlerin torunlarının biraraya gelmesi.

  • Zehirli atmosferde yaşamaya çalışmak

    Zehirli atmosferde yaşamaya çalışmak

    Sokakları, ekranları, manşetleri ve günlük hayatıyla, sinirli-öfkeli erkeklerin ülkesi Türkiye… Aslında kendini beğenmeyen ve beğenmedikçe acısını diğerinden, genellikle de kadından çıkaran özgüvensiz bir “erkek millet”… Diğer tarafta suçluyu cezalandırmayan, masumu içerde yatıran “baba devlet”. Ortada ise sadece kendine karşı çıkanı, kendisiyle uğraşanı hedef alan bir hükümet. Kenarda bir yerlerde de, olmayan muhalefet.

    “Zort” sesi çıkaran polis eskortuyla kendine yol açılan çeşitli mühim şahsiyet, acaba bu yolun nereye bağlanacağını düşünüyor mu? Tabii evet. Kartopu oynayanın, minibüse binenin veya ekmek almaya gidenin bile güvende olmadığı bir ülke, iktidar sahipleri için, doğru yolda demektir. Bu iklimde, daha baskıcı güvenlik yasalarını, anti demokratik uygulamaları ve tek adamlık sistemini çözüm olarak dayatmak, kabul ettirmek kolaylaşır.

    Öyle ya, ciddi bir ekonomik kriz kapıdayken, sokaklar güvensizken, ülkede kutuplaşmanın ötesine geçmiş bir tür soğuk savaş yaşanırken; kadın hakları, çocuk hakları, çevre ve yeşil alan hakları gibi insani meseleler lüks değil mi? Kültürel, doğal ve tarihi mirası koruma, geliştirme gibi uğraşların sırası mı? Sanat, edebiyat gibi “entel” alanlar, zaten halkımıza yabancı, Batıcıl fikirler yaymıyorlar mı?

    Yeni inşaat ve AVM’ler, yeni yollar ve köprüler, yeni saray ve camilerle kuşatılmış “huzurlu” bir yeni Türkiye’yi istemeyenler de ya susup uyum sağlayacaklar ya da dilerlerse başka bir ülkeye gidebilecekler; sonuçta özgür bir ülkede yaşıyoruz.

    Tarihten ders değil bilgi alınır. Bu bilgiyi de ancak ilgili dönemin şartları ve insanlarıyla birlikte değerlendirip hissedebilirsek kendimizi revize edebiliriz. Diğer türlü geçmişe uzanan bir ufkumuz, geleceğe dair bir vizyonumuz olmaz, oluşmaz. Tarihten cımbızladığımız özlü sözler, beğendiğimiz kahramanlar, sevdiğimiz imajlar, şimdiki halimizi doğrulayan inançlarla idare ederiz.

    Bu coğrafyanın insanları yakın tarihte çok daha sert ve zorlu dönemlerden geçti, ama atalarımız kadar bedel ödemedi. Çanakkale ve İstiklal Harbi’nden sonra yeniden yeni bir millet olmanın heyecanını sürdüremedi, aktaramadı, toplumsal dokuya yayamadı. Bugün her alanda kalitesizlik ve vasatlık tarafından kuşatılan, kuşatıldığını düşünenler, kendi niteliklerini gözden geçirmediler.

    Şimdi “birçok sayfasını atlayarak bitirdiğimiz kitabın başından başlayabiliriz”. Belki o zaman, çocuklarımız için daha fazla oksijen üreten bir çevre yaratma şansımız olur.

  • Dinî ve siyasi iklimde şiddetli yağışlar dönemi

    Dinî ve siyasi iklimde şiddetli yağışlar dönemi

    Dini ve siyasi iklimde şiddetli yağışlar dönemi

    İlk atası elmadan ısırık alınca müebbet sürgün cezasına çarptırılan insan, Tanrı’dan öc alırcasına günah işlemeye devam etti. Kulları günahtan arındırmak için yola çıkan semavi dinler de, çoğu zaman yeni günahlara malzeme edildi. Savaşların çoğu din veya kutsal değerler adına yapıldı. Öldüren de öldürülen de Tanrı adına hareket etti veya cezalandırıldı.

    Farklı dinlere mensup olanlar arasındaki savaşların kurbanları, aynı dine inananlar arasındakilere kıyasla azınlıktadır. Hıristiyanlar da Müslümanlar da, birbirlerine savaşlarda yapmadıklarıını dindaşlarına yaptılar. İnanç ve kaynağı aynı peygamber olan farklı mezhep veya yorumlar, birbirlerine karşı en acımasız yöntemleri uyguladılar; çoğu zaman ”ibret olsun, soyu kurusun” mantığıyla hareket ettiler.

    Geçen ayın dünya ve Türkiye gündemine damgasını vuran, izleri kalıcı sonuçlara yol açacağı anlaşılan Charlie Hebdo katliamını ”şiddet-ibret” ekseninde ve kuşkusuz sadece yakın tarihin El Kaidesi’yle, İŞİD’iyle açıklayamayız. Son 20 yılda şiddet ve terörü temel eylem biçimi kabul eden İslâmcı yapıları da, tarihten gelen çeşitli radikal dini akımların devamı gibi göremeyiz. Her dönemin koşulları farklı yaşanır; tarihte farklı yazılır. ”Tarih tekerrürden ibarettir” nasıl bir masalsa ”tarihten ders çıkarmak” da pek gerçek değildir. büyük olayların yarattığı travmalar kuşaktan kuşağa aktarılır ve toplumların hafızası, stilize edilen geleneklerle siyasi alanlara taşınır.

    2. sayımızın kapak konusu ”Anadolu’nun Öncü Müslümanları” idi ve Batı’nın Ortaçağ karanlığını aydınlatan İslâm medeniyetini, biliminsanları, sanatçıları ve unutulmaz eserleriyle yansıtmıştık. O sayımızın editoryal yazısında ” İslâm kültürü hayranlık uyandıran kimliğini, kendilerini ‘İslâmcı’ olarak niteleyenlere borçlu olmadığı gibi, onlara da bırakmamalı!” demiştik.

    Bu gün artık başka bir noktadayız. Türkiye’de kimliklerini ”Müslüman” olarak tanımlayan çoğunluğun, din adına işlenen cinayetleri kınamakla birlikte, ” ama onlar da buna zemin hazırladılar” anlayışını sürdürdüğü kabul ediliyor. Bunun pratikteki karşılığı, sonucu şudur: ”ifade özgürlüğü, dinin kutsal saydığı değerlerin başladığı yerde biter. Eğer bu sınır geçilirse, dinin kutsal saydığı değerler adına öldürme özgürlüğü doğar!” Eğer bu durum veri kabul edilecek olursa, ”dinin kutsal saydığı değerler” aşınır, yozlaşır. Bugün maalesef ” gerçek islâm bu değil” diyenlerin anlamakta zorlandığı gerçekte budur.

    Paris saldırısı, meşum stratejiyi net bir mesajla ortaya koymuştur: ”İslâm düşmanı, modern Haçlı veya ırkçıysan problem yok. Ama eğer ateist, laik, ılımlı veya İslâm’ı benim gibi yorumlayan biriysen ya sus ya beni destekle; yoksa sıra sana gelecek.”

    Müslümanların ”gerçek İslâm”ın ne olduğuna dair alacakları tutumlar, din ve dünya işlerindeki samimiyet-ahlak seviyeleri, önümüzdeki dönemde belirleyici olacak.

  • Siyasal iktidarın baskısı medyanın bağımlılığı

    Siyasal iktidarın baskısı medyanın bağımlılığı

    Aralık ayında Türkiye, gazetecilere karşı yeni bir siyasi operasyona tanık oldu. Hedefinde Zaman gazetesi ve Samanyolu TV’nin bulunduğu baskında, üst düzey yönetici ve gazeteciler gözaltına alındı, tutuklandı.

    Siyasal iktidarın baskısı medyanın bağımlılığı

    Kimi çevreler olayı protesto ederken, kimi kesimlerden de “iyi oldu; onlar da birçok masum insanın, gazetecinin düzmece delillerle hapse girmesine, mahvına sebep oldular” yorumlarını duyduk. Demokrasi, insani değerler ve meslek ahlakı kriterlerinin çoktan rafa kaldırıldığı günümüzde; gelişen hadiseler karşısında “siyaseten tutum” almayan gazetecilere de artık pek rastlanmıyor. Manşetler, köşe yazıları ve TV’ler bir tarafın “bunların neresi özgür basın; bir suç örgütünün elemanlarına gazeteci mi diyeceğiz”; diğer tarafın ise “basın özgürlüğü ayaklar altına alınıyor” çıkışlarına sahne oluyor. Devletin, hükümetin en üst düzey temsilcileri de kendilerini çoktan yargıç yerine koymuş, hükümlerini “bunlar suçlu” diye açıklamış durumdalar.

    Kuvvetler ayrılığının kağıt üzerinde kaldığı ülkemizde, basının özellikle 21. yüzyıldaki savruluşu bir kez daha şunu gösterdi: Türkiye medyası patronuyla, yöneticisiyle, yazarıyla, çalışanıyla ve doğal olarak yayınıyla bağımsız değildir. Son yıllarda iktidara yağ çekmek ya da küfür etmek ekseni dışında çok az sayıda gazete ve TV kanalı gösterebiliriz. Basın organları siyasi eğilimlerin, daha doğrusu siyasi ekiplerin yönettiği mecralar haline gelmiş, açıkçası çeteleşmiştir. Bugün kamuoyunda “en itibarsız meslekler” araştırması yapılsa, politikacılar ve gazeteciler diğer meslekleri uzak ara geride bırakarak ilk sıra için yarışır.

    Özellikle son 10-15 yıldır “meslek erbabı gazeteci” de çok azalmış, böyle bir iklimde doğal olarak nitelikli gazeteciye gerek kalmamıştır. Her meslekte olduğu gibi gazetecilikte de, kalite düşerse ahlak da düşer; çeşitli resmî ve gayriresmî çevrelerin “adamı” olup, onların kendi mahallelerine yayın yaparsınız. Bugün olan budur.

    Yine son 10-15 yılda basına ve gazetecilere yönelik cinayetler, hapis cezaları, haksız gözaltılar ve sayısız sansür girişimi vardır. Siyasi otoritenin basını susturmak ve tamamen “yandaş” bir medya yaratmak yolunda önemli başarılar elde ettiği de ortadadır. Bu bakımdan medyanın ülkede varolan kutuplaşmadan kaçınamayacağı ileri sürülebilir. Tüm bu baskılara rağmen, medyanın yine de önce iğneyi kendisine batırması gerekir. Zira basın üzerinde baskı kurmak zaten siyasi iktidarın doğasında vardır, onun yazılı olmayan temel işlevlerinden biridir. Nitekim bizim basın tarihimizde de 184 yıldır yaşanan budur.

    Murat Toklucu’nun hazırladığı, 21. yüzyıla kadar devlet-basın ilişkilerini dönem dönem özetleyen çalışmayı bu sayımızın kapak konusu olarak sunuyoruz. Son 14 yılı daha iyi anlamak için… Kaliteli ve özgür bir basın yaratmak yolunda hâlâ umut var diyebilmek için…

    İyi seneler.

  • Her gün yeniden ve hiç hatırlamadan

    Her gün yeniden ve hiç hatırlamadan

    Meşhur lafı herkes duymuştur: “Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür”. Yani, insan belleği unutkanlıkla sakatlanmıştır. Gündelik işlerin, meselelerin, problemlerin kıskacındaki insan çoğu zaman ister istemez hafızasındaki bilgileri siler (veya bunlar silikleşir) ve boşalan alanı şimdiki zamanın verilerine terkeder.

    Her gün yeniden ve hiç hatırlamadan

    Ülkemiz insanının, eksikliğinden pek şikayetçi olmadığı bir özellik de “uzun süreli hafıza”dır. Ekmek parası derdine düşmek, bunun doğal nedeni sayılır. Hatırlamaya, geçmiş hadiseleri düşünmeye “zaman” yoktur. Hatırlanmayan hatıralar da “zamanla” yokolup gider. Bir kısmı yazılmış-aktarılmış-saklanmış olsa da, “zamane” insanı genellikle bunlara burun kıvırır.

    Büyük çelişki, bu döngüye giren insanın da, toplumların da ilerde pek hatırlanmayacak olmasında. Hatırasızlaşan, geçmişle bağını koparan insan, hatır da bilmez kıymet de. Günümüz Türkiyesi’nde yaşayan bizler, Osmanlı ve Cumhuriyet mirasını siyasi tercihlerin bir fonksiyonu olarak algıladığımızdan beri, kötü yapılmış sinirli kopyalar halinde yaşıyoruz. Tarihî-kültürel mirası korumayı değil, onu günlük ihtiyaç ve hesaplarımız için kullanmayı, harcamayı düşünüyoruz. Daha öncesi, yani coğrafyamızın Bizans, Roma, antik döneme ait kıymet ve izleri ise zaten hem epeyce eski hem de oldukça “gâvur” (Tam da bu noktada, ülkemizde pek bilinmeyen, ilgilenilmeyen ama tayin edici bir tarihsel olayı kapağımıza taşıdık: 1204-İstanbul’un Haçlılar tarafından fethi).

    Böyle bir iklimde hiç değilse günün tarihine tanıklık etmesi beklenen gazetelerin, dergilerin, TV kanallarının durumu da ortada. Yarın arşivlerde bunlara bakacak gelecek kuşaklar, unutulmayı haketmiş bir dönemin hâl-i pür melalini görecekler, daha doğrusu göremeyecekler. Yeni yayın yasakları, yeni polisiye tedbirler, yeni adaletsizlikler, yeni tarih ve çevre katliamlarıyla dolu yepyeni bir Türkiye’ye doğru gidiyoruz.

    #tarih dergisi dünden bugüne küçük de olsa bir nefes umut sağlıyorsa ne mutlu bize. 2015’te görüşmek dileğiyle…

  • Yanına kâr kalma ve anonimleşen günahlar

    Yanına kâr kalma ve anonimleşen günahlar

    Yanına kâr kalma ve anonimleşen günahlar
    Ad Van Denderen’in fotoğrafından (1976, Erzincan) uyarlanmıştır.

    Türklerle Kürtlerin birarada ve barış içinde yaşaması, bu coğrafyada “önce insan” olmaktan geçiyor hiç kuşkusuz. “İnsan kimliği” kayboldukça, diğer kimlikler ideolojilerin yörüngesine giriyor; ayrımcılıktan düşmanlığa uzanan yollar dönüp dolaşıp çatışma ve ölüm getiriyor.

    Kin ve nefretin ele geçirdiği, sadece omurilik tarafından yönetilen kafalar… Ve bu şekilde dizayn edilen kafaları kullanarak, adına iktidar mücadelesi denilen kanlı oyunu oynayanlar… Ve en acısı, bu süreçte hayatları çalınan insanlar…

    Hukuk ve adalet yoksa, insanlar bunların önünde eşit değilse, barış da yoktur. O vakit her odak, kendi gücü nisbetinde adına adalet dediği rövanşı, cezayı, intikamı reva görür.

    “Mukabele-i bilmisil”den yani “aynen karşılık verme”den, “misliyle cezalandırma”ya yani “iki katı ödetme”tehditlerine geldiğimiz şu günlerde; bir taraftan da “çözüm süreci” adı verilen bir kavram hayata geçirilmeye çalışılıyor. Şimdiki zamanın herkese dayattığı şartlar o kadar ağır ki, kimsenin tarihle marihle uğraşacak hâli yok. Protesto gösterilerinde insanlar vuruluyor, hatta linç ediliyor. Bingöl’de “yargısız infaz” yapılıyor; Yüksekova’da çarşı iznine çıkmış, askerlik görevini yapan insanlar pusuya düşürülerek öldürülüyor.

    Yakın tarihimizde yaşanan benzeri hadiselerin ördüğü, yüklü bir “faili meçhul geçmiş”imiz var. Büyük çoğunluğu devlete ve örgüte ait günahlar, maalesef “anonimleşmiş” artık. Oysa eskiye sünger çekerek değil, ancak geçmişle hesaplaşarak bir rahatlama sağlanabilir. Yaralar deşilmeden sağalmaz.

    Bu toprakların özellikle yakın tarihte tanık olduğu cinayet ve katliamlar, bunları gerçekleştirenlerin yanına kâr kaldı. Ve daha da kötüsü bunlar bir “yanına kâr kalma kültürü” (culture of impunity) oluşturdu. Cezasız kalan suçlara tanık olan, bunları duyan yeni nesiller de hem cezasız kalan yeni suçlar işlediler hem adaleti kendilerince sağladılar. Devlet görevlileri tarafından işlenen suçlar da aynı şekilde korkunç bir hafıza, meşruiyet, gelenek yarattı.

    Osmanlı döneminden “Yeni Türkiye”ye yatay geçiş yapmak isteyenler de, Cumhuriyeti sadece sevaplarını sayarak yaşatabileceklerini düşünenler de, kimlik siyasetinin dar kalıpları içerisinde reaksiyoner bir milliyetçilik üretenler de, kalıcı bir barışın tarafı olamazlar. Günlük politika, iktidar kavgası, siyasi ikbal ve paranın değersizleştirdiği, tarihsizleştirilen, ölen-öldüren insanlar olarak mı yaşayacağız; yoksa Türk ve Kürt olmaktan önce insan olduğumuzu hatırlayarak, birarada kardeşçe bir gelecek için mi çalışacağız?

    Uygarlığın, dostluğun, acıları bal eyleyip hayata sarılmanın gerekliliğini, Saltanatın Cumhuriyete mirası 103 yaşındaki Ulviye Tur Hanımefendi örneklendiriyor 18. sayfamızda. Acılara, güçlüklere karşın huzur ve mutlulukla geçirilmiş bir asrı, yaşamöyküsünde özetliyor. Biz de sevgiyi, barışı aramaktan vazgeçmeyelim.

  • 1. Dünya Savaşı’nın gömülen hafızası

    1. Dünya Savaşı’nın gömülen hafızası

    Osmanlı Devleti demek, Balkanlar demekti. 1912 Balkan Savaşı’nda sadece topraklar değil, insan kaynakları, moral, itibar, muazzam bir para ve güç, yani devlet de kaybedildi. Üstelik bu savaşı öyle yedi düvele falan değil, karşılarında favori gösterildiğimiz yeni kurulmuş küçük devletlere karşı yitirmiştik. Eziktik, bozuktuk, yoksulduk ve önemlisi umutsuzduk.

    1. Dünya Savaşı'nın gömülen hafızası

    Türkler, daha doğrusu Osmanlı toplumu, öncesi ve sonrasıyla 10 yıl sürecek bir savaşın encamını o günlerde tabii bilmiyordu. Balkan Savaşlarının intikamı 1914’te patlak veren savaşta alınacak beklentisi vardı. Oysa devamındaki İstiklal Harbi’nden sonra evlerine dönebilen şanslı askerlerin çoğu, ne ev ne kadın ne çocuk bulabildiler.

    1.Dünya Savaşı’nın hafızası, bizim topraklarda yer etmedi. Çanakkale’de feda edilen, Sarıkamış’ta donan, Arap çöllerinde sızlanan bir duygusallıkla idare ettik 100 yıldır. Seferberlik gazileri unutuldu, çoğu yoksulluk içinde köylerinde öldüler; yıkılan Osmanlı Devleti’yle birlikte hafızalarda da gömüldüler.

    1914-18 son asker, yani muharip ve siper savaşıydı. Avrupa cephesinde sivil kayıplar da yüksekti ama, savaşın asıl kurbanları bütün cephelerde ölüme sürülen asker yığınları oldu. Aylarca sadece gökyüzünün bir bölümünü siperlerde görerek, yaşamaktan çok ölmeyi beklediler.

    Bu anlamsız savaşın fedakâr askerlerini sadece unutmakla kalmadık; onları kendi hissiyatımız ve adına dünya görüşü, ideoloji, politika, inanç, vs. dediğimiz çeşitli “şeyler” için kullandık. Politikacıların ve generallerin kurban ettiği bu insanları, biz de şehit edebiyatına, menkıbelere, anonimliğe, ucuz duygusallıklara, “vatan-millet”lere ve “Allah’a-peygambere” kurban ettik.

    Türkiye’de 1. Dünya Savaşı’nın resmî olmayan tarihi, objektif-bilimsel değerlendirmeleri yazılamamış, yapılamamıştır. Aynı şekilde bu savaşın gerçek acıları, koşulları, gündelik hayatı da sanatlaşmamış, yaygınlaşmamıştır. Sadece az sayıda iyi çalışma ve o insanlardan kalan “birkaç mektup-birkaç resim”, fotoğraf-günlük-hatırat vardır.

    Bir anma kültürünü tesis edecek çalışmalar yerine; içi boş ve kof törenlerle, filmlerle, gösterilerle, gazlama işlerle giriyoruz 1. Dünya Savaşı’nın 100. yılına. Özellikle Çanakkale muharebe alanlarında artarak devam eden “şehitlik şovları”, yapılaşma tehdidi, siyasi ve ekonomik rant beklentileri, neredeyse yeni bir istila başlatmış durumda. Muharabelerin anıları izleri, geri dönüşü olmayacak biçimde yokediliyor.

    Halbuki bu savaşı, koşullarını ve onun insanlarını bilmeden, tanımadan bir varoluş, bir gelecek yok bize bu topraklarda! Belirsiz silueti, bir şarapnel dumanında kaybolan atalarımız da böyle söylüyor.

  • Geçmiş tasavvurları ve tarihi restore etmek

    Geçmiş tasavvurları ve tarihi restore etmek

    Değer yargıları ve inançlar, malum her devre göre değişir. Değişmeyen, her tarihî dönemi her seferinde bugünün yargılarına göre değerlendirme hastalığı. Eşcinsellik konusu da bugünün hayat tarzlarına, ahlaki değer ve tercihlerine göre uzun mazisini biçimlendirdiğimiz “kritik” alanlardan biri. Tarihten birkaç anekdot alarak, yapay bağlantılarla kendimizi haklı çıkaracak sonuçlara varmamız kolay. Örneğin “Osmanlı toplumlarında eşcinsellik çok yaygındı, padişahlar, oğlanlar, vs.” gibi bir yaklaşımın; “Osmanlı toplumunda eşcinsellik kesinlikle yasaktı, böyle şeyler olsa da pek azdı” demekle pek farkı olmadığı ortada. Geçmiş tasavvurları üzerinde oynamak yerine, ilgili dönemde yazılıp, çizilen belgelere bakarak konuyu anlamaya çalışmak şüphesiz daha sağlıklı.

    Geçmiş tasavvurları ve tarihi restore etmek

    Kapak konusunda ele aldığımız eşcinsellik tarihini, ana hatları ve kişileriyle bu anlamda sunmaya çalıştık. Bu devasa literatürün yasak, günah ve sansürle sarmalanmış olması, eşcinselliğin gizliliğini tarihsel bir “durum” haline getirmiş; ya da tam tersi. Yine de bu dosyada ele aldığımız Enderunlu Fâzıl gibi önemli bir Osmanlı aydınının, eşcinsellik temalarını da işlediği Defter-i Aşk adlı eserini sunduğu dönemin padişahı III. Selim tafından ödüllendirilmesi ilginçtir.

    AIDS patladığı zaman hem bizde hem Batı’da bunun bir “homoseksüel hastalığı” olduğuna hepimiz inandık, inandırıldık. Yakın tarihin dezenformasyon veya “algı yönetimi” hadiseleri saymakla bitmez. Bu vaziyetin sadece yakın tarihle sınırlı olmadığı, ülkelerin, şehirlerin, meşhur şahsiyetlerin ve siyasi iktidar için mücadele eden rakiplerin birbirlerini suçlamak için eşcinselliği sıklıkla bir aşağılama sıfatı şeklinde kullanageldiklerini biliyoruz.

    Bugünse özellikle Türkiye gibi “normları” altüst olmuş bir toplumda, kimilerinin kendilerini “normal”, başkalarını öteki görmelerini, marjinal saymaları da ayrı bir anormallik değil mi? Son 30-35 senede eşcinsellerin, transseksüellerin maruz kaldığı baskı, şiddet ve cinayetlerde de ön sıralarda değil miyiz?

    Ağustos sayımızın editoryal yazısı, önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bahisle şu cümleyle bitiyordu: “Sonuçta Türkiye her yeni liderle, yepyeni bir ‘restorasyon dönemi’ yaşar”. 62. hükümetin başbakanı Ahmet Davutoğlu da ilk konuşmasından beri “restorasyon” kelimesine vurgu yapıyor. İktidarın neyi restore etmek istediği ya da neyi restore etmeyi sürdürdüğü oldukça tartışmalı. Biz ise #tarih olarak, modern zamanların dünya görüşlerinden ve ideolojilerinden arındırılmış, çeşitli önyargıların üzerinde silgi işlevi gördükleri, günahıyla sevabıyla yaşanmışlığı, yani tarihi restore etmeye çalışıyoruz. Bu sayfalardaki mücadele, yanlış yapanın, haksızlık yapanın yaptıklarının yanına kâr kalmayacağı, hakkı yenenin hakkının teslim edildiği günler için.

    Geçmiş tasavvurları ve tarihi restore etmek
    Makâme hayali bir kahraman ve onun maceralarının bir hikayeci tarafından dile getirildiği bir Arap edebiyatı türüdür. Bu türün en bilinenlerinden el-Harîrî’nin (öl. 1122) el-Makâmât eserinde kahraman Ebû Zeyd, hikayeci ise Hâris b. Hemmâm’dı. El Makâmât’teki 50 kısa hikayeden birinde iki karakterin deve üstündeki veda sahnesi Fransa Ulusal Kütüphanesi’ndeki yazmada resimlendirilmiş. Kapağımızı bu tarihî çizimden uyarladık.
  • Muhafaza etmeyen muhafazakâr liderler

    Muhafaza etmeyen muhafazakâr liderler

    Anti-demokratik uygulamalar konu edildiğinde, siyasi iktidar temsilcilerinin yıllardır söylemekten sıkılmadığı, hatta zevk aldığı bir cümle var: “Demokrasi olmasaydı böyle konuşup, yazabilir miydin?” Buradaki “haddini bil, demokrasi dediysek de tepemize çık demedik” vurgusuyla, daha az gelişmiş demokrasilerden veya otoriter rejimlerden örnekler verilerek, “yat-kalk dua et, durumuna şükret”e getirilir. Bizler de “evet, adam haklı” dönüşü yapar, son düzlüğe geliriz: “Allah seni başımızdan eksik etmesin!”

    Muhafaza etmeyen muhafazakâr liderler

    Bu Ağustosta yeni bir cumhurbaşkanı seçeceğiz. Ülkemizi “iç ve dış düşmanlara karşı” koruyacak güçlü bir “baş”a olan ihtiyacımız kimilerine göre pek artmış durumda. Dünyanın ve özellikle Ortadoğu’nun halini ve Türkiye’deki kutuplaşmayı gözönüne alınca, bize şöyle vurunca inletecek, sözünü dinletecek, anlamayanı sindirecek, çatışma kültürü ustası bir başkan lazım gibi.

    Her konuyla ilgili mutlaka bir fikri olan, her konuya mutlaka müdahil olan, gündem yaratan, her gün gazete ve televizyonlarda boy gösteren, eleştiriye tahammülü olmayan ve iş bilen, iş bitiren bir lider…

    Maalesef ülkemizde yaşayan insanların neredeyse yarısı, böyle bir lidere olan ihtiyacı henüz yeterince kavrayamamış görünüyor. Hâlâ tüm kesimleriyle toplumu kucaklayan, tüm eğilimleriyle toplumu taşıyan, gündelik siyasetin üstünde duran, gerek aldığı eğitim gerekse kişisel tarihi bakımından kaliteli bir kariyeri bulunan, uluslararası saygınlığı-ağırlığı olan bir başkan özlemi var. Bu özlem örneğin Avustralya, Yeni Zelanda veya Uruguay için geçerli ve karşılığını bulmuş olabilir; ama bizim memleketimiz “bir başka”dır ve herhangi bir yabancının bu ilişkileri tam manasıyla anlaması pek mümkün değildir.

    Bizim tarihimizdeki ‘baş’lar, yaşadıkları döneme damga vurmayı sever. Hem isimleri hem eserleriyle yaşarken efsane olmak isterler. Özellikle tarihî-doğal doku üzerinde geri dönüşü olmayan projelere imza atmak, önceki liderlere bu alanda fark atmak ve bunları ekonomik-kültürel gelişmenin bir ifadesi gibi pazarlamak, temel stratejidir. Böylelikle kendi dönemleri içinde irili-ufaklı milatlar yaratmış, kendilerini bu şekilde tarihe kazımış olurlar.

    Yaygın kanaatin aksine ‘baş’ların siyasi çizgisi, dünya görüşü, inancı, vizyonu pek önemli değildir. Bu tür şeyler “sıradan vatandaş”ların dönemsel eğilimlerine göre şekillendirilen konuşma balonlarıdır. Yoksa başkanlık ve iktidar nimetleri, böyle bir toplumsal değerler silsilesine bağlanamayacak kadar ciddi bir yaklaşım gerektirir. Yakın geçmişteki çoğu liderimizin en önemli ortak özelliği ise, tarihî ve kültürel mirası muhafaza etmekten özenle kaçınmaktır. Bunu yapabilmek için de “muhafazakar olmak” esastır; böylelikle ecdada yaslanarak “yanlış anlaşılmalar”ın önüne geçersiniz.

    Sonuçta Türkiye her yeni liderle, yepyeni bir “restorasyon dönemi” yaşar. Herkese iyi tatiller. Eylül’de, yeni bir dönemde görüşmek üzere.

  • İslâm kültürü ‘İslâmcılar’a bırakılamaz

    İslâm kültürü ‘İslâmcılar’a bırakılamaz

    Tarihte “kültür ve medeniyetin beşiği” tanımını, Ortadoğu-Anadolu hattı kadar hakeden başka coğrafya var mıdır? Uygarlığın tarih öncesinden başlayan, antik dönemlerde zenginleşen mirası en müstesna eserlerini, insanlarını hep bu topraklarda kazandı; dünyanın merkezi bu koordinatlarda kuruldu.

    İslâm kültürü 'İslâmcılar'a bırakılmaz

    İslâmiyet’in 7. yüzyılda başlayan önlenemez yükselişi, Anadolu’ya kadar uzanan yepyeni bir kültür sentezi, medeniyet yarattı. Malazgirt’ten çok daha önce bu topraklara ulaşan Müslümanlık, önce gönülleri fethetti. Aynı tarihlerde Kuzey Afrika üzerinden İspanya’ya ulaşan ve Endülüs medeniyetini kuran bir kol da, Avrupa’nın Ortaçağ karanlığına ışık saçtı.

    Bu heyecanlı, devrimci çağın bilim insanları, düşünürleri, sanatçıları, ustaları medeniyeti yönlendirirken bugünkü Batı kültürünü de biçimlediler.

    Son yıllarda uluslararası etki yaratan iki önemli etkinlik, İslâm kültürünün en yüksek özelliklerini milyonlarca insana tanıttı. Bunlardan birini İngilizler, diğerini Fransızlar gerçekleştirdi! İlki “1001 İcat – Dünyamızın Müslüman Mirası” sergisi, diğeri Louvre Müzesinde yeniden açılan İslâm Sanatları Bölümü ve Sergisi.

    Paris’teki sergiyi gezdiğimde, zenginleştiğimi hissettim. Bir ilköğretim öğrencisinin bile anlayabileceği yalınlıkta, son derece kaliteli bir sunumla gerçekleşen, nefis bir sergi. Eyüp Sultan’dan çalınan muhteşem çiniler karşısında hafif fenalık geçirsem de, esas büyük sıkıntıyı, tabii “neden bizde olamıyor” noktasında yaşadım.

    Neden İslâmiyet’i esas olarak bir Mızraklı İlmihal dünyası haline getirmişiz? Neden Allah sevgisinin yerini, çarpıtılmış, abartılmış bir Allah korkusu almış? Neden Biruni’yi, İbn-i Sina’yı, Razi’yi, Cabir’i bilmiyor; hacı-hocalarla sınırlı, sinirli ve çoğu zaman geri, gerici hallere düşüyoruz.

    Kimileri de, “Müslümanlar öyle başlangıçta parlak bir dönem yaratıp sonradan gerilemediler. Hz. Muhammed’in .lümüyle birlikte, hatta cenazesi kalkmadan başlayan iktidar mücadelesi, kargaşa, içsavaş, kıyım, katliam Müslüman dünyada bir daha eksik olmadı. İşte bugün de yanıbaşımızda devam ediyor” görüşünde.

    Doğru olabilir ama inançları istismar ederek, kutsal kitapları kullanarak saldırmak, insanları öldürmek de malum bir Haçlı geleneği. Bunu, birinin diğerinden farksızlığını veya tarihe malolmuş acı hadiseleri mazur göstermek için demiyorum. Sadece şunun için diyorum:

    İslâm kültürü, hayranlık uyandıran kimliğini, kendilerini “İslâmcı” olarak niteleyenlere borçlu olmadığı gibi, onlara da bırakmamalı!