Kategori: Edito

  • İslâm coğrafyasında kanla karışan tarih

    Türkiye’de genel algı, Sünnî çoğunluk dolayısıyla bizim dinen Araplara daha yakın durduğumuz yönünde. Ne de ol­sa Şiîlik ve Alevîlik ile olan tarihsel ve aktüel gerilimler, bunların Anadolu ve komşu coğraf­yalardaki önemli etkisi, hafızası; oysa Vehha­bîliğin daha uzak bir coğrafyada yeşerip yaşa­ması ve hac dışındaki ilişkilerde öne çıkma­ması bu kanaati pekiştirmiş.

    Son yıllara damgasını vuran ve IŞİD’le birlikte İslâm’la terörü yanyana getiren kanlı eylemleri açıklamak, bu alandaki şiddetin tarihini ve aktörlerini bilmekten geçiyor elbette. Diğer türlü ona buna İngiliz ajanı yaftası yapıştırmak, Batı emperyalizmi diye başlayan cümlelerle kahve muhabbetleri kıvamında yazılar yazmak oldukça yaygın ve maalesef hâlâ geçerli. Konu Müslümanlarsa, olumsuz hadiselerden “kâfir”i sorumlu tutmak ne denli hastalıklı bir yaklaşımsa; İslâm coğrafyasındaki problemleri sürekli olarak dine ve “gericiliğe” bağlayarak izah etmeye çalışmak da aynı ölçüde sakat.

    18. yüzyıl sonlarında Vehhabîliğin, son yıllarda IŞİD’in ortaya çıkışı, yükselişi arasında bol miktarda anakronik ilişki bulunabilir. Ancak, yarım yamalak kanaatlerle kurulan çeşitli paralellikler, bir dizi yanılgıya da yol açabilir. İlber Hoca gibi uzmanların soğukkanlı ve bilgiyle yapılanmış yazıları, bu noktada ufuk açıcı, tazeleyici ayrıntılar sunuyor.

    Osmanlıların 19. yüzyıl başlarında Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa marifetiyle bastırdığı Vehhabî isyanı, bizde pek bilinmeyen, belki de pek deşilmek istenmeyen kavgalı, kanlı uzun bir sürecin kritik eşiklerden biri. Suud emiri ve prenslerin 196 yıl önce İstanbul’da idam edilmeleri ise Vehhabîlikle Anadolu Müslümanlığı arasındaki Sırat köprüsünü bile atmış.

    Vehhabîlik, İslâmiyet’in neredeyse tüm kültürel-düşünsel mirasını reddeden, bir anlamda İslâm tarihinin kendisini tanımayan, hatta bu tanıklık ve hatıraları yok etmek üzerine kurulu bir siyasal mezhep.

    Buna rağmen en büyük mücadele anlamaktan, öğrenmekten geçiyor. “Onlara anladıkları dilden cevap vermek”, belki de onların mevcudiyetini, zihniyetini kuvvetlendiriyor; son 200 yılda en azından yaşananlar bunu gösteriyor.

  • Ne Doğulu ne Batılı, yarım yamalak olmak

    Son zamanlarda Türkiye’nin bir “merkez ülke” olduğu, hem Doğulu hem Batılı değerleri savunduğu sıklıkla dile getiri­liyor. Bir zamanlar ve hâlâ kimi zaman kar­şımıza çıkan “köprü ülke” Türkiye klişesi­nin yerini, bu yeni klişe almak üzere.

    “Merkez ülke” tabirinin ülke insanına hoş duygular veren bir tarafı var; “güç bende artık” gibisinden, “ben ortadayım sen periferidesin” gibisinden. Gerçi son yıllardaki durumumuz daha ziyade “ortada sıçan” rolüne uygun düşüyor sanki ama, tam 12 sene önce, henüz başbakan başdanışmanı iken Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun söylediklerini bir hatırlayalım. Kendisi o meşhur “komşularla sıfır problem” cümlesinden sonra şöyle diyor: “Türkiye’nin uluslararası sistemdeki rolü tanımlanırken genellikle kullanılan kavram ‘bir köprü olma’ rolü idi… Türkiye yeni dönemde ‘köprü’ değil, ‘merkez’ ülke olarak tanımlanmalıdır”.

    Kendi topraklarında aylardır kent savaşları yaşanan; her gün çoluğu çocuğu, sivili, askeri, polisi öldürülen bir ülkenin değil merkez, değil köprü, Doğu ile Batı arasında bir “tampon ülke” durumuna geldiği aşikâr. Bunun sorumlusu olarak “dış güçler ve içimizdeki hainler”i göstermek de artık eskise de yine kullanılan diğer bir klişe. İçinde bulunduğumuz durumu geçen ay 38. ölüm yılında andığımız Oğuz Atay çok daha sempatik bir dille ifade etmişti: “Öyle bir yarım yamalaklığımız var ki, bizim dramımız, trajedimiz, akıl almaz bir biçimde gelişiyor. Ayrıca, bir trajedinin içinde olduğumuzun farkında bile değiliz… Biz taklit yapıyoruz ve Batı’ya bile kendimizi kabul ettirdiğimiz anlar oluyor (Bir futbol maçında yeniveriyoruz onları). Ya çocuksu gururumuz! Beğenilmezsek hemen alınıyoruz, Batılılara iftiralar ederek kendimizi temize çıkarmak için didiniyoruz…”

    Davutoğlu, 2004’teki konuşmasında devamla şöyle demiş: “Bunun gerçekleşebilmesi (merkez ülke) sadece diplomatlarımızda ve siyasilerimizde değil, aydınlarımızda da zihniyet değişikliğini gerektirmektedir. Bir aydın reformasyonu olmadan, yeni bir aydın prototipi geliştirmeden bunu sağlayamayız”. Şu sıralar geliştirilmeye çalışılan prototipe bakınca, insanın Atay’ın eleştirdiği yarım yamalak Cumhuriyet aydınına sarılası geliyor.

    Tarihî coğrafya olarak Doğu’nun ve Batı’nın nerede başlayıp bittiği ayrı bir tartışma konusu. Ancak şurası bence kesin: Yakın tarihimizin belki de en tayin edici hadisesi Çanakkale Savaşı’yla ortaya çıkan yeniden kuruluş koordinatlarını kaybetmiş durumdayız. Hem maddi hem manevi anlamda.

  • Kalıcı olmayan değerlerin geçici insanları…

    Siyasi cinayetlerden gazeteci tutuklamalarına, terör saldırılarına uzanan karanlık bir ülke gündemi hepimizi sarmalıyor. Bu denli yakıcı, olağanüstü hadiselerin yaşandığı bir dönemde Türkiye de giderek kendi içine kapanıyor, ufuklar daralıyor, “öteki”ni suçlamak hatta gerekirse öldürmek noktasına varan zihniyet güç kazanıyor.


    Tarih üzerinden yürütülen hamaset edebiyatı; dinî inançların kötüye ve şiddet için kullanılması; yol-köprü-bina inşa etmenin gelişme, eleştiri ve muhalefet yapmanın vatan hainliği sayılması bu dönemin karekter özellikleri olarak hatırlanacak.


    Dışarda da durum kritik. Suriye, IŞİD derken Rusya’yla da tarihî bir dönemeçteyiz. Bundan 160 yıl önceki Kırım Savaşı’nı saymazsak (İngilizler ve Fransızlarla müttefiktik), atalarımız Ruslara karşı son sıcak muharebeyi 304 yıl önce kazanmış: Prut Savaşı. Sonraki zaman zarfında Rusya bir dünya devleti oldu biz ise “bölgesel güç” havalarında dolaşırken, çok ciddi bölgesel güçlükler içine düştük.


    Genellikle her geçkin kuşak, kendisinden sonra gelen yeni nesilleri ve ülkeyi “bozulmuş” bulma eğilimindedir ve kendisine bir sorumluluk yüklemez. Cumhuriyet kuşakları, dönemlerinde yaratılan değerleri kalıcı bir toplumsal hafızaya, dokuya işlemiş yaygın bir kültürel yapıya dönüştüremedi. Evet, bu topraklar üzerinde özgürce, bağımsız yaşamak istiyorduk ve bu hakkı savaşarak kazanmıştık ama, sonrasında neyi, nasıl yapacağımızı pek bilemedik. Bilemedikçe de suçu her türlü emperyalizme, “dış düşman”a atarak idare ettik. “Halktan kopuk, elitist” zihniyet,
    bu süreçte ancak yarım yamalak bir değerler sistemi oluşturabildi ve bu da uzun ömürlü olmadı.


    Peki Cumhuriyet’in bu sorunlu yapısına, uygulamalarına duyulan reaksiyonla gelişip büyüyen şimdiki siyasi otorite, son 10-15 yıldır hangi yeni veya yenilenmiş değerleri “tesis” edebildi? Neredeyse her gün yaşanan acı olayları, giderek yükselen korku ve şiddet ortamındaki skandalları bir tarafa bıraksak bile, gündelik hayatta kötü yapılmış restorasyonlar, ıslıklanan saygı duruşları, betonlaşan çevre, kutuplaşan ve mutsuzlaşan insanlar görüyoruz sadece.


    Siyasi iktidar ve para odaklı yönetim ve zihniyetler, dünya medeniyetine şimdiye kadar sadece iki kalıcı değer bırakmış: Siyasi iktidar ve para. Ve bunların temel özelliği, sürekli el değiştirmesi. Türk olmaktan, Türkiyeli olmaktan gurur duymak, kan grubuyla, tarihî başarılarla, vatan-toprak hissiyatıyla, yabancıya-ötekine tepki koymakla sınırlanırsa, biz de bu coğrafyada geçici hale geliriz. Sadece fikirlerin çatıştığı, iyi yapılan işlerin birbiriyle rekabet ettiği bir ülkenin özlemiyle… Şimdilik hoşçakalın.

  • Çaptan düşen dalkavuklar modern zaman efendileri

    Çaptan düşen dalkavuklar modern zaman efendileri

    Bugün ülkemizdeki iktidar yandaşlarına bakınca, bizde ve Batı’daki ahir zaman dalkavuklarına, şakşakçılarına insanın şapka çıkarası geliyor. Geçmiş dönemlerin yandaşları biat etmenin zeka ve espri dolu yöntemlerini geliştirmişler, arkalarında unutulmaz hikayelerle dolu bir literatür bırakmışlar.

    Kralların, sultanların yanıbaşında çoğu zaman “kadrolu” çalışan bu zevat, birikimleri, malumatfuruşlukları ve yol-yordam-kelam hâkimiyetleriyle öne çıkardı. Bunların “dal” harfi gibi eğilip bükülmeleri, vücut dili bakımından günümüzde pek bir değişiklik olmadığını gösteriyor. Otoritenin ayak seviyesine kadar olmasa da, karın seviyesine kadar eğilen nice patronlar, hukukçular, gazeteciler gördü bu ülke. Sonra yine görüldü ki bu da yeterli değil.

    Yandaş TV kanallarında, gazetelerde boy gösterenlere “yıkama-yağlama tamam da biraz daha yaratıcı olun, aldığınız paranın hakkını verin, beni övmenin dışında siz de ortaya birşeyler koyun” talimatı geldi. Kabataş’lar, suikast masalları, camide içkilerden tutun da; İnönü’nün Atatürk’ü zehirlediği iddiasına kadar uzanan bir dizi senaryo yazıldı. Ama bu dönemin yandaşları hem fikren hem zikren, dalkavuk ecdattan o denli uzaktı ki, yaptıkları işlerle gülünç, zavallı, patetik hallere ve birbirlerine düştüler.

    Bunun üzerine otorite, “doğru dürüst” bir fotoşop bile yapmayı beceremeyen yağcı, yalaka, yandaş takımından etkili bir sonuç çıkmayacağına kanaat getirerek, “tetikçi” sınıfının ödenek ve tahsisatını arttırma yoluna gitti. Muhalif sayılanlara karşı başlatılan saldırılarda, medyada hedef gösterme aşamasından direkt tehdite, sonrasında gazete baskınlarına, gazeteci dövmelere, çocuk-genç öldürmelere ve nihayetinde Suruç ve Ankara’daki katliamlara uzanan şiddet dönemine girdik.

    Bir zamanların dalkavukları, efendilerinin suyuna giderek, onları pohpohlayarak yumuşatarak, “hepsinin başı vurula” fermanını “tamam üçünü beşini halledin”e çevirebilirlerdi. Şimdilerde ise “yetmez efendim, çatlak sesleri tamamen yokedelim” diyenler var!

    Zaman içerisinde sadece dalkavuklar değil, efendiler de değişti. Değişmeyen tek şey, galiba diktatörleşen efendilerin şu motto’su: “Bırak nefret etsinler, yeter ki korksunlar”. Ne kadar korktuğumuz bu ay başı ortaya çıkacak!

  • Demokrasinin “demo”su ve samimiyet noksanlığı

    Demokrasinin “demo”su ve samimiyet noksanlığı

    Kültürden nasibini almamış kişiler için kullanılan “ot” tabiri gayet isabetlidir. Zira tabiat veya Allah tarafından yaratıldığı yerde kendi kendine bitmiş, insan eli değmeden, bir işlem görmeden büyümüştür. Tarımsal anlamıyla artık pek kullanmadığımız “kültür” için Roma konsülü Cicero şöyle buyurmuş: “Bereketli bir tarla, kültürsüz kalırsa (eğer işlenmezse) verimli olamaz. Aynen eğitimsiz insan gibi”.

    “Demokrasi kültürü” diye sıklıkla duyduğumuz ve kimilerince “entel-dantel” yaklaşımların nişanesi sayılan ifade, bir sosyal birikime, tarihî deneyime, yol-yordam-yönteme işaret ediyor. İnsanlar biçe biçile çeşitli tarihler üretmişler; şimdiye kadar adına demokrasi denen üründen daha besleyici, yararlı bir şey bulamamışlar. Ürünün kültürü olmadan kendisi de olmuyor. Bu bakımdan Türkiye henüz “yabani” bir evrede. Arada bir Batı demokrasilerine dadanan haşereleri, tarım zararlılarını örnek göstererek kendimizi “organik” olduğumuza inandırmaya çalışsak da, mal meydanda.

    Başımıza gelen her türlü felaketi doğaya, fıtrata, düşmana, hatta tanrıya bağladığımız gibi, güya bunları durdurmak yolunda birbirimizi de kurban ediyoruz. Acaba bunlar tarihin hangi dönemlerini hatırlatıyor?

    “Türkiye’nin demokratikleşememe tarihi” adlı oyunda, devlet, kurumlar, politikacılar elbette başrollerde yer aldılar. Ancak eğitimle mümkün olabilecek, kök salabilecek demokratik zihniyet, yine ancak günlük hayattaki uygulamalarla bir gelenek yaratabilirdi. Böyle olmadı. Yasakçı, baskıcı, askerî, polisiye yöntemleri uygulayanlar, zaten “doğal olarak” otların hep ot kalmasını, kalitesizliğin hüküm sürmesini arzu ediyorlardı. Bugün geldiğimiz noktada, onların kazandığı ortada.

    İşlenmemiş, sadece zaman zaman aşılanmış, üstelik yanlış aşılanmış in- sanlar olarak sadece baştakileri suçlamak da bizi demokrat yapmıyor. Son olarak Mekke’de veya Halep’te yaşanan felaketlere, rezaletlere bakıp “hâlimize şükretme” noktasında kısmi bir rahatlık hissedecektik ama o da olmadı. Cumhurbaşkanı Hac’da yaşananları “normal” bulduğunu açıkladı ki bence haklıdır. Bırakın Kürt sorununu, trafik sorununu bile halledememiş (son bayramda 134 kurban) Türkiye’de, demokrasinin “demo”su bile mevcut değilken başkasına ne diyeceğiz? Suudiler hiç değilse demokrasi falan gibi iddialar içinde değiller. Bizde de gidişat bu “samimiyyet” doğrultusunda.

  • ‘Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın…’

    ‘Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın…’

    Bir yerin “yerlisi” olmak, Türkiye coğrafyasında ne kadar mümkün? Türkler geldiğinde Anadolu’da kimse oturmuyor muydu? Bugün ülkemizdeki her iki aileden birinin ataları 80-100 sene önce Balkanlar’dan veya Kafkaslar’dan mecburi göçlerle gelmedi mi? Günümüzde örneğin dedesi veya ninesi İstanbul’da doğmuş kaç İstanbullu vardır? Yurt bellediğimiz şehirleri, semtleri, beldeleri, yabancı istilacıların tahayyül bile edemeyeceği biçimde “bellemiş” bir milletiz. En büyük Türk-
    Osmanlı kültürkırımını, bizzat torunlar gerçekleştirmiştir. Göçebe kültürün özgün biçimlerini Anadolu gelenekleri ve İslâmiyet’le harmanlayan atalarımız, bu coğrafyayı, kendini, insanı, sosyal dokuyu zenginleştirmişti. Tarih sonsuza dek bu mirası yazacak. Mirasyedi torunlar ise hatırlansalar dahi pek iyi anılmayacaklar.

    Birbirine düşmüş, düşman olmuş, hatta varoluşunu öteki bildiğinin yokoluşuna bağlamış; kinle, nefretle, adaletsizlikle beslenen ve bu duruma düştüğüne üzülmek bir yana, düşürüldüğüne inanan “mağdurlar” ülkesi Türkiye.

    Yolda karşılaştığımız ve genellikle insan muamelesi yapmadığımız Suriyeli göçmen bize şöyle diyor: “Bu ülkenin zaten öyle bir içine etmiş, kendinize öyle bir kötülük yapmışsınız ki, ben istesem bile size daha fazla fenalık yapamam. Sadece çocuklarım ölmesin diye gelmek, daha doğrusu buradan geçmek zorunda kaldım. Denize düştüm, size sarıldım…”

    Yakın tarihin acı cilveleri saymakla bitmez. Bugün Yunanistan’a gitmek zorunda kalan Suriyelinin büyük dedesi, 1920’lerde Yunanistan’ı terketmek zorunda kalanları kendi ülkesinde ağırlamıştı. Bu bakımdan kimin yurt edindiği yerde kaç kuşak kalacağı, kimin sırtına canyeleği takarak kucağında çocuklarıyla denize doğru koşacağı belli olmaz.

    Yerleştiğimiz yerleri sadece sözde vatan sayarak, doğayı ve çevreyi geri dönüşsüz biçimde tahrip ederek, gelişmeyi ve ilerlemeyi bina, köprü, yol yapmak sanarak, ucuzlatılmış bir cumhuriyet ve Mustafa Kemal edebiyatı veya abartılmış bir Osmanlı ve ecdad sahtekarlığı ile bu topraklarda ne kadar kalıcı olabiliriz?

  • Memleket gerçekleri ve başka dünyalar

    Memleket gerçekleri ve başka dünyalar

    Haziran’ın 7’sindeki seçimlerin hemen ertesinde Türkiye kamuoyu koalisyon hesaplarına, tartışmalarına kilitlendi. “İktidara mecbur” olanların başkanlık hayalleri kağıt üzerinde sona ermişti ama, “hesabı düzeltmek” için çeşitli adımlar, yani bombalar atılabilirdi. Böylelikle bir taraftan sanki medeni ve demokratik bir ülkede yaşıyormuş gibi çeşitli koalisyon görüşmeleri, daha doğrusu görüntüleri sürdürülürken; diğer taraftan daha otoriter bir rejim için maddi ve psikolojik ortam yaratılacak ve erken veya yeni bir seçimle yeniden tek parti iktidarı sağlanabilecekti.

    Bu senaryonun ilk sahnesinin çekimleri, seçimden iki gün önce HDP mitinginde patlatılan bombalarla başlamıştı. Bunun üzerine geçen sayımızın kapak konusunu, cumhuriyet tarihinde yaşanan “En büyük siyasi provokasyonlar” olarak kararlaştırdık. Amacımız, içinde bulunduğumuz atmosferi solurken, yakın geçmişimizdeki zehirli havaları da hatırlatmaktı.

    Sonrasında yaşanan acı hadiseler malûm. Türkiye çoktaraflı bir savaş ortamına sürükleniyor, karanlıkla beraber tedirginlik artıyor.

    Doğu ve Güneydoğu’da çok yakın tarihimizdeki “30 Yıl Savaşları”nda sanki 40 bine yakın insan ölmemiş gibi, etnik-ideolojik milliyetçilikler ve “kimse bizim gü- cümüzü sınamaya kalkmasın, herkes ayağını denk alsın”larla harekete geçen bir zihniyet, hizmetinde olduğunu iddia ettiği millete ne verebilir? Sahte bir güvenlik duygusu. Peki millet ne verir? Kan, ölü, şehit, sakat. Yani herkesin yine kaybedeceği bir “Eski Türkiye”. Yani tarihin değil, yine siyasetin tekerrür ettiği bir ülke.

    “Umut fakirin ekmeği” olabilir ama bakın bu sayımızda Şevket Dönmez Hoca, Gaziantep-Karkamış’ta, IŞİD’e iki metre mesafede, arkeologların fedakarca kazılarını sürdürdüğünü anlatıyor. Hayri Fehmi Yılmaz, Efes’le birlikte UNESCO miras listesine giren Diyarbakır surları, “millliyetçiliğin değil çokkültürlülüğün kalesi olsun” diyor. Tanju Akad, savaşların tek kazananı olan silah tacirlerini analiz ederek barışın değerini vurguluyor. Masis Kürkçügil, Harun Karadeniz’in hatırasını canlandırarak silahsız mücadele tarihimize dikkati çekiyor. Murat Toklucu, Stalin dönemi istihbaratının belki de en önemli siması Sudoplatov’un anılarında “provokasyon, dezenformasyon, suikast” eylemlerini analiz ediyor. Ve Necdet Sakaoğlu, Enis Batur, Ahmet Kuyaş ve Nedret İşli, 100 yıl önce ölen Tevfik Fikret’in sesini kapağımıza taşıyor: “Bu memlekette de bir gün sabah olursa…”

    Bu memleketten birşey olmayacağını düşünen, ünlü bilimkurgu yazarı Philip K. Dick gibi “Ben bu dünyanın değiştirilebileceğine inanmıyorum, o yüzden başka dünyalara gidiyorum” diyenler ise, Ayşen Gür’ün “dünya dışı yaşam fikrinin tarihi”ni incelediği yazısıyla diledikleri yere uçabilirler.

  • Sorumlu gazetecilik ve provokasyon iletişimi

    Sorumlu gazetecilik ve provokasyon iletişimi

    Türkiye insanı 7 Haziran matematik sınavından geçer not aldı. Çocuklar için hâlâ umut var. Ancak mevcudiyetini iktidar ve para denklemlerine bağlamış olanlar, kirli siyaset + kara para işlemine provokasyonu da dahil etme hesabında.

    Yakın tarih ve günümüzde siyasi provokasyon için kullanılan en önemli zemin, platform şüphesiz medyadır. Geçen ay Sabah gazetesi “PYD, IŞİD’den Daha Tehlikeli” manşetiyle, bölgedeki Kürt varlığını hedefe koydu. Sözcü gazetesi ise “Cumhuriyetin Değerini Bilin” manşetiyle Kürt, Ermeni, Ezidi, Roman kökenli milletvekillerine, fotoğraflarını koyarak gözdağı verdi. Kimi yayın organları, gerçekleri gizleme, kendi mahallesine hoş görünme, mahalleliye tempo tutturma, algısını yönetme, yalan haber ve fotoşopla gaza getirme, antipatiyi nefrete dönüştürme, hedef gösterme sıralamasıyla hareket eder. Son aşama ise mahalleliyi ayaklandırma ve düşman bellediklerini linç ettirmedir (Bakınız 6-7 Eylül 1955 hadiselerinden önce, çeşitli gazetelerdeki “Atamızın evine bomba atıldı” veya “İstanbullu Rumlar para toplayıp Kıbrıs’taki Rum çetecilere gönderiyor” manşetleri).

    Bunlar yerli bir “üst akıl” tarafından yönetilir ve işler çığrından çıkıp kan ak- tığında, suçu yabancı istihbarat örgütlerine ve genellikle Batı’ya, özellikle ABD’ye atarlar. “Dış güçler veya kökü dışarda mihraklar” karşısında kimse duramaz.

    Buraya kadarını zaten herkes biliyor, ama sonrası biraz değişik ve karışık: Tüm bu “operasyon”ların failleri kadar, şimdilerde “sorumlu gazetecilik” kavramının arkasına sığınıp, gazetecilik adına ve gazeteci sıfatıyla sadece siyaset yapanlar da bu rezilliklerden belli ölçüde “sorumlu”dur. Zira yukarda bahsi geçen ajan provokatör ve maaşlı tetikçiler, ancak habercilikle marjinalize edilebilir; ancak gazetecilikle kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırılabilir. Oysa ki çoğunluğunu Türk tipi köşe yazarlarının, bir dönem yetenekli muhabir veya röportaj ustası veya uzman haberci iken artık “büyüyüp” yazarlığa terfi etmişlerin oluşturduğu bu popüler isimler, artık neredeyse tamamen “kendilerine” çalışmaktadır. Yazılarında ve TV yorumlarında siyasi kanaatlerini, siyasi duruşlarını, eleştirilerini, övgülerini sıralamaktan başka bir şey yapmayan meslektaşlarımız, bunları ‘yorum’ veya ‘analiz’ saymaktadır.

    Bir gazetecinin “Türkiye için neyin iyi, neyin hayırlı olduğu”na dair yazı yazması artık kanıksanmıştır. Halbuki biz onun yüksek fikirlerini değil, konuyla ilgili bilinmeyen bir bilgiyi, belgeyi, konuşmayı, tanıklığı paylaşmasını beklemekteyizdir.

    Köhnemiş köşe yazarlığı müessesesi yaşatıldıkça, gerçek haberciler ve araştırmacı gazetecilik desteklenmedikçe, basının kalitesi düştükçe, provokasyonun temel iletişimi medya üzerinden olmaya devam edecek.

  • Yakın geçmiş, adalet ve 7 Haziran matematik sınavı

    Yakın geçmiş, adalet ve 7 Haziran matematik sınavı

    Kenan Evren geçen ay 98 yaşında öldüğünde, 12 Eylül rejimininin acıları, kayıpları tekrar hatırlandı. Kendisi o karanlık dönemin baş sorumlusuydu, ama cezası infaz edilemedi. Emrindeki devletin asker-sivil katilleri, işkencecileri de, birkaç istisna dışında hiç yargı önüne çıkmadı, ceza almadı.

    12 Eylül, sağcı-solcu demeden bir silindir gibi geçti toplumun üzerinden. Saat 24.00’de başlayan sokağa çıkma yasağını beş, on dakika geçirmiş, hiçbir şeyle ilgisi olmayanların, 40-50 yaşlarında aile babası insanların dahi dayak yediği, işkence gördüğü zamanlardı. ‘Özel’ bir muamele bile sayılmayan işkence, mevzuatın standart bir parçası haline gelmişti. 12 Mart’tan farklı olarak “siyasi tutuklu” kavramı pratik anlamda ortadan kalkmış; çocukların asıldığı, gençlerin gözaltında kaybolduğu, zanlıların “olay yeri tatbikatı”nda öldürüldüğü, kadınların tecavüze uğradığı, evlerin sorgusuz sualsiz basıldığı günler gelmişti.

    Necip Türk milleti, yani bizler, 1982 darbe anayasasını kabul ettik; bu yıkım döneminin mimarlarına % 92 oranında “Evet” dedik. İşkenceye evet, faili meçhullere evet, idamlara evet, tecavüze evet…

    12 Eylül öncesi kahvelerin tarandığı, her gün ortalama 5-6 insanın siyasi sebeplerle öldürüldüğü, ailelerin çocukları akşam eve sağ salim dönecek mi diye endişelendiği zamanlardı. İktidar ülkenin ve sokağın kontrolünü kaybetmişti ve toplumsal bir çözümü mümkün kılacak adımlar atılamıyordu. Bu kaotik hal ve atmosferde, askerî darbe bir kurtuluş gibi görünmüştü herkese. Oh, sonunda ülkeye bir nizam gelmişti! E, kurunun yanında biraz yaş da yanacaktı tabii.

    Ateşler öyle sınırlı kalmadı, sadece düştükleri yeri yakmadı, ülkenin özellikle sosyal dokusunda üçüncü dereceden ağır yanıklar oluşturdu. “Elim kırılsaydı da ‘Evet’ oyu vermeseydim” diyenler giderek arttı ama iş işten geçmişti; kanlı masalardan hiçbir hesap ödemeden kalkan nice devlet görevlisi, 90’lı yıllarda 12 Eylül dönemini bile aratacak zulüm ve cinayetlerin failleri oldular. Kenan Evren ise emekli ve ressam olmuştu.

    Şimdilerde de “neyse ki 2000’lerin başında AKP iktidara geldi, o ‘eski Türkiye’yi tamamen sıfırladı. Diktatörlükler, vesaire geçmişte kaldı. Kimileri çıkmış, o günleri bilmeden etmeden şimdiki idareyi otoriterlikle, tek adam yönetimi hatta diktatörlükle suçluyor” diyen bir zihniyetin sultasındayız. Cumhurbaşkanı da aynı zihniyeti geçen aylarda basın özgürlüğü konusunda ifade ederek, “Bizden özgürü yok, öyle olmasaydı benim aleyhimde bu kadar yazabilir miydiniz?” dedi (Son olarak da The New York Times gazetesine ayar verdi, “sıkıysa Obama aleyhine böyle yazın!” anlamında konuştu).

    Dünyaca ünlü Nobelli matematikçi John Forbes Nash ve eşi Alicia de Lardé Nash, 23 Mayıs’ta New Jersey’deki bir trafik kazasında öldüler. Dünyanın adaleti yok. Kendisi üç yıl önce geldiği ülkemizde, Türkiye’nin matematikte dünya sıralamasında sondan ikinci olduğunu öğrenince, gazeteci Mehveş Evin’e “İyi matematik bilmeyen toplumlarda adalet yoktur” demişti.

    Türk halkı 7 Haziran’da matematik sınavına giriyor.

  • Tarihi yazan atalar tarihi bozan torunlar

    Tarihi yazan atalar tarihi bozan torunlar

    Tarihçiler defalarca söyledi: Tek bir tarih yok, birbirinden farklı anlatım ve okumaların ortaya koyduğu süreçler var. Zaten tarih bunlarla zenginleşiyor, gelişiyor; ortaya çıkan yeni bir belge, yeni bir tanıklık, yeni bir buluntuyla bile, yıllardır “öyle” kabul edilen hadiseler “böyle” olabiliyor. Hâl “böyle”yken, tarihin belirsizliğinin bugünü belirlemesine şaşmamalı. İçinde bulunduğumuz şartlara, dünya görüşümüze, kimliğimize veya kimlik saydığımız değerlerimize göre, geçmişin içinden özenle seçip ayıkladığımız bilgileri alıyor, kendimizce kanaatler oluşturuyoruz. Eğer “bize ters gelen” bir bilgi varsa ya hiç görmüyoruz ya da ona bir kılıf uyduruyoruz.

    Kısacası tarih, şu anki durumumuzu, duruşumuzu, bakışımızı onaylamak için yararlandığımız, kullandığımız bir toplama dönüşüyor. Kahramanlarımız, kutsallarımız, düşmanlarımız oluşuyor. Sonrasında bunları öne sürerek, örnek alarak, inanarak veya inanmayarak birbirimizle çatışıyoruz.

    Tek bir insanın bile kişisel tarihi farklı okunabilirken, çok sayıda insanın hayatını etkilemiş büyük çapta hadiselerin ne denli karmaşık, çeşitli, değişik yönleri olduğu ortada. Bu alanlarda yapılan tarih çalışmalarının kalitesi ve sayısı, ilgili coğrafyadaki halklar için zenginlik yaratır ki, bütün zamanlar için bundan öte bir zenginlik yoktur.

    Geçen ay 100. yılını andığımız Çanakkale muharebeleri, tarih literatüründe üzerine en fazla araştırma yapılmış, kitap, makale yazılmış olaylardan biri. Bu neden ve ne zaman oldu, nasıl oluştu? Çanakkale gerek Batı’da gerekse bizde, uzun yıllar boyunca önemi idrak edilmemiş bir konu olarak kaldı. Yayınlanan hatırat, günlük ve tarih kitapları sınırlıydı. Anmalar küçük çaptaydı. İtilaf Devletleri’nin Mütareke Dönemi’nde yaptırdıkları ve bugün hâlâ aynen duran mezarlıkları dışında, muharebe alanlarında sadece açıkta kalmış şehitlerin kemikleri vardı.

    Çanakkale 50’lerde hatırlanmaya başladı. Zira 2. Savaş felaketinden sonra kurulan yeni dünya düzeni, 1. Savaş’ın bu küçük cephesinin 20. yüzyıl tarihini nasıl etkilediğini göstermeye başlamıştı. Tarihçiler, kesin netice yeri olmamasına karşın 1. Savaş’ı fiilen uzatan Çanakkale cephesini; Osmanlı Devleti’nin 1915’te değil 1918’te savaş dışı kalmasını; bunun Sovyet Devrimi’ne, Kurtuluş Savaşı’na etkisini değerlendirmeye başladı. Sonrasında Çanakkale gibi aynı zamanda son derece dar bir cephede ne kadar geniş bir insani malzeme olduğu keşfedildi. Avustralyalılar “ANZAC ruhu”nu, Türkler “Çanakkale geçilmez” motto’sunu işlediler ama her zamanki gibi ciddi referans kitaplarını İngilizler yazdı (Bu işin ‘İncil’ini kaleme alan Avustralyalı Charles Bean hariç).

    Biz aradan geçen zaman içerisinde pek kalıcı eserlere imza atamadık. İdare ettiğimiz efsanelere yenilerini ekleyerek, sadece devşirme kitaplar üreterek, muharebe alanlarını betona, panayıra çevirerek, Çanakkale gerçeğinden de, fedakâr askerlerin yüksek ruh halinden de uzaklaştık. Çanakkale’nin 100. yılı irili-ufaklı anma etkinlikleriyle geçti. Yenilik yapabildiğimiz tek nokta, Çanakkale kara muharebelerinin başladığı 25 Nisan’ı bir gün öne çekerek anma törenlerini 24 Nisan’da gerçekleştirmek oldu.

    Tarihi değiştiren ataların, “tarih değiştiren” torunlarıyız.