Günümüz Türkiye’sinde hayatların büyük kısmını, elde telefon konuşup-bakma hâlleri ve buna eşlik eden ekran-parmak hareketleri oluşturuyor. Herhalde -uykuya ayrılan süreden sonra- en çok zaman ayırdığımız “faaliyet” bu. Yani ana faaliyet olması gereken çalışma, aktif olarak yapılan mesai-iş bile büyük ihtimalle bundan daha az sürüyor. Zaten mesai yapan insanlarımız da bu süre zarfında telefonlarını asla bir kenara bırakmıyor, bilgisayar ekranına bile daha az bakıyorlar.
Bizde kalem-kağıdın pabucu dama atılalı da zaten epey oluyor. Yakın bir gelecekte ülkemizde kağıt ve kalem kullanan, yazı yazmayı bilen, bırakın Türkçesini sadece not alabilen de kalmayacak. “Ya bütün dünyada böyle bu işler artık” diye sosyal medyada “tıktıklayanlar”, şüphesiz Bulgaristan’a, Yunanistan’a, hattâ doğu komşularımıza bile adım atmamış insanlar. Avrupa’yı, ABD’yi, Çin’i, Japonya’yı saymıyorum bile.
Basılmış bir kağıdı (gazete-dergi-kitap) okumakla ilgili veriler de bizdeki “tıktıkçı” zihniyetle dünyanın geri kalanı arasındaki farkı ortaya koyuyor. Avrupa-Asya-Amerika ülkelerindeki gazete-dergi-kitap satışlarıyla bizdekileri kıyaslamak için “Gugıl”a bir göz atmak yeterli.
Dahası, ülkemizdeki sosyal medya kanallarının, çoktakipçili hesapların, “inflüensır” olan kaynakların “paylaşımları” çok büyük oranda dış kaynaklardan alınan-apartılan laflardan/içeriklerden oluşuyor. E zaten kullandığımız telefonlar da, “ep”ler de onlar tarafından yapılmış. Kendimize “içerik üreticisi” falan diyecek bir durumumuz yok genel olarak; ve bu yokluktan hiçbir rahatsızlık duymayan başparmaklarımız telefon ekranlarını kaydırıp duruyor.
Özellikle bu gelişmelere (gerilemelere) bağlı olarak Türkçenin geldiği durumu okurlarımıza yansıtmak için; yazarlarımız Hatice Şirin ve Suha Çalkıvik her ay köşelerinde dil ile ilgili önemli ayrıntılara vurgu yapıyor.
Son yıllarda iyiden iyiye (daha doğrusu kötüden kötüye) artan sorunlardan biri de, yazılı ifadelerdeki anlamsızlıklar. Üstelik bu ifadeler gayet “anlamlı” ve önemli(ymiş) gibi yazılıyor: “Sürdürülebilirlik alanında yeni farkındalık kampanyası”; “küreselleşen dünyada, markaların hedef kitleleriyle etkili bir iletişim kurabilmeleri için kültürel anlayış ve duyarlılık…”; “özel sürdürülebilirlik temalı…”; “yenilenebilir enerji kaynakları hakkında bilgi aldı ve enerji türlerini deneyimledi”; “üretim süreçlerinde çevre dostu yaklaşım ve enerji yönetiminde şeffaflık…”
Bu neredeyse tüm alanlarda ve açıklamalarda yer alan tuhaf ifadeler, artık tamamen “normal” kabul edilen bir iletişimin yeni bileşkeleri.
Ancak bu hazin vaziyetten daha çarpıcı, daha etkili ve daha çok ta-kipçili bir alanda yaşananlar; yazılı dildeki aşınmayı daha az görmemize yol açıyor. Zira artık AI (YZ-yapay zeka) var! Bu pek zeki uygulamalarla haşır-neşir olanlar, daha doğrusu bunu gelişmenin bir fonksiyonu sayarak ve “tamamen duygusal” nedenlerle davrananlar, bize “günümüzü” gösteriyor! Alın bir eski fotoğrafı, resmi, orijinal bir sahneyi; bunu dayayın mesela “promt encinering” programına; çıkan sonucu da “fotoğrafı hareketlendirdim, o insanı canlandırdım, hayalgücünüze güç kattım, vesaire…” diye tabii sosyal medyadan pazarlayın.
Tarih bize tarihi hiçe sayanlara, devamlılığı olmayanlara ödettiği ve maalesef sonraki kuşaklara aktarılan bedelleri gösterir. Muhafaza etmeden devrimci olunamayacağı gibi. Mutlu yıllar…












