Kategori: Edito

  • ‘Tıktıkçı’ zihniyet ve zekasızlık

    ‘Tıktıkçı’ zihniyet ve zekasızlık

    Günümüz Türkiye’sinde hayatların büyük kısmını, elde telefon konuşup-bakma hâlleri ve buna eşlik eden ekran-parmak hareketleri oluşturuyor. Herhalde -uykuya ayrılan süreden sonra- en çok zaman ayırdığımız “faaliyet” bu. Yani ana faaliyet olması gereken çalışma, aktif olarak yapılan mesai-iş bile büyük ihtimalle bundan daha az sürüyor. Zaten mesai yapan insanlarımız da bu süre zarfında telefonlarını asla bir kenara bırakmıyor, bilgisayar ekranına bile daha az bakıyorlar.

    Bizde kalem-kağıdın pabucu dama atılalı da zaten epey oluyor. Yakın bir gelecekte ülkemizde kağıt ve kalem kullanan, yazı yazmayı bilen, bırakın Türkçesini sadece not alabilen de kalmayacak. “Ya bütün dünyada böyle bu işler artık” diye sosyal medyada “tıktıklayanlar”, şüphesiz Bulgaristan’a, Yunanistan’a, hattâ doğu komşularımıza bile adım atmamış insanlar. Avrupa’yı, ABD’yi, Çin’i, Japonya’yı saymıyorum bile.
    Basılmış bir kağıdı (gazete-dergi-kitap) okumakla ilgili veriler de bizdeki “tıktıkçı” zihniyetle dünyanın geri kalanı arasındaki farkı ortaya koyuyor. Avrupa-Asya-Amerika ülkelerindeki gazete-dergi-kitap satışlarıyla bizdekileri kıyaslamak için “Gugıl”a bir göz atmak yeterli.
    Dahası, ülkemizdeki sosyal medya kanallarının, çoktakipçili hesapların, “inflüensır” olan kaynakların “paylaşımları” çok büyük oranda dış kaynaklardan alınan-apartılan laflardan/içeriklerden oluşuyor. E zaten kullandığımız telefonlar da, “ep”ler de onlar tarafından yapılmış. Kendimize “içerik üreticisi” falan diyecek bir durumumuz yok genel olarak; ve bu yokluktan hiçbir rahatsızlık duymayan başparmaklarımız telefon ekranlarını kaydırıp duruyor.

    Özellikle bu gelişmelere (gerilemelere) bağlı olarak Türkçenin geldiği durumu okurlarımıza yansıtmak için; yazarlarımız Hatice Şirin ve Suha Çalkıvik her ay köşelerinde dil ile ilgili önemli ayrıntılara vurgu yapıyor.

    Son yıllarda iyiden iyiye (daha doğrusu kötüden kötüye) artan sorunlardan biri de, yazılı ifadelerdeki anlamsızlıklar. Üstelik bu ifadeler gayet “anlamlı” ve önemli(ymiş) gibi yazılıyor: “Sürdürülebilirlik alanında yeni farkındalık kampanyası”; “küreselleşen dünyada, markaların hedef kitleleriyle etkili bir iletişim kurabilmeleri için kültürel anlayış ve duyarlılık…”; “özel sürdürülebilirlik temalı…”; “yenilenebilir enerji kaynakları hakkında bilgi aldı ve enerji türlerini deneyimledi”; “üretim süreçlerinde çevre dostu yaklaşım ve enerji yönetiminde şeffaflık…”

    Bu neredeyse tüm alanlarda ve açıklamalarda yer alan tuhaf ifadeler, artık tamamen “normal” kabul edilen bir iletişimin yeni bileşkeleri.

    Ancak bu hazin vaziyetten daha çarpıcı, daha etkili ve daha çok ta-kipçili bir alanda yaşananlar; yazılı dildeki aşınmayı daha az görmemize yol açıyor. Zira artık AI (YZ-yapay zeka) var! Bu pek zeki uygulamalarla haşır-neşir olanlar, daha doğrusu bunu gelişmenin bir fonksiyonu sayarak ve “tamamen duygusal” nedenlerle davrananlar, bize “günümüzü” gösteriyor! Alın bir eski fotoğrafı, resmi, orijinal bir sahneyi; bunu dayayın mesela “promt encinering” programına; çıkan sonucu da “fotoğrafı hareketlendirdim, o insanı canlandırdım, hayalgücünüze güç kattım, vesaire…” diye tabii sosyal medyadan pazarlayın.

    Tarih bize tarihi hiçe sayanlara, devamlılığı olmayanlara ödettiği ve maalesef sonraki kuşaklara aktarılan bedelleri gösterir. Muhafaza etmeden devrimci olunamayacağı gibi. Mutlu yıllar…

  • Merhamet, adalet ve kadın

    Merhamet, adalet ve kadın

    Ülkemiz neredeyse her gün “artık bundan öte ne fenalık olabilir?” dediğimizde bizi utandıran hadiselerle sarsılıyor. Telefon ekranlarına düşen görüntüler, sözler sadece hayatın yaşanışını değil hemen herkesin gündelik hâlini değiştiriyor.
    çıkmak” dendiğinde aklımıza gelen, şüphesiz hayvanlar değil; ancak “yaratık” cinsinden gelebilecek bu yaklaşım ve saldırılar karşısında, en önemli ihtiyacımız ve beraberliği de sağlayamıyoruz. Bu sağlanamadıkça, kendimizin de yavaş yavaş “yaratıklaştığını” farkedemiyoruz.

    Ankara’daki terör saldırısı, yeni doğan bebeklerin katledilmesi, kadınların öldürülmesi derken; içine düştüğümüz ateş yayılıyor, fiziksel-psikolojik hasar her yaştaki insanın sigortalarını attırıyor.

    İşi ülkeyi idare etmek olan profesyonel yöneticilerin, epey bir süredir “idare ettikleri” ortadayken; bundan yakınmak yerine bunları değiştirmek de giderek bir çözüm olmaktan çıkıyor. Neden? Zira mesele politik görüşlerle veya partisel eğilimlerle veya ideolojik tutumlarla ilgili değil; insan malzemesinin kalitesiyle (niteliğiyle) ilgili. Bu kalitenin temel harcı ahlak-etik olmadıkça, yöneticinin değişmesi neyi değiştirecek?

    Öldürülen kadınlar/bebekler değil sadece, ülkenin geleceği.

    İstanbul’da İkbal Uzuner ile Ayşenur Halil’in vahşice katledilmesinin şokunu yaşarken, Ankara’daki son terör eyleminde, diğer 4 vatandaşımızla birlikte şehit edilen Zahide
    Güçlü Ekici… Eşinin yolladığı çiçeği almak için tesisin girişine gittiği sırada…

    Acılar tarifsiz. Kadın-erkek diye bir ayrıma gitmek de anlamsız. Cinsiyetin ötesine geçmiş bir kepazelik, en temel insani normların bile hiçe sayıldığı bir kıyamet içindeyiz. Buradan bir selametle çıkmak hiç de kolay değil. Yine de bebek katillerini ortaya çıkarmak için benzersiz bir fedakarlık gösteren savcı Yavuz Ergin gibi devlet görevlileri ve daha nice ismini bilmediğimiz fedakar insan sayesinde, ülkemiz insanı erkeğiyle-kadınıyla bu felaketli gidişe dur diyecek bir potansiyele sahip. Eğer bu coğrafyada varolmaya devam edeceksek, çocuklarımız için güvenli bir gelecek istiyorsak, erkeklerden ziyade kadınların öngörüsüne, çalışkanlığına, merhametine ve adaletine ihtiyacımız var. Bu sayımızda da kadınların zorbalara karşı mücadelesini, onların umudunu kapak dosyamıza taşıdık.

  • Dünyanın ve Türkiye’nin çivileri

    Dünyanın ve Türkiye’nin çivileri

    Dünya’nın yaklaşık 23 derece olan eksen eğikliği, özellikle bu yıl iyice değişmiş olabilir. Zira “dünyanın çivisi çıktı” tabiri, herhalde tarihte hiç bu kadar isabetli olmamıştı. Bir an için ülkemize, Türkiye’ye odaklanalım dediğimizde ise; başka sahalarda değilse de felaket ve kötülük sahasında artık dünya liderliğine oynadığımız apaçık ortada.

    “Biz demiştik” lafı, malum sıklıkla kullanılan bir laftır ülkemizde. Bundan tam 8.5 sene önce, dergimizin editör yazısındaki şu cümleler, sanki o vakit içinde bulunduğumuz durum daha da berbatlaşmayacak gibi yazılmış:

    “Shakespeare’in Hamlet’i bugünkü Türkiye’yi görseydi, herhalde o meşhur ‘Çürümüş bir şey var Danimarka Krallığı’nda’ repliği yerine, ‘Yatıp kalkıp dua edin Danimarka Krallığı’na’ derdi. Kırmızı çizgilerin nedense hep siyasi konularda çekildiği Türkiye, çocuk-kadın-şiddet-tecavüz-taciz konularında adeta bir ‘hoşgörü ülkesi’ne döndü.

    ‘Dünyanın her yerinde oluyor bu işler’ veya ‘bir sapık yüzünden koskoca camiayı suçla­mayalım’ ise, Türk usulü çağdaş trajedilerin en popüler replikleri oldu. Mâlum, biz Türklerin kurduğu en başarılı ve uzun vadeli ortaklıklar, suç ortaklıklarıdır. ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ diye diye yıllardır kırılan hayatlar, cezasız­landırma ve ‘yapanın yanına kâr bırakma’ geleneğimiz, sessizliğe boğulmuş en acılı insan tarihlerini yazar…

    Çocukları hedef alan ahlaksızlık tarihinin dini, imanı, ateisti, seküleri, Müslümanı, Hıristiyanı yok. Burada önemli ve etkili olan, her türlü kapalı yapıları, kapalı kapılar ardında olup bitenleri açık edebilecek cesareti, bunların yaşanmasını engelleyecek kararlılığı göstere­bilmek. Başka bir deyişle, hangi siyasi veya dinî ideoloji olursa olsun; ancak cemaatin, cami­anın, mahallenin, yaygın inanç ve kanaatin, yerleşik güç gruplarının sivil denetimi, yani ailelerin bunlar üzerindeki kontrolü bir sonuç verebilir. Diğer türlü tek başına ne devlet ne din ne gelenek ne de eğitime bel bağlayabiliriz.

    Maalesef artık Türkiye’de ‘önce kadınlar ve çocuklar’ deyişi bir felaket anında ilk kurtarıla­cakları tanımlayan bir pozitif ayrımcılığı değil, ilk istismar edilecekleri tarif eden gaddar bir saldırganlığı akla getiriyor. Kadın cinayetleri ve çocuk tecavüzleri karşısında bile kutuplaşmayı, kimlik siyasetini terkedemeyen Türkiye’nin sadece geçmişi değil, geleceği de ciddi tehdit altında”.

    edito-1
    Narin Güran (2016-2024)
    edito-2
    Şeyma Yılmaz (1997-2024)

    Evet, gelecek geldi bildiğiniz gibi. 8 yaşındaki Narin Güran’ın “geniş bir aile çetesi” tarafından öldürülmesi; polis memuru Şeyda Yılmaz’ın suç makinesi bir yaratık tarafından şehit edilmesi ve bunların dışında her yıl hiç bilinmeyen ve bilinmeyecek ve örtbas edilecek binlerce kadın ve çocuk cinayeti… Türkiye’de devletin varlığını, yapılan trafik-polis denetimlerinde, aybaşlarındaki maaş kesintilerinde; TV’lerdeki başsağlığı dileklerinde; serbet dolaşan katille­rin klaksonlarında ve mesela 10-15 sene önce ettiği bir laf veya çıkardığı bir kitap yüzünden hapiste tutulan veya hapse tıkılmaya çalışılan insanların varlığında görüyoruz.

    Tabii unutmadan şunu da belirtmemiz lazım:

    Devletin varlığını özellikle ülkemizin güneyindeki Datça-Bodrum sahil şeridinde de net şekilde görüyoruz, izliyoruz. “Kardeş Yunan”ın askerleri ülkemiz sahillerine çıkıp, çeşitli faaliyetlerde bulunup, sonrasında gayet müsterih şekilde evlerine dönüyorlar. Son olarak işgal-mütareke döneminde tanık olunan bu görüntüler, 100 sonra artık her bakımdan “Batılı ve medeni” bir seviyeye ulaştığımızı kanıtlıyor!

    Eğer “yine de hâlimize şükredelim” diyorsak, bunu ancak Filistin-Lübnan hattına bakarak diyoruz. Yaşananların izahı yok, malum. Sivilleri, özellikle çocukları öldürenler, bunların bedelini ödemeyeceklerinden emin olarak devam ediyorlar. İsrail devletinin terörü bahane ederek geliştirdiği yöntemler, insan türünün en aşağılık uygulamaları arasında, hattâ en başlarda tarihe yazılıyor.

    Geçen ay dergimizin kurucu liderini kaybettik. Necdet Sakaoğlu hemen herkes için geniş spektrumlu bir vitamin ve özel vakalar için spesifik bir devaydı. Bu coğrafyadan böyle bir insan evladı çıktığı için umudumuzu hiç kaybetmeyeceğiz. Biz de onun gibi canımızı dişimize takıp çalışacağız, çalışacağız.

    yunan botu - 1
    “Kardeş Yunan” denizcileri sahillerimizde…
  • Meclis’te darbe, sokakta arbede

    Meclis’te darbe, sokakta arbede

    Ülkemizin kurucusu ve en yüksek kurumu olan -daha doğrusu olması gereken- TBMM’de geçen ay yaşanan ve büyük yankı uyandıran bir hadise, milletçe içinde bulunduğumuz kimi vaziyetleri açıklıkla ortaya koydu. AK Parti milletvekili Alpay Özalan’ın, kürsüde konuşan TİP milletvekili Ahmet Şık’a saldırıp yumruk atması ve devamında gelişen “vuruşmalarda kan dökülmesi”; yakın siyasi tarihimizin ibret verici kayıtlarına eklendi.

    Hadisenin ilk değinilmesi gereken tarafı, özellikle hemen akabinde sosyal medyada yer alan ve hatırısayılır bir “layk” sayısına erişen Alpay Özalan destekçilerinin yorumlarıdır. Bunlar “Alpay adamdır. İşte budur. K.’dumu oturtur” yorumlarıyla, vekili ve bu hareketini desteklemiştir. Ülkenin en tepede bulunan kurumundaki bu rezalet karşısında “eline sağlık” diyenler; belli ki kendi özel hayatlarında da hukuk-ya­sa-kod-kural-saygı ve tabii belki de en önemlisi herhangi bir ahlaki norm tanımayan insanlardır. Dolayısıyla Özalan’ın bu hareketi, günlük hayatta da hem kanunların hem de ahlaki kuralların “yok sayılabilir” olduğunu kanıtlamış; bu destekçilerin durumuna meşruiyet kazan­dırmıştır. Bu da “koskoca vekil gerekeni yapmış işte; biz de şimdi ister evde ister dışarda, ‘kafamızı bozan’ herhangi biri olduğunda dersini veririz” durumudur. Üstelik sadece yetişkinlerin değil, çocukların da bu görüntülere tanık olmasıyla; “adamlık” hâlinin yaşı da tanımı da aşağıya çekilmiştir.

    Peki sonuç nedir? Şudur: “Kardeşim kafamı bozmayın; ben öyle kanun-hukuk-polis-kolluk kuvveti falan dinlemem. Yanlış yapanı bizzat morartırım.”

    Bu “delikanlılık” vaziyeti, şüphesiz bizim ülkemizde-yöneticileri­mizde-vekillerimizde- meclislerimizde bugün ortaya çıkmış bir vaziyet değildir. Meclis’te daha önceki dönemlerde de birçok benzeri hadise yaşanmıştır. Necip milletimizin “adamın dibi” bireylerini hakkıyla temsil eden birçok milletvekili, Meclis’te nice “çatlak” sesi seri darbe­lerle susturmuş; “sözün bittiği yer”de yumruklarını konuşturmuştur. Türkiye tarihinde rahmetli Çetin Altan’ın neredeyse linç edilmesinden tutun da, dövülen, kalp krizi geçiren, sakat bırakılan, hattâ doğrudan öldürülen vekillerin toplam sayısı neredeyse “salt çoğunluk” oluşturur.

    Ayrıca bilindiği gibi sadece kimi milletvekillerinin “dokunulmazlığı” vardır; kimileri ise kesinlikle “dokunulabilir”, “vurulabilir” ve “hapse atılabilir”dir. Bu “demokrasi temsili” uzun yıllardır Meclis sahnesinde sergilenmektedir ve Türk milleti bu “gücü gücü yetene” modeline alış­mıştır; alıştırılmıştır. Ancak zamanla -özellikle 21. yüzyılda- Meclis’te bir söz söyleme, düzgün bir cümle kurma, iki lafı biraraya getirme kapasitesi bulunmayan vekillerimiz arttıkça; küfür dağarcığı, poz kes­me, bağırıp çağırma, el-kol hareketi yapma gibi nitelikler öne çıkmıştır. Tabii artık bunlardan çok daha önemlisi, vekilin kol gücü, esnekliği, antrenmanlı olması ve özellikle yakın dövüş tekniklerine aşinalığıdır. Milletimiz de seçimlerde oy verip Meclis’e göndereceği vekillerin ne kadar “fit” olduklarını bilmek istemekte, partiler de sıralama tercihleri­ni giderek bu vasıfları taşıyan kişilerden yana kullanmaktadır.

    ‘Şiddetli’ bir sonbahara giriyoruz. Espri bir yana, sorumluluk duygu­suna, adalet anlayışına ve ahlaki değerleri korumaya her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var.

  • Ağlardan kurtulmak için

    Ağlardan kurtulmak için

    İletişim dediğimiz büyük ağlara “takılan” insan türü, bunun özellikle “network” denilen sık ve çokgözlü elektronik türünün kölesi olarak yaşıyor; daha doğrusu yaşatılıyor. Mobil telefon tuşların­dan el yüzgeçlerine aktarılan az biraz oksijenle hayatı tıktıklıyoruz. Derin bir yalnızlık içindeyiz ama, hem etrafımızda hem en uzak coğrafyalarda olan-bitenleri anında öğreniyoruz. Öğrenmekle de kalmıyoruz; sanki cehennemde değilmişiz gibi serin-şakrak-bilgiç yorum­lar yapıp, sonra da diğer lanetlilerin bundan hoşlanmasını (layk) bekliyoruz.

    Hâl böyle olunca nereden gelip nereye gittiğimizin de pek bir anlamı-etkisi kalmıyor. Başta “değerler” olmak üzere ahlak dediğimiz kodlar-kurallar; “tarih” dediğimiz devamlılık ve miraslar da ancak yeri daha doğrusu işimize geldiğinde “kullanılan” bir toplama dönüşüyor. İşimize gelmeyen geliş­meleri ise “görmüyoruz”; hele dünya görüşümüze, inancımıza, tuttuğumuz takıma veya partiye uymuyorsa, bunları hepten “yok hükmünde” sayıyoruz.

    Temmuz ayında ülkemizde ve dünyadaki “sıcak gündem”, yaşanan anormal sıcaklarla birlikte akıl sağlığımızı neredeyse hepten ortadan kaldırdı. Bir camide namaz kılan bir karde­şimiz, ibadet esnasında cemaatte bulunan bir kişinin kısa pantolonlu olmasına tepki gösterip imamı uyardı. Devamında, imamın “sen kendi ibadetine bak” tutumuna sinirlenen bu şahıs; namazdan sonra evine gidip okunu/yayını kuşandı ve imamı hedefleyerek okunu fırlattı! Kolundan yaralanan imam kardeşimiz hastaneye, fail ise hapishaneye gitti. Bu fantastik hadise, değme kurgularda hatta bilgisayar oyunlarında bile görülmemiş eylem, hayatımızın artık nasıl “bambaşka” bir seyir izlediğini gösteriyor; ve evet, biz de bunu izliyoruz.

    Kasım ayında yapılacak Amerikan başkanlık seçimleri, sadece ABD’nin değil dünyanın kaderi için de şüphesiz kritik bir dönüm noktası. 3 ay kala Donald Trump’a suikast düzenlenmesi, Joe Biden’ın istifası ve yerine Kamala Harris’in adaylığı; dünyadaki dengesizlikleri/bilinemezlikleri arttırdı. Suikastların arkası-önü, kurşunun kulak memesinden kan içmesi, anketlerin söyledikleri derken; 1-2 hafta önce dünya­mızda/ülkemizde yaşanan diğer önemli gelişmeler önemsiz­leşti, TT’den ve dolayısıyla hafızamızdan çıktı-gitti bile.

    “Tarihin tekerinin geriye dönmeyeceği” yolundaki önerme, şüphesiz bilime ve arşivlere dayanıyor. Karşı çıkmak anlamsız. Ancak “anlam”ın kalmadığı, ok ve yayların kuşanıldığı, cep telefonunun da arkeolojik buluntu sayılacağı bir gelecek, artık herhalde sadece bir bilimkurgu senaryosu değil.

    “Bunları bir kenara bırakalım da, şu dergiye bir bakalım; biraz aklı selim bulalım” demeniz için hazırladık bu sayımızı.

  • Türkiye’nin kodları ve umudu

    Türkiye’nin kodları ve umudu

    Türkiye’de özellikle son 40 yıldır ne zaman Kıbrıs konusu açılsa, birbirinden çok farklı yapı ve fikirdeki insanlarda bile bir ortak ifade görülür: Bir yüz ekşimesi, dudak büküşü ve “ya, boşver” reaksiyonu. Gazete ve dergiler, oldum olası Kıbrıs’la ilgili pek bir haber/konu yapmak istemez­ler; çünkü bunlar satmaz-okunmaz. “Yavru vatan” tabiriyle sempatikleştirdiğimiz bu Ada, biz Türkler için “meşru bir çocuk” değildir aslında. Rumun, İngilizin, sıcağın, kumarın, şeftali kebabının etkisinde bir yakın ama uzak coğrafyadır.

    1974 Barış Harekatı’nın 50. yılında; devletiyle, askeriyle, mücahitiyle, halkı ve kültürüyle bambaşka bir memleket olan Kıbrıs’ı dünden bugüne uzanan tarihiyle geniş bir dosya konusu yaptık. Siyasi gelişmeleri siyaset üzerinden değil, insan üzerin­den anlatmaya çalıştık. Takdir tarihin ve sizlerindir.

    Yakın coğrafyamızı kasıp kavuran uluslararası gelişmeler, ancak en azından yakın tarihimizi öğrenmekle-bilmekle sağlıklı değerlendirebilir. İdeoloji, dünya görüşü veya dinî inançla şekil verilmiş önkabullerin; ulusal-yerel reaksiyonlarla yani omurilik sistemiyle ortaya konan beyinsizliklerin; başka insanları kullanarak edinilen iktidar(sızlık)ların ortak bir niteliği vardır: Bunlar kalitesizdir. Zira arkasında emek-çalışma değil, hafif argo ifadeyle “gazlama” taktikler ve kendi “ben”ine değer katma arzusu yatar. Dolayısıyla kalıcı olmazlar.

    Bizim coğrafyamızı kasıp kavuran yaz yangınları da, yine yakın tarihimizde giderek artmıştır. Bunun küresel ısınma ve buna bağlı anormalliklerle şüphesiz doğrudan bir ilgisi vardır ama; devlet ve millet olarak ne alınması gereken önlemler konusunda ne de felaketler sonrası biraraya gelebilmek nok­tasında bir başarı gösteremeyiz. Ülkemize yönelik sahici bir düşmanlık besleyen odaklar, her seferinde “ya bu Türkiye’yi parçalamak için kaynak falan ayırmadığımız çok isabetli olmuş; bunlar zaten birbirlerini yer bitirir” diyerek kadeh kaldırırlar. Diyarbakır ve Mardin’de sadece doğa tahribatına değil, esas olarak insanların ölümlerine yolaçan yangınlardan sonra bile “Kürt zaten” diyen, diyebilen yaratıkların olması, “dış düşman”a ihtiyaç duymadığımızı göstermiyor mu?

    Mustafa Kemal Atatürk’ü yakın tarihimizin en önemli karakteri yapan, bu bugün neredeyse kaybettiğimiz birlik-be­raberlik-yurttaşlık hissiyatını önce somut bir direniş ve İstiklal Harbi’ne; sonra yapılara, kurumlara, gündelik hayata taşımış olmasıdır. Ülkemiz, bugünkü akıl-izan-insanlık tutulması karşısında bile birkaç temel “kod”, birkaç temel anlayış ve en önemlisi bir ahlak-etik duruş sergileyebiliyorsa; bunu bu insan evladının bizi yeniden bir millet yapmasına borçludur.

    Hatalarımız çok. Kendimizle hesaplaşmalarımız neredeyse yok. Ama sabahın köründe işe giderken, evden cebine koyduğu kuru mamaları sokaktaki kedilere dağıtan insanlar var bu ülkede. Umut var.

  • Ve dünya, dediğimize geldi!

    Ve dünya, dediğimize geldi!

    Sorunlar ağırlaşmadan bunları halletmek, Türk toplumunun mayasında yok. Sorunlar ağırken sağlıklı çözüm üretmek ise tabii çok zor; zira baskı o denli kuvvetli oluyor ki, neredeyse “günlük taktikler”, hatta anlık eskivlerle kendimizi kurtarmaya çalışıyoruz. Akşam olunca da yorgunlukla karışık bir böbürlenme içerisinde, ne kadar da becerikli-zeki olduğumuzu yanımızdakilere anlatıyoruz.

    Plan-program yapmak gibi metot ve bilgi gerektiren faaliyetler bize göre olmamış hiç. Neden? Çünkü çalışmak lazım bunlar için. “Geldik-gidiyoruz” kafası için hiçbir keyif verici maddeye ihtiyacımız yok; yapısal özelliklerimizden ve “biz bize benzeriz” durumundan memnunuz. Geçen ay itibarıyla başka bir boyuta çıkan yapay zeka uygulamaları, bu bakımdan biz Türkler için bulunmaz bir nimet. “Ya yükle arkadaşa hâlletsin, sen ne uğraşıcan” diye veya “sor bakayım çetcipitiye” şeklinde formüle edebileceğimiz bu gelişme, bizim asırlardır aslında ne kadar haklı olduğumuzu, dünyanın “dediğimize geldiğini” de gösteriyor.

    Şüphesiz dünyanın bugün içinde bulunduğu ağır krizleri, savaşları, ahlaksızlıkları, rezillikleri tüm gerçekliği ve ciddiyetiyle sürekli gündem yapamayız, yapmamalıyız. Zaten problemli olan “doğal zeka”mız bu durumda hepten uçar-gider. Ancak gözümüzü-beynimizi-kalbimizi dünyaya kapatırsak, yanımızdaki/ yöremizdeki insanlara -özellikle çocuklara- bile kalıcı bir ürün bırakmamış oluruz. Yakın-uzak, bilinen tarihimiz, hem millet hem şahıs olarak devamsızlıklarla, “şimdiki aklım olsaydı”larla dolu. En basit bir günlük, bir yazı, hatta bir not bile bırakmamış dedeler-nineler-analar-babalar varsa çocuk ne yapacak? O da aynısını yapacak; yani bir şey yapmayacak.

    Batılılar dediğimiz insanlar, bu vaziyeti özellikle Roma döneminden beri idrak etmiş (verba volant, scripta manent). Yerleşik Doğulularda da yazılı kültür yüksek. “2kıtaarası, 1Kızılırmak deresi”nde kalmış bizler ise, şimdilerde yüzyıllardır ne kadar haklı olduğumuzu yapay zeka sayesinde teyit ettik! Meselenin ironisi bir yana, özellikle ülkemizde genç kuşakların bu ülkeye bizden daha fazla sahip çıkacağına; hatalarımızı, plansızlıklarımızı, günahlarımızı daha sonraki nesillere taşımayacağına inancımız var. Bu inancı yaşı ne olursa olsun ancak üretim, adalet ve ahlaklı insanlar besleyebilir.

  • Coğrafya: Kader değil, bilim

    Coğrafya: Kader değil, bilim

    Devamsız bir öğrencinin -isterse bir süper zeka olsun- okulda başarılı olmasına imkan var mıdır? Tembel bir kişinin -isterse çok yüksek ahlak sahibi olsun- kaliteli bir ürün ortaya koyabilmesi mümkün müdür? Çalışmadan, emek harcamadan elde edilen şey, aslında bir tür hırsızlık değil midir? Miras bile, ancak ilgili kişinin onu devam ettirip aktarmasıyla sürmez mi?

    Tüm bu kavramlar, insan türünün dününü-bugünü şekillendirmiş; üzerine sayısız eser yazılmış. Birbirinden farklı devir ve coğrafyalarda, bugünkü aklımızla pek anlayamayacağımız yaklaşımlar, stratejiler, gelenek-görenekler kaydedilmiş. Tüm bunlar arasında bir ortak nokta, bir “değerler manzumesi” bulmak kolay iş değil.
    Ancak insan türünün “gelişimi” tarihte bir düz çizgi şeklinde olmadığı için, “aktarım” dediğimiz sözlü-yazılı kaynakların da dönemlerinin gerçeğini ne kadar yansıttığı hep tartışmalıdır. Bunlar ancak farklı dillerde, farklı yaklaşımlarda, farklı açılarla değerlendirilirse gerçeğe yaklaşılır. Böylesi kapsamlı çalışmalar için en önemli, hatta olmazsa olmaz kriter ise tabii coğrafyadır.

    Coğrafya bilgisi, arazi çalışması, keşif gezileri, arkeoloji olmadan -kimse kusura bakmasın- hiçbir kalıcı, referans değeri taşıyan ürün ortaya konamaz (Tabii bunu derken, sadece sanatçıları/artistleri ayrı tutuyoruz; zira onlar da insandır ama ayrı ve daha yüksek bir türdür, homo sapiens değildir).

    Bizim tarihimizdeki müstesna insanlardan biri de Pîrî Reis şüphesiz. “İnsanlar” diyoruz ama, bu kişilerden fazla yok; parmakla sayılır. Pîrî Reis, ailesi Karaman’dan gelmiş, kendisi Gelibolu’da doğmuş, Boğaz’dan çıkmış, açık denizlere taşmış, hatta Hindistan sularına kadar varmış sıradışı bir insan. 80 yaşından fazla yaşamış ama, zaten 40’ına kadar yaptıkları-yazdıkları-çizdikleriyle “uluslararası büyükusta” (GMI) olmuş bir deha. Bu topraklara, bu denizlere dair yaptığı çalışmalar 500 yılı aşkın bir zamandır dünya literatüründe baş sıralarda.

    E tabii bu denli başarılı, üretken, çalışkan birini biz “normal”lerin kabul edip bağrına basmasına pek imkan yok. Hatta tersine; Pîrî Reis gibi bir insan evladını kabullenirsek, kendi seviyemizin ne kadar aşağılarda olduğu, bundan dolayı nasıl bir “aşağılık kompleksi” içinde bulunduğumuz da ortalara çıkacak! Bu bakımdan onu da kendi bulunduğumuz “aşağı”ya çekmemiz lazım ki, kendimizi iyi hissedip hayata devam edebilelim!

    Şüphesiz tarihsel hadiseleri salt bu şekilde, yani bir “psiko-tarih” örneği olarak okuyamayız. Ancak 80’ini geçmiş Pîrî Reis’in Kanunî’nin fermanıyla katledilmesi; sonrasında kendisinin unutulması-unutturulması; ancak 1929’da tesadüfen diyebileceğimiz şekilde yeniden keşfedilmesi ve Atatürk gibi müstesna bir lider o sırada devletin başında bulunduğu için Pîrî Reis Haritası’nın çevrilip yayımlanabilmesi; kendimizi sorgulamak için önemli bir silsiledir.
    Yolumuzu aydınlatanları karanlıkta bırakırsak, biz de görünmez oluruz. Geçmişle hesaplaşmazsak, şimdiki zamanı sonsuz sayarsak, geleceğe de uzanamayız.

  • Baharı karşılamak

    Baharı karşılamak

    Günlük siyasetin, yıllık hatta yüzlerce yıllık acılara-felaketlere, ağır bedellere yol açması; iktidarı elde tutan “devlet adamları”nın ise genellikle bunlardan “yırtması”, dünya tarihinin en trajik sayfalarını oluşturur. Özellikle 19. yüzyıldan günümüze kadar geçen dönemde, “halk adına” hareket eden kimi liderler ve “demokratik meclisler”; krallara, padişahlara rahmet okutacak katliamlara, kepazeliklere, ihanetlere imza atmıştır (bkz: Tanju Akad’ın yazısı, sayfa: 32-33).

    Tabii tüm bunlar olup biterken -masum insanlar ölüp giderken-, bugün adına “halk” dediğimiz bizlerin de tamamen mağdur olduğunu, hiçbir sorumluluğu bulunmadığını söyleyemeyiz. Fransız İhtilali’nden bu yana geçen 235 senede; “yahu bizimki ne ki, adamlar hamuduyla götürüyor” veya “oğlum serserinin tekine arabayla çarptı diye hapse mi girecek yani?” diyerek küçülttüğümüz ahlaksızlıklar, rezillikler; baştakilerin hukuk-adalet tanımayan yaklaşımlarını haklı çıkarmadı mı?

    Kemal Beydilli hocanın dediği gibi (bkz: Sinan Çuluk’un yazısı, sayfa: 29-32) “zarureti meziyet haline getirerek”, çok uzun yıllardır kendimizin gayet ahlaklı, Batılılar’ın ise “yalancı ve sahtekar” olduğunu iddia etmiyor muyuz? Bu satırlar yazıldığı sırada, Moskova’da yaşanan terör saldırısında katledilen insanlar için bile, “bırakın onları, siz Filistin’e bakın” diyenler; insan acılarını siyasi pozisyonları için bir “malzeme” görenler yok mu? Sosyal medyada “tamamen duygusal nedenlerle” şu veya bu kişiye, kuruma saldıran suikast timleri her geçen gün artmıyor mu?

    Ateşe düşmüş bir dünyada, gayet kritik günler yaşanırken birbirimize düşmek; aynı milletin coğrafyanın insanları olarak birbirimizden bu denli nefret etmek, tarihin hiçbir döneminde kaydedilmemiş bir olgu. “Öteki” denilene duyulan reaksiyon, maalesef büyük oranda siyasetçilerin de kullandığı-beslendiği bir kirli damar oldu ülkemizde. Üretimsizlikle, verimsizlikle, tembellikle büyüyen nefretler; neredeyse tüm temel ahlaki normları, en temel sevgi-saygı hissini, en basit güvenlik ihtiyacını, kısacası en yalın varolma hakkını dahi tahrip etti. Din-iman-ırk-köken üzerinden yıkıp dökmekle, hak-hukuk-isyan- devrim üzerinden yıkıp dökmekler arasında bir fark bulunmadığını; bu ideolojik şiddetlerin karaktersizliğini defalarca dile getirdik, yazılarımıza taşıdık. Tarih bize anlamsız-karşılıksız böbürlenmelerle geçmişe sahip çıkılamayacağını; boş vaatler ve “gazlamalar” ile çocuklar için bir gelecek kurulamayacağını gösteriyor. Ancak ve ancak ortaya koyduğumuz, ürettiğimiz kaliteli malzemelerle; itinalı, kalıcı işlerle bir referans oluşturabiliriz.

    Günahları gömmek, sevapları imkansız kılar. Hesaplaşma-yüzleşme olmazsa, geçmiş kepazelikler yeni nesillere aktarılır. Başarılar cezalandırılırsa, umutsuzluk hepimizi kuşatır. Tarihten aldığımız derslerle, birlik-beraberlik içinde karşılayalım ilkbaharı.

  • Vicdanımız ve biz

    Vicdanımız ve biz

    Yerel seçimlerin arifesindeki ülkemiz, tarihte nadir görülen kırılmalardan birini yaşıyor. Belediyelerin neredeyse tamamen rant kapısı olarak görüldüğü, parti ve adayların büyük oranda buna göre belirlendiği-dayatıldığı bir atmosferde oy kullanacağız. Siyasi iktidar sahiplerinin, devletin en tepesinden itibaren vatandaşa verdikleri mesaj oldukça hazin: “Tamam, dilersen diğer partinin adayına oy ver; ama o zaman gündelik hayatı sana dar ederim. Güvenliğini, çoluk-çocu­ğunu, paranı-pulunu, işini-gücünü, hatta evini (rezerv alan yasası), huzurunu kaybedebilirsin. Ona göre!”

    Siyasetteki kirlenme yeni değil şüphesiz. Zaten reel siyaset, tarihin hangi döneminde, hangi diyarda pirüpak temiz olmuş? Ancak ülkemizde yakın zamanlara kadar, özellikle yerel seçim­ler sözkonusu olduğunda; adayların şu veya bu partiden olması şüphesiz belirleyiciydi ama; yine de “Ben şu partiyi destekliyorum, ama bizim bölgeden aday olan diğer partinin insanı (diyelim) buralı ve günlük problemleri daha iyi biliyor; ona oy vereceğim” diyenler de epeyceydi. Zaten yerel seçim bu demekti ve genel seçimlerin aksine, birlik-beraberlik görüntüleri de güzeldi.

    Bugün geldiğimiz nokta ise, bırakın birlik-beraberliği, son yıllarda çeşitli vesilelerle belirttiğimiz gibi, maalesef “dış düşma­na ihtiyaç bırakmayacak” şizoid bir karakter kazanmıştır. Seçim sonuçları ne olursa olsun, buradan, bu atmosferden ülke için bir kazanç çıkması neredeyse imkansız kılınmıştır.

    Evet, çok ciddi iktisadi-sosyal zorluklar içerisindeyiz. Evet, toplumsal istikrar ve bireysel ahlak konularında berbat olmasak da ona epey yakın bir yerlerdeyiz. Evet, nüfusumuza göre ortaya koyduğumuz üretim kalitesi ve miktarı son derece yetersiz. Tüm bunları birbirimize düşerek, suçu “karşı” dediğimiz tarafa atarak, birbirimizin gözünü oyarak mı çözeceğiz? Ülkemizin bugün en bü­yük ihtiyacı sahici/hakiki özgüvendir. Bu da herkesin takdir edeceği gibi ona-buna efelenerek, üst perdeden repliklerle “sahne yaparak”, sosyal medyada trol şakşakçılığını besleyerek, “düşman” bellenen rakiplere karşı reaksiyon edebiyatı keserek gerçekleşmez.

    Ülkemizin yakın geçmişinde, tüm cumhuriyet tarihine dam­gasını vurmuş önemli bir dönüm noktası var: 1 Mart Tezkeresi! Bu ülkenin meclisi, 2003’te Irak’taki Saddam rejimine karşı haraketa hazırlanan ABD’ye kısaca “benim toprağımdan geçemezsin” demiş­ti. Üstelik o dönemde hem hükümet içinden hem Sağ’dan ve Sol’dan ve hem çeşitli “Orta”lardan gelen “Bakın bunu kabul etmezsek masada yerimiz olmaz” diyenlere rağmen. TBMM’nin bu “Hayır’lı” kararı AB süreci başta olmak üzere önemli değişikliklere yol açmış; aksini söyleyenlerin aksine, Türkiye dünyada büyük itibar kazan­mıştı. O dönem Başbakan olan Abdullah Gül, yaşanan gelişmelerin detaylarını ilk defa bu sayımızda dile getiriyor; birlik-beraberlik noktasında bir tutumun tarihi nasıl değiştirdiğini anlatıyor.

    Bu ülke bizim, hepimizin. Vicdanımızı da ötekileştirmeyelim.