Kategori: Edebiyat Tarihi

  • Ezilenler’in büyük yazarı koyu bir Rus milliyetçisiydi

    Ezilenler’in büyük yazarı koyu bir Rus milliyetçisiydi

    Dostoyevski’nin (1821-1881) yaşadığı 19. yüzyıl Tolstoy, Gonçarov, Turgenyev ve Gogol gibi önemli yazarların çıktığı Rus edebiyatının altın çağı idi. Bu dönem, Rus siyaset dünyası da reformcular ve muhafazakarlar arasında büyük çekişmelere sahne olmaktaydı. Gençliğinde radikal fikirlere sahip olan Dostoyevski, ilerleyen yıllarda dindar bir Rus milliyetçisine dönüşecekti. En büyük ve unutulmaz ve her dem taze eserlerini de bu dönemde yazacak, ardında müthiş bir edebiyat mirası bırakacaktı.

    1 Çağdaşı yazarlar refah içerisinde; o hayatı boyunca yoksullukla içiçe

    Dostoyevski, baba tarafın­dan Belarus-Pinsk-Dostoye­vo’ya, bir küçük-soylu aileye mensuptu. Babası hırslı bir dok­tordu ve çocuklarının eğitimine büyük önem veriyordu. Ancak önce annesinin sonra da baba­sının ölümüyle (1837-39) Dos­toyevski ile 6 kardeşi öksüz ve yetim kaldı. 1838’de girdiği say­gın St. Petersburg Askerî Tek­nik Üniversitesi’nden 1843’te mühendis çıktı, fakat hemen 1 yıl sonra bu mesleğin kendisi­ne uygun olmadığını düşünerek buradan ayrıldı.

    Edebiyat kariyerine Fran­sızca çeviri yaparak başlayan Dostoyevski hemen ardından 1844-45’te İnsancıklar romanı­nı yazdı ve kısa sürede edebiyat çevrelerinde şöhrete kavuştu. Ardından Öteki romanını ya­yımladı. Bu sırada tanınmasına vesile olan eleştirmen Belins­ki’nin çevresinden uzaklaşarak ütopyacı radikallerin bulundu­ğu Petraşevski Topluluğu ile yakınlaştı. 1848 Avrupa Baharı ayaklanmalarının hemen ardın­dan, 1849’da kendi ülkesindeki tehlikeyi bertaraf etmek isteyen Çar 1. Nikolai, birçok muhalifi tutuklatıyordu. Petraşevski’nin çevresinde bulunan Dostoyev­ski de bu dalgadan nasibini al­dı ve bir hücrede 6 ay boyunca idam edilmeyi bekledi. Sonun­da sahte bir infazla korkutuldu; sürgüne gönderildi. Sürgün dö­nüşünde kardeşi Mihail’le ya­yımladığı eserler sayesinde ilk defa önemli bir kazanç elde et­ti. Bununla uzun süredir hayal ettiği Avrupa seyahatini yaptı, fakat burada -özellikle Alman­ya’nın Baden-Baden kentinde-edindiği kumar alışkanlığı, Dos­toyevski’yi mâli olarak tüketti.

    cenazetöreni
    Tabutun ardında 30 bin kişi
    Dostoyevski’nin 9 Şubat 1881’deki ölümünün ardından cenazesinde tabutunun ardında yürüyenlerin sayısı 30 bini aşmış; edebiyat eleştirmeni Strakhov, tören için “Daha önce böylesi Rusya’da görülmemişti” demişti.

    Sürekli olarak ekonomik sı­kıntıda olduğu için yayınevle­riyle şöhretine nazaran düşük teliflerle anlaşmalar imzaladı; onların eserin uzunluğu ve ya­yımlanma tarihiyle ilgili bas­kılarına maruz kaldı. Eserle­rini bu doğrultuda yazarken, Kumarbaz adlı romanını daha sonra eşi olacak stenograf yar­dımcısı Anna Snitkina’ya dik­te ederek 26 günde tamamla­dı (Dostoyevski romanlarını çevirilerden okuyanların daha şanslı olduğu, zira hızlı yazıl­masından dolayı Rusçasında birçok anlatım bozukluğu bu­lunduğu söylenir). Dostoyev­ski, kumar alışkanlığı ve ya­yıncılarla yaptığı düşük telifli anlaşmalar nedeniyle ancak hayatının son dönemlerinde nispeten rahat bir hayata kavu­şabildi.

    2 Ünlü yazar sadece Türklerden nefret etmiyordu. Yahudiler, Fransızlar ve İngilizler de hedefindeydi

    Yazarın yaşadığı dönem cumhuriyetçilik, milliyetçilik, sosyalizm gibi “Avrupalı” ileri­ci/ilerlemeci fikirlerin Rus­ya’da da yayıldığı bir dönemdi. İngiltere gibi Rusya da emper­yalist politikalar izliyordu. Kı­rım Savaşı’nda (1853-56) Os­manlı Devleti’ne karşı yapılan savaşta Britanya ve Fransa’nın Türkler tarafında yer alma­sı; 1861’de Çar 2. Aleksand­r’ın serfliği kaldırması; 1875’te Bosna’da başlayıp Karadağ’da devam eden Slav isyanlarına Rusya’nın destek vermesi ve ar­dından Osmanlılara savaş (’93 Harbi-1877-88) açılması, onun düşünsel dünyasına şekil veren önemli hadiselerdi.

    dosto_1
    Rahat yüzü görmedi
    Zaten öksüz ve yetim başladığı hayatı boyunca son demlerine dek maddi rahatlığa ulaşamayan Dostoyevski, Avrupa seyahatinde edindiği kumar alışkanlığıyla iyice tükenmişti.

    Dostoyevski, Çarlık’ın Os­manlılarla mücadelesinde Müs­lüman Türkleri aşağı görüp Ortodoks Rusları yüceltiyordu. Günlükler’inde sürekli olarak İstanbul’un artık Rusya’nın eli­ne geçmesi gerektiğini vurgulu­yordu. Türklerin yanısıra hem Avrupa’da hem Rusya’da yaşa­yan Yahudileri de romanlarında ve mektuplarında “Yid” (Çıfıt) diyerek ve olumsuz özellikler atfederek aşağılıyordu. Ona gö­re Roma İmparatorluğu ülkü­sünü devam ettiren Fransa ve Fransızlar; Rusya’da ve Rusya dışında yaşayan Polonyalılar; Papalık ve yozlaşmış Katoliklik de “düşük” nitelikteydi.

    Almanlar (ve özelde Şansöl­ye Bismarck) Dostoyevski’nin övgüsüne mazhar olmuş olsa da, onlar için de olumsuz ifade­lerde bulunmuştu. Sadece halk­lar ve milletler onun öfkesinin nesnesi olmamış; Fransa Baş­kanı MacMahon ve Britanya Başbakanı Benjamin D’Israeli de Günlükler’de hor görülmüş­tü. Yazar, Batılı tarzda bir mo­dernleşmeyi savunan çağdaşı Rus aydınlarıyla da alay etmek­ten geri durmamıştı.

    3 Giderek radikal bir reaksiyoner olmasına rağmen, eserleri Sovyet Devrimi’nden sonra da yasaklanmadı

    puskin-konusmasi
    Dostoyevski, 1880’de Puşkin Anıtı’nın açılışı sırasında yaptığı konuşmaya gelen tepkileri “Birbirini hiç tanımayan dinleyiciler ağlaşıyor, birbirlerini kucaklıyor ve bundan böyle daha iyi insanlar olacaklarına, komşularından nefret edecek yerde onları seveceklerine yeminler ediyorlardı” diye anlatıyordu.

    Dostoyevski, Çarlığı yerli bir güç olduğu için överken cum­huriyet ve sosyalizm (George Sand ve Hıristiyan sosyalizmini ayrı tutarsak) gibi Batı’dan ge­len düşüncelere şiddetle karşı çıktı. Onun söylemleriyle Mark­sist düşünce neredeyse tama­men birbirinin zıttıydı. Buna rağmen Ekim Devrimi’nin he­men ertesinde 1918’de Mosko­va’da Dostoyevski’nin heykeli dikildi; kendisi “devrimin pey­gamberleri” arasında gösteril­di. Stalin’in daha ilk yıllarında, 1926-30 arasında Dostoyevs­ki’nin tüm eserlerinin “Sovyet edisyonu” yayımlandı. Maksim Gorki’nin başında bulunduğu Sovyet Yazarlar Birliği sosya­list realizmi önplana çıkarırken Dostoyevski geri plana atıldı, fakat bu da kısa sürdü. 2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla “vatan­sever şair” olarak tekrar günde­me geldi.

    1946’da ise Jdanov doktrini­ne göre dünyada iki kamp vardı; biri emperyalist ABD diğeri ise demokratik SSCB. Bu dönemde de Dostoyevski’nin eserleri “ge­rici bireyselci burjuva ideoloji­si”nin bir ifadesi sayıldı. Ancak bu da kısa sürdü ve Stalin döne­minin bitmesiyle libarelleşme başladı. Bunun sonucunda Dos­toyevski’nin eserleri hem edebi hem akademik çevrelerde yeni­den değerlendirildi ve filmleşti­rilmeye başlandı.

    4 Yaşadığı dönemde Rusya’da, ölümünden sonra ise tüm dünyada edebiyatın en büyük isimlerinden biri oldu

    Dostoyevski, İnsancıklar ve ardından Öteki romanıyla Rus edebiyat dünyasında önem­li bir şöhret edindi (Turgenyev ve Nekrasov’un onu “edebiyatın burnunda kızaran bir sivilce” olarak nitelemesine rağmen). Hayatının son demlerinde sağ­lığı iyice kötüye giderken Dos­toyevski birçok ödül aldı ve Rus Bilimler Akademisi’ne üye se­çildi.

    Avrupa’da ise Rusya’nın ak­sine ancak ölümünden sonra ta­nınmaya başlandı. Her ne kadar İnsancıklar romanı yayımlan­masından kısa bir süre Alman­ya’da bir dergide basılmış olsa da, eserlerinin batı dillerine çevrilmesi ve piyasaya sürül­mesi yazarın ölümünden sonra, 1881-1885 arasında gerçekleş­ti. Türkçede ise ilk Dostoyevski, Refik Halit (Karay) çevirisiyle 1917’de Yeni Mecmua’da Ölü Bir Evden Hatıralar (Zindan Hatı­raları) adıyla tefrika edildi. Yi­ne aynı dergide 1918’de bu defa Ruşen Eşref (Ünaydın), yazarın Beyaz Geceler romanını Fran­sızcadan çevirerek yayımladı. İlk Türkçe Dostoyevski kitabı da 1933’te Haydar Rıfat çeviri­siyle, Ölüler Evinin Hatıraları adıyla piyasaya çıktı.

  • 13. yüzyıldan 20. yüzyıla İslâm-Türk sentezi: Hz. Ali ve cenknameler

    13. yüzyıldan 20. yüzyıla İslâm-Türk sentezi: Hz. Ali ve cenknameler

    2000’li yıllara kadar İstanbul-Bâbıâli yokuşundan aşağıya inerken İran Konsolosluğu duvarına dayalı tezgahlarda görülen halk kitapları, cenknameler, inananlarla kafirler arasındaki savaşları anlatır. Naif görsel malzemeleri, kahramanlık temalı kapakları, ucuz maliyetli kağıt malzemesi, vurucu ve dikkati çekici isimleriyle cazip bir yayın kolu haline gelen bu kitaplar, bir dönemin “best-seller”larıdır.

    No 1 Ecel Kuyusu
    A. Şevket Gülsever’in H. Ali’nin Cenklerinden: Ecel Kuyusu (1940);
    No 4 Sıffın Muharebesi
    Daniş Remzi Korok’un Sıffin
    Muharebesi (1947);
    No 2 Üç Yol Cengi
    Abdullah Şenyıldız’ın Üç Yol Cengi (1981);
    No 5 Hazreti Ali_nin Savaşları Billuru Azam Cengi
    Şadan Enis’inBillûr’u A’zam
    ve Haverzemin Cenkleri (1944);
    No 3 Kan Deryası
    G. Tanrıkulu’nun Zaloğlu Rüstem ve Kan Deryası (1975);
    No 6 Haverzemin ve Billuru Azam Cengi
    Muharrem Zeki Korgunal’ın Hâverzemin ve Bilûru Âzam Cengi (1935) isimli cenknamelerinin kapakları…

    Türk kültür ve inanç dünyasında cenkname­ler önemli bir yer tutar. İlk örnekleri 13. yüzyıla kadar giden bu eserler, önceleri İslâ­miyet’in tanıtılması için kale­me alınmış; daha sonraları ise liderlik, askerî başarı, üstün kişilik, güç ve kuvvetli önder­lik gibi duygu ve nitelikleri ifade eden dinî kahramanlık hikâyelerine evrilmiştir.

    No 7 Kan Kalesi 2
    Muharrem Zeki Korgunal’ınKan Kalesi (1946);
    No 9 Hazreti Ali Nehrevan Cengi
    Aynı yazarın Nehrevan Cengi (Hz. Ali ile Haricilerin mücadelesi) (1981)
    No 8 Hazreti Aliye Meydan Okuyan Kız
    “N. B.” olarakgeçen yazarın Hazreti Ali’ye Meydan Okuyan Kız (1981);
    No 10 Gazanfer Kâfir Cengi
    Gazanfer Kâfir Cengi (1981) başlıklı kitaplarının kapakları

    Dindar, vatansever, kahra­man insan tipini Hazreti Ali gibi bir İslâm büyüğünün şah­sında simgeleştiren eserler, Anadolu-Türk toplumunda geniş kabul görmüştür. Kimi zaman anonim kimi zaman bir yazar tarafından kaleme aldığı saptanan bu eserlerin yüzyıl­lar boyunca hem yazılı hem de basılı örneklerine rastla­nır. Dede Korkud, Danişmend Gazi gibi destan kahraman­larının sazlı-sözlü anlatıları­nı terennüm eden ozanlardan günümüze, Türkiye Cumhu­riyeti’ne bu konuda yüzlerce eser görmek mümkündür.

    Cumhuriyet döneminde özellikle İstanbul’da Beyazıt ve Babıâli çevresindeki kitapevleri Hz. Ali cenkname­lerini sıkça basmışlardır. Bu eserlerde Hz. Hasan, Hz. Hü­seyin, Hz. Fatıma, Muhammed b. el-Hanefi gibi önemli şahsi­yetler kahraman tipler olarak karşımıza çıkar. Kahramanlar daima iyiyi, güzeli ve doğrulu­ğu sembolize eder. Mücadele, inananlar ile kafirler arasın­dadır. Eserlerde müslim-gay­rimüslim çatışması görülür. Hem düzyazı hem de şiirsel olarak kaleme alınmış cenk­namelerden, daha çok düzyazı olanları cumhuriyet dönemin­de basılmıştır.

    2000’lere kadar Bâbıâli’de köklü kitapçılar tarafından da basılan bu halk kitapları evler­de, köy kahvelerinde, umuma açık mekanlarda yüksek sesle topluca okunan, halkın ve ai­lenin dinî-millî duygularına hitap eden ve çok satan bir ya­yın ekolü hâlini almıştır. Na­if görsel malzemeleri, zaman zaman savaş-kahramanlık te­malı kapakları, ucuz maliyet­li kağıt malzemesi, vurucu ve dikkati çekici isimleriyle tica­ri anlamda cazip bir yayın ko­lu olmuştur.

    Bâbıâli yokuşundan aşağı­ya inerken İran Konsolosluğu duvarına dayalı tezgahlarda teşhir edilerek satılan bu halk kitaplarına günümüzde artık rastlanmamaktadır. Birbirini hem içerik hem kapak hem de başlık olarak taklit eden, hatta “birbirinin korsanı” diyebi­leceğimiz bu cenknamelerin bazıları imzalı bazıları ise ru­muzlu olarak basılmıştır.

    No 11 Hazreti Ali Kıyamcılara Karşı
    “N. B.” kısaltmasını kullanan yazarın Hazreti Ali Kıyamcılara Karşı (1981);
    No 15 Hazreti Ali Yemen Cengi
    Selami Münir Yurdatap’ın Hz. Ali’nin Yemen Cengi (1981);
    No 12 Cemel Cengi
    Hazreti Ali ve Cemel Cengi
    (1981);
    No 16 Hazreti Alinin hilafeti ve Hazreti Osmanın kanlı gömleği
    Hazreti Ali’nin Hilâfeti ve Hz. Osmanın Kanlı Gömleği (1966);
    No 14 Muhammet Hanefi nin İntikamı
    İsimsiz yayımlanan Muhammed Hanefi Cenkleri
    (1941);
    No 17 Kesikbaşın İntikamı
    Hazreti Ali Zerrin Kalesinde, Kesik Başın İntikamı (1982) başlıklı kitapları…

    Bu tür kitapları firma imza­sını koyarak yayımlayan en bü­yük yayınevi İstanbul Maarif Kitaphanesi’dir. Çoğunlukla 48 sayfalık kitapçıklar halinde ba­sılan bu eserleri en son 1992’de Hazret-i Ali Cenkleri adı altın­da 448 sayfalık bir külliyat ola­rak basmıştır. Eserleri kaleme alanın yazılı olmadığı kitap, bu yayınevinin 1992’ye kadar bas­tığı bu tür kitapların biraraya toplanmış hâlidir.

    Bâbıâli’de başta İstanbul Maarif Kitaphanesi olmak üzere Emniyet Kitabevi, Sağ­lam Kitabevi, Ayyıldız Kitabe­vi, Ak Pınar Yayınevi, Bozkurt Kitabevi, Abdullah Şenyıl­dız Kitabevi gibi yayımcılar cenknamelerden bol bol bas­mış, halka ulaştırmıştır. Baskı adetleri ve baskı sayıları he­nüz bilgimiz dışında olan bu eserlerin toplu bir bibliyograf­yası da yoktur.

    Bâbıâli’de Selami Münir Yurdatap, Daniş Remzi Korok, G. Tanrıkulu, Muharrem Zeki Korgunal, Şadan Enis, Ala­attin Sağlam gibi imzalar bu eserlerin üretken yazarlarıdır. P. G., N. B., P. G., M. P., Ay ile Yıldız gibi rumuzlu imzalara da bu tür kitaplarda rastlanır. Bazıları hem içerik hem de ta­sarım olarak birbirilerinin kö­tü taklidi sayılabilecek eserler, ilginç kapaklı, din ve kahra­manlık içerikli, halk kitleleri­ne hitap eden ucuz halk kitap­ları olarak Bâbıâli tarihinde yerlerini almışlardır.

  • Cumhuriyetin öncü kadın dergisi: SÜS

    Cumhuriyetin öncü kadın dergisi: SÜS

    Cumhuriyetin ilanından birkaç ay önce yayın hayatına başlayan haftalık Süs dergisi; sayfalarında kadın yazarları öne çıkardı; özel konularıyla kadın hakları alanında bir çığır açtı. Nefis çizimli renkli kapaklarıyla cumhuriyetin öncü kadın dergisi, bu anlamda Türk kadınlarının da seslerinin duyurulduğu, bireysel olarak görünür oldukları ilk mecra oldu.

    Süs Mecmuası 55 Numaralı Kapağı

    Cumhuriyetin ilanından 4.5 ay önce, 16 Haziran 1923’te yayımlanma­ya başlanan haftalık Süs Kadın Mecmuası, 26 Temmuz 1924 tarihine kadar 55 sayı çıktı. Es­ki Türkçe derginin başyazarı Mehmed Rauf, mesul müdürü Hüseyin Remzi’ydi. “Haftalık Edebi Hanım Mecmuası” alt­başlığıyla çıkan derginin yazar kadrosunda, dönemin en önem­li kadın ve erkek edebiyatçıla­rı vardı. Bu ünlü isimler (kimisi sonraki soyadlarıyla) şunlardı: Güzide Osman, Güzide Sabri, Halide Nusret Zorlutuna, Hak­kı Neziye, Musahipzade Celal, Nezihe Muhiddin, Suad Derviş, Şükûfe Nihal, Abdullah Cevdet, Ahmet Haşim, Abdülhak Ha­mit Tarhan, Ali Ekrem Bolayır, Cenab Şahabeddin, Faruk Na­fiz Çamlıbel, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mehmed Emin Yur­dakul, Necdet Rüştü, Peyami Safa, Ruşen Eşref, Süleyman Nazif, Vedat Örfi Bengü, Yusuf Ziya Ortaç, Florinalı Nâzım, Fa­ik Ali Ozansoy, Celal Sahir Ero­zan, Selahaddin Enis, Hüseyin Cahid Yalçın.

    Derginin her sayısında, “Türk Kadını ve Kadınlık Âle­mi” başlıklı sayfalarda Türkiye ve dünyadaki kadın hareketine dair güncel bilgiler, “Yeni Mo­da” ve “Son Moda” sayfalarında özellikle Paris’teki gözde kıya­fetler ve o dünyadan haberler yer aldı.

    Süs, okurlarının karşısına iki formatta, iki farklı fiyatta çıktı. Biri renkli çizim, kapakla­rı kuşe kağıda baskılı lüks nüs­halar, diğeri renkli baskı kapak­ları olmadan basılan siyah-be­yaz ucuz nüshalar. Siyah-beyaz kapaklardaki ve dergi içindeki müthiş çizimlerde ise o sıralar­da henüz 19 yaşındaki genç ve yetenekli çizer Ratip Tahir’in imzası vardı.

    55 sayı çıkan eski Türkçe dergide 4 romanın da ilk tefrika metinleri yayınladı. Mehmed Rauf’un Karanfil ve Yasemin, Selahaddin Enis’in Zaniyeler, Suad Derviş’in Buhran Gece­si, Musahipzade Celal’in Sinan Çelebi romanları, okurlarla ilk defa Süs’te buluştu. Kadınların bireyselleşmesi ve toplum nez­dinde seslerinin duyulmasında 55 sayı çıkan Süs’ün etkisi bü­yük olacaktı. Süs, cumhuriyetin ilk kadın mecmuası olmasının yanısıra cumhuriyet kadınının da sesiydi.

    Derginin ilk sayısında “İki Üç Satır” başlıklı imzasız yazı, “Bir memleketteki resimli ga­zete çıkarmak için lazım olan mevaddan kağıt ve mürekkep gibi hatta en iptidailerinin bile iyilerini bulmak mümkün değil­dir. Orada zarafet ve nefasetin müsebbibi olan kadınlığa mah­sus (bahusus Süs namı altında) resimli bir gazete neşrine kalk­mak ne küstah bir cinnettir!” cümleleriyle, iyi baskı kalitesiy­le bir mecmua çıkarmanın zor­luğu vurgulanır.


    İLK SAYININ KAPAĞINDA…

    Halide Edip Hanımefendi ve Türk kadınının yeni imajı

    kutu1

    Mecmuanın 16 Haziran 1923 tarihli ilk sayısının kapağında Ha­lide Edip Adıvar vardı. Fotoğrafın altında “Ateşten Gömlek müellifi Halide Edib Hanımefendi” yazılıy­dı. Kapaktaki fotoğrafta da profil­den çekilmiş daha sanatsal ve sivil yaşamın içinden bir Halide Edip portresi okura sunuluyordu. Artık savaş bitmiş ve cumhuriyetin yan­kısı yeni Türkiye’de iyiden iyiye kendini hissettirmişti. Türk kadın­ları Süs’ün kapaklarında artık ede­bi, sanatsal, toplumsal yetkinlikle­riyle arz-ı endam etmeye başlaya­caktı.


    TÜRK KADINI İK DEFA SİNEMADA

    ‘Ateşten Gömlek’ filminde Bedia Muvahhit ve Hakkı Bey

    kutu2

    Yine ilk sayıda “Türk Kadını” adlı kö­şesinde Hamdullah Suphi ile yapılan bir röportaj vardır. Ayrıca “Zevceler için en büyük tehlike” başlıklı bir yazı; “Kadın­lık Âlemi ve Haftanın Modası” köşesi; Suad Derviş’in eserlerinin tanıtıldığı bir başka makale göze çarpar.

    Türk sineması için olduğu kadar Türk kadını için de çok önemli bir yapım olan ve bir Türk kadınının ilk defa bir film­de yer aldığı “Ateşten Gömlek” de Süs’ün ilk sayısında kendisine yer bulur. Hali­de Edip’in yazdığı, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği, Bedia Muvahhit ve Hakkı Ne­cip’in başrollerini paylaştığı film, dergi­de “Bedia Muvahid Hanım Ateşten Göm­lek Filminde” başlığıyla yer alır. Kemal Film’in yapımcılığını üstlendiği filmden, Bedia Muvahhit ve Hakkı Necip’in bir­likte görüldüğü bir kare kullanılmıştır.


    2. SAYIDA OKURA TEŞEKKÜR

    İlk sayı yok satınca: ‘Arz-ı şükran ederiz’

    Derginin 23 Haziran 1923 tarih­li ikinci sayısının ikinci sayfasında “Arz-ı Şükran” başlığıyla okura bir te­şekkür sunulmuştu. İlk sayıdaki kağıt ve mürekkep yokluğunun getirdiği zorluklar, okurun muazzam ilgisiyle kendini şükrana ve mutluluğa bırak­mıştır: “Süs, umum-u ka­rileri tara­fından gös­terilen emsalsiz rağbete nasıl edayı şükran edeceğini bilemiyor. Cumar­tesi sabahı neşr olunan ilk nüshanın Pazar günü öğleyin tek bir mevcudu kalmamıştı; ikinci defa tabı mecburi­yet görüldü. Bu fevkalade alaka ve te­veccühe tamamıyla isbat liyakat için son derece çalışmak bi­zim için pek tatlı bir va­zife oldu. Arz-ı şükran ederiz”.

    kutu3a
    01961_00002_1339R0423_40752.pdf

    DERGİNİN UNUTULMAZ 14. SAYISI

    Kapakta Latife Hanım ve Galibe Hanım

    kutu4a
    kutu4

    İlk sayıda Halide Edip Ha­nım’ın ardından, dönemin en üretken kadınları derginin kapağında yer almaya devam etti. Süs’ün kapağında sırasıy­la şu cumhuriyet kadınları yer almıştı: “Feride Hanım, Hali­de Nusret, Medine Mehmed, Suad Derviş, Lüsyen Hanım, Güzide Osman, Bedia Mu­vahhid, Afife Hanım, Nazire Sedad, Münire Hanım, Nihai Rauf, Suad Safa, Muazzez Yu­suf Hanım, Tamburi Faire Ha­nım, Nezihe Muhiddin, Hülya Hanım, Semiha Sırrı Hanım, Neyyire Neyir, Nermin Ha­nım, Şadiye Vefik, Hale Salih”.

    Süs’ün 10 Eylül 1923 tarihli 14. sayısının kapağı da litera­türe geçen kapaklarından bi­ri oldu. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın eşi Latife Hanım ve Ali Fethi Okyar’ın eşi Gali­be Hanım’ın Çankaya Köşkü bahçesinde yanyana verdikleri fotoğraf kapaktaydı. Bu, Latife Hanım’ın Türkçe bir dergide kapak olduğu ilk yayınlardan biriydi. Cumhuriyetin ilanına 1 ay kala, derginin kapağında cumhuriyetin kurucu kadro­sunun eşleri sosyal yaşamdan bir fotoğraflarıyla yer almıştı. Fotoğrafın altında şöyle yazıl­mıştı: “Latife Mustafa Kemal ve Aliye Fethi Hanım efendi­ler”. Ayrıca bu sayının içeri­sinde Mithat Ömer’in yazdığı “İlim İçin” şiiri Mustafa Ke­mal Paşa ve Latife Hanım fo­toğraflarıyla sunulmuştu.


    GÖRSEL BİR ŞÖLEN

    İlk sinema reklamları

    Dergi, yerli film çeken sine­macılarımızın ve sinema sa­lonlarının en çok reklam ver­diği mecralardan biridir. Aynı zamanda haftalık sinema bül­tenleri de Süs’te yer alıyordu. Kemal Film, Kışlık Mısırlıoğ­lu Halk Sineması ve Elham­ra Sineması’nın filmlerinin tanıtımları Süs’teydi. Özellik­le Elhamra Sineması’nın der­ginin arka kapağında yer alan renkli çizim reklamları müt­hiş bir görsel şölen ve reklam tarihimiz açısından da mu­azzam bir örnektir. Onlardan birinin, “Çıplak Kadın” filmi­nin Süs’ün arka kapağında yer alanı renkli reklamında, üstte “En yüksek sanat bediaları­nın meşhuru” ve onun altında “Elhamra Sineması” yazmak­tadır. Onun altında sağdan sola “Bu Hafta ‘Çıplak Kadın’ Oynanacaktır” ifadesi ve en altta şu diyalog vardır; “-Çak­mağım nasıl çabuk ateş alıyor değil mi? – Evet, sana benze­miyor”.

    kutu5 Elhamra Sineması Aşkın Hileleri Filmi Reklamı.
    Bu Hafta ‘Çıplak Kadın’ Oynanacaktır” ifadesi ve en altta şu diyalog yer almaktadır; “-Çakmağım nasıl çabuk ateş alıyor değil mi? – Evet, sana benzemiyor
    kutu5a çıplak kadın Filmi Elhamra Sineması Reklamı

    KADINLARA SPOR ÖNERİLERİ

    Terbiye-i bedeniye için bu hareketleri ihmal etmeyin

    kutu6

    Derginin 50. sayısında “Ka­dınların Terbiye-i Bedeniye­si İçin” başlıklı 2 sayfalık yazı, kadınlara spor yapmanın ve vücudu güzelleştirmenin öne­mini fotoğraflı basit cimnastik hareketleriyle anlatmıştı.

    Yazı şöyle başlıyordu: “Hem sıhhati temin, hem hüsnü tez­yid (güzelliği artırma) ve hem şekli tezyin (şekli güzelleştir­me) için hanımların ne yapma­sı gerekir?” Yazıda bir İngiliz beden terbiyesi mualliminin görüş ve önerilerine yer veril­mişti. Latif bir gerdana sahip olabilmek için yapılması gere­ken “Çene göğüse temas edin­ceye kadar başı tekrar öne ge­tirmek”ti.

    Bir başka yerde ise “Me­melerin inkişafını temin (öne çıkarma) için kadınlara şu for­mül önerilmişti: “Kolları uzat­malı; öyle ki omuzla bir hat hi­zasında dimdik dursun…”


    NEVSAL-İ EDEBİ 1340

    Okurlara harika bir hediye: ‘Pek yeni tarzda Yıllık 1924’

    kutu7

    Derginin ilerleyen sayı­larındaki reklamlar arasın­da dikkati çekici bir örnek de Nevsal-i Edebi 1340’tır (Edebi Yıllık, 1924). Süs mecmuası da o vakitler kimi dergilerin yaptığı gibi “yıllık çıkarma” modasına uymuş ve Ratip Ta­hir’in henüz 20 yaşında büyük bir ustalıkla kapak ve bütün iç sayfa çizimlerini resmettiği, Mehmed Rauf’un yönetimin­de dönemin en özel edebi yıl­lıklarından birini yayımlamış­tır. Bu yıllık, Süs’e abone olan okurlara da hediye olarak ve­rilmiştir. Süs’te bu yıllık için yayımlanan reklamların bi­rinde, erotik edebiyatın en sı­radışı ve cesur kalemlerinden Mehmed Rauf zenne kıyafeti ile çizilmiştir. Altında da şöyle yazmaktadır: “Süs başmuhari­ri Mehmed Rauf Bey”.

    Süs’te ki Nevsal-i Edebi’nin reklamı da şöyledir: “Nev­sal-i Edebi: Kemal-i faaliyetle basılıyor. Münderecat meya­nında üstad-ı azam Abdülhak Hamid Beyefendi’nin pek ye­ni bir tarzda manzum ve latif hikayeleri vardır. Daha başka, üstad-ı bülend Cenab Şeha­bettin, Faik Ali, Celal Sahir, Halide Nusret, Güzide Osman, Selahaddin Enis, Mehmed Ra­uf Bey’lerin hikayeleri, şiirleri vardır. Senenin en şık en zen­gin ve ucuz eseri olacaktır”.

    kutu7a. Süs_ün Nevsal-i Edebi Yıllığından. Sol alta Buse yazılı. Sağda Aşk Sesleri şiiri.
    kutu7c. Süs Mecmuası_nda Nevsal-i Edebi Reklamı Mehmed Rauf Zenne Kıyafetiyle
  • ‘Murderpedia.org’un ‘faili malum’ katilleri ve cinayetin estetize edilişi

    Gündüz yüzlerce insanı “fırınlayan” sorumluların geceleri eşleri ve çocuklarıyla uyumlu (!) bir aile yaşamı sürdürebildiklerini öğrendik. Bizde ise Abdi İpekçi’den Bahriye Üçok’a tanışmadığım, Uğur Mumcu’dan Bedrettin Cömert’e tanıştığım değerli insanları bir takım “görevliler”e öldürttüler. Murderpedia.org’ta listeye giren kimlikleri belli katiller ve bizdeki kurbanlar.

    Varlığından haberim yeni oldu, meğer bir “Murder­pedia” varmış! Ansiklo­pedist geleneğe benim gibi ana uçlarından birinden bağlı yaşa­yanlar açısından değerli kaynak: Murderpedia.org’un içeriği zen­gin, arama motoru ayrıca ülke­lere göre de düzenli olduğu için Türkiye’ye hemen baktım: En az 18 kişiyi öldürdüğü bilinen Ya­vuz Yapıcıoğlu; “Artvin canava­rı Adnan Çolak; 10 kişinin ölü­münden sorumlu Ali Kaya ve “yamyam” Özgür Dengiz listeye girmeye ‘hak’ kazananlar.

    Kaynağa, Julian Carlton’u yoklarken denk geldim: Frank Lloyd Wright’ın Taliesin I’inde çalışırken, mimarın eşi ve 2 ço­cuğu başta olmak üzere 7 kişi­yi baltayla öldüren ve evi yakan Barbadoslu. Cinayetten 2 gün sonra bulunmuş saklandığı kö­şede; asit içtiği ve yemeği red­dettiği için 53 gün sonra hapisa­ne hücresinde ölmüş. Arada tek kelime etmemiş. Eşi, olay günü­nün gecesi trenle Chicago’ya git­meye karar vermiş olduklarını söylemiş. Anlaşılan bir tür cin­net geçirmiş.

    Cinayetlere, seri katillere ve toplu katliamlara ayrılmış veritabanı, Murderpedia.org’a Türkiye’den de 4 katil girmeye “hak” kazanmış.

    Cinayet ile cinnet arasındaki köprü sis içinde. İşin içinde hem taşma hizasına ulaşan bir şiddet birikimi, yoğunlaşması sözko­nusu hem bir tetiklenme -kısa devre yapan. Maktûl(ler) hazır­lanandan habersizler. Papin Kar­deşler olayındaki gibi, sınıfsal uçurum bir aymazlık yaratıyor besbelli; felaketin gelmek üzere olduğu okunamıyor.

    Öldürme güdüsü insana iç­kin mi? Felsefenin, insanbilimin, ruhbilimin “Kabil kompleksi”­nin etrafında dönüşleri bu yoru­mu güçlü kılar nitelikte. Teolog­ya bağlamında da benzeri yak­laşım göze çarpıyor; bir hadiste “Haksız yere öldürülen hiçbir kimse yoktur ki onun kanından Âdem’in birinci oğluna bir pay ayrılmasın” deniyor: “Zira cina­yeti âdet edenlerin ilki odur”.

    Hadis iki açıdan düşündü­rücü: Haklı-haksız yere öldür­me ayrımı nedeniyle ve “cinaye­ti âdet etmek”ten sözettiği için. Öldürmek fiilinin bengi cephele­ri bunlar.

    “Seri katil”lerin önemli bir bölümünde istek motifi öne çı­kıyor: Öldürme arzusu altedile­mez boyuta vardığında hareke­te geçiliyor. “Murderpedia”ya giren yerli modellerin tümü sağ yakalanmış; uzun hapis yıllarını öldürmeksizin nasıl geçirdikle­rinin onlara sorulup sorulmadı­ğını bilmiyoruz. Denetim altına alınabiliyor mu taşkın öldürme arzusu?

    Lager’lerde nihai çözüm ka­rarını alanlar, o kararı sahada milyonlarca kurbanı günbegün öldürerek uygulayanlar, öldür­me/k eyleminin sıradanlaştırıl­ma eşiğini zorlamışlardı: Bel­gesellerden, gündüz yüzlerce insanı “fırınlayan” sorumluların geceleri eşleri ve çocuklarıyla uyumlu (!) bir aile yaşamı sürdü­rebildiklerini öğrendik. Üstelik cellatlık, o cellatların mesleği bi­le değildi.

    Edebiyat ve sinema, kurma­ca-gerçek tartısında, “suç dünya­sı”nı eşelerken öldürme tutku­suna yer yer sapkın vurgular­la geniş yer açar oldular. Papin Kardeşler olayının doğurduğu yapıtlara, Rakip’in kitabına ve filmine, Gide’e ya da Melville’e sokuldum yılların içinde; son dö­nemin yapımları irkilterek çekti beni: “Kuzuların Sessizliği”nden “Seven”a, “No Country For Old Men”den “The House that Jack Built”e, giderek öldürmenin es­tetize ediliş biçiminin ürkütücü bir aşamaya vardırıldığını düşü­nüyorum.

    Cinayetin Türkiye hâli Abdi İpekçi’den Bahriye Üçok’a, Uğur Mumcu’dan Bedrettin Cömert’e Türkiye’nin siyasal cinayetleri, topluma çok şey kaybettirmiş; hiçbir şey kazandırmamıştı.

    De Quincey’in Güzel Sa­natlardan Biri Olarak Cinayet’i (1827) sol anahtarını simgeli­yor bu konuda. Karındeşen Ja­ck’ın ülkesinden ve dilinden gelmiş derin bir ses. Ama Ka­bil’den Carlton’a, oradan Yapı­cıoğlu’na gelen hayvansı çizgiyi asıl Poe’nun öyküsünde buluyo­ruz: Morg Sokağında Cinayet’in (1841) içinde duruyor insanın hayvana teğet hali.

    Pablo Sorrentino’nun, İtal­ya’nın siyasal yaşamında kilit rol oynayan Andreotti’yi kuşatan, ne yazık ki “La Grande Bellezza” ayarında olmayan “Il Divo”sunu (2008) izlerken, yarım yüzyıl bo­yunca çizmeyi allak bullak eden siyasal cinayetlerin Türkiye’de­ki ‘karşılık’larını düşündüm ister istemez: Gençliğimin bir bölü­ğünü kurşun vızıltıları arasında geçirdim; Abdi İpekçi’den Bah­riye Üçok’a tanışmadığım, Uğur Mumcu’dan Bedrettin Cömert’e tanıştığım değerli insanları bir takım “görevliler”e öldürttüler.

    Ölüm’ün o cephesinin Ha­yat’ımıza ne ölçüde etkisinin olduğunu ölçebildik mi? Bu so­ruyu bir değişkeniyle birlikte ya­nıtlamaya çalışmak gerekir: Öl­çülebilir miydi?

    2017’de, uzun ara sonrası ya­yıncılığa etkin biçimde dönünce kitaplarını yayımlamaya başla­dım: Üçok, Kışlalı, İpekçi; belki yakında bir-iki kurbanın kitabı daha…

    Kurban idilerse, ne adınaydı? Kayıpları toplumlarına -çok şey kaybettirmiş- hiçbirşey kazan­dırmamıştır.

    Ölüm korkusu, çünkü, bir ka­zanım değeri olamaz.

  • Türk seyyahların gözüyle bir zamanlar Afganistan

    Bugün Taliban’ın büyük oranda kontrol ettiği Afganistan, 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başında Türk yazarlar için sıradışı bir rotaydı. Türkiye’den Afganistan coğrafyasına yapılan ilk seyahatler o dönemde gerçekleşti. Türk okurunun pek bilgi sahibi olmadığı Afganistan üzerine 3 farklı seyahatname yazıldı. Kültürü, mimarisi, dinî ritüelleri, liderleri ve Türkiye’ye olan ilgileriyle 100 yıl önceki Afganistan.

    HİNDİSTAN VE SİVAT VE AFGANİSTAN SEYAHATNAMESİ – 1883

    Afgan halkı, genellikle Sultan Abdülhamid’e duacıdır

    2.Abdülhamid devrinde konsolos olarak Afganistan’a gönderilen Ahmed Hamdi Şirvani’nin 1877’den itibaren izlenimlerini biraraya getiren kitap, bu ülkeyle ilgili Türkiye’de basılan ilk eser. 293 sayfada, gerek iktisadi gerekse siyasi durumla ilgili gözlemler…

    Ahmed Hamdi Şirvani’nin (? – 1890) yazdığı Hindistan ve Sivat ve Afganistan Seyahatnamesi (1883), Türkçede Afganistan üzerine basılan ilk eser. 2. Abdülhamid devri din adamlarından Ahmed Hamdi Şirvani, 1877’de Hindistan’ın Peşaver şehrinde şehbender (konsolos) olarak görevlendi­rildi. Görevi sırasında Hindistan, Svat ve Afganistan’da şehirciliği, tarihî eserleri, dinî ritüelleri, örf ve adetleri inceleyen 293 sayfalık bir kitap yazdı. Kitabın sonunda ek olarak bir adet İngilizce, Sanskritçe, Eski Türkçe alfabe levhası ve Hindistan haritası bulunuyordu.

    Kitapta Şirvani’nin rotası önce Hindis­tan’dan başlar; oradan kuzeybatıya doğru Pakistan’a ve nihayet Afganistan’a ulaşır. İlk durak Kabil’dir; “Afganistan’ın payitahtı Peşaver’in iki yüz yirmi kilometre garbında (batısında) ve otuz dört derece on dakika arz-ı şimalinde (kuzey enleminde) kain (bulunan) binası yirmi asırdan mütecaviz (yirmi asırdan beri) etraf ve derunu bağ ve bahçelerle müzeyyin (süslü) Kabil şehridir ki derununda (dahilinde) cereyan eden Hotan namında bir nehri dolaşır”.

    Kabil’in geçmişten günümüze liderlerin­den bahseden Şirvani, şehirdeki tarımcılığa da değiniyor: “Afganistan’ın Kabil cihetinde bulunan arazide meyve ve kavun karpuz gayet âlâ olur. Meşhur olan üzümleri nihayet derecede latif ve tatlı olur”. Afgan halkının lisanlarından da ayrıntılı bir şekilde bahseden yazar; Gazni, Herat, Kandahar, Badahşan şehirlerini de gezerek buradaki izlenimlerini anlatıyor.

    Ahmed Hamdi Şirvani’nin Kandahar’da Afgan halkının Rus, İngiliz ve Osmanlılara dair görüşlerine dair izlenimi ise şöyle: “Rusya’nın daima Afganistan’a gelen sefirleri İngilizlerin kıtal-i sabık hatırlardan (eski savaş hatıralarından) çıkamayacağını ihtar ile Afganların İngilizler hakkında nefretlerini ve kendileri hakkında muhabbetlerini celbe çalışmaktan (kendi taraflarına çekmekten) bir an geri durmuyorlar ise de yine ahali alelumum (genellikle) İslâmiyeyi devlet-i ali­yeye izhar-ı hulus etmekte (dostluk etmekte) oldukları gibi, öteden beri ebben ve cedden (babadan ve sülaleden) Afganistan padişahı bulunan Şir Ali Han’ın hilafeti mukaddiseyi İslâmiyeye ibraz ettiği sadakat ve hulusuna hutbe ve vaazlara bu mülkün asıl sahibi olan halifeyi Müslimin ve emîrü’l-mü’minîn ‘Sul­tan Abdülhamid Han’ efendimiz hazretlerine duacıdır”.

    KÜÇÜK SEYAHATLER: AFGANİSTAN – 1903

    İlk Türkçe gezi rehberlerinden…

    Ahmed İhsan Tokgöz tarafından derlenen 29 sayfalık broşür, Çin- Afganistan-Hindistan-Amerika konulu 4 kitapçıktan oluşan serinin ikincisi. Kabil, Azize, Kandahar ve Herat şehirleri, “Hindistan’ın Anahtarları” olarak bir bölüm başlığı yapılmış.

    Gazeteci ve yayıncı Ahmed İhsan Tokgöz (1868 – 1942), 1903’te Küçük Seyahatler başlığıyla kendi matbaasında 4 broşürlük küçük bir seyahatler dizisi yayımlar. Çin’e Seyahat ile başlayan dizi, Afganistan kitabı ile devam eder, Hindistan Seyahatinden: Bombay Şehri ve Amerika Seyahatinden: Şikago Şehri kitapçığıyla son bulur.

    Bu serinin ikinci kitabı olan Küçük Seyahatler: Afganistan kitabı 1903’te 29 sayfalık bir broşür olarak yayımlanır. Kitapların üzerinde yazar ismi bulunmaz. Ahmed İhsan Bey’in çeşitli kaynak­lardan derlediği erken tarihli ilk gezi rehberlerin­dendir. Kitabın “Medhal” başlıklı giriş yazısında Afganistan’a ve kitabın içeriğine dair şu ifadeler yer alır: “İngiltere ile Rusya hükümetlerinin Asya kıtasında malik oldukları kıtaatı beraberinden tef­rik eden (ayıran) Afganistan, Fransa daha doğrusu Almanya büyüklüğünde bir kıtadır. Şarktan garbe doğru takriben 690 kilometre arzı, şimalden cenuba doğru 740 kilometre vardır. Afganistan’ın şimal tarafında Hind Dağları hakimdir. Şarkta Sü­leyman Dağları, Hindistan’a hakim durumdadır”.

    Kitap şu bölümlerden oluşur: “Afgan Geçitle­ri, Kabil Geçidi, Bulan Geçidi, Afganistan Ahalisi, Hindistan’ın Anahtarları: Kabil, Azize, Kandahar, Herat”.

    RESİMLİ AFGAN SEYAHATİ – 1909

    ‘Kuru kuruya sevenler de bir nebze olsun bilgilensin’

    Afgan Devleti’nin işbirliğiyle 1906’da gerçekleşen geziden sonra Mehmet Fazlı Bey’in kaleme aldığı 105 sayfalık kitap, “fakat gariptir ki bugün bu hükümet hakkında hemen hiç kimsede doğru bir fikir, malumat-ı hakikiye yoktur” diyerek, ülkenin iktisadi-siyasi düzenine dair ilk elden bilgiler veriyor.

    Eski Türkçe üçüncü ve son Afgan seyahatnamesi, bizzat Afgan Devleti’nin işbirliği ile organize edilen bir heyet gezisi sonucu ortaya çıkmış. Habibullah Han’ın 1901’de Afganistan hükümdarı olmasından sonra devlet kademesinde yer edinen, Şam’da ve İs­tanbul’da eğitim görmüş ve Türk halkına büyük sempati besleyen Muhammed Han Tarzi; Türkiye’den Afganistan’a aydın, bürokrat ve yazarlardan oluşan bir heyetin gelmesi ve deneyimlerini paylaşması için vesile olmuş. Türki­ye’den Afganistan’a giden heyetin aydınlar kadrosunda Mehmet Fazlı, Hü­seyin Hüsnü, Ali Saver, Mehmet Efendi, Ali Fehmi ve Münir İzzet yer almaktadır.

    O sırada Mısır’da sürgün bir Jöntürk olan Mehmet Fazlı Bey, Afganistan seyahatini ve burada yaşadığı deneyim­leri 1909’da yayımlanan 105 sayfalık Resimli Afgan Seyahati kitabında anla­tır. Mehmet Fazıl Bey ve arkadaşlarının yolculuğu 2 Ekim 1906’da başlar; yol giderlerini Afgan hükümeti karşılamış­tır. Rusya, Azerbaycan, Türkmenistan ve İran üzerinden Afganistan’a trenle gidi­lir; karayolu ile batıdaki Herat şehrinden ülkeye girilir.

    Kitap, Afganistan hükümdarı Habi­bullah Han’ın üniformalı bir fotoğrafı ile başlar. Altına kendisi için “Alem-i İslâm’ın intibahı (uyandırıcısı): Afganis­tan Emiri” notu düşülmüştür. Kitapta ikinci fotoğraf ise Türk heyetinin Afga­nistan’a gelmesini sağlayan Muhammed Han’ındır; fotoğrafın altına kendisinin misafirperverliği ve üretkenliği not düşülmüştür. Bu iki fotoğraftan sonra Mehmet Fazlı Bey’in “İfade-i Meram” önsözüyle başlayan kitap şu bölümler­den oluşur: “Afganistan Seferi, Herat, Mevki-i Coğrafisi, Meşhur Şehirleri, Siyasi Teşkilatlanması, Afganistan’da­ki Unsurlar, Afgan Ordusu ve Huzura Kabul, Bayram Namazı, Derbarm, Çeşn Geceleri”.

    Afganistan Emiri Habibullah Han Afgan Mekteb-i Harciyesi’nde askerlerin kıyafetleri.

    Mehmet Fazlı Bey, yazdığı kitabın amacını şöyle özetler: “Afganis­tan’ın bu genç ve dinç hükümeti hakkında hemen bütün Cihan-ı İslâmiye’de bir teveccüh, bir muhabbet vardır. Hususuyla Osmanlılar umumiyetle bu diyar ve hükümet için pek büyük bir his takdir, teveccüh ve ihtiram beslerler. Fakat gariptir ki bugün bu hükümet hakkında hemen hiç kimsede doğru bir fikir, malumat-ı hakikiye yoktur… Umarız ki Afganistan kitabımız oralara dair etraflı bilgisi olan ilim adamları ve araştırmacılara şevk ve gayret, hiç bilgisi olmayıp kuru kuruya sevgi ve yakınlık besleyenler için de bir nebze olsun bilgilenme sebebi olur”.

    Kabil’deki Afgan sazendeleri, Afganların ordu kıyafetleri de kitap içinde büyük boy olarak ka­liteli bir baskıyla yer alır. Kitabın “Meşhur Şehirleri” bölümünde Kabil, Kandahar, Gazne ve Belh şehirleri konu edinilmiş, Kabil için için “Dar’ül-Sultana-i Kabil” ifadesi kullanılmıştır.

    “Mevki-i Coğrafisi” bölü­münde şöyle denmiştir: “Afgan ahalisi ziraate pek gayretlidir. Münbit (bereketli) vadilerde buğday, arpa, mısır, çavdar, darı, nohut, pirinç, şeker kamışı, afyon, pamuk, vesaire zirai olunmak­tadır. Türkistan’da, Herat’ta ve Kandahar’da ipek hasılatı her sene tezayüd etmektedir (çoğalmakta­dır). Meyve yetiştirmek husunda kabiliyetleri de fevkaladedir. Bahçecilik hususunda dahi hayli terakki etmişlerdir”.

    Kabil’de millî Afgan sazendeleri Bir Türk Pazarı gravürü.

    “Afganistan’daki Unsurlar” bölümünde ülkenin o yıllar itibariyle 7 milyon nüfusu olduğu belirtilerek; “Badağşan, Türkis­tan vilayeti tamamıyla Özbek ve Türkmen ve Taciklerden ibaret olduğundan tahminen 1 milyon kadar Türk vardır. Müslüman ve cümlesi Sünni mezhebindedir” ifadelerine yer alır.

    “Afgan Ordusu” bölümünde de askerî unsurları şu şekilde anla­tılmıştır: “Afganistan’da meskun (yerleşik) ahalinin hemen cümlesi cesur ve fevkalade meşakkı seferi­yeye silahşör ve cengaver insanlar olduğundan Afgan ordusunun me­ziyet-i askeriyesi fevkaladedir. Hi­damet-i askerîye (askerî hizmetler) henüz Avrupa Devleti’nde olduğu gibi sınıflara, kadrolara taksim olunmamış ise de, zabit yetiştirme­ye mahsus mektebin küşadından (açılışından) sonra ordunun bu noksanı nazar-ı itibara alınarak re­dif ve müstahfız kadroları derdest teşkil bulunmakta idi”.

  • İlk Türkçe kitap Ermeni harfleri ile basıldı

    Ermeni harflerini okuyabilen, eğer Türkçe bilmiyorsa yazılanı anlayamaz; Ermeni alfabesini bilmeyen biri de, metin Türkçe olsa da okuyamaz. Bu nadir ve unutulmaya yüz tutmuş eserler, bir dönem aynı coğrafyada birlik-beraberlik içinde yaşayan iki milletin ortak kültürünü yansıtıyor. 1942’deki son örnek, tehcirden sonra ABD’ye giden Ermenilerin hâlâ Türkçeden vazgeçmediklerinin kanıtı.

    Türkçe yazımda Erme­ni alfabesi, 14. yüzyıldan itibaren yazma eser­lerde, 18. yüzyıldan itibaren de basılı eserlerde kullanıldı. 1915 sonrası kullanımı giderek aza­lırken, bilinen son kitap 1968’te Arjantin-Buenos Aires’te ya­yımlandı.

    Ermeni harfleriyle yazı­lan ancak okunuşu Türkçe olan eserleri kapsayan Ermeni harfli Türkçe edebiyat, “araf­ta kalmak” deyimini en çok hak eden yazı dillerinden biri. Ermeni harflerini okuyabilen, eğer Türkçe bilmiyorsa yazılanı anlayamaz; Ermeni alfabesini bilmeyen biri de, metin Türk­çe olsa da okuyamaz. Ermenile­rin ve Türklerin ortak buluşma, kaynaşma noktası olabilecek bir edebiyat, gün geçtikçe kaybolu­yor, giderek unutuluyor.

    Akabi Hikayesi kitabının kapağı. Üstte “Ermeni Harfli Türkçe Akabi Hikayesi”, altta “Kostantinopolis”, onun altında da basım yeri olan “Mühendisoğlu Tabhanesinde 1851” yazılı.

    İşte 20. yüzyılın ilk yarı­sına kadar edebiyatımızın ve sosyal yaşamımızın önemli bir parçası olan Ermeni harfli Türkçe eserlerden 10 madde­lik bir seçki.

    YENİ ERMENİCE DİLBİLGİSİ

    Yıl 1727: Alfabe Ermenice kitap Türkçe!

    ERMENİ harfli Türkçe basılı ilk kitap 1727’de yayımlandı. Mikhitar Sepasdatsi’nin Vene­dik’te basılan 149 sayfalık Yeni Ermenice Dilbilgisi kitabı bir sözlük niteliğindeydi. Bunu, 3 yıl sonra İstanbul’da basılan Kevork Mikhlayim’in Hisus Krisdos Efendimizin Tertemiz Doğumuna Dair Nutuk ve Çar­mıha Gerilme Ahdı adlı kita­bı izledi. 64 sayfalık kitap ay­nı zamanda Türkiye sınırları içinde basılan ilk Ermeni harf­li Türkçe kitaptır.

    Günümüzde, Hasmik Ste­panyan’ın Turkuaz Yayınla­rı’ndan çıkan Ermeni Harfli Türkçe Kitaplar ve Süreli Yayınlar Bibliyografyası (1727 – 1968) konuyla ilgili temel kaynak kitaplardan biri. Ste­panyan burada “Dünyanın yaklaşık 50 şehrinde, 200 ka­dar basımevinde yayımlanan kitapların sayısı 2.000’i geç­mektedir” diyor.

    AKABİ HİKAYESİ – 1851

    İlk Türkçe roman Ermeni harfleriyle yazıldı

    İLK Türkçe roman olan Akabi Hika­yesi 1851’de Ermeni harfleriyle ya­zıldı ve basıldı. Vartan Paşa (Hos­vep Vartanyan) tarafından yazılan roman, 1872’de eski harfli Türkçe (Osmanlıca) olarak yayımlanan Ta­aşşuk-ı Fitnat’tan tam 21 yıl önce ya­yımlanmıştı. Avusturyalı Türkolog Andreas Tietze’nin “Türkiye’de ya­zılmış ve basılmış hakiki ilk modern roman” olarak nitelendirdiği bu eser, İstanbul’un gelenekleri, adetleri, eğ­lenceleri ve sayfiye yerlerini de oda­ğına alarak Ermeni Katolik Hagop ile Ermeni Ortodoks Akabi’nin mutsuz aşkını konu edinir. 19. yüzyılın tam ortasındaki bu roman, edebiyatımı­zın milat noktalarından biridir.

    106 numaralı gazetenin ilk yazısının başlığı: Mevatta Hususiye. Şahıs mülkiyeti üzerine belediyede yaşanan anlaşmazlıkların çözümü üzerine bir makale (1286 Zilkade 13 – 1870 Fetrvar 2 Pazar ertesi)

    HÜDAVENDİG AR – 1870

    Bursa’da çift dilli gazete

    BURSA 19. yüzyılda Ermeni nüfusun da yaygın olarak yaşa­dığı şehirlerden biriydi. Öyle ki Bursa’da çıkan 4 sayfalık Hü­davendigar gazetesinin bu ilk dönemi çift dilli olarak devam etmiştir. Gazetenin iki sayfa­sı eski harfli Türkçe, iki sayfası ise Ermeni harfli Türkçe ola­rak yayımlandı. Hüdavendigar, Bursa Vilayet Matbaası’nda ba­sılıyordu.

    1875
    1880 yıllarına ait Ermeni, Osmanlı ve Rum harfleriyle Türkçe olarak yazılmış sigara kağıtları.

    GEYİKLİ – 1875-80

    Tütün ambalaj kağıdı 3 dilli yazıldı

    19. YÜZYILIN ikinci yarı­sında sigara ambalaj kağıtları­nın Osmanlı toplumunda yay­gınlaşmasıyla, Ermeni harfli Türkçe metinlere gerek sigara kağıtlarının ambalajında ge­rekse ambalaj kapaklarının içinde rastlanıyordu. Osmanlı Devleti’nde ilk sigara üretimi­ni yapan şirketlerden biri olan Balıkpazarı’ndaki Geyikli Siga­ra Firması’nın 31 Mayıs 1875 tarihinde bastığı Osmanlı, Rum ve Ermeni harfli Türkçe üç dilli sigara ambalaj kağıdı, bu türün ilk örneği. Geyikli Sigara Kağı­dı’nın görselinde alamet-i fari­kası olan geyik resmi ve Erme­ni harfli Türkçe olarak “Ba-İm­tiyaz-ı Mahsus” ve “Balıkpazarı içerisinde No: 29” yazısı yer alı­yor. AT Co. Sigara Firması’nın ise 22 Temmuz 1880’de bastığı sigara kağıdı ise yine Osmanlı, Rum ve Ermeni harfli Türkçe olarak “İmtiyaz-ı Mah­sus 22 Yuilis 1880 ve Hasır İskelesi Tütün Gümrüğünde No: 14” yazısına yer veriyor.

    Jules Verne’in 1893’te İstanbul’da basılan Ermeni harfli Türkçe Gizli Ada
    kitabı. Yukarıda Jules Verne, onun altında Gizli Ada yazılı.

    KAPTAN HATERAS’IN SERGÜZEŞTİ – 1877

    Jules Verne’in eseri yazar hayattayken…

    OSMANLI döneminde Erme­ni harfli Türkçe olarak 5 Ju­les Verne çevirisi yayımlandı. İlki, 1877’de Bursa’da basılan 256 sayfalık Kaptan Hate­ras’ın Sergüzeşti’dir. Eser, ori­jinal Fransızca (Les Aventures du Capitaine Hatteras-1866) basımından sadece 11 yıl son­ra Ermeni harfleriyle Türkçe olarak piyasaya çıkmıştı. Aynı eser, bu defa farklı bir çeviriy­le -yine Ermeni harfli Türkçe-İstanbul’da 463 sayfa olarak basılmıştır. Aynı şekilde bası­lan üçüncü Jules Verne eseri, 1892’de İstanbul’da çıkan 408 sayfalık Denizler Altında Yir­mi Bin Fersah’tır. Dördüncü kitap 1893’te İstanbul’da ba­sılan 438 sayfalık Gizli Ada, beşinci kitap ise 1893’te İs­tanbul’da basılan 288 sayfalık Seksen Günde Devri Alem’dir.

    FELEK – 1882

    İlk popüler tarih dergilerinden

    1882-1887 arasında İstan­bul’da çıkan Felek Musavver dergisi, döneminin en çok okunan ve tüm dünyadan haberler veren ilk popüler tarih yayınlarından biriy­di. Hovanes Balıkçıyan’ın çıkardığı dergi 16 sayfa ola­rak resimli formatta yayım­lanmaktaydı. Renkli kapağı, muntazam baskısı ve tasarı­mı ile olduğu kadar, aktardı­ğı güncel ve tarihî konuları ile de döneminin öncülerin­den biriydi.

    Felek’in 1882 yılı sayılarından biri. Logo’da
    Felek, onun altında Musavver (resimli)
    yazıyor. Daha sonra “Risale-i ilmiye,
    edebiye, sanayiye, ticariye, risale ve
    mebanisi müfide-yi saire”; en altta ise
    “1882-İstanbul-Matbaa-yı Aramyan” yazılı.

    DESTAN – ?

    ‘İsmim Lefder idi…’

    YAKLAŞIK A3 ebadında ve kim ta­rafından ne zaman basıldığı bilin­meyen Ermeni harfli Türkçe des­tanlar külliyatının kayda girmemiş, aykırı ve nadir malzemelerinden… Şairi belli olmayan bu destanın ilk dörtlüğü şöyle:

    “Deynin ahayli ahbab-u yaran Aşkına uğrayan uğrar ziyane İsmim Lefder idi kendim kahraman Bismillahi rahman çıkdım meydane”

    30×46 cm. boyutundaki Ermeni harfli Türkçe destan.
    Faturada “kuruş, para, yarım, top, cins, numara” gibi ifadeler de 3 dilde yazılmış.

    FATURA – 1913

    Tirebolu’da çokdilli ticaret

    ERMENİ harfli Türkçe, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren işyeri fatura­larında Osmanlı harfli Türkçe ile bir­likte en çok tercih edilen yazı dillerin­den biriydi. İstanbul’daki, Anadolu’daki manifaturacılar, dericiler, ayakkabıcı­lar, envai çeşit esnaf, eski harfli Türkçe­nin yanısıra faturalarında Ermeni harfli Türkçeyi de kullanıyordu. Giresun-Tire­bolu’da bir toptancının eski harfli Türk­çe, Ermeni harfli Türkçe ve Rumca, 3 dilli bu faturası ilgi çekici. Ahmed Celal ve Mehmed Bey, Tirebolu’daki dükkan­ları için bu 3 dilli faturayı basmışlar. Fatura üzerinde kurşun kalemle atılmış eski harfli Türkçe tarih 1913 yılını işaret ediyor. Faturanın üst kısmı eski harfli Türkçe, sol tarafı Ermeni harfli Türkçe ve sağ tarafı ise Rumca. Sol kısımda şöy­le yazıyor: “Toptancı Manifatura Mağa­zası, Kulaksızzade Ahmed Celal ve şeri­ki Kürd Hasanzade Mehmet, Tirebolu”.

    KABİN FOTOĞRAFLARI – 20. YÜZYIL BAŞLARI

    Fotoğrafın çok dili var

    OSMANLI toplumunda ge­nellikle varlıklı kesimin ve sa­ray çevresinin tercih edebil­diği özel kabin fotoğrafların­da da Ermeni harfli Türkçeye az da olsa rastlamak mümkün. Özellikle “Amerikan Fotoğraf­hanesi”, bu örneklerin görüle­bildiği bir adres. Bu ön tarafın­da madalyalı saray çevresinden zatın olduğu kabin fotoğrafının arkasında, İstanbul Mahmut­paşa’daki Amerikan Fotoğraf­hanesi’nin 4 dildeki adresi ve reklamı okunuyor. Eski harf­li Türkçe, Fransızca, Ermeni harfli Türkçe ve Rumca bu ad­res bilgisinin sol alt kısmı Er­meni harfli Türkçe. Şöyle yazı­yor: “Amerikan Fotoğrafhanesi, Mahmud Paşa başında, Bezci­ler Yokuşu No: 8, İstanbul”.

    Mahmutpaşa’da çekilen fotoğraf ve arkasında 4 dildeki adres ve reklam.

    HELAS – 1942

    B. Tahmisyan’ın çıkardığı Helas dergisinin 49. sayısı.

    Tehcir sonrası ABD’de yine Ermeni harfli Türkçe!

    20. YÜZYILIN ilk çey­reğinden sonra Ermeni harfli Türkçe eserler gi­derek azaldı. 1915 Ermeni tehcirinin de bu azalma­da büyük payı vardı. An­cak Türkiye’den göçeden, göçetmek zorunda kalan Ermeniler, yurtdışında yaptıkları yayınlarda Er­meni harfli Türkçeyi kul­lanmayı sürdürdü. Bilinen son Ermeni harfli Türkçe yayın, Dikran Kireçyan’ın Arjantin-Buenos Aires’te yazdığı 101 sayfalık Destan kitabıdır.

    Kaliforniya-Fresno’da yayımlanan ve kayıtlarda rastlanmayan Helas (Kurtu­luş) mecmuası da yurtdı­şında basılan ilginç örnek­lerden biridir. Protestan Ermenilerin çıkardığı dergi, dinî bir bülten olma özelliği taşır. Derginin en üstünde “Amerika Ruhani Biraderli­ği Gazetesi” yazıyor. 1942’ye ait 49 numaralı bu sayının ilk makalesi, dergiyi yayına hazırlayan B. Tahmisyan’ın “Pertevler” ana başlığıyla, “Helas ailesine” adlı yazı­sı ile başlıyor. Derginin bu sayısında yer alan diğer ya­zıların başlıkları şöyle: “Er­meni Biraderliğin Müminin Daveti, Ruhani İntibahın Çareleri, Hayat Ekmeği”.

  • Tarihin ‘baş’ köşesinde kesilen konuşan kafalar

    Mitolojik dönemlerden günümüze, kesildikten sonra canlanan, dile gelen kafalar anlatıların, kitapların, sanatın ‘baş’lıca temalarından oldu. Wallerstein Beyni’nden “Star Trek”e, Albertus Magnus’tan Şiro Takahaşi’ye, Orfeus’tan Danton’a simyayla bezenmiş, edebiyatla güçlenmiş, kehanetle ve hakikatle iz bırakmış unutulmaz eserler…

    Bundan 50 sene kadar ön­ce simya kültürüne yo­ğun ilgi duymuş oldu­ğum sır sayılmaz: Agrippa’nın, Paracelsus’un, Roger Bacon’ın gölgelerinin apaçık düştüğü yazı kesitlerinden birinde Albertus Magnus’u da anmıştım. “Konu­şan baş” konusu hemen hareke­te geçmişti imgelem haritamda. Locus Solus’ü 1973 Mayıs’ında okuduğumda daha da genişle­di çemberin çapı; aklımın bir köşesinde yuvalanmış yerel ke­sik baş motifleri o dönemde sis içindeydi.

    Konuya ve imgeye, alabildi­ğine farklı tasalarla Hâneberduş* kitabında (Sel Yayıncılık, 2010) “Ölümsüzlük Üzerine Deneme”­de dokunup geçtim 30 yıl sonra:

    “Geleceğe umut bağlayabilir miydik? Öldüğümüzde, tek bir organımızı, beyni hayatta tuta­cak bir düzenek yaratılabilirdi. Geceyarısı balkonda, birbaşıma oturmuş düşünüyordum, bu fi­kir birden, Ortaçağda kürsüsüne yanında konuşan bir kafayla çık­tığı rivayeti yaygınlaşan Büyük Albertus’u getirdi: En karmaşık sorunları bir çırpıda çözen o ka­fayı simyacı-düşünürün yarattı­ğına inanılırmış”.

    Denemenin devamında an­dığım Wallerstein Brain’e, ara­dan zaman geçince vakit ayır­maya karar verdim.

    Gelgelelim, “Wallerstein Beyni”nden türemiş sözde bi­limsel yaklaşımlar, başta Kur­zweil’inkiler, bana “Star Trek”­ten öteye geçildiği izlenimini vermedi! Yapay zekâ konusu­nu son derece sıkıcı ve zarar­lı buluyorum ayrıca. Yapayının üretilmesini gerektirecek ölçü­de önem vermiyorum zekâya: İnsan’dakinin bir değişkeni ola­caksa olmaz olsun. Bu bağlam­da, klasik otomatlar açık ara da­ha çekici gözümde, robotlardan: Neyseler o’lar; bir de işe yara­mak için yırtınmıyorlar.

    Simya geleneği “Konuşan Baş” efsanesini Aristoteles’e dek taşır; altından yapılmış ol­duğu rivayetine rastlanır. Bir başka model Vergilius’la ilinti­lendirilmiştir; geleceği söyler. Gene de Albertus Magnus’un konuşan başı esas örnek olma özelliğini onlara bırakmaz; Gab­riel Naudé, büyük simyacının 30 yıl boyunca o başa vücut in­şa etmek için didindiğini yazar -öylesine bilmiş bir baştır ki bu, gevezeliğine dayanamayan Ermiş Thomas tarafından yere çalınıp paramparça olmuştur sonunda. Naudé aymaz değildir ama: Pico della Mirandola’nın, Albertus Magnus gibi ciddi bir bilgine böyle şarlatanca atıfla­rı yakıştırmayı ayıp saymasına katıldığını sezdirir.

    Waldemar Deonna, Orfeus’un suda yüzen başının ezgiler mırıldandığını söyler. Gustave Moreau da tablosunda onun kesik başını bir lirin üzerine yerleştirmiştir.

    Yaratı Meydanokuması (La Création défiée-1996) kitabında, Annie Amartin-Serin, konuşan başla bitmediğini vurgular can­lı yaratma saplantısının. Zosi­mus’un daha 5. yüzyılda rahimle bağlantısız biçimde yaratılmış bir çocuğun varlığından sözetti­ğini aktarır; 16. yüzyıl yazmala­rından birinde, MÖ 1. yüzyılda Büyücü Simon’un havayı suya, suyu kana, kanı tene dönüştür­düğü bilgisine rastlandığına dik­kat çeker. Paracelsus, De Natura Rerum’unda “homonculus” yapı­mının reçetesine yer vermiştir!

    Şiro Takahaşi, 2013-2017 arası Locus Solus’ten (ve Afrika İzlenimleri’nden) verimli çağdaş sanat çalışmaları gerçekleştir­di Tokyo’da ve Quai Branly Mü­zesi’nde. Roussel’in romanında, önce Danton’un başının Cante­rel’e geliş hikayesi ve cellat San­son’la yapılan anlaşma anlatılır; sonra zaman içinde başın yüzü­nü yitirişi, kasların eriyip geri­de beyni ve sinir bağlantılarını bırakışı aktarılır; oradan Can­terel’in başı konuşturmak için verdiği çabalara geçilir.

    Takahashi, “Danton’un Ba­şı”nı yapmış. Ömer Uluç’un iş­lerini çağrıştıran bir dizi değiş­kenin yanına Canterel’in başını konuşturmak için kullandığı(nı söylediği) “madde”leri yerleştir­miş: Resurrectine + Erythrite + Vitalium.

    Ne baş ama! Danton, Devrim Meydanı’nda 16 Germinal Yıl 2 (5 Nisan 1794) tarihinde, gün­batımında giyotine başını verdi. Öncesinde celladına “unutma sakın, halka başımı göstermeyi unutma, o buna değer” dediğini aktarır tanıklar.

    Tarihçileri yorum kuyu­sunun dibine çeken “Terreur” olgusunun o sayfasına, Büch­ner’in tartışmalar doğuran Dan­ton’un Ölümü (1835) oyunundan Wajda’nın tepkiyle karşılanan filmi “Danton”a (1983), yaratıcı­lık alanlarından gelen farklı ba­kışları yabana atmak aklımdan geçmez -benimkisi Roussel’e bir selam daha.

    Locus Solus’de, Danton’un başından güç-bela gelen ses­ler, kelime parçaları, belki o son cümlenin heceleridir.

    Yazar Yukio Mişima, Japonya’nın silahlanmasını engelleyen savaş sonrası anayasasını eleştirdikten sonra harakiri yapmış; intiharının tamamlanması için başı kesilmişti.

    “Konuşan Baş”a mitologya­nın bir ‘başköşe’ ayırmaması düşünülebilir miydi? Sparagmos besbelli bir mit değildi yalnız­ca. Kadim Yunan’da Tanrıların da kahramanların da parçalara ayrılarak yokedilme teşebbüsü­nü akim kılan tansıksı durum­ların öyküleri yaygın. Waldemar Deonna, “nasıl Osiris’in başı Byblos’a kadar dolaştıysa, Or­feus’unki de önce İzmir kıyıla­rına vurmuş, oradan Midilli’ye sürüklenmişti” der. Suda yüzen başının ezgiler mırıldandığını ekler. Orada, Troya Savaşı dö­neminde söylediği kehanetlere Apollon içerlemiş ve susturmuş başı; Orfeus’un yaşarken yete­rince konuştuğunu ileri sürerek! Gustave Moreau’nun tablosun­da tepsidedir başı; ressamın dünyasında, Saint-Jean Baptis­te figürü de gösteriyor ki, gövde­sinden ayrılan baş ağırlıklı yer tutuyordu. Odilon Redon’un Or­feus tablosunu etkileyici bulmu­yorum; buna karşılık Rijksmu­seum’daki deseni çarpıcı.

    Deonna, Aristoteles’in bir Zeus tapınağı papazının başı­nın, kesildikten çok sonra kati­linin kimliğini açığa vurduğu­nu aktardığını belirtiyor -Poe’ya yaraşır öykü. Yunan vazolarında kesik baş motifine sık rastlanı­yormuş. İlk Hıristiyan ermişle­rinden bazılarının başlarının, kesildikten sonra vaaz vermeyi sürdürdüğüne ilişkin kayıtlara rastlanıyor. Anadolu’da ve Bal­kanlar’da varlığı bilinen kesik baş türbeleri ve inanışları, rüya tabirlerine yayılmış bâtıl ipuçla­rı çerçeveyi genişletiyor.

    Hısım yazar Mario Bellatin, oyunbaz kitabı Biogrofia Illust­rada de Mishima’sında (2009), yazarın intiharından yıllar son­ra, seppuku geleneği gereği başı kesildiği için başsız gövdesinin yollara çıkışını ve anlatıcı kesil­mesini kuruyor. Metnin ikonag­rafik dosyasında, Mişima’nın kesik başı 44. fotoğraf olarak ye­ralıyor. Başsız bir gövde de söze girebiliyor demek.

  • Gazetecilerin iktidar sarstığı bir dönemin duayen ismi

    Gazetecilerin iktidar sarstığı bir dönemin duayen ismi

    Bir zamanlar Hürriyet’in efsane kaptanı Necati Zincirkıran bugün 92 yaşında. Gazetesini 1 milyon satışın üzerine çıkarmış bir genel yayın yönetmeni. Türk basınında, Simavi-Asil Nadir-Dinç Bilgin imparatorluklarının yükseliş ve çöküşlerine içeriden tanıklık etmiş bir ‘kara kutu’. 70 yıllık gazetecilik mesleğinde, Türkiye’yi ve dünyayı sarsan hadiseleri, haberleri, iz bırakan kişileri anlatıyor…

    O yaşayan bir gazetecilik efsanesi. Necati Zincirkıran. 92 yaşında. Dimdik ayakta. Kışın İstanbul’da, yazın Göcek’te teknesinde yaşıyor. Hürriyet’i 1969’da 1 milyon tiraja “vurduran” genel yayın yönetmeni. Şimdi derinlerde bir yerde gibi duran Türk basınının kara kutusu. Haber deyince, manşet deyince, gözlerinde hâlâ şimşekler çakan bir gazete gurusu…

    Hürriyet’in efsanevi genel yayın yönetmeni Necati Zincirkıran, Esentepe’deki mütevazı evinde Kerem Çalışkan’a konuştu.

    Yazının devamını okumak için #tarih‘in Mayıs 2021 sayısını buradan satın alabilirsiniz.

  • Gizli kalmış mektuplar…

    Gizli kalmış mektuplar…

    Ülkemizde grafik sanatının öncülerinden İhap Hulusi’nin (1898-1986) kendine has genç kız portreleriyle bilinen ilk kadın ressamlarımızdan Şükriye Dikmen’e (1918-2000) yurtdışından veya Türkiye’den gönderildiği mektuplar, posta kartları, notlar… Şükriye Dikmen kendisinden 20 yaş büyük İhap Hulusi’ye konuşulduğu gibi âşık mıydı yoksa iki ressamın çok sıkı dostluğu muydu aralarındaki? Müstesna bir sevginin saklı kalmış izleri.

    Bir tarafta 1898 Kahire doğumlu, Türk grafik sanatının öncüsü. Ters üçgen imzasıyla 1920’lerin ilk yarısından itibaren dergi-kitap kapaklarının, ilk reklamların, Millî Piyango biletlerinin, Alfabe kitabımızın, Sümerbank’ın, Türk Hava Kurumu’nun, Beykoz Kundura’nın, Kulüp Rakısı’nın, kısaca cumhuriyetin çizeri İhap Hulusi. Diğer tarafta 1918 İstanbul doğumlu, kendisi gibi ressam Tiraje Dikmen’in ablası, tek figürlü kadın ve genç kız portrecisi olarak kendine has bir üslup edinmiş; 1960’larda Paris, Brüksel ve Viyana’da açılan sergilerde çağdaş Türk sanatını temsil etmiş ressam Şükriye Dikmen. Kültür ve sanat tarihimizin bu çok önemli iki ressamının mektuplaşmaları ilk defa yayımlanıyor.

    İlk kadın ressamlarımızdan Şükriye Dikmen (1918-2000)

    Yazının devamını okumak için #tarih‘in Mayıs 2021 sayısını buradan satın alabilirsiniz.

  • İHAP HULUSİ’DEN ŞÜKRİYE DİKMEN’E gizli kalmış mektuplar

    Ülkemizde grafik sanatının öncülerinden İhap Hulusi’nin (1898-1986) kendine has genç kız portreleriyle bilinen ilk kadın ressamlarımızdan Şükriye Dikmen’e (1918-2000) yurtdışından veya Türkiye’den gönderildiği mektuplar, posta kartları, notlar… Şükriye Dikmen kendisinden 20 yaş büyük İhap Hulusi’ye konuşulduğu gibi âşık mıydı yoksa iki ressamın çok sıkı dostluğu muydu aralarındaki? Müstesna bir sevginin saklı kalmış izleri.

    Bir tarafta 1898 Kahire doğumlu, Türk grafik sanatının öncüsü. Ters üçgen imzasıyla 1920’lerin ilk yarısından itibaren dergi-ki­tap kapaklarının, ilk rek­lamların, Millî Piyango biletlerinin, Alfabe kita­bımızın, Sümerbank’ın, Türk Hava Kurumu’nun, Beykoz Kundura’nın, Kulüp Rakısı’nın, kısaca cumhuriyetin çi­zeri İhap Hulusi. Diğer tarafta 1918 İstanbul doğumlu, kendisi gibi ressam Tiraje Dikmen’in ablası, tek figür­lü kadın ve genç kız portrecisi olarak kendi­ne has bir üs­lup edinmiş; 1960’larda Pa­ris, Brüksel ve Viyana’da açılan sergilerde çağdaş Türk sanatını temsil etmiş ressam Şükriye Dikmen.

    Türkiye’de grafik sanatının öncülerinden İhap Hulusi (1898-1986)

    Kültür ve sanat tarihimi­zin bu çok önemli iki ressamı­nın mektuplaşmaları ilk defa yayımlanıyor. İhap Hulusi’nin 1934’ten 1971’e kadar Şükriye Dikmen’e gönderdiği onlar­ca mektup, kartpostal ve kü­çük notlar… Kahire’den, Mü­nih’ten, Viyana’dan, Paris’ten yaşama, kültüre, sanata dair İhap Hulusi’nin mektup say­falarında Şükriye Dikmen’le neredeyse her anını paylaş­tığı kırk yıl. İhap Hulusi’nin kişiliğini, zevklerini, dertleri­ni, tasalarını onun gözünden görmek ve anlamak için, onun otobiyografisine açılan yeni bir kapı, yeni bir zeyl. Türki­ye’de grafik sanatlar ve reklam çizimi konusunda öncü olmuş, bir döneme damgasını vurmuş İhap Hulusi’nin yaşamının ilk defa günyüzüne çıkan kesit­leri…

    İlk kadın ressamlarımızdan Şükriye Dikmen (1918-2000)

    28 MART 1934 – İSVİÇRE

    İlk mektup: ‘Burada 3 ay kalacağım’

    KOLEKSİYONUMUZDAKİ ilk mektup 28 Mart 1934 tarihli. İhap Hulusi bu mek­tubu İsviçre’nin Vaud şehrindeki meşhur Pélerin Palace otelinden göndermiş Şükri­ye Dikmen’e. 36 yaşında ülkesinde ünü her geçen gün artan ressam İhap Hulusi’den, 16 yaşındaki genç resim heveskarı Şükriye Dikmen’e…

    “Şükriyeciğim. Sana gelir gelmez bir kart gönderdim, bilmem aldın mı? Bundan daha emin olmak için kulübe de gönde­riyorum. Babana verdiğim bu zahmetten dolayı affımı dile. Nasılsın? İstanbul’da ne var ne yok? Ben daha galiba en aşağı üç ay kalacağım. Şimdilik İsviçre’deyim. Hotel Pélerin’deyim. Otelimiz tak münasebetiyle üst üste. Taktan sonra Gülsüm ve halasıyla zannederim Paris seyahati yapacağım. Bu­na çok seviniyorum bahusus ki bu seyahat otomobille yapılacak. Sık sık ping pong oy­nuyoruz, arada bir de dama ediyoruz. Sa­adet’e ve ablana da çok selam. Annenlerin ve babanın ellerinden, senin gözlerinden öper mektuplarını beklerim”.

    18 AĞUSTOS 1934 – İSVİÇRE

    ‘Son resimlerimden bir tane gönderiyorum’

    MEKTUPLAR aralıksız alınıp gönderil­meye devam eder. İhap Hulusi bu defa İs­viçre’de başka bir otelden yazar…

    “Şükriyeciğim, sana bu mektubu enfes bir güneşin altında rahat bir koltuğa gö­mülmüş yazıyorum. Hava o kadar güzel ki tarif edemem. Şimdi sizler kimbilir ne gü­zel deniz havaları alıyorsunuzdur; burada denizin eksikliğini ne derece hissettiğimi sana tarif edemem. Bir türlü onlara gü­venemiyorum, iğreniyorum. Açık denize alışmış bir insan için 15 metre uzunluk­ta bir havuza girmek hiç de hoş değil. Ya­rın Palas’ta bir konkur var, ona gideceğim; bakalım kimler kazanacak. Etrafımdaki manzara öyle nefis ki dağların haşmetine cidden doyum olmuyor ama bütün bun­lardan artık bıktığımı ve dönmeyi şiddet­le arzu ettiğimi söylesem bilmem inanır mısın. Bakmışsın ki İstanbul’da pek az yani ancak 3-4 ay kalacağım. Çünkü kışa gene bir seyahat tasavvur ediyoruz. Ma­mafih bunu sakın babama söyleme; onu o kadar özledim ki bu artık beni rahatsız ediyor; onlardan hiç bu kadar müddet ay­rılmamıştım. Sana son çıkan resimlerim­den bir tane gönderiyorum. Bu günlerde ne ise iki kilo kaybettim. Saatin parasını aldım ve ısmarladım, Saadet’e teşekkür et. Ailenin ellerinden senin de tastamam gözlerinden öperim Şükriyeciğim. Tem­bellik etme de çabuk yaz”.

    14 ARALIK 1953 – KAHİRE

    ‘Yeni yılını tebrik eder çok çok öperim…’

    KAHİRE’DEN Paris’e gönderilen kart­postal şöyle: “Sevgili Şükriye, Cumhuri­yet’te serginin muvaffakiyetini okudum, tebrik ederim. Ben iki haftadan beri bura­dayım. Yakında döneceğim. Sen ne zaman geleceksin! Yeni yılını tebrik eder, gelecek seneler sana daha çok büyük muvaffaki­yetler getirmesini diler gözlerinden ve …. çok çok öperim”.

    Selçuk Altun, 6 Aralık 2018 tarihli Cumhuriyet Kitap Eki’ndeki “Kitap İçin” başlıklı köşesinde İhap Hulusi ve Şükriye Dikmen hakkında şöyle bir dipnot düşer: “2013’te bir müzayededen Şükriye Dik­men’e ait 10 defter dolusu günlük almış­tım. Günlüklerden deşifre ettiğim kada­rıyla Şükriye Hanım’ın babasının arkada­şı olan şair Fâzıl Ahmet Aykaç ona sanki platonik bir tutkuyla bağlıyken o, ressam ve öncü afiş çizeri İhap Hulusi’ye âşıktı”.

    Fâzıl Ahmet Aykaç ve İhap Hulusi çok yakın iki arkadaştır. İhap Hulusi’nin çizi­mini yaptığı “Kulüp Rakısı” etiketindeki smokinli, karşılıklı rakı çiçen iki beyden elinde purosuyla yüzü dönük olanın da Fâzıl Ahmet Aykaç olduğu rivayet edilir.

    3 AĞUSTOS 1965

    ‘Üzülerek verdiğim bu red cevabını…’

    ŞÜKRİYE DİKMEN, İhap Hulusi’nin kendisine yazdığı mektupları bir ömür sakladı, korudu ve atmadı, yırtmadı. Onun sakladığı bu mektuplar arasında biri çok çarpıcı. İhap Hulusi ile Şükri­ye Dikmen arasındaki ilişkinin kırılma noktalarından biri belki de. 47 yaşında­ki Şükriye Dikmen, 67 yaşındaki İhap Hulusi’nin üst katında ona ait bir odada kalmak istiyor ve ona bu talebini iletiyor. İhap Hulusi ise şöyle cevaplıyor:

    “Sevgili Şükriye. Yukarıda bana ait olan oda hakkındaki arzunu, bütün hüsnü ni­yetime ve sana yardımcı olmak isteğime rağmen yerine getiremeyeceğimi üzülerek bildirmek mecburiyetindeyim. Bu odayı dairemin bir kısmı olarak otuz küsur se­neden beri devamlı olarak işgal etmekte ve hizmetimde bulunan hizmetçiler için ya­tak odası olarak kullanmaktayım. Arzuna uyarak tahliye ettiğim takdirde dairemde hizmetçiyi yatıracak yer bulamayacağım. Böyle bir vaziyet de beni tahmin edebile­ceğin gibi çaresi bulunamayacak güç duru­ma sokacaktır. Bu sebeple, tekrar ediyo­rum, sana azami şekilde kolaylık göster­mek ve arzunu yerine getirmek isteğime rağmen bu oda hakkındaki talebini yerine getiremeyeceğim. Vaziyetimi takdir edip, imkansızlık karşısında ve üzülerek verdi­ğim bu red cevabını anlayış ve makuliyetle karşılayacağına eminim. Sevgilerimle”.

    12 TEMMUZ 1971

    ‘Başıma gelenleri bir bilsen, konsültasyon yapıldı’

    KOLEKSİYONDAKİ en son mektup 12 Temmuz 1971’de yazılmış. İhap Hulu­si artık 73 yaşındadır ve bir kalp damar sağlığı problemi yaşamaktadır. Şükriye Dikmen ise 53 yaşındadır. “Şükriyeciğim” diye başladığı mektupta sağlığına dair şu satırları yazar:

    “Mektubunu aldım sana yazamadım çünkü başıma gelenleri bilsen. Geçen Çarşamba konsültasyon yapıldı ve netice bir ardemographie alınmasına karar ve­rildi. Bu damarları renklendiren bir iyod mahluku kanımdan enfekte edilerek ya­pılırmış ve damarların tıkanıklık derece­si ve nerede olduğu görülürmüş. Bu film görüldükten sonra hastalığın derecesine göre ameliyata karar verilirmiş. Bu film çeken makineler de iki türlü olurmuş; bi­ri sadece röntgen gibi filim çeker biri de serigraphie dedikleri türlüsü varmış ki bu da arka arkaya 4-5 resim çeker ilacın gi­dişini gösterirmiş. Bu makineler yani se­rigraphie yalnız Çapa’da (ki bu yokmuş) bir de Alman Hastanesi’nde varmış. Tabi iyot yaktığı için bu oldukça acırmış, onun için ‘hafif bir narkoz vermek daha doğru olur’ dediler; esasen 10 – 15 dakika sürer­miş. Uzatmayalım, ‘peki’ dedik ve Cuma günü Alman Hastahanesi’ne gidip bunu yaptırmaya karar verdim.

    Cuma 7:50’de randevu verdiler; gittik, bayılttılar, hiçbir şey duymadım; fakat şimdi anlatacaklarımı dinlerken öğle­ye doğru ayıldım. Kasık ve karın altında müthiş bir ağrı; 10-15 dakika sürecek şey 1 saat 20 dakika sürmüş, damarı bir tür­lü bulamamışlar. Nihayet bulup ilacı ver­mişler bir defa da… serigraphie işleme­miş. Elde kalan 0+0 yine 0. Aradan 3 gün geçti hâlâ doğru dürüst yürüyemiyorum. Kasık ve karnım çürük içinde… Avrupa’da göstermededn katiyen ameliyata karar verecek değilim. Ancak ne zaman gelebi­leceğimi kestiremiyorum…”