Eğitim-öğretim sürecinde sözcük dağarcığının zenginleştirilmesinin önemi yadsınamaz. Özellikle tarih, hukuk, sosyoloji, siyaset bilimi gibi “sözel”e dayalı alanlarda sözcüklerin oynadığı rol merkezî önemde. Yeni medya düzeninde yapılan dil yanlışları, yazım yanlışları, anlatım bozuklukları, söyleyiş yanlışları…
Yazar Mark Twain şöyle diyor: “Doğruya yakın sözcükle doğru sözcük arasında, büyük fark vardır; ateş böceği ile ateş arasındaki fark kadar”.
Duygu ve düşünce dünyasını zenginleştirme yolunda en önemli etken, sözcük dağarcığının geliştirilmesi. Düşüncenin berraklığı, kullanılan dilin berraklığında karşılığını bulurken, sözcük dağarcığımız düşünceye ışık tutar, ona nefes verir. Söz varlığının kısıtlı olması, bildiğimiz sınırlı sayıdaki sözcüğü sürekli kullanıp durmak; yapılan söyleşilerde, doğaçlama konuşmalarda bizi zor durumda bırakır. Konuşmanın akıcılığını sağlamak, asalak sözcükler dediğimiz parazit sesler ve sözler çıkarmamak ve düzgün cümleler kurabilmek ancak zengin bir sözcük dağarcığıyla mümkün.
Eğitim-öğretim sürecinde sözcük dağarcığının zenginleştirilmesinin önemi yadsınamaz. Özellikle tarih, hukuk, sosyoloji, siyaset bilimi gibi “sözel”e dayalı alanlarda…
Tarih eğitimi ve sözcük dağarcığına dair önemli bulgulara yer veren bir araştırma, Dr. Öğr. Üyesi Erhan Metin tarafından, ortaöğretim tarih öğretmenleri arasında yapılan araştırmadır. Liselerde görev yapan tarih öğretmenlerinin; tarih ders kitaplarının dilinin dışında, kullandıkları deyimler, analojiler ve esprilerle kendine özgü ayrı bir dil oluşturdukları görülmüştür. Makalenin değerlendirmesinde, tarih öğretmenlerinin genel olarak “tarihsel bir konuyu anlatırken ortalama 292 farklı kelimeden oluşan son derece sınırlı bir dağarcık ile seslendikleri” vurgulanmıştır.
Gündelik yaşantıda kullanılan dil ile akademik dilin inşaında, medyanın -özellikle sosyal medyanın- rolü inkâr edilemez. 2013-2018 arasında RTÜK ve TDK işbirliği ile “Radyo ve Televizyonlarda Türkçenin Kullanımı” üzerine yapılan araştırmalarda, yayın kuruluşlarındaki söz varlığını tespit etmek için daha çok haberlerden oluşan, toplam 24.247 kelimelik bir yazılı metin temin edilmiş; yayınlarda kullanılan söz varlığının son derece sınırlı olduğu, seyirci/dinleyicilere 500-1.000 kelime ile seslenildiği tespit edilmiştir. Oysa TDK üzerinden bakıldığında güncel sözlük açısından 616.767 Türkçe kelime varlığından söz edebiliriz…
Sözcük dağarcığımızı zenginleştirmek için farklı yöntemler mevcut. Bu yöntemlerden biri, karşılaştığımız her yeni sözcüğü bir yere not etmek veya aynı anlama gelen sözcükleri kaydetmek. Bir başka önemli nokta da öğrencilere, sözlüğün yalnızca bakılan değil aynı zamanda okunan bir eser olduğu bakışını kazandırmak.
Yeni medya düzeninde yapılan dil ve yazım yanlışlarını, kaba ve argo sözler ile cinsiyetçi kullanımlar gibi genel başlıklar altında toplayabiliriz. Editör, muhabir, sunucu ve spikerlerin dili doğru kullanmaları için onlara kurum içi eğitimler sunmalıyız. Türkçeyi başıboşluktan kurtararak keyfî kullanımların önüne geçmek, medyada yanlış kullanımların zamanla birtakım galat söyleyişler hâline gelip dile yerleşmesini önlemek, dilimize sahip çıkmanın gereğidir.
Enis Batur “Kapitalist Cehennem, her türlüsünü olduğu gibi Ölüm kültürünü de silmekte herhangi bir sakınca görmüyor; öyle olunca da muhafaza kaygısı biz imansızlara kalıyor!” diyor ve kendisine sorduğu soruları cevaplıyor. Dünya tarihinde ölüm kültürünün yaşayan izleri…
– Mezarlıklara girip çıktınız sık sık, kendi mezarınıza epey yer peylediniz metinlerinizde, zaten ıslık çalmadan labirentinde dolaşıyorsunuz çoktandır. Şimdi tam neresindesiniz?
# Sessizlik Kulelerinden birine doğru, yol üstünde, belki biraz kenara çekilmiş, önümü arkamı kollayarak, özetle durakalka. Böyle söyleyince pek ‘şairane’ oluyor, şaire yakışmaz; gene de Sessizlik Kulesi şu yaşımda bana en uygun metafizik ve kültürel seçenek olarak görünüyorsa, bunda Covid-19 salgını nedeniyle başvurulan fast gömme usullerinin payı düşük: Nicedir, patlayan nüfus hareketleri nedeniyle “dik gömme” konusu gündemde. Kapitalist Cehennem, her türlüsünü olduğu gibi Ölüm kültürünü de silmekte herhangi bir sakınca görmüyor; öyle olunca da muhafaza kaygısı biz imansızlara kalıyor!
– Aral gölüne, Nukus’a mı uzanacak yeni vasiyet adresiniz?!
# Böyle soruya şöyle yanıt: Cehennem Kapısından kuzeye doğru ilerleyin! Şakayı bırakalım ama, her ne kadar ölümün şakasına da açık olsam da, Müzdakhane Kabristanı’nı doğuran geleneğin temel yaklaşımı gerçekten ciddi seçenek: Karakalpak mezarlarının ölülerin üstünü açık(ta) ve kuşlara cesetleri bırakma düşüncesi külliyen doğal değil mi? Modernleşme süreci Parsîleri bile şapşallaştırdı gerçi, yok ölüye ağız örtüsü takılmalı mı, yok ayarlar çapraz mı tutulmalı; bence abes türevler.
– Urbain’den yola çıkarak mezarlıklara odaklandığınızda bir ‘yok kültür’e gidişten dem vurmuştunuz.
# Öyle. İyisi kötüsü ayrımı yapmaksızın, kültür de karşı-kültür de değer taşıyor mezarlık bağlamında. Nereden nereye gelindi kaygısı boşyere değil: Ölüm’e ilişkin kayıplar olduğu gibi Hayat’ın kendisinden eksilmiyor mu? Korsika’da yeni bir Etrüsk mezarı bulundu kazılarda. Genç ölmüş bir kadına ait bulunan iskelet. Yanında kap-kacak türü eşyalar bulunması kadim uygarlıklarda sık rastlanan bir durum. Ama burada, fazlası görülmüş: Genç kadın küpeleri ve altın yüzüğüyle gömülmüş. İçinde yaşadığımız dönemde buna yer var mı?
Ölülerin kayığı Güneş tanrısı Ra, 1. Ramses’in mezarındaki Kapılar Kitabı’nda kayığıyla yeraltı dünyasında seyahat ederken tasvir edilmiş.
– Nereden nereye gelindi diyorsunuz.
# 4 bin yıl kadar önce papirüslere döşenen, birbuçuk yüzyıldır “Mısır’ın Ölüler Kitabı” olarak adlandırılan Işığa Erişme Kitabı, güneş tanrısının kayığıyla gecenin içinden geçiş seferinin log-book’undan buraya. Arada Fayum portrelerine uğramayı unutmaksızın. Olağanüstü örnekleridir portre sanatının. Mısır ile Roma’nın buluşması, o melez alaşım benim gözümde olgun sanatın anahtarı niteliğini taşıyor. Kişinin sağlığında ona ölümünde eşlik edecek karşılığını hazırlaması derin bir ders.
– Kanat Hareketleri’nin içindeki “Fayum Portreleri” şiirleri, Son Kare’de fotoğraflı mezartaşlarından hareketle yazdıklarınız: Yüz, ölümün hayattan silememesini dilediğiniz işareti mi?
# Fayum portreleri ile sözgelimi Bülbülderesi mezarlığındaki “dönme” taşlarındaki fotoğrafların iki temel ortak yanı var. Birincisi, kişinin toplumsal-sınıfsal-biyolojik künyesini taşıması; ikincisi, iki farklı kültürün buluşmasından bir üçüncüye erişmiş olmaları. Yüz, taşın ya da tahtanın üstünden bir tür kabartma tekniği kullanımıyla can(lılık) yüklenir. Zaman geçecek, aynı yaşta kalacaktır. Yanlış anlamayın, işi “Peak’in Darien”e, Cobbe’un yaklaşımına götürecek elbette değilim!
– Irak Kürt bölgesinde yapılan yeni bir kazı sonucunu değerlendiren uzmanlar, bulunan 70 bin yaşındaki Neandartal’e ait kafatası ve kemik kalıntılarının gömüldükleri görüşündeler. Homo sapiens’i önceleyen bir davranış ölü gömmek.
# İnsanbilimciler güçlü ışık tutuyorlar ölüm kültürüne. Çok genç ölen Robert Herz, Ölümün Kollektif Temsili üzerine Çalışmalara Katkı’sında (1907), Grabowsky gibi öncülerin Tiwak hakkındaki araştırmalarından yola çıkarak yazdıkları, Malezya takımadalarının yerli kabilelerinde ölüm/cenaze ritüelinin modern dünyanın yalapşap törenlerindeki baştansavmacılıkla kıyaslanamayacak karmaşık özelliklerini yüzümüze çarpar. Cesedin duruma göre haftalar, aylar, bazı örneklerde yıllar boyu hanede ya da hane yakınında tutulması; “geçici tabut”tan sızan ifrazatın her gün toplanması; kalıntıların ruhunun bekçilik yaptığına ve asal ruhun hemen ötedünyaya geçemediği için yeryüzünde oyalandığına ilişkin inanç; ikinci ve nihai bir cenaze töreni gerçekleşene dek bütün gündelik yaşama etkir. Öyle ki, Herz, Bali adasındaki bir kabilenin iki cenaze töreni arasında yerleşim yerini terkettiklerini yazar.
– Bugün böyle yaşanamaz şüphesiz.
# Bugün öyle yaşanamadığı için böyle ölündüğünü hesaba katmalıyız. Biraz acımasız görünebilir: Bana nasıl yaşadığınızı anlatın, sizi nasıl bir ölümün beklediğini söyleyeyim. Doğruluk payı yüksek denklem.
Hep aynı yaşta Fayum portreleri, Mısır ile Roma’nın buluşmasından bir üçüncü kültür doğuruyor. Yüz, taşın ya da tahtanın üstünden bir tür kabartma tekniği kullanımıyla yükleniyor ve zaman geçse de aynı yaşta kalıyor.
– Geçmişin ritüellerini özlüyor musunuz yoksa?!
# Duyarlığımda, düşünme tarzımda nostaljik bir damar yoktur diyemem, gene de geçmişin kendisini değil bazı işaretlerini arıyorumdur; fark önemli. Sözgelimi 1950’li yılların ırkçı Amerika’sının nesini özleyebilirim? Chrysler ve Buick’lerini, Chevrolet ve Oldsmobile’lerini -bir daha o ayar canavarlar yapılamadı! Ölüm ritüellerinde nitelik kaybı gözlemleniyor: Kapitalist düzen ölüyü de bir tüketim metaı olarak gördü, onu bir harcama alanına dönüştürmekle kalmadı, üstüne üstlük hızlandırdı. Bir defa daha “ah! kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya” hikayesi.
# Hem de incenin incesi şeylerdir! Adli tıp hekimi ve tarihçi Philippe Charlier’ye medya köçekliği yaptığı için bir parça içerliyorum gerçi, ama önemli adımlar attı ölümün “statü”sü bağlamında. En yeni kitabı Rituels (2020) üzerine konuşmasını dinliyordum; epeydir okunduğunu söyledi ölülerin; fiilin böyle kullanılması birden karanlık bir noktaya ışık düşürdü zihnimde.
– Siz “bu durumu nasıl okumalıyız?” türünden sorularında “okumak” fiilini kullanan ekran gazetecilerine içerleyenlerden değil miydiniz?
# Hem de nasıl içerliyorum! Charlier, ölünün yakın tarihe gelesiye, kapağı sıkısıkıya kapalı bir kitap gibi karşımızda durduğunu ifade ediyor. Ya da, Voynich gibi sökülememiş bir yazı. Teknik düzlemde yaşanan çok hızlı gelişmeler adli tıbbın işini doğrudan etkiledi; deyim yerindeyse kapağın kilidi açıldı, yazı sökülmeye başlandı. Kalıntılar ciddi ipuçları veriyor. Dolayısıyla basmakalıp bir eğretileme görevi yüklenmiyor ‘okumak’ fiili burada. Arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular süreci hızlandırdı. Yeni aygıtlar o çerçevede de etkin. Herculanum’daki kaskatılaşmış gövdede beyin kalıntıları bulundu sözgelimi. Gent’te kemiklerle yapılmış bir duvara ulaşıldı kazıda. Sibirya’da bulunan bir iskelete “kuş-adam” adı takıldı, çünkü gömü yerinde çok sayıda kuş gagasına ve kafa kemiğine rastlandı. 20 yıl kadar önceydi, MNAAO’da “Ölümün Haberi Olmaz” sergisinde -ki Apollinaire’in ürpertici şiirinden esinle koyulmuştu adı, “süslü” kafatasları yeralmıştı. Mezarlıkta ölülerini unutmamanın tek yolu ‘taş ziyareti’nden geçmiyormuş bazı kültürlerde. Modena’da, nekropolda elele tutuşmuş hâlde bulunan iskelet “çift”ini görmüş müydünüz?
– Siz bir ölü/m koleksiyonu oluşturmuşsunuz anlaşılan!
# Benim herhangi bir koleksiyon oluşturacak gücüm olmadı hiç. “Dosya”larım olur, yılların içinde işaretler toplarım. Gizlisi saklısı yok elbette, bir ikonagraf yanım olduğu açık. Gördüğümde ayırırım –ayırmak işimin canalıcı cephelerinden biri. Bakın size bu bağlamda ilgimi çekmiş birkaç kare göstereyim: MÖ 5. yüzyıla ait Varna’da bulunmuş iskelet; MÖ 50’den kalma, atlarıyla birlikte ölmüş Galyalı süvariler; 1915’te topluca gömülmüş İngiliz askerleri: Hepsini birer “sayfa”sı olarak görebiliriz Ölüm Kitabı’nın.
‘Modena âşıkları’ 4-6. yüzyıllardan kalma iki iskelet, elele gömülmüş olduğu için 2009’da onları bulanlar “Modena âşıkları” adını taktı. Araştırmacılar daha sonra kasıtlı olarak elele gömülmüş iki iskeletin de erkek olduğunu belirledi
– “Biz”den örnek vermiyorsunuz. İskeletler, kemikler üstünde çalışmayı mekruh saymış bir kültüre ait oluşumuzla mı ilgili bu?
# Bu inanış tarzıyla ilişkim olmasa da, anlarım. Kabul edilemez bulduğum, hangi döneme, inanca, kültüre ait olursa olsun kalıntılara yönelik kayıtsızlık, saygısızlık, horgörmelerdir. Çok değil 25 yıl kadar önce, Konya’da, güya türbe onarımı çalışmaları yürütülürken, Alaaddin Camii’nin höyüğündeki Selçuklu sultanlarının kemikleri ortalıkta, sokak köpeklerine bırakılmış, ertesinde ‘toplanabilenler’ rastgele ‘birleştirilip’ yeniden gömülmüştü. Biz bu bağışlanması olanaksız vandallığı yaşadık ve gömerek unutmayı yeğledik. Selçuklular, Anadolu’nun en yüce kültürlerinden birini yaratmışlardı, borç öyle ödendi! Asıl mekruh olan bu zihniyet.
– Yanılmıyorsam, sizin Osmanlılardan çok Selçuklulara estetik düzlemde bir hayranlığınız var. Ahlat’a, Karamürsel Hersek’e seferlerinize ilişkin metninizi okumuştum.
# Taşlara saplantım, taş işçiliğine sevdamı tetiklemişti. Bugüne dek, Doğu’da ve Batı’da karşıma çıkan örnekleri sınır olarak görürsek, en görkemli işler Selçukluların mührünü taşıyor. Mezartaşları için de geçerli öznel değerlendirmem. Benim 1970 yazında oldukça dağınık halde ziyaret ettiğim Ahlat mezarlığı “sahih” bir görünümdeydi, yanlış anlamadıysam epey “düzeltilmiş” taşlar. Günümüzün büyük mezarlıklarında, “büyük kent”lerimizde estetik bir patetik tabloda eriyip gitmiş.
– 30 yıl önce Milliyet gazetesindeki köşenizde Maçka Mezarlığı konusunda alarm sesi çıkaran bir yazınız çıkmıştı. Bilebildiğim kadarıyla “mezarlık” ile “ziyaret” kelimeleri arasında hısımlık var, hâlâ ziyaret ediyor musunuz taşları?
# Maçka Mezarlığı bugün de bakımsız durumda, aradaki tek fark kapısına zincir vurulmuş olması! Arasıra, başka yazarlar da üzerinde durdular; özellikle Atatürk’ün İsviçre’de intihar ettiği varsayılan manevî kızı Zehra Aylin orada gömülü olduğu için. Oysa mezarı kayıptır. Mehmet Rauf da Şeyh Mezarlığı’ndadır. Terkedilmiş, yokedilmeyi bekleyen, kırık dökük bir mekan. Yakınlarım dağılmış İstanbul mezarlıklarına. Babaannem ve amcam Karacaahmet’te, anam ve babam, anamın ailesi Zincirlikuyu’da, Yusuf Atılgan sırf sevdiği için Bülbüldere’de; Latin mezarlığında ve Ermeni mezarlığında arkadaşlarım, tanıdıklarım var. Ve yazar dostlar: Âşiyan’da, Büyükada’da, Edirnekapı şehitliğinde Bruno Taut, Fenâri dergâhında Hüseyin Hâki Efendi, tanıdıklarım-tanışmadıklarım, bilirsiniz sık sık Simavnalı Bedrettin ile Halil Şerif Paşa’ya da uğrarım ben…
Konya Ahlat’ın Selçuklu sakinleri Konya Ahlat’taki Selçuklu Mezarlığı, “düzeltmeler”in ardından sahih görünümünü de yitirmiş. UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ndeki alan dünyanın en büyük Türk-İslâm Mezarlığı…
– Biliyorum, yurtdışında da mezar ziyaretleri yapıyorsunuz ayrıca. Görmek istediğiniz hangi mezarlar, mezarlıklar var dilek kutunuzda? Siz ki Benjamin’in boş mezarı için epey yol teptiniz, beklettiğiniz hedefler oluyor mu haritada?
# Türkiye’de Özdemirci Mezarlığı’nı görmek istiyorum, balballara elimle dokunmak. İtalya’da, 12. yüzyıldan kalma Camposanto’yu, bir de modern mezarlık San Catoldo’yu ziyaret etmeyi tasarlıyorum. Oldukça yapılması zor bir sefer: Filipinlerin Luzon adasında boşlukta tabutların yüzdüğü mezarlığa yolum düşebilseydi!
– Mezarlıklarla ilgili okuduğunuz hangi metinler üzerinizde izler bıraktı? Bir “seçki” yapmayı düşünseniz, neleri seçerdiniz?
# Fazlasıyla geniş bir alandan sözediyoruz, konuya o türden bir hakimiyetim yok benim. Buna karşılık, “dosya”larımı andım ya az önce; bir tanesinde biraraya getirdiğim, benim kuşağımın yazarlarının metinleri duruyor: Samih Rifat, Edhem Eldem, Ekrem Işın, Aksel Tibet imzalı yazılar. Dilerseniz bir sonraki söyleşide sözedelim onlardan.
– Arada yolumuzu kesmezse Ölüm!
# Yeri gelmişken… Bayılıyorum Türkçede “ölümlü dünya” deyişinin olmasına.
Antik Yunan tragedyası Kral Oidipus ile Doğu destanı Şehnâme’de geçen Rüstem ile Sührab hikayesi, baba ile oğulun birbirlerini bilmeden öldürmelerini konu alır. Osmanlı tarihinde de babayı ve oğlu bile isteye öldürmek, tarihsel metinler ve minyatürlerin en trajik sahnelerini oluşturur. Kim Doğu, kim Batı, kim bireysel arayışlara meyyal ve kim itaatkar, birbirine karışacaktır.
Sigmund Freud, 1890’larda psikanaliz yöntemini geliştirdi ve anne merkezli, cinsel içerikli bir baba-oğul rekabetini öne sürerek Oidipal Çatışma (Oidipus Kompleksi) kuramını oluşturdu. Burada atıf yapılan Oidipus karakteri, Sofokles’in MÖ 429-425’de yazdığı tragedyanın kahramanıydı; bir kehanet sebebiyle, alınan tüm tedbirlere rağmen babasını bilmeden öldürmüş ve gene bilmeden annesiyle evlenerek dört çocuk yapmıştı. Tersinden bir anlatıyı Doğu destanı Şehnâme’de (1010) Firdevsî anlatır: İran kahramanı Rüstem, Turanlı bir kadından doğan ve hiç tanımadığı oğlu Sührab’ı savaş meydanında öldürür ve oğlanın son sözleri acı hakikati kahramana açıklar. Bu iki büyük anlatı, Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın (2016) romanını yazarken en çok etkilendiği anlatılar olmuş ve yazar, ele almayı çok sevdiği Doğu-Batı ikilemini bu iki hikaye üzerinden yeniden irdelemiştir: Ona göre Batı, babasını öldüren oğullara; Doğu ise oğlunu öldüren babalara yakındır. Batı böylece daha bireyci ve arayış içinde, Doğu ise hiyerarşik ve gelenekseldir.
Baba bedduası ve …
Sultan Süleyman’ın Hürrem’den doğan oğlu Bayezid, Kütahya’dan alınıp İstanbul’a uzak olan Amasya’ya sancağa yollanınca isyan etti. Ana-baba bir kardeşi Selim ile 1559’da Konya yakınlarında yaptığı savaşı kaybedip Safevîlere sığındı. Bunun üzerine Süleyman secdelere kapanıp oğlu için beddua etti. Bayezid’in annesi ve kardeşlerinden ayrı düşüp yetim kaldığını söylediği özür mektupları fayda vermedi. Neticede Süleyman 3 yıl sonra Safevîlerle anlaşarak oğlunu teslim alacak ve hemen boğduracaktı (Lokman, Hünernâme II, res. Osman, 1588, TSMK H. 1524, 212a).
Yine Şehnâme’de anlatılan ama esas olarak Nizâmî-yi Gencevî’nin (öl. 1214) ölümsüzleştirdiği Hüsrev ile Şirin hikayesinde Hüsrev, binbir bela ve maceradan sonra Şirin’e kavuşmuş; ancak tahtına ve karısına göz koyan oğlu Şiruye tarafından öldürülmüştür. Yunan kökenli bir Doğu masalı olan Salâmân ile Absâl ise Molla Cami tarafından yazılıp Osmanlı şairi Lamiî Çelebi (öl. 1532) tarafından Türkçeye çevrilmiştir: Hikayeye göre kadınlardan hoşlanmayan bir kral sihir ile bir bebek dünyaya getirir. Salâmân adını verdiği bebeği Absâl adındaki genç bir kadına sütannelik için verir. Ancak büyüyen genç ile sütanne arasında bir aşk filizlenir. Kral ne denli bu gayrimeşru aşka engel olmak istese de başaramaz ve oğlunu kıskanır. İki âşık ateşe atlar ve oğlan babasının duasıyla kurtulur, Salâmân başka bir kadına âşık edilir. Hüsrevile Şirin’de oldukça sinsi biçimde ortaya çıkan ve arzularını düzene dayatan bir oğul görünür; Batı kökenli Salâmân ile Absâl öyküsünde ise baba, oğlu üzerindeki otoriteyi, onu âdeta iğdiş ederek kurar: Kim Doğu, kim Batı, kim bireysel arayışlara meyyal ve kim itaatkar, birbirine karışır.
Rüstem, Sührab’ı öldürür
Rüstem’in Turan ülkesinde soylu bir kadından doğan, hiç tanımadığı bir oğlu vardır. Sührab isimli bu oğlan büyüyüp babası ile ittifak etmek ister: Kendisi Doğu’yu yönetecek; babası Rüstem ise İran şahı olarak Batı’ya hükmedecektir. Ancak Turan Şahı Afrasyab’ın bir hilesi neticesinde birbirini tanıyamayan baba-oğul meydanda savaşmış, Rüstem de oğlunu öldürmüştür. Sührab can verirken oğlu olduğunu Rüstem’e söyleyince, Rüstem gözyaşlarına boğulur (Şehnâme-i Türkî, çev. Şerifî, res. Nakşî, 1620. New York Halk Ktp., Spencer Kol. Turk. Ms. 1.)
Büyük Batı ve Doğu anlatıları olan Kral Oidipus ve Şehnâme (Rüstem ile Sührab), baba ile oğulun birbirlerini bilmeden öldürmelerini anlatır. Bu ve benzer öyküleri okuyarak ve dinleyerek yetişen Osmanlı padişahları arasında da birbirini öldüren babalar ve oğullar ortaya çıkmıştır. Mesela Yavuz Sultan Selim savaşıp yenemediği babasını, Yeniçerilerin desteğini kazanınca Dimetoka yolunda zehirleyerek öldürür. Süleyman ise oğulları Mustafa ve Bayezid’i boğdurmuştur. Yavuz ve Mustafa, anneleriyle beraber sancak şehirlerine sürülmüş çocuklardı; belki de içten içe geri dönüp kendilerinin iktidardan uzaklaştırılmasının hesabını sormak istiyorlardı, kim bilir…
Selim’i Oidipus’tan, Süleyman’ı Rüstem’den ayıran temel nokta ise destan kahramanlarının bilmeden, padişahların ise bile isteye öldürmeleriydi.
Kanunî ve Mustafa
Kanunî’nin Mahidevran Sultan’dan doğan oğlu Mustafa, Saruhan (Manisa) sancakbeyi iken ve saltanatın en büyük vârisi konumundayken Hürrem’in müdahalesiyle İstanbul’a daha uzak olan Amasya’ya gönderildi. Babasının hastalığı sırasında Erzurum Beylerbeyi Ayas Paşa’ya haber gönderen şehzade, hakkı olan taht için kendisini desteklemesini istedi. Rüstem Paşa bunu padişaha haber verdi ve Safevîlerle şehzade arasında sahte yazışmalar tertip ederek bunları isyana delil gösterdi. Süleyman ve Mustafa, Konya Ereğlisi yakınlarındaki ordugahta biraraya gelmek üzere anlaştılar. 6 Ekim 1553 günü Şehzade tüm uyarılara rağmen babasının çadırına girdi ve cellatlar tarafından boğuldu. Cesedi ordu halkı önünde böyle sergilendi (Lokman, Hünernâme II, res. Osman, 1588, TSMK H. 1524, 168b).
İngiliz edebiyatçı ve eleştirmen Charles Dickens (öl. 1870), yarattığı karakterlerle 19. yüzyıl İngiltere’sinin toplumsal sorunlarını ve dönemini yansıttı. Kendi hayat hikayesini David Copperfield romanında kurgusal bir karakter üzerinden yazan Dickens, özellikle Oliver Twist ve Kasvetli Ev’le kalıcı bir etki sağladı, klasikler arasına girdi. Eksileri ve artılarıyla…
Viktorya Dönemi’nde (1837-1901) Birleşik Krallık, sanayi devrimi ve kolonileşmeyle dünyanın tartışmasız en büyük süper gücüne dönüştü. İmparatorluğun kalbi olan Britanya Adaları’nda yaşam koşulları özellikle orta sınıf için düzelirken, aynı anda birçok sosyal, ekonomik ve politik problem de başgösterdi. Bu dönemde edebiyat alanında birçok önemli yazar yetişti ve bunlar eserlerinde yaşadıkları dünyanın değişimini dile getirdiler.
Charles Dickens kimi zaman örtülü otobiyografik kimi zaman (büyük ölçüde) kurgu romanlarıyla, hem dönemin hem sonraki zamanların iz bırakan edebiyatçısıydı. Yarattığı karakterler, tıpkı Elizabeth devrinin Shakespeare karakterleri gibi bilinirlik kazandı; hem gündelik hayatta hem de edebiyat dünyasında en çok atıf yapılan kurgusal kişilikler oldu. Eserleri, dönemin yaşayışını ve problemlerini yansıttı.
Çocuk işgücü Viktorya Dönemi’nin önde gelen problemlerinden biri de çocuk iş gücüydü. Madenlerde ancak çocukların geçebileceği tüneller kazılabilmekteydi.
Eserlerinde çocuklarla ilgili toplumsal sorunları dile getirdi
Tıbbın gelişmesiyle bebek-çocuk ölümleri büyük oranda düşmüştü. Dönemin kapitalist gelişimi, ucuz işgücüne ihtiyaç duyuyordu. Toplumun alt kesimlerinde, geçinmek için çocukların da ailenin kazancına katkıda bulunması bekleniyordu. Çocuk işgücünün sömürülmesi, Viktorya Dönemi’nde sistemleşmeye başladı. Çocuk işgücü problemini ve alt sınıflardaki sefaleti Oliver Twist, Kasvetli Ev, David Copperfield, Büyük Umutlar kitaplarında gündeme getirdi. En önemli romanlarından Oliver Twist’te, aynı zamanda eviçi şiddeti, çocukların kriminal işlerde kullanılmasını ve sokak çocuklarının sefaletini hicvetti. Bu eserdeki gerçeklik ve ustalık, özellikle orta sınıfın bu konudaki bakışaçısını sarsmış, kamuoyunda çocukların köle gibi kullanılması konusunda farkındalık yaratmış, hatta dolaylı olarak bu konudaki reformların yolunu açmıştı.
Ülkesindeki haksızlıkların karşısında, ülkesinin yaptığı haksızlıkların yanında!
Charles Dickens kendi yaşadığı toplumdaki sefaleti, göç problemlerini eleştirmiş, mazlumları savunup korumuş ve romanlarında onların dertlerini konu etmişti. Bununla birlikte özellikle İngiliz kolonilerindeki halkları aşağı ve hor görmüştü. Dickens, yaşadığı dönemde gelişen antropoloji ve evrimsel biyolojinin verilerini yanlış yorumlayan sözde bilimsel biyolojik ırkçılığın bir temsilcisi değildi; ancak yine o dönemde popülerleşen görüşlere paralel olarak, toplumlar arasında kültürel bir hiyerarşinin olduğu inancındaydı. Bu hiyerarşide dünyanın başat gücü, mensubu olduğu Büyük Britanya’ydı; zira kültürü ve kullandığı bilim sayesinde bu konuma gelebilmişti. Dickens, Kıta Avrupası’nı bile daha aşağıda görürken, Britanya’nın kolonilerinde yaşayan toplumları “primitif kültürler” olarak değerlendirmekteydi. Bunun en bariz örneği, 1857’deki büyük Hint Ayaklanması’ndan sonra Emile de la Rüe’ye yazdığı bir mektuptadır. Burada özetle, “eğer oradaki orduların komutanı olsaydım bu iğrençlikleri yapan Hinduları ve o ırkı tamamen yeryüzünden silerdim” demekteydi.
Yazılarında ayrıca medeniyetle kirlenmemiş (!) “asil-vahşi”(noble-savage) ve romantik primitifizm yaklaşımlarıyla alay etti; Batı kültürünün üstünlüğünü vurguladı. ABD’de köleliğin kaldırılmasını desteklemiş, fakat “eğitimden yoksun” Afroamerikalılara oy hakkı verilmesini “absürd” bulmuştur. Oliver Twist’teki Yahudi Fagin karakteri, tıpkı kendisinden yaklaşık 250 sene önceki Marlowe’un Malta Yahudisi’ndeki Barabas veya Shakespeare’in Venedik Taciri’ndeki Shylock gibi klişelere dayanan ve olumsuz biçimde karikatürize edilmiş bir figürdü. Daha sonraları kitaptaki Fagin yerine kullanılan “Yahudi” (the Jew) ifadesini son 15 bölümde kaldırmış; arkadaşına yazdığı bir mektupta romandaki Fagin tasvirinin Yahudi halkına karşı yapılmış büyük bir hata olduğunu ifade etmişti.
Geleceğe iz bırakan edebiyatçı
Elizabeth devrinde Shakespeare’in yarattığı etkinin bir benzerini, Charles Dickens Viktoria Dönemi’nde yaratmıştı. Eserleri hem yaşadığı çağa hem de geleceğe iz bıraktı.
Noel, 16. yüzyıldan itibaren Protestan reform hareketinin güçlenmesiyle kiliselerde ilahilerle daha az kutlansa da, 19. yüzyılda bile bir dinî bayram olarak devam etmekteydi. Britanya’da, Viktorya Dönemi’nin ortalarında Noel, yavaş yavaş özellikle orta ve üst sınıf için bir eğlenceye dönüşmekte ve kiliseden çıkıp özel alanlara girmekteydi. Daha önce yılbaşındaki hediyeleşme kültürü Noel’e kaymıştı. Dickens da Britanya toplumunun Noel’i tekrar değerlendirerek onu dönüştürdüğünü gözlemliyordu. Böylece en ünlüsü Bir Noel Şarkısı olmak üzere beş Noel novellası ve romanı yazdı. Bu eserler Britanya ve ABD’de bugünkü anlamdaki Noel kutlamalarının gelişmesinde büyük rol oynadı. Bir Noel Şarkısı kitabındaki “Merry Christmas” tabiri, daha sonra bu bayramın standart tebrik ifadesi oldu; eserdeki gibi evde ailecek beraber yenilen yemekler yine bu bayramla özdeşleşti. Kitapta, birşeyin saçma olduğunu veya aşırı kutlandığını ifade etmek kullanılan “Bah! Humbug!” ifadesi ise İngilizcede popüler bir tabire dönüştü.
Oliver Twist’in 1885 tarihli ilk baskısı.
Sherlock Holmes’tan önce Dedektif Bucket vardı
Dickens’ın en iyi romanlarından kabul edilen ve birçok eseri gibi dizi olarak parça parça 1852-53’te yayımlanan Kasvetli Ev, İngiliz hukukunun önemli problemlerinden birine değinmekteydi. Anglo-Sakson hukuk sisteminde yazılı olmayan ortak hukukun (common law) yavaş ilerleyişi bir problemdi. 1. Elizabeth zamanında güçlenen “Hakkaniyet Mahkemeleri” (Court of Chancery) çeşitli ufak reformlara rağmen çiftbaşlılık yaratmaktaydı ve buraya giden davalar da bezdirici bir şekilde uzamaktaydı. Kararlar geç alındıkları için anlamsızlaşmaktaydı. Dickens da muhtemelen gerçek bir davaya dayanarak romanında bu konuya değinmiş ve bu durumu parodileştirerek eleştirmişti. Toplumdaki mağduriyeti ortaya koyan romandan yaklaşık 20 yıl sonra 1873’te başlayan süreç sonucu aralarında “Court of Chancery”nin de olduğu 7 mahkeme birleştirildi ve ortak hukuk-hakkaniyet mahkemelerindeki ayrışma sona erdirildi. Yine bu dönemde, suçla savaşan yeni bir kahraman edebiyata girmişti. Eserdeki “Dedektif Bucket”, Britanya edebiyatındaki ilk kurgu dedektif karakteri olup Arthur Conan Doyle’ın Sherlock Holmes’unun öncelidir (Amerikalı şair ve yazar Edgar Allen Poe’nun kısa hikayelerindeki August Dupin karakteri ise İngilizce yazın dünyasında ilktir).
İki büyük yetenek, iki büyük sanatçı, iki “nadir” ve “hikmetli” insan. Aynı sene, 1902’de doğan Nâzım Hikmet ve Cemal Nadir, erken cumhuriyet devrinin müstesna isimleri olacaktı. Büyük acıları, büyük zorlukları geride bırakarak ölümsüz eserlere imza attılar, geleceğe ışık tuttular. İki ustanın hayat yolculuğunda kesişen anlar, karşılaşmalar, tanıklıklar…
Yıl 1902. Tam 120 yıl önce bir şair ve bir karikatürist dünyaya gelir. 15 Ocak 1902’de babasının görevi nedeniyle bulunduğu Selânik’te doğar Nâzım Hikmet. 13 Temmuz 1902’de ise Bulgaristan’dan Bursa’ya göçen bir ailenin oğlu olarak Bursa’da Cemal Nadir doğar Bursa’da.
Nâzım üç yaşındayken aile Halep Valisi olan dedesi Mehmet Nâzım Paşa’nın yanına gider. Sonrasında annesi Celile Hanım’ın hamileliği nedeniyle İstanbul’a taşınırlar. Okul çağına gelen Nâzım, önce Fransızca eğitim veren özel bir okulda, sonrasında da Göztepe’deki Numune Mektebi’nde (Taşmektep) okur. İlkokulu bitirince, arkadaşı Vâlâ Nureddin’le (Vâ-Nu) Mekteb-i Sultani’nin hazırlık sınıfına yazdırılır. Ertesi yıl maddi gerekçelerle kaydı Nişantaşı Sultanisi’ne alınır. İlk şiirlerinden biri olan “Feryâd-ı Vatan”ı 1913’te yazan Nâzım Hikmet, “Otobiyografi” adlı şiirinde “… on dördümden beri şairlik ederim…” diye yazacaktır (Nâzım Hikmet’in ilk şiiri 19 Aralık 1914 tarihinde yazdığı ‘Yangın” adlı şiiridir / Haluk Oral, Nâzım Hikmet’in Yolculuğu, İşbankası Yayınları, s. 26-27).
Yedi yaşında mahalle mektebine başlayan Cemal Nadir, daha sonra Nalbantoğlu Mekteb-i İptidaisi’nde okur. 3 yıllık eğitiminden sonra ortaöğrenimine Bursa Sultani Mektebi’nde (Bursa Erkek Lisesi) başlar. Çalışkan, uslu, mahcup bir çocuktur. Babasının tayininin Bilecik Adliyesi başkâtipliğine çıkması üzerine aile oraya taşınır. Ancak Cemal Nadir okula devam etmek için Bursa’da dedesinin evinde kalır. Bursa Sultani’sinden sonra ailesinin yanına giderek Bilecik İdadisi’nde eğitimine devam eder. Burada yaptığı bir resmin hocası tarafından okulun iftihar salonuna asılması, resim tutkusunu bir bağımlılık haline getirecektir: “Resim yapmak hevesi on iki, on üç yaşlarımdan sonra bir hastalık halinde başlar…”
Biri şiirin, diğeri karikatürün dehası iki müstesna yetenek: Nâzım Hikmet (solda) ve Cemal Nadir (sağda).
İlk şiir, ilk karikatür
Nâzım’ın 3 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua’da yayımlanan “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı şiiri.
Dedesi Nâzım Paşa’nın etkisiyle şiir yazmaya başlayan Nâzım Hikmet, Nişantaşı Sultanisi’nin üçüncü sınıfındayken evlerine ziyarete gelen aile dostları Cemal Paşa’ya 16 Aralık 1914’te yazdığı “Bir Bahriyelinin Ağzından” başlıklı şiirini okur. Şiiri duygulanarak dinleyen Cemal Paşa’nın yardımıyla Heybeliada Bahriye Mektebi’ne giren Nâzım’ın buradaki öğretmenlerinden biri de şair Yahya Kemal’dir.
Nâzım’ın yazdığı “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı şiir 03 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua’da yayımlanacaktır. “Mehmed Nâzım” adıyla yayımlanan bu ilk şiiri Yahya Kemal gözden geçirerek düzeltmiş ve o yıllarda yazar kadrosunda yer aldığı bu dergide yayımlanmasını sağlamıştır.
1920 başlarından itibaren Nâzım’ın hikâye ve şiirlerini Alemdâr, Üçüncü Kitab, Dördüncü Kitab, Altıncı Kitab, Yedinci Kitab ve Ümid dergilerinde görürüz.
Nâzım Hikmet’in bir yayında kullanılan ilk fotoğrafı ise bilinenin aksine 26 Ağustos 1920 tarihli Ümid dergisinden önce 21 Ağustos 1920 tarihli Alemdâr dergisinde yayımlanan “Gençliğe Masal 1- Kırk Haramilerin Esiri” adlı şiirle birlikte görülür.
Cemal Nadir babasının tekrar Bursa’ya tayin olması ve maddî olanaksızlıklar nedeniyle eğitim hayatını sürdüremez ve kendi deyimiyle “hayat üniversitesine girmek mecburiyetinde” kalır. Ailesi tarafından Gelincik Çarşısı’nın rutubetli, kuytu bir dükkânında kasnak işleme işine başlatılır. Zanaat öğrensin diye çalışmaya başladığı bu kasnakçının yanında da yine resim ve edebiyat havası etrafını sarar.
4 Mart 1920’de Diken mecmuasında yayımlanan Cemal Nadir karikatürleri (altta).
Bu sıralarda parmakları resme iyice yatkınlaşır. Yorgan yüzlerine ve yazmalara kolaylıkla desenler çizmektedir. Fakat kasnakçılık işi güçlü kuvvetli insanların yapabileceği bir iştir. Zayıf yapılı Cemal Nadir bu çalışmaya dayanamaz ve hasta olur; ancak bu durum Cemal Nadir’i çok memnun eder. Evde kalacak ve çok sevdiği resimlerini çizebilecektir. Resim yapmaya karşı içinde taşan arzu o kadar büyüktür ki gecelerini evde kör zeytinyağı kandilinin altında çalışarak geçirmektedir. Çizdiği resimlere kızan babası bu defa da onu bir makinecinin yanına çırak olarak verir. Ancak o yine resim çizmeyi ihmal etmez. O günlerde İstanbul’dan gelen mizah mecmualarını gözden geçirirken aklına bir fikir gelir: “Ben de bu gazetelerdeki karikatürler kadar resim yapabilirim!” Diken mecmuasına birkaç karikatür gönderir ve bunlardan üçü derginin 45 numaralı, 4 Mart 1920 tarihli sayısında yayımlanır. 56 numaralı, 3 Haziran 1920 tarihli sayıda bir karikatürü daha yayımlanacaktır.
Mütareke yılları
İstanbul’un işgali Nâzım’ı derinden etkileyecektir. Aşk şiirlerine bir süre ara vererek Kitap, Alemdâr, Ümid’te direniş duygularını yansıtan şiirler yayımlar. Diğer yandan da arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Hececiler’in toplantılarına katılmaya başlamıştır.
1 Ocak 1921’de Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin, Sirkeci’den kalkan Yeni Dünya adlı vapurla İnebolu’dan Ankara’ya gitmek üzere yola çıkarlar. Ankara’dan beklenen izin sadece Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin için gelir. İki arkadaş İnebolu’dan yürüyerek 9 günde Ankara’ya varır. Ancak silah altına alınmayı beklerken öğretmen olarak Bolu’ya tayin edilirler. 1921 Ağustos’unda Bolu’dan ayrılıp vapurla Trabzon’a geçerler, oradan da yine vapurla Batum’a varırlar. Trenle Tiflis’e ve oradan Moskova’ya ulaşırlar. 1922’de Moskova’da Komintern bünyesinde eğitim veren Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV) hazırlık sınıfına kaydolurlar. Nâzım burada, aynı üniversitede okumaya gelen Nüzhet (Muhittin Birgen’in baldızı) ile kısa bir evlilik yapar.
Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin ile birlikte 1921’de Bolu’daki öğretmenlik yıllarında (üstte, solda). Vâ- Nu (üstte) Cemal Nadir’in de yakın arkadaşlarındandı
18 yaşında karikatürlerini bir dergide ilk defa görmek Cemal Nadir’in çizme isteğini daha da ateşlemiştir. Ancak bunun sevincini tam olarak yaşayamayacaktır. Zira Bursa 8 Temmuz 1920’de Yunanlılar tarafından işgal edilmiş ve babası Şevket Güler’in işine son verilmiştir. İşgal döneminde Cemal Nadir, Ulucami yakınında, Sahaflar Çarşısı’nın içinde küçük bir tabela atölyesi açar ve girişine de bir levha asar: “Hattat ve Ressam”. Cemal Nadir tabelacılığa yeni bir boyut kazandırarak tabelalara resmi sokan ilk kişi olur.
Yunan işgali sonrası şöyle yazacaktır: “Yunanlıların şehirden çıkmasını müteakip maariften bir muallimlik istedim. Bana yedi tane ilk mektebin seyyar resim hocalığını verdiler. Bedenen çok yoruluyordum. Lakin arzuladığım mesleğin adamı olmaktan sonsuz bir haz alıyordum”. Bu devre, onun karikatür çalışmalarına yeni bir hız, yeni bir gelişme de sağlar. Bir toplulukta sessizce bir kenara çekilir, kimseye hissettirmeden, oradakilerin krokilerini çizer. Bir insana dikkatle bakması kafidir. Hafızası, çizgileri zaptetmekte ve karakter farklarını belirtmekte bir objektif kadar dikkatlidir. 1923’te uzaktan akrabası Melahat Hanım’la evlenir. İstanbul’da yayınlanan mizah dergilerine karikatür göndermekte ve oraya giderek dergilerde çalışma hayalleri kurmaktadır.
Nâzım Hikmet’in “Güneşi İçenlerin Türküsü” şiiri 18 Eylül 1924’te Akbaba’da…
Nâzım Hikmet ve Cemal Nadir’in yolları ilk kez 1924’te kesişir. Birbirlerini o dönemde gördüler mi, tanıştılar mı bilmiyoruz. Ancak Nâzım, 1924 Ekim’inde gizlice sınırdan geçerek İstanbul’a gelir ve Aydınlık’ta “M. Lütfü”, “Ahmed”, “N. H.”, “Nâzım Hikmet” ismiyle şiirler ve Akbaba dergisinde ise kendi ismiyle şiirler ve “Kartal” ismiyle kısa hikayeler yayımlar. Cemal Nadir ise çoktan İstanbul hayalini gerçekleştirmiş ve “Akbaba’nın Bursalı Ressamı” olarak işe başlamıştır.
Cemal Nadir önce Bursa’dan birkaç karikatürünü zarfa koyarak Akbaba dergisi sahibi Yusuf Ziya’ya (Ortaç) karikatüre merakının olduğunu ve bunlara dergide yer vermesini talep eden bir mektup yazmıştır. Yusuf Ziya Ortaç, “ürkek çizgili, cılız nükteli, çocuk işi karikatürler” olarak nitelendirdiği bu karikatürlere derginin Şubat 1924 tarihli sayısında yer verir. Yusuf Ziya Ortaç’ın genç çizer hakkındaki ilk izlenimleri şöyledir: “Bir gün, çıkageldi İstanbul’a Cemal Nadir. Çizgilerinden daha ürkek bir genç… Soluk bir yüz, kalın camlar arkasından bakan, griye çalan uçuk yeşil gözler, nerde ise gözyaşı, nerde ise hıçkırık olacak bir gülümseyiş… Yürümeğe korkan, oturmağa korkan, konuşmağa korkan bir hayâl adam…”
Nâzım, 1 Ocak 1925’te Dr. Şefik Hüsnü’nün Beşiktaş’taki evinde toplanan Türkiye Komünist Partisi (TKP) 2. Kongresi’ne katılarak TKP Merkez Komitesi üyeliğine seçilir. Ayrıca, 21 Ocak 1925’te çıkmaya başlayan Orak-Çekiç gazetesine de yazar. Hatta gazeteyi sokak sokak dolaşarak satmaya çalışır. İstanbul’da çok dikkati çekmeye başladığı düşüncesiyle tanınmadığı İzmir’e gider.
Ankara’da kurulan İstiklâl Mahkemesi’nin bir soruşturma nedeniyle TKP üyelerini tutuklamaya başladığı günlerdir. İzmir’de kuduz salgını vardır ve Nâzım Hikmet’i de bir köpek ısırır. Nâzım Hikmet kuduza veya polise yakalanma arasında sıkışıp kalmıştır. Gündüzleri küçük, penceresiz, harap bir kulübe bekler; geceleri ise tahta kapıyı sessizce açar, karanlık yollardan gizlice örgüt toplantılarına gider. Birkaç ay ipince bir gün ışığının aydınlattığı bu yerde yaşar. “Güneşi İçenlerin Türküsü” şiirini işte bu günlerde yazar. Haziran 1925’te gizlice İzmir’den İstanbul’a, annesinin Kadıköy’deki evine gelir. Ertesi sabah tayfa kılığında TKP’nin ayarladığı, Mühürdar açıklarında bekleyen takayla yeniden Moskova’ya ulaşır.
“Akbaba’nın Bursalı ressamı: Cemal Nadir Bey”, 14 Nisan 1924, Akbaba (solda). “Papağan Albümü: Nezihe Muhyiddin Hanım, Müverrih Ahmet Refik Bey, Beyoğlu Dairesi Sermühendisi Hüsnü Bey, Esnaf Derviş Paşa, Dubara Piyangoso Müdürü Fikri Bey” notlarıyla 10 Kasım 1926’da Papağan’da yayımlanan Cemal Nadir karikatürü (üstte).
Cemal Nadir’in de hayatının en sıkıntılı, en buhranlı dönemini yaşayacağı Bâb-ı Âli’deki ilk zamanları gazete ve dergilerin kapısını aşındırmakla geçer. Himayelerini istediği kişilerden soğuk muamele görür. Yine Nâzım gibi Cemal Nadir’in de yakın arkadaşlarından olacak olan Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû), bu sıkıntılı günleri ağlamaklı bir şekilde yıllar sonra şöyle anlatacaktır: “Kendisini ilk defa 1925 senesinde Babıâli’de Reşidefendi Hanı’nda gördüm. Orada bir mizah mecmuası çıkıyordu. Cemal Nadir de bu mecmuanın ressamı olmak istiyormuş. O gün, birkaç resim getirmişti. Mecmuanın sahibi resimleri şöyle bir süzdükten sonra Cemal Nadir’i rencide edecek şekilde, ‘Sen resim yapmasını beceremiyorsun! Ramiz gibi (Ramiz Gökçe) yapmalısın’ dedi. Ramiz, o günlerde çok güzel kadın resimleri yapıyordu. Cemal Nadir’in ise janrı bambaşka idi. Ağlamaklı bir halde kapıdan çıktı. Çok kötü giyinmişti. Korkunç derecede zayıftı. Peşinden dışarı çıktım. Kendisiyle kapı önünde konuştuk. Hâli bana çok hazin gelmişti. Ortaköy’de oturduğunu, parası olmadığı için yürüyerek gidip geldiğini söyledi. Evet, Cemal Nadir’le işte böyle tanışmıştık. Ne ben ne o, bu tanışmamızı unutmadık”.
Sonraları Cemal Nadir, Vâ- Nû’ya şu itirafta bulunacaktır: “O zaman sen dikkat etmemişsin. Mecmuaya geldiğim gün ayağımda çorap yoktu. Potinim delik olduğu için görünmesin diye ayak parmağımı çini mürekkeple boyamıştım”.
Bu dönemde yaşadığı bütün sıkıntılara rağmen, karikatürleri Akbaba, Guguk, Zümrüdüanka, Resimli Dünya ve Papağan adlı dergilerde yayımlanacaktır. Bir yandan da tabelacılık yaparak geçinmeye çalışır. Ancak aldığı para ile geçinmesi imkansızdır. Kendisi bu durumu şöyle açıklar: “Yazdığım tabelalar bana, fazla olarak bir tramvay parası bile bırakmıyordu”. Yaşadığı maddi sıkıntılar yüzünden ilk çocuğunu kucağında yitirir: “Düşünün ki bakımsızlıktan bir çocuğum öldü. Kucağımda can veren yavruyu minderin üzerine koyarak ertesi günkü karikatürü hazırlamaya koyuldum. Buna mecburdum”. Bu acı üzerine ve İstanbul’da geçinemeyeceğimi anlayınca içinde yaşattığı bütün umutları da gömerek, tası tarağı toplar ve 1927 başında Bursa’ya, baba ocağına döner.
Yurda dönüş
Nâzım 1927’de Moskova’dadır. Türkiye’de Güneş dergisinde “Kitâb-ı Mukaddes” ve “Eski Anadolu (Yalnayak)” şiirleri ve “Ocak Başında” adlı oyunu yayımlanır. Şiirlerinin toplu olarak yer aldığı ilk şiir kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü, 1928’de Bakü’de Türkçe yayımlanır.
Nâzım Hikmet, 28 Eylül 1927’de yeni kurulduğu saptanan gizli bir komünist partisine üyelik suçlamasıyla gıyaben yargılanıp 3 ay hapse mahkum edilmiştir. Temmuz 1928’de Türkiye’ye dönme kararı alan Nâzım, arkadaşı Laz İsmail ile gizlice sınırı geçerek Türkiye’ye girer ancak Hopa’da yakalanırlar. 2 ay Hopa Cezaevi’nde bekletildikten sonra Rize üzerinden İstanbul’a gönderilirler. Tüm davaların birleştirilmesi sonucunda 14 Ekim 1928’de Ankara’ya sevkedilirler.
Nâzım’ın serbest bırakıldığı 1928 yılı Aralık ayında, Cemal Nadir’in Harf Devrimi’ni anlatan ilk karikatürü “Hicret”, Akşam gazetesinin 1 Aralık 1928 tarihli sayısında yayımlanacaktır.
Bursa’ya dönen Cemal Nadir, kendisini tanıyanlar gözünde “başarısız” durumuna düşse de İstanbul’daki sıkıntılı günlerin sonunda altüst olan kafasını dinlendirmek imkanını bulmuştur. Millî Sinema’nın karşısında küçük bir tabelacı dükkanı açar. Sinemanın, her program değiştikçe yenilenen kapı reklamlarını yazar. Sinemaya gidenler, film aralarında cam üzerine yazılı şu reklamı, perdeye yansımış olarak okurlar: “Hattatların meraklısı, meraklıların hattatı”.
Bursa’da seyyar öğretmenliğe de devam eder. Çeşitli okullarda resim öğretmenliğinin yanında el işi ve idman derslerine de girer. Bu dönemde yakın arkadaşı Rıza Ruşen’in Bursa’da çıkardığı Arkadaş ve Yeni Fikir gazetelerinde de karikatürleri yayımlanır. 1928 yılı, ilan edilen Harf İnkılabı ile maddi açıdan biraz daha rahata kavuşacağı bir yıl olur. Okullar, resmî daireler, ticarethaneler levha ve tabelalarını yeni harflere çevirecektir. Cemal Nadir de bu sırada küçük dükkanını bırakır ve Ulucami civarında, büyük ve geniş bir yer kiralar. Burada geceli-gündüzlü çalışmaya başlar. O kadar çabuk duyulur ve sevilir ki, küçük dükkanının duvar dipleri ve perde ile ayrılmış arka kısmı bile tabelalarla dolar.
Bu sıralarda Akşam gazetesi yöneticilerinden Necmettin Sadak birkaç karikatüründen hatırlayıp Selami İzzet Sedes’e Cemal Nadir’e mektup yazmasını ve gazetede günlük karikatür çizme talebini iletmesini ister. Cemal Nadir bu tekliften sonra tekrar İstanbul’a gidip gitmeme konusunda tereddütler yaşar. Bursa’da tabelacılıktan edindiği kazanç fena değildir; fakat Bursa ona küçük gelmektedir. Çok acı hatıralarla ayrıldığı basın dünyasının parıltısı, cazibesi, her şeye rağmen onu çekmeye devam etmektedir. Sonunda teklifi kabul eder. İstanbul’a ikinci gelişi, Cemal Nadir’in hayatında yeni ve parlak bir dönemin başlangıcıdır.
Cemal Nadir’in Harf Devrimi’ni anlatan “Hicret” adlı karikatürü, 01 Aralık 1928, Akşam (solda). Yalnızca birkaç gün önce 21 Kasım 1928’de aynı gazetede Cemal Nadir’in geçinmek için Bursa’da açtığı tabelacı atölyesinin haberi vardı (sağda).
Akşam’daki aydınlık
Cemal Nadir 13 Nisan 1929’da Akşam gazetesinde işe başlar. Gazetenin birinci sayfasında her gün bir karikatürü yayımlanır. Türk basınında günlük karikatür, ilk defa Akşam’ın ön sayfasında Cemal Nadir’le süreklilik kazanacaktır.
1929 yılı Nâzım Hikmet için de önemli gelişmeleri yaşanacağı bir yıl olacaktır. Deneysel şiirlerinin bulunduğu 835 Satır adlı kitabı, Latin harfleriyle yayımlanan ilk kitabı olarak büyük ilgi görür. 21 Nisan 1929 tarihli Akşam gazetesinin ilk sayfasında Cemal Nadir’in “Bursa’dan gelme ve ev arama” konulu karikatürü çıkarken, gazetenin üçüncü sayfasında Nâzım Hikmet’in 835 Satır adlı şiir kitabının basıldığı ile ilgili Vâlâ Nureddin yazısı yer alır.
835 Satır kitabının edebiyatımızdaki yankıları sürerken, yine Akşam gazetesinde Hikmet Feridun’un yaptığı “Edebiyatımız Ne Halde?” başlıklı anketler yayımlanmaya başlar. Anketlerde Nâzım’dan da bahsedilmekte; şair yerildiği kadar da övülmektedir. 06 Mayıs 1929 tarihli gazetede Cemal Nadir’in karikatürünün üstünde Nâzım Hikmet’in ankete verdiği cevaplar da yayımlanacak ve Nâzım, “nazmın en büyük düşmanı” olduğunu belirtecektir.
Nâzım Hikmet’in, Resimli Ay’ın Haziran ve Temmuz sayılarında “Putları Yıkıyoruz” başlığı altında imzasız olarak yayımladığı Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan iki yazısı ile siyasi sonuçlar da doğuracak olan bir eski-yeni kavgası başlar.
Yine Resimli Ay’ın Temmuz sayısında “İsimsiz Adam” imzasıyla “Sesini Kaybeden Şehir” adlı şiiri yayımlanır:
“Adedi devir sıfır
Şehir sustu
Kenetlendi nokta nokta şehrinin
asfalt beton çenesi
Bir dokuz yüz nokta nokta senesi
nokta nokta ayında
Cadde boş
Bir uçtan bir uca koş
Cadde boş
bomboş cebim gibi
Kesildi akmıyor su
Ne bir motor uğultusu
ne dönen bir tekerlek var”
Nâzım, şiirde iş bırakan taksi şoförlerini desteklemektedir. İşçileri greve özendirdiği gerekçesiyle kovuşturmaya uğrar. Şiirin altında imzası bulunmadığından, derginin sorumlusu Behçet Bey yargılanacaktır. Cemal Nadir de taksicilerin eylemine “Arabanın İntikamı” adlı karikatüründe yer verecektir.
Cemal Nadir, diğer karikatürlerinde olduğu gibi ilk defa 17 Ağustos 1929 tarihli Akşam gazetesinde yayımlanacak olan Amcabey tiplemesiyle de halkın yaşadığı sorunlara değinerek onların dertlerine ortak olur. Ara sıra tatlı tatlı alayı da ihmal etmeyerek onlara akıl öğretir. Cemal Nadir, Amcabey’le ülkemizdeki ilk yerli bant-karikatür tiplemesini yaratırken Nâzım Hikmet de peşpeşe şiir kitapları çıkaracaktır. Kasım 1929’da Jokond ile Si-Ya-U, Mart 1930’da Varan 3, Haziran 1930’da 1+1=Bir ve Kasım 1930’da Sesini Kaybeden Şehir kitapları yayımlanır. Ancak ilk beş kitabındaki şiirlerinde “bir zümrenin başka zümreler üzerindeki hâkimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği” gerekçesiyle mahkemeye verilir. 6 Mayıs 1931’de başlayan dava 10 Mayıs günü aklanmasıyla biter.
Cemal Nadir ile Selami İzzet (Sedes) Akşam gazetesi balkonunda, 8 Mayıs 1929 (üstte). 21 Nisan 1929 ve 27 Nisan 1929 tarihindeki Akşam gazeteleri (altta).
Cemal Nadir’in karikatürlerinde ilk Nâzım Hikmet çizimine bu dönemde rastlıyoruz. Cemal Nadir 26 Temmuz 1931 tarihli Akşam’da çizdiği karikatürde, Nâzım Hikmet, Orhan Seyfi ve Abdülhak Hamid’le birlikte Amcabey’i kumsala götürür ve şiir okumalarını ister. Şairler şiirlerini okuduktan sonra da Amcabey, Tevfik Fikret’in “Sis” şiirinden bir dize okur.
Amcabey o kadar halktan birisidir ve halk tarafından öyle tutulmuş ve sevilmiştir ki neredeyse gerçekten yaşayan biri gibi görülmeye başlanmıştır. Cemal Nadir 1931 sonlarında Walt Disney’den etkilenerek “Amcabey Plajda” adlı bir çizgi film denemesinde bulunur. Ancak bu işin tek başına yapılmasının imkansızlığını görerek vazgeçer. Yine aynı yıl Akşam gazetesinde “Amcabey Karikatür Müsabakası” düzenler ve 1932 Mart’ında ilk albümü olan Amca Beye Göre albümünü çıkarır. Yine bu günlerde Nâzım’ın Kafatası adlı piyesi İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahneye konacak ve oyun kitap olarak da basılacaktır. Nâzım, en üretken olduğu dönemlerinden birini yaşamaktadır. Önce Benerci Kendini Niçin Öldürdü? kitabı, ardından Gece Gelen Telgraf yayımlanır. Ancak kitap basıldıktan 2 ay sonra toplatılacak ve Nâzım’a “halkı rejim aleyhine kışkırtmak”tan dava açılacaktır. Bu dava daha sonuçlanmamışken ikinci bir dava gelir. 9 Mayıs 1933’te, Gece Gelen Telgraf’ta yer alan “Hiciv Vadisinde Bir Tecrübei Kalemiye” adlı şiirde “kendisine ve pederine hakaret ettiği” gerekçesiyle Süreyya Paşa tarafından dava açılır. Nâzım yargılanmak üzere 31 Mayıs 1933’te Bursa’ya gönderilir. Avukat İrfan Emin Bey, Nâzım’ın aklanması için büyük uğraş verir.
15 Haziran 1933 tarihli Akşam gazetesinde yine Cemal Nadir imzalı bir Nâzım karikatürü çıkar. Cemal Nadir o günlerde “Erkeklerin Kadın Kıyafetlerinde Gezmeleri Moda Olursa” başlıklı seri karikatürler yapmaktadır. Cemal Nadir memleketi Bursa’da bulunan Nâzım’ı kaşları çatık olan polis müdürü ve savcının arasında düşünceli bir şekilde çizmiştir.
1933 yılı bir yandan Nâzım Hikmet’in davalarıyla geçerken bir yandan da senaryosunu yazdığı veya yönettiği filmlerin ardarda sinemalarda gösterildiği bir yıl olur. Bu filmler sırasıyla “Karım Beni Aldatırsa, Fena Yol, Düğün Gecesi, Söz Bir Allah Bir, Naşit Dolandırıcı, Cici Berber, Milyon Avcıları ve Leblebici Horhor Ağa” filmleridir.
Cemal Nadir meşhur tiplemesi “Amcabey”i çizerken (üstte). 4 Haziran 1929 tarihli Akşam (üstte, solda). 15 Mart 1932 tarihli Vakit’te Cemal Nadir ve Nâzım Hikmet altalta (altta).
Nâzım’ın Bursa’da olduğu 1933 Temmuz’unda Cemal Nadir de sergi afişini hazırladığı Bursa sergisine katılmak ve tatilini geçirmek için buradadır. Nâzım, bir buçuk yıl kaldığı Bursa’dan Ağustos 1934’te ilk köy filmi olan “Bataklı Damın Kızı, Aysel” in senaryosunu yazarak ayrılacaktır.
Aynı yılın başında sözlerini kendisinin yazdığı “Lüküs Hayat” opereti Darülbedayi’de oynanmaya başlar. Cemal Nadir de çizgileriyle “Lüküs Hayat”ı ölümsüzleştirir.
Nâzım, Orhan Selim adıyla ilk yazısını 12 Kasım 1934 tarihli Akşam gazetesinde yazmaya başlar. Bu tarihten 1936 sonuna kadar Cemal Nadir’in karikatürleri ve Nâzım’ın yazılarını aynı gazetede görürüz. Tabii Cemal Nadir’in çizdiği Nâzım karikatürlerini de…
Bursa’da sergi
Cemal Nadir, doğduğu kent Bursa’da ilk sergisini 24 Mayıs 1936’da açar. Yıllar sonra tanınan bir sanatçı olarak memleketine gitmenin keyfini doyasıya yaşayacaktır. Bursa Halkevi tarafından düzenlenen sergi, saat 17.00’de bugünkü Tayyare Kültür Merkezi’nde açılır. 1 hafta boyunca açık kalan sergi Bursalılar tarafından ilgiyle karşılanır. Sergide Cemal Nadir “Resimde Mizah ve Mizahın Tarihi Değeri” üzerine bir konuşma yapar. Konuşmaya girişi şöyledir: “Bu gün Halkevimizin kıymetli yardımiyle, ve yüksek huzurunuzla açılan bu sergi, büyük noksanları itibariyle Bursa için belki bir kazanç değildir. Fakat sanat hayatımın en şerefli ve büyük bir hâdisesini teşkil ediyor. Bana bu imkânı veren sayın Halkevimize ve aziz hemşehrilerime en candan teşekkürlerimi ön söz olarak arzederim”. Öğretmen-Şair İlhan Şevket (Aykut) ve Ankara’dan özellikle bu sergi için gelen Manisa Milletvekili Kazım Nami (Duru) birer konuşma yaparlar. Sergiye katılanlar arasında Nâzım Hikmet ve eşi Piraye’de bulunmaktadır. İlk defa 1933 yılında Bursa’ya kelepçeli gelen Nâzım bu kez özgürdür. Burada çekilen fotoğraf, Nâzım’ın Bursa’daki tek özgür fotoğrafı olacaktır (Daha sonra 1940 yılında, Çankırı Cezaevi’nden Bursa Cezaevi’ne gelerek uzun yıllar burada kalacaktır).
Nâzım Hikmet, Cemal Nadir’in sergisi sonrasında izlenimlerini Akşam gazetesinde Orhan Selim imzasıyla iki yazı yazarak aktarır.
Cemal Nadir’in Bursa Kozahan’da 15 Temmuz 1933’te çekilmiş bir fotoğrafı. Arkada kasketiyle Nâzım Hikmet.
Feixas, 1413 Paris’inde bir salgın sonrası “yellenme öksürüğü” sesiyle dalga geçildiğini anlatıyor. Jean Genet’nin Paravanlar oyununda da sömürgeci ordunun askerleri bağırsaklarındaki gazı salarak ‘memleket kokusu’nu almak ve yaymak peşine düşüyorlar. Edebiyattan musikiye osuruktan nâmeler…
Ahmet Uhri’nin Ege Evrensel’de yayımlanan yazı dizisi “Bağırsak Gazlarının Kültür Tarihi”nin dördüncü bölümünü “Osuruknâme”ye değindiği için gördüm; hoş ve besleyici yaklaşım.
Öncesinde, Şener Şahin’i Klâsik Arap Edebiyatında Sofra Mizahı başlıklı kitabı vesilesiyle keşfetmiş, Arapça ders kitapları nedeniyle tanınan bu akademisyenimize ulaşınca, tahminimde yanılmadığımı görmüştüm: “Zartoloji” ekseninde yazdıkları Kırmızı Kedi’den yayımlandı.
‘Bir şey’ ararken başka ‘bir şey’ bulmaya, hele ikisine birden ulaşmışsam, bayılırım. Hâlâ bekleyen “Sakal” metnimle ilgili ‘saha araştırması’ (!) yaparken karşıma çıkan Jean Feixas, çılgın Monestier’nin minyatür örneği gibiydi: Sakal-bıyık kitabının ardından sıkı bir “Uçkur Kılları” kitabı kotarmış, oradan Antik Çağdan Günümüze Yellenmenin Tarihi’ne geçmişti -gelgelelim pek ufak, dolayısıyla cılız bir broşürdü ulaştığım. Gene de, itirafsa itiraf, “Osuruknâme”yi yazdığımda ıskaladığım canalıcı sapağa o taşıdı beni: Crepitus ve Stercutius’u yazık ki gecikmeli tanımak varmış.
Ahmet Uhri de, Dr. Onur Gülbay’ın bir makalesinden hareketle ikiliden sözediyor yazısında; sayesinde asıl yayının izini buldum: Eskiçağda Tuvalet Kültürü (2003) değerli çalışma, gel gör ki çerçeveye dolaylı yoldan katkı sağlayabilir, çünkü “delik iskemle kültürü”yle, def-i hacet edimiyle ilgili temelde; kendi payıma, “dışkı” izleğine bağlı ayrıntılar öğrendim Dr. Gülbay’ın küçük kitabından, Latrina’lara dönmek isterim.
Elbirliğiyle gaz çıkarma Ortaçağ’da gaz sıkışmasının giderilmesini tasvir eden bir çizim.
Yellenme tanrısı Crepitus’a gelince… Tarihçiler sonradan uydurulmuş bir figür olduğu kanısındalar: Ciddi hiçbir antik kaynakta sözedilmemiş ondan. Papa 1. Clemens, Mısırlıların inanışlarını küçümsemek için o “sestanrısı”nın varlığına gönderme yapar. Ansiklopediler Voltaire’in ve Baudelaire’in alıntılarını sıraladıktan sonra Flaubert’in Ermiş Antoine ve İblis’inden haşmetli monologuna yer verirler Crepitus’un.
Crepitus yok ama “criptonomie” türemiş: “Yellenme Sanatı”, Ducastel de Saint-Paul’ün üç şarkılık didaktik şiiri 1815’de Paris’te yayımlanmış -bütün yollar asıl oraya çıkmaz mı?! Feixas, 1413 Paris’inde yaşanan bir salgın sonrası “yellenme öksürüğü” sesiyle dalga geçildiğini anlatıyor. Aristofanes’in komedilerinde “bombus” olarak geçermiş sıkı vartalar, bomba gibi patladıkları için olsa gerektir!
Tiyatroya taşınabilir mi yellenme? Jean Genet’nin skandal yaratan Paravanlar oyunu en çok bu nedenle üne kavuşmuştur ne yazık ki: Sağcılar ve aşırı sağcılar millî ve yerli değerleri sahnede yellenerek topa tuttukları için saldırmışlardı yönetmene, tiyatroya ve yazara; oysa sömürgeci ordunun askerleri bağırsaklarındaki gazı salarak ‘memleket kokusu’nu almak ve yaymak peşindeydiler! Genet, burada, yellenme kokusunu bir memleket hatırası olarak tanımlar ve o kokuyu yaymayı görev katına çıkarır -ki Rabelais’nin topraklarından çıkmış bir yazara da bu yakışır.
Paravanlar’ın yarattığı skandalla kıyaslanamasa da Vinaver’in 60 oyuncu için yazdığı 8 saatlik oyunu Kıyıdan Taşan’ın ana motiflerinden biri olarak tuvalet kağıdını seçmesi de hoş karşılanmamıştır.
Musiki alanına taşınabilir mi peki, yellenme? Hınzırlık adına değil, bir ses türü’nü konu edindiğim için soruyorum. Bugün, erişmesi kolay artık: Serge Gainsbourg’un yaklaşık 3 dakikalık ‘rental’i “Evgénie Sokolov” Youtube’dan dinlenebiliyor.
Ancak ‘resital’ ile yetinmek, arkasındaki yapıta haksızlık yapmak olur: Gainsbourg’un aynı başlıkla yayımlanan (ve bugün cep kitabı olan) anlatısının kahramanı müzisyen değil ressamdır (başlangıçta Gainsbourg da ressam olmak istemiştir). Anlatının kahramanı Sokolov yepyeni bir sanat akımının tek temsilcisidir: Gazosrafi seanslarında, çıplak oturduğu kâğıtlar üstüne ateş yoluyla nakşettiklerini birer “gazogram” olarak işleyerek bir tür “gazogrammatologie” kuramı yaratır -Derrida’ya nazireyle.
Seslendirme sonradan gerçekleştirilmiştir. Genet’nin oyunu ilk defa Mayıs 1968 öncesi gündeme geldiği için tozkoparan doğurmuştu. Gainsbourg, Mayıs 1968 sonrası yaptıklarıyla üç kez skandal yaratmış ve aşırı sağ’ın hedefi haline gelmişti: Marseillaise’i orduyu tiye alarak reggae formatında bir konserinde söylediğinde, televizyonda canlı yayında 500 Frank’ı yaktığında, bir de bir başka canlı yayında Whitney Houston’a “I want to f… you” dediğinde -bir zamanlar alay etmek bir özgürlük sahasıydı.
Gaz savaşında ateş hattında Yellenme, Edo döneminde Japonya’da bir gaz savaşını tasvir eden bir sanat parşömeni olan “Hegassen” eserine de konu olmuştur.
Resim sanatına taşınabilir mi? Bir zorlama çabası içinde değilim: Goya’nın Los Caprichos dizisinin 69. parçası “Sopla” 20.9 x 14.6 cm boyutlarında, 1797-1799 arasına tarihlenen bir yapıt; burada, şeytan çıkartırcasına, çocuğun yellendirilerek ateşin söndürülme çabası öne çıkıyor.
Canterbury Masalları tam orta yerinde seçkin yer verir yellenmeye; tabii şeytanın işin içine girdiği “Frerin Hikayesi”nin sonunda “Mübaşirin Hikayesi”ne sıçrayarak.
Chaucer’ın bu içiçe hikaye labirentinin merkezine matematiksel bir denklem yerleştirdiğine tanık oluyoruz, bir “yellenme problemi”nden hareketle: Tek bir yellenme 12 eşit parçaya bölünebilir, böylece bölüştürülebilir mi?
“… meselâ, manyak mıdır nedir, ben nasıl bölerim -hem de eşit parçalara- bölünemez bir şeyse töhmet altında bırakacak beni sözde, ne cehalet! (…) Bunu onun kafasına Şeytan sokmuş olsa gerek. Matematikte de ne duyduk, ne işittik, bugüne kadar böyle aldatmacalı bir eşitlik. Bulamazsın dünyanın neresine gidersen git, bir osuruğun hem kokusunu, hem sesini eşit parçalara bölecek birini. Nereden buldun bu problemi!”
Chaucer -yüce şairlerin alçakgönüllü tavırları böyledir- çözümün evin uşağından gelmesine izin verir; bir takım elbise hediyesi olmak kaydıyla hem: 12 çubuklu bir atarabası tekerleği ister uşak. Yellenmeyi 12 eşit ‘dilim’e ayrıştırmak için yegane şart, dübürü tekerlek göbeğine denk getirince vartayı sallamaktır. Ya bunun olup olmadığının onaylanma yolu yordamı? Uşağın önerisi hazırdır:
“Her çubuğun ucuna bir rakip. -budur önerim- Burnunu kemal-i ciddiyetle dayasın derim” ve gelsin “göbeği bir davul veya dümbelek gibi gergin olan o köylü… koyverebilsin o yeri göğü inleten osuruğunu”.
Böyle tamamlanır güzelim masal. Ki dönüp baştan uca okumalı onu herkes.
İşareti alanlardan Servilius Casca, en tezcanlıları olarak Sezar’a hançerle bir kesik atıyor; ama bu basit bir sıyrıktan öteye gidemiyor. Öyle ki Sezar’ın dönüp “Ne yapıyorsun ulan?” falan dediği aktarılıyor. Casca da o sırada “Ulan koca diktatöre hançeri vurduk, bir de başkası olaya dahil olmazsa kabak gibi ortadayız, inkar da edemeyiz, şafak karanlık, küllüm yanarız” diye düşünerek “Oğlum yardım etsenize alooo?” diye senatoya bağırıyor. E, bunun üzerine diğer komplocular da Sezar’ın üzerine atılıp bıçaklamaya başlıyor. Ancak o noktadan sonra Sezar’ın ağzından çıkan “Vay sen de mi Brutus!” vesaire gibi cümleler, benim bildiğim Shakespeare’in falan uydurması.
Bilirsiniz “Mart ayı dert ayı” der eskiler ve ek olarak tüm vergi mükellefleri. Gerçi vergi ayını Şubat’a çektilerdi geçen sene galiba ama konumuz o değil; paramız da olmadığına göre neyin vergisini nereden vereceğiz zaten. Enteresandır, dünya tarihi için de Mart ayı dert ayıdır. Tabii bu biraz saçma oldu; dert aradığınız takdirde, binlerce yıllık tarih içerisinde içinde tasa, elem ve keder olmayan ay bulmak mümkün değil. Ancak Mart ayı, en çok Roma Cumhuriyeti’ndeki meşhur “Mart ortası” hadisesiyle, yani Jül Sezar’ın 23 yerinden bıçaklanarak katledilmesiyle bilinir.
Genel kültür -ilginç bir şey- neredeyse okuma yazma öğrendiğimiz yaşlardan beri, Sezar’ın ihanete uğradığını, Sezar’ı “kardeşi gibi bildiği” Brütüs’ün bıçakladığını, bıçaklanan Sezar’ın “Sen de mi Brütüs!” dediğini kafamıza kakar. Sonra aramızdan kimileri gider aklından zoru varmışçasına tarih okur ve sondan başa, bu bildiklerimizin pek de öyle olmadığını öğrenir.
Şimdi eğer aklımda yanlış kalmadıysa Sezar’ın yaklaşık 60 kişi tarafından 23 kere bıçaklanması esnasında kimseyle öyle uzun uzadıya diyaloga girdiği falan yok. Bu arada bu 60 kişinin katıldığı suikastte saldırgan başına ortalama 1/3 bıçak darbesi gerçekleşmesi, saldırganların isabet yüzdesinin Galatasaray’ın gol yollarındaki isabet yüzdesiyle benzerlik gösterdiğini düşündürebilir. Ancak tabii gerçekte 60 kişi aynı anda bir hedefe bıçakla saldırdığında çoğu yanlışlıkla birbirini bıçaklayacaktır ki bunu hem Plutark’ın yazdıklarından hem de tecrübelerimizden, yani lisedeyken bir anda üzerimize çullanan D sınıfından 10 kişinin yumruk ve tekmelerinin çoğunun birbirine gitmesinden biliyoruz (Bu arada futbol analojisi için kusura bakmayın. Galatasaray öyle mi bilmiyorum; sadece puan tablosunda en aşağıdaki büyük takımı yazdım. Yoksa kaptan kim diye sorsanız, Cüneyt Tanman derim, o derece).
Diğer yandan -tarih bilmeniz falan da çok gerekmiyor- uygulama açısından bir kere bıçak darbelerini kişi başına bir darbe şeklinde karneyle dağıtmadıklarına göre 23 darbeden bir kısmı mükerrer darbeler. Yani Sezar’ı hiç bıçaklamayanların sayısı aslında 37’den fazla. Ha elbette onlar da hadiseye iştirak etmiştir ama kimisi goygoy yapmış, ortalığı velveleye vermiş, atıyorum Tillius Cimber gibi biri togasını aşağı indirmiş; bir diğeri olayı engellemeye çalışıyor gibi görünüp kalabalık yapmış; bir başkası da olayı engellemeye çalışanlardan birini vaybabamcılık yoluyla (“Vay babam! Nerelerdesin yahu?” diyerek tanımadığınız bir adama sarılmak) alıkoymuş olabilir. Mesela -ben Plutark’ın yalancısıyım- Marcus Junius Brütüs Albinus (Sen de mi Brütüs’teki Brütüs değil) suikastı engellemesin diye Markus Antonyus’u kapıda lafa tutmuş yarım saat artık ne pis geyiği varsa, adamcağızı can dostu bıçaklanırken ilaçlamış.
Şimdi aklımda kaldığı kadarıyla senatörler Sezar’ı, “Hacı gel sana bir dilekçe vereceğiz, onu okuyacaksın” diye senatoya çağırıyorlar. Sezar yanlıları “Diktatör olsa ayağınıza gelir miydi?” diyor mudur bilmiyorum ama zaten diktatör olan ve kendini ömür boyu diktatör ilan eden Sezar gidiyor. Tillius Cimber, Sezar’a dilekçeyi veriyor, Sezar dilekçeyi reddince de hop diye Sezar’ın togasını tutup boynundan aşağı indiriveriyor. Bu da şimdi komplocuların aralarında kararlaştırdıkları saldırı işareti hesapta. Yahu zaten 60 kişiyseniz niye böyle bir işarete ihtiyacınız olsun? Hadi bir işaret lazım diyelim, daha saçma işaret mi bulamadınız adamın togasını indiriyorsunuz? Hayır belki Ortadoğu’daki ayakkabı atma adeti gibi bir anlamı vardır diyeceğim ama öyle olsa duyardık gibi geliyor; en azından Plutark kardeşimiz yazardı.
Neyse. İşareti alanlardan Servilius Casca, en tezcanlıları olarak Sezar’a hançerle bir kesik atıyor; ama herhalde diğerlerinin katılacağını umduğundan, bu basit bir sıyrıktan öteye gidemiyor. Öyle ki Sezar’ın dönüp “Ne yapıyorsun ulan?” falan dediği aktarılıyor. Casca da o sırada “Ulan koca diktatöre hançeri vurduk, bir de başkası olaya dahil olmazsa kabak gibi ortadayız, inkar da edemeyiz, şafak karanlık, küllüm yanarız” diye düşünerek “Oğlum yardım etsenize alooo?” diye senatoya bağırıyor. E, bunun üzerine diğer komplocular da Sezar’ın üzerine atılıp bıçaklamaya başlıyorlar adamı. Ancak o noktadan sonra Sezar’ın ağzından çıkan “Vay sen de mi Brütüs!”, “Ulan Trebonius ayıp ettin ama!”, “Beğendin mi yaptığını Basilus?”, “Hulki senin ne işin var burada?” gibi cümleler olduğu benim bildiğim Shakespeare’in falan uydurması.
Hadi ilk sıyrık niteliğindeki bıçak darbesinden sonra bir şeyler söyledi adam da, öldürücü nitelikte olduğu otopsi raporlarıyla sabit ikinci darbeden sonra pek de öyle sitem etmeye, kırgınlık belirtmeye, esefle kınamaya fırsat bulamamıştır diye düşünüyorum. Zaten yine Plutark’ın aktardığına göre hiçbir şey de dememiş. Yine zaten Brütüs de gerçekten Sezar’ı bıçakladı mı, elinde bıçağıyla saldırganların arasındayken bir o yana bir bu yana fırlatılan Sezar mı kazayla Brütüs’ün elindeki bıçağa çarptı belli değil. Bana sorarsanız Brütüs ortama uyup bıçaklıyor gibi yapmış ama bıçaklamamıştır da, bana niye soruyorsunuz onu da anlayabilmiş değilim.
Kaşgarlı Mahmud’un 1072’de yazmaya başlayıp 1077’de tamamladığı sözlük, Türkçenin gelmiş geçmiş en önemli referans kaynağı. Eserin içindeki kelimeler, örnekler, atasözleri, karşılaştırmalar ve açıklamalar, Türk kültürünün evrensel boyuttaki zenginliğini kayıt altına alan müstesna bir dil zenginliği sunar. O, Türklerin “hor görülecek göçebeler” olmadığını dönemin yüksek kültürüne (Arap ve Fars) kanıtlar ve yüzyıllardır Türklere karşı oluşan önyargıları yerle bir eder.
HATİCE ŞİRİN
Kaşgarlı Mahmud bir dilbilimci, etnograf ve Türkologdur. Kaşgar’ın 50 km. güneybatısında İpek Yolu üzerinde bulunan Opal vaha köyündeki türbesinde, tahminî doğum ve ölüm tarihi 1008- 1105 olarak kayıtlıdır. Hakkında bildiklerimiz, ünlü sözlüğü Dîvânu Lugâti’t-Türk’te kendisine dair ketumca bir tutumla verdiği bilgilere dayanır. Babası Isık Göl’ün güney kıyısındaki Barsgan kentinin yöneticisidir. Karahanlı hanedanı üyesi soylu bir ailedendir; başkent Kaşgar’da görevlendirilince, Mahmud da burada yetişmiştir. Kaşgarlı Mahmud, Türklerin yaşadığı kentleri, bozkırları gezmiş; Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma ve Kırgızların lehçelerini en ince ayrıntısına kadar öğrenmiş; gittiği yerlerden modern bir dilbilimci gibi veriler toplamış; bunları karşılaştırmalı olarak sözlüğüne kaydetmiş ve tüm bunları Halife’ye sunmak üzere Bağdat’a gitmiştir.
Özgüveni yüksektir. Kendi dilinin en zarif, konuşmasının en belagatlı, tahsilinin en yüksek, soyunun en köklülerden olduğunu sıraladıktan sonra, mızrak atışında da en iyilerden olduğunu yazar. Bu otobiyografik bilgi, bize 8. yüzyıl Orhon Yazıtları’nda bir Türk beyinin en önemli nitelikleri şeklinde zikredilen “bilge” ve “alp” olmanın 300 yıl sonra da prestijini koruduğunu gösterir. Zeki Velidî Togan (1890-1970), bu cümlesinden ve sözlükteki askerî terminolojiden hareketle, onun aslen asker olabileceğini düşünür. Mahmud, her Türk lehçesini mükemmel öğrenmiş, bunların hepsini kapsayan kitabını iyi bir düzenle yazmış, eserine Dîvânu Lugâti’t-Türk adını vermiştir. Arapça, Farsça ve o dönemin diğer Türk lehçelerinin tamamını bildiği gibi, İran ve Irak’ta Rumcayı da öğrendiği kabul edilir.
Kaşgarlı Mahmud’un kitabındaki harita.
György Hazai gibi kimi türkologlar, onun Türk kentlerini dolaşmasını ve Bağdat’a gitmesini Karahanlı konfederasyonundaki iç karışıklıklardan kaçmak istemesine bağlar. Omeljan Pritsak, sonunun taht kavgasında zehirlenen diğer aile üyeleri gibi olmasından kaygı duyarak Bağdat’a siyasi mülteci olarak gittiği yorumunda bulunur.
Kaşgarlı Mahmud, Bağdat’a gitmeden birkaç yıl önce (1058), Abbâsîler Tuğrul Bey komutasındaki Selçukluların himayesine girmişti. Halife, Tuğrul Bey’e “İslâm’ın temel direği”, “Doğu ve Batı’nın hükümdarı” unvanlarını vermekle kalmamış, onu kızıyla evlendirip hilafetin ortağı ilan etmişti. Halife varolan sınırlı gücünü Türklere borçluydu. Bağdat o dönemde Türklerle dolmuştu ama, aristokrat zümre Türkçe değil Farsça konuşuyordu. Araplar, Farslar, hatta Selçukluların kendileri bile Türkçeyi kültürel derinliği olmayan, şiire ve felsefeye uymayan kaba bir dil olarak görüyordu. Kaşgarlı Mahmud’un misyonu tam da bu zamanda belirginleşti: Halife ve onun etrafındaki üst sınıfa hakir gördükleri Türkçenin yetkinliğini gösterecekti. O bunu planlarken, ana dillerini konuşmaktan vazgeçen Selçuklu seçkinlerine de bir mesaj vermeyi düşünmüş olabilir.
Mahmud, Türkleri ve Türkçeyi o dönemin “medeni” dünyasına kabul ettirmek ve üst kültüre dahil etmek için parlak zekasını devreye sokar: Kitabının giriş kısmında “Nişaburlu ve Buharalı imamlardan bizzat işittim” dediği sahih olmayan iki hadisle Türkçenin öğrenilmesini dinin bir vecibesi olarak takdim eder! Mahmud, “bu hadis doğruysa Türkçeyi öğrenmek vaciptir, doğru değilse aklın gereğidir” diyerek, Arap ve Farslara Türkçenin derinliğini ve zenginliğini kanıtlama konusundaki inatçı ve coşkulu kararlılığını gösterir. Mahmud’un “Arapça ve Türkçenin aynı tempoda koşan iki yarış atı gibi olduğu” iddiası; Amerikalı Türkolog Robert Dankoff tarafından “İslâmiyet’in dili öylesine prestijliydi ki, Arapça, Türkçenin ölçülmesinde kullanılan bir modeldi” cümlesiyle yorumlanır.
Kaşgarlı Mahmud’un ünlü eserinin elimizdeki tek nüshası 1 Ağustos 1266’da kopyalanmış (üstte). Bugün İstanbul Millet Kütüphanesi’nde (altta).
O, Türklerin “hor görülecek göçebeler” çerçevesine sığdırılamayacağını dönemin yüksek kültürüne (Arap ve Fars) göstermek ve yüzyıllardır Türklere karşı oluşan önyargıları kırmak için bu yola girmiştir. Kitabını takdim ettiği Halife’ye hitaben artık onların devrinin kapandığını; Türk çağının başladığını; Türklere bağlananların güçlendiğini; ayaktakımının alçaklıklarından Türklerin yardımıyla kurtulduklarını; aklı başında herkesin Türkçe konuşması ve Türklere katılması gerektiğini ve aksi halde ok yağmuruna tutulacaklarını yazar.
Metnin tamamı, dikkatle seçilmiş nazik sözlerle süslenmiş, ancak aynı zamanda tehditkar imalar içeren bir manifestodur. Kitabın giriş kısmı öylesine görkemli ve debdebelidir ki Frederick Starr, “günümüz yayımcılarının hiçbiri 1.000 yıl önce yazılmış bu eserin önsözünü aşabilen bir tanıtım yazısı kaleme alamaz” yorumunu yapar.
Kaşgarlı Mahmud’un 1072’de yazmaya başladığı, 1077’de tamamladığı sözlük, Türkçe-Arapça tanıklı bir sözlüktür. Başlığı Arapça bir terkiptir; literal çevirisi “Türk dillerini toplayan kitap” anlamına gelir. Mahmud’un elinden çıkan orijinal yazma kayıptır. Bugün elimizdeki 319 varaklık tek nüsha 1 Ağustos 1266’da kopyalanmıştır.
Arap sözlük yazımı gelenek ve ilkelerini iyi bilen Mahmud, kitabını bu yöntemle düzenler. Sözlükteki hemen her madde, ya bir cümle ya bir şiir ya da bir sav (atasözü) ile örneklendirilir. Sözcüklerin sadece tek anlamı değil, farklı ve mecaz anlamları da verilir. Türkçe sözcük ve örneklerin üzeri kırmızı mürekkeple çizilip farkedilmeleri sağlanır. Fiil olan madde başlarının örnekleri, tekil 3. kişi geçmiş zaman çekimindedir (Günümüzde “acı(mak)” olarak kullandığımız fiili şöyle açıklayıp örneklendirir: “(açı-) sirke açıdı (Sirke ekşidi). Yaranın ağrısı zonklarsa yine aynıdır”. Bazı sözcüklerin farklı Türk lehçelerindeki anlamlarını veya biçimlerini verir (“uğur: Oğuzcada hayır ve bereket. Yolcuya ‘yol uğur bolsun’ denir ki ‘yol, hayır ve bereket içinde geçsin’ demektir”). Mahmud bazı maddelerde etimoloji de yapar (“Ören: Oğuzcada her şeyin kötüsü demektir; ‘harap’ anlamındaki Farsça ‘vīrān’ kelimesinden alındığını düşünüyorum”). Üstelik bu tip köken açıklamalarında çarpıcı bir dil milliyetçiliği sergiler: “Oğuzlar Farslarla temasa geçtikleri zaman birçok Türkçe kelimeyi unutarak yerlerine Farsçasını kullandılar. Bu da onlardan biridir”.
Kaşgarlı Mahmud’un konuştuğu Türkçe, günümüz bilim dünyasında “Karahanlıca” diye bilinir. Ancak Mahmud, kendi dilini hep “Hâkaniye” diye anar. Sözlüğünde, Hâkaniye hükümdarlarının “Buğra Kara Hākān” unvanı taşıdıklarını belirtir. O dönemde basılan sikkeler ve Arap-Fars kaynaklarında geçen “Karahan” terimi, modern anlamıyla Türkolojinin kurulmasından, 19. yüzyıldan sonra yaygınlaşacaktır.
Kaşgarlı Mahmud’un Kaşgar’ın 50 km. güneybatısında İpek Yolu üzerinde bulunan Opal vaha köyündeki türbesi
10.-13. yüzyıllar arasında Orta Asya’yı Buhara’dan Tarım havzasına kadar ele geçiren Karahanlılar, İslâm dünyasının bir kısmını Türk töresiyle yöneten bozkır kökenli ilk hanedanlıktır. Bir başka Türk grubu olan Oğuzlar da, yine aynı dönemlerde tedricen Horasan ve Anadolu’yu ele geçirmişlerdi. Ahmet Bican Ercilasun’a göre Mahmud, Malazgirt Savaşı sırasında yüksek olasılıkla Bağdat’taydı ve eserinin hazırlıklarıyla meşguldü. İşte bu büyük zaferlerin de etkisiyle Türk kültürü ve Türk dili Mahmud’un eserinin hemen her satırında âdeta kutsanır. Ali Şir Nevai’ye kadar geçen 400 yıllık zaman diliminde hiçbir Türk, Kaşgarlı Mahmud kadar keskin bir Türkçe propogandası yapmayacaktı. Mahmud, bunun gururunu “Türk” sözcüğünü açıklarken Hz. Muhammed’in ağzından dile getirir: “Benim bir ordum var. Onları Türk diye adlandırdım. Bir kavme kızdığım zaman üstlerine onları musallat ederim. Bu, diğer bütün insanlara karşı onların üstünlüğüdür”.
Mahmud’un diyalektiği
Bunlarla birlikte, Mahmud’u salt doktrinel bir “Türkçe propagandisti” çerçevesinde değerlendirmek yeterli değildir. O, Müslümanlığı yeni kabul etmiş bir topluluğun İslâmiyet’e candan bağlı bireyi olsa da; eski animist, şamanist inançların ve bozkır kültürünün tarihe gömülerek yitip gitmesinin kaygısını da derinden taşır; henüz canlılığını koruyan bu değerlerin tüm temel taşlarını titizlikle eserine yansıtır. Kepeneğin omuzlarına dikilen keçe parçasından (“yaŋalduruk”), ırmak kıyısında çocukların oynadığı geleneksel oyunların adına (“müŋüz”); atın boynuna takılan muskadan (“monçuk”), bostanlara nazar değmesin diye konan korkuluğa (“abakı”); kâhinlerin (“yatçı”) taşlarla bulut ve yağmur için kehanette bulunmasından (“yatlamak”) kısrağın arkasında kalan tayı çağırmak için söylenen lafa (“kurı kurı”) kadar her sözcüğü kaydeder. Türklerin inancına göre yılda bir gece ölülerin ruhlarının toplanıp yaşamlarını sürdükleri yerlere gittiklerinde çıkan gürültünün adı (“tiki”) bile kayıtlıdır sözlüğünde.
Öz kültürün unutulmasına dair açıkça dile getirmediği ama satır aralarından okunabilen endişesini eski bir Türk atasözüyle taçlandırır: “İl kalır törü kalmas”; yani ‘”Ülke bırakılır, ama töre (örf ve adet) bırakılmaz”. O, İslâmiyet’in Arap ve Fars kültürlerini taklit ederek değil, bozkır kültürüyle sentezlenerek, Türk tarihsel mirasına entegre edilerek yaşanması görüşündedir.
Akademik derinlik Kaşgarlı Mahmud, eserinde meselenin yüzeysel veya kolay yanını seçip sözcüklerin yalnızca temel anlamını verip geçiştirmez; ayrıntılara yer verir. Örneğin İslâmiyet’in yasakladığı şarap (“süçig, bor, çağır”) yemeğin hazmedilmesine yarayan bir içecektir (“süçig aşıg siŋdürdi”); ama aynı zamanda sarhoşluğa sebep olur (“süçig anı esürtti”); çok içilirse de adamı kusturur (“süçig erig kusturdu”). Kırmızısına “kızıl süçig”, sıcağına “bışıg”, saklandığı kaba “sağır”, süzüldüğü huniye “aŋut” denir. Döneminde, olgun adam gibi davranan toy delikanlıları eğitmek için “şarap olmadan sirke olma” (“bor bolmadın sirke bolma”) atasözü kullanılır.
Kaşgarlı Mahmud’un türbesi 1829 ve 1897’de iki defa onarım görmüş.
“Teke”yi açıklarken “erkek keçi” demekle kalmaz; boynuzundan yay yapıldığını, köse adamlara “teke sakal” dendiğini belirtir.
“Burçak” hem “börülce” hem de benzetme ilişkisiyle “ter taneleri” anlamındadır, “burçaklan(mak)” boncuk boncuk terlemek anlamındadır.
O dönemde iri çekirdekli meyvelerin genel adı “erük”tir (erik); “tülüg (tüylü) erük” şeftali, “sarıg (sarı) erük” kayısıdır.
Sadece insanların değil, hayvanların sağaltılmasındaki halk hekimliği yöntemlerinden de bahseder: “Aŋduz: Bir bitkinin köküdür; kazılarak çıkarılır ve karnı ağrıyan at bununla tedavi edilir”.
Kaşgarlı Mahmud’dan Türkçe eklerle ilgili bilgiler de alırız. Bugün genellikle “susa(mak)” fiilinden tanıdığımız istek bildiren ek, başka yiyecek-içecek adlarına da eklenir: “etse(mek)”, “kagunsa(mak)”, “erükse(mek)”, “balıksa(mak), yani canı ety, kavun, erik, balık istemek…
Modern dilbilimin kurulmasından önce yazılan tüm sözlüklerde gördüğümüz halk etimolojisini bu sözlükte de buluruz. Mesela geleneksel Türk yemeklerinden “tutmaç”ı açıklarken, Büyük İskender döneminden bir efsaneye göndermede bulunup sözcüğün “bizi tutma aç” cümlesinden geldiğini yazar. Oysa “tutmaç”; sütlaç (< sütlü aş), bulamaç (< bulama aş) örneklerinde görülen “aş”tan (tutma+aş) kalıplaşan bir sözcüktür.
Mars gezegeni için “bakır sokım” (renginden dolayı); neşter için kana(mak)’tan “kanagu”, makas için bıç(mak)’tan “bıçguç”, çuval için günümüzde dağarcık sözcüğünde yaşayan “tagar”, ütü için “ütüg” (< üt- ‘hafif ateşten geçirmek’), petrol için “kara yağ”, demir madeni için “temürlük”, edilgen eşcinsel erkek için “kötlüg”, erkek düşkünü kadın için “ersek”, mal düşkünleri için “tavarsak” (< davar), yetişkin gibi davranan erkek çocuk için “ataç”, yetişkin gibi davranan kız çocuk için “anaç”, oğlan çocuğu gibi davranan yaşlı adam için “oglansıg”, dölyatağı için “ogulçuk” (< ogul : cinsiyet bildirmeksizin çocuk) gibi binlerce sözcük, hamaset ve polemiğe kaçmadan berrak biçimlerde tanımlanır.
Bu sözlük, Prof. Osman Fikri Sertkaya’nın da dikkati çektiği gibi saf Türkçe sözcüklerden ibaret değildir. Türkçeye epeyce erken dönemde Çince, Hintçe, Moğolca, Grekçe, Arapça, Farsça gibi günümüzde de yaşayan ve Toharca, Sogdca gibi bugün artık ölmüş dillerden de giren çok sayıda sözcüğü içerir. Örneğin bugünkü Türkçeye Rumcadan geçen “kilit (< kleidí)”, Mahmud’un sözlüğünde “kirit” olarak geçer ki, doğrudan Yunancadan değil, Sogdca gibi bir İndo-İrani dilden alınıp Türkçe kir(mek)-girmek etkisiyle “kirit” biçimini almış olabilir.
Kaşgarlı Mahmud’un türbesinin girişinde yaklaşık 4 metre yüksekliğinde bir heykeli bulunuyor.
Mahmud’un haritası
Kitabın giriş kısmında, Mahmud’un “daire” olarak adlandırdığı yuvarlak ve renkli bir dünya haritası vardır. Amaç Türklerin yaşadığı coğrafyaları tarihe geçirmektir ama, o dönemde bilinen yerlerin neredeyse tamamınını içermektedir. Tarihsel açıdan en büyük önemi, Japonya’yı gösteren ilk harita olmasıdır. İslâm coğrafyacılarının geleneksel yuvarlak haritalarında yaptıkları gibi merkeze Mekke’yi yerleştirmez; hatta Mekke haritada hiç yer almaz. Belki de politik bir mesaj verir: Haritanın odak noktası Karahanlı Devleti’nin doğu başkenti Balasagun ve babasının memleketi Barsgan’dır. Diğer ülke, kent ve bölgeler bu iki Türk kentinin çevresinde konumlandırılır.
Haritada, denizler ve dünyanın çevresinde olduğuna inanılan okyanus yeşil; dağlar ve sınırlar kırmızı; nehirler gri; çöller ise sarı renkle gösterilir. Kuzeyde Rus, Volga, Kıpçak, Frenk toprakları; güneyde Bengal körfezi, Hind, Sind; doğuda Japon denizi, Japonya (Çaparka) ve Çin (Maçin); batıda Kuzey Afrika, İspanya (Mağrip ve Endülüs) yer alır. Harita hakkında ayrıntılı bir çalışma yapan Zürihli Arabist A. Kaplony, bu haritanın linguistik özelliklerin eşzamanlı dağılımını göstermek amacı taşıdığını, Türk lehçelerini öğrenmek isteyen okuyucuların işini kolaylaştıran bir tür “ağız atlası” olduğunu düşünür.
Uygur Türklerinden Yasin Karin, ailesinden kalma türbedarlık geleneğini sürdürmekte ve Kaşgarlı Mahmud’un temsilî mezarıyla yakından ilgilenmekte.
TOPLUMU OKUMAK
Küç eldin kirse törü tünlüktin çıkar
Zorbalık ülkeye girse kanun baca deliğinden (çadırın tepesindeki delikten) çıkar…
. Ülke yöneticileri adaletle hüküm sürmelidir: “Küç ėldin kirse törü tüŋlüktin çıkar”: Zorbalık ülkeye girse kanun baca deliğinden (çadırın tepesindeki delikten) çıkar.
. Başkasına boyun eğmektense yalnız kalmak tercih edilmelidir: “Öküz adakı bolgınça buzagu başı bolsa yėg: Öküzün ayağı olmaktansa buzağının başı olmak yeğdir. “Yavlak tillig bėgden kerü yalŋus tul w”: Kötü dilli (küfürbaz) kocadansa, yalnız bir dul olmak yeğdir.
. Farklılıklara hoşgörüyle yaklaşılmalıdır: “Tatsız Türk bolmas başsız börk bolmas”: Farssız (yabancı kavimsiz) Türk olmaz, başsız börk (bir tür şapka) olmaz.
. Nitelikli bireyler olunmalıdır: “Yılan kendi egrisin bilmas teve boynın egri tėr”: Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye boynun eğri der.
. Beşer şaşar. Özür dilendiğinde bağışlamak erdemdir: “Yazmas atım yağmur yanğılmas bilge yaŋku”: Iskalamayan tek okçu yağmurdur! Yanılmayan tek ses yankıdır.
. En çaresiz anlarda bile umudun kırılmaması gerekir: “Kaynar ögüz keçigsiz bolmas”: Coşkun akan ırmak geçitsiz olmaz.
. Rüşvet her toplumda olduğu gibi Türkler arasında da görülür: “Kara bulıtıg yėl açar urunç bile ėl açar”: Kara bulutu yel açar, rüşvet de hükümet kapısını açar. Kimi zaman bir sözcük aracılığıyla toplumsal eşitliğe çağrıda bulunur: “Aşamak (yemek yemek). Er aş aşadı: ‘Adam yemeği yedi’. Hakanlılar bu kelimeyi ileri gelenler için kullanırlar. Diğer Türkler ayırt etmeksizin konuşurlar. Kural onlarınkidir”.
. Bozkırda günümüzü aratmayacak (aslında aratacak!) nezaket kuralları vardır: “Sen: Bu sözü Türkler; çocuklar, hizmetçiler, yaş ve mertebe bakımından küçük olanlar için kullanır. Hürmet için ve mertebesi olan insan için ‘z’ ile ‘siz’ derler. Ol anı senledi: ‘O, ona küçüklere edilen hitapla hitap etti’. Hitapta çokluk, ‘sizledi’ demekle olur; bu da hükümdarlara hitap şeklidir”.
‘TÜRK DİLLERİNİ TOPLAYAN KİTAP’
Türkçe ve diğer dillerde Dîvânu Lûgat-it Türk
1939’dan günümüze en önemli tercümeler…
Dîvânu Lugâti’t-Türk tam metin olarak farklı ülkelerde birçok defa yayımlanır. İlk kez Besim Atalay tarafından Türkçeye çevrilip sözcük diziniyle 4 cilt olarak basılır (Ankara 1939-1943). Salih Muttalibov Özbekçeye (1960-1963), İbrahim Muti Uygurcaya (1981-1984), Robert Dankoff ve James Kelly İngilizceye (1982- 1985), Muhammed Debîrsiyâki Farsçaya (1996), Askar K. Egevbay Kazakçaya (1997-1998), Mirsultan Osmanov ve İbrahim Muti Çinceye (2002), Am. M. Avezova ve R. Ermers Rusçaya (2005), Ramiz Asker Azericeye (2006) çevirmiştir. Türkiye’de kapsamlı olarak A. B. Ercilasun ve Ziyat Akkoyunlu tarafından yeniden yayınlamıştır (2014).
Ayrıca Serap Tuba Yurteser-Seçkin Erdi editörlüğünde yapılan çeviri, uyarlama ve düzenleme (2005) ve Fuat Bozkurt’un uyarlaması (2012) akademisyen olmayanların da rahatça yararlanabileceği yayınlardır. Önemli künyeler – Atalay, Besim, Dîvânu Lûgat-it Türk Tercümesi, I-III, Alâeddin Kıral Basımevi, Ankara, 1939, 1940, 1941; Dîvânu Lûgat-it Türk İndeksi, 1943. – Dankoff, Robert-Kelly, James (1985), Mahmūd al-Kāšgarī Compendium of The Turkic Dialects (Dīvānu Lugāt at- Turk), Harvard University Basımevi, Harvard. – Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lügati’t-Türk, çev. Serap Tuğba Yurtsever-Seçkin Erdi, İstanbul 2005, Kabalcı Yayınları.
Millî Mücadele’nin kazanılmasıyla, karşıt yayın yapan Aydede dergisi 90. sayısında kapanmak zorunda kaldı. Buradan kopan kadro 1922’de Akbaba’yı çıkarmaya başladı. 1977’ye dek 55 sene yayın hayatını sürdürecek renkli siyasi dergi, Türkiye’de en uzun süre çıkan mizah dergisi olacaktı. Basın tarihimizin medar-ı iftiharı 100 yaşındaki Akbaba’dan unutulmaz kesitler, unutulmaz isimler, harikulade çizimler ve anılar…
Akbaba tünüyor: 7 Aralık 1922
Kurtuluş Savaşı sırasında bir cephede Millî Mücadele yanlısı, Ankara Hükümeti’ni destekleyen Sedat Simavi’nin çıkardığı Güleryüz mizah dergisi, diğer cephede, İstanbul Hükümeti’ni destekleyen Refik Halid Karay’ın çıkardığı Aydede dergisi vardı. 30 Ağustos’ta Büyük Taarruz zaferinin kazanılmasından sonra her ne kadar Aydede sayfalarında Gazi Mustafa Kemal Paşa resimlerine ve ona yönelik övgü yazılarına yer verilse de, Refik Halid Karay 150’likler listesinde yer alarak yurtdışına sürgün edildi. Aydede, 9 Kasım 1922’de 90. ve son sayısını yayımlayarak kapandı.
Aydede’yi çıkaran ekipte yer alan Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon, derginin kapanmasının ardından Refik Halid Karay hariç neredeyse tüm kadrosuyla 1 ay sonra 7 Aralık 1922’de Akbaba’yı çıkarmaya başladı.
Yusuf Ziya Ortaç, anılarını anlattığı Bizim Yokuş’ta, Orhan Seyfi Orhon ile Akbaba’yı çıkarış hikayelerini şöyle anlatır: “İsimler düşündük birçok: Çelebi, Tırpan, Horoz… Sonunda Akbaba en uygun geldi ikimize de… Kadromuzu hemen kurduk: Münif Fehim, Ramiz, Hakkı karikatürleri yapacaklar. Orhan Seyfi, Halil Nihat, Osman Cemal, Selâmi İzzet, Abdülbâkî Fevzi, ben yazılarını yazacaktık. Şimdiki Akbaba’dan biraz daha büyük, dört sayfaydı eski Akbaba. Tek renk, fiyatı 100 para. Ama haftada 2 kere çıkacaktı: Pazartesi, Perşembe. Başlığını Hakkı çizmişti. Tashihleri yaptık, sayfaları düzenledik, makineye yolladık akşama doğru… Ulvi Bey kumandayı verdi: Beş bin basılacak”.
Logonun cumhuriyetle dönüşümü
DERGİNİN sorumlu müdürü de olan Yusuf Ziya’nın, Akbaba’nın ilk sayısındaki “İnsanların çok yaşlısına, saçı sakalı ağarmış olanına akbaba derler. Kuşların en çok yaşayanı da akbabadır. İnşallah bizim Akbaba’mız da gazetelerin en uzun ömürlüsü olur” temennisi gerçekleşecek; eski harfli Türkçe yayın hayatına başlayan Akbaba, 1977’ye kadar yayın hayatını sürdürerek matbuat tarihimizin en uzun soluklu mizah mecmuası olacaktı. Akbaba’nın ilk dönemi eski harfli Türkçe ve Latin harflerine geçiş dönemi olan 1922-1931 arasındaydı. İkinci dönem, derginin 3 yıllık bir aradan sonra 1934-1949 arasında çıktığı dönem oldu. Daha sonra 1952’deki üçüncü dönemiyle de aralıklarla 1977’ye kadar yayın hayatına devam etti.
1. Logo
2. Logo
3. Logo
4. Logo
Dergi, Perşembe ve Pazartesi günleri 4 sayfa çıkan, yazı ağırlıklı, ilk sayfasında ana gündem ile ilgili büyükçe bir karikatüre, çizime yer veren bir siyasi mizah yayınıydı. Akbaba’nın 1922’deki logosu cumhuriyetin ilanı ve yeni Türkiye ile birlikte değişim gösterdi. Derginin logosu ilk döneminde dört farklı şekilde dönüşüme uğradı. Derginin ilk yıllarındaki İstanbul panoraması silüeti üzerinde sarıklı-cübbeli dede karikatürü, yerini sadece kanatları açık bir akbabaya bıraktı. Daha sonra yeni harflerin kabulüyle eski yazı kalktı ve logo sarıksız, modern bir dede ve akbaba figürüne dönüştü.
Çok genç ama çok usta: Ramiz Gökçe
1900 İstanbul doğumlu Ramiz Gökçe, daha 18 yaşındaki Şeytan ve Diken maceralarından sonra Aydede’de 22 yaşında kendine yer buldu. Ardından Akbaba’nın başçizeri de 22 yaşındaki genç ama usta Ramiz Gökçe oldu ve derginin ilk sayfasındaki olağanüstü karikatürlere imza attı. Gökçe’nin gündemin nabzını da çok iyi tuttuğu, çizgilerinin yanısıra temalarını gündelik hayattan alan konulardan bellidir. Döneminin ruhunu yansıtan renkler ve özellikle kadın çizimleri, zamanının öncü işlerindendir. Ramiz’in çizimleri, Akbaba’yı hem o günler için hem de bugün 100. yaşında çok kıymetli bir noktaya taşır.
Dergide bir kartal: Nâzım Hikmet
AKBABA’DA Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon, Reşat Nuri Güntekin, Faruk Nafiz Çamlıbel, Peyami Safa, Ercüment Ekrem Talu, Mahmut Yesari, Osman Cemal Kaygılı, Halil Nihat Boztepe, Fazıl Ahmet Aykaç, Nahit Sırrı Örik, Edip Ayel, Fahri Celâleddin Göktulga, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Vâlâ Nurettin, Selâmi İzzet Sedes, Aziz Nesin, Muzaffer İzgü gibi döneminin en önemli şair ve yazarları kalem oynattı.
Mecmuada yine erken cumhuriyet döneminin -belki de her dönemin- siyasi yasaklısı ve istenmeyen kişisi Nâzım Hikmet de okuyucuyla buluşacaktı. Elbette ismini gizlemek zorunda kalarak. Nâzım Hikmet, “Kartal” mahlasıyla, ilk defa Akbaba’nın 209. sayısında “Meçhul Âşık” yazısıyla yer aldı. Şairin dergide en çok ses getirecek işi ise 1925 Mart’ında Akbaba’nın 235. ve 243. sayıları arasında aralıksız neşrettiği “Dağların Havası” adlı manzum şiiri olacaktı. Takrir-i Sükûn Yasası’na dayanılarak “komünist örgütlenme ve propaganda yaparak iç güvenliği bozmak”tan, Ankara İstiklal Mahkemesi’nce 15 yıla mahkum edilen Nâzım Hikmet; Mühürdar açıklarında bekleyen bir takayla, tayfa kılığında Sovyetler Birliği’ne geçmeden önce “Dağların Havası”nı yayımlayacaktı. Kartal mahlasıyla yazılan eski harfli Türkçe “Dağların Havası” manzum şiiri o yıl Akbaba tarafından kitap olarak da basılacak, yazar kısmı ise isimsiz kalacaktı. Nâzım Hikmet daha sonra da derginin 1935’te yayımlanan sayılarında “Ben” mahlasıyla makaleler kaleme alacaktı.
Yeni Türk harflerinin öncüsü
DERGİ, Harf İnkılabı’na en çok destek veren yayınlardan biridir; bu konıuda adeta öncü bir görev üstlenir. Özellikle Ramiz Gökçe, 1 Kasım 1928’te kabul edilen Harf İnkilabı’nın âdeta görsel manifestolarını çizer. 30 Ağustos 1928’de Ramiz Gökçe’nin çizimleriyle Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bir elinde dolma kalem tuttuğu; Türk harflerinin Gazi’yle bir güneş gibi doğduğu sayı sembol olmuştur. Altta yeni harflerle “31 Ağustos 1928 Zaferi!” yazarken üstte de eski harfli Türkçe “21 Ağustos 1922 zaferini teyid ederken…” yazar. Bu sayı ile birlikte diğer dergi ve gazetelerde okuyucuya hem eski harfli hem yeni harfli Türkçe metinler birarada verilir
Yine Ramiz’in 29 Kasım 1928 tarihli, Türk harflerini zincirlerini kırarken sembolize ettiği çizimi de unutulmaz sayılarından biri olur. Bu sayının kapağında şöyle yazmaktadır: “Bir kanunuevvel zaferi: Türkler Arap harflerinin esaret zincirinden kurtuldu” Ramiz’in yine bu yıllardaki modern kıyafetleriyle Atatürk’ü sembolize eden çizimleri çarpıcıdır.
Bununla birlikte Prof. Dr. Artun Avcı, Akbaba’nın yayın politikasını şöyle değerlendirir: “… ‘Medenileşmiş’ ve ‘laik’, iyi eğitim görmüş, kentli, birkaç yabancı dil bilen, üst sınıftan gelen aydınların halkçılığı dergiye damgasını vurur. Yayın süresi boyunca hep iktidarlara yakın bir politika benimser (30’larda Serbest Fırka’dan, 40’larda Halkçı Parti’den yana; 50’lerde Demokrat ve 27 Mayıs’ta Halkçıdır). 1925 ‘Takrir-i Sükûn yasası’ ile birlikte tüm cumhuriyet mizahı gibi Akbaba da resmî bir kimlik takınır. Birçok mizahçı Akbaba’nın anlayışını eski Doğu Avrupa mizah dergilerininkiyle karşılaştırır. Reel sistemin devamlılığından yana/sistemi yeniden üreten ‘sızlanmalar’, derginin yayın politikasını oluşturur”.
İhap Hulusi ve şahane çizimleri
1928’DE Akbaba’nın kapakları renkli çizimleriyle yeni bir ustayı ağırlar. Grafik sanatının büyük ismi İhap Hulusi, 1928’deki kapaklarda Ramiz Gökçe ile birlikte harika görsellikler sunar. Onun kapakları politik olmaktan ziyade gündelik yaşamdan izler taşır. Kadın-erkek ilişkileri, sayfiye yerleri gezileri, insan ilişkileri renkli ve şahane çizimlerle okurlara ulaşır.
2.Dünya Savaşı’nda uluslararası hamle
DERGİNİN 1934’ten 1949’a kadar sürecek ikinci döneminde kapaklara damga vuran isim bu defa Cemal Nadir’dir. 2. Dünya Savaşı’na denk gelen 1939-1945 arasındaki dönemde Akbaba, Cemal Nadir çizimleriyle uluslararası temaların da işlendiği bir dergi görünümüne bürünür. Nadir’in çok çarpıcı çizimleri, savaşın bütün taraflarını yansıtır.
Kurucusu Yusuf Ziya Ortaç’ın 11 Mart 1967’deki ölümünden sonra, Ortaç’ın oğlu Engin Ortaç tarafından yayını sürdürülen Akbaba, Oğuz Aral’ın Gırgır’la estirdiği rüzgarlar arasında 28 Aralık 1977’de kapanır.
Edebiyatın ölüm gerçeğini “belletmeye” etkisi, katkısı ne ölçüdedir? Ölüme giderken insana insan ne ölçüde yardımcı olabilir, çok yakını, en yakını olsa bile? Mehmed Uzun, Kemal Tahir, Michel Foucault, Hervé Guibert ve daha niceleri… Yaklaşan zamansız ölümün bilincinde yaşananlar, yazılanlar…
Muhsin Kızılkaya’nın “Mehmed Uzun ile Kemal Tahir’in Kanserle İmtihanı!” başlıklı, Ayşe Şasa’ya da açılan yazısının ‘kaynak’ları belirsiz. Yalnızca kendi gözlemlerinden mi yola çıkarak yazmış bu denemeyi, anlayamadım. ‘Konu’ şu bağlam açısından önemli: Mehmed Uzun kanser olduğunu öğrendikten sonra susmuş, yazmayı bırakmış, kütüphanesini boşaltmış; benzeri durum Kemal Tahir kanser olduğunda ortaya çıkmış, ameliyatının ardından suskunluğuna gömülmüş, yazmayı bırakmış.
Bir “İmtihan”dan sözetmek ne denli yerinde seçim? Öleceğini öğrenmek sorununa ikidebir dönüyorum, görebildiğim: Herkes susmuyor (Dr. Kahn hep söz aldı işte), herkes bırakmıyor yazmayı (Wittgenstein) ama susanların oranı düşük olmasa gerek.
Küsülüyor mu?
İki yazar da başladıkları son romanlarına dönmemişler. Öleceğini öğrenen yazma isteğini yitiriyorsa şaşılmaz. Kendi payıma, tersi yönde hareket edebilenler şaşırtıcı gelir bana.
Susmaya gelince, tam da orada asıl yerine oturuyor Tractatus’un altın cümlesi.
Kızılkaya’nın yazısının ardından okudum Mehmed Uzun’un Ölüm Meleğiyle Randevu’sunu. Dağlayıcı metin, içsöken bir son sefer belgesi. Geniş bir bölüm almak istiyorum:
“Akciğerim su topluyordu ve o suyun çekilip alınması için birkaç günlüğüne hastanedeydim. Hastaneden çıkar çıkmaz tamamıyla romanıma konsantre olacak ve yaklaşık bir yıl içinde yazıp bitirecektim. Ama gelişmeler hiç de düşündüğüm gibi olmadı, tam tersine birden kendimi büyük bir felaketin kör kuyusunda buldum. Söz konusu o musibet suda kanser hücrelerine rastlandı ve iki hafta boyunca süren vücut taramalarında midede bir tümörün olduğu tespit edildi. Dahası, hastalık sadece akciğerlere değil, kemiklere ve iliklere de sirayet etmişti. Durum vahimdi, ölüm meleği hızla yanıma sokuluyordu; o güne kadar çok uzağımda olduğunu sandığım ölüm meleğinin soğuk nefesini, birdenbire ensemde hissetmeye başladım.
2007’nin Ekim ayında hayatını kaybeden yazar Mehmed Uzun, Ölüm Meleğiyle Randevu’yu kanserle mücadele ettiği süreçte yazmıştı.
Ölüm meleğiyle kaçınılmaz randevumun zamanı mı gelmişti acaba? Bir metafor olarak çeşitli metinlerimde kullandığım o an, memento mori bu kadar yakınımda mıydı?
Sağlığım hızla kötüleşti, baştan sona her şeyi yanlış yapan İsveçli doktor ve hemşirelerin de işgüzarlığıyla, kısa sürede bir başkası haline geldim. 25 kilo verdim, nefesim tamamıyla kesildi ve oksijen makinesine bağlandım, kansız kaldım (hastalık kanı yok etmeye başlamıştı) ve kelimenin tam anlamıyla takatten düşerek, yatağa çakıldım. Bir diğer ciddi değişiklik de uykusuzluk oldu, uyku beni terk etti ve birazcık uyuyabilmek için neredeyse bir avuç dolusu hap almaya başladım.
Her şey aniden bir korku filmine dönüşüverdi; esas korkunç gerçeğini hastanelerin ve bakım evlerinin sımsıkı kapalı oda ve salonlarında gizleyen, üçte biri kanserli bir ülke (kaldığım bölümden her gün bir-iki ölü çıkıyordu); hastaya bakacak zamanı olmayan ve hastayla ilgili her konuda tasarruf etmek zorunda olan rasyonel doktorlar, hemşireler; günden güne eriyen, parmağını bile kıpırdatmaktan aciz, günün her anını hastanede, odasının meşum duvarlarına bakarak geçiren, uykusuz, mecalsiz bir adam. Ve gece, kabuslarla dolu bir-bir buçuk saatlik bir uykudan sonra başlayan ve ölümle yaşam arasında gidip gelen sonsuz zamanın sıfır noktası.
Yeni durumu olduğu gibi kabul etmekten başka bir yol yoktu, ölüm çok aniden gelmişti ve içimde bir canavar olarak her tarafımı işgal ediyordu. Bu durumda, esas karar vermem gereken bir başka konu daha vardı; hızla yanıma sokulan ölüm meleğiyle çekip gidecek miydim yoksa direnecek miydim? Bu kararın öyküsü oldukça uzun, umarım bir gün onu da yazarım, ancak sonunda kararımı verdim; ölüm meleğiyle randevumu ertelemeye çalışarak, direnecektim. Yaşam boyu hep direnmiş biri olarak, şimdi çok farklı bir mücadeleyle karşı karşıyaydım. Bu farklı direnişin ilk adımı şu oldu; kendime ve hep yanımda, başucumda olan eşime (dost ve akrabalara da) ölümle ilgili konuşmayı, düşünmeyi hatta ölümü çağrıştıran her şeyi yasakladım. Kaç günlük ömrümün kaldığını bana gülümseyerek söyleyen doktorlara da yasak koydum.
Ölümü konuşmayacak, düşünmeyecek, hissetmeyecektim. Onun yerine hep hayatı, geleceği, umudu, azmi konuşacak, düşünecek, hayal edecektim. Ama eğer ölüm meleği gelip beni alırsa da, metanet ve sükûnetle onunla gidecektim, mümkünse yüzümde bir tebessümle”.
Fritz Zorn’un, Palmier’nin, Hervé Guibert’in son perde metinlerindeki isyan, red, diklenme tonlarının benzeri yuvalanmış Uzun’un sözlerine. Ama Ölüm’ü hissetmemek, konuşmamak panzehir olabilir miydi?
Aklıma, Narziss ve Goldmund’un paralayıcı 20. bölümünde Hesse’nin söyledikleri düşüyor: “Ölüm hiç aklından çıkmıyor mu?” diye sordu Narziss’ten sonra Goldmund’un kurduğu cümleler. Ölüm, öleceği bildirilen kişinin düşüncelerinden uzaklaştırılamaz diyorum.
Doğruluyor Guibert’in güncesi. “Edebiyata düşen önemli rollerden biri de Ölüm Eğitimi”. Birkaç gün öncesinde, acıları dayanılmaz boyut aldığı için “her gece ölmek istiyorum” cümlesini kurmuş kişi o: Öğrenmenin, öğrenileceklerin sınırı var.
Edebiyat’ın böylesi bir rolü var mı, olabilir mi gerçekten de? Kullanılan kavram bir çerçeve getiriyor; sözgelimi “işlev” dememiş yazar. İyi ama ‘eğitim’ neyin nesi burada? Edebiyatın ölüm gerçeğini belletmeye bir etkisi, katkısı ne ölçüde söylenebilir? Guibert, AİDS kurbanıydı; Palmier, kanser koğuşundaydı bize ulaşan son ‘yazı parçaları’nı kağıda düştüklerinde: Neye yaramıştı kelimeleri, okuyanlara neydi iletebildikleri?
Ben ‘ölüm öğrenimi’ görüyorum, doğru cümle mi?
Ölüme doğru hayvanların eşlikçiliği Calais’deki bir “mouroir”da, son safha hastalarına eşlik eden Peyo isimli atın eğitimcisi, atın bu ölümcül hastalara ne denli iyi geldiği anlatıyor. Eğiticisine göre Peyo hastanede bir kapının önünde duruyor ve bir ayağını kaldırıyormuş
Hervé Guibert’in, AİDS’ten ölen yakın dostu Foucault’nun cançekişme sürecini de içeren Beni Kurtarmayan Dostum’u yazarken, düpedüz çiğ bir üslûpla ölümüne hazırlanmayı denediği ileri sürülmüştür. Bunun bir ‘ders’ çıkarma olarak değerlendirilemeyeceği düşüncesini taşıyorum: Olsa olsa bir prova…
The Guardian’da çıkan bir röportajda, Calais’deki bir “mouroir”da, son safha hastalarına eşlik eden Peyo isimli atın onlara ne denli iyi geldiği anlatılıyor. Eğiticisi Hasan Buşakur, yıllardır bu temasın, kurulan ilişkilerin ölümcül hastaların son günlerinde yarattığı tansıksı yumuşatıcılığı aktarıyor -röportaja eşlik eden kareler söze ve yoruma gerek yok dedirtiyor.
Ölüme giderken insana insan ne ölçüde yardımcı olabilir, en yakını olsa bile? Siz öleyazıyorsunuz, onlar yaşayacaklar: Amansız gerçek. Başka canlılarla oysa aynı karşılaştırmayı yapmaz insan: Kedi, köpek, at size durumunuzu bilmeden sokulduğunda gevşeyebilirsiniz. Hasan anlatıyor: Peyo’yu hastanede bir kapının önünde duruyor, bir ayağını kaldırıyormuş.
Bir “ihtiyacı” mı hissediyor?
Soru(m) budalaca bulunabilir ya, ne(yi) biliyorlar ki akıllılarımız?