Kategori: Edebiyat Tarihi

  • Kelime, kimlik ve tarih

    Eğitim-öğretim sürecinde sözcük dağarcığının zenginleştirilmesinin önemi yadsınamaz. Özellikle tarih, hukuk, sosyoloji, siyaset bilimi gibi “sözel”e dayalı alanlarda sözcüklerin oynadığı rol merkezî önemde. Yeni medya düzeninde yapılan dil yanlışları, yazım yanlışları, anlatım bozuklukları, söyleyiş yanlışları…

    Yazar Mark Twain şöy­le diyor: “Doğruya yakın sözcükle doğru sözcük arasında, büyük fark vardır; ateş böceği ile ateş arasındaki fark kadar”.

    Duygu ve düşünce dünya­sını zenginleştirme yolunda en önemli etken, sözcük dağarcığı­nın geliştirilmesi. Düşüncenin berraklığı, kullanılan dilin ber­raklığında karşılığını bulurken, sözcük dağarcığımız düşünce­ye ışık tutar, ona nefes verir. Söz varlığının kısıtlı olması, bildiği­miz sınırlı sayıdaki sözcüğü sü­rekli kullanıp durmak; yapılan söyleşilerde, doğaçlama konuş­malarda bizi zor durumda bı­rakır. Konuşmanın akıcılığını sağlamak, asalak sözcükler de­diğimiz parazit sesler ve sözler çıkarmamak ve düzgün cümle­ler kurabilmek ancak zengin bir sözcük dağarcığıyla mümkün.

    Eğitim-öğretim sürecinde sözcük dağarcığının zenginleş­tirilmesinin önemi yadsınamaz. Özellikle tarih, hukuk, sosyoloji, siyaset bilimi gibi “sözel”e dayalı alanlarda…

    Tarih eğitimi ve sözcük da­ğarcığına dair önemli bulgulara yer veren bir araştırma, Dr. Öğr. Üyesi Erhan Metin tarafından, ortaöğretim tarih öğretmenle­ri arasında yapılan araştırma­dır. Liselerde görev yapan tarih öğretmenlerinin; tarih ders ki­taplarının dilinin dışında, kul­landıkları deyimler, analojiler ve esprilerle kendine özgü ayrı bir dil oluşturdukları görülmüştür. Makalenin değerlendirmesinde, tarih öğretmenlerinin genel ola­rak “tarihsel bir konuyu anlatır­ken ortalama 292 farklı kelime­den oluşan son derece sınırlı bir dağarcık ile seslendikleri” vur­gulanmıştır.

    Gündelik yaşantıda kullanı­lan dil ile akademik dilin inşaın­da, medyanın -özellikle sosyal medyanın- rolü inkâr edilemez. 2013-2018 arasında RTÜK ve TDK işbirliği ile “Radyo ve Tele­vizyonlarda Türkçenin Kullanı­mı” üzerine yapılan araştırma­larda, yayın kuruluşlarındaki söz varlığını tespit etmek için daha çok haberlerden oluşan, toplam 24.247 kelimelik bir yazılı metin temin edilmiş; yayınlarda kulla­nılan söz varlığının son derece sınırlı olduğu, seyirci/dinleyi­cilere 500-1.000 kelime ile ses­lenildiği tespit edilmiştir. Oysa TDK üzerinden bakıldığında güncel sözlük açısından 616.767 Türkçe kelime varlığından söz edebiliriz…

    Sözcük dağarcığımızı zen­ginleştirmek için farklı yöntem­ler mevcut. Bu yöntemlerden biri, karşılaştığımız her yeni söz­cüğü bir yere not etmek veya ay­nı anlama gelen sözcükleri kay­detmek. Bir başka önemli nokta da öğrencilere, sözlüğün yalnız­ca bakılan değil aynı zamanda okunan bir eser olduğu bakışını kazandırmak.

    Yeni medya düzeninde ya­pılan dil ve yazım yanlışlarını, kaba ve argo sözler ile cinsiyet­çi kullanımlar gibi genel başlık­lar altında toplayabiliriz. Editör, muhabir, sunucu ve spikerlerin dili doğru kullanmaları için on­lara kurum içi eğitimler sunma­lıyız. Türkçeyi başıboşluktan kurtararak keyfî kullanımların önüne geçmek, medyada yanlış kullanımların zamanla birtakım galat söyleyişler hâline gelip dile yerleşmesini önlemek, dilimize sahip çıkmanın gereğidir.

  • Ölüm antropolojisi ve ötekim ile konuşmalar

    Enis Batur “Kapitalist Cehennem, her türlüsünü olduğu gibi Ölüm kültürünü de silmekte herhangi bir sakınca görmüyor; öyle olunca da muhafaza kaygısı biz imansızlara kalıyor!” diyor ve kendisine sorduğu soruları cevaplıyor. Dünya tarihinde ölüm kültürünün yaşayan izleri…

    Mezarlıklara girip çıktı­nız sık sık, kendi mezarınıza epey yer peylediniz metinle­rinizde, zaten ıslık çalmadan labirentinde dolaşıyorsunuz çoktandır. Şimdi tam nere­sindesiniz?

    # Sessizlik Kulelerinden birine doğru, yol üstünde, belki biraz kenara çekilmiş, önümü arka­mı kollayarak, özetle durakalka. Böyle söyleyince pek ‘şairane’ oluyor, şaire yakışmaz; gene de Sessizlik Kulesi şu yaşımda ba­na en uygun metafizik ve kültü­rel seçenek olarak görünüyorsa, bunda Covid-19 salgını nede­niyle başvurulan fast gömme usullerinin payı düşük: Nice­dir, patlayan nüfus hareketleri nedeniyle “dik gömme” konusu gündemde. Kapitalist Cehen­nem, her türlüsünü olduğu gi­bi Ölüm kültürünü de silmekte herhangi bir sakınca görmüyor; öyle olunca da muhafaza kaygısı biz imansızlara kalıyor!

    Aral gölüne, Nukus’a mı uzanacak yeni vasiyet adre­siniz?!

    # Böyle soruya şöyle yanıt: Ce­hennem Kapısından kuzeye doğru ilerleyin! Şakayı bıra­kalım ama, her ne kadar ölü­mün şakasına da açık olsam da, Müzdakhane Kabristanı’nı doğuran geleneğin temel yak­laşımı gerçekten ciddi seçenek: Karakalpak mezarlarının ölü­lerin üstünü açık(ta) ve kuşla­ra cesetleri bırakma düşüncesi külliyen doğal değil mi? Mo­dernleşme süreci Parsîleri bile şapşallaştırdı gerçi, yok ölüye ağız örtüsü takılmalı mı, yok ayarlar çapraz mı tutulmalı; bence abes türevler.

    Urbain’den yola çıkarak mezarlıklara odaklandığı­nızda bir ‘yok kültür’e gidiş­ten dem vurmuştunuz.

    # Öyle. İyisi kötüsü ayrımı yap­maksızın, kültür de karşı-kültür de değer taşıyor mezarlık bağla­mında. Nereden nereye gelin­di kaygısı boşyere değil: Ölüm’e ilişkin kayıplar olduğu gibi Ha­yat’ın kendisinden eksilmiyor mu? Korsika’da yeni bir Etrüsk mezarı bulundu kazılarda. Genç ölmüş bir kadına ait bulunan is­kelet. Yanında kap-kacak türü eşyalar bulunması kadim uygar­lıklarda sık rastlanan bir durum. Ama burada, fazlası görülmüş: Genç kadın küpeleri ve altın yü­züğüyle gömülmüş. İçinde ya­şadığımız dönemde buna yer var mı?

    Ölülerin kayığı Güneş tanrısı Ra, 1. Ramses’in mezarındaki Kapılar Kitabı’nda kayığıyla yeraltı dünyasında seyahat ederken tasvir edilmiş.

    Nereden nereye gelindi di­yorsunuz.

    # 4 bin yıl kadar önce papirüs­lere döşenen, birbuçuk yüzyıldır “Mısır’ın Ölüler Kitabı” olarak adlandırılan Işığa Erişme Ki­tabı, güneş tanrısının kayığıyla gecenin içinden geçiş seferinin log-book’undan buraya. Arada Fayum portrelerine uğrama­yı unutmaksızın. Olağanüstü örnekleridir portre sanatının. Mısır ile Roma’nın buluşması, o melez alaşım benim gözümde olgun sanatın anahtarı niteliğini taşıyor. Kişinin sağlığında ona ölümünde eşlik edecek karşılığı­nı hazırlaması derin bir ders.

    Kanat Hareketleri’nin için­deki “Fayum Portreleri” şi­irleri, Son Kare’de fotoğraflı mezartaşlarından hareketle yazdıklarınız: Yüz, ölümün hayattan silememesini dile­diğiniz işareti mi?

    # Fayum portreleri ile sözgeli­mi Bülbülderesi mezarlığındaki “dönme” taşlarındaki fotoğraf­ların iki temel ortak yanı var. Birincisi, kişinin toplumsal-sı­nıfsal-biyolojik künyesini taşı­ması; ikincisi, iki farklı kültü­rün buluşmasından bir üçüncü­ye erişmiş olmaları. Yüz, taşın ya da tahtanın üstünden bir tür kabartma tekniği kullanımıy­la can(lılık) yüklenir. Zaman geçecek, aynı yaşta kalacaktır. Yanlış anlamayın, işi “Peak’in Darien”e, Cobbe’un yaklaşımına götürecek elbette değilim!

    Irak Kürt bölgesinde ya­pılan yeni bir kazı sonucu­nu değerlendiren uzmanlar, bulunan 70 bin yaşındaki Neandartal’e ait kafatası ve kemik kalıntılarının gömül­dükleri görüşündeler. Homo sapiens’i önceleyen bir dav­ranış ölü gömmek.

    # İnsanbilimciler güçlü ışık tu­tuyorlar ölüm kültürüne. Çok genç ölen Robert Herz, Ölümün Kollektif Temsili üzerine Çalış­malara Katkı’sında (1907), Gra­bowsky gibi öncülerin Tiwak hakkındaki araştırmalarından yola çıkarak yazdıkları, Malez­ya takımadalarının yerli kabile­lerinde ölüm/cenaze ritüelinin modern dünyanın yalapşap tö­renlerindeki baştansavmacılık­la kıyaslanamayacak karmaşık özelliklerini yüzümüze çarpar. Cesedin duruma göre haftalar, aylar, bazı örneklerde yıllar bo­yu hanede ya da hane yakınında tutulması; “geçici tabut”tan sı­zan ifrazatın her gün toplanma­sı; kalıntıların ruhunun bekçilik yaptığına ve asal ruhun hemen ötedünyaya geçemediği için yer­yüzünde oyalandığına ilişkin inanç; ikinci ve nihai bir cenaze töreni gerçekleşene dek bütün gündelik yaşama etkir. Öyle ki, Herz, Bali adasındaki bir kabi­lenin iki cenaze töreni arasın­da yerleşim yerini terkettikleri­ni yazar.

    Bugün böyle yaşanamaz şüphesiz.

    # Bugün öyle yaşanamadığı için böyle ölündüğünü hesaba kat­malıyız. Biraz acımasız görüne­bilir: Bana nasıl yaşadığınızı an­latın, sizi nasıl bir ölümün bek­lediğini söyleyeyim. Doğruluk payı yüksek denklem.

    Hep aynı yaşta Fayum portreleri, Mısır ile Roma’nın buluşmasından bir üçüncü kültür doğuruyor. Yüz, taşın ya da tahtanın üstünden bir tür kabartma tekniği kullanımıyla yükleniyor ve zaman geçse de aynı yaşta kalıyor.

    Geçmişin ritüellerini özlü­yor musunuz yoksa?!

    # Duyarlığımda, düşünme tar­zımda nostaljik bir damar yok­tur diyemem, gene de geçmişin kendisini değil bazı işaretlerini arıyorumdur; fark önemli. Söz­gelimi 1950’li yılların ırkçı Ame­rika’sının nesini özleyebilirim? Chrysler ve Buick’lerini, Chev­rolet ve Oldsmobile’lerini -bir daha o ayar canavarlar yapıla­madı! Ölüm ritüellerinde nitelik kaybı gözlemleniyor: Kapitalist düzen ölüyü de bir tüketim me­taı olarak gördü, onu bir harca­ma alanına dönüştürmekle kal­madı, üstüne üstlük hızlandırdı. Bir defa daha “ah! kimsenin vak­ti yok durup ince şeyleri anla­maya” hikayesi.

    “İnce şeyler” arasına katı­yor musunuz ölümü, cenaze törenlerini, gömme âdetle­rini?

    # Hem de incenin incesi şey­lerdir! Adli tıp hekimi ve tarih­çi Philippe Charlier’ye medya köçekliği yaptığı için bir parça içerliyorum gerçi, ama önem­li adımlar attı ölümün “statü”sü bağlamında. En yeni kitabı Ritu­els (2020) üzerine konuşmasını dinliyordum; epeydir okunduğu­nu söyledi ölülerin; fiilin böyle kullanılması birden karanlık bir noktaya ışık düşürdü zihnimde.

    Siz “bu durumu nasıl oku­malıyız?” türünden sorula­rında “okumak” fiilini kul­lanan ekran gazetecilerine içerleyenlerden değil miy­diniz?

    # Hem de nasıl içerliyorum! Charlier, ölünün yakın tarihe gelesiye, kapağı sıkısıkıya kapalı bir kitap gibi karşımızda durdu­ğunu ifade ediyor. Ya da, Voy­nich gibi sökülememiş bir yazı. Teknik düzlemde yaşanan çok hızlı gelişmeler adli tıbbın işini doğrudan etkiledi; deyim yerin­deyse kapağın kilidi açıldı, yazı sökülmeye başlandı. Kalıntılar ciddi ipuçları veriyor. Dolayısıy­la basmakalıp bir eğretileme gö­revi yüklenmiyor ‘okumak’ fiili burada. Arkeolojik kazılarda el­de edilen bulgular süreci hızlan­dırdı. Yeni aygıtlar o çerçevede de etkin. Herculanum’daki kas­katılaşmış gövdede beyin kalın­tıları bulundu sözgelimi. Gent’te kemiklerle yapılmış bir duvara ulaşıldı kazıda. Sibirya’da bu­lunan bir iskelete “kuş-adam” adı takıldı, çünkü gömü yerinde çok sayıda kuş gagasına ve kafa kemiğine rastlandı. 20 yıl ka­dar önceydi, MNAAO’da “Ölü­mün Haberi Olmaz” sergisinde -ki Apollinaire’in ürpertici şii­rinden esinle koyulmuştu adı, “süslü” kafatasları yeralmıştı. Mezarlıkta ölülerini unutma­manın tek yolu ‘taş ziyareti’nden geçmiyormuş bazı kültürlerde. Modena’da, nekropolda elele tu­tuşmuş hâlde bulunan iskelet “çift”ini görmüş müydünüz?

    Siz bir ölü/m koleksiyonu oluşturmuşsunuz anlaşılan!

    # Benim herhangi bir koleksi­yon oluşturacak gücüm olmadı hiç. “Dosya”larım olur, yılların içinde işaretler toplarım. Gizlisi saklısı yok elbette, bir ikonagraf yanım olduğu açık. Gördüğüm­de ayırırım –ayırmak işimin ca­nalıcı cephelerinden biri. Bakın size bu bağlamda ilgimi çekmiş birkaç kare göstereyim: MÖ 5. yüzyıla ait Varna’da bulunmuş iskelet; MÖ 50’den kalma, atla­rıyla birlikte ölmüş Galyalı sü­variler; 1915’te topluca gömül­müş İngiliz askerleri: Hepsini birer “sayfa”sı olarak görebiliriz Ölüm Kitabı’nın.

    ‘Modena âşıkları’ 4-6. yüzyıllardan kalma iki iskelet, elele gömülmüş olduğu için 2009’da onları bulanlar “Modena âşıkları” adını taktı. Araştırmacılar daha sonra kasıtlı olarak elele gömülmüş iki iskeletin de erkek olduğunu belirledi

    “Biz”den örnek vermiyor­sunuz. İskeletler, kemikler üstünde çalışmayı mekruh saymış bir kültüre ait oluşu­muzla mı ilgili bu?

    # Bu inanış tarzıyla ilişkim ol­masa da, anlarım. Kabul edile­mez bulduğum, hangi döneme, inanca, kültüre ait olursa olsun kalıntılara yönelik kayıtsızlık, saygısızlık, horgörmelerdir. Çok değil 25 yıl kadar önce, Kon­ya’da, güya türbe onarımı çalış­maları yürütülürken, Alaaddin Camii’nin höyüğündeki Selçuk­lu sultanlarının kemikleri orta­lıkta, sokak köpeklerine bırakıl­mış, ertesinde ‘toplanabilenler’ rastgele ‘birleştirilip’ yeniden gömülmüştü. Biz bu bağışlan­ması olanaksız vandallığı yaşa­dık ve gömerek unutmayı yeğle­dik. Selçuklular, Anadolu’nun en yüce kültürlerinden birini yarat­mışlardı, borç öyle ödendi! Asıl mekruh olan bu zihniyet.

    Yanılmıyorsam, sizin Os­manlılardan çok Selçuklu­lara estetik düzlemde bir hayranlığınız var. Ahlat’a, Karamürsel Hersek’e sefer­lerinize ilişkin metninizi okumuştum.

    # Taşlara saplantım, taş işçiliği­ne sevdamı tetiklemişti. Bugüne dek, Doğu’da ve Batı’da karşıma çıkan örnekleri sınır olarak gö­rürsek, en görkemli işler Selçuk­luların mührünü taşıyor. Me­zartaşları için de geçerli öznel değerlendirmem. Benim 1970 yazında oldukça dağınık halde ziyaret ettiğim Ahlat mezarlığı “sahih” bir görünümdeydi, yan­lış anlamadıysam epey “düzeltil­miş” taşlar. Günümüzün büyük mezarlıklarında, “büyük kent”­lerimizde estetik bir patetik tab­loda eriyip gitmiş.

    30 yıl önce Milliyet gaze­tesindeki köşenizde Maçka Mezarlığı konusunda alarm sesi çıkaran bir yazınız çık­mıştı. Bilebildiğim kadarıyla “mezarlık” ile “ziyaret” keli­meleri arasında hısımlık var, hâlâ ziyaret ediyor musunuz taşları?

    # Maçka Mezarlığı bugün de bakımsız durumda, aradaki tek fark kapısına zincir vurulmuş olması! Arasıra, başka yazarlar da üzerinde durdular; özellik­le Atatürk’ün İsviçre’de intihar ettiği varsayılan manevî kızı Zehra Aylin orada gömülü ol­duğu için. Oysa mezarı kayıptır. Mehmet Rauf da Şeyh Mezarlı­ğı’ndadır. Terkedilmiş, yokedil­meyi bekleyen, kırık dökük bir mekan. Yakınlarım dağılmış İs­tanbul mezarlıklarına. Babaan­nem ve amcam Karacaahmet’te, anam ve babam, anamın ailesi Zincirlikuyu’da, Yusuf Atılgan sırf sevdiği için Bülbüldere’de; Latin mezarlığında ve Ermeni mezarlığında arkadaşlarım, ta­nıdıklarım var. Ve yazar dostlar: Âşiyan’da, Büyükada’da, Edir­nekapı şehitliğinde Bruno Taut, Fenâri dergâhında Hüseyin Hâ­ki Efendi, tanıdıklarım-tanış­madıklarım, bilirsiniz sık sık Si­mavnalı Bedrettin ile Halil Şerif Paşa’ya da uğrarım ben…

    Konya Ahlat’ın Selçuklu sakinleri Konya Ahlat’taki Selçuklu Mezarlığı, “düzeltmeler”in ardından sahih görünümünü de yitirmiş. UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ndeki alan dünyanın en büyük Türk-İslâm Mezarlığı…

    Biliyorum, yurtdışında da mezar ziyaretleri yapıyorsu­nuz ayrıca. Görmek istediği­niz hangi mezarlar, mezar­lıklar var dilek kutunuzda? Siz ki Benjamin’in boş meza­rı için epey yol teptiniz, bek­lettiğiniz hedefler oluyor mu haritada?

    # Türkiye’de Özdemirci Mezar­lığı’nı görmek istiyorum, balbal­lara elimle dokunmak. İtalya’da, 12. yüzyıldan kalma Camposan­to’yu, bir de modern mezarlık San Catoldo’yu ziyaret etmeyi tasarlıyorum. Oldukça yapılma­sı zor bir sefer: Filipinlerin Lu­zon adasında boşlukta tabutla­rın yüzdüğü mezarlığa yolum düşebilseydi!

    Mezarlıklarla ilgili okudu­ğunuz hangi metinler üzeri­nizde izler bıraktı? Bir “seç­ki” yapmayı düşünseniz, ne­leri seçerdiniz?

    # Fazlasıyla geniş bir alandan sözediyoruz, konuya o türden bir hakimiyetim yok benim. Bu­na karşılık, “dosya”larımı andım ya az önce; bir tanesinde birara­ya getirdiğim, benim kuşağımın yazarlarının metinleri duruyor: Samih Rifat, Edhem Eldem, Ek­rem Işın, Aksel Tibet imzalı ya­zılar. Dilerseniz bir sonraki söy­leşide sözedelim onlardan.

    Arada yolumuzu kesmezse Ölüm!

    # Yeri gelmişken… Bayılıyorum Türkçede “ölümlü dünya” deyi­şinin olmasına.

    DEVAM EDECEK…

  • Babanı öldür anneyi al oğlunu öldür iktidarı çal

    Antik Yunan tragedyası Kral Oidipus ile Doğu destanı Şehnâme’de geçen Rüstem ile Sührab hikayesi, baba ile oğulun birbirlerini bilmeden öldürmelerini konu alır. Osmanlı tarihinde de babayı ve oğlu bile isteye öldürmek, tarihsel metinler ve minyatürlerin en trajik sahnelerini oluşturur. Kim Doğu, kim Batı, kim bireysel arayışlara meyyal ve kim itaatkar, birbirine karışacaktır.

    Sigmund Freud, 1890’lar­da psikanaliz yöntemini geliştirdi ve anne mer­kezli, cinsel içerikli bir ba­ba-oğul rekabetini öne süre­rek Oidipal Çatışma (Oidipus Kompleksi) kuramını oluştur­du. Burada atıf yapılan Oidi­pus karakteri, Sofokles’in MÖ 429-425’de yazdığı tragedya­nın kahramanıydı; bir kehanet sebebiyle, alınan tüm tedbir­lere rağmen babasını bilme­den öldürmüş ve gene bilme­den annesiyle evlenerek dört çocuk yapmıştı. Tersinden bir anlatıyı Doğu destanı Şehnâ­me’de (1010) Firdevsî anlatır: İran kahramanı Rüstem, Tu­ranlı bir kadından doğan ve hiç tanımadığı oğlu Sührab’ı savaş meydanında öldürür ve oğlanın son sözleri acı haki­kati kahramana açıklar. Bu iki büyük anlatı, Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın (2016) ro­manını yazarken en çok etki­lendiği anlatılar olmuş ve ya­zar, ele almayı çok sevdiği Do­ğu-Batı ikilemini bu iki hikaye üzerinden yeniden irdelemiş­tir: Ona göre Batı, babasını öl­düren oğullara; Doğu ise oğlu­nu öldüren babalara yakındır. Batı böylece daha bireyci ve arayış içinde, Doğu ise hiye­rarşik ve gelenekseldir.

    Baba bedduası ve …

    Sultan Süleyman’ın Hürrem’den doğan oğlu Bayezid, Kütahya’dan alınıp İstanbul’a uzak olan Amasya’ya sancağa yollanınca isyan etti. Ana-baba bir kardeşi Selim ile 1559’da Konya yakınlarında yaptığı savaşı kaybedip Safevîlere sığındı. Bunun üzerine Süleyman secdelere kapanıp oğlu için beddua etti. Bayezid’in annesi ve kardeşlerinden ayrı düşüp yetim kaldığını söylediği özür mektupları fayda vermedi. Neticede Süleyman 3 yıl sonra Safevîlerle anlaşarak oğlunu teslim alacak ve hemen boğduracaktı (Lokman, Hünernâme II, res. Osman, 1588, TSMK H. 1524, 212a).

    Yine Şehnâme’de anlatı­lan ama esas olarak Nizâmî-yi Gencevî’nin (öl. 1214) ölüm­süzleştirdiği Hüsrev ile Şirin hikayesinde Hüsrev, binbir be­la ve maceradan sonra Şirin’e kavuşmuş; ancak tahtına ve ka­rısına göz koyan oğlu Şiruye ta­rafından öldürülmüştür. Yunan kökenli bir Doğu masalı olan Salâmân ile Absâl ise Molla Ca­mi tarafından yazılıp Osman­lı şairi Lamiî Çelebi (öl. 1532) tarafından Türkçeye çevril­miştir: Hikayeye göre kadınlar­dan hoşlanmayan bir kral sihir ile bir bebek dünyaya getirir. Salâmân adını verdiği bebeği Absâl adındaki genç bir kadı­na sütannelik için verir. Ancak büyüyen genç ile sütanne ara­sında bir aşk filizlenir. Kral ne denli bu gayrimeşru aşka engel olmak istese de başaramaz ve oğlunu kıskanır. İki âşık ateşe atlar ve oğlan babasının dua­sıyla kurtulur, Salâmân başka bir kadına âşık edilir. Hüsrev ile Şirin’de oldukça sinsi bi­çimde ortaya çıkan ve arzuları­nı düzene dayatan bir oğul gö­rünür; Batı kökenli Salâmân ile Absâl öyküsünde ise baba, oğlu üzerindeki otoriteyi, onu âdeta iğdiş ederek kurar: Kim Doğu, kim Batı, kim bireysel arayışla­ra meyyal ve kim itaatkar, bir­birine karışır.

    Rüstem, Sührab’ı öldürür

    Rüstem’in Turan ülkesinde soylu bir kadından doğan, hiç tanımadığı bir oğlu vardır. Sührab isimli bu oğlan büyüyüp babası ile ittifak etmek ister: Kendisi Doğu’yu yönetecek; babası Rüstem ise İran şahı olarak Batı’ya hükmedecektir. Ancak Turan Şahı Afrasyab’ın bir hilesi neticesinde birbirini tanıyamayan baba-oğul meydanda savaşmış, Rüstem de oğlunu öldürmüştür. Sührab can verirken oğlu olduğunu Rüstem’e söyleyince, Rüstem gözyaşlarına boğulur (Şehnâme-i Türkî, çev. Şerifî, res. Nakşî, 1620. New York Halk Ktp., Spencer Kol. Turk. Ms. 1.)

    Büyük Batı ve Doğu an­latıları olan Kral Oidipus ve Şehnâme (Rüstem ile Sührab), baba ile oğulun birbirlerini bilmeden öldürmelerini anla­tır. Bu ve benzer öyküleri oku­yarak ve dinleyerek yetişen Osmanlı padişahları arasında da birbirini öldüren babalar ve oğullar ortaya çıkmıştır. Me­sela Yavuz Sultan Selim sava­şıp yenemediği babasını, Yeni­çerilerin desteğini kazanınca Dimetoka yolunda zehirle­yerek öldürür. Süleyman ise oğulları Mustafa ve Bayezid’i boğdurmuştur. Yavuz ve Mus­tafa, anneleriyle beraber san­cak şehirlerine sürülmüş ço­cuklardı; belki de içten içe geri dönüp kendilerinin iktidardan uzaklaştırılmasının hesabını sormak istiyorlardı, kim bilir…

    Selim’i Oidipus’tan, Sü­leyman’ı Rüstem’den ayıran temel nokta ise destan kah­ramanlarının bilmeden, pa­dişahların ise bile isteye öl­dürmeleriydi.

    Kanunî ve Mustafa

    Kanunî’nin Mahidevran Sultan’dan doğan oğlu Mustafa, Saruhan (Manisa) sancakbeyi iken ve saltanatın en büyük vârisi konumundayken Hürrem’in müdahalesiyle İstanbul’a daha uzak olan Amasya’ya gönderildi. Babasının hastalığı sırasında Erzurum Beylerbeyi Ayas Paşa’ya haber gönderen şehzade, hakkı olan taht için kendisini desteklemesini istedi. Rüstem Paşa bunu padişaha haber verdi ve Safevîlerle şehzade arasında sahte yazışmalar tertip ederek bunları isyana delil gösterdi. Süleyman ve Mustafa, Konya Ereğlisi yakınlarındaki ordugahta biraraya gelmek üzere anlaştılar. 6 Ekim 1553 günü Şehzade tüm uyarılara rağmen babasının çadırına girdi ve cellatlar tarafından boğuldu. Cesedi ordu halkı önünde böyle sergilendi (Lokman, Hünernâme II, res. Osman, 1588, TSMK H. 1524, 168b).

  • Oliver Twist’le ağlamak D. Copperfield’le büyümek

    İngiliz edebiyatçı ve eleştirmen Charles Dickens (öl. 1870), yarattığı karakterlerle 19. yüzyıl İngiltere’sinin toplumsal sorunlarını ve dönemini yansıttı. Kendi hayat hikayesini David Copperfield romanında kurgusal bir karakter üzerinden yazan Dickens, özellikle Oliver Twist ve Kasvetli Ev’le kalıcı bir etki sağladı, klasikler arasına girdi. Eksileri ve artılarıyla…

    Viktorya Dönemi’nde (1837-1901) Birleşik Krallık, sanayi devrimi ve kolonileşmeyle dünyanın tar­tışmasız en büyük süper gücüne dönüştü. İmparatorluğun kalbi olan Britanya Adaları’nda yaşam koşulları özellikle orta sınıf için düzelirken, aynı anda birçok sos­yal, ekonomik ve politik prob­lem de başgösterdi. Bu dönemde edebiyat alanında birçok önemli yazar yetişti ve bunlar eserlerin­de yaşadıkları dünyanın değişi­mini dile getirdiler.

    Charles Dickens kimi zaman ör­tülü otobiyografik kimi zaman (büyük ölçüde) kurgu romanla­rıyla, hem dönemin hem sonraki zamanların iz bırakan edebiyat­çısıydı. Yarattığı karakterler, tıp­kı Elizabeth devrinin Shakes­peare karakterleri gibi bilinirlik kazandı; hem gündelik hayatta hem de edebiyat dünyasında en çok atıf yapılan kurgusal kişilik­ler oldu. Eserleri, dönemin yaşa­yışını ve problemlerini yansıttı.

    Çocuk işgücü Viktorya Dönemi’nin önde gelen problemlerinden biri de çocuk iş gücüydü. Madenlerde ancak çocukların geçebileceği tüneller kazılabilmekteydi.

    Eserlerinde çocuklarla ilgili toplumsal sorunları dile getirdi

    Tıbbın gelişmesiyle bebek-çocuk ölümleri büyük oranda düşmüş­tü. Dönemin kapitalist gelişimi, ucuz işgücüne ihtiyaç duyuyor­du. Toplumun alt kesimlerin­de, geçinmek için çocukların da ailenin kazancına katkıda bulun­ması bekleniyordu. Çocuk iş­gücünün sömürülmesi, Viktor­ya Dönemi’nde sistemleşmeye başladı. Çocuk işgücü proble­mini ve alt sınıflardaki sefaleti Oliver Twist, Kasvetli Ev, David Copperfield, Büyük Umutlar ki­taplarında gündeme getirdi. En önemli romanlarından Oliver Twist’te, aynı zamanda eviçi şid­deti, çocukların kriminal işlerde kullanılmasını ve sokak çocukla­rının sefaletini hicvetti. Bu eser­deki gerçeklik ve ustalık, özellik­le orta sınıfın bu konudaki bakı­şaçısını sarsmış, kamuoyunda çocukların köle gibi kullanılması konusunda farkındalık yaratmış, hatta dolaylı olarak bu konudaki reformların yolunu açmıştı.

    Ülkesindeki haksızlıkların karşısında, ülkesinin yaptığı haksızlıkların yanında!

    Charles Dickens kendi yaşadığı toplumdaki sefaleti, göç prob­lemlerini eleştirmiş, mazlumları savunup korumuş ve romanla­rında onların dertlerini konu et­mişti. Bununla birlikte özellikle İngiliz kolonilerindeki halkları aşağı ve hor görmüştü. Dickens, yaşadığı dönemde gelişen antro­poloji ve evrimsel biyolojinin ve­rilerini yanlış yorumlayan sözde bilimsel biyolojik ırkçılığın bir temsilcisi değildi; ancak yine o dönemde popülerleşen görüşlere paralel olarak, toplumlar arasın­da kültürel bir hiyerarşinin oldu­ğu inancındaydı. Bu hiyerarşide dünyanın başat gücü, mensu­bu olduğu Büyük Britanya’ydı; zira kültürü ve kullandığı bilim sayesinde bu konuma gelebil­mişti. Dickens, Kıta Avrupası’nı bile daha aşağıda görürken, Bri­tanya’nın kolonilerinde yaşayan toplumları “primitif kültürler” olarak değerlendirmekteydi. Bu­nun en bariz örneği, 1857’deki büyük Hint Ayaklanması’ndan sonra Emile de la Rüe’ye yazdığı bir mektuptadır. Burada özetle, “eğer oradaki orduların komuta­nı olsaydım bu iğrençlikleri ya­pan Hinduları ve o ırkı tamamen yeryüzünden silerdim” demek­teydi.

    Yazılarında ayrıca medeni­yetle kirlenmemiş (!) “asil-vah­şi”(noble-savage) ve romantik primitifizm yaklaşımlarıyla alay etti; Batı kültürünün üstünlü­ğünü vurguladı. ABD’de köleli­ğin kaldırılmasını desteklemiş, fakat “eğitimden yoksun” Afro­amerikalılara oy hakkı verilme­sini “absürd” bulmuştur. Oliver Twist’teki Yahudi Fagin karak­teri, tıpkı kendisinden yaklaşık 250 sene önceki Marlowe’un Malta Yahudisi’ndeki Barabas veya Shakespeare’in Venedik Ta­ciri’ndeki Shylock gibi klişele­re dayanan ve olumsuz biçimde karikatürize edilmiş bir figürdü. Daha sonraları kitaptaki Fagin yerine kullanılan “Yahudi” (the Jew) ifadesini son 15 bölümde kaldırmış; arkadaşına yazdığı bir mektupta romandaki Fagin tas­virinin Yahudi halkına karşı ya­pılmış büyük bir hata olduğunu ifade etmişti.

    Geleceğe iz bırakan edebiyatçı

    Elizabeth devrinde Shakespeare’in yarattığı etkinin bir benzerini, Charles Dickens Viktoria Dönemi’nde yaratmıştı. Eserleri hem yaşadığı çağa hem de geleceğe iz bıraktı.

    Noel kutlamalarını kiliseden çıkardı evlere soktu: ‘Merry Christmas’

    Noel, 16. yüzyıldan itibaren Pro­testan reform hareketinin güç­lenmesiyle kiliselerde ilahilerle daha az kutlansa da, 19. yüzyıl­da bile bir dinî bayram olarak devam etmekteydi. Britanya’da, Viktorya Dönemi’nin ortaların­da Noel, yavaş yavaş özellikle or­ta ve üst sınıf için bir eğlenceye dönüşmekte ve kiliseden çıkıp özel alanlara girmekteydi. Daha önce yılbaşındaki hediyeleşme kültürü Noel’e kaymıştı. Dickens da Britanya toplumunun Noel’i tekrar değerlendirerek onu dö­nüştürdüğünü gözlemliyordu. Böylece en ünlüsü Bir Noel Şar­kısı olmak üzere beş Noel novel­lası ve romanı yazdı. Bu eserler Britanya ve ABD’de bugünkü an­lamdaki Noel kutlamalarının ge­lişmesinde büyük rol oynadı. Bir Noel Şarkısı kitabındaki “Merry Christmas” tabiri, daha sonra bu bayramın standart tebrik ifadesi oldu; eserdeki gibi evde ailecek beraber yenilen yemekler yine bu bayramla özdeşleşti. Kitap­ta, birşeyin saçma olduğunu ve­ya aşırı kutlandığını ifade etmek kullanılan “Bah! Humbug!” ifa­desi ise İngilizcede popüler bir tabire dönüştü.

    Oliver Twist’in 1885 tarihli
    ilk baskısı.

    Sherlock Holmes’tan önce Dedektif Bucket vardı

    Dickens’ın en iyi romanların­dan kabul edilen ve birçok ese­ri gibi dizi olarak parça parça 1852-53’te yayımlanan Kasvet­li Ev, İngiliz hukukunun önemli problemlerinden birine değin­mekteydi. Anglo-Sakson hukuk sisteminde yazılı olmayan ortak hukukun (common law) yavaş ilerleyişi bir problemdi. 1. Eliza­beth zamanında güçlenen “Hak­kaniyet Mahkemeleri” (Court of Chancery) çeşitli ufak reformla­ra rağmen çiftbaşlılık yaratmak­taydı ve buraya giden davalar da bezdirici bir şekilde uzamaktay­dı. Kararlar geç alındıkları için anlamsızlaşmaktaydı. Dickens da muhtemelen gerçek bir da­vaya dayanarak romanında bu konuya değinmiş ve bu duru­mu parodileştirerek eleştirmiş­ti. Toplumdaki mağduriyeti or­taya koyan romandan yaklaşık 20 yıl sonra 1873’te başlayan süreç sonucu aralarında “Court of Chancery”nin de olduğu 7 mahkeme birleştirildi ve ortak hukuk-hakkaniyet mahkemele­rindeki ayrışma sona erdirildi. Yine bu dönemde, suçla sava­şan yeni bir kahraman edebiya­ta girmişti. Eserdeki “Dedektif Bucket”, Britanya edebiyatındaki ilk kurgu dedektif karakteri olup Arthur Conan Doyle’ın Sherlock Holmes’unun öncelidir (Ameri­kalı şair ve yazar Edgar Allen Po­e’nun kısa hikayelerindeki Au­gust Dupin karakteri ise İngiliz­ce yazın dünyasında ilktir).

  • Ve Cemal Nadir’le Nâzım’ın yolları kesişir

    İki büyük yetenek, iki büyük sanatçı, iki “nadir” ve “hikmetli” insan. Aynı sene, 1902’de doğan Nâzım Hikmet ve Cemal Nadir, erken cumhuriyet devrinin müstesna isimleri olacaktı. Büyük acıları, büyük zorlukları geride bırakarak ölümsüz eserlere imza attılar, geleceğe ışık tuttular. İki ustanın hayat yolculuğunda kesişen anlar, karşılaşmalar, tanıklıklar…

    Yıl 1902. Tam 120 yıl ön­ce bir şair ve bir karika­türist dünyaya gelir. 15 Ocak 1902’de babasının görevi nedeniyle bulunduğu Selânik’te doğar Nâzım Hikmet. 13 Tem­muz 1902’de ise Bulgaristan’dan Bursa’ya göçen bir ailenin oğlu olarak Bursa’da Cemal Nadir doğar Bursa’da.

    Nâzım üç yaşındayken aile Halep Valisi olan dedesi Meh­met Nâzım Paşa’nın yanına gi­der. Sonrasında annesi Celile Hanım’ın hamileliği nedeniyle İstanbul’a taşınırlar. Okul çağı­na gelen Nâzım, önce Fransız­ca eğitim veren özel bir okulda, sonrasında da Göztepe’deki Nu­mune Mektebi’nde (Taşmektep) okur. İlkokulu bitirince, arka­daşı Vâlâ Nureddin’le (Vâ-Nu) Mekteb-i Sultani’nin hazırlık sı­nıfına yazdırılır. Ertesi yıl mad­di gerekçelerle kaydı Nişantaşı Sultanisi’ne alınır. İlk şiirlerin­den biri olan “Feryâd-ı Vatan”ı 1913’te yazan Nâzım Hikmet, “Otobiyografi” adlı şiirinde “… on dördümden beri şairlik ede­rim…” diye yazacaktır (Nâzım Hikmet’in ilk şiiri 19 Aralık 1914 tarihinde yazdığı ‘Yangın” adlı şiiridir / Haluk Oral, Nâ­zım Hikmet’in Yolculuğu, İşban­kası Yayınları, s. 26-27).

    Yedi yaşında mahalle mek­tebine başlayan Cemal Nadir, daha sonra Nalbantoğlu Mek­teb-i İptidaisi’nde okur. 3 yıllık eğitiminden sonra ortaöğreni­mine Bursa Sultani Mektebi’n­de (Bursa Erkek Lisesi) baş­lar. Çalışkan, uslu, mahcup bir çocuktur. Babasının tayininin Bilecik Adliyesi başkâtipliğine çıkması üzerine aile oraya taşı­nır. Ancak Cemal Nadir okula devam etmek için Bursa’da de­desinin evinde kalır. Bursa Sul­tani’sinden sonra ailesinin ya­nına giderek Bilecik İdadisi’nde eğitimine devam eder. Burada yaptığı bir resmin hocası tara­fından okulun iftihar salonu­na asılması, resim tutkusunu bir bağımlılık haline getirecek­tir: “Resim yapmak hevesi on iki, on üç yaşlarımdan sonra bir hastalık halinde başlar…”

    Biri şiirin, diğeri karikatürün dehası iki müstesna yetenek: Nâzım Hikmet (solda) ve Cemal Nadir (sağda).

    İlk şiir, ilk karikatür

    Nâzım’ın 3 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua’da
    yayımlanan “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı şiiri.

    Dedesi Nâzım Paşa’nın et­kisiyle şiir yazmaya başlayan Nâzım Hikmet, Nişantaşı Sul­tanisi’nin üçüncü sınıfınday­ken evlerine ziyarete gelen aile dostları Cemal Paşa’ya 16 Ara­lık 1914’te yazdığı “Bir Bahriye­linin Ağzından” başlıklı şiirini okur. Şiiri duygulanarak dinle­yen Cemal Paşa’nın yardımıyla Heybeliada Bahriye Mektebi’ne giren Nâzım’ın buradaki öğret­menlerinden biri de şair Yahya Kemal’dir.

    Nâzım’ın yazdığı “Hâlâ Ser­vilerde Ağlıyorlar mı?” adlı şiir 03 Ekim 1918 tarihli Yeni Mec­mua’da yayımlanacaktır. “Meh­med Nâzım” adıyla yayımlanan bu ilk şiiri Yahya Kemal gözden geçirerek düzeltmiş ve o yıllar­da yazar kadrosunda yer aldığı bu dergide yayımlanmasını sağ­lamıştır.

    1920 başlarından itibaren Nâzım’ın hikâye ve şiirlerini Alemdâr, Üçüncü Kitab, Dör­düncü Kitab, Altıncı Kitab, Ye­dinci Kitab ve Ümid dergilerin­de görürüz.

    Nâzım Hikmet’in bir yayın­da kullanılan ilk fotoğrafı ise bi­linenin aksine 26 Ağustos 1920 tarihli Ümid dergisinden önce 21 Ağustos 1920 tarihli Alemdâr dergisinde yayımlanan “Genç­liğe Masal 1- Kırk Haramilerin Esiri” adlı şiirle birlikte görülür.

    Cemal Nadir babasının tek­rar Bursa’ya tayin olması ve maddî olanaksızlıklar nedeniy­le eğitim hayatını sürdüremez ve kendi deyimiyle “hayat üni­versitesine girmek mecburiye­tinde” kalır. Ailesi tarafından Gelincik Çarşısı’nın rutubetli, kuytu bir dükkânında kasnak iş­leme işine başlatılır. Zanaat öğ­rensin diye çalışmaya başladığı bu kasnakçının yanında da yine resim ve edebiyat havası etrafı­nı sarar.

    4 Mart 1920’de Diken mecmuasında yayımlanan Cemal Nadir karikatürleri (altta).

    Bu sıralarda parmakları resme iyice yatkınlaşır. Yorgan yüzlerine ve yazmalara kolaylık­la desenler çizmektedir. Fakat kasnakçılık işi güçlü kuvvetli insanların yapabileceği bir iş­tir. Zayıf yapılı Cemal Nadir bu çalışmaya dayanamaz ve has­ta olur; ancak bu durum Cemal Nadir’i çok memnun eder. Evde kalacak ve çok sevdiği resimle­rini çizebilecektir. Resim yap­maya karşı içinde taşan arzu o kadar büyüktür ki gecelerini evde kör zeytinyağı kandilinin altında çalışarak geçirmektedir. Çizdiği resimlere kızan babası bu defa da onu bir makinecinin yanına çırak olarak verir. An­cak o yine resim çizmeyi ihmal etmez. O günlerde İstanbul’dan gelen mizah mecmualarını göz­den geçirirken aklına bir fikir gelir: “Ben de bu gazetelerde­ki karikatürler kadar resim ya­pabilirim!” Diken mecmuası­na birkaç karikatür gönderir ve bunlardan üçü derginin 45 nu­maralı, 4 Mart 1920 tarihli sa­yısında yayımlanır. 56 numara­lı, 3 Haziran 1920 tarihli sayıda bir karikatürü daha yayımlana­caktır.

    Mütareke yılları

    İstanbul’un işgali Nâzım’ı de­rinden etkileyecektir. Aşk şiir­lerine bir süre ara vererek Ki­tap, Alemdâr, Ümid’te direniş duygularını yansıtan şiirler ya­yımlar. Diğer yandan da arka­daşı Vâlâ Nureddin ile Hececi­ler’in toplantılarına katılmaya başlamıştır.

    1 Ocak 1921’de Faruk Na­fiz, Yusuf Ziya, Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin, Sirkeci’den kalkan Yeni Dünya adlı vapurla İnebolu’dan Ankara’ya gitmek üzere yola çıkarlar. Ankara’dan beklenen izin sadece Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin için gelir. İki arkadaş İnebolu’dan yürüyerek 9 günde Ankara’ya varır. Ancak silah altına alın­mayı beklerken öğretmen ola­rak Bolu’ya tayin edilirler. 1921 Ağustos’unda Bolu’dan ayrı­lıp vapurla Trabzon’a geçer­ler, oradan da yine vapurla Ba­tum’a varırlar. Trenle Tiflis’e ve oradan Moskova’ya ulaşırlar. 1922’de Moskova’da Komintern bünyesinde eğitim veren Doğu Emekçileri Komünist Üniver­sitesi (KUTV) hazırlık sınıfı­na kaydolurlar. Nâzım burada, aynı üniversitede okumaya ge­len Nüzhet (Muhittin Birgen’in baldızı) ile kısa bir evlilik ya­par.

    Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin ile birlikte 1921’de Bolu’daki öğretmenlik yıllarında (üstte, solda). Vâ- Nu (üstte) Cemal Nadir’in de yakın arkadaşlarındandı

    18 yaşında karikatürleri­ni bir dergide ilk defa görmek Cemal Nadir’in çizme isteği­ni daha da ateşlemiştir. Ancak bunun sevincini tam olarak ya­şayamayacaktır. Zira Bursa 8 Temmuz 1920’de Yunanlılar ta­rafından işgal edilmiş ve babası Şevket Güler’in işine son veril­miştir. İşgal döneminde Cemal Nadir, Ulucami yakınında, Sa­haflar Çarşısı’nın içinde küçük bir tabela atölyesi açar ve giri­şine de bir levha asar: “Hattat ve Ressam”. Cemal Nadir tabe­lacılığa yeni bir boyut kazandı­rarak tabelalara resmi sokan ilk kişi olur.

    Yunan işgali sonrası şöyle yazacaktır: “Yunanlıların şehir­den çıkmasını müteakip maa­riften bir muallimlik istedim. Bana yedi tane ilk mektebin seyyar resim hocalığını ver­diler. Bedenen çok yoruluyor­dum. Lakin arzuladığım mesle­ğin adamı olmaktan sonsuz bir haz alıyordum”. Bu devre, onun karikatür çalışmalarına yeni bir hız, yeni bir gelişme de sağ­lar. Bir toplulukta sessizce bir kenara çekilir, kimseye hisset­tirmeden, oradakilerin kroki­lerini çizer. Bir insana dikkatle bakması kafidir. Hafızası, çiz­gileri zaptetmekte ve karakter farklarını belirtmekte bir ob­jektif kadar dikkatlidir. 1923’te uzaktan akrabası Melahat Ha­nım’la evlenir. İstanbul’da ya­yınlanan mizah dergilerine ka­rikatür göndermekte ve oraya giderek dergilerde çalışma ha­yalleri kurmaktadır.

    Nâzım Hikmet’in “Güneşi İçenlerin Türküsü” şiiri 18 Eylül 1924’te Akbaba’da…

    Nâzım Hikmet ve Cemal Nadir’in yolları ilk kez 1924’te kesişir. Birbirlerini o dönemde gördüler mi, tanıştılar mı bil­miyoruz. Ancak Nâzım, 1924 Ekim’inde gizlice sınırdan ge­çerek İstanbul’a gelir ve Aydın­lık’ta “M. Lütfü”, “Ahmed”, “N. H.”, “Nâzım Hikmet” ismiyle şiirler ve Akbaba dergisinde ise kendi ismiyle şiirler ve “Kartal” ismiyle kısa hikayeler yayımlar. Cemal Nadir ise çoktan İstan­bul hayalini gerçekleştirmiş ve “Akbaba’nın Bursalı Ressamı” olarak işe başlamıştır.

    Cemal Nadir önce Bur­sa’dan birkaç karikatürünü zarfa koyarak Akbaba dergisi sahibi Yusuf Ziya’ya (Ortaç) ka­rikatüre merakının olduğunu ve bunlara dergide yer verme­sini talep eden bir mektup yaz­mıştır. Yusuf Ziya Ortaç, “ürkek çizgili, cılız nükteli, çocuk işi karikatürler” olarak nitelendir­diği bu karikatürlere derginin Şubat 1924 tarihli sayısında yer verir. Yusuf Ziya Ortaç’ın genç çizer hakkındaki ilk izle­nimleri şöyledir: “Bir gün, çı­kageldi İstanbul’a Cemal Na­dir. Çizgilerinden daha ürkek bir genç… Soluk bir yüz, kalın camlar arkasından bakan, griye çalan uçuk yeşil gözler, nerde ise gözyaşı, nerde ise hıçkırık olacak bir gülümseyiş… Yürü­meğe korkan, oturmağa korkan, konuşmağa korkan bir hayâl adam…”

    Nâzım, 1 Ocak 1925’te Dr. Şefik Hüsnü’nün Beşiktaş’taki evinde toplanan Türkiye Ko­münist Partisi (TKP) 2. Kong­resi’ne katılarak TKP Merkez Komitesi üyeliğine seçilir. Ay­rıca, 21 Ocak 1925’te çıkmaya başlayan Orak-Çekiç gazetesi­ne de yazar. Hatta gazeteyi so­kak sokak dolaşarak satmaya çalışır. İstanbul’da çok dikkati çekmeye başladığı düşüncesiy­le tanınmadığı İzmir’e gider.

    Ankara’da kurulan İstiklâl Mahkemesi’nin bir soruşturma nedeniyle TKP üyelerini tutuk­lamaya başladığı günlerdir. İz­mir’de kuduz salgını vardır ve Nâzım Hikmet’i de bir köpek ısırır. Nâzım Hikmet kuduza veya polise yakalanma arasın­da sıkışıp kalmıştır. Gündüzle­ri küçük, penceresiz, harap bir kulübe bekler; geceleri ise tahta kapıyı sessizce açar, karanlık yollardan gizlice örgüt toplan­tılarına gider. Birkaç ay ipince bir gün ışığının aydınlattığı bu yerde yaşar. “Güneşi İçenlerin Türküsü” şiirini işte bu günler­de yazar. Haziran 1925’te gizli­ce İzmir’den İstanbul’a, anne­sinin Kadıköy’deki evine gelir. Ertesi sabah tayfa kılığında TKP’nin ayarladığı, Mühürdar açıklarında bekleyen takayla yeniden Moskova’ya ulaşır.

    “Akbaba’nın Bursalı ressamı: Cemal Nadir Bey”, 14 Nisan 1924, Akbaba (solda). “Papağan Albümü: Nezihe Muhyiddin Hanım, Müverrih Ahmet Refik Bey, Beyoğlu Dairesi Sermühendisi Hüsnü Bey, Esnaf Derviş Paşa, Dubara Piyangoso Müdürü Fikri Bey” notlarıyla 10 Kasım 1926’da Papağan’da yayımlanan Cemal Nadir karikatürü (üstte).

    Cemal Nadir’in de haya­tının en sıkıntılı, en buhran­lı dönemini yaşayacağı Bâb-ı Âli’deki ilk zamanları gazete ve dergilerin kapısını aşındırmak­la geçer. Himayelerini istedi­ği kişilerden soğuk muamele görür. Yine Nâzım gibi Cemal Nadir’in de yakın arkadaşların­dan olacak olan Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû), bu sıkıntılı günleri ağ­lamaklı bir şekilde yıllar sonra şöyle anlatacaktır: “Kendisini ilk defa 1925 senesinde Babıâ­li’de Reşidefendi Hanı’nda gör­düm. Orada bir mizah mecmu­ası çıkıyordu. Cemal Nadir de bu mecmuanın ressamı olmak istiyormuş. O gün, birkaç resim getirmişti. Mecmuanın sahibi resimleri şöyle bir süzdükten sonra Cemal Nadir’i rencide edecek şekilde, ‘Sen resim yap­masını beceremiyorsun! Ramiz gibi (Ramiz Gökçe) yapmalısın’ dedi. Ramiz, o günlerde çok gü­zel kadın resimleri yapıyordu. Cemal Nadir’in ise janrı bam­başka idi. Ağlamaklı bir halde kapıdan çıktı. Çok kötü giyin­mişti. Korkunç derecede zayıf­tı. Peşinden dışarı çıktım. Ken­disiyle kapı önünde konuştuk. Hâli bana çok hazin gelmişti. Ortaköy’de oturduğunu, parası olmadığı için yürüyerek gidip geldiğini söyledi. Evet, Cemal Nadir’le işte böyle tanışmıştık. Ne ben ne o, bu tanışmamızı unutmadık”.

    Sonraları Cemal Nadir, Vâ- Nû’ya şu itirafta bulunacaktır: “O zaman sen dikkat etmemiş­sin. Mecmuaya geldiğim gün ayağımda çorap yoktu. Potinim delik olduğu için görünmesin diye ayak parmağımı çini mü­rekkeple boyamıştım”.

    Bu dönemde yaşadığı bütün sıkıntılara rağmen, karikatürle­ri Akbaba, Guguk, Zümrüdüan­ka, Resimli Dünya ve Papağan adlı dergilerde yayımlanacaktır. Bir yandan da tabelacılık yapa­rak geçinmeye çalışır. Ancak aldığı para ile geçinmesi im­kansızdır. Kendisi bu durumu şöyle açıklar: “Yazdığım tabela­lar bana, fazla olarak bir tram­vay parası bile bırakmıyordu”. Yaşadığı maddi sıkıntılar yü­zünden ilk çocuğunu kucağında yitirir: “Düşünün ki bakımsız­lıktan bir çocuğum öldü. Kuca­ğımda can veren yavruyu min­derin üzerine koyarak ertesi günkü karikatürü hazırlamaya koyuldum. Buna mecburdum”. Bu acı üzerine ve İstanbul’da geçinemeyeceğimi anlayınca içinde yaşattığı bütün umutla­rı da gömerek, tası tarağı toplar ve 1927 başında Bursa’ya, baba ocağına döner.

    Yurda dönüş

    Nâzım 1927’de Moskova’dadır. Türkiye’de Güneş dergisinde “Kitâb-ı Mukaddes” ve “Eski Anadolu (Yalnayak)” şiirleri ve “Ocak Başında” adlı oyunu ya­yımlanır. Şiirlerinin toplu ola­rak yer aldığı ilk şiir kitabı Gü­neşi İçenlerin Türküsü, 1928’de Bakü’de Türkçe yayımlanır.

    Nâzım Hikmet, 28 Eylül 1927’de yeni kurulduğu sapta­nan gizli bir komünist partisi­ne üyelik suçlamasıyla gıyaben yargılanıp 3 ay hapse mahkum edilmiştir. Temmuz 1928’de Türkiye’ye dönme kararı alan Nâzım, arkadaşı Laz İsmail ile gizlice sınırı geçerek Türki­ye’ye girer ancak Hopa’da yaka­lanırlar. 2 ay Hopa Cezaevi’nde bekletildikten sonra Rize üze­rinden İstanbul’a gönderilirler. Tüm davaların birleştirilme­si sonucunda 14 Ekim 1928’de Ankara’ya sevkedilirler.

    Nâzım’ın serbest bırakıldığı 1928 yılı Aralık ayında, Cemal Nadir’in Harf Devrimi’ni anla­tan ilk karikatürü “Hicret”, Ak­şam gazetesinin 1 Aralık 1928 tarihli sayısında yayımlana­caktır.

    Bursa’ya dönen Cemal Na­dir, kendisini tanıyanlar gö­zünde “başarısız” durumuna düşse de İstanbul’daki sıkıntı­lı günlerin sonunda altüst olan kafasını dinlendirmek imkanı­nı bulmuştur. Millî Sinema’nın karşısında küçük bir tabelacı dükkanı açar. Sinemanın, her program değiştikçe yenilenen kapı reklamlarını yazar. Sine­maya gidenler, film aralarında cam üzerine yazılı şu reklamı, perdeye yansımış olarak okur­lar: “Hattatların meraklısı, me­raklıların hattatı”.

    Bursa’da seyyar öğretmenli­ğe de devam eder. Çeşitli okul­larda resim öğretmenliğinin yanında el işi ve idman ders­lerine de girer. Bu dönemde yakın arkadaşı Rıza Ruşen’in Bursa’da çıkardığı Arkadaş ve Yeni Fikir gazetelerinde de ka­rikatürleri yayımlanır. 1928 yı­lı, ilan edilen Harf İnkılabı ile maddi açıdan biraz daha rahata kavuşacağı bir yıl olur. Okullar, resmî daireler, ticarethaneler levha ve tabelalarını yeni harf­lere çevirecektir. Cemal Nadir de bu sırada küçük dükkanını bırakır ve Ulucami civarında, büyük ve geniş bir yer kiralar. Burada geceli-gündüzlü çalış­maya başlar. O kadar çabuk du­yulur ve sevilir ki, küçük dük­kanının duvar dipleri ve perde ile ayrılmış arka kısmı bile ta­belalarla dolar.

    Bu sıralarda Akşam gazete­si yöneticilerinden Necmettin Sadak birkaç karikatüründen hatırlayıp Selami İzzet Sedes’e Cemal Nadir’e mektup yazma­sını ve gazetede günlük kari­katür çizme talebini iletmesini ister. Cemal Nadir bu tekliften sonra tekrar İstanbul’a gidip gitmeme konusunda tereddüt­ler yaşar. Bursa’da tabelacılık­tan edindiği kazanç fena de­ğildir; fakat Bursa ona küçük gelmektedir. Çok acı hatıra­larla ayrıldığı basın dünyası­nın parıltısı, cazibesi, her şeye rağmen onu çekmeye devam etmektedir. Sonunda teklifi ka­bul eder. İstanbul’a ikinci gelişi, Cemal Nadir’in hayatında yeni ve parlak bir dönemin başlan­gıcıdır.

    Cemal Nadir’in Harf Devrimi’ni anlatan “Hicret” adlı karikatürü, 01 Aralık 1928, Akşam (solda). Yalnızca birkaç gün önce 21 Kasım 1928’de aynı gazetede Cemal Nadir’in geçinmek için Bursa’da açtığı tabelacı atölyesinin haberi vardı (sağda).

    Akşam’daki aydınlık

    Cemal Nadir 13 Nisan 1929’da Akşam gazetesinde işe başlar. Gazetenin birinci sayfasında her gün bir karikatürü yayım­lanır. Türk basınında günlük karikatür, ilk defa Akşam’ın ön sayfasında Cemal Nadir’le sü­reklilik kazanacaktır.

    1929 yılı Nâzım Hikmet için de önemli gelişmeleri yaşa­nacağı bir yıl olacaktır. Deney­sel şiirlerinin bulunduğu 835 Satır adlı kitabı, Latin harfle­riyle yayımlanan ilk kitabı ola­rak büyük ilgi görür. 21 Nisan 1929 tarihli Akşam gazetesinin ilk sayfasında Cemal Nadir’in “Bursa’dan gelme ve ev arama” konulu karikatürü çıkarken, gazetenin üçüncü sayfasında Nâzım Hikmet’in 835 Satır adlı şiir kitabının basıldığı ile ilgili Vâlâ Nureddin yazısı yer alır.

    835 Satır kitabının edebi­yatımızdaki yankıları sürerken, yine Akşam gazetesinde Hik­met Feridun’un yaptığı “Ede­biyatımız Ne Halde?” başlıklı anketler yayımlanmaya başlar. Anketlerde Nâzım’dan da bah­sedilmekte; şair yerildiği ka­dar da övülmektedir. 06 Mayıs 1929 tarihli gazetede Cemal Nadir’in karikatürünün üstün­de Nâzım Hikmet’in ankete verdiği cevaplar da yayımlana­cak ve Nâzım, “nazmın en bü­yük düşmanı” olduğunu belir­tecektir.

    Nâzım Hikmet’in, Resimli Ay’ın Haziran ve Temmuz sa­yılarında “Putları Yıkıyoruz” başlığı altında imzasız olarak yayımladığı Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan iki yazısı ile siyasi sonuçlar da do­ğuracak olan bir eski-yeni kav­gası başlar.

    Yine Resimli Ay’ın Temmuz sayısında “İsimsiz Adam” im­zasıyla “Sesini Kaybeden Şe­hir” adlı şiiri yayımlanır:

    “Adedi devir sıfır

    Şehir sustu

    Kenetlendi nokta nokta şehrinin

    asfalt beton çenesi

    Bir dokuz yüz nokta nokta senesi

    nokta nokta ayında

    Cadde boş

    Bir uçtan bir uca koş

    Cadde boş

    bomboş cebim gibi

    Kesildi akmıyor su

    Ne bir motor uğultusu

    ne dönen bir tekerlek var”

    Nâzım, şiirde iş bırakan taksi şoförlerini desteklemek­tedir. İşçileri greve özendirdiği gerekçesiyle kovuşturmaya uğ­rar. Şiirin altında imzası bulun­madığından, derginin sorumlu­su Behçet Bey yargılanacaktır. Cemal Nadir de taksicilerin ey­lemine “Arabanın İntikamı” ad­lı karikatüründe yer verecektir.

    Cemal Nadir, diğer karika­türlerinde olduğu gibi ilk defa 17 Ağustos 1929 tarihli Akşam gazetesinde yayımlanacak olan Amcabey tiplemesiyle de hal­kın yaşadığı sorunlara deği­nerek onların dertlerine ortak olur. Ara sıra tatlı tatlı alayı da ihmal etmeyerek onlara akıl öğ­retir. Cemal Nadir, Amcabey’le ülkemizdeki ilk yerli bant-ka­rikatür tiplemesini yaratırken Nâzım Hikmet de peşpeşe şiir kitapları çıkaracaktır. Kasım 1929’da Jokond ile Si-Ya-U, Mart 1930’da Varan 3, Hazi­ran 1930’da 1+1=Bir ve Kasım 1930’da Sesini Kaybeden Şehir kitapları yayımlanır. Ancak ilk beş kitabındaki şiirlerinde “bir zümrenin başka zümreler üze­rindeki hâkimiyetini temin et­mek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği” gerekçesiyle mahkeme­ye verilir. 6 Mayıs 1931’de baş­layan dava 10 Mayıs günü ak­lanmasıyla biter.

    Cemal Nadir ile Selami İzzet (Sedes) Akşam gazetesi balkonunda, 8 Mayıs 1929 (üstte). 21 Nisan 1929 ve 27 Nisan 1929 tarihindeki Akşam gazeteleri (altta).

    Cemal Nadir’in karikatür­lerinde ilk Nâzım Hikmet çizi­mine bu dönemde rastlıyoruz. Cemal Nadir 26 Temmuz 1931 tarihli Akşam’da çizdiği kari­katürde, Nâzım Hikmet, Orhan Seyfi ve Abdülhak Hamid’le bir­likte Amcabey’i kumsala götü­rür ve şiir okumalarını ister. Şa­irler şiirlerini okuduktan sonra da Amcabey, Tevfik Fikret’in “Sis” şiirinden bir dize okur.

    Amcabey o kadar halktan birisidir ve halk tarafından öyle tu­tulmuş ve sevilmiştir ki neredeyse gerçekten yaşayan biri gibi görül­meye başlanmıştır. Ce­mal Nadir 1931 sonla­rında Walt Disney’den etkilenerek “Amcabey Plajda” adlı bir çizgi film denemesinde bu­lunur. Ancak bu işin tek başına yapılması­nın imkansızlığını göre­rek vazgeçer. Yine aynı yıl Akşam gazetesin­de “Amcabey Karikatür Müsabakası” düzenler ve 1932 Mart’ında ilk albümü olan Amca Beye Göre albümü­nü çıkarır. Yine bu günlerde Nâzım’ın Kafatası adlı piye­si İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahneye konacak ve oyun kitap olarak da basılacaktır. Nâzım, en üretken olduğu dönemlerin­den birini yaşamaktadır. Önce Benerci Kendini Niçin Öldür­dü? kitabı, ardından Gece Gelen Telgraf yayımlanır. Ancak kitap basıldıktan 2 ay sonra toplatı­lacak ve Nâzım’a “halkı rejim aleyhine kışkırtmak”tan dava açılacaktır. Bu dava daha sonuç­lanmamışken ikinci bir dava ge­lir. 9 Mayıs 1933’te, Gece Gelen Telgraf’ta yer alan “Hiciv Vadi­sinde Bir Tecrübei Kalemiye” adlı şiirde “kendisine ve pede­rine hakaret ettiği” gerekçesiy­le Süreyya Paşa tarafından dava açılır. Nâzım yargılanmak üzere 31 Mayıs 1933’te Bursa’ya gön­derilir. Avukat İrfan Emin Bey, Nâzım’ın aklanması için büyük uğraş verir.

    15 Haziran 1933 tarihli Ak­şam gazetesinde yine Cemal Nadir imzalı bir Nâzım karika­türü çıkar. Cemal Nadir o gün­lerde “Erkeklerin Kadın Kı­yafetlerinde Gezmeleri Moda Olursa” başlıklı seri karikatür­ler yapmaktadır. Cemal Nadir memleketi Bursa’da bulunan Nâzım’ı kaşları çatık olan polis müdürü ve savcının arasında düşünceli bir şekilde çizmiştir.

    1933 yılı bir yandan Nâzım Hikmet’in davalarıyla geçer­ken bir yandan da senaryosunu yazdığı veya yönettiği filmlerin ardarda sinemalarda gösterildi­ği bir yıl olur. Bu filmler sırasıy­la “Karım Beni Aldatırsa, Fena Yol, Düğün Gecesi, Söz Bir Al­lah Bir, Naşit Dolandırıcı, Cici Berber, Milyon Avcıları ve Leb­lebici Horhor Ağa” filmleridir.

    Cemal Nadir meşhur tiplemesi “Amcabey”i çizerken (üstte). 4 Haziran 1929 tarihli Akşam (üstte, solda). 15 Mart 1932 tarihli Vakit’te Cemal Nadir ve Nâzım Hikmet altalta (altta).

    Nâzım’ın Bursa’da oldu­ğu 1933 Temmuz’unda Cemal Nadir de sergi afişini hazırladı­ğı Bursa sergisine katılmak ve tatilini geçirmek için burada­dır. Nâzım, bir buçuk yıl kaldığı Bursa’dan Ağustos 1934’te ilk köy filmi olan “Bataklı Damın Kızı, Aysel” in senaryosunu ya­zarak ayrılacaktır.

    Aynı yılın başında sözlerini kendisinin yazdığı “Lüküs Ha­yat” opereti Darülbedayi’de oy­nanmaya başlar. Cemal Nadir de çizgileriyle “Lüküs Hayat”ı ölümsüzleştirir.

    Nâzım, Orhan Selim adıyla ilk yazısını 12 Kasım 1934 ta­rihli Akşam gazetesinde yaz­maya başlar. Bu tarihten 1936 sonuna kadar Cemal Nadir’in karikatürleri ve Nâzım’ın ya­zılarını aynı gazetede görürüz. Tabii Cemal Nadir’in çizdiği Nâzım karikatürlerini de…

    Bursa’da sergi

    Cemal Nadir, doğduğu kent Bursa’da ilk sergisini 24 Mayıs 1936’da açar. Yıllar sonra tanı­nan bir sanatçı olarak memleke­tine gitmenin keyfini doyasıya yaşayacaktır. Bursa Halkevi ta­rafından düzenlenen sergi, saat 17.00’de bugünkü Tayyare Kültür Merkezi’nde açılır. 1 hafta bo­yunca açık kalan sergi Bursalı­lar tarafından ilgiyle karşılanır. Sergide Cemal Nadir “Resimde Mizah ve Mizahın Tarihi Değe­ri” üzerine bir konuşma yapar. Konuşmaya girişi şöyledir: “Bu gün Halkevimizin kıymetli yar­dımiyle, ve yüksek huzurunuzla açılan bu sergi, büyük noksanları itibariyle Bursa için belki bir ka­zanç değildir. Fakat sanat hayatı­mın en şerefli ve büyük bir hâdi­sesini teşkil ediyor. Bana bu im­kânı veren sayın Halkevimize ve aziz hemşehrilerime en candan teşekkürlerimi ön söz olarak ar­zederim”. Öğretmen-Şair İlhan Şevket (Aykut) ve Ankara’dan özellikle bu sergi için gelen Ma­nisa Milletvekili Kazım Nami (Duru) birer konuşma yapar­lar. Sergiye katılanlar arasında Nâzım Hikmet ve eşi Piraye’de bulunmaktadır. İlk defa 1933 yı­lında Bursa’ya kelepçeli gelen Nâzım bu kez özgürdür. Burada çekilen fotoğraf, Nâzım’ın Bur­sa’daki tek özgür fotoğrafı ola­caktır (Daha sonra 1940 yılında, Çankırı Cezaevi’nden Bursa Ce­zaevi’ne gelerek uzun yıllar bu­rada kalacaktır).

    Nâzım Hikmet, Cemal Na­dir’in sergisi sonrasında izle­nimlerini Akşam gazetesinde Orhan Selim imzasıyla iki yazı yazarak aktarır.

    Cemal Nadir’in Bursa Kozahan’da 15 Temmuz 1933’te çekilmiş bir fotoğrafı. Arkada kasketiyle Nâzım Hikmet.
  • Sindirimin de cilvesi var: İpe dizilen, nem kapılan

    Feixas, 1413 Paris’inde bir salgın sonrası “yellenme öksürüğü” sesiyle dalga geçildiğini anlatıyor. Jean Genet’nin Paravanlar oyununda da sömürgeci ordunun askerleri bağırsaklarındaki gazı salarak ‘memleket kokusu’nu almak ve yaymak peşine düşüyorlar. Edebiyattan musikiye osuruktan nâmeler…

    Ahmet Uhri’nin Ege Ev­rensel’de yayımlanan yazı dizisi “Bağırsak Gazlarının Kültür Tarihi”nin dördüncü bölümünü “Osuruk­nâme”ye değindiği için gördüm; hoş ve besleyici yaklaşım.

    Öncesinde, Şener Şahin’i Klâsik Arap Edebiyatında Sofra Mizahı başlıklı kitabı vesilesiyle keşfetmiş, Arapça ders kitapları nedeniyle tanınan bu akademis­yenimize ulaşınca, tahminim­de yanılmadığımı görmüştüm: “Zartoloji” ekseninde yazdıkları Kırmızı Kedi’den yayımlandı.

    ‘Bir şey’ ararken başka ‘bir şey’ bulmaya, hele ikisine bir­den ulaşmışsam, bayılırım. Hâlâ bekleyen “Sakal” metnimle ilgi­li ‘saha araştırması’ (!) yapar­ken karşıma çıkan Jean Feixas, çılgın Monestier’nin minyatür örneği gibiydi: Sakal-bıyık kita­bının ardından sıkı bir “Uçkur Kılları” kitabı kotarmış, oradan Antik Çağdan Günümüze Yel­lenmenin Tarihi’ne geçmişti -gelgelelim pek ufak, dolayısıyla cılız bir broşürdü ulaştığım. Ge­ne de, itirafsa itiraf, “Osuruknâ­me”yi yazdığımda ıskaladığım canalıcı sapağa o taşıdı beni: Crepitus ve Stercutius’u yazık ki gecikmeli tanımak varmış.

    Ahmet Uhri de, Dr. Onur Gülbay’ın bir makalesinden ha­reketle ikiliden sözediyor ya­zısında; sayesinde asıl yayının izini buldum: Eskiçağda Tuvalet Kültürü (2003) değerli çalış­ma, gel gör ki çerçeveye dolaylı yoldan katkı sağlayabilir, çünkü “delik iskemle kültürü”yle, def-i hacet edimiyle ilgili temelde; kendi payıma, “dışkı” izleğine bağlı ayrıntılar öğrendim Dr. Gülbay’ın küçük kitabından, Latrina’lara dönmek isterim.

    Elbirliğiyle gaz çıkarma Ortaçağ’da gaz sıkışmasının giderilmesini tasvir eden bir çizim.

    Yellenme tanrısı Crepitus’a gelince… Tarihçiler sonradan uydurulmuş bir figür olduğu kanısındalar: Ciddi hiçbir an­tik kaynakta sözedilmemiş on­dan. Papa 1. Clemens, Mısırlı­ların inanışlarını küçümsemek için o “sestanrısı”nın varlığına gönderme yapar. Ansiklopedi­ler Voltaire’in ve Baudelaire’in alıntılarını sıraladıktan sonra Flaubert’in Ermiş Antoine ve İblis’inden haşmetli monologu­na yer verirler Crepitus’un.

    Crepitus yok ama “cripto­nomie” türemiş: “Yellenme Sa­natı”, Ducastel de Saint-Paul’ün üç şarkılık didaktik şiiri 1815’de Paris’te yayımlanmış -bütün yollar asıl oraya çıkmaz mı?! Fe­ixas, 1413 Paris’inde yaşanan bir salgın sonrası “yellenme ök­sürüğü” sesiyle dalga geçildiğini anlatıyor. Aristofanes’in kome­dilerinde “bombus” olarak ge­çermiş sıkı vartalar, bomba gibi patladıkları için olsa gerektir!

    Tiyatroya taşınabilir mi yel­lenme? Jean Genet’nin skandal yaratan Paravanlar oyunu en çok bu nedenle üne kavuşmuş­tur ne yazık ki: Sağcılar ve aşırı sağcılar millî ve yerli değerleri sahnede yellenerek topa tuttuk­ları için saldırmışlardı yönet­mene, tiyatroya ve yazara; oysa sömürgeci ordunun askerleri bağırsaklarındaki gazı salarak ‘memleket kokusu’nu almak ve yaymak peşindeydiler! Ge­net, burada, yellenme kokusu­nu bir memleket hatırası olarak tanımlar ve o kokuyu yaymayı görev katına çıkarır -ki Rabela­is’nin topraklarından çıkmış bir yazara da bu yakışır.

    Paravanlar’ın yarattığı skandalla kıyaslanamasa da Vi­naver’in 60 oyuncu için yazdı­ğı 8 saatlik oyunu Kıyıdan Ta­şan’ın ana motiflerinden biri olarak tuvalet kağıdını seçmesi de hoş karşılanmamıştır.

    Musiki alanına taşınabi­lir mi peki, yellenme? Hınzırlık adına değil, bir ses türü’nü konu edindiğim için soruyorum. Bu­gün, erişmesi kolay artık: Serge Gainsbourg’un yaklaşık 3 daki­kalık ‘rental’i “Evgénie Sokolov” Youtube’dan dinlenebiliyor.

    Ancak ‘resital’ ile yetinmek, arkasındaki yapıta haksızlık yapmak olur: Gainsbourg’un ay­nı başlıkla yayımlanan (ve bu­gün cep kitabı olan) anlatısının kahramanı müzisyen değil res­samdır (başlangıçta Gainsbourg da ressam olmak istemiştir). Anlatının kahramanı Sokolov yepyeni bir sanat akımının tek temsilcisidir: Gazosrafi seansla­rında, çıplak oturduğu kâğıtlar üstüne ateş yoluyla nakşettik­lerini birer “gazogram” olarak işleyerek bir tür “gazogramma­tologie” kuramı yaratır -Derri­da’ya nazireyle.

    Seslendirme sonradan ger­çekleştirilmiştir. Genet’nin oyu­nu ilk defa Mayıs 1968 öncesi gündeme geldiği için tozkopa­ran doğurmuştu. Gainsbourg, Mayıs 1968 sonrası yaptıkla­rıyla üç kez skandal yaratmış ve aşırı sağ’ın hedefi haline gelmişti: Marseillaise’i ordu­yu tiye alarak reggae formatın­da bir konserinde söylediğinde, televizyonda canlı yayında 500 Frank’ı yaktığında, bir de bir başka canlı yayında Whitney Houston’a “I want to f… you” de­diğinde -bir zamanlar alay et­mek bir özgürlük sahasıydı.

    Gaz savaşında ateş hattında Yellenme, Edo döneminde Japonya’da bir gaz savaşını tasvir eden bir sanat parşömeni olan “Hegassen” eserine de konu olmuştur.

    Resim sanatına taşınabilir mi? Bir zorlama çabası içinde değilim: Goya’nın Los Capri­chos dizisinin 69. parçası “Sop­la” 20.9 x 14.6 cm boyutlarında, 1797-1799 arasına tarihlenen bir yapıt; burada, şeytan çıkar­tırcasına, çocuğun yellendirile­rek ateşin söndürülme çabası öne çıkıyor.

    Canterbury Masalları tam orta yerinde seçkin yer verir yellenmeye; tabii şeytanın işin içine girdiği “Frerin Hikayesi”­nin sonunda “Mübaşirin Hika­yesi”ne sıçrayarak.

    Chaucer’ın bu içiçe hikaye labirentinin merkezine mate­matiksel bir denklem yerleştir­diğine tanık oluyoruz, bir “yel­lenme problemi”nden hare­ketle: Tek bir yellenme 12 eşit parçaya bölünebilir, böylece bö­lüştürülebilir mi?

    “… meselâ, manyak mıdır ne­dir, ben nasıl bölerim -hem de eşit parçalara- bölünemez bir şeyse töhmet altında bırakacak beni sözde, ne cehalet! (…) Bunu onun kafasına Şeytan sokmuş olsa gerek. Matematikte de ne duyduk, ne işittik, bugüne ka­dar böyle aldatmacalı bir eşitlik. Bulamazsın dünyanın neresine gidersen git, bir osuruğun hem kokusunu, hem sesini eşit par­çalara bölecek birini. Nereden buldun bu problemi!”

    Chaucer -yüce şairlerin alçakgönüllü tavırları böyle­dir- çözümün evin uşağından gelmesine izin verir; bir takım elbise hediyesi olmak kaydıyla hem: 12 çubuklu bir atarabası tekerleği ister uşak. Yellenmeyi 12 eşit ‘dilim’e ayrıştırmak için yegane şart, dübürü tekerlek göbeğine denk getirince vartayı sallamaktır. Ya bunun olup ol­madığının onaylanma yolu yor­damı? Uşağın önerisi hazırdır:

    “Her çubuğun ucuna bir ra­kip. -budur önerim- Burnunu kemal-i ciddiyetle dayasın de­rim” ve gelsin “göbeği bir davul veya dümbelek gibi gergin olan o köylü… koyverebilsin o yeri göğü inleten osuruğunu”.

    Böyle tamamlanır güze­lim masal. Ki dönüp baştan uca okumalı onu herkes.

  • Vaay, sen de mi Brütüs! ve Shakespeare’in uydurmaları

    İşareti alanlardan Servilius Casca, en tezcanlıları olarak Sezar’a hançerle bir kesik atıyor; ama bu basit bir sıyrıktan öteye gidemiyor. Öyle ki Sezar’ın dönüp “Ne yapıyorsun ulan?” falan dediği aktarılıyor. Casca da o sırada “Ulan koca diktatöre hançeri vurduk, bir de başkası olaya dahil olmazsa kabak gibi ortadayız, inkar da edemeyiz, şafak karanlık, küllüm yanarız” diye düşünerek “Oğlum yardım etsenize alooo?” diye senatoya bağırıyor. E, bunun üzerine diğer komplocular da Sezar’ın üzerine atılıp bıçaklamaya başlıyor. Ancak o noktadan sonra Sezar’ın ağzından çıkan “Vay sen de mi Brutus!” vesaire gibi cümleler, benim bildiğim Shakespeare’in falan uydurması.

    Bilirsiniz “Mart ayı dert ayı” der eskiler ve ek ola­rak tüm vergi mükellef­leri. Gerçi vergi ayını Şubat’a çektilerdi geçen sene galiba ama konumuz o değil; paramız da ol­madığına göre neyin vergisini nereden vereceğiz zaten. Entere­sandır, dünya tarihi için de Mart ayı dert ayıdır. Tabii bu biraz saçma oldu; dert aradığınız tak­dirde, binlerce yıllık tarih içeri­sinde içinde tasa, elem ve keder olmayan ay bulmak mümkün değil. Ancak Mart ayı, en çok Ro­ma Cumhuriyeti’ndeki meşhur “Mart ortası” hadisesiyle, yani Jül Sezar’ın 23 yerinden bıçakla­narak katledilmesiyle bilinir.

    Genel kültür -ilginç bir şey- neredeyse okuma yazma öğren­diğimiz yaşlardan beri, Sezar’ın ihanete uğradığını, Sezar’ı “kar­deşi gibi bildiği” Brütüs’ün bı­çakladığını, bıçaklanan Sezar’ın “Sen de mi Brütüs!” dediğini kafamıza kakar. Sonra aramız­dan kimileri gider aklından zoru varmışçasına tarih okur ve son­dan başa, bu bildiklerimizin pek de öyle olmadığını öğrenir.

    Şimdi eğer aklımda yanlış kalmadıysa Sezar’ın yaklaşık 60 kişi tarafından 23 kere bıçak­lanması esnasında kimseyle öy­le uzun uzadıya diyaloga girdiği falan yok. Bu arada bu 60 kişi­nin katıldığı suikastte saldırgan başına ortalama 1/3 bıçak dar­besi gerçekleşmesi, saldırgan­ların isabet yüzdesinin Galata­saray’ın gol yollarındaki isabet yüzdesiyle benzerlik gösterdi­ğini düşündürebilir. Ancak tabii gerçekte 60 kişi aynı anda bir hedefe bıçakla saldırdığında ço­ğu yanlışlıkla birbirini bıçakla­yacaktır ki bunu hem Plutark’ın yazdıklarından hem de tecrü­belerimizden, yani lisedeyken bir anda üzerimize çullanan D sınıfından 10 kişinin yumruk ve tekmelerinin çoğunun birbirine gitmesinden biliyoruz (Bu ara­da futbol analojisi için kusura bakmayın. Galatasaray öyle mi bilmiyorum; sadece puan tab­losunda en aşağıdaki büyük ta­kımı yazdım. Yoksa kaptan kim diye sorsanız, Cüneyt Tanman derim, o derece).

    Diğer yandan -tarih bilme­niz falan da çok gerekmiyor- uy­gulama açısından bir kere bıçak darbelerini kişi başına bir darbe şeklinde karneyle dağıtmadıkla­rına göre 23 darbeden bir kısmı mükerrer darbeler. Yani Sezar’ı hiç bıçaklamayanların sayısı aslında 37’den fazla. Ha elbette onlar da hadiseye iştirak etmiş­tir ama kimisi goygoy yapmış, ortalığı velveleye vermiş, atıyo­rum Tillius Cimber gibi biri to­gasını aşağı indirmiş; bir diğeri olayı engellemeye çalışıyor gibi görünüp kalabalık yapmış; bir başkası da olayı engellemeye çalışanlardan birini vaybabam­cılık yoluyla (“Vay babam! Ne­relerdesin yahu?” diyerek tanı­madığınız bir adama sarılmak) alıkoymuş olabilir. Mesela -ben Plutark’ın yalancısıyım- Marcus Junius Brütüs Albinus (Sen de mi Brütüs’teki Brütüs değil) sui­kastı engellemesin diye Markus Antonyus’u kapıda lafa tutmuş yarım saat artık ne pis geyiği varsa, adamcağızı can dostu bı­çaklanırken ilaçlamış.

    Şimdi aklımda kaldığı kada­rıyla senatörler Sezar’ı, “Hacı gel sana bir dilekçe vereceğiz, onu okuyacaksın” diye senato­ya çağırıyorlar. Sezar yanlıla­rı “Diktatör olsa ayağınıza gelir miydi?” diyor mudur bilmiyo­rum ama zaten diktatör olan ve kendini ömür boyu diktatör ilan eden Sezar gidiyor. Tillius Cimber, Sezar’a dilekçeyi veri­yor, Sezar dilekçeyi reddince de hop diye Sezar’ın togasını tutup boynundan aşağı indiriveriyor. Bu da şimdi komplocuların ara­larında kararlaştırdıkları saldırı işareti hesapta. Yahu zaten 60 kişiyseniz niye böyle bir işarete ihtiyacınız olsun? Hadi bir işa­ret lazım diyelim, daha saçma işaret mi bulamadınız adamın togasını indiriyorsunuz? Hayır belki Ortadoğu’daki ayakkabı at­ma adeti gibi bir anlamı vardır diyeceğim ama öyle olsa duyar­dık gibi geliyor; en azından Plu­tark kardeşimiz yazardı.

    Neyse. İşareti alanlardan Servilius Casca, en tezcanlıları olarak Sezar’a hançerle bir kesik atıyor; ama herhalde diğerleri­nin katılacağını umduğundan, bu basit bir sıyrıktan öteye gi­demiyor. Öyle ki Sezar’ın dönüp “Ne yapıyorsun ulan?” falan de­diği aktarılıyor. Casca da o sıra­da “Ulan koca diktatöre hançeri vurduk, bir de başkası olaya da­hil olmazsa kabak gibi ortadayız, inkar da edemeyiz, şafak karan­lık, küllüm yanarız” diye düşü­nerek “Oğlum yardım etsenize alooo?” diye senatoya bağırıyor. E, bunun üzerine diğer komplo­cular da Sezar’ın üzerine atılıp bıçaklamaya başlıyorlar adamı. Ancak o noktadan sonra Se­zar’ın ağzından çıkan “Vay sen de mi Brütüs!”, “Ulan Trebonius ayıp ettin ama!”, “Beğendin mi yaptığını Basilus?”, “Hulki senin ne işin var burada?” gibi cümle­ler olduğu benim bildiğim Sha­kespeare’in falan uydurması.

    Hadi ilk sıyrık niteliğinde­ki bıçak darbesinden sonra bir şeyler söyledi adam da, öldü­rücü nitelikte olduğu otopsi ra­porlarıyla sabit ikinci darbeden sonra pek de öyle sitem etme­ye, kırgınlık belirtmeye, esefle kınamaya fırsat bulamamıştır diye düşünüyorum. Zaten yine Plutark’ın aktardığına göre hiç­bir şey de dememiş. Yine zaten Brütüs de gerçekten Sezar’ı bı­çakladı mı, elinde bıçağıyla sal­dırganların arasındayken bir o yana bir bu yana fırlatılan Sezar mı kazayla Brütüs’ün elinde­ki bıçağa çarptı belli değil. Bana sorarsanız Brütüs ortama uyup bıçaklıyor gibi yapmış ama bı­çaklamamıştır da, bana niye so­ruyorsunuz onu da anlayabilmiş değilim.

  • Türkçenin kutsal ve bilimsel kitabı Dîvânu Lugâti’t-Türk 950 yaşında

    Kaşgarlı Mahmud’un 1072’de yazmaya başlayıp 1077’de tamamladığı sözlük, Türkçenin gelmiş geçmiş en önemli referans kaynağı. Eserin içindeki kelimeler, örnekler, atasözleri, karşılaştırmalar ve açıklamalar, Türk kültürünün evrensel boyuttaki zenginliğini kayıt altına alan müstesna bir dil zenginliği sunar. O, Türklerin “hor görülecek göçebeler” olmadığını dönemin yüksek kültürüne (Arap ve Fars) kanıtlar ve yüzyıllardır Türklere karşı oluşan önyargıları yerle bir eder.

    HATİCE ŞİRİN

    Kaşgarlı Mahmud bir dilbilimci, etnograf ve Türkologdur. Kaşgar’ın 50 km. güneybatısında İpek Yo­lu üzerinde bulunan Opal vaha köyündeki türbesinde, tahminî doğum ve ölüm tarihi 1008- 1105 olarak kayıtlıdır. Hakkın­da bildiklerimiz, ünlü sözlüğü Dîvânu Lugâti’t-Türk’te kendi­sine dair ketumca bir tutumla verdiği bilgilere dayanır. Babası Isık Göl’ün güney kıyısındaki Barsgan kentinin yöneticisi­dir. Karahanlı hanedanı üyesi soylu bir ailedendir; başkent Kaşgar’da görevlendirilince, Mahmud da burada yetişmiş­tir. Kaşgarlı Mahmud, Türkle­rin yaşadığı kentleri, bozkırları gezmiş; Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma ve Kırgızların lehçele­rini en ince ayrıntısına kadar öğrenmiş; gittiği yerlerden mo­dern bir dilbilimci gibi veriler toplamış; bunları karşılaştır­malı olarak sözlüğüne kaydet­miş ve tüm bunları Halife’ye sunmak üzere Bağdat’a gitmiş­tir.

    Özgüveni yüksektir. Kendi dilinin en zarif, konuşmasının en belagatlı, tahsilinin en yük­sek, soyunun en köklülerden olduğunu sıraladıktan sonra, mızrak atışında da en iyilerden olduğunu yazar. Bu otobiyog­rafik bilgi, bize 8. yüzyıl Orhon Yazıtları’nda bir Türk beyinin en önemli nitelikleri şeklinde zikredilen “bilge” ve “alp” ol­manın 300 yıl sonra da presti­jini koruduğunu gösterir. Zeki Velidî Togan (1890-1970), bu cümlesinden ve sözlükteki as­kerî terminolojiden hareketle, onun aslen asker olabileceği­ni düşünür. Mahmud, her Türk lehçesini mükemmel öğrenmiş, bunların hepsini kapsayan ki­tabını iyi bir düzenle yazmış, eserine Dîvânu Lugâti’t-Türk adını vermiştir. Arapça, Farsça ve o dönemin diğer Türk leh­çelerinin tamamını bildiği gibi, İran ve Irak’ta Rumcayı da öğ­rendiği kabul edilir.

    Kaşgarlı Mahmud’un kitabındaki harita.

    György Hazai gibi kimi tür­kologlar, onun Türk kentle­rini dolaşmasını ve Bağdat’a gitmesini Karahanlı konfede­rasyonundaki iç karışıklıklar­dan kaçmak istemesine bağlar. Omeljan Pritsak, sonunun taht kavgasında zehirlenen diğer ai­le üyeleri gibi olmasından kay­gı duyarak Bağdat’a siyasi mül­teci olarak gittiği yorumunda bulunur.

    Kaşgarlı Mahmud, Bağ­dat’a gitmeden birkaç yıl önce (1058), Abbâsîler Tuğrul Bey komutasındaki Selçukluların himayesine girmişti. Halife, Tuğrul Bey’e “İslâm’ın temel direği”, “Doğu ve Batı’nın hü­kümdarı” unvanlarını vermekle kalmamış, onu kızıyla evlendi­rip hilafetin ortağı ilan etmiş­ti. Halife varolan sınırlı gücünü Türklere borçluydu. Bağdat o dönemde Türklerle dolmuştu ama, aristokrat zümre Türk­çe değil Farsça konuşuyordu. Araplar, Farslar, hatta Selçuk­luların kendileri bile Türkçeyi kültürel derinliği olmayan, şiire ve felsefeye uymayan kaba bir dil olarak görüyordu. Kaşgar­lı Mahmud’un misyonu tam da bu zamanda belirginleşti: Hali­fe ve onun etrafındaki üst sını­fa hakir gördükleri Türkçenin yetkinliğini gösterecekti. O bu­nu planlarken, ana dillerini ko­nuşmaktan vazgeçen Selçuklu seçkinlerine de bir mesaj ver­meyi düşünmüş olabilir.

    Mahmud, Türkleri ve Türk­çeyi o dönemin “medeni” dün­yasına kabul ettirmek ve üst kültüre dahil etmek için parlak zekasını devreye sokar: Kitabı­nın giriş kısmında “Nişaburlu ve Buharalı imamlardan bizzat işittim” dediği sahih olmayan iki hadisle Türkçenin öğrenil­mesini dinin bir vecibesi ola­rak takdim eder! Mahmud, “bu hadis doğruysa Türkçeyi öğ­renmek vaciptir, doğru değilse aklın gereğidir” diyerek, Arap ve Farslara Türkçenin derinli­ğini ve zenginliğini kanıtlama konusundaki inatçı ve coşku­lu kararlılığını gösterir. Mah­mud’un “Arapça ve Türkçenin aynı tempoda koşan iki yarış atı gibi olduğu” iddiası; Ameri­kalı Türkolog Robert Dankoff tarafından “İslâmiyet’in dili öylesine prestijliydi ki, Arapça, Türkçenin ölçülmesinde kulla­nılan bir modeldi” cümlesiyle yorumlanır.

    Kaşgarlı Mahmud’un ünlü eserinin elimizdeki tek nüshası 1 Ağustos 1266’da kopyalanmış (üstte). Bugün İstanbul Millet Kütüphanesi’nde (altta).

    O, Türklerin “hor görülecek göçebeler” çerçevesine sığdırı­lamayacağını dönemin yüksek kültürüne (Arap ve Fars) gös­termek ve yüzyıllardır Türklere karşı oluşan önyargıları kırmak için bu yola girmiştir. Kitabını takdim ettiği Halife’ye hitaben artık onların devrinin kapandı­ğını; Türk çağının başladığını; Türklere bağlananların güçlen­diğini; ayaktakımının alçaklık­larından Türklerin yardımıy­la kurtulduklarını; aklı başında herkesin Türkçe konuşması ve Türklere katılması gerektiğini ve aksi halde ok yağmuruna tu­tulacaklarını yazar.

    Metnin tamamı, dikkatle seçilmiş nazik sözlerle süslen­miş, ancak aynı zamanda teh­ditkar imalar içeren bir mani­festodur. Kitabın giriş kısmı öylesine görkemli ve debde­belidir ki Frederick Starr, “gü­nümüz yayımcılarının hiçbiri 1.000 yıl önce yazılmış bu ese­rin önsözünü aşabilen bir tanı­tım yazısı kaleme alamaz” yo­rumunu yapar.

    Kaşgarlı Mahmud’un 1072’de yazmaya başladığı, 1077’de tamamladığı sözlük, Türkçe-Arapça tanıklı bir söz­lüktür. Başlığı Arapça bir ter­kiptir; literal çevirisi “Türk dil­lerini toplayan kitap” anlamı­na gelir. Mahmud’un elinden çıkan orijinal yazma kayıptır. Bugün elimizdeki 319 varak­lık tek nüsha 1 Ağustos 1266’da kopyalanmıştır.

    Arap sözlük yazımı gelenek ve ilkelerini iyi bilen Mahmud, kitabını bu yöntemle düzenler. Sözlükteki hemen her mad­de, ya bir cümle ya bir şiir ya da bir sav (atasözü) ile örneklen­dirilir. Sözcüklerin sadece tek anlamı değil, farklı ve mecaz anlamları da verilir. Türkçe söz­cük ve örneklerin üzeri kırmı­zı mürekkeple çizilip farkedil­meleri sağlanır. Fiil olan madde başlarının örnekleri, tekil 3. ki­şi geçmiş zaman çekimindedir (Günümüzde “acı(mak)” olarak kullandığımız fiili şöyle açık­layıp örneklendirir: “(açı-) sir­ke açıdı (Sirke ekşidi). Yaranın ağrısı zonklarsa yine aynıdır”. Bazı sözcüklerin farklı Türk lehçelerindeki anlamlarını veya biçimlerini verir (“uğur: Oğuz­cada hayır ve bereket. Yolcuya ‘yol uğur bolsun’ denir ki ‘yol, hayır ve bereket içinde geç­sin’ demektir”). Mahmud bazı maddelerde etimoloji de yapar (“Ören: Oğuzcada her şeyin kö­tüsü demektir; ‘harap’ anlamın­daki Farsça ‘vīrān’ kelimesin­den alındığını düşünüyorum”). Üstelik bu tip köken açıklama­larında çarpıcı bir dil milliyetçi­liği sergiler: “Oğuzlar Farslarla temasa geçtikleri zaman birçok Türkçe kelimeyi unutarak yer­lerine Farsçasını kullandılar. Bu da onlardan biridir”.

    Kaşgarlı Mahmud’un ko­nuştuğu Türkçe, günümüz bi­lim dünyasında “Karahanlıca” diye bilinir. Ancak Mahmud, kendi dilini hep “Hâkaniye” di­ye anar. Sözlüğünde, Hâkaniye hükümdarlarının “Buğra Kara Hākān” unvanı taşıdıklarını be­lirtir. O dönemde basılan sikke­ler ve Arap-Fars kaynaklarında geçen “Karahan” terimi, mo­dern anlamıyla Türkolojinin kurulmasından, 19. yüzyıldan sonra yaygınlaşacaktır.

    Kaşgarlı Mahmud’un Kaşgar’ın 50 km. güneybatısında İpek Yolu üzerinde bulunan Opal vaha köyündeki türbesi

    10.-13. yüzyıllar arasında Orta Asya’yı Buhara’dan Tarım havzasına kadar ele geçiren Karahanlılar, İslâm dünyasının bir kısmını Türk töresiyle yö­neten bozkır kökenli ilk hane­danlıktır. Bir başka Türk gru­bu olan Oğuzlar da, yine aynı dönemlerde tedricen Horasan ve Anadolu’yu ele geçirmişler­di. Ahmet Bican Ercilasun’a göre Mahmud, Malazgirt Sa­vaşı sırasında yüksek olasılık­la Bağdat’taydı ve eserinin ha­zırlıklarıyla meşguldü. İşte bu büyük zaferlerin de etkisiyle Türk kültürü ve Türk dili Mah­mud’un eserinin hemen her sa­tırında âdeta kutsanır. Ali Şir Nevai’ye kadar geçen 400 yıllık zaman diliminde hiçbir Türk, Kaşgarlı Mahmud kadar keskin bir Türkçe propogandası yap­mayacaktı. Mahmud, bunun gururunu “Türk” sözcüğünü açıklarken Hz. Muhammed’in ağzından dile getirir: “Benim bir ordum var. Onları Türk di­ye adlandırdım. Bir kavme kız­dığım zaman üstlerine onları musallat ederim. Bu, diğer bü­tün insanlara karşı onların üs­tünlüğüdür”.

    Mahmud’un diyalektiği

    Bunlarla birlikte, Mahmud’u salt doktrinel bir “Türkçe pro­pagandisti” çerçevesinde de­ğerlendirmek yeterli değildir. O, Müslümanlığı yeni kabul et­miş bir topluluğun İslâmiyet’e candan bağlı bireyi olsa da; eski animist, şamanist inançların ve bozkır kültürünün tarihe gö­mülerek yitip gitmesinin kay­gısını da derinden taşır; henüz canlılığını koruyan bu değerle­rin tüm temel taşlarını titizlik­le eserine yansıtır. Kepeneğin omuzlarına dikilen keçe parça­sından (“yaŋalduruk”), ırmak kıyısında çocukların oynadı­ğı geleneksel oyunların adına (“müŋüz”); atın boynuna ta­kılan muskadan (“monçuk”), bostanlara nazar değmesin di­ye konan korkuluğa (“abakı”); kâhinlerin (“yatçı”) taşlarla bulut ve yağmur için kehanet­te bulunmasından (“yatlamak”) kısrağın arkasında kalan ta­yı çağırmak için söylenen lafa (“kurı kurı”) kadar her sözcüğü kaydeder. Türklerin inancına göre yılda bir gece ölülerin ruh­larının toplanıp yaşamlarını sürdükleri yerlere gittiklerin­de çıkan gürültünün adı (“tiki”) bile kayıtlıdır sözlüğünde.

    Öz kültürün unutulması­na dair açıkça dile getirmediği ama satır aralarından okuna­bilen endişesini eski bir Türk atasözüyle taçlandırır: “İl kalır törü kalmas”; yani ‘”Ülke bı­rakılır, ama töre (örf ve adet) bırakılmaz”. O, İslâmiyet’in Arap ve Fars kültürlerini taklit ederek değil, bozkır kültürüy­le sentezlenerek, Türk tarihsel mirasına entegre edilerek ya­şanması görüşündedir.

    Akademik derinlik Kaşgarlı Mahmud, eserinde meselenin yüzeysel veya kolay yanını seçip sözcüklerin yalnızca temel anlamını verip geçiştirmez; ayrıntılara yer verir. Örneğin İslâmiyet’in yasakladığı şarap (“süçig, bor, çağır”) yemeğin hazmedilmesine yarayan bir içecektir (“süçig aşıg siŋdürdi”); ama aynı zamanda sarhoşluğa sebep olur (“süçig anı esürtti”); çok içilirse de adamı kusturur (“süçig erig kusturdu”). Kırmızısına “kızıl süçig”, sıcağına “bışıg”, saklandığı kaba “sağır”, süzüldüğü huniye “aŋut” denir. Döneminde, olgun adam gibi davranan toy delikanlıları eğitmek için “şarap olmadan sirke olma” (“bor bolmadın sirke bolma”) atasözü kullanılır.

    Kaşgarlı Mahmud’un türbesi
    1829 ve 1897’de iki defa
    onarım görmüş.

    “Teke”yi açıklarken “erkek keçi” demekle kalmaz; boynu­zundan yay yapıldığını, köse adamlara “teke sakal” dendiği­ni belirtir.

    “Burçak” hem “börülce” hem de benzetme ilişkisiy­le “ter taneleri” anlamındadır, “burçaklan(mak)” boncuk bon­cuk terlemek anlamındadır.

    O dönemde iri çekirdekli meyvelerin genel adı “erük”tir (erik); “tülüg (tüylü) erük” şef­tali, “sarıg (sarı) erük” kayısıdır.

    Sadece insanların değil, hay­vanların sağaltılmasındaki halk hekimliği yöntemlerin­den de bahseder: “Aŋduz: Bir bitkinin köküdür; kazılarak çı­karılır ve karnı ağrıyan at bu­nunla tedavi edilir”.

    Kaşgarlı Mahmud’dan Türkçe eklerle ilgili bilgiler de alırız. Bugün genellikle “su­sa(mak)” fiilinden tanıdığımız istek bildiren ek, başka yiye­cek-içecek adlarına da eklenir: “etse(mek)”, “kagunsa(mak)”, “erükse(mek)”, “balıksa(mak), yani canı ety, kavun, erik, balık istemek…

    Modern dilbilimin kurul­masından önce yazılan tüm sözlüklerde gördüğümüz halk etimolojisini bu sözlükte de bu­luruz. Mesela geleneksel Türk yemeklerinden “tutmaç”ı açık­larken, Büyük İskender döne­minden bir efsaneye gönder­mede bulunup sözcüğün “bizi tutma aç” cümlesinden geldiği­ni yazar. Oysa “tutmaç”; sütlaç (< sütlü aş), bulamaç (< bulama aş) örneklerinde görülen “aş”­tan (tutma+aş) kalıplaşan bir sözcüktür.

    Mars gezegeni için “bakır sokım” (renginden dolayı); neş­ter için kana(mak)’tan “kana­gu”, makas için bıç(mak)’tan “bıçguç”, çuval için günümüzde dağarcık sözcüğünde yaşayan “tagar”, ütü için “ütüg” (< üt- ‘hafif ateşten geçirmek’), petrol için “kara yağ”, demir madeni için “temürlük”, edilgen eşcin­sel erkek için “kötlüg”, erkek düşkünü kadın için “ersek”, mal düşkünleri için “tavarsak” (< davar), yetişkin gibi davra­nan erkek çocuk için “ataç”, ye­tişkin gibi davranan kız çocuk için “anaç”, oğlan çocuğu gibi davranan yaşlı adam için “og­lansıg”, dölyatağı için “ogulçuk” (< ogul : cinsiyet bildirmeksizin çocuk) gibi binlerce sözcük, ha­maset ve polemiğe kaçmadan berrak biçimlerde tanımlanır.

    Bu sözlük, Prof. Osman Fikri Sertkaya’nın da dikkati çektiği gibi saf Türkçe sözcük­lerden ibaret değildir. Türk­çeye epeyce erken dönemde Çince, Hintçe, Moğolca, Grek­çe, Arapça, Farsça gibi günü­müzde de yaşayan ve Toharca, Sogdca gibi bugün artık ölmüş dillerden de giren çok sayıda sözcüğü içerir. Örneğin bugün­kü Türkçeye Rumcadan geçen “kilit (< kleidí)”, Mahmud’un sözlüğünde “kirit” olarak ge­çer ki, doğrudan Yunancadan değil, Sogdca gibi bir İndo-İ­rani dilden alınıp Türkçe kir(­mek)-girmek etkisiyle “kirit” biçimini almış olabilir.

    Kaşgarlı Mahmud’un
    türbesinin girişinde yaklaşık
    4 metre yüksekliğinde bir
    heykeli bulunuyor.

    Mahmud’un haritası

    Kitabın giriş kısmında, Mah­mud’un “daire” olarak adlan­dırdığı yuvarlak ve renkli bir dünya haritası vardır. Amaç Türklerin yaşadığı coğrafya­ları tarihe geçirmektir ama, o dönemde bilinen yerlerin ne­redeyse tamamınını içermek­tedir. Tarihsel açıdan en büyük önemi, Japonya’yı gösteren ilk harita olmasıdır. İslâm coğraf­yacılarının geleneksel yuvar­lak haritalarında yaptıkları gibi merkeze Mekke’yi yerleş­tirmez; hatta Mekke haritada hiç yer almaz. Belki de politik bir mesaj verir: Haritanın odak noktası Karahanlı Devleti’nin doğu başkenti Balasagun ve ba­basının memleketi Barsgan’dır. Diğer ülke, kent ve bölgeler bu iki Türk kentinin çevresinde konumlandırılır.

    Haritada, denizler ve dün­yanın çevresinde olduğuna ina­nılan okyanus yeşil; dağlar ve sınırlar kırmızı; nehirler gri; çöller ise sarı renkle gösteri­lir. Kuzeyde Rus, Volga, Kıpçak, Frenk toprakları; güneyde Ben­gal körfezi, Hind, Sind; doğuda Japon denizi, Japonya (Çapar­ka) ve Çin (Maçin); batıda Ku­zey Afrika, İspanya (Mağrip ve Endülüs) yer alır. Harita hak­kında ayrıntılı bir çalışma ya­pan Zürihli Arabist A. Kaplony, bu haritanın linguistik özellik­lerin eşzamanlı dağılımını gös­termek amacı taşıdığını, Türk lehçelerini öğrenmek isteyen okuyucuların işini kolaylaştı­ran bir tür “ağız atlası” olduğu­nu düşünür.

    Uygur Türklerinden Yasin Karin, ailesinden kalma türbedarlık geleneğini sürdürmekte ve Kaşgarlı Mahmud’un temsilî mezarıyla yakından ilgilenmekte.

    TOPLUMU OKUMAK

    Küç eldin kirse törü tünlüktin çıkar

    Zorbalık ülkeye girse kanun baca deliğinden (çadırın tepesindeki delikten) çıkar…

    . Ülke yöneticileri adaletle hüküm sürmelidir: “Küç ėldin kirse törü tüŋlüktin çıkar”: Zorbalık ülkeye girse kanun baca deliğinden (ça­dırın tepesindeki delikten) çıkar.

    . Başkasına boyun eğmekten­se yalnız kalmak tercih edilmeli­dir: “Öküz adakı bolgınça buzagu başı bolsa yėg: Öküzün ayağı ol­maktansa buzağının başı olmak yeğdir. “Yavlak tillig bėgden kerü yalŋus tul w”: Kötü dilli (küfür­baz) kocadansa, yalnız bir dul ol­mak yeğdir.

    . Farklılıklara hoşgörüyle yaklaşıl­malıdır: “Tatsız Türk bolmas baş­sız börk bolmas”: Farssız (yabancı kavimsiz) Türk olmaz, başsız börk (bir tür şapka) olmaz.

    . Nitelikli bireyler olunmalıdır: “Yı­lan kendi egrisin bilmas teve boy­nın egri tėr”: Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye boynun eğri der.

    . Beşer şaşar. Özür dilendiğinde bağışlamak erdemdir: “Yazmas atım yağmur yanğılmas bilge yaŋku”: Iskalamayan tek okçu yağmurdur! Yanılmayan tek ses yankıdır.

    . İnsan kapasitesi ölçüsünce ya­şamalıdır: “Karga kāzka ötgünse butı sınur”: Karga, kaza öykünür­se ayağı kırılır.

    . En çaresiz anlarda bile umudun kırılmaması gerekir: “Kaynar ögüz keçigsiz bolmas”: Coşkun akan ır­mak geçitsiz olmaz.

    . Rüşvet her toplumda olduğu gibi Türkler arasında da görülür: “Kara bulıtıg yėl açar urunç bile ėl açar”: Kara bulutu yel açar, rüşvet de hükümet kapısını açar. Kimi zaman bir sözcük aracılığıyla top­lumsal eşitliğe çağrıda bulunur: “Aşamak (yemek yemek). Er aş aşadı: ‘Adam yemeği yedi’. Ha­kanlılar bu kelimeyi ileri gelenler için kullanırlar. Diğer Türkler ayırt etmeksizin konuşurlar. Kural on­larınkidir”.

    . Bozkırda günümüzü aratmaya­cak (aslında aratacak!) nezaket kuralları vardır: “Sen: Bu sözü Türkler; çocuklar, hizmetçiler, yaş ve mertebe bakımından küçük olanlar için kullanır. Hürmet için ve mertebesi olan insan için ‘z’ ile ‘siz’ derler. Ol anı senledi: ‘O, ona küçüklere edilen hitapla hitap etti’. Hitapta çokluk, ‘sizledi’ de­mekle olur; bu da hükümdarlara hitap şeklidir”.

    ‘TÜRK DİLLERİNİ TOPLAYAN KİTAP’

    Türkçe ve diğer dillerde Dîvânu Lûgat-it Türk

    1939’dan günümüze en önemli tercümeler…

    Dîvânu Lugâti’t-Türk tam metin olarak farklı ülkelerde birçok de­fa yayımlanır. İlk kez Besim Atalay tarafından Türk­çeye çevrilip söz­cük diziniyle 4 cilt olarak basılır (An­kara 1939-1943). Salih Muttali­bov Özbekçeye (1960-1963), İbra­him Muti Uygur­caya (1981-1984), Robert Dankoff ve James Kelly İngilizceye (1982- 1985), Muhammed Debîrsiyâki Farsçaya (1996), Askar K. Egev­bay Kazakçaya (1997-1998), Mir­sultan Osmanov ve İbrahim Muti Çinceye (2002), Am. M. Avezova ve R. Ermers Rusçaya (2005), Ramiz Asker Azericeye (2006) çevirmiştir. Türkiye’de kapsam­lı olarak A. B. Ercilasun ve Ziyat Akkoyunlu tarafından yeniden yayınlamıştır (2014).

    Ayrıca Serap Tuba Yurte­ser-Seçkin Erdi editörlüğünde yapılan çeviri, uyarlama ve dü­zenleme (2005) ve Fuat Boz­kurt’un uyarlaması (2012) akade­misyen olmayanların da rahatça yararlanabileceği yayınlardır. Önemli künyeler Atalay, Besim, Dîvânu Lûgat-it Türk Tercümesi, I-III, Alâeddin Kı­ral Basımevi, An­kara, 1939, 1940, 1941; Dîvânu Lû­gat-it Türk İndek­si, 1943. Dankoff, Ro­bert-Kelly, James (1985), Mahmūd al-Kāšgarī Compendium of The Turkic Dialects (Dīvānu Lugāt at- Turk), Harvard University Bası­mevi, Harvard. Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lü­gati’t-Türk, çev. Serap Tuğba Yurtsever-Seçkin Erdi, İstanbul 2005, Kabalcı Yayınları.

    Bozkurt, Fuat (2012). Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lügati’t-Türk, Konya, Eğitim Yayınları.

    Ercilasun, Ahmet, B. Akkoyun­lu Ziyat (2014). Kâşgarlı Mahmud Dîvânu Lugâti’t-Türk, Ankara: TDK Yayınevi.

  • En uzun süre ve en yüksek seviyede uçtu: Akbaba Dergisi

    En uzun süre ve en yüksek seviyede uçtu: Akbaba Dergisi

    Millî Mücadele’nin kazanılmasıyla, karşıt yayın yapan Aydede dergisi 90. sayısında kapanmak zorunda kaldı. Buradan kopan kadro 1922’de Akbaba’yı çıkarmaya başladı. 1977’ye dek 55 sene yayın hayatını sürdürecek renkli siyasi dergi, Türkiye’de en uzun süre çıkan mizah dergisi olacaktı. Basın tarihimizin medar-ı iftiharı 100 yaşındaki Akbaba’dan unutulmaz kesitler, unutulmaz isimler, harikulade çizimler ve anılar…

    Akbaba tünüyor: 7 Aralık 1922

    Akbaba 2. Sayı

    Kurtuluş Savaşı sırasın­da bir cephede Millî Mücadele yanlısı, An­kara Hükümeti’ni destekle­yen Sedat Simavi’nin çıkardığı Güleryüz mizah dergisi, diğer cephede, İstanbul Hüküme­ti’ni destekleyen Refik Halid Karay’ın çıkardığı Aydede der­gisi vardı. 30 Ağustos’ta Büyük Taarruz zaferinin kazanılma­sından sonra her ne kadar Ay­dede sayfalarında Gazi Mus­tafa Kemal Paşa resimlerine ve ona yönelik övgü yazıları­na yer verilse de, Refik Halid Karay 150’likler listesinde yer alarak yurtdışına sürgün edil­di. Aydede, 9 Kasım 1922’de 90. ve son sayısını yayımlaya­rak kapandı.

    Aydede’yi çıkaran ekipte yer alan Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon, dergi­nin kapanmasının ardın­dan Refik Halid Karay ha­riç neredeyse tüm kadro­suyla 1 ay sonra 7 Aralık 1922’de Akbaba’yı çıkar­maya başladı.

    Yusuf Ziya Ortaç, anı­larını anlattığı Bizim Yo­kuş’ta, Orhan Seyfi Orhon ile Akbaba’yı çıkarış hi­kayelerini şöyle anlatır: “İsimler düşündük birçok: Çelebi, Tırpan, Horoz… Sonunda Akbaba en uygun geldi ikimize de… Kadromuzu hemen kurduk: Münif Fehim, Ramiz, Hakkı karikatürleri yapacaklar. Orhan Seyfi, Halil Nihat, Osman Cemal, Selâ­mi İzzet, Abdülbâkî Fevzi, ben yazılarını yazacaktık. Şimdiki Akbaba’dan biraz daha büyük, dört sayfaydı eski Akbaba. Tek renk, fiyatı 100 para. Ama haf­tada 2 kere çıkacaktı: Pazarte­si, Perşembe. Başlığını Hakkı çizmişti. Tashihleri yaptık, sayfaları düzenledik, maki­neye yolladık akşama doğru… Ulvi Bey kumandayı verdi: Beş bin basılacak”.

    Logonun cumhuriyetle dönüşümü

    DERGİNİN sorumlu mü­dürü de olan Yusuf Ziya’nın, Akbaba’nın ilk sayısındaki “İnsanların çok yaşlısına, sa­çı sakalı ağarmış olanına ak­baba derler. Kuşların en çok yaşayanı da akbabadır. İn­şallah bizim Akbaba’mız da gazetelerin en uzun ömürlü­sü olur” temennisi gerçek­leşecek; eski harfli Türk­çe yayın hayatına başlayan Akbaba, 1977’ye kadar yayın hayatını sürdürerek matbuat tarihimizin en uzun soluk­lu mizah mecmuası olacak­tı. Akbaba’nın ilk dönemi eski harfli Türkçe ve Latin harflerine geçiş dönemi olan 1922-1931 arasındaydı. İkin­ci dönem, derginin 3 yıllık bir aradan sonra 1934-1949 arasında çıktığı dönem oldu. Daha sonra 1952’deki üçün­cü dönemiyle de aralıklarla 1977’ye kadar yayın hayatına devam etti.

    Akbaba İlk Logo
    1. Logo
    Akbaba İkinci Logo
    2. Logo
    Akbaba Üçüncü Logo
    3. Logo
    Akbaba Dördüncü Logo
    4. Logo

    Dergi, Perşembe ve Pa­zartesi günleri 4 sayfa çı­kan, yazı ağırlıklı, ilk say­fasında ana gündem ile il­gili büyükçe bir karikatüre, çizime yer veren bir siyasi mizah yayınıydı. Akbaba’nın 1922’deki logosu cumhuri­yetin ilanı ve yeni Türkiye ile birlikte değişim göster­di. Derginin logosu ilk dö­neminde dört farklı şekilde dönüşüme uğradı. Derginin ilk yıllarındaki İstanbul pa­noraması silüeti üzerinde sarıklı-cübbeli dede karika­türü, yerini sadece kanatla­rı açık bir akbabaya bıraktı. Daha sonra yeni harflerin kabulüyle eski yazı kalktı ve logo sarıksız, modern bir dede ve akbaba figürüne dö­nüştü.

    Çok genç ama çok usta: Ramiz Gökçe

    1900 İstanbul doğumlu Ramiz Gökçe, daha 18 yaşındaki Şey­tan ve Diken maceralarından sonra Aydede’de 22 yaşında kendine yer buldu. Ardından Akbaba’nın başçizeri de 22 yaşındaki genç ama usta Ra­miz Gökçe oldu ve derginin ilk sayfasındaki olağanüstü kari­katürlere imza attı. Gökçe’nin gündemin nabzını da çok iyi tuttuğu, çizgilerinin yanısı­ra temalarını gündelik hayat­tan alan konulardan bellidir. Döneminin ruhunu yansıtan renkler ve özellikle kadın çi­zimleri, zamanının öncü işle­rindendir. Ramiz’in çizimle­ri, Akbaba’yı hem o günler için hem de bugün 100. yaşında çok kıymetli bir noktaya taşır.

    Akbaba Ramiz Gökçe 4
    Akbaba Ramiz Gökçe 6
    Akbaba Ramiz Gökçe 7
    Akbaba Ramiz Gökçe 5
    Akbaba Ramiz Gökçe 2
    Akbaba Ramiz Gökçe 1
    Akbaba Ramiz Gökçe 3

    Dergide bir kartal: Nâzım Hikmet

    AKBABA’DA Yusuf Ziya Or­taç, Orhan Seyfi Orhon, Reşat Nuri Güntekin, Faruk Nafiz Çamlıbel, Peyami Safa, Ercü­ment Ekrem Talu, Mahmut Ye­sari, Osman Cemal Kaygılı, Ha­lil Nihat Boztepe, Fazıl Ahmet Aykaç, Nahit Sırrı Örik, Edip Ayel, Fahri Celâleddin Gök­tulga, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Vâlâ Nurettin, Selâmi İzzet Se­des, Aziz Nesin, Muzaffer İzgü gibi döneminin en önemli şair ve yazarları kalem oynattı.

    Mecmuada yine erken cum­huriyet döneminin -belki de her dönemin- siyasi yasaklı­sı ve istenmeyen kişisi Nâzım Hikmet de okuyucuyla buluşa­caktı. Elbette ismini gizlemek zorunda kalarak. Nâzım Hik­met, “Kartal” mahlasıyla, ilk defa Akbaba’nın 209. sayısın­da “Meçhul Âşık” yazısıyla yer aldı. Şairin dergide en çok ses getirecek işi ise 1925 Mart’ında Akbaba’nın 235. ve 243. sayıla­rı arasında aralıksız neşrettiği “Dağların Havası” adlı manzum şiiri olacaktı. Takrir-i Sükûn Yasası’na dayanılarak “komü­nist örgütlenme ve propaganda yaparak iç güvenliği bozmak”­tan, Ankara İstiklal Mahke­mesi’nce 15 yıla mahkum edi­len Nâzım Hikmet; Mühürdar açıklarında bekleyen bir takay­la, tayfa kılığında Sovyetler Bir­liği’ne geçmeden önce “Dağla­rın Havası”nı yayımlayacaktı. Kartal mahlasıyla yazılan eski harfli Türkçe “Dağların Hava­sı” manzum şiiri o yıl Akbaba tarafından kitap olarak da ba­sılacak, yazar kısmı ise isim­siz kalacaktı. Nâzım Hikmet daha sonra da derginin 1935’te yayımlanan sayılarında “Ben” mahlasıyla makaleler kaleme alacaktı.

    Dağların Havası Akbaba_da tefrikasından bir örnek
    Dağların Havası Şiir Kitabı
    Dağların Havası (Sağda Manzum roman, solda muharriri Kartal yazıyor)
    Dağların Havası İlk tefrikası

    Yeni Türk harflerinin öncüsü

    DERGİ, Harf İnkılabı’na en çok destek veren yayın­lardan biridir; bu konıuda adeta öncü bir görev üst­lenir. Özellikle Ramiz Gökçe, 1 Kasım 1928’te kabul edilen Harf İnkilabı’nın âdeta görsel manifestolarını çizer. 30 Ağustos 1928’de Ramiz Gökçe’nin çizimle­riyle Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bir elinde dolma kalem tuttuğu; Türk harflerinin Gazi’yle bir güneş gi­bi doğduğu sayı sembol olmuştur. Altta yeni harfler­le “31 Ağustos 1928 Zaferi!” yazarken üstte de eski harfli Türkçe “21 Ağustos 1922 zaferini teyid eder­ken…” yazar. Bu sayı ile birlikte diğer dergi ve ga­zetelerde okuyu­cuya hem eski harfli hem yeni harfli Türkçe metinler birara­da verilir

    Yine Ramiz’in 29 Kasım 1928 tarihli, Türk harflerini zin­cirlerini kırar­ken sembolize ettiği çizimi de unutulmaz sa­yılarından biri olur. Bu sayı­nın kapağında şöyle yazmak­tadır: “Bir kanu­nuevvel zaferi: Türkler Arap harflerinin esaret zinci­rinden kurtuldu” Ramiz’in yine bu yıllardaki modern kıyafetleriyle Atatürk’ü sembolize eden çizimleri çarpıcıdır.

    Bununla birlikte Prof. Dr. Artun Avcı, Akbaba’nın yayın politikasını şöyle değerlendirir: “… ‘Medeni­leşmiş’ ve ‘laik’, iyi eğitim görmüş, kentli, birkaç ya­bancı dil bilen, üst sınıftan gelen aydınların halkçı­lığı dergiye damgasını vurur. Yayın süresi boyunca hep iktidarlara yakın bir politika benimser (30’lar­da Serbest Fırka’dan, 40’larda Halkçı Parti’den yana; 50’lerde Demokrat ve 27 Mayıs’ta Halkçıdır). 1925 ‘Takrir-i Sükûn yasası’ ile birlikte tüm cumhuriyet mizahı gibi Akbaba da resmî bir kimlik takınır. Bir­çok mizahçı Akbaba’nın anlayışını eski Doğu Avrupa mizah dergilerininkiyle karşılaştırır. Reel sistemin devamlılığından yana/sistemi yeniden üreten ‘sız­lanmalar’, derginin yayın politikasını oluşturur”.

    Ramiz Gökçe Harf İnkilabı 1
    Ramiz Gökçe Harf İnkilabı 2
    Ramiz Gökçe Harf İnkilabı 5

    İhap Hulusi ve şahane çizimleri

    1928’DE Akbaba’nın kapakları renkli çizimleriyle yeni bir us­tayı ağırlar. Grafik sanatının büyük ismi İhap Hulusi, 1928’de­ki kapaklarda Ramiz Gökçe ile birlikte harika görsellikler su­nar. Onun kapakları politik olmaktan ziyade gündelik yaşamdan izler taşır. Kadın-erkek ilişkileri, sayfiye yerleri gezileri, insan ilişkileri renkli ve şahane çizimlerle okurlara ulaşır.

    İhap Hulusi Akbaba 5
    İhap Hulusi Akbaba 3
    İhap Hulusi Akbaba 2
    İhap Hulusi Akbaba 6
    İhap Hulusi Akbaba 4
    İhap Hulusi Akbaba 1

    2.Dünya Savaşı’nda uluslararası hamle

    DERGİNİN 1934’ten 1949’a kadar sürecek ikinci döne­minde kapaklara damga vuran isim bu defa Cemal Nadir’dir. 2. Dünya Savaşı’na denk gelen 1939-1945 arasındaki dönem­de Akbaba, Cemal Nadir çi­zimleriyle uluslararası tema­ların da işlendiği bir dergi gö­rünümüne bürünür. Nadir’in çok çarpıcı çizimleri, savaşın bütün taraflarını yansıtır.

    Kurucusu Yusuf Ziya Ortaç’ın 11 Mart 1967’deki ölümün­den sonra, Ortaç’ın oğlu Engin Ortaç tarafından yayını sür­dürülen Akbaba, Oğuz Aral’ın Gırgır’la estirdiği rüzgarlar arasında 28 Aralık 1977’de ka­panır.

    Akbaba-Cemal-Nadir-3
    Akbaba Cemal Nadir 4
    Akbaba Cemal Nadir 1
    Akbaba-Cemal-Nadir-2
  • ‘Meçhule giden bir gemi’ ve edebiyatçı yolcuları…

    Edebiyatın ölüm gerçeğini “belletmeye” etkisi, katkısı ne ölçüdedir? Ölüme giderken insana insan ne ölçüde yardımcı olabilir, çok yakını, en yakını olsa bile? Mehmed Uzun, Kemal Tahir, Michel Foucault, Hervé Guibert ve daha niceleri… Yaklaşan zamansız ölümün bilincinde yaşananlar, yazılanlar…

    Muhsin Kızılkaya’nın “Mehmed Uzun ile Kemal Tahir’in Kan­serle İmtihanı!” başlıklı, Ayşe Şasa’ya da açılan yazısının ‘kay­nak’ları belirsiz. Yalnızca kendi gözlemlerinden mi yola çıkarak yazmış bu denemeyi, anlayama­dım. ‘Konu’ şu bağlam açısından önemli: Mehmed Uzun kan­ser olduğunu öğrendikten sonra susmuş, yazmayı bırakmış, kü­tüphanesini boşaltmış; benzeri durum Kemal Tahir kanser ol­duğunda ortaya çıkmış, ameliya­tının ardından suskunluğuna gö­mülmüş, yazmayı bırakmış.

    Bir “İmtihan”dan sözetmek ne denli yerinde seçim? Öleceği­ni öğrenmek sorununa ikidebir dönüyorum, görebildiğim: Her­kes susmuyor (Dr. Kahn hep söz aldı işte), herkes bırakmıyor yaz­mayı (Wittgenstein) ama susan­ların oranı düşük olmasa gerek.

    Küsülüyor mu?

    İki yazar da başladıkları son romanlarına dönmemişler. Öle­ceğini öğrenen yazma isteğini yitiriyorsa şaşılmaz. Kendi payı­ma, tersi yönde hareket edebi­lenler şaşırtıcı gelir bana.

    Susmaya gelince, tam da ora­da asıl yerine oturuyor Tracta­tus’un altın cümlesi.

    Kızılkaya’nın yazısının ar­dından okudum Mehmed Uzun’un Ölüm Meleğiyle Rande­vu’sunu. Dağlayıcı metin, içsö­ken bir son sefer belgesi. Geniş bir bölüm almak istiyorum:

    “Akciğerim su topluyordu ve o suyun çekilip alınması için bir­kaç günlüğüne hastanedeydim. Hastaneden çıkar çıkmaz tama­mıyla romanıma konsantre ola­cak ve yaklaşık bir yıl içinde ya­zıp bitirecektim. Ama gelişmeler hiç de düşündüğüm gibi olmadı, tam tersine birden kendimi bü­yük bir felaketin kör kuyusunda buldum. Söz konusu o musibet suda kanser hücrelerine rast­landı ve iki hafta boyunca süren vücut taramalarında midede bir tümörün olduğu tespit edildi. Dahası, hastalık sadece akciğer­lere değil, kemiklere ve iliklere de sirayet etmişti. Durum va­himdi, ölüm meleği hızla yanıma sokuluyordu; o güne kadar çok uzağımda olduğunu sandığım ölüm meleğinin soğuk nefesini, birdenbire ensemde hissetmeye başladım.

    2007’nin Ekim ayında hayatını kaybeden yazar Mehmed Uzun, Ölüm Meleğiyle Randevu’yu kanserle mücadele ettiği süreçte yazmıştı.

    Ölüm meleğiyle kaçınılmaz randevumun zamanı mı gelmişti acaba? Bir metafor olarak çeşitli metinlerimde kullandığım o an, memento mori bu kadar yakı­nımda mıydı?

    Sağlığım hızla kötüleşti, baş­tan sona her şeyi yanlış yapan İsveçli doktor ve hemşirelerin de işgüzarlığıyla, kısa sürede bir başkası haline geldim. 25 kilo verdim, nefesim tamamıyla ke­sildi ve oksijen makinesine bağ­landım, kansız kaldım (hastalık kanı yok etmeye başlamıştı) ve kelimenin tam anlamıyla takat­ten düşerek, yatağa çakıldım. Bir diğer ciddi değişiklik de uyku­suzluk oldu, uyku beni terk etti ve birazcık uyuyabilmek için ne­redeyse bir avuç dolusu hap al­maya başladım.

    Her şey aniden bir korku fil­mine dönüşüverdi; esas kor­kunç gerçeğini hastanelerin ve bakım evlerinin sımsıkı kapa­lı oda ve salonlarında gizleyen, üçte biri kanserli bir ülke (kal­dığım bölümden her gün bir-iki ölü çıkıyordu); hastaya bakacak zamanı olmayan ve hastayla il­gili her konuda tasarruf etmek zorunda olan rasyonel doktorlar, hemşireler; günden güne eriyen, parmağını bile kıpırdatmaktan aciz, günün her anını hastanede, odasının meşum duvarlarına ba­karak geçiren, uykusuz, mecal­siz bir adam. Ve gece, kabuslarla dolu bir-bir buçuk saatlik bir uy­kudan sonra başlayan ve ölümle yaşam arasında gidip gelen son­suz zamanın sıfır noktası.

    Yeni durumu olduğu gibi ka­bul etmekten başka bir yol yok­tu, ölüm çok aniden gelmişti ve içimde bir canavar olarak her ta­rafımı işgal ediyordu. Bu durum­da, esas karar vermem gereken bir başka konu daha vardı; hızla yanıma sokulan ölüm meleğiy­le çekip gidecek miydim yoksa direnecek miydim? Bu kararın öyküsü oldukça uzun, umarım bir gün onu da yazarım, ancak sonunda kararımı verdim; ölüm meleğiyle randevumu erteleme­ye çalışarak, direnecektim. Ya­şam boyu hep direnmiş biri ola­rak, şimdi çok farklı bir mücade­leyle karşı karşıyaydım. Bu farklı direnişin ilk adımı şu oldu; ken­dime ve hep yanımda, başucum­da olan eşime (dost ve akraba­lara da) ölümle ilgili konuşmayı, düşünmeyi hatta ölümü çağrış­tıran her şeyi yasakladım. Kaç günlük ömrümün kaldığını bana gülümseyerek söyleyen doktor­lara da yasak koydum.

    Ölümü konuşmayacak, dü­şünmeyecek, hissetmeyecektim. Onun yerine hep hayatı, gele­ceği, umudu, azmi konuşacak, düşünecek, hayal edecektim. Ama eğer ölüm meleği gelip beni alırsa da, metanet ve sükûnetle onunla gidecektim, mümkünse yüzümde bir tebessümle”.

    Fritz Zorn’un, Palmier’nin, Hervé Guibert’in son perde me­tinlerindeki isyan, red, diklenme tonlarının benzeri yuvalanmış Uzun’un sözlerine. Ama Ölüm’ü hissetmemek, konuşmamak panzehir olabilir miydi?

    Aklıma, Narziss ve Gold­mund’un paralayıcı 20. bölü­münde Hesse’nin söyledikle­ri düşüyor: “Ölüm hiç aklından çıkmıyor mu?” diye sordu Nar­ziss’ten sonra Goldmund’un kur­duğu cümleler. Ölüm, öleceği bil­dirilen kişinin düşüncelerinden uzaklaştırılamaz diyorum.

    Doğruluyor Guibert’in gün­cesi. “Edebiyata düşen önemli rollerden biri de Ölüm Eğitimi”. Birkaç gün öncesinde, acıları da­yanılmaz boyut aldığı için “her gece ölmek istiyorum” cümlesini kurmuş kişi o: Öğrenmenin, öğ­renileceklerin sınırı var.

    Edebiyat’ın böylesi bir ro­lü var mı, olabilir mi gerçekten de? Kullanılan kavram bir çer­çeve getiriyor; sözgelimi “işlev” dememiş yazar. İyi ama ‘eğitim’ neyin nesi burada? Edebiyatın ölüm gerçeğini belletmeye bir et­kisi, katkısı ne ölçüde söylene­bilir? Guibert, AİDS kurbanıydı; Palmier, kanser koğuşundaydı bize ulaşan son ‘yazı parçaları’nı kağıda düştüklerinde: Neye ya­ramıştı kelimeleri, okuyanlara neydi iletebildikleri?

    Ben ‘ölüm öğrenimi’ görüyo­rum, doğru cümle mi?

     Ölüme doğru hayvanların eşlikçiliği Calais’deki bir “mouroir”da, son safha hastalarına eşlik eden Peyo isimli atın eğitimcisi, atın bu ölümcül hastalara ne denli iyi geldiği anlatıyor. Eğiticisine göre Peyo hastanede bir kapının önünde duruyor ve bir ayağını kaldırıyormuş

    Hervé Guibert’in, AİDS’ten ölen yakın dostu Foucault’nun cançekişme sürecini de içeren Beni Kurtarmayan Dostum’u ya­zarken, düpedüz çiğ bir üslûpla ölümüne hazırlanmayı denedi­ği ileri sürülmüştür. Bunun bir ‘ders’ çıkarma olarak değerlen­dirilemeyeceği düşüncesini taşı­yorum: Olsa olsa bir prova

    The Guardian’da çıkan bir röportajda, Calais’deki bir “mouroir”da, son safha hastala­rına eşlik eden Peyo isimli atın onlara ne denli iyi geldiği anla­tılıyor. Eğiticisi Hasan Buşakur, yıllardır bu temasın, kurulan ilişkilerin ölümcül hastaların son günlerinde yarattığı tansıksı yumuşatıcılığı aktarıyor -röpor­taja eşlik eden kareler söze ve yoruma gerek yok dedirtiyor.

    Ölüme giderken insana in­san ne ölçüde yardımcı olabilir, en yakını olsa bile? Siz öleyazı­yorsunuz, onlar yaşayacaklar: Amansız gerçek. Başka canlılar­la oysa aynı karşılaştırmayı yap­maz insan: Kedi, köpek, at size durumunuzu bilmeden sokuldu­ğunda gevşeyebilirsiniz. Hasan anlatıyor: Peyo’yu hastanede bir kapının önünde duruyor, bir aya­ğını kaldırıyormuş.

    Bir “ihtiyacı” mı hissediyor?

    Soru(m) budalaca bulunabi­lir ya, ne(yi) biliyorlar ki akıllı­larımız?