Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinden 14 yıl önce çıkan bir karikatür albümü, kadınların milletvekili seçilmesi ve oy kullanmasını cesurca tartışmaya açmıştı. Kadınların eşit hak mücadelesinde de ilklerinden biriydi. Sedat Simavi’nin çizip yayımladığı albüm, kadınlara yönelik ilk Türkçe karikatür albümüydü. Kadınlar Saltanatı sadece karikatür tarihimiz için değil feminizm tarihimiz için de bir milattı.
Osmanlı toplumunda bir kadın çizerle çıkan ilk mizah gazetesi 1914’te yayımlanan ve üç sayı çıkabilen Leylak’tır. 15 gün arayla üç sayı yayımlanan edebi mizah gazetesi Leylak’ın logosunda da modern bir kadın çizimi göz doldurur.
İlk sayısı 10 Mayıs 1914’te çıkan Leylak’ın kapak sayfalarında ve içsayfa çizimlerinde “Fatma Zehra Hanım” imzası yer alır. Fatma Zehra Hanım’ın daha sonra herhangi bir yayında izine rastlanamasa da kendisi eski harfli Türkçe Leylak’taki çizimleriyle aynı zamanda ilk kadın karikatüristimizdir.
Derginin künyesinde sermuharrir (başyazar) olarak “Küçük Hanım” rumuzuna, sahib-i imtiyaz (imtiyaz sahibi) olarak ise “A. Cevad” ismine yer verilmiştir. Her sayıda bilmece ve masal sayfalarına yer veren gazete, dönemin kadın- erkek ilişkilerini, sevgililik- flört ve evlenme bahsini odağına almıştır.
“Anne: ‘Aferin! Her gün sokak! Her gün gezmek! Olur mu hiç olmazsa bir güncük evde otur da görücüye olsun görün’.
Kız: ‘Anneciğim pek güzel söylüyorsunuz ama, evde kalsam bir kişi görür halbuki sokakta?”
Bir gün gazeteyi elinize alınca…
1920’de yayımlanan Kadınlar Saltanatı mecmuasının ilk karikatürü “Bir gün gazeteyi elinize alınca kadınların sevk-i iktidara geçtiğini göreceksiniz” diyordu. Henüz kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmesine 14 yıl vardı.
Sedat Simavi sayesinde
Osmanlı döneminde yine kadınlara yönelik ilk karikatür albümü, politik vurgusu ve hicivli keskin kalemiyle, bu ilk gazeteden 6 yıl sonra arz-ı endam edecektir. İnci (1919), Kadınlar Saltanatı (1920), Hanım (1921), Yeni İnci (1922) ve Yıldız (1924) mecmualarını çıkaran karikatürist ve yayıncı Sedat Simavi henüz 24 yaşında, yürekli işlere imza atacaktır. Sedat Simavi’nin biyografisine göz attığımızda, 1. Dünya Savaşı yıllarında vatanın yaralarını Diken mecmuasıyla saran, Kurtuluş Savaşı yıllarında da Mustafa Kemal’e Güleryüz mecmuasıyla destek veren, zor zamanların cesur bir gazetecisini, yayımcısını görürüz. 1920’de erkek saltanatını hicvedecek ve ona kafa tutacak ilk kadın karikatür albümünü, feminist diyebileceğimiz bir bakış açısıyla çıkarmaya ilk onun cesaret etmesi de tesadüf değildir.
Sedat Simavi’nin 1920’de çıkardığı 20 sayfalık ilk kadın karikatür albümü Kadınlar Saltanatı’nın iç sayfasındaki ilk karikatürün altında, “bir gün gazeteyi elinize alınca kadınların sevk-i iktidara geçtiğini göreceksiniz” yazar. 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinden tam 14 yıl önce dile getirilmiş öncü bir çıkıştır bu.
19 tam sayfa karikatürden oluşan albüm, Türk kadınının sosyal yaşamdan kamuya, politikaya uzanan haklarını taşıma çabasının mizahi bir mecrada dile getirilişinin de ilk ürünüdür.
Kadınlar Saltanatı’nda yayımlanan karikatürde (Sağda) “Hele fıkır fıkır bir baş vekile idare-i memleketi ele alır da…” yazıyor, (Solda) “Püsküllü bir sekena kanunu çıkartırsa…” diye devam ediyor.
Saltanatı kapakta devirdi
1914’te çıkan ve 3 sayı yayımlanan Leylak mecmuasının 1. sayısının kapağı…
Sedat Simavi albüme verdiği Kadınlar Saltanatı ismiyle de hem erkek saltanatını hem siyaset ve günlük yaşamdaki saltanat kurumunun baskıcı, çağdışı özelliklerini hicveder. Öyle ki albümün Sedat Simavi çizimi olağanüstü kapağının sağ üst köşesinde çağdaş, Batılı, saçlarının bir kısmı dışarıda, kendinden emin elindeki metni okuyan, yazar-çizer; diğer elinde ise modaya uygun çalışma çantası olan ve sosyal hayatta kendini ıspatlamış modern bir cumhuriyet kadını portresi yer alır. Bunun altında ise saltanatı temsil eden siyah cübbeli yaşlı bir kadın ve dikiş dikerken ellerini kanatmış şaşkın fesli bir erkek portresi vardır. Saltanat sembolleri, kültürlü ve modern kadının altında absürd bir hâlde kalakalmıştır.
Sedat Simavi, albümü çağdaş kadınlara ithaf etmiştir; öyle ki albümün girişinde “Hanımefendiye” diye başlayan ve bu ilk albümün neden çıktığına dair tarihî ve öncü bir metin görürüz:
“Muhterem hanımefendi… Artık erkekleri mağlup ettik. Salahtan (kurtuluştan) sonra mebus da (milletvekili) çıkaracağız, nazır da (Bakan). Bakalım o zaman siz erkeklere ne iş kalacak derseniz, son intihapta (seçimde) Halide Edip Hanımefendi’nin mebus olması ihtimali ortaya atıldığı günden beri yarım asırlık yorulmayan ümitlerimiz yeniden canlandı. Kadınların artık her şey olacağına kanisiniz. Pekâlâ, bendeniz de aksini iddia etmedim. Fakat bir defacık olsun kadınların mebus ya da nazır olmasından tahaddüs edecek (oluşacak) vaziyeti düşündünüz mü? Şüphesiz hayır değil mi? Fakat bendeniz düşündüm! Ve neticede kadınların her şeye rağmen yine kadın kalacaklarını size temin edebilirim. Üşenmezseniz bu albüme bir göz gezdiriniz; netice sizi memnun etmezse bendenize muğber olmayınız (gücenmeyiniz). Her şeyden evvel bir latifeci olduğumu tekrar eden siz değil misiniz? Hürmetlerimi takdir ile beraber affımı istirham ederim. 5 Nisan 1920, Şişli”.
(Sağda) “Her şeyinizi taklit etsin…” (Solda) “Sizi ayak hidametlerinde kullansın!”
Yeni hayat, yeni kadın
Sedat Simavi Kadınlar Saltanatı’nı bir film perdesi gibi kare kare kurgular. Adeta erkeklere, kadınlar iktidara geçtiğinde başlarına ne geleceği gösterilir. Sosyal hayatta kadınlar, Sedat Simavi çizgilerinde somutlaşır ve olağanlaşır.
Kadınlar Saltanatı albümünün kapağı…
“Bir gün gazeteyi elinize alınca kadınların sevk-i iktidara geçtiğini göreceksiniz” altyazılı karikatürle başlar albüm. “Kadınlara sokakta sarkıntılık yapanın acı cezası” notuyla bir kolluk kuvvetinin sarkıntılık yapan adamı yaka-paça derdest etmesiyle açılır film perdesi. Üçüncü karede de latifeyi elden bırakmaz: “Kaynana bozması sert bir polis müdiresi huzuruna çıkacaksınız göreceksiniz”. Devam eder: “Ve ilk icraat olarak, çöp tenekesi gibi sokağa atılacaksınız”. Beşinci karikatürde ise: “Yahut aylığınızı hatununuza teslim edip gündelik almaya katlanacaksınız” yazar; devamında “sen seyreyle o zaman gümbürtüyü” diye devam eder.
Yedinci karikatür bantında, kadınların seçme ve seçilme hakkına giriş yapılır ve kadınların iktidara gelişi ele alınır:
(Sağda) “Müntehbelerinize program yerine lavanta ve mücevherat beğendirmek mecburiyetinde kalırsanız ki… Ucu kise göze dokunur diye başlayan karikatür (Solda) “Bırakın cins-i latif mebus olsun, nazır olsun…” diye devam ediyor.
“Eyvah! Bu bâzîçede(oyun) bizler yine yandık demeğe kalmadan duvarların intihabat (seçim) ilanlarıyla dolduğunu göreceksiniz”; “Hele fıkır fıkır bir başvekile idare- i memleketi ele alır da…”, “Püsküllü bir sekena kanunu çıkartırsa…”; “Kâmil bir hatun intihabında teenni ile hareket edin”; “Maazallah bir gün şeytana uyup da namzetlik iddiasında bulunursanız…”; “Bir de gürültü arasında müntehib- i sâni olabilirseniz artık hiç korkmayın cinsi latiften namzetler etrafınızı kuşatacaklardır”; “Kiminin pembe dudakları, kiminin cazibeli gözleri, kiminin nazik etvarı, rey vermek hususunda ne kadar şaşırtsa da…”; “Sizi ayak hidametlerinde kullansın!…”; “Bırakın cins-i latif mebus olsun, nazır olsun…” cümleleriyle devam eden “kadın saltanatı”, “Ortada ‘şimdilik’ bir hakikat varsa o da erkeklerin saltanatıdır” ibaresiyle son bulur.
Zafer Toprak, Türkiye’de Yeni Hayat: 1908-1928 İnkilap ve Travma kitabında şöyle yazar: “Cumhuriyet ancak 20’li yılların sonlarından itibaren toplumsal sorunlarına çözüm aramaya zaman ayırabilecekti. Toplumsal travmanın önüne geçmek için yetişkine, gençliğe, kadına, okul öğrencisine yeni bir ideal aşılamak gerekecekti. İdeal arayışı beraberinde bir “kültür devrimi”ni gerektiriyordu. Öncelikle ülke (Sağda) “Sokakları süpürmeye mecbur etsin” yazıyor, (Solda) albüm “Ortada ‘şimdilik’ bir hakikat varsa o da erkeklerin saltanatıdır” sözleriyle son buluyor. Sedat Simavi’nin “Hanımefendiye” diye başlayan giriş yazısı. geçmişle arasına mesafe koymalıydı. Bu da ancak Doğu’dan Batı’ya kesin geçişle mümkün olacaktı. Hukuk Devrimi bunun bir başlangıcı oldu. Medeni Kanun başta olmak üzere hukuk düzeni sil baştan ele alındı. Harf Devrimi, seküler anlayışın önemli bir göstergesi oldu”.
(Sağda) “Sokakları süpürmeye mecbur etsin” yazıyor, (Solda) albüm “Ortada ‘şimdilik’ bir hakikat varsa o da erkeklerin saltanatıdır” sözleriyle son buluyor.Sedat Simavi’nin “Hanımefendiye” diye başlayan giriş yazısı.
Kadınlar Saltanatı 1920’lerde hızlanan bu yeni hayat arayışının, kurtuluş savaşı veren bir halkın kadın gücüyle, travmalar içinde sil baştan yeşerttiği ilk kıvılcımıdır. Muzip, hicivli ama varlığını somutlaştıran bir öngösterimdir. Her şey o kadar yenidir ki karikatür albümü başlamadan önceki sayfada okuyucuya, “Resimler birbirini takip eder” notu düşme gereksinimi duyulmuştur. Eser, ilk kadın karikatür albümü olarak kadınların eski hayat ve düzene kafa tuttuğu bir dönemin ifadesidir. Savaşçı kadınların yakın tarihimizdeki ilk görsel karşılıklarından biridir.
Nâzım Hikmet 1950 başlarında Bursa Cezaevi’ndedir. 1938’den beri, 12 yıldır hapistir; toplamda 28 yıldan fazla hapis cezasına çarptırılmıştır. 8 Nisan 1950’de, serbest bırakılması için açlık grevine başlar. Dünyada ve Türkiye’de birçok yazar, biliminsanı ve sanatçı da şairin hapisten çıkması için uğraşır, imza toplar.
Nâzım Hikmet 30 Mart 1950’de Bursa Cezaevi’nden Piraye Hanım’a gönderdiği mektupla açlık grevi kararı aldığını açıklar. 29 Ağustos 1938’deki Donanma Davası’nda 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılan Nâzım Hikmet, 12 yılı aşkın süredir devam eden haksız mahkumiyetinin artık son bulması için 8 Nisan 1950’de açlık grevine başlamıştır:
“Başka türlü hareket etmek kabil olmadığı için bu kararı verdim. Sizden yalnız bir şeye kayıtsız-şartsız inanmanızı istiyorum: bu kararım, herhangi bir yeis, bir yılgınlık, bir korkaklık, bir sabırsızlık neticesi değildir. Sabırlı, şuurlu, ümitliyim. Fakat hakkın ve hakikatin ortaya çıkması için meydana hayatımı atmaktan başka imkânım kalmadığına kaniim. Bundan dolayı bu son imkânımı şuurla, ümitle kullanıyorum. Hakkın ve hakikatin tecellisi uğrunda ölürsem de bu sizin babanıza lâyık bir ölüm olacaktır. Hepinizi hasretle kucaklarım. Babanız: Pirayenin, Mehmedin, İzgenin, Suzanın sabırlı, şuurlu, cesur ve ümitli babası”.
Paris’te şair Tristan Tzara öncülüğünde “Nâzım Hikmet’i Kurtarma ve Yapıtlarını Yayma Komitesi” kurulur. Albert Camus, Pablo Picasso, Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Aragon ve Yves Montand platforma destek verir. Türkiye’de de aydınlar, açlık grevine başlayan Nâzım Hikmet’in affedilmesi için Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye ulaştırılmak üzere sssssimza toplarlar.
Bu girişim aynı zamanda cumhuriyetin ilk “aydınlar dilekçesi”, aydınların toplu olarak imza attığı ilk örgütlü manifestodur. Şimdiye dek belgesiyle tam listesine ulaşılamayan bu imzacılar listesi, Nâzım Hikmet’in tam aleyhindeki bir yazarın, Nihal Atsız’ın imzasını taşıyan bir belgeyle günyüzüne çıkıyor.
1943’te yayımladığı En Sinsi Tehlike kitabında, “Komünist Donkişotu Proleter – Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa” başlığıyla Nâzım Hikmet’e oklarını yönelterek, dönemin Turancılarıyla ortak tavrını belli eden Atsız, “Liste” başlıklı 4 sayfalık daktilo metnin başlığını da kitabına göndermeyle atıyor: “Moskof Ajanı Komünist Nâzım Hikmet´in Affedilmesini İsteyenler”.
Atsız’ın daktilosundan çıkan listede 166 aydının ismi mesleklere göre sıralanıyor. Atsız, “Ülküdaş! İçinde yaşadığımız devir ve çevredeki herkes ve her şey sana unutmak yolunu açacak, unutmak telkini yapacaktır. Bil ki unuttuğun gün mahvolduğun, milletçe mahvolduğumuz gündür” diye başlıyor.
Orhan Veli’den Halide Edip Adıvar’a Oktay Rifat’tan Ahmed Hamdi Tanpınar’a, Neyzen Tevfik’ten Behice Boran’a 166 aydının sıralandığı 4 sayfalık daktilo metin, Atsız’ın “Tanrı Türk’ü Korusun” hitamıyla son buluyor.
İLK YAYIN:NİHAL ATSIZ’IN DAKTİLOSUNDAN!
Şairin serbest kalması için imza veren aydınların listesi
KRONOLOJİ
NÂZIM’IN AÇLIK GREVİ
Hastaydı ama direndi
30 Mart 1950
Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevi’nden Piraye Hanım’a gönderdiği mektupla açlık grevi kararı aldığını açıklar.
8 Nisan 1950
Bursa Cezaevi’nde açlık grevine başlar.
9 Nisan 1950
Şair açlık grevine başlamasının ertesi günü Bursa’dan İstanbul Sultanahmet Cezaevi’ne nakledilir. 48 saatlik açlık grevinin ardından Nâzım Hikmet’in avukatı Mehmet Ali Sebük affı için olumlu gelişmeler olacağı ricası üzerine şairi ikna ederek açlık grevini sonlandırır.
11 Nisan 1950
Nâzım Hikmet, jandarma nezaretinde Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürülerek muayene edilir. Muayene sonucunda kalbinden ve karaciğerinden rahatsız olduğu kesinleşir.
15 Nisan 1950
Millî Türk Talebe Birliği, Nâzım Hikmet’e af kampanyası yürütenlere ve imza toplayanlara karşı açıklama yapar.
2 Mayıs 1950
Nâzım Hikmet, mahkumiyetine ilişkin olumlu bir gelişme olmadığı gerekçesiyle Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’nde tekrar açlık grevine başlar.
7 Mayıs 1950
Açlık grevinin 5. gününde “Açlık Grevinin Beşinci Gününde” şiirini yazar.
9 Mayıs 1950
Cerrahpaşa Hastanesi’ne kaldırılır. Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım da açlık grevine başlar; Karaköy İskelesi’nde oğlu için imza toplarken gözaltına alınır; gece savcılık sorgusunun ardından serbest bırakılır.
11 Mayıs 1950
Garip şiirinin üç genç temsilcisi Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat, Nâzım Hikmet için Ankara’dan İstanbul’a gelerek 3 gün açlık grevi yapacaklarını duyurur.
11 Mayıs 1950
Nâzım Hikmet tekrar Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürülür. Yapılan tetkiklerin ardından yine tedaviyi kabul etmeyerek açlık grevini sürdürür.
11 Mayıs 1950
İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği açlık grevine destek olmak için Nâzım Hikmet adlı bir gazete çıkarmaya başlar. Dernek üyesi 19 kişi, “Nâzım Hikmet’i kurtarınız!” başlıklı bir bildiri dağıtırken gözaltına ve sorguya alınır.
13 Mayıs 1950
Açlık grevinin 11. gününde 8 kilo veren ve Cerrahpaşa Hastanesi’ne kaldırılan Nâzım Hikmet’e serum bağlanır.
14 Mayıs 1950
Demokrat Parti genel seçimleri kazanır.
15 Mayıs 1950
İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği’nin Nâzım Hikmet’in açlık grevine destek için Laleli Çiçek Palas’ta düzenlediği toplantı, Millî Türk Talebe Birliği üyesi gençler tarafından basılır.
18 Mayıs 1950
9 şair, yazar ve ressam, Nâzım Hikmet’e bir çağrı mektubu gönderir ve “14 Mayıs seçimlerinin galibi Demokrat Parti kabine kuruncaya kadar açlık grevine ara verin” ricasında bulunur.
19 Mayıs 1950
Nâzım Hikmet 2 Mayıs’ta tekrar başladığı ikinci açlık grevine 17 gün sonra ara verdiğini avukatına bildirir.
14 Temmuz 1950
Nâzım Hikmet’in serbest kalmaması için uğraşan gazeteler ve “milliyetçi” öğrenci dernekleri karşı kampanya başlatır. Millî Türk Talebe Birliği Başkanı Suphi Baykam, Nâzım Hikmet’in af dışı bırakılmasını isteyen bir dilekçeyi hükümete sunar. Nâzım Hikmet’in üçte birini yattığı toplam 28 yıl 4 aylık ağır hapis cezası hükmü, Demokrat Parti hükümetinin düzenlediği af yasası kapsamı dışında bırakılır; ancak “üçte iki oranında indirilecek cezalar” kapsamına alınır ve Nâzım Hikmet serbest bırakılır.
Necip Fazıl’ın “Tabut” şiirinin arkasında Abdülhak Hamid’in “Makber”iyle “Ölü”sü duruyor demek abartılı olmaz. Çok daha öncesinde Sarı Saltuk’un ölümünden önce yedi tabut hazırlattığına ilişkin Vilâyetnâme ve Saltüknâme gibi kaynaklarda ve Evliya Çelebi’de anılan menkıbesi… Batı dünyasında da tabutun geniş bir ‘edebiyat’ı ve ikonagrafisi sözkonusudur.
TABUT
Tahtadan yapılmış bir uzun kutu,
Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.
Çakanlar bilir ki bu boş tabutu
Yarın kendileri dolduracaklar.
Her yandan küçülen bir oda gibi
Duvarlar yanaşmış, tavan alçalmış.
Sanki bir taş bebek kutuda gibi
Hayalim içinde uzanmış kalmış.
Cılız vücuduma tam görünse de
İçim bu dar yere sığılmaz diyor.
Geride kalanlar hep dövünse de
İnsan birer birer gene giriyor.
Ölenler yeniden doğarmış, gerçek,
Tabut değildir bu, bir tahta kundak.
Bu ağır hediye kime gidecek
Çakılır çakılmaz üstüne kapak.
(Necip Fazıl Kısakürek)
Tahtadan yapılmış bir uzun kutu Necip Fazıl Kısakürek’in 25 Mayıs 1983’teki cenaze töreninde tabutu sırtlanmak için yarışan büyük bir kalabalık vardı.
Kültürümüz, geleneklerimiz, inanç eksenli yaşam anlayışımız “tabut”u olabildiğince yalınkat bir “araç”a indirger: Ölüm döşeğinden mezarına “ölü”yü taşıyacak, orada işlevi bitecektir: Ceset içinden çıkarılır, kefeniyle aşağıya indirilir.
Buna karşılık, döşekten mezara giden yolda gözler üzerindedir. Ölü, dört kolluya binmiştir. Necip Fazıl’ın ilk şiirleri arasında yeralır “Tabut”; metafizik ürpertisiyle öne çıkar, neredeyse varoluşçu bir atmosfer taşır. Aynı dönemde bir öncekine göndermeli “Ölünün Odası”ndan son iki dize:
Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;
Bana geldiği zaman böyle gelecek ölüm.
Necip Fazıl’ın arkasında Abdülhak Hamid Tarhan’ın “Makber”iyle “Ölü”sü duruyor demek abartılı olmaz. Başta Cenap ve Yahya Kemal, Tanpınar-Tarancı kuşağı etkilenmiştir bu iki şiirden (bir tek Necatigil’in ters çıkışına rastlanır).
MAKBER
Bilmem ki ne oldu, geçti bir gün,
Sordum onu, zâhir oldu tâbût!..
Tâbût!.. O reh-nümâ-yı makber,
Tâbût!.. O heykel-i mükedder.
Tâbût!.. O hatîb-i summ u ebkem,
Tâbût!.. O bürûdet-i mücessem.
Tâbût!.. O sükût-ı pây der-ser,
Tâbût!.. O musibet-i mükerrer.
Tâbût!.. O vahşet-i muannid,
Tâbût!.. O makber-i seferber.
Tâbût!.. O inkılâb-ı hâmûş,
Serhadd-i revân-ı akl-ı medhûş.
Tâbût!.. O harabezâr-ı ümmîd,
Tâbût!.. O iğbirâr-ı câvid,
Tâbût!.. O zıll-ı haşr-ber-dûş,
Tâbût!.. O mevt-i cûş-der-cûş.
Sarmıştı o ruha çâr-bâlin,
Ben açmış idim memâta âgûş.
Ol mâh gömülmemişti hâlâ,
Ettim aceleyle azm-i sahrâ;
Yalnız sorayım dedim, Hudâ’dan…
Hiçbir gelen olmadı semâdan.
Gezdim azıcık, garîb ü tenhâ,
Baktım ki yerinde cümle eşyâ;
Bir şeyde tagayyür etmedim his,
Ancak değişirdi fikr-i Mevlâ.
(Abdülhak Hamid Tarhan)
“Makber”in yazıldığı şekliyle donduğunu, artık hepten okunaksız bir şiir olduğunu düşünüyorum. “Tabut”la ilintili parçaları için de geçerli bu düşüncem -keza “Ölü” de ölü bir şiir benim gözümde.
Tarhan’la eşzamanlı, Recaizâde’nin Nijad öldüğünde yazdığı şiirin okunabilirliği, sorunun “eski”likten çok “süslü ve sentetik” olmayla bağlılığına işaret ediyor:
Tâbût!… İçinde vakf-ı sükûn na’ş-ı muhterem
Mâtem çeker önünde büyük bir siyah âlem.
Cumhuriyet dönemi şairlerinde farklı imgeler doğurur bir simge olarak tabut: Turgut Uyar’da “Tabutum Merkez Efendi’ye giderken/Üç beş kişinin omuzunda gıcırdayarak” bir ses ögesi; Cahit Sıtkı’nın yarı ironik “Rahat bir yer olmalı ki şu tabut/Görmedim görmem diyen yiğit kimse” dizelerinde ve Melih Cevdet’in “1952 model” tabutunda görsel (“yaldızlı, kakmalı, hâreli”) yanlarıyla öne çıkar o kara kutu. Ya da Necip Fazıl’ın deyişiyle: Tahta kundak.
Hıristiyan dünyasında, kül kutusu seçeneği ayrı yerine koyulursa, tabut eşlik eder ölüye, yeraltına birlikte indirilirler -kaldı ki ‘kutu’ oldukça görkemli bir araç olarak tasarlanmış, farklı estetik ölçüler yapımında etkili olmuştur. Tabutun geniş bir ‘edebiyat’ı ve ikonagrafisi sözkonusu Batı dünyasında, kültür tarihinde; kendi payıma tek bir örnekle yetineceğim bu bağlamda:
Günter Grass’ın post mortem yayımlanan (2015) son kitabı, şiirlerinden, nesir parçalarından ve desenlerinden oluşan Vonne Endlichkeit idi; kitap gecikmeden Mehmet Barış Albayrak’ın çevirisiyle yayımlanacaktı: Sonluluk Üzerine (Kırmızı Kedi-2018).
“Makber”in şairi, Abdülhak Hamit’in (Tarhan) 1937 yılındaki cenaze merasiminde top arabasına taşınan tabutu…
Kitap, yazarının ‘en son dönem’ini katettiği gerçeğini gözden uzak tutmadığı parçalardan, yaklaşan ölümünü (eşiyle ortaklaşa) karşılamaya hazırlanışını işleyen izleklerden oluşuyor -bunlardan biri de, eşini tabutlarını ısmarlama konusunda ikna edişinin öyküsünü içeren “Neyin İçinde Nasıl Yatacağız?”.
Sonluluk Üzerine’nin en uzun, ayrıntılı metni bu; bir “Tabut Antologyası” yapılacak olsa (yapılmadıysa yapılmalı) merkeze o yerleştirilmeli kesinkes. Peki neden?
Öncelikle yazar, yaklaşan ölümüne gerçekçi, patavatsız, giderek ironik bir üslupla sokuluyor burada. ‘Ölü’süne (ve eşininkine) yaşarken gerekli “konfor”u hafif edasıyla sağlamayı hedefliyor. Aynı metinde gömü yeri bağlamındaki girişimleri de aktarılıyor. Tabutların özelliklerine geniş açıdan değiniyor Grass.
Ancak asıl darbeyi birkaç sayfa sonrasında vuruyor: Tabutların yapımı tamamlanıp getirildikten ve bunlar evin kilerine yerleştirildikten sonra bir zaman sonra Grass çifti gece vakti televizyonda polisiye filme kaptırmışken kilere giren hırsızlar sadece tabutları çalıp götürüyor! Olağandışı hikaye.
Orada bitmiyor serüven: İki mevsim sonrası yaşanan gelişmeyi veriyor “Çalıntı Mal” başlıklı şiir:
Geri geldi,
İki tabut,
Uzun dikdörtgen ve davetkâr.
Geçen kış çalınmışlardı.
Bir yaz günü,
Polonya seyahatinden döndüğümüzde.
Yine kilerde bulduk onları.
Mavi bir muşambayla örtülü.
Ve hiçbir hasar yok,
Yalnızca yıldızçiçeği soğanları yoktu,
Belki başka bir yerde çiçek açmışlardı.
Neydi amaçları hırsızların,
Neredeyse unuttuğumuz
– Birini çamdan, öbürünü kayın ağacından yaptırdığımız –
Bu tabutları,
Bu kadar çaba göstererek.
Aldıkları yere getirirken?
Bu geri vermeyi açıklayacak
Bir not ya da mektup yoktu.
Ama benim tabutun içinde.
Pelür kâğıdın üstünde,
Yan yana duran iki ölü fare vardı,
Zarif bir güzelliğe sahipti,
Boş kafataslarının hattı ve narin kaburgaları.
O zamandan bu yana çözmeye çalışıyoruz bu bilmeceyi.
36 kısım tekmili birden tabut öyküsü Grass’ın fanilik karşısında tevekkülle duruşunun şen belgesi. Kısa süre sonra girdiği tabutunun yanı 2021 Nisan’ına dek boş kaldı: Ute Grass’ın tabutu o tarihte ortak köşelerine indirilecekti.
“Tabut Antologyası”na döneyim bu noktada: Oraya Sarı Saltuk’un ölümünden önce yedi tabut hazırlattığına ilişkin Vilâyetnâme ve Saltüknâme gibi kaynaklarda ve Evliya Çelebi’de anılan menkıbesi yerleştirilmeli. Tabutlardan biri, yıllar geçti, Rumelifeneri’nin içindeki yatırın altındaydı belki de. Bazı rivayetler hakikatten güzel olur.
* Dergimizde son dönemde yayımladığım yazıların ortak özelliği,
ölüm kültürü üzerine bir kitap yazıyor olmamdan kaynaklanıyor; -konu belki içkarartıcı ama Hayat’ın esaslı parçası.
Sözdizimine gösterilen özen, iletimizin hedef tarafından doğru algılanması bakımından önem taşıyor şüphesiz. Sözdizimi (Fransızcası ile sentaks) doğal dillerdeki cümle kurma ilkelerini inceleyen ve cümle kurma esnekliğini ele alan dil bilimi dalıdır. Türkçe sözdiziminin en belirgin özelliği, kelime gruplarında ve cümlede ana ögenin genellikle sonda bulunmasıdır. Edebî topluluklar bilinçli olarak sözdizimi sapmaları yapabilir.
SUHA ÇALKIVİK
Sözcüklerin cümle içinde yanlış yerde kullanılması şeklinde görülen anlatım bozukluğuna sözdizimi yanlışlığı diyoruz. “Gaz maskesiz binaya girmeyin” cümlesinde “gaz maskesiz” ifadesi yanlış yerde olduğu için binada gaz maskesi bulunması gerektiği anlamını çıkarırız. Oysa cümle, “binaya gaz maskesiz girmeyin” şeklinde kurulmalıdır. Sözdizimine gösterilen özen, iletimizin hedef tarafından doğru algılanması bakımından önem taşıyor şüphesiz.
Sözdizimi (Fransızcası ile sentaks) doğal dillerdeki cümle kurma ilkelerini inceleyen ve cümle kurma esnekliğini ele alan dil bilimi dalıdır. Türkçe sözdiziminin en belirgin özelliği, kelime gruplarında ve cümlede ana ögenin genellikle sonda bulunmasıdır. Cümlede yargı bildiren öge yüklemdir ve cümle, yüklem üzerine kurulur.
“İkinci Yeni” örneğinde görüldüğü gibi edebî topluluklar bilinçli olarak sözdizimi sapmaları yapabilirler. Bu, ürettikleri edebî eserin estetiğiyle doğrudan ilgilidir.
Ece Ayhan “Ala Ala Hey”de,
“Bütünleyemez mi sanıyorsunuz çalışır bir şiir kara
Yukarda parçalanmış yüzleri
Türkiye mezarlığının derinliklerinden çıkarıp”
… derken, şiir okurunun genellikle “alıştığı sözdizimini” istemesinden rahatsızlık duyduğunu, bu bakımdan “işinin zor” olduğunu söylemiştir. Onlarca sözdizimi sapmasına rastladığımız Ece Ayhan şiirinde, sıfatları isimlerden sonra kullanma eğilimi ağır basar (Bakışsız Bir Kedi Kara kitabının isminde, “kara” sıfatının isimden sonra kullanılması gibi). Bu elbette Türkçenin sözdizimine aykırı bir durumdur. Ancak Ece Ayhan bu bilinçli sözdizimi bozumunu, “yerleşik sözdizimi ile yazılmayacak her şeyi sözdiziminden yararlanarak dile getirmek” olarak değerlendirmiştir. İkinci Yeni şairleri, sözdiziminde ve dil bilgisi kurallarında yaptıkları değişiklikleri, şiir dilinde yenilik olarak sunmuşlardır.
Edip Cansever’in, “Sizi görmüyor muyum dikkat! trenlere çikolata yediriyorum”;
Cemal Süreya’nın, “Dengesini uzun bıyıklarına borçlu yürürken”;
İlhan Berk’in, “Ben seni çıkarım, belki o balkonları”;
Turgut Uyar’ın, “herkes sevinç duydular yeni bir çiçeğin kokusuna”
… dizeleriyle karşılaşıldığında ilk anda şaşkınlığa uğrar ve tahminlerle anlamlandırmaya çalışırız. Oysa İkinci Yeni şiiri, geleneksel dil yürütmeleriyle çözülemez. Anlaşılması güç imgelerin kurulması, özel bir söz varlığına yer verilmesi ve sözdizimindeki sapmalar, bu şiirin en belirgin özellikleridir.
Ece Ayhan’ın sözdizimi ile bitirelim: “Bence bildiğimiz ‘insan’ sözcüğü bir ‘fiil’dir hem gerçekte, hem bence. Ve ben insan aklına gelebilecek bütün zamanlarda bu ‘insan’ fiilini çekmeye çalışırım. Tabii yeni bir sözdizimi ve yeni bir dil bilgisiyle”.
Günlük, öbür yazı türlerinden farklı olarak bir “şimdi”de yazılmasına karşın, zaman geçince “geçmiş”in kesitlerine dönüşür. Bu anlamda “anı” kapsamına sokulabilecek bir özelliği olduğunu vurgulamak gerekir. Thomas Mann’dan Orhan Pamuk’a, çocukluk-ilkgençlik dönemindeki “hâtıra defterleri”nden bugüne…
Orhan Pamuk’tan hâtıralar… Uzak Dağlar ve Hatıralar, yazarın “ajanda” defterlerine yıllar içinde döşediği resimli yazılardan oluşuyor.
Thomas Mann’ın günlükleri 10 ciltte toplanıyor; S. Fischer Verlag’da. İlk cilt 1918-1921 arasını kapsıyor; sonrakiler 1933’te sürgüne çıkmasıyla başlıyor ve 1955’teki ölümüne dek hız kesmeden sürüyor -yaklaşık 8.500 sayfalık bir toplam. Yazarın gençlik yıllarının günlüklerini Los Angeles döneminde yokettiği biliniyor: Özel yaşamının dışarıdan görünüşünün tersine, girdaplarla ve sapkın tutkularına ilişkin tespitlerle dolu olduğu için onları ortadan kaldırdığına sonunda pişman olmuş muydu? 58’inden başlayarak günlüğünü benzer ayrıntılar doldurur; günlüğünün yayımlanmasını 25 yıl ertelemiş olmasının temel gerekçesi buydu herhalde.
Thomas Mann’ın günlüğüyle Goethe’nin günlüğü arasındaki belirgin koşutlar ve sözkonusu etkilenme süreci üzerinde çalışan Jochen Golz, günlük tutmanın ana iki eksenine gönderme yapar: Yaşam akışının kaydını tutmak ve itiraflarda bulunmak. Bu anlamda çoğu güncenin bir tür sırdaş olma özelliği barındırdığı söylenebilir.
Goethe’de, “ibadet de rezalet gibi gizli kalmalıdır” şiarının ağır bastığına dikkat çekiyor Golz: “Ne(ler) yaşadığım kimseyi ilgilendirmez. Usta, bir adım daha atmıştır: Olup bitenler hakkında ne düşündüğümü söylemek durumunda değilim”.
Duruşunda ve seçimlerinde Goethe’yi model olarak görüp izini sürmesine karşın, günlüklerinde o çizgiden geniş ölçüde uzak durur Thomas Mann: Tuttuğu kayıtlar birden fazla cephesini sergiler ve karmaşık, düpedüz paradoks yüklü bir bünye ortaya koyar. Tabloyu Mann “aile”sinin öbür üyeleriyle (Heinrich ve Nelly, Erika, Klaus, Golo…) birlikte okumak “itiraf” sınırları açısından verimli bir yol sayılabilir! Tek bir “aile”, Avrupa’nın en karanlık dönemlerinden birine, yazdıkları ve yaptıklarıyla, benzersiz bir tanıklık toplamı üzerinden ışık tutmuştur. Kaldı ki, 2. Dünya Savaşı yıllarının arka planını değerlendirmek yolunda başvurulan kaynaklar arasında Virginia Woolf ve Stefan Zweig gibi yazarların günlüklerini de saymak gerekir: Onlar, tıpkı Klaus Mann gibi, yaşanan yıkımın bedelini intihar etmeyi seçerek ödemişlerdir.
Günlük, öbür yazı türlerinden farklı olarak bir “şimdi”de yazılmasına karşın, zaman geçince “geçmiş”in kesitlerine dönüşür. Bu anlamda “anı” kapsamına sokulabilecek bir özelliği olduğunu vurgulamak gerekir. Günlük yazarı ânı ânına farketmeyebilir tuttuğu kayıtların o boyutunu; sonra, dönüp yazdıklarını okuduğunda kavrayacaktır bunu.
Ölümsüz… Thomas Mann (1875-1955) (solda), Virginia Woolf (1882-1941) ve Klaus Mann (1906-1949) (en üstte sağda ). Avrupa’nın en karanlık dönemine günlükleriyle de ışık tuttular.
Orhan Pamuk, yeni yayımlanan ‘resimli kitab’ının daha başlığında “hâtıra” kavramını kullanıyor: Uzak Dağlar ve Hatıralar (YKY). Seçtiği “ajanda” defterlerine yıllar içinde döşediği resimli yazılar, araya zaman girince, kişisel “geçmiş”inden kesitler hüviyetine bürünmüş gerçekten de. Onları tuttuğu bir günlüğün parçaları olarak görmüyor mu yazar? Sözlüğü hiç kullanmamış kitabında, ama -örneğin- Virginia Woolf’un güncesinden de “hâtıra” diye sözettiğini, bir anı kitabı olan Walden’ı da benzer kategoriye soktuğunu görüyoruz. İşi daha da ileri götürerek, çocukluk-ilkgençlik dönemimizde revaçta olan “hâtıra defterleri” ile bir özdeşlik kuruyor kendi defterleri arasında. Yılların bütün “şimdi”leri artık bir “geçmiş”in ögeleri Pamuk’un gözünde; onun için de “hâtıra”yı kullanmayı yeğliyor.
Yazar olsun olmasın, kişi günlüğü içtenlik/sahihlik ekseninde turnesol işlevi de görür; bir bakıma denektaşıdır. Günlüklerini yazarken biri, yayına hazırlarken bir başkası olunabildiğini kanıtlayan örneklere rastlanır: Dönüp dönüştürmüş, “asıl”ı çarpıtmıştır kalem efendisi!
Günlükler, çoğu zaman yazarının etik duruşunun anahatlarını içerirler. Ernst Jünger’ın güncesi, özellikle de 2. Dünya Savaşı yıllarını kapsayan oylumlu dilimi sarsıcı modeller arasındadır: Bu derin, incelikli yazar, 3. Reich ordusunun önde gelen bir subayı olarak işgal Paris’inde görevdeyken savaşın amansız gerçekliğine farklı bir prizmadan bakmış, “dünyevi” keyiflerinin ağır basması yaşanan vandallığa sırt dönmesiyle sonuçlanmıştı -okurun soluğunu tıkayan bir perspektif tabii, gelgelelim canalıcı bir belge de.
Perdeyi, işbirlikçi Drieu la Rochelle’in yakıcı güncesiyle kapatabiliriz belki de.
Cumhuriyetin ilk kadın gazetecisi Sabiha Sertel, ömrünü yayıncılığa ve kağıda adadı. Ama ne adamak! Dergiler, gazeteler, ansiklopediler, kitaplar, kitapçıklar, risaleler… Kalemi ve mürekkebi hep işçilerin ve kadınların yanında oldu. Cumhuriyet gazetesi onun için 1937’de “Bolşevik Dudu” diye karalama kampanyası başlatacaktı. Her dönemin aykırı kadınıydı. 10 gazete-dergi ve tarihî hadisede Sabiha Sertel.
1-BÜYÜK MECMUA – 1919
24 yaşındaki Türk feminist
Sabiha Derviş Sertel, doğum adıyla Sabiha Nazmi 1895’te Selanik’te doğdu. 1915’te gazeteci ve yayımcı Mehmet Zekeriya Sertel ile evlendi. 1919’da henüz 24 yaşında Zekeriya Sertel’le haftalık çıkarmaya başladıkları Büyük Mecmua, onun profesyonel gazeteciliğinin de ilk ürünüydü. Halide Edip, Falih Rıfkı, Köprülüzade Fuat, Reşat Nuri, Faruk Nafiz, Ömer Seyfettin gibi dönemin aydınlarının yazdığı Büyük Mecmua’da, Sabiha Sertel ilk defa “Türk feminizmi” ifadesini ortaya atan kişi oldu.
Mustafa Kemal Paşa başlıklı makale.
4. sayıda Sabiha Sertel’in ilk defa “Türk feminizmi” ibaresini kullandığı makale.
Sabiha Sertel 1930’da mahkemede
“Sabiha Zekeriya” imzasıyla “Kadınlığa Dair” köşesinde kadın haklarını savunan yazılar yazdı. İlk sayıda yer alan yazısının başlığı “Türk Kadınlığının Terakkisi” idi. Derginin 4 numaralı 27 Mart 1919 tarihli sayısında ise “Türk feminizmi” kavramı ilk defa onun yazısıyla somutlaştı.
Büyük Mecmua’nın ilk sayısının kapağı.
Yazıdaki ifadeler çok çarpıcıydı: “… İstihsali (üretimi) uğrunda ferdi her menfaatten tecerrütle (vazgeçerek) sırf cemiyet için çalışan, daima aynı fikir, aynı gaye etrafında toplanan bir kadınlık ekseriyeti teşekkül ettiği gün bizde feminizm cereyanı uyanacak ve hayattan aldığı kanaatlerle azim ve mücahede (gayret) yolunda birçok taraftarlar bulacak, birçok muhaliflerle çarpışarak yürüyecektir… Bugünkü bu tevakkuf (bekleme) maatteessüf (ne yazık ki) mahza mefkuresizlikten (ülküsüzlükten), müşterek heyecanlara ve düşüncelere malik olmamamızdan ileri geliyor. Bu cereyan uyandıktan sonra bizde ne şekilde tecelli edebilir?.. Bu, ilmin halledeceği bir meseleden ziyade zamanın ve ihtiyacın halledeceği bir meseledir”.
Gazi Mustafa Kemal Paşa ve Millî Mücadele tarafında yer alan ve sürekli sansüre uğrayan Büyük Mecmua, 1919’da sadece 17 sayı çıkabildi. İstanbul’un işgal edilmesi üzerine Sabiha Sertel, eşi Zekeriya Sertel ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne gidecek ve Columbia Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimi alacaktı.
2-RESİMLİ AY – 1924
Yeni ülkenin kaliteli magazini
1923’te Türkiye’ye dönen Sertel’ler 1924’ün yılının 1 Şubat’ında Resimli Ay’ı yayımlamaya başladı. 1924- 1931 arası yayın hayatını sürdürecek renkli, resimli kapaklı güncel aktüalite ve edebiyat dergisi Resimli Ay halk tarafından öyle yoğun bir ilgiye mazhar olacaktı ki dergi ikinci ve üçüncü baskıya girecekti. Derginin yayın kadrosunda Sertel’lerin yanı sıra Mehmet Rauf, İbn-ül Refik, Ahmet Nuri, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Hakkı Sûha, Ercüment Ekrem, Hıfzı Tevfik, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Mahmut Yesari, Yakup Kadri, Cevat Şakir Kabaağaçlı vardı.
Derginin 2. sayısının kapağı.
Resimli Ay dergisinin ilk sayısının kapağı
Kadın hakları ve işçi hakları konularını “Cici Anne” köşesinde ele alan Sabiha Sertel, cumhuriyete doğan derginin amacını “Roman Gibi” adlı otobiyografisinde şöyle açıklayacaktı: “Resimli Ay basın hayatına halkın kültür seviyesini yükseltmek amacıyla atılmıştır. O vakit yüzde 80’i okuma yazma bilmeyen memleketimizde yarım bir eğitimle kalmış, aydınlar tarafından ihmal edilmiş olan bu kesimi aydınlatmak, onlara demokrasinin ne olduğunu anlatmak ilk hedefti. Bundan başka Resimli Ay, millî kurtuluş savaşından sonra kurulması tasarlanan ‘Yeni Türkiye’de sosyal problemleri ele almak; saltanat devrinin cumhuriyete miras bıraktığı ekonomik, sosyal, kültürel bozuklukları su üstüne çıkarmak; bunlara çare aramak amacıyla ortaya çıkmıştı. Davaların akademik, teorik bakımdan incelenmesini değil, bu teorileri halkın anlayabileceği bir dille halkın önüne sermeyi hedef tutmuştu. Bir bakıma Resimli Ay bir magazindi. Fakat halkın kültür seviyesini yükseltmeye yarayacak bir magazin”.
Resimli Ay halktan yoğun ilgi gördü. Bunun üzerine “Resimli Ay Limited Şirketi” ve “Resimli Ay Matbaası” kuruldu ve Resimli Hafta, Resimli Perşembe, Resimli Yıl ve çocuklara yönelik aylık Resimli Mecmua yayımlandı.
Takrir-i Sükûn yasası çıktıktan sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla İstanbul’da ve Anadolu’da yayımlanan birçok gazete kapatılır. Bu dalgadan Resimli Ay da nasibini alacaktır.
Resimli Ay’a dava açılması ve kapatılmasına dair resmî belge: “Memleketin ilmi bir müessese-i askeriyesinin haysiyet ve şerefi manevisini…”
Sevimli Ay’ın 2. sayısında Sabiha Sertel’in “Kanun-u Medeni Karşısında Türk Kadını” yazısı.
Derginin kapatılmasına yola açan 3. sayıda, Safaeddin Rıza imzalı “Mekteb mi Kışla mı?” yazısı.
Sevimli Ay’ın 2. sayısının ön ve arka kapağı.
Resimli Ay ilk defa burada yayımlanan belgede görüldüğü üzere 1925’in Nisan ayında çıkan 3. sayısında Safaeddin Rıza imzalı “Mekteb mi, Kışla mı?” yazısı dolayısıyla İstiklal Mahkemesi’nde yargılanır. 24 Mayıs 1925 tarihli kararname belgesinde, derginin yayıncısının ve yazarın Takrir-i Sükûn Kanunu’na tevkifan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmasının nedeni şöyle açıklanır: “Memleketin ilmi bir müesse-i askeriyesinin haysiyet ve şerefi manevisini muhil olmağla beraber talebenin efkarını teşviş etmek ve mektebin usul ve nizamatına isyankar bir ruh vermek gaye ve maksatlarını istihdaf ettiği görülmüş olduğundan…” (Resimli Ay’ın kapatılması konusundaki literatüre girmiş yanlış bir bilgiyi düzeltelim: Derginin 1925’te Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın “Asker Kaçakları Nasıl Asılır?” başlıklı yazıdan dolayı kapatıldığı ve Zekeriya Sertel’in bu yazı dolayısıyla Sinop’a sürgün edildiği bilgisi yanlıştır ve somut verilere dayanmamaktadır).
Zekeriya Sertel, İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp Sinop’a sürgün edildikten sonra, yayıncı koltuğuna Sabiha Sertel geçer: Kapatılan derginin yayın hayatına devam etmesi için derginin ismini Sevimli Ay olarak değiştirir. Sevim, aynı zamanda Sertel’lerin 1917’de doğan ilk çocuklarının da ismidir.
14 sayı çıkacak Sevimli Ay’ın ikinci sayısının kapak yazısında da Sabiha Sertel’in imzası bulunur. Yazının başlığı: “Kanun-u Medeni Karşısında Türk Kadını”dır. Zekeriya Sertel’in sürgünden dönmesiyle Sevimli Ay dergisi tekrar Resimli Ay ismiyle çıkmaya ve yayın faaliyetine devam eder.
4-RESİMLİ AY YAYINLARI – 1926
Gebeliği önlemek mi? Olamaz!
Zekeriya ve Sabiha Sertel’in sahibi olduğu Resimli Ay Matbaası’nda “On Kuruşa Bir Kitap” serisi adında ucuz ama kıymetli cep kitapları yayımlanmaya başlanır. İlki 1926’da çıkan bu kitaplar, dinî, öğretici, ahlaki ve gündelik bilgiler verenlerin yanısıra maceracı ve bireyselliğin ön plana çıktığı fantastik kitaplar da basmaya başlar.
Gebe Kalmamak İçin kitabının kapağı.
Bu seride şu kitaplar yayımlanır: Ahiret Var mıdır?, Aya Seyahat, Bin Bir Gece Masalları, Cüceler Memleketinde, Din Nasıl Doğmuştur?, Din Nedir?, Din Niçin Ölüyor?, Doğacak Çocuğunuzun Ne Olmasını İsterdiniz: Kız mı? Oğlan mı?, Dünyanın Büyük Dinleri, Gebe Kalmamak İçin Ne Yapmalı?, Her Evli Erkek Neler Bilmelidir?, Her Evli Kadın Neler Bilmelidir?, Her Genç Kız Neler Bilmelidir?, Her Genç Neler Bilmelidir?, Herkes Neler Bilmelidir?, Kız mı Oğlan mı? Doğacak Çocuğunuzun Ne Olmasını İstersiniz?, Niçin Rüya Görürüz?, Robenson Kruzoe, Rüyanın Mahiyet-i Tabiiyesi.
Ayşe Banu Karadağ, Eshabil Bozkurt ve Nilüfer Alimen’in kaleme aldıkları “Çeviri ve Yönlendirme: Sabiha ve Zekeriya Sertel’in Çeviri Çocuk Edebiyatı Eserleri” makalesinde bu kitap serisinin metodolojisi şöyle değerlendirilir: “Serteller’in yayıncılık politikası cumhuriyet döneminde daha da artan modernleşme ve Batılılaşma hareketiyle paralel olmakla birlikte, çeviri eserleriyle oluşturdukları kültür repertuvarının merkezine ABD’yı koydukları vurgulanmıştır. Tanzimat dönemindeki Batılılaşma hareketinde Batı algısının Avrupa, özellikle de Fransa ekseninde şekillendiğini gözönünde bulunduracak olursak, Serteller’in, dönemin diğer çevirmenlerinin aksine, Amerikan kültürü, edebiyatı ve eğitim sistemini referans almış olmaları ilgi çekmektedir. Bu seride dinî, öğretici, ahlaki ve gündelik bilgilerin verildiği kitapların yanısıra; Robenson Kruzoe de dahil olmak üzere, Vatansız Adam, Aya Seyahat ve Cüceler Memleketinde gibi bireyselliğin ön plana çıktığı fantastik içerikli gezi maceralarının bulunduğu tespit edilmiş; Serteller’in bu ‘hayal gücünü zorlayan metinlerle zihinlerde yeni açılımlar sağlamaya’ çalıştığı öne sürülmüştür”.
Gebe Kalmamak İçin kitabının içinden bir sayfada, dönemin kadın prezervatifi pissar reklamı.
Mart 1927’de Gebe Kalmamak İçin başlıklı 60 sayfalık dördüncü cep kitabı yayımlanır. Bu kitabın hikayesini, Emin Nedret İşli NTV Tarih’in Şubat 2010 sayısında anlatır: “Kitap basıldığı sırada, İsmet Paşa (İnönü) hükümeti işbaşındadır ve Takrir-i Sükun Kanunu dolayısıyla gazete ve dergiler baskı altındadır. Gebe Kalmamak İçin hemen yetkililerin dikkatini çeker. Müddeiumumilik (Savcılık) dava açar. Sevimli Ay Matbaası mesul müdürü Ahmed Hakkı, matbaa müdürü İbrahim Refik ve idare müdüru Sedad Beylerin, gizli görülen duruşmalarında mahkumiyet kararı çıkar. Kitapçık toplatılır”.
5-ÇOCUK ANSİKLOPEDİSİ – 1927/28
Küçüklere yönelik ilk yayın
Çocuk Ansiklopedisi’nin İhap Hulusi tarafından çizilen kapağı
Türkiye’deki ilk çocuk ansiklopedisi 1927-1928 arasında Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve Faik Sabri Duran tarafından çıkarılır. Çocuk Ansiklopedisi ismiyle 4 cilt olarak hazırlanan 1.518 sayfalık bu yayın, o zamana dek özellikle çocuklar için hazırlanmış kapsamlı eserdi. Coğrafya, tarih, edebiyat konuları, renkli kapaklı ve resimli sayfalarla çocuklara cazip gelecek şekilde tasarlanmıştı. Çocuk Ansiklopedisi’nin renkli, hoş kapaklarında dönemin usta grafikçisi İhap Hulusi’nin imzası vardı.
6-‘SAVULUN GELİYORUM’ MAKALESİ – 1929
Yargılanan ilk kadın gazeteci
Resimli Ay’da Sabiha Sertel’in “Savulun Geliyorum” yazısı ve bu yazıya dava açılması sonrası çıkan derginin kapağı.
Sabiha Sertel’e göre Resimli Ay’ın yayın hayatı iki döneme ayrılır. Derginin 1924-1928 arasında yayımlanan eski harfli Türkçe sayılarında demokrasiyi kurmak ve toplumsal problemleri ele almak ön plandayken; 1928’den itibaren Latin karakterleriyle yayımlanan sayılarda Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Suat Derviş, Sadi Ertem gibi yazarlarla edebiyat ve siyaset öne çıkar. Derginin Harf Devrimi sonrası Türkçe sayılarında yazar kadrosuna katılan Nâzım Hikmet, Haziran ve Temmuz 1929 sayılarında “Putları Yıkıyoruz” başlığı altında Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan iki yazı kaleme alır. Edebiyat dünyasında etkisi uzun yıllar sürecek bir eski-yeni kavgasının da fitili ateşlenmiş olur.
Sabiha Sertel’in 1929’da Resimli Ay’ın 10. sayısında yayımladığı “Savulun Geliyorum” başlıklı yazısı “Türklüğü tahkir mahiyetinde” görülür ve kendisi, derginin sorumlu müdürü Behçet Bey’le birlikte mahkemeye sevkedilir. Sabiha Hanım neşriyat yüzünden mahkemeye sevkedilen ilk Türk kadın gazeteci olur.
Resimli Ay Limited Şirketi’nin diğer ortakları, sol görüşlü yazılardan duydukları rahatsızlığı dile getirip Nâzım Hikmet’in yazar kadrosundan çıkarılmasını ister. Serteller’in bunu reddetmesi üzerine 1924’te başlayan uzun Resimli Ay serüveni 1931’de sona erer.
7-ÇİTRA ROY İLE BABASI – 1936
Roman ve Nâzım Hikmet etkisi
Sabiha Sertel’in yazdığı tek roman, 1936’da Tan Matbaası’ında basılan Çitra Roy ile Babası’dır. Toplumcu-gerçekçi bir anlayışla yazdığı romanın önsözünde Sabiha Sertel şöyle der: “Çitra Roy ile Babası, Hindistan’ın içtimaî hayatını gösteren bir roman değildir. Bu romanın tezi, Hindistan’ın İngiliz emperyalizmine karşı duyduğu isyanları ve kaynaşmalarını göstermektir. Hindistan’ın içtimai hayatına uymayacak bazı münferit hataların olması pek mümkündür. Hindistan’da yaşamadıkça mahallî renkleri vermeye imkan yoktur. Fakat hâdiseler hayatın içinden, hakikîvak’alardan, reel hareketlerden alındığı için, bu romanda kaynayan Hindistan’ı görmek mümkündür”.
Çitra Roy ile Babası kitabının kapağı.
Mehmed Halil Sağlam ve Hasan Tarhan, “Sabiha Sertel’in Çitra Roy ile Babası romanında ‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü?’ Şiirinin Etkisi” başlıklı çalışmasında, yazarın bu ilk romanında Nâzım Hikmet etkisinin izini sürer: “… ortak tema, emperyalist İngilizlere karşı Hindistan’da başlatılan bağımsızlık mücadelesidir. Eserlerdeki ortak temanın dışında anlatılarda üslup benzerliği de görülmektedir”.
Murat Belge de “Nâzım Hikmet ve Sabiha Sertel’den Hint Masalları” başlıklı makalesinde şöyle yazar: “…Çitra Roy ile Babası, adının düşündürdüğü gibi Hindistan üstüne ve gerek temaları, gerekse bakış açısıyla Nâzım Hikmet’in Benerci’sine çok benziyor. Çıkış noktasının, esin kaynağının o olduğu söylenebilir. Üslubunda da belirgin Nâzım Hikmet etkileri görülüyor: ‘- sen söylemesen, ben söylemesem, Sita söylemese, bu milyonla halk hakikati ne zaman öğrenir?’ sözlerinin kaynağı yeterince açık. Gene bunun gibi tren takırtısından anlam çıkarması: ‘… tekerlekler raylara, raylar vagonlara dert yanıyorlar: Yine mi bu iş? Yine mi bu iş’ kısmı, çok daha acemi olmakla birlikte Nâzım’ın ‘Meh-met-çik’- ‘mehmet’li’ dizesinin yankısı gibi. ‘Sefaleti eritenlerin sözü’gibi bir söz, ‘Güneşi İçenlerin Türküsü’ üslubuna çok yakın. ‘Çitra Roy iki yanındaki iki dağ gibi yükselen kitapların arasına başını sokmuş, kâinatın, beşerin tekâmülünü idare eden kanunların sırrını arıyor’ cümlesi de Nâzım’ın burnundan düşmüş olabilir. ‘Bingal’in ıssız ormanlarında, şehrin gözünden uzak beş adam. Bu kavganın beş adamı konuşuyor, hazırlıyor, hazırlanıyor’ cümlesi de çok tanıdık ve romandan çok Nâzım’vari ‘deklamasyon’ yapan şiire yakın”.
8-PROJEKTÖR DERGİSİ – 1936
İlk sayıda kapatılan ‘Yağlı Paçavra’
1936’nın Mart ayında tek sayı çıkan Projektör dergisi, yayımından çok kısa süre sonra muzır içeriği gerekçesiyle hızla toplatılır ve kapatılır. Sabiha Sertel’in çıkardığı ve yazılarında Sabiha Zekeriya ismini kullandığı Projektör, ilk ve son sayısında okurlarına şu sözlerle seslenmiştir: “Memleketimizde Resimli Ay ve Resimli Perşembe ile başlayan popüler neşriyat, 10 senelik hayatı içinde eğitici olmak mahiyetinden çıkmış, çıplak bacak ve güzel kadın neşreden dejenere bir mahiyet almıştır (…) Fakat şurasını da kabul etmek lazım ki, mektep nasıl bir ticaret vasıtası değilse, gazete ve mecmua da hangi cemiyette olursa olsun, manifatura mağazası gibi bir ticaret vasıtası olmamalıdır (…) Projektör, işte bu karanlık alemde yaşayanlara, elindeki mumun ışığı kadar ışık vermek istiyor”.
23 Ekim 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinin baş sayfasında, Projektör dergisini hedef alan haber ve içsayfada Sabiha Sertel için “Bolşevik Dudu” tabirinin kullanıldığı yazı.
Projektör dergisinin 1936 Mart sayısının kapağı.
Derginin kapağında, Sabiha Zekeriya’nın yazdığı “Saylav Bayanlar Niçin Susuyorsunuz?” ve “Millî Edebiyat Yok, Sınıf Edebiyatı Vardır” yazılarının anonsu ilgi çekicidir. Toplatılan derginin yayımı da Bakanlar Kurulu’nun 16 Mart 1936 tarihli kararıyla durdurulur. Projektör ve Sabiha Sertel, o dönem Cumhuriyet gazetesinin de hedefindedir. Derginin kapatılmasından 1 yıl sonra Cumhuriyet gazetesi, 22 Ekim 1937 tarihli nüshasında ilk sayfadan Projektör’ü konu eder. “Bir Vesika Daha” başlığıyla yayımlanan yazıda Sabiha Sertel için şu ifadeler kullanılır: “Şu Sabiha Zekeriya dedikleri kadıncağız, geçen sene Projektör adlı bir mecmua çıkarmıştı. Kapağından en son sahifesine kadar, her satırında memlekete Bolşevizm kundağını sokmak isteyen bu yağlı paçavrayı hükümet çöp tenekesine attı, yani mecmuayı kapattı”. Yazının son satırlarında Sabiha Sertel ve Tan Matbaası hedef gösterilir: “Kaldı ki bu mecmua, Bolşevik Dudu’nun Türk efkârı umumiyesine salmağa çalıştığı mikrobların binde biri dahi değildir. Birkaç tomar vesika bu mahlukun Türk vatanına hıyanetini isbat etmek için, yanıbaşımızda müheyya duruyor. Bu tomarı dolduran paçavralardan büyük bir kısmı da Tan gazetesinin koleksiyonundan başka bir şey değildir”.
9-TAN MATBAASI VE YAYINLARI – 1938
Bir öncü: Cep kitapları serisi
1 Ağustos 1936’da Zekeriya Sertel, Halil Lütfü Dördüncü, Ahmet Emin Yalman ve kardeşi Rıfat Yalman ortaklığıyla Tan gazetesi satın alınır. Sabiha Sertel Tan’da “Görüşler” köşesinde yazar. Sertel’ler Tan Matbaası’nda da çeşitli kitaplar basar, ancak bunlar içinde 1938’de yayımlanmaya başlanan “Cep Kitapları Serisi” kültür tarihimiz içinde bir öncü olur. Sertel’ler Çehov’dan Irving’e, Maupassant’tan Zoşçenko’ya döneminin en büyük romancılarını çok iyi çevirilerle Türkçeye kazandırır; ayrıca Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı) gibi yerli yazarların kısa öykülerine de bu seride yer verir. 10 kuruşa satılan 64 sayfalık bu küçümen “Cep Kitapları Serisi”, Serteller’in cumhuriyetin ilk yıllarında Resimli Ay Matbaası’nda eski harfli Türkçe bastıkları “On Kuruşa Bir Kitap” serisinin devamı niteliğindedir ve kültür hayatına yeni bir soluk getirir.
Kültür hayatına yeni bir soluk getiren “Cep Kitapları Serisi”nden…
10-TAN GAZETESİ BASKINI – 1945
Linç girişimi ve faillerin değil mağdurların tutuklanması!
Sabiha Sertel’in 1936’da eşiyle birlikte ortak olduğu Tan gazetesi, özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında faşizm karşıtı çizgisiyle büyük ilgi gördü. Sertel, 3 Eylül 1945’te yayımlanan “Muvafakatin Feryadı” başlıklı yazısı nedeniyle tutuklanacaktır.
1 Aralık 1945’te tek sayı çıkabilen Görüşler dergisi bomba etkisi yapar. İlk baskısı hemen tükenen derginin aynı gün içerisinde ikinci baskısı yapılır. Dergi, hükümeti çok rahatsız etmiş, Tan gazetesi baskınına giden yolu açmıştı.
Sabiha Sertel’in 1 Aralık 1945’te yine tek sayı çıkabilen Görüşler dergisini yayımlaması da bomba etkisi yapar. İlk baskısı hemen tükenen derginin aynı gün içerisinde ikinci baskısı yapılır. Dergi, hükümeti çok rahatsız eder. Tanin gazetesinin 3 Aralık 1945 tarihli sayısında, CHP milletvekili ve gazetenin başyazarı Hüseyin Cahit Yalçın, Sabiha Sertel’in Görüşler dergisindeki “Zincirli Hürriyet” başlıklı makalesini komünist içeriğe sahip olmakla itham eder. Dergiyi hedef gösteren Yalçın, kaleme aldığı (imzasız yazı) “Kalkın Ey Ehli Vatan” başlıklı makaleyle Tan gazetesine yönelik saldırının fitilini ateşler. Cumhuriyet gazetesinde 4 Aralık’ta yayımlanan “Bizim Yoldaşlar Nihayet Maskelerini Attılar” başlıklı haber ile de Sertel’ler açıkça hedefe konur.
“Tan gazetesi olayı” ya da “Tan gazetesi baskını” olarak bilinen 4 Aralık 1945 tarihindeki hadisede, Tan matbaası kalabalık bir grup tarafından saldırıya uğrar. Çok sayıda Turancı üniversite öğrencisinden oluşan grup, önce İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’taki ana kapısı önünde toplanır. Buradan hareket eden grup, önce Vatan gazetesine yürümek ister. Ancak Muharrem Ergin’in “Arkadaşlar, Vatan gazetesi bizim için asıl tehlike değildir. Biz, Tan gazetesini protesto etmek için toplandık, Tan’a doğru yürüyelim!” uyarısıyla buraya yönelir. “Komünistlere ölüm!”, “Kahrolsun Komünizm”, “Kahrolsun Serteller”, “Yaşasın İnönü”, “Ne Faşistiz, Ne Komünist”, “Millet Demokrattır”, “Bundan Fazla Hürriyet mi İstiyorsunuz?” sloganlarıyla harekete geçen kalabalık, Tan gazetesinin yönetim bölümüyle matbaayı tahrip edip yağmalar. Böylece Tan gazetesi, Görüşler dergisi ve aynı matbaadan basılan diğer bazı yayın organlarının yayın hayatı sona erer.
Linç girişimine maruz kalan Serteller, bu saldırıdan da sorumlu tutulur! 3 ay tutuklu kaldıktan sonra beraat ederler. Ancak 1951’de ülkeyi terketmek zorunda kalırlar.
4 ve 5 Aralık 1945 tarihli Akşam gazetesinde, Tan gazetesi baskını “gayet sempatik” şekilde verilmişti.
Sabiha Sertel sürgün yıllarını Paris, Viyana, Budapeşte, Moskova ve Bakü’de geçirir. Bu dönemde Türkiye Komünist Partisi’nin yurtdışı faaliyetlerinde önemli görevler üstlenir. Son yıllarında Türkiye’ye dönme talebi reddedilir. 1968’de Bakü’de vefat eder.
1951’de, bir daha dönemeyeceği ülkesinden giderken:
“Uçak havalandı. Yuvarlak pencereden İstanbul’u seyrediyorum… Aşağıda Yeşilköy, cami minareleri, evleri, birer birer benden uzaklaşıyor. Yeşil ağaçların tepelerini görüyorum. Bulutların arasına giriyorum. Artık hiçbir şey görünmüyor. Başımı uçağın koltuğuna dayadım. Gözlerimi kapattım. Savaş dolu bir hayatı arkamda bırakıyordum. Uğruna bu kadar fedakarlık yaptığım halkımın, en güç günlerinde onların davasını savunmak hürriyetinden yoksundum. İçim sızladı. Gözlerimden akan yaşların sıcaklığını dudaklarımda duydum”.
Günlük tutmak düzenli biçimde, zamana yayılarak yapıldığında “kişi tarihi”ne ilişkin en belirgin kaynağı yaratmaz mı? Fransız yazarın Günlük’ünden 1887-1925 arasını kapsayan ilk bölümü, YKY tarafından Türkçeye tercüme edildi. Yazınsal yapıtları kadar bu eseri de örnek sayılagelmiş, geniş bir kültürel coğrafyada etkisini göstermişti.
Bir defa daha üzerinde durmuştum: André Gide yaşarken öylesine itki ve tepki kaynağı olmuştu ki ölümünün (19 Şubat 1951) ardından yazdığı yazıya Jean Paulhan ironik bir başlık seçmeyi yeğlemişti: “André Gide’in ölümü Fransa’da çok iyi karşılandı!”
Bu sonuçta, yazarın özel yaşamını konu ettiği “rahatsız edici” yapıtlarının, özellikle de Günlük’lerinin payı azımsanamazdı. Sözkonusu temel yapıtın 1.500 sayfalık ilk cildi, sansürsüz biçimde, ama gecikmeli olarak, Orçun Türkay’ın dörtdörtlük çeviri çalışmasıyla dilimizde. Yapı Kredi Yayınları, kitabın tanıtımı için doğru çözümü bulmuş Ataç’ın bir cümlesiyle: “Kendini en iyi incelemiş adam. Bunun için de en önemli eseri bence Journal’i, güncesidir”. Bu cilt 1887-1925 arasını kapsıyor; 1926-1951 arası artık başka (umarım çok uzakta olmayan) bir bahara.
Gide’in günlüğü, özellikle eşcinselliğini serimleyen bölümleri nedeniyle rahatsızlık yaratmıştır. Dileyen okumaz. Gelgelelim, edebiyatın “telos”u okuru rahatlatmak değildir. Gide’in günlüğü gerçekten de, öte yandan, “kendini en iyi incelemiş” birini karşımıza çıkarıyorsa, bu ana özellik üzerinde oyalanmak gerekir.
Burada, pek çok kültürel ortamda olduğu gibi Türkiye’ninkinde de “birey”in, bireyselliğin, hele hele bireyselciliğin öteden beri horgörüldüğünü anımsatmalı. André Gide o duruşun, zihniyetin, anlayışın dünya ölçeğinde temsilcisiydi. Yazınsal yapıtları kadar Günlük’ü de bu bağlamda örnek sayılagelmiş, geniş bir kültürel coğrafyada etkisini göstermişti. Bizim görece kısır günce edebiyatımızın önde gelen modellerinden biridir Gide’in günlüğü: Ataç’ta, Tanpınar’da, Cemil Meriç’te belirgin izlerine rastlanır.
André Gide’in neredeyse 60 seneye yayılan yazma eyleminin ürünü Günlükler Fransızcada dört cilt olarak yayımlanmıştı. Günlükler’in ilk cildi YKY tarafından Türkçeye çevrildi.
“Kendini iyi inceleme” konusu eskisi kadar yer tutmuyor eleştirel dünyada. Buna karşılık son yarım yüzyılda okur önüne çıkan günlük sayısında patlama gözlemleniyor; bu günlüklerin yabana atılamayacak bir oranı edebiyat-dışı alanlardan sökün ediyor ayrıca. “Kendini inceleme”nin tek yolu günlüklerden geçmiyor. “Auto-fiction” kapsamına giren çok sayıda yapıt, benzer bir işlev üstleniyor.
Günlük tutmak düzenli biçimde, zamana yayılarak yapıldığında kişi tarihi’ne ilişkin en belirgin kaynağı yaratmaz mı?
Canalıcı soru/n. Ona kişi-birey-şahıs kavramları üzerinden farklı cephelere sokularak yanıtlar aramak sağlam yol. Şüphesiz, biribirine benzemez bütün günlük tutma biçimleri. Kişinin kendisini saklayarak sakındığı örneklerle de karşılaşılır. Ama günlük tutmak yalnızca kendine ayna tutmak, bir bakıma selfie yazısı ortaya koymak ile de bir tutulamaz: Günlük yazarı, içinde yaşadığı dar ve geniş çevreden topluma ve yeryüzüne de açılan bir optik kullanabilir.
Thomas Mann’ın genel günlüğü ve Doktor Faustus’un Günlüğü, aynı yazarın bambaşka kayıt tutma perspektiflerini benimseyebildiğinin kanıtı (Gide onu öncelemiştir, Kalpazanlar Güncesi ile). İkincisi, yazarın tek bir yapıtının inşa sürecine ilişkin bir günlüktür, asıl günlüğü herşeyi cemeder: Yazı serüveni, özel yaşamı, içinden geçtiği çağın uğursuzlukları, akçe konuları, tanıklıkları… Roosevelt ile âşık olduğu genç garson arası gidip gelen bir portreler galerisi.
Evet, kişi tarihi. Ona komşu: Ortam ve bağlam tarihi. Elbette öznel bir prizmadan.
Ataç’ın tanımıyla “Kendini en iyi incelemiş adam” olan Gide (solda), bir başka deneme yazarı Giacomo Leopardi’nin ölüm maskesinin altında (altta).
Bireyin varoluşsal kafesleriyle savaşı geniş yer bulmuyor mu güncesinde? Açı farklılıkları ağır basar: Virginia Woolf’un güncesinde “kadın olma” koşulları sorgulanır, Léautaud’nunkinde insan-hayvan ilişkileri, Brecht’te insan-siyasa hattı. Strindberg’in günlükleri barut fıçısı gibidir. Max Frisch ve Salâh Birsel yaşlılığı didiklerler.
Günlükler (Feyyaz Kayacan “Gecelik” derdi!), günden haftaya, aydan yıla, yıllara bir ömrün takvim yapraklarını oluştururlar. Batıda günlük ve gazete sözcüklerini çakıştıran diller bir doğruya işaret etmişlerdir -günlük tutmak, kişinin kendi gazetesini çıkarmasıdır.
Son yıllarda eğitim-öğretim alanındaki tercihler ve iletişim araçlarının etkisiyle Türkçe, İngilizcenin etki alanına girdi. Dillerin yaşayan birer varlık olarak birbirleriyle etkileşim içinde olmaları kaçınılmaz. Ancak dil, “kendi kendini ayakta tutan canlı bir varlık değildir” denir. Ferhan Şensoy ustamızın İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You! kitabını hatırlamadan edemiyor insan.
SUHA ÇALKIVİK
Her gün şu başlıklar altında e-postalar yağıyor üzerimize:
“Copy Trading ile tanışın”, “High Level sinerji yaratmaya devam ediyoruz”, “Meet-Up serimizin ikincisini düzenleyeceğiz”, “Oyunda level atlıyoruz”…
Acı olan durum, kanıksadık artık bu ucube dili. Yıllar önce Macaristan’da Debrecen Üniversitesi’ne gittiğimde aynı okulun İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenci olan Macar arkadaşım, “Türkçenin nasıl bir sesi var, merak ediyorum?” dedi. “Belki de dünyanın en güzel şiirleri Türkçe yazılmıştır” dedim ama, Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Nâzım Hikmet’i bilmiyordu arkadaşım. “Shakespeare’den şöyle bir Türkçe tercüme örneği vereyim” diyerek Can Yücel çevirisi ile ezberimdeki 66. Sone’yi okudum:
“Vazgeçtim bu dünyadan,
dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var,
o koyuyor adama”.
(“Tired with all these,
from these would i be gone,
Save that, to die,
i leave my love alone”).
Şiirin bu son dizelerini okumamla birlikte, o tek kelime Türkçe bilmeyen kişi, o kadar duygulandı ki gözleri dolarak “bu nasıl güzel bir dil, nehir gibi akan lirik bir iç sesi var” demişti. Ben de dilimize bu kadar değer verdiği için mutlu olmuş, kendimi şanslı hissetmiştim.
Türkçenin, kullanıldığı geniş coğrafya gereği, çok sayıda dille etkileşimde olup o dillerle kelime alışverişinde bulunması doğaldır. Önceleri Arapça ve Farsçanın çok fazla etkisi olsa da özellikle Tanzimat Dönemi’nde Türkçenin Batı dilleriyle ilişkisi artmış. İspanyolca, Portekizce ve İtalyancadan alıntı kelimeler bir dönem etkisini hissettirmiş, daha sonra diplomatik ve ekonomik ilişkiler gereği, gözde dil Fransızca olmuş. Son yıllarda eğitim-öğretim alanındaki tercihler ve iletişim araçlarının etkisiyle Türkçe, İngilizcenin etki alanına girdi. Dillerin yaşayan birer varlık olarak birbirleriyle etkileşim içinde olmaları kaçınılmaz. Ancak dil, “kendi kendini ayakta tutan canlı bir varlık değildir” denir. Türkçede karşılığı olmasına rağmen kitle iletişim araçlarında o sözcüklerin yerine yaygın şekilde yabancı sözcüklerin kullanımı, dilimizin söz varlığını tehdit ediyor. Ayrıca yabancı sözcüklerin Türkçe yapım ekleriyle kullanımı ise başlı başına önemli bir dil yabancılaşması sorunu yaratıyor. “Blurla-, fiberle-, fiksle-, fonla-, fulle-, likela-, tagle-, trolle, volümle- vb.” örneklerle karşılaşınca Ferhan Şensoy ustamızın İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You! kitabını hatırlamadan edemiyor insan.
Dillerin ölümüne dair yazılan, “evde çocuklara öğretilmeyen bütün diller tehlike altında” cümlesi çok çarpıcıdır. İngiliz dilbilimci David Crystal önümüzdeki yüzyılda bugün dünyada kullanılan dillerin yarısının öleceğini ve buna göre her ay ortalama iki dilin ölmekte olduğunu yazmıştı. Aman bu gidişle Türkçeyi öldürmeyelim!
İlk millî alfabeyi bir kadın yazdı: Fatma Nudiye Yalçı. Hem varlığı hem de yazdığı diğer kitaplar kaybolmuş-unutturulmuş öncü bir aydın. Sosyalist kimliği ve tercüme ettiği kitaplar yüzünden 12 sene hapis yattı; politik yaşamı sırasında ise erkek yoldaşları tarafından sindirilmeye, silinmeye çalışıldı; Bulgaristan’da yokluk içinde vefat etti.
Daha 20’li yaşlarının başında Çabuk Öğreten Elifba isimli eski harfli Türkçe ve Millî Alfabe isimli Türkçe iki alfabe yazan; Türkçe alfabeyi okurlara tanıtan ilk kadın olan Fatma Nudiye Yalçı (1904-1969), cumhuriyetin ilk yıllarının mahir, ilerici kadın yazarları arasındaydı. Ancak bu üretkenliğine rağmen sosyalist kimliği yüzünden “Donanma Davası”nda yargılandı; uzun yıllar hapis yattı; sonrasında ise ismi neredeyse kültür tarihimizden silindi; kitapları kayboldu.
Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nda “mahkûm Melahat” karakteriyle ölümsüzleştirdiği kadın oydu. Fatma Nudiye Yalçı, Nâzım Hikmet’in Erkin gemisinden oda komşusuydu. Erkin gemisinin sintinesinin dibinde, diz kapaklarına kadar ulaşan pisliğin içinde 1938’te aynı gemide mahpusluk etmişlerdi. Kimi zaman Emine Alev’di “mahkûm Melahat” olarak bahsedilen, kimi zaman ise Fatma Nudiye Yalçı: “Koridor. / Mahkûm Süleyman çıktı koridora / mahkûm Melahat’le beraber. / Esmerdi Melahat / Boynu uzundu / ve bir kuş boynu gibi nazlıydı / dudakları kırmızı ve boyasız. / Fakat ayakları çok büyüktü / ve elleri erkek ellerine benziyor.” (…) “Kelepçesiz Melahat / ince kansız bileklerinin hürriyetiyle mağrur / ve ellerini kullanabilmek imkânıyla keyifli / elma yemektedir.”
Fatma Nudiye Yalçı’nın yazdığı Çabuk Öğreten Elifba gibi Millî Alfabe kitabı da bugün bulunmaz, bilinmez, kayıp kitaplar arasında… Millî Alfabe’nin tek nüshası Millî Kütüphane’de gözükmekte; açık kaynaklarda ise neredeyse izine hiç rastlanmamaktadır. İki alfabe kitabından sonra 1932’de Beyoğlu 1931 isimli beş perdelik bir piyesi, Hikmet Kıvılcımlı ile 1935’te kurdukları Marksizm Bibliyoteği’nden çıkan Karl Marks’ın Enternasyonal’i Açış Hitabesi ve Engels’in Marksizm’in Prensipleri çevirileri; Sosyete ve Teknik isimli telif eseri yayımlanmıştı.
Fatma Nudiye Yalçı’dan Hiko’ya (Hikmet Kıvılcımlı’ya) gönderilmiş bir fotoğraf.
Kayıp kitaplar serisine alfabe kitaplarıyla birlikte bu eserler de eşlik etti. Fatma Nudiye Yalçı’nın 1930 sonrası net biçimde şekillenen sosyalist kimliği ve uzun hapishane süreci, kitaplarının üzerindeki bu görünmezliğin ve bulunmazlığın bir nedeni olabilir mi? Yine açık kaynaklarda kitaplarının toplatıldığına dair bir malumat olmasa da otosansür gereği bizzat okuyucuları bu kitapları gizlemek, yoketmek zorunda kalmış olabilirler mi?
Fatma Nudiye Yalçı’yı yeniden hatırlamamızı sağlayan, onun “inkılaba adanmış” yaşam mücadelesini ve unutturulmuş eserlerini yeniden günyüzüne çıkaranların başında, yazar Mehmet Aslan geliyor. Aslan, Fatma Nudiye Hanım hakkında kitaplarda ve internette yayımlanan yazıları biraraya getirerek 2005 Ekim ayında tamamlanan bir dosya yayımladı. Yaklaşık 40 yıldır unutulmuşluğa terkedilen Fatma Nudiye Hanım’a duyulan ilgi böylece biraz arttı; 23 Temmuz 2006 tarihinde onun için ilk defa bir anma toplantısı düzenlendi.
Mehmet Aslan’ın Fatma Nudiye’nin akrabaları ve dönemin siyasi figürleriyle yaptığı çalışmalar, önemli ve bilinmedik noktaların da ortaya çıkmasını sağladı. Onun muhtemelen Nizamettin Nazif’le evlenmesinden sonra kullanmaya başladığı “Nudiye Nizamettin” imzası ile yazdığı çok ilginç bir kitabın daktilo metnine de ulaşıldı: Beyoğlu 1931. Adından da anlaşılacağı gibi, bu piyesin 1931’de Darülbedayi’de sahneye konması planlanmış, ancak bu gerçekleşmemişti. Fatma Nudiye Hanım’ın yaşamını konu alan Yaftalı Tabut piyesi ise yıllar sonra Bilgesu Erenus tarafından kaleme alınacak ve 2021’de İBB Şehir Tiyatroları’nda sahneye konarak izleyiciyle buluşacaktı.
Yine Ahmet Kale’nin 2012’de yazdığı Fatma Nudiye Yalçı Hayatı ve Eserleri kitabı, onun toplum tarafından bilinmesini sağlayan ilk kitap çalışması oldu. Canan Özcan da 2017’de yayımlanan Türkiye Solundan Kadın Portreleri kitabı için “Fatma Nudiye Yalçı: İnkılâba Bütün Bir Ömrünü Veren Kadın” makalesini yazdı, Fatma Nudiye Hanım’ın hayat hikayesi hakkında kimi bilgileri düzelterek yeni güncellemeler yaptı.
Fatma Nudiye Yalçı, Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte.
Fatma Nudiye Hanım 1904’te İstanbul-Kasımpaşa’da doğmuştu. Ailesi 1934’te çıkarılan Soyadı Kanunu ile Yalçı soyadını almıştı. Soyadı Kanunu kabul edilene kadar yazılarında Nudiye Hüseyin imzasını kullanmıştı. İstanbul Üniversitesi’nde felsefe bölümünü bitirdikten sonra o dönemin aydın çevrelerinin toplandığı Resimli Ay dergisine gidip gelmeye başlamış ve bu sırada tanıştığı yazar Nizamettin Nazif ile 14 Mart 1932 tarihinde evlenmişti. Ancak bu evlilik uzun sürmemiş, 1933’te ayrılıkla sonuçlanmıştı. Fatma Nudiye ile ilgili ilk yakışıksız sözlerin de bu dönemde edilmeye başlandığını görüyoruz. Abidin Dino, Nazif’in etrafında çok sayıda kadın olduğu için onlara fazla bir önem atfetmediğini, bu anlamda Fatma Nudiye’ye de yazık olduğunu, neyse ki bir süre sonra onun da bu durumu önemsemediğini ifade etmişti.
Fatma Nudiye, Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte 13 Haziran 1938 günü Donanma Komutanlığı Askerî Mahkemesi’nin kararıyla tutuklanmış; Nâzım Hikmet 20 seneye, Doktor Hikmet Kıvılcımlı 15 seneye, Kemal Tahir 15 seneye, Kerim Korcan 12 seneye mahkum edilirken, Fatma Nudiye Yalçı da 10 sene ceza almıştı. Fatma Nudiye Hanım, 10 senelik ağır müebbet hapis cezasının tamamını yatacaktı. Ancak hapishane yıllarından sonra da devam ettiği siyasi yaşamına rağmen, ismi Nâzım Hikmet, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı adlarının yanında silikleştirilmeye çalışıldı. Kıvılcımlı, Günlük Anılar isimli yazılarında Yalçı’dan bahsederken isim vermeyerek “bana yakın olan kadın”, “…yalnız yayın işlerinde yardımı dokunan Fatma Yalçı adlı kadına karşı da haksız imalarla karşılaştım” ifadelerini kullanmıştı.
Oysa Yalçı, 1954’te kurulan Vatan Partisi’nde de Kıvılcımlı ile birlikte oldukça aktif bir şekilde çalışıyordu ve hatta Haysiyet Divanı Başkanı’ydı. 1957 erken seçimlerine giden süreçte Fatih’te bir mitingde saldırıya uğramış; konuşmasını yaptığı sırada boğazına kırık bir kiremit parçası gelmiş ve yaralanmıştı. Kıvılcımlı, 1957 Kasım ayı sonunda tutuklanırken partinin başına Fatma Nudiye Yalçı’nın geçirilmesini istemiş; fakat Kerim Korcan buna karşı çıkmış; karşı çıkmakla da kalmayarak Yalçı’nın partiden ihraç edilmesini sağlamıştı.
Yalçı, Sosyete ve Teknik kitabının başında “Boş saatlerini değil, inkılâba bütün bir ömrünü veren Hikmet Kıvılcımlı yoldaşa armağanımdır” şeklinde bir ithaf yazmıştı. Ancak bu ithafa ve diğer birçok kanıta rağmen, bu kitabın aslında Yalçı’ya değil de Kıvılcımlı’ya ait olduğuna dair bir dizi tartışma da yapılmıştı. Yalçı’nın eserlerini başkalarına mâletmek, herhalde bu eserleri o dönemde bir kadının yazmış olabileceğine inanamamakla açıklanabilir ki bu durum o dönem için bile oldukça geri sayılabilecek bir bakışaçısıydı.
Fatma Nudiye, Sinop Cezaevi’nde 10 yıl süren bir hapislik döneminden sonra hem düşünceleriyle hem eylemleriyle yine siyasetin içinde olmaktan çekinmedi. 1965’te özgürlüğüne kavuştuğunda ciddi bir guatr rahatsızlığı vardı. FatmaNudiye’nin 1967-69 arası bir dönemde Leipzig’e geldiğini ve bir süre Bizim Radyo’da çalıştığını ifade eden TKP’nin Leipzig’deki kadrolarından Gün Benderli; kendisinin daha sonra Zeki Baştımar ve İsmail Bilen tarafından Bulgaristan’a gönderildiğini belirtiyor. Benderli’ye göre Yalçı’nın gelişi başından beri Baştımar’ı ve Bilen’i rahatsız etmişti. Daha sonra Bulgaristan’a gönderilen Fatma Nudiye Hanım’ın çevirmenlik yaptığını; yeğeni Beklan Algan’a, Varna’da kaldığı misafirhanede sabuna basarak kayıp düştüğü ve öldüğünün söylendiği bildiklerimiz arasında. Fatma Nudiye Yalçı yardımcı ya da hayat arkadaşı sıfatıyla değil, kendi varlığı ve ortaya koyduğu ürünlerle tarih sahnesinde yerini alıyor.
ÇABUK ÖĞRETEN ELİFBA – 1927
Kayıp kitabın tek örneği Princeton Üniversitesi’nde
Tek nüshası Princeton Üniversitesi’nde bulunan Çabuk Öğreten Elifba kitabının kapağı.
Yalçı’nın İstanbul Üniversitesi’nde felsefe bölümünü bitirdiği biliniyor. Fatma Nudiye Hanım henüz 23 yaşındayken eski harfli Türkçe Çabuk Öğreten Elifba kitabını yazıyor. 1927 tarihli bu kitap 64 sayfa olarak Türk Neşriyat Yurdu Maarif ve Şark Kitaphaneleri tarafından basılıyor. Kitabın sağ üst köşesinde “Nudiye Hüseyin” ismi yer almaktadır. Kitabın kapağında iki genç kız kitap okurken görülür. Okudukları kitabın bir yüzünde “Çabuk Öğreten Elifba” diğer yüzünde de “Muallim Nudiye Hüseyin” yazmaktadır. Kitapta eski yazıyla ilk kez okuma öğrenenlere alfabe öğretilmektedir.
Fatma Nudiye Hanım’ın bu kitabı eski harfli Türkçe eserlerin toplandığı Özege Katalogu’nda yer almamaktadır. Bu da pek şaşırtıcı değildir, zira bu eser Türkiye’deki hiçbir kütüphanede bulunmamakta, sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde Princeton Üniversitesi Kütüphanesi’nde bir nüsha olarak görülmektedir.
MİLLİ ALFABE
Harf Devrimi seferberliğive ilk modern alfabe kitabı
Millî Alfabe kitabının kapağı ve içinden sayfalar.
1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun”un kabul edilmesi ve 3 Kasım 1928’de Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesinin ardından Türkiye’nin Harf Devrimi süreci başlar. Kanunun yürürlüğe girmesiyle beraber halkın bütün kesimlerine yeni alfabeyi öğretmek için adeta seferberlik ilan edilir. Bu seferberliğin öncülüğünü de alfabe kitapları yapmaktadır. 1927’de eski harfli Türkçe alfabeyi yazan genç Fatma Nudiye Yalçı, bu kez ilk Türkçe Millî Alfabe’yi yazma görevini üstlenecektir. 25 yaşında Millî Alfabe kitabıyla Türkçe alfabe kitabını yazan ilk kadın da olacaktır.
48 sayfalık kitap, Resimli Ay Matbaası tarafından basılır. Resimli Ay, Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel’in kurucusu olduğu, Nâzım Hikmet, Nizameddin Nazif, Hikmet Kıvılcımlı gibi döneminin sol, ilerici yazarlarının toplandığı bir aydınlar cephesi konumundadır. Daha sonra bu cephenin önemli fertlerinden biri olacak Fatma Nudiye Hanım’ın kitabının Resimli Ay’dan çıkması da tesadüf olmasa gerek. Belki de Resimli Ay çevresiyle tanışmasını ve kaynaşmasını sağlayan da ilk Millî Alfabe’dir.
Millet Mektepleri için okuma kitabı olarak Maarif Vekaleti heyetinin kararıyla okullara önerilen Millî Alfabe’nin modern kadınların ve beylerin bulunduğu kapak resmi de ünlü çizer Münif Fehim imzalıdır. Kitabın içinde alfabe ve harfler tek tek tanıtılmış; basit okuma metinlerine de yer verilmiştir. 1929’un hemen başında çıkmış olacak ki, Milliyet gazetesinin 4 Ocak 1929 tarihli, Cumhuriyet’in ise 11 Ocak 1929 tarihli ilan sayfalarında kitabın reklamına yer verilmiştir.
KIZILBAŞ GÜNLERİM KİTABINDAN
Abidin Dino’da Fatma Nudiye Yalçı
Abidin Dino, Kızılbaş Günlerim’de Fatma Nudiye Yalçı’yla olan bir anısını nakleder. Nudiye Hanım iki jandarma arasında bir mapushaneden başka bir mapushaneye yol almaktadır…
“Boz Mehmet’le yan yana Sansaryan Han’dan çıkıp, Yeni Cami’nin kuşlarını ürkütüp (elbette yaya ve kelepçeli olarak, ikişer jandarma eşliğinde), hınca hınç Kadıköy vapuruna nasıl bindiğimizi, Haydarpaşa Garı’na nasıl indiğimizi, hele ondan sonraki yolculuğu anlatacak değilim. Derken, iki jandarma arasında Nudiye Hüseyin’e rastlamayalım mı? Ne garip şey, üzülmedense seviniyor insan tutuklu bir tanıdığa rastlayınca! Tren başında anlaşıldı ki, Nudiye ile beraber yolculuk edeceğiz. O yüzden sevinçli o da! (İnsanoğlu nelere sevinmiyor ki!)
(…)
Nudiye Hüseyin’i, tâ 1930’ların başından beri tanırdım. Babıâli’de eli kalem tutan, güzel, kalender bir kadındı. Bir ara, bir yandan Nudiye, bir yandan sıkılgan, süslü, minnacık Suat Derviş, Nizamettin Nazif’e âşık olmuşlardı. “Deli Nizam” bir fırtına, Karadavud’un yazarı, Arif Oruç’un Yarın gazetesini (rekor kırarak) 50.000 sattırmayı başarmış ünlü bir gazeteci. Önceleri, 1920’lerde, Nâzım’ın, Moskova arkadaşlarından, sonra yolları ayrılmış. Nizam yakışıklı, bağırtkan, kadınlara pabuç bırakmaz, dediği dedik, kestiği kestik bir kara belâ; “kadın kısmından” başı ağrıyınca, kahkahalar atarak hepsini kovar, merdivenlere kadar kovalar, nasıl olsa sürüsüne berekettir ona göre: “Kuyruğa girsinler!” Nudiye’ye biraz yazık olmuştu ama, bir süre sonra boş vermişti bu işe. Trende olan bitenleri, konuşulanları ve nihayet Çerikli adında yitik bir istasyonda, iki jandarma ile nasıl indiğimizi anlatacak değilim ama, vagon penceresinden Boz Mehmet’le Nudiye’nin el sallamasını anlatmamak olmaz, çünkü biraz zor bir el sallayıştı bu.
Fatma Nudiye Yalçı üzerine araştırmalar yapan Mehmet Aslan, “Fatma Nudiye Hanım’ın Peşinde” makalesinde Nudiye Hüseyin’in hangi cezaevine gittiği sorusunun peşine düşer ve yanıtını şöyle verir: “Anlaşıldı, Abidin Dino Mecitözü’ne, Boz Mehmet de Mucur’a gidiyor. Peki, Nudiye Hanım nereye gidiyor? Tahmin etmek zor değil. Türkiye Demiryolları Haritası’nda Çerikli istasyonundan sonra Yerköy’e geliniyor. Yerköy’den ayrılan karayolu da önce Kırşehir’e, sonra Mucur’a devam ediyor. Demek ki, Fatma Nudiye Hanım 1942 yılı sonlarında mahpusluğunu Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın bulunduğu Kırşehir’e nakletmiştir. Bu, şimdiye kadar bu kesinlikte kanıtlanamayan bir bilgi idi”.
Türkçede virgüle benzeyen ilk işaret 14. yüzyılda Şeyyad Hamza’nın Yusuf ve Züleyha mesnevisinde mısralar arasında kullanılmış olmakla birlikte, noktalama işaretleri Tanzimat dönemine kadar süsleme amaçlıdır. Köken Yunancadan, kelime Fransızcadan.
SUHA ÇALKIVİK
Virgül “her bütüne meydan okur”. Virgülün unutuluşu, kimi cümlelerde anlam bulanıklığına neden olur. Diplomatik metinlerde bir virgül yüzünden uluslararası krizler bile doğabilir. Kısacık bir cümlede virgülün yeri değiştirildiğinde anlam kayması meydana gelebilir. Yazı dilinde virgül, dilin cümle içerisindeki seyrine yön vererek bilgi akışını ve odaklanmayı denetleyen fonolojik bir belirleyicidir. Virgül, konuşma dilindeki yarım durakların yazı dilindeki karşılığıdır.
Türkçede virgüle benzeyen ilk işaret 14. yüzyılda Şeyyad Hamza’nın Yusuf ve Züleyha mesnevisinde mısralar arasında kullanılmış olmakla birlikte, noktalama işaretleri Tanzimat dönemine kadar süsleme amaçlıdır. Şemsettin Sami’nin Türkçede noktalama işaretleri hakkında bilgilere yer verdiği Usûl-i Tenkit ve Tertip adlı eserinde virgüle karşılık olarak “fasıla” yazılır ve 16 madde ile kullanım yerleri sıralanır; Hakkı Baha’nın Usûl-i Tenkit adlı eserinde ise 35 madde ile yerleştirme kuralları belirlenmiştir. Tanzimat dönemi metinlerinde “ve”, “ki” bağlaçlarından önce ve sonra virgül kullanılması Fransızca imlanın etkisine bağlanabilir.
Virgül kelimesinin kökeni Fransızca. Diğer Batı dillerinde ise Yunanca kökenli “comma” olarak geçiyor. Çoğu Fransızca olan noktalama terimlerinden bazıları (virgül, parantez, apostrof ) dilimizde uzun zaman olduğu gibi kullanılmış; sonraları virgül dışında neredeyse tümü günümüze kadar Türkçeleştirilmiş ama “virgül” terimi hiç terk edilmemiştir.
Temel eğitimde öğrencilerin noktalama işaretleri arasında noktalı virgülden sonra en çok yanıldıkları işaret virgüldür. Oysa bazı edebî metinler üzerinden noktalama işaretlerinin kullanım yerleri bulmacalı ve eğlenceli bir dille aktarılabilir. Oğuz Atay’ın “Ne Evet Ne Hayır!” adlı öyküsü, virgül kullanılmaması ile biricik bir metindir:
“Bütün problemleri ele alarak uzun bir araştırmalardan en ince teferruatına kadar iğneden ipliğine kadar düşündüm ele aldım niyetimi gayet ciddi kurdum (bazı yerlerde virgül koymak gerektiğini hissediyorum, fakat nedense bunu yapmak elimden gelmiyor)”
Virgülün şiirimizde başka bir yeri vardır.
İlhan Berk virgüle düşkündür:
“Salt duruşuyla vardır virgül, duruşunu, bir onu öne sürer, onu önerir bir:
– BÖYLE VARIM!
Der gibidir. Yani hep baş aşağı, hep uysal, alımlı, güvenli, kardeş. Gerçi duruşunu ters yüz ettiği, başkaldırdığı olur ama o durumda da yine o duruşu öne geçer: yalın, kusursuz, güzel.”
Ülkü Tamer’in Virgülün Başından Geçenler kitabını Cemal Süreya, “ironinin altındaki katıksız sevinç” diye nitelemiştir. Ülkü Tamer kitabına dair şu yorumu yapar: “Virgül, noktalama işaretlerinin en alçakgönüllüsüdür. Böbürlenmelerden, caka satmalardan hoşlanmayanların simgesi.” Ülkü Tamer hayata veda ettiğinde ardından şu mesaj yayımlanmıştı: “Şiirin de virgülün de boynu bükük kaldı.”