Kategori: Edebiyat Tarihi

  • Türkiye’nin vefakar dostu İstanbul’un eskimeyen ruhu

    Türkiye’nin vefakar dostu İstanbul’un eskimeyen ruhu

    1923 Haziran’ında 73 yaşında ölen Pierre Loti, gençliğinden itibaren defalarca geldiği Türkiye’ye âşık, müstesna bir romancıydı. Onun özellikle İstanbul’da yaşadıkları, yazdıkları ve bıraktığı izler; Osmanlı döneminin sonlarından istiklal mücadelesi veren bir millete koşulsuz destek verilmesine ve yürekten bir sevgiye uzanır.

    İkisi de deniz subayı, iki Fransız yazarın Türklere ve İstanbul’a sevgisini unutamayız: Louis Marie Julien Viaud / Pierre Loti (14 Ocak 1850-23 Haziran 1923) ve Claude Farrère (1876-1957). Aralarında kuşak farkı olsa da Türklere sevgilerini, Türk kültürüne hayranlıklarını, özgürlük ve egemenlik haklarımıza saygı gösterilmesini en zor günlerimizde dünya kamuoyuna duyurarak bağımsızlığımızı savunmuşlar, evrensel kamuoyuna Türkleri ve Türk kültürünü tanıtırken kendi kültürlerine de eserler kazandırmışlardır.  

    Türkiye'nin vefakar dostu
    Fransız deniz subayı Julien Viaud yazar olduktan sonra Pierre Loti adıyla tanındı. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    23 Haziran 2023 tarihi, Pierre Loti’nin ölümünün 100. yılı. İstanbul’da silinmez izleri olan, kitapları, anıları okunan-anlatılan bu aydın-ozan için Türkiye ve Fransa kültür çevrelerinin bir “Pierre Loti Yılı” gündeme getirmeleri beklenir.

    Biz Loti’yi bir zamanlar Hasköy’de, Çemberlitaş’ta, Eyüp’te, “Bizden biri olmuştu” denebilecek izlerinden, en çok da ilk romanı; Hasköy’deki kira evinde yazdığı Aziyade’deki anılarından, Eyüp’teki kır kahvesinden, Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul ve Pierre Loti adlı, fotoğraflar da içeren eserinde anlattıklarından tanırız.

    Pierre Loti’yi anarken onunla birlikte, Türklerin son zor dönemi Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk ulusuna destek veren, Loti gibi asker kökenli Fransız yazar Claude Farrère’i de anmak gerekir. Bu ikilinin adları, tarihî İstanbul’un iki önemli caddesinde yaşatılıyor sadece: Piyer Loti Caddesi, Klod Farer Caddesi…

    Kendi ülkesi Fransa’da bahriye subayı iken adı Julien Viaud imiş ama Piyer Loti olarak tanınmayı tercih edermiş. Bu müstearın (takma ad) subay kimliğiyle karıştırılmasını da onaylamaz, “Siz Julien Viaud değil misiniz?” sorusuna yanıt vermezmiş. Loti’nin Türklerle ilk teması ve ilk aşkı, 1870’lerde genç bir deniz subayı olarak ayak bastığı, Avrupa kıtasının en batıdaki limanı Selânik’tedir. Orada tanıyıp sevdiği kız da, adını anı-roman içerikli ilk kitabına verdiği Çerkes güzeli Aziyade olmuş.  

    Türklere ve Türk kültürlerine ısınışı daha sonraki gelişlerinde İstanbul’dadır. Buradaki bütün temaslarını anlattığı kitap ve yazılarında, hayranlıktan da öte “âşıkane” melankolik bir duygusallık vardır. Onun bu yaklaşımı, Avrupa devletlerinin Doğu uygarlıklarına ve Türk dünyasına sömürge ve düşman gözüyle bakışlarına da bir reddiyedir. Şiirsel nesir içerikli eserleri Fransa’da yankı bulur. 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında Fransa’nın Türkiye’ye dostane yaklaşımında Pierre Loti eserlerinin etkisi tartışılmaz.

    Bu bakışla duygusal birkaç cümle yazmak gerekiyor: İşgal ordularının İstanbul’u boşaltma kararı aldıkları, Lozan Antlaşması’nı imza aşamasına geldiği 1923 yazında, Loti de C. Farrère’in yorumuyla: “Cami, mezarlık detayları, şark köşeleri ile dolu odasında ölmeye hazırlanıyormuş!” Şu hâlde onun son günlerinin  Türklerin kurtuluşu haberleriyle çakışması, “müsterih” öldüğüne yorumlanabilir. 

    SELAM, ŞÜKRAN VE HEDİYE

    Mustafa Kemal’den ünlü yazara övgü

    Millî Mücadele’nin kritik bir evresi olan 1921’de, Yunan kuvvetlerinin Gediz Irmağı’nı geçtiği günlerde, Loti’nin Türkleri destekleyici mektubu ve Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı orduda ve kamuoyunda heyecan uyandırır. Yine 20 Ekim 1921’de Türkiye-Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın  gündeme gelmesinde Loti ve Farrère’in girişimleri vardı. Mustafa Kemal Paşa bu samimi dostluk çabaları için Loti’ye yazdığı mektupta Türk milletinin kendisine selam ve şükranını bildirirken, TBMM adına da özel dokunmuş bir Türk halısı gönderilmişti. 

    Mustafa Kemal’in mektuptaki “Tarihin en karanlık günlerinde sihirli kalemiyle daima Türk milletinin hakkını teyit ve müdafaa etmiş olan büyük üstad için Türk Milletinin beslediği derin ve sarsılmaz muhabbet hislerine, İstiklâl Mücadelesinde şehit düşen erkeklerimizin yetim bıraktığı kızlarımız tarafından gözyaşları arasında dokunan bu halı şahitlik edecektir” cümleleri, içten ve dokunaklıdır (Sadi Borak, Atatürk’ün Özel Mektupları, Varlık Yayınevi, 1970).

    FARRÈRE’İN SON ZİYARETİ

    Bir çift göz: Aziyade’nin hayali

    Pierre Loti’nin 23 Haziran 1923’te ölümü üzerine, dostu Claude Farrère onu son ziyaretini çok kuvvetli satırlarla anlatmıştı:

    “… Seyahata olan büyük iptilâsına rağmen son günlerini geçirmek için ecdadından kalma eve çekilmiş, orada tam bir inziva içinde ve şark seyahatlarından getirdiği hatıralarla dolu köşesinde kendisine kat’i darbeyi vuracak olan ölümünü beklemişti… Loti’nin son günlerini bir hayal dolduruyordu. O da uzaktan müphem bir surette insan şekli alır gibi, başı ve omuzları olan çiçekli yahut sarıklı mezar taşları arasından bakan gayet mahzun bir çift gözün, Aziyade’nin gözlerinin, ona ‘ruhum senindir Loti’ der gibi oluşudur”. 

    İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI

    Şinasi Hisar’ın kaleminden ünlü yazarlarımızın Loti hakkında düşünceleri

    İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI

    Tevfik Fikret Piyer Loti’den bahsederken hem hayran oluyor, hem hakkında isyan ediyordu. “Kalem değil bir sihirle yazıyor” diye medh ediyor, fakat o zamanın mutaassıpları kadar mutaassıp oluşuna kızıyordu. 

    Yahya Kemal Piyer Loti’nin İstanbul hatıralarına ait kitabından bahsederken tıpkı Tevfik Fikret gibi “Loti’ninki sanat namına bildiğimiz şeylerden hiçbiri değil, büyüdür” diye metih ediyor, fakat basit bir görüşme kurbanı olarak, İstanbul’un iç mahallelerinde, camilerinde, mezarlıklarında gezinen bu mucizevi şairi en değme medenilerimiz tanımıyorlar; yeni nesil de bizim küflerimizi sevmekle Loti’nin bizimle eğlendiğini zannediyordu. 

    Halid Ziya ise şöyle yazıyordu: “Ben onun yalnız Türklüğe dost sıfatıyla değil, Fransız edebiyatının en büyük mefahirinden biri olması itibariyle meftunu idim. Bütün zamanlarını öyle bir meczubiyetle okumuş, tatmış idim ki, bugün, her şeye karşı meclub olabilmek istidadı sönmüş olmakla beraber hâlâ eserlerinden kalan intibalar ruhumda intizar etmektedir. O güne kadar bu adamı ne uzaktan ne de yakından görmemiştim ve hakkında bana kadar gelen tenkit mırıltılarının müeyyidesini bulmak korkusu ile ona temas etmekten de çekinmiştim. O gün sarayda görünce bu korkum tahakkuk etti. Onun, boyunun kısalığını daha saklamak için yüksek ökçeler, benzinin uçukluğunu örtmek için bir kadın gibi boyalarla görünce bu garip ve gülünç kıyafet bende eserlerinden alınan meftunâne hazzın üzerine bir sis perdesi germiş olmasın diye hemen kaçtım”.

    Ahmet Hamdi Tanpınar bir makalesinde Piyer Loti hakkında hem muhabbetsizliğini hem de muhabbetini yanyana ifade etmiş: “Loti nereye giderse oranındır. Çin’de Çinli, Madam Krizantem memleketinde Japon, Hint’de İngiltere’nin varlığını yadırgatacak ve Hintli ve Türkiye’de Aziyâde’nin âşığı bir Türk, hem de hâlis Türk’dür!”

  • Ölümünün 99. yılında ‘rüyaların mantığı’yla Kafka

    Ölümünün 99. yılında ‘rüyaların mantığı’yla Kafka

    Esas şöhretini ölümünden 22 sene sonra, 2. Dünya Savaşı ertesinde kazandı. Bunun arkasında yaşarken eserlerinin yayımlanmasında kendisine destek olan en yakın dostu Max Brod vardı. Kız kardeşleri toplama kamplarında öldürüldü. Hem Naziler hem komünistler tarafından sansüre uğradı. 20. yüzyıl edebiyatının çığır açan yazarı…

    Almanca dilinin en çok okunan yazarlarından Franz Kafka, 1883’te Avusturya-Macaristan İmpara­torluğu’nda, Prag kentinde doğ­du. Eserlerini rüyaların mantığıyla yazan Kafka, 20. yüzyıl modern edebiyatının çığır açan öykü ve romancısı oldu. Yaşadığı zamanda edebiyat çevrelerinde tanınsa da esas şöhretini ölü­münden 22 sene sonra, 2. Dünya Savaşı ertesinde kazandı. Bunun arkasında yaşarken eserlerinin yayımlanmasında kendisine destek olan en yakın dostu Max Brod vardı. Brod, Kafka’nın geride bıraktığı yazmaları imha etme vasiyetine uymamış ve onları yayımlamıştı.

    kafka1
    Stach’a göre Kafka’yı tanıyan 15 kişiden 4’ü onun gözlerini “siyah”, dördü “gri”, üçü “mavi”, üçü “kahverengi” olarak tanımlamıştı. Pasaportunda ise gözleri “koyu mavi-gri” olarak belirtilmişti.

    1. Depresif değildi.

    Espriliydi, kadınlarla ilişkilerinde başarılıydı Kafka, her ne kadar içine kapalı bir karakter olarak bilinse de (belki de romanlarının bazı kısımlarındaki otobiyografik özelliklerden dolayı), özellikle arkadaş ortamlarında zekası her hâlinden belli olan, esprili biriydi. Kadınlarla rahatlıkla ilişki/iletişim kurabiliyordu. Yazıları ve mektupları okunup analiz edildiğinde kendi iç dünyasında cinsellikle ilgili korku ve çekinceleri olduğu görülse de aslında hayatı yaşamayı seven bir kişiydi. İkisi aynı kişiyle (Felice Bauer) olmak üzere üç defa nişanlandı. Hatta Brod’un ve biyografi yazarı Reiner Stach’ın kanıtlanamayan iddiasına göre, Bauer’le ilişkisi sürerken sevgilisi Margarethe Bloch’tan bir çocuğu bile olmuştu. Kendisini fiziksel olarak çekici buluyordu; bunda çocukken sporla çok ilgilenmese de ilerleyen yaşlarında yüzme, kürek ve biniciliğe merak salması etkili olmuştu.

    2. Evrak-ı metrukesi dava konusu oldu

    Max Brod, 3. Reich’ın Çekoslovakya’nın tümünü işgal etmesiyle olacakları öngörmüş ve dostu Kafka’dan kalan tüm elyazmalarıyla mektupları yanına alarak 1939’da Britanya mandasında bulunan Filistin’in Tel Aviv kentine göçetmişti. Brod, bunları 1947’de sekreteri Ilse Esther Hoffe’ye hediye etmişti. 1968’de ölümünden önce yazdığı vasiyetinde, Kafka’nın Hoffe’de bulunan tüm evrak-ı metrukesinin ileride edebî ve bilimsel olarak incelenmek üzere Kudüs’teki İbrani Üniversitesi Kütüphanesi’ne veya Tel Aviv Şehir Kütüphanesi’ne verilmesini şart koşmuştu. Hoffe ise Kafka’nın mektuplarını, kartpostallarını başkalarına satmıştı. Önce Bir Savaşın Tasviri eserinin elyazması satışa çıkarılmış; 1988’de ise Dava eserinin elyazması Sotheby’s’deki açıkartırmayla o zamanın parasıyla 3.5 milyon Alman markı karşılığında verilmişti (bugün Almanya’da Marbach Edebiyat Müzesi’nde sergilenmekte).

    Hoffe, geride kalan elyazmalarını ise kızları Eva ve Ruth’a vermişti. Annelerinin 2007’deki ölümünden sonra Eva ve Ruth, Brod’un vasiyetine rağmen bunları Marbach Edebiyat Müzesi’ne satmaya çalışırken mahkemelik oldular. İsrail, Almanya ve İsviçre’de süren mahkemeler sonucunda, vasiyete uygun olarak elyazmalarının İsrail Ulusal Kütüphanesi’ne verilmesi uygun görüldü. 2016’da İsrail’deki üst mahkeme kararı onadı ve kardeşler (ve varisleri) tüm veraseti buraya devretti.

    Franz Kafka Mektuplar
    Franz Kafka, yayımlanmış veya yayımlanmamış tüm edebî mirasını dostu Brod’a bu mektupla bırakmıştı.

    3. Eserleri hem faşist hem sosyalist rejimler tarafından yasaklandı

    1920’li yıllarda Kafka’nın eserleri edebiyat çevrelerinde belli bir bilinirliğe ulaşmıştı. 1933’ten sonra ise Naziler bu eserleri zararlı ve istenmeyen yayın olarak tanımladı ve yasakladı. Hatta Kafka’nın kitapları, Hitler rejiminin önayak olduğu toplu kitap yakma eylemlerinde yakıldı. Nazi Almanyası ve işgal ettiği topraklardaki (doğduğu topraklarda kurulmuş olan Çekoslovakya da işgal edilmişti) bu yasak 1945’e kadar devam etti.

    2. Dünya Savaşı sonrası, eserleri bu defa Çekoslovakya’da iktidarda olan Komünist Parti tarafından dekadan/yozlaşmış bulundu ve tekrar yasaklandı! Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde de Kafka’nın eserleri “yozlaşmış burjuva edebiyatının bir parçası” olarak değerlendirilmekteydi ve “geçici bir burjuva modası” olarak görülmekteydi.
    SSCB’de Kafka konusundaki “gevşeme” Stalin’in ölümünden sonra başladı. 1959’da Kafka üzerine Inostrannaia literatura dergisinde uzun bir makale yayımlandı ve aynı sene Ilya Ehrenburg, Kafka’nın eserlerini “faşizme karşı bir ön uyarı” olarak değerlendirdi.
    1963’te Çekoslovakya’da Liblice Sarayı’nda yapılan ve Kafka’yı doğduğu topraklarda tekrar tanıtmayı amaçlayan Kafka Konferansı; dört yıl sonra yaşanacak Prag Baharı’ nın kıvılcımını çakacaktı; zira bu konferans, Marksist literatürdeki emeğe yabancılaşma kavramını Kafka üzerinden tartışırken, edebiyat-siyaset ilişkisini de yeniden değerlendiriyordu. SSCB’nin 1968’te Çekoslovakya’ya askerî müdahelesi sonrası, Kafka konusunda Doğu Bloku’ndaki sansür tekrar yürürlüğe girdi.

    4. Tüm kardeşleri Nazi rejiminin kurbanı oldu

    Kafka, Prag’da Almanca konuşan Yahudi bir ailede doğmuştu. Bu ailenin ilk çocuğuydu; erkek kardeşleri küçük yaşta ölmüş, üç kız kardeşi Gabrielle, Valerie ve Ottilie ise onunla beraber büyümüştü. Kafka 1924’te veremden öldü. Kız kardeşleri ise Çekoslovakya’nın tamamı Naziler tarafından ele geçirildikten sonra soykırıma kurban gittiler. Gabrielle ve Valerie muhtemelen Chelmno imha kampında, Naziler tarafından öldürülmüş; Ottilie ise önce Theresienstadt’a (Terezin) sürülmüş, orada çocuklara bakıcılık yaparken Auschwitz’e götürülerek katledilmişti.

    Ölümünün 99. yılında Kafka
    Kafka’nın ölümünden sonra geriye kalan elyazmaları Max Brod’a, ondan da Brod’un sekreteri Esther Ilse Hoffe’ye kalmıştı.

    5. Brod, Kafka’nın eserlerini derleyip tamamlamıştı

    Max Brod, Kafka’nın en yakın dostu olduğu gibi aynı zamanda yayıncılık konusunda tecrübeliydi, kendisi de başarılı bir yazardı. Kafka vasiyetinde, tüm yayımlanmamış veya yayımlanmış edebî mirasını imha edilmek üzere ona bırakmıştı. Brod’un onun en yakın dostu olarak bunu yapıp yapamayacağı konusu ya da edebî mirasın imha edilmesi konusundaki sorumluluğun -etik olarak- okurlara mı yoksa Kafka’ya mı karşı olması gerektiği sorunsalı üzerine tartışmalar hâlâ devam etmektedir.

    Brod’un Kafka’nın elyazmalarını ölümünden sonra imha etmek şöyle dursun yayımlaması ise basit bir sürecin sonunda gerçekleşmedi; zira Kafka’nın üç önemli romanı, Dava (1925), Şato (1926) ve Amerika (kitabın bu ismi Brod tarafından seçilmiştir, kitabın taslaklardaki ismi Kayıp’tır – der Verschollene), dağınık şekilde başka yazıların arasında ve numaralandırılmadan farklı defterlere/kağıtlara yazılmıştı. Ayrıca bu romanların bölümleri de sıralanmamıştı ve kimi kısımları Kafka tarafından tamamlanmadan bırakılmış vaziyetteydi.

    Max Brod tüm bu parçaları biraraya getirmiş, sıraya dizmiş ve yarım kalan bölümleri de kendi tamamlayarak yayımlayabilmiştir. Bu romanların dışında Kafka’nın mektuplarının büyük kısmı da yine Brod tarafından hazırlanıp yayımlanmıştır.

  • Hayatında ve satırlarında kaybolan geçmişin peşinde

    Hayatında ve satırlarında kaybolan geçmişin peşinde

    Defalarca İstanbul’a gelen Pierre Loti,  kendi ifadesiyle “hiç farkına varmadan giderek Türkleşiyor”, kendi yurduna beslediği coşkulu sevgiyi Türkiye için de hissediyordu. 5. defa Türkiye’ye gelişinde (1903) yaşadığı karmaşık ilişkiler ünlü romanı Les Désenchantées’ye (Gönül Kırgınları) ilham verecek ve kitap büyük bir başarı kazanacaktır.

    Pierre Loti, Fransız donanmasına bağlı gemilerde aldığı görevler sayesinde çeşitli ülkeleri tanıma fırsatını buldu; Türkiye bunlardan biridir. Büyük yakınlık duyduğu Türkiye’ye giderek bağlandı ve burayı ikinci yurdu saydı. Öyle ki, Balkan Savaşı sırasında, 1. Dünya Savaşı sonrasında Sèvres Antlaşması ile Türkiye haritadan silinmek istendiği sırada sesini yükseltti; durmadan, yılmadan Türkiye’yi savundu.

    Loti 1870’te asteğmen olarak katıldığı uygulama gezisi sırasında İzmir’e gelmişti. 

    Pierre-Loti-devant-la-tombe-dAzyiade-en-1905
    Pierre Loti on yıl aradan sonra 1887’de geldiği İstanbul’da büyük aşkı Aziyade’yi aradı ama öldüğünü ve Topkapı Mezarlığı’na defnedildiğini öğrendi. Sevgilisini arama öyküsünden bir de yapıt çıkaracaktı: Doğu’daki Hayalet.

    Günlüğüne düştüğü notlara göre şehir onda üstünkörü bir izlenim bırakmıştır. Türkiye’ye bir sonraki gelişi 1876’dadır. Aradan geçen sürede Tahiti’ye sonra Senegal’e gitti. Tahiti’de Kraliçe Pomare’nin nedimeleri ona sonraları yapıtlarını imzalayacağı tropikal bir çiçeğin adını taktılar: Loti. Senegal’de düş kırıklığıyla biten bir aşk yaşadı. Teğmenliğe yükseldi, Paris dergilerinde desenleriyle süslediği röportajları yayımlanmaya başladı. 1876’da Fransa ve Almanya’nın Selanik konsoloslarının öldürülmesi üzerine Batılı güçler tarziye talebinde bulundular ve gözdağı vermek amacıyla Selanik’e çok uluslu bir donanma gönderdiler. Teğmen Julien Viaud’nun görevli olduğu Fransız savaş gemisi bu donanmanın bir parçasıydı.

    Loti Selanik’te dolaşırken, dövüşen iki leyleğe bakmak için durunca, tesadüf bu ya, Aziyade ile gözgöze gelir. Aziyade yaşlı tacir Abidin’in 4 hanımından biridir; iki gencin dostları, hizmetçileri araya girer, gizli buluşmalar ayarlanır. Bir gönül eğlencesi gibi başlayan ilişki giderek tutkulu bir aşka dönüşür. Julien beklenmedik bir emirle İstanbul’daki Fransız karakol gemisine atanır ve Selanik’ten ayrılıp İstanbul’a gelir. Osmanlı başkentinde ilk kalışı 1 Ağustos 1876’dan 17 Mart 1877’ye kadar sürecektir. 

    Viaud önce Beyoğlu’nda sapa bir yerde Haliç’e ve Tarihî Yarımada’ya bakan bir eve yerleşti. Tanıştığı bir Ermeni din adamından ilk Türkçe derslerini aldı. Gönlünce yaşıyor, hayatın tadını çıkarmak istiyordu. Giderek Türk âdetlerini benimsemeye, kaftan giymeye, nargile içmeye başladı. Daha sonra Eyüp’te bir eve taşındı. Kısa sürede mahalle halkının tanıdığı, sevdiği bir insan oldu. Bu arada Aziyade’nin kocası tacir Abidin, evini Selanik’ten İstanbul’a taşımıştır. Aziyade kocasının sık sık iş yolculuklarına çıkmasını fırsat biliyor, gelip Eyüp’te kalıyordu. Viaud kendi deyişiyle “hiç farkına varmadan giderek Türkleşiyor”, kendi yurduna beslediği coşkulu sevgiyi Türkiye için de hissediyordu. 

    Julien Viaud’nun 1877 Rus Harbi’nden önce İstanbul’dan ayrılmasıyla bu aşk da son bulur. Abidin tüm olup bitenlerin farkına varır, hanımıyla ilgilenmez olur; evin kuzeye bakan bir odasına kapanan Aziyade zamanla hasta düşer ve ölür. Viaud ise geçmişin özlemiyle kıvranır ve sürekli tuttuğu günlüğünden hareketle bir roman yazar: Aziyade. Roman hiç ilgi görmez. 1 yıl sonra La Nouvelle Revue’de tefrika edilen Le Mariage de Loti ise büyük yankı uyandıracaktır. 

    MISIR TANRISI OSIRIS KILIGINDA
    Mısır seyahatlerinden birinde Mısır Tanrısı Osiris pozu veren Pierre Loti.
    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Pierre Loti bu hadiseden 10 yıl sonra ikinci defa İstanbul’a gelir. Artık üsteğmenliğe yükselmiştir ve ünlü bir yazardır. Romanya Kraliçesi Elizabeth, edebiyat dünyasındaki adıyla Carmen Sylva’nın çağrısına uyareak Bükreş üzerinden İstanbul’a gelir. Amacı, gençlik günlerinin üzerini örten külleri deşmek, Aziyade’nin öldüğünden emin olmaktır. İstanbul’da kaldığı 3 gün boyunca Aziyade’nin akıbetini araştırır. Beklenmedik gelişmelerle dolu bu arayış mezarlıkta son bulur. Aziyade’nin mezarı bundan böyle İstanbul’a her gelişinde ziyaret edeceği kutsal bir yer olacaktır. Mezarın yerini arayışının öyküsünden yeni bir yapıt çıkar: Fantôme d’Orient (Doğu’daki Hayalet).

    1890’da Romanya’ya yaptığı ikinci bir yolculuktan dönerken yine İstanbul’a uğrar ve 4 gün kalır. Sultan 2. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’nda verilen yemeğe davet edilir. Bu yolculuktan çıkan yapıt ise Constantinople en 1890’dır (İstanbul 1890). Kutsal Topraklar’a yaptığı yolculuğun ardından Fransa’ya dönerken yine İstanbul’a uğrar. Loti Türkiye’ye bu dördüncü gelişinde Fransız elçisiyle birlikte Bursa’yı ziyaret eder. Bu yolculuğunu La Mosquée Verte’de (Yeşil Cami) anlatır. 

    1903’te İstanbul’daki Fransız elçiliğine bağlı karakol gemisi Vautour’a komutan atanır, 53 yaşındadır ve romancı olarak ününün doruğundadır. Beşinci defa Türkiye’ye gelmiştir. Resmî görevlerinin yanısıra ilk gençlik yıllarında olduğu gibi başında fes, elinde tesbih tek başına sokaklarda dolaşır. Derken görünüşte genç bir Türk kadınından gelen bir mektup, bu dingin yaşamı altüst edecektir. Müslümanlığı seçmiş bir Fransızın torunları olan iki kız kardeş Zennur ve Nuriye, bir inceleme gezisi amacıyla İstanbul’da bulunan arkadaşları Fransız gazeteci Marc Hélys ya da gerçek adıyla Marie Amélie’yle birlikte Loti’ye bir mektup yazarlar; çok sevdikleri yazarı yakından tanımak amacıyla randevu isterler. Buluşmaya gelirken yüzlerini peçeyle örten 3 genç kadın, Loti’nin içtenliğinden çok etkilenir. Buluşmalar birbirini izler. Üç genç kadın yazacağı bir romanla genç Müslüman kadınının özgürleşme davasına katkıda bulunması yolunda Loti’yi etkilemeye çalışırlar. Marc Hélys’in Loti’nin ölümünden sonra Le secret de Désenchantées’yi (Gönül Kırgınlarının Sırrı) yayımlamasıyla bu ilişkiler ortaya çıkacaktır. Öte yandan Loti’nin yaşadığı bu karmaşadan çıkardığı ünlü romanı Les Désenchantées (Gönül Kırgınları) büyük başarı kazanır. 

    Emekliye ayrılan Loti, 1910’da 6. defa İstanbul’a gelir ve 9 hafta kalır. Birkaç gün Kandilli’deki yalıda Kontes Ostrorog’un konuğu olur. Ne var ki Loti, Tarihî Yarımada’da bir evde kalma konusunda ısrarlıdır. Genç bir subay evini ona kiraya vermeye razı olur (Çemberlitaş Divanyolu’ndaki bu ev, Ostrorog yalısı dışında Loti’nin İstanbul’da kaldığı evler içinde bugün de yerinde duran tek evdir. 20 Temmuz 1336 (20 Temmuz 1920) tarihli İleri gazetesinin haberine göre, binaya Pierre Loti’nin bu evde kaldığını belirten Fransızca ve Türkçe bir mermer levha asılmıştır. Levha bugün hâlâ yerinde durmaktadır). Kısa süre sonra hastalanan Loti hastaneye kaldırılır. Taburcu olduktan sonra Fransa konsolosunun yazlık konutunda uzun bir nekahet dönemi geçirir. 

    Bir daha İstanbul’a dönmeyeceğini düşünen Loti 1913’te bir defa daha şehre gelir; 15 Ağustos’tan 17 Eylül’e kadar kalır. Bu son ziyaretinde Osmanlı Devleti’nin resmî konuğudur ve “kara gün dostu” diye anılır; çünkü 1911 İtalya ile Trablus Savaşı, sonra 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında Türkleri savunmuştur. Bu gelişinde Edirne’yi ve Trakya’daki savaş alanlarını ziyaret eder. Kendisi için özel olarak hazırlanmış bir evde ağırlanır ve 17 Eylül 1913’te İstanbul’dan imparatorluk töreniyle uğurlanır. İstanbul’a son iki yolculuğunu anlatan Suprêmes Visions d’’Orient (Doğu Düşleri Sone Ererken) sağlığında çıkan son kitabıdır.

  • Eyüp’te öz yuvasında Saray’da sultanın sofrasında

    Eyüp’te öz yuvasında Saray’da sultanın sofrasında

    İktidar ve padişah, Loti için ilahi ve kutsal bir yapıdır. Öte yandan saltanatın sarayları, imparatorluk camileri, kimi zaman azametin ve göz kamaştırıcılığın simgesi olur; ama aynı Loti, Eyüp’te halkın arasına girince kendisini evinde hisseder ve bu mekanlar onun “Doğulu ruhuna” fazlasıyla hitap eder. 2. Abdülhamid sofraları ve İstanbul sokakları…

    Doğu, Batılılar için yüzlerce yıl olumsuz ve ümitsiz gözlerle bakılan bir coğrafya olarak hem merak konusu olma özelliğini sürdürmüş hem de hiç değişmeden kalacağı için, her zaman “öteki” olma özelliğini koruyagelmiştir. Edward Said, bir Batılının Doğuluya bakışını şöyle özetler: “Şarklı, Şarkta yaşar; bir şark zorbalığı, şark şehveti ortamında, şark kaderciliğine gömülmüş halde, şarkın huzurlu yaşamını sürer (…) Genel bir nesne haline getirildiği için, şarkın tümüne özel bir egzantrikliğin örneği olma işlevi yüklenebilir. Şarklı birey, tuhaflığından kurtulamaz, ama tuhaflığı başlı başına bir eğlence konusu olabilir”. 

    PIYER LOTI ISTANBULDA
    Yıl 1913. Pierre Loti bir kez daha İstanbul’da. 
    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Loti için Doğu, bir Batılının bakışaçısıyla zaman zaman örtüşür. Bunu kendinden önce yazılmış metinlere ters düşmemek için de yapar. Ancak onun Türklere duyduğu sevgi ve ilgiyi de inkar edemeyiz. İktidar ve padişah, Loti için ilahi ve kutsal bir yapı olarak kendini gösterir. Öte yandan saltanatın sarayları, imparatorluk camileri, kimi zaman azametin ve göz kamaştırıcılığın simgesi olur; ama aynı Loti, Eyüp’te halkın arasına girince kendisini “öz yuvasında” hisseder ve bu mekanlar onun “Doğulu ruhuna” fazlasıyla hitap eder. 

    Loti’nin Osmanlı başkentinde ilk ikameti 1 Ağustos 1876 ile 14 Mart 1877 tarihleri arasında olur. Yazar 1. Meşrutiyet’in ilanı ve Kanun-i Esasiye’nin (Anayasa) hazırlanışı dönemini yakından izler. Sadrazam Mithat Paşa’nın Meclis-i Mebusan’ın oluşturulmasına katkılarından sözeder. Bu dönemde padişah 2. Abdülhamid’dir. Loti, ülkenin Batılılaşma sürecine doğru giden bu yolda, padişahın bu sürece verdiği desteği şöyle eleştirir: “Anayasasını ilan eden zavallı Türkiye! Biz nereye gidiyoruz? (…) Anayasal bir Sultan; bu bana anlatılan davanın tüm fikirlerini yolundan saptırır. Eyüp’te herkes şu olaya üzülüyor; bütün iyi Müslümanlar Allah’ın onları terkettiğini ve padişahın aklını yitirdiğini düşünüyorlar. (…) Türkiye bu yeni sistemin uygulanmasıyla çok şey kaybedecek”.

    Loti, 2. Abdülhamid’in iktidarının “ilahi yapısını” sık sık vurgular. Hükümdarlığın birçok noktasında beliren sarayları, imparatorluk camilerini göz kamaştıran bir tasvirle anlatır. Sultanla karşılaşıp sohbet etmesini “ ayrıcalıklı” bir Batılının diliyle kaleme alır. Kuşkusuz bu metinler, o dönemin saray adabını ve törenlerini tasvir eder; bu anlamda belgesel bir özellik taşırlar. Loti’nin protokole olan saygısı tartışılmazdır; ama iktidar oyunlarının gizli yüzünü ve özellikle Doğulu yapısını ortaya koyar. Sultan uzakta ikamet eder ve sarayına gitmek için camiden çıktığı sırada çok kısa bir süre için görünür. Hükümdarlığın dış görünüşü, ordunun gücü ve dalkavukların sayısı, imparatorluk bahçesinin düzenlenişi, saraydaki salonların sadeliği veya şatafatı gibi unsurlar hatırlatılır. Loti bir anlamda Türkiye ile olan ayrıcalıklı ilişkisini farkeder; imparatorluğu tanır; onun dünya üzerindeki rolünü değerlendirir. Huzura çıkışın hikayesi ise dünyanın gidişatı üzerine bir konuşmaya dönüşerek farklı bir çekicilik kazanır. İmparatorluğun kaderini, tehdit altındaki geleceğini ortaya serer. Sultan’ın imparatorluğun bütünlüğünü korumak için verdiği mücadelenin köklerini Türk İslâm’ından aldığını telkin ederek onun dokunaklı bir çehresini yansıtır. Tıpkı bir portrenin aynadaki yansıması gibi Loti de “Eski Doğu”nun değerleriyle, Batılılaşmanın uyuşmazlığı üzerine kahince düşünceler öne sürer. 

    Bize sık sık Türklerin ve İslâm’ın hoşgörüsünden bahseden Loti, Batılının Doğu’ya ilişkin alışılagelmiş yargılarıyla toplumu ve devleti eleştirmekten geri kalmaz. Yine Loti, sık sık sultanların kaygılı ve gelecek korkusuyla dolu hâllerini hep onların yüzlerinden okur. Öte yandan padişahın misafirlerini ağırlarken gösterdiği, sadeliği ve kibarlığı da vurgular. Sultan, her zaman mütevazı ve gösterişten uzak “basit mobilyalarla döşenmiş, tuhaf bir sessizliğin hâkim olduğu” sarayında çok sıkı bir şekilde korunmaktadır. 

    Doğu Ekspresi sayesinde Batı’ya ulaşmanın daha kolay olduğu bu dönemde Loti, padişaha “İstanbul’un dışa açılışını, değişmesini görmekten duyduğu üzüntüyü söyleme cesaretini” gösterdiğini vurgularken, “çok zarif bir hoşgörü ile anlaşılacağını ve affedileceğini” düşünür. Modernleşme yoluna girmekte olan toplumun “bayağılığa sürüklenmekte olduğunu” ve kendi değerlerini yitirmesinin ülkeye zarar vereceğine inanmaktadır. Kimi zaman da Sultan’ın böylesi bir ortamda, böylesi değişimler karşısındaki tavrını sorgular. Hatta onun bu gidişatı sezip sezemeyeceğini merak eder: “Biraz da hüzün dolu tedirginliğimi gizlemekte zorlanıyorum -bu geçiş döneminin insanı ürküten yıllarından sonra, yeni dönemin kestirilemeyen-  henüz benim de seçmekte zorlandığım olayları, Halife’nin sezip sezemediğini de merak ediyorum”.

    PIYER LOTI- 90230
    Aradığı sükuneti ve huzuru İstanbul’da bulan Loti, kentin mistik atmosferini kaybedeceğinden endişeleniyordu.
    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Loti, kimi zaman 2. Abdülhamid döneminin istikrarsız yapısına da parmak basar. 1. Meşrutiyet’in getirdiği kısmi demokratik çabalara karşın genellikle Beyoğlu’nda yaşayan Hıristiyan cemaatin tedirginliği sözkonusudur. Camilere Müslümanlar dışındaki kişilerin girip-çıkması yasaktır. Kostantiniyye ve Beyoğlu’nda oturan Hıristiyan ve gayrimüslimler arasında korku ve endişe hüküm sürmektedir. 

    Sultan, devleti Bab-ı Âli yerine Yıldız Sarayı’ndan yönetir. Aşılması imkansız yüksek duvarlarla çevrili sarayında münzevi bir yaşam sürer. 33 yıl gibi çok uzun bir dönem padişah olan 2. Abdülhamid, Loti’nin fazlasıyla sempatisini kazanmıştır. Ancak Loti bazen çocuksu yorumlar yapmaktan da geri kalmaz. Örneğin padişah onun yaşadığı hayata gıpta etmiş gibi, onun aklından geçenleri okur: “Padişah benim özgürlüğüme ve benim gençliğime sahip olmak için sahip olduğu el kadar büyük elmasını, hatta anayasasını ve meclisini verebilir”. 

    İlk defa 1876’da gördüğü Sultan Abdülhamid’i 14 yıl sonra tekrar gördüğünde, onun kendisini takip ettirdiğini yazar. Hafiye teşkilatını kurdurmasını ve basına sansür getirmesini tekrar eder; ama tüm eleştirilerine karşın olumlu bir gerekçe bulmada oldukça mahirdir: “O hiçbir yerde görünmezdi ama insan onu her yerde duyumsardı; her yerde duyulan varlığının baskısı altında İstanbul sürekli titrerdi. O, Yıldız’daki yuvasından hiç çıkmazdı, bununla birlikte binlerce kulağıyla her şeyi işitirdi, her şeyi bilirdi, en önemsiz şeyleri, hatta benim ne yaptığımı bile; beni izlesinler diye polislere resimlerimi dağıtmıştı. İyi niyetli tabii, beni korumaları için”.

    Loti, 23 Ağustos 1910 tarihinde, Sultan Abdülaziz’in oğlu şehzade Abdülmecid tarafından da yemeğe davet edildiğini anlatır. Şehzade’nin 2. Abdülhamid döneminde uzun süren bir hapis hayatı yaşadığını nakleder. Loti, 28 yıl sıkıntılı bir hayat yaşayan Şehzade gibi, tahta çıkması olası tüm hanedan mensuplarının aynı kaderi yaşadıklarını vurgular.

    Zaman zaman karşılıklı güvensizliğin oluştuğu böylesi ortamlarda bile, Loti’nin Fransa’nın Doğu’daki tek dostunun Türkiye olduğunu defaatle vurguladığını biliyoruz. Hatta Fransa’nın Kırım’da, Trablusgarp’ta ve Balkan Savaşı’nda Türklerin yanında yer almamasına fazlasıyla üzülür. Bunu da yüksek sesle eleştirmekten geri durmaz. Sürekli aradığı sükuneti ve huzuru bulduğu İstanbul’un o mistik atmosferinin yokolacağını uzun zamandır hisseder ve dönüşsüz bir yola giren Osmanlı Devleti’nin gidişatına çok üzülür. 

    *Prof. Dr. Galip Baldıran

    Yazar, akademisyen.

  • Aç parantez, kapa parantez: Sadece hâli tarif eden işaret

    Batılı anlamda noktalama işaretleri Türkçede ilk defa Tanzimat döneminde kullanılmaya başlandı. İlk çeviriler ve uyarlamalarda, o dönemde “mu’tarıza” karşılığı olarak “parantez” görülür. Şinasi’den Ahmet Mithat Efendi’ye, oradan Oğuz Atay, İlhan Berk ve Ferhan Şensoy’a uzanan, hatta ayraç içine alınanlar ve durum açıklamaları…

    Türkçede parantezi (ayraç) en etkin kullanan yazar­ların başında gelen Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar romanın­da şöyle der: “Parantez içine ya­zılır albayım ‘hava kararmakta­dır’ diye. Aynı parantezin içinde Hikmet de soldan girer albayım. Parantezin içine italik yazılır albayım. ‘Uzatma Hikmet’ denir ona gerçek hayatta. Oyunda ise denmez. Oyunda, tiyatronun kurallarına uygun olan güzel sözler söylenir. Bütün tanımlar parantez içinde verilir. Kimse o sözleri söylemez sahnede”.

    Batılı anlamda noktalama işaretleri Türkçede ilk defa Tan­zimat döneminde kullanılmaya başlandı. Türk noktalama tari­hinde Şinasi’nin Şair Evlenmesi adlı tiyatro eseri önemli bir yer tutar. Bu eserin ilk sayfasında parantez, konuşma çizgisi ve nokta ile ilgili açıklamalar var­dır. Parantez için, “Mu’tarıza ( ) içinde bulunan kelâm yalnız hâli ta’rif içindir” diye yazar.

    Ahmet Mithat Efendi nokta, iki nokta, sıralı noktalar, soru, ünlem, ayraç, köşeli ayraç, konuşma çizgisi gibi işaretlere Felâtun Beyle Râkım Efendi adlı eserinde yer vermiştir. Direktör Âli Bey, Molière’den uyarladığı Ayyar Hamza oyununda soru, ünlem, parantez konuşma çizgisi ve sıralı noktalara da yer vermiştir. Bu dönemde nokta­lama işaretleri önceleri tiyatro eserlerinde, hikaye ve roman gibi türlerde, daha sonra da şiirde kullanılmaya başlanmış­tır. Batı’dan yapılan çevirilerde de bu işaretlere rastlanır. Yusuf Kâmil Paşa’nın Fransızcadan çevirdiği Terceme-i Telemak’ta nokta, ayraç ve tırnak işare­ti kullanılmıştır. Şemsettin Sami, Usûl-i Tenkît ve Tertip adlı eserinde, ( ) mu’tarıza karşılığı olarak “parantez” yazar ve kulla­nım yeri olarak iki madde sayar. Mu’tarıza işareti ile aynı görevi gören tefrikiye (köşeli parantez) işaretinden de söz eder. Hakkı Baha da benzer bir yol izleyerek “Batı dillerinde mevcut olup bizim dilimizde de kabul edilen” diye tanımladığı işaretleri eserde Fransızcaları ile birlikte sıralar ve “parenthèse” terimini kullanır.

    Parantez, düşünce çizgisi ve kare göstergelerini şiirlerinde kullanan Behçet Necatigil’in, özellikle “Sevgilerde” şiirinde parantez açarak okura ek bil­giler vermesi, okurun -kendin­ce- yanlış anlamasına olanak tanımaması dikkati çekicidir:

    “Sevgileri yarınlara bıraktınız / Çekingen, tutuk, saygılı. / Bü­tün yakınlarınız / Sizi yanlış ta­nıdı. / Bitmeyen işler yüzünden / (Siz böyle olsun istemezdiniz)”

    İkinci Yeni şairlerinden İlhan Berk, “Us Çarşafı” şiirinde eski ile yeni arasında bir geçiş aracı olarak parantezi kullanmıştır:

    “(Şimdi kim bilir deniz kenarlarına çıkıyorsunuzdur) / (Yorganlarım tütün kokuyordu) / … ve adamlar oralarını alır donanmaya katılırlardı. Çıkardı sonra Padişah (Birden bakıyorum ellerin değişik.) Padişah bağdaş kurar oturur. Senin ayakların giderdi gecede”.

    Parantez ustası Ferhan Şensoy’un seslenişi ile bitirelim: “Aç parantez, ‘günaydın lan yaşamak’, kapama s..tiret, açık kalsın parantez”.

    Ayraç içinde ayraç, kural içinde kural

    » Yay ayraç içinde bulunan ve yargı bildiren anlatımların sonuna uygun noktalama işareti konur:

    Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (Nurullah Ataç)

    » Özel veya cins isme ait ek, ayraçtan önce yazılır:

    Yunus Emre’nin (1240?-1320)

    » Ayraç içindeki sözlerin büyük harfle başlatılması gerekmez.

    » Ayraç içinde ayraç kullanılması gereken durumlarda, yay ayraçtan önce köşeli ayraç kullanılır:

    Halikarnas Balıkçısı [Cevat Şakir Kabaağaçlı (1886- 1973)] en güzel eserlerini Bodrum’da yazmıştır.

  • ‘Dönün geri, kış geçti bahar geliyor, bahar!..’

    1920’lerin başındaki Aydınlık dergisinde önce “Ahmet” ismiyle, sonra “N.H.” imzasıyla şiirleri çıkan genç Nâzım Hikmet, 1925’te yayımlanan “fevkalade gençlik nüshası”na damgasını vurur. 23 yaşındaki Nâzım Hikmet ile 25 yaşındaki Kerim Sadi öncülüğünde hazırlanan bu sayı, aynı zamanda gençlerin gençler için çıkardığı ilk özel dergi sayısıdır.

    Türkiye Sol hareketinin en önemli isimlerinden, TKP’nin kurucularından Dr. Şefik Hüsnü Deymer (1887- 1959) 1921’de eski harfli Türkçe olarak Aydınlık dergisini yayım­lamaya başlar. Bu süreci şöyle anlatır: “1921’den itibaren gerek ülke içinde gerekse yurtdışın­da fırka çalışmama paralel ve kesintisiz olarak komünist yazarlık faaliyetimi geliştirdim. Türkiye devrimci hare­ketinin değişik yanlarıyla ilgili bir dizi broşürün dışında, fırka­nın tüm gazete ve dergilerinin redaksiyonunda aktif bir şekilde yer aldım. 1919’da bu Kurtuluş dergisiydi. 1921’de Marksist Ay­dınlık dergisini 1925’e kadar Sad­ri Celal ile birlikte yayımladık. 1923’te komünist gazete Vazife’yi yayımlamaya başladım. 1924’te Orak-Çekiç gazetesini kurdum”.

    İlk sayısı 1 Haziran 1921’de yayımlanan Aydınlık, 18 Şubat 1925’te çıkan son sayısına dek, kapatılmalar, toplatılmalar, sansürler, baskıda gecik­melerle birlikte 4 yılda toplam 31 sayı çıkabilmiştir.

    nazım hikmet
    Aydınlık Dergisi 5. sayısının kapağı ve yüzünü aydınlığa dönmüş kadın vinyeti.

    Şefik Hüsnü’den Şevket Süreyya’ya; Nâzım Hikmet’ten Kerim Sa­di’ye, Vedat Nedim Tör’e, Burhan Asaf’a; Muhsin Ertuğrul’dan Celâl Sadreddin’e, Leman Sad­reddin’e, Yaşar Nezihe’ye uzanan döneminin genç ve yetkin Sol kalemlerine yer verir Aydınlık. Derginin üst sol köşesinde, o meşhur “Bütün Dünya İşçileri Birleşiniz” sloganı yer alır. Eski harfli Türkçe Aydınlık başlıklı logo, Hattat Hacı Nuri Korman (1868 – 1951) imzalıdır. Logo­nun altındaki lejand şöyledir: “İçtimai, Terbiyevi, Edebi Aylık Mecmuadır”.

    Dergi daha 2. sayısından itibaren işçilere sadece manevi değil maddi olarak da destek olmaya başlar. 2. sayının kapa­ğında dönemin tramvay işçileri­nin grevi gündeme getirilmiş ve tam sayfa çizimin sol tarafında, “bu nüshanın hasılatı sokağa atılan tramvaycılara aittir” notu düşülmüştür. Aydınlık’ın daha sonra logo olarak da kullanacağı, “yüzünü ışığa dönmüş aydınlık kadın” vinyeti ilk defa 5. sayının kapağında görülecektir.

    Aydınlık dergisinin 9. sayısı, o dönem okurları için pek de sürp­riz olmayan bir başsayfayla çıkar. Şefik Hüsnü’nün başyazısının başlığı “Halkçılığa dair mülaha­zat”tır ve altta imzası vardır; an­cak yazı alanı bomboştur! Yazı, derginin sonraki sayılarında da sıkça görüleceği şekilde sansüre uğramıştır. O dönemki durumu yansıtan sembolik bir sayfadır bu sansürlü boş sayfa.

    Nâzım Hikmet ise Aydınlık dergisinde ilk defa 9. sayıda, henüz 20 yaşındayken, 20 Eylül 1922’te “Ahmet” mahlasıyla görülür. Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim adlı otobiyografik ro­manındaki başkarakter “Ahmet”­tir bu. Bu sayıdaki “Ahmet” imzalı “Nereye” şiiri, Nâzım Hikmet’in biyografisine girmemiş şiirlerden de biri olur. Sinan Şanlıer de, “Nâ­zım’dan Eksik Kalanlar” kitabında (2016, Yazılama Yayınevi) bu şiire yer verir. Dönemin ruhunu anla­tan bu nefis şiir şu dizelerle biter:

    “… / Nereye? / Nereye? Dönün geri! Size büyük müjdem var: / Dönün! Pek yakında adalet güneşi doğacak, / Bütün ezilenler zalimlerden kurtulacak.. / Dönün geri, kış geçti, bahar geliyor, bahar!..”

    nazı hikemt kitap
    Aydınlık’ın Fevkalade Gençlik Nüshası’nın kapağı (sol sayfa). Sol sütunda Nâzım Hikmet’in “Komsomol” şiiri ve Nâzım Hikmet imzası ile sağ sütunda Kerim Sadi imzası (sağ sayfa).

    Nâzım Hikmet’in kendi ismiyle Aydınlık’taki ilk şiiri ise “N. H.” imzasıyla çıkan 14. sayıdaki “Yeni Sanat” şiiridir. Derginin 1 Nisan 1923 tarihli sayısındaki bu şiir onun “Orkestra” ismiyle bilinen şiirinin ilk hâlidir. Nâzım Hikmet, Aydınlık’ın 30. sayısına kadar şiir­lerini ve yazılarını dergiye ulaştı­rır. Bunları, o tarihlerde öğrenim gördüğü Moskova Doğu Emekçi­leri Komünist Üniversitesi’nden (KUTV) dergiye göndermektedir.

    Aralık 1924’te gizlice İstanbul’a dönen Nâzım Hikmet, Kerim Sadi’yle birlikte Aydınlık’ın özel gençlik sayısında önemli bir rol üstlenir. 18 Şubat 1925 tarihinde çıkan bu 31. sayıda, Şefik Hüsnü dergiyi adeta gençlere bırakmış­tır. 23 yaşındaki Nâzım Hikmet ile 25 yaşındaki Kerim Sadi öncülü­ğünde hazırlanan bu “fevkalade gençlik nüshası”, aynı zamanda gençlerin gençler için çıkardığı ilk özel dergi sayısıdır.

    Dergi kapağının ortasında, “fevkalade gençlik nüshası” başlığı, onun altında İstanbul’da fabrika bacaları önünde doğan güneşin peşisıra zincirlerini kırmış kızıl bayraklarıyla proleter gençler tasvir edilmiştir. Dergi çizimleri ilk 30 sayıda olduğu gibi bu sayıda da mükemmeldir; yerli ve orijinal karakalem grafik çi­zimlerden oluşur. Ne yazık ki hiç­bir sayıda çizerin kimliğine dair bir isme veya alıntıya yer veril­memiş, kimi çizimlerin altında o dönem ismine aşina olunmayan bir “S” imzası yer almıştır. Belli ki isimleri günümüze ulaşmamış genç Aydınlık yazarları gibi çok iyi ve unutulmuş bir kalemdir dergi­deki bu çizgilerin sahibi.

    “Fevkalade gençlik nüsha­sı”nın giriş yazısı, kendisine bir selam olarak Mustafa Suphi’den (1882-1921) alınan “Yaşta ve başta gençlik” yazısıdır. Dergide sırasıyla şu yazılar yer alır:

    “Ahmed Tevfik: Türkiye gençli­ğinin sınıfı-mevkii

    resim_2024-08-26_005108991
    Aydınlık’ın Fevkalade Gençlik Nüshası’nda “S” imzalı Rosa Luxemburg çizimi.

    Anonim: İnkılâbî vecizeler

    Kerim Sadi: Gökalp’in portresi – Mayıs 1 – 1 Mayıs

    Nâzım Hikmet: Komsomol

    Memduh Necdet: Türkiye’de işçi gençliğinin vaziyeti

    Muammer: Köylü gençliği

    Mim. Halis: Cihan işçi gençliği­nin vaziyeti,

    Kerim Sadi: Anadolu

    Tuğrul Vecdi: Bugünkü gençlik ve yarınki inkılâb

    Ahmed Şahin: Karl Liebknecht ve Roza Luxemburg

    Anonim: Biz ölülerimiz için ah u vah etmeyiz! Fakat dişlerimizi gı­cırdatarak saflarımızı sıklaştırırız.

    Kerim Sadi: Harap çiftlikte iki köpek – Hı. Hanımla Ye. Bey okusunlar diye

    resim_2024-08-26_005115095
    Aydınlık’ın 2. sayısının kapağı. Kapağın sol tarafında “Bu nüshanın hasılatı sokağa atılan tramvaycılara aittir” yazılı.

    Burhan Asaf: Bir İnsan – Maxim Gorki’nin Lenin’e ait hatıralarından”.

    Bu sayıya, Nâzım Hikmet’in ilk defa 1922’de Moskova’da kaleme aldığı “Komsomol” şiiri damgasını vurur. Kapakta, zincirlerini kıran gençlik tasviri adeta bu şiirinin dizeleriyle yürümektedir:

    KOMSOMOL

    Kızıl bayrak dikildi kürenin mihverine! / Mihverin kutuplarından çıkan en sivri yerine! / Uzun ağır balyozları bellerine takarak / Keskin orakları güneşte şimşek gibi çakarak / Bekliyor pusu / Proletarya ordusu! / Sen de atla kızıl taya / Hazır ol. / Komsomol! / Kavgaya!.. / Kavgada kuvvetli dinç / Bir ağrıdan gelen deli bir sevinç / Sıçrar atlar köpüklenir çatlar / Kafan-da!!!.. / Hay-da. / Beyaz orduları dumanlı ufuklar gibi önüne katan / Dörtnal giden atının uzanan boynuna yatan / Yalın kılıç / Bir kızıl süvarisin!.. / Gamın kederin tüylerini bir kara tavuk gibi yol! / Kuvvetli ol / Neşeli ol / Haydi Komsomol!..

    Aynı sayfanın sağ blokunda Kerim Sadi’nin “Mayıs 1 – 1 Mayıs” şiirinin dizeleri yankılanır: “Porta­kal gibi yuvarlak dünya orak-çekiç biçimini aldı. Bütün ülkelerin cad­delerinden kırmızı, yekpare tunç enternasyonel akıyor. Milyon­ların kırmızı bir kolu cemiyetin kapısından geçiyordu. Gökalp’in portresi canlandı. Dudakları kımıldadı” girişiyle başlayan şiir şu dizelerle biter: “Yok bize hiç kimsenin imdadı / Sultanlardan Paşalardan…”

    nazı hikemt kitap.png 2
    Şefik Hüsnü’nün 9. sayıda sansüre uğrayan yazısı ve sadece başlığı: Halkçılığa Dair Mülahazat (solda). 14. sayıda N. H. imzalı “Yeni Sanat” şiiri (sağda).

    Dergide Tuğrul Vecdi’nin “Bu­günkü gençlik ve yarınki inkilab” yazısı ise şöyle başlar: “Gençlik denilen cemiyetin kökünde kay­nayan öyle coşan ve coşturan bir kuvvettir ki her devrin fikir cere­yanlarını hassas bir mıknatıs gibi kendine cezbetmiştir”. Yazının bitiş cümleleri de hayli çarpıcıdır: “Şunu da bil ki, seni yaratacak yok! Yaşamak, ezilmemek, ölme­mek istiyorsan kendini yaratmaya bak! Yarının inkilabı, mefkurenin çocuğunu bekliyor!..”

    nazı hikemt kitap.png 3
    Aydınlık’ın 100 yıl önce 1 Mayıs 1923’te yayımlanan “İşçi Günü 1 Mayıs” başlıklı 15. sayısı.

    Aydınlık ve Orak-Çekiç, Şubat 1925’teki Şeyh Sait İsyanı sırasın­da çıkarılan Takrir-i Sükun Yasası doğrultusunda Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılır. Şefik Hüsnü ve arkadaşları İstiklâl Mahke­meleri’nde ağır hapis cezalarına çarptırılır. Şefik Hüsnü otobiyog­rafisinde o günleri şöyle yazacak­tır: “1925’te hükûmet, yasakladığı komünist gazeteleri yayınladık­ları ve 1 Mayıs 1925 gösterilerini düzenledikleri için tüm bilinen komünist militanları tutukladı ve Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde yargıladı. Belli başlı sanıklardan biriydim. Ancak tevkifattan birkaç gün önce, ülkeden ayrılabildim. Mahkeme diğer üç yoldaşla birlik­te beni 15 yıl ağır hapse mahkûm etti. 1928’de bu hüküm gözden geçirildi ve mahkûmiyetim 1 yıla indirildi”.

    nazı hikemt kitap.png 4
    Cihan İşçi Gençliğinin Vaziyeti başlıklı yazı ve çizim.

    Aralık 1924’te Moskova’dan İstanbul’a dönmüş olan Nâ­zım Hikmet ise, Aydınlık’ta ve Orak-Çekiç’e yazdığı yazılardan dolayı, “komünist örgütlenme ve propaganda yaparak iç güvenliği bozmak”tan Ankara İstiklal Mah­kemesi’nce 15 yıl hapse mahkum edilir. 1925 Haziran’ında polis tarafından arandığı İzmir’den, gizlice İstanbul’a, annesi Celile Hanım’ın evine geçer. Buradan da Mühürdar açıklarında bekleyen bir takaya tayfa kılığında binerek Sovyetler Birliği’ne gider.

    resim_2024-08-26_005508803
    Aydınlık Dergisi Fevkalade Gençlik Nüshası’nda zincirleri kıran bir çekiç vinyeti.

    1928’te çıkan genel af yasası ile Türkiye’ye ikinci dönüşünü yapan Nâzım Hikmet, 1 Ağustos’ta Laz İsmail birlikte Artvin sınırından ülkeye girmek isterken Hopa’da yakalanır. 23 Aralık 1928’te af kanunundan faydalanana dek ha­pis yatar. 18 Mart 1933’te ise TKP davasından yargılanan Nâzım Hikmet, tutuklanarak İstanbul ve Bursa Cezaevi’nde hapis yatar. Cumhuriyetin 10. yılı dolayısıyla çıkarılan yeni bir af yasasından sonra, 12 Ağustos 1934 tarihinde serbest bırakılır. 17 Ocak 1938’de bu defa Harp Okulu öğrencilerini isyana teşvik etmekten tutuk­lanır ve toplam 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılır. Bu tarihten 15 Temmuz 1950’ye kadar çoğunlu­ğu Bursa Cezaevi’nde olmak üzere aralıksız 12 yıl 6 ay hapis yatmak zorunda kalır. 15 Temmuz 1950’de açlık grevi sonrası özgürlüğüne kavuşur. Yaklaşık 1 yıl sonra 17 Haziran 1951 tarihinde memleke­tini üçüncü ve son defa terketmek zorunda kalır. 61 yaşında, 3 Ha­ziran 1963 tarihinde Moskova’da evinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybedecektir.

  • Abdülhak Şinasi Hisar: Unutulan bir İstanbullu

    Özellikle İstanbul şehri-hayatı üzerine müstesna yazıları, şiirleri ve romanlarıyla iz bırakan Abdülhak Şinasi Hisar, doğma-büyüme İstanbullu, çok iyi eğitimli bir yazardı. 60 sene önceki cenazesine pek az kişi katılmış; belediye işçileri tabutunu Aksaray’dan Topkapı’ya kadar taşımıştı. El verenlerden bir tanıklık…

    Bundan tam 60 sene önce, günlüğüme şunları yazmışım:

    “4 Mayıs 1963 – Abdülhak Şinasi Hisar toprağa verildi. Hürmet beslediğim, yakından tanıdığım mümtaz simalardan biriydi. Zannetmem ki onun beyefendiliğini taşıyan üç-beş insan daha kalmış olsun. Bizim neslin yegâne şansı, bu üstün kişilerden ekserisine yetişme­mizdir. Cenazesinde bulunan­lar, Hamdullah Suphi, Nihad Sami, Mümtaz Tarhan, Said Nazif Ozankan, Ekrem Hakkı Ayverdi, Nadir Nadi, daha bir­çokları ile vali ve belediye reisi (Necdet Uğur) beylerdi.

    Bu, pek acı ölümle aynı tesir­de bir başka üzüntü ise bizzat üstadın yakın arkadaşları da dahil olmak üzere seçkin zevat­tan teki olsun cenaze namazını kılmadılar. Musallanın önünde el bağlayanlar o civardan ya­bancı kimselerdi. Merkez Efen­di’ye giderken Hamdullah Suphi ile hayli konuştuk. Zindeliğini bana doğrulattı. İlerimizde giden cenâze, kendisini korkut­muştu.

    resim_2024-08-26_004454448
    Abdülhak Şinasi Hisar.

    Üç kürek toprak üzerin­de birkaç çelenk, Merhumun geçmiş günlerine ait birkaç menkıbe ve el fatihâ”.  Bugün bana bütün cümleleri düzeltme gerektirir görünen bu günlüğün hatırlattıklarını da yazayım: O tarihte Çorlu’da yedeksubay olarak askerlik ya­pıyordum. Kurban Bayramı idi; 3 günlük izinle İstanbul’a gel­miştim. Kaldığım ev Lâleli’de idi. Hisar’ın (1888-1963) cena­zesinin Lâleli Valide Camii’nden kaldırılacağını sabah radyodan dinlemiştim. Yürüyerek camiye gittim. İstanbul’un tenha bir cumartesi günü idi.

    Ekran görüntüsü 2024-08-26 004508
    A. Şinasi Hisar’ın kitaplarını yayımlayan İbrahim Hilmi Çığıraçan’a imzaladığı Boğaziçi Mehtapları kitabı.

    Bugün için inanılmayacak başka bir İstanbul gerçeği daha: Cenazeyi Aksaray’dan Topkapı dışında Kozlu Merkez Efendi Mezarlığı’na kadar belediye iş­çileri taşıdı. Belediyenin cenaze arabası yok muydu? Akla zarar bir soru. Olasılıkla bayram ne­deniyle veya merhuma tazimen omuzlarda götürülmesi uygun görülmüştü. H. Suphi Tanrıö­ver, sağ elinde baston koluma girerek yürürken hayli yoruldu. Bastonu ile tabutu göstererek: “Bu benim giden son arkada­şım!” demişti. Galatasaray’da birlikte okumuşlar. Belediye Başkanı Necdet Uğur da önde yürüyenler arasındaydı. Me­zarlıkta defin tamamlanınca o yılların ünlü mevlüthanların­dan Adem Erim dokunaklı bir dua yaptı. Merhum, yaşarken küs oldukları, aynı soyadını da almayan kardeşi Selim Nüzhet Gerçek’in yanına gömüldü. Orada bunu konuşanlardan biri “öbür dünyada barışırlar” temennisine bulununca gülüş­meler olmuştu.

    Çelik Gülersoy’dan bir cenaze anısı…

    Benden önce Hamdullah Suphi Tanrıöver, Prof. Vehbi Eralp ve ak­rabasından Fatma Hanım (İzzet Melih’in eşi) gelmişlerdi. İçlerinde tek hukukçu ben olmama rağmen cenazede ne yapılacağını bilmiyor­dum. Hamdullah Suphi Bey bu küçük cemaate Kanunî’nin savaşlarını anlatmakla meşguldü. Nihayet aklımıza Belediye Başkanı’na haber vermek geldi. Dönemin Belediye Başkanı, Necdet Uğur idi. Sayın Uğur’un Hisar’la tanışıklığı yokmuş. Fakat bu aydınlık adam onun en iyi okuyucularından biriymiş. Vefatı ona telefonla haber verdiğimiz­de bütün işlemleri süratle yerine getirttirdi. Fatma Hanım’ın verdiği bilgiyle Merkez Efendi’de ağabeyisi Selim Nüzhet Gerçek’in mezarı bulduruldu. Onun yanında yer hazırlatıldı. Kimsesiz bir ölü için bütün bu kolaylıklar birer mucize idi. Kader ona bir dizi son nimetler sunmuş oluyordu: Hiç olmazsa ahrete rahat gidiş.

    Dostum arife günü ölmüştü; bayramda cenazesi kaldırılacaktı. Bizim kurumdan bir çelenk yaptırılması isteğime, başkan Atabinen (Reşit Saffet) şu gerekçe ile hâcet görmedi: “Evladım, arkasında kimse bırakmadı ki! Çiçeği kim görecek?” Böylece o genç yaşımda, çiçeklerin anılara saygı için değil kalanlara nümayiş için gönderildiği­ni öğrenmiş bulundum.

    Cenaze namazı Aksaray Valide Camii’nde az bir cemaatle (50 kişi kadar) kılındı. Frau Buck, bir duvara yaslanmış için için ağlıyor ve bana soruyordu: “Almanya’da böyle biri ölünce ülke ayağa kalkar. Hani sizin hiç değilse üniversite gençliğiniz nerede?..

    (Devamı için Çelik Gülersoy’un A. Şinasi Hisar Anı Broşürü – Çelik Gülersoy Vakfı yayını, İstanbul 2001).

    resim_2024-08-26_004619521
    Taksim Belediye Gazinosu’nda Abdülhak Şinasi Hisar ve Çelik Gülersoy (1953).
  • Nefret söylemi ve medya: Estetize edilmiş fenalıklar

    1980’lerin ortalarından itibaren tanımlanan “nefret dili”, son yaşadığımız deprem felaketinden sonra medyada ve sosyal medyada etkili oldu, oluyor. Bir tarafta geleneksel medyanın analitik, sorgulayıcı ve özeleştiri yapmaktan uzak dili. Diğer tarafta sosyal medyada anonimliğe izin veren iletişim sürecinin ayrımcı, saldırgan veya nefret söylemini yayan örnekleri barındırması.

    SUHA ÇALKIVİK

    Hayatım boyunca büyük depremlere tanık ol­dum. İlki 1967 Ada­pazarı depremiydi. Cumartesi günleri yarım gün mesai vardı o zamanlar. O Cumartesi baba­mın işyerinden çıkıp yaşadığı­mız lojmana doğru yürürken büyük bir sarsıntıyla yere ka­paklandık. Üst dişlerim kırıl­dı ve diz kapaklarım yara bere içinde kaldı. Yanımda yatan ba­bamın göğsü kırmızıya bulan­mıştı; kanaması var zannederek üzülmüş, ağlamaya başlamış­tım. Oysa elindeki domatesler ezilmiş kırmızıya bulamıştı giy­silerini; sadece küçük sıyrıkları vardı. 1.95 m. boyundaki devasa babamın, yere düşmesine rağ­men ağzından bir küfür ya da öfke sözcüğü çıkmamıştı. Yanı­başımızdaki caminin minaresi apartmanımızın üstüne devril­mişti. Evimiz yaşanamaz du­rumdaydı. 6 ay boyunca askerî sahra çadırında yaşamak zorun­da kalmıştık. Dev kazanlarda pi­şen karavanalar, çadırların ru­tubet kokusu ve gazyağı lamba­larının titreyen cılız ışıkları…

    6 Şubat 2023 sabaha karşı 10 ilimizde yaşanan Kahraman­maraş merkezli depremler, beni 4 yaşımın travmasına götürdü. Büyük fay hatlarının geçtiği bir coğrafyada yaşamanın bir sonu­cu olarak depremlerle sarsılan hayatlar yaşıyoruz.

    Büyük afetlerin sonrasında toplumun değişik katmanların­da, siyaset veya medya çevre­lerinde hedef gösterici, yafta­layıcı, nefret söylemi ve nefret suçuna zemin hazırlayıcı, kış­kırtıcı ifadelere rastlarız maale­sef. “Nefret” sözcüğü, “yalandan nefret ederim” ya da “bamya yemeğinden nefret ederim” gibi beylik cümleler dışında dilime pek uğramamıştır. “Nefret”, söz­lük anlamıyla bir kimsenin kö­tülüğünü ve mutsuzluğunu iste­me, tiksinme olarak tanımlanır. İnsanlar birçok şeyden nefret edebilirler. Örneğin, lağım fa­relerinden, matkap sesinden, pembe renkli yatak takımla­rından nefret edilebilir. Ancak nefret, “biz” tanımının dışında açıkladığı insan kitlelerine yani ötekine karşı olduğunda durum aynı değildir. Yani lağım farele­rinden ya da matkap sesinden nefret etmekle, örneğin, etnik kökene dayalı nefret aynı şey değildir.

    Afet sırasında enkaza mikrofon uzatan ya da depremzededen mikrofon kaçıran basın mensupları gördüğümüz gibi, VOA’dan Mahmut Bozarslan gibi enkazın altına bakılması için kamerasını ekiplere veren gazeteciler de gördük.

    1980’lerin ortalarından iti­baren ABD medya çevrelerinde ortaya atılan “nefret söylemi” kavramı 1997’de Avrupa Kon­seyi Bakanlar Komitesi’nin Tav­siye Kararı’nda şu şekilde ta­nımlandı: “Irkçı nefret, yaban­cı düşmanlığı, anti-semitizm ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi”.

    Nefret söylemi, demokratik bir toplum ve barış kültürünün kurulması ve sürdürülmesinin önündeki en önemli engellerden biridir. Nefret söylemi, bir bi­rey veya gruba ırk, etnik köken, cinsiyet, cinsel yönelim, din, mezhep, siyasi tercih, felsefe, sosyoekonomik durum, fiziksel özellikler, fiziksel yetersizlik ve­ya hastalık temelinde ayrımcılık yapmak olarak tanımlanmak­tadır. Homofobik nefret söyle­mi, etnik kökene dayalı ve ırkçı nefret söylemi, cinsiyetçi nefret söylemi, dinsel nefret söylemi, siyasal nefret söylemi ve çeşitli hastalıklara ve engellilere kar­şı nefret söylemi olmak üzere farklı alanlarda karşılaşıyoruz bununla.

    Popüler anlamda nefret söy­lemi içeriklerine, en belirgin bi­çimiyle futbol medyasında rast­lıyoruz. Futbol medyasına, “kan, heyecan, korku, savaş, pat­lamak, gerginlik, provokasyon, hayat duracak, düşman, kan da­vası, yürek dayanmaz, kızışmak, daha kötü olacak, daha iyi olma­yacak, ölmeye geldik vb.” düş­manlaştıran sözler damgasını vurmuştur. 2012-2019 arasında yayımlanan ve adının açılımını Açık Mert Korkusuz olarak du­yuran AMK isimli gazete, çağrış­tırdığı sövgü sözü ile çeşitli kül­tür gruplarını yakalayarak tiraj artırmak için bu ismi seçmiştir.

    Yeni medya ortamında da 2000’lerin başından itibaren ho­mofobi, transfobi, etnik milliyet­çilik, mizojini (kadın düşman­lığı) ve her türlü nefret söyle­mi katmerli olarak işlenmeye başlandı. “Travesti Bursa”, “i… Ankaragücü” gibi sosyal medya gruplarına rastladık. Etnik köke­ne dayalı ve ırkçı nefret söyle­mine İsrail takımlarıyla yapılan maçlardan sonra atılan manşet­lerde sık sık tanık olduk. Galata­saray’ın 2009’da UEFA Avrupa Ligi rövanş maçında eşleştiği Maccabi Netanya takımını yenmesinden sonra bir spor gazetesi “Aslanım, Netan­ya’ya çok güzel koydu” baş­lığını kullanmıştı. 2011’de Mavi Marmara baskını ile gündeme gelen Türki­ye-İsrail siyasi krizi sonra­sı Beşiktaş’ın İsrail takımı Maccabi Tel Aviv’i yendiği maçın ardından bir spor gazetesi “Kol gibi geçirdik” başlığıyla çıkmıştı. Ha­berin spotunda da “Mavi Marmara baskınında va­tandaşlarımızı katleden ve siyasi kriz yaşadığımız İsrail’e en güzel yanıtı Be­şiktaş verdi. (…) Osmanlı tokadını İsrail’in suratın­da patlattı” yazılmıştı.

    Nefret söyleminin medyada ayrımcılık ya­pan diline 2011’de Van depremi sırasında da tanık olmuştuk. Bir te­levizyon kanalında ha­ber spikeri, “Türkiye bugün bir başka acı haberle sarsıldı. Her ne kadar Türki­ye’nin doğusundan, Van’dan gelmiş olsa da bu haber hepi­mizi gerçekten derinden sarstı ve üzdü” dediğinde gözlerimiz fal taşı gibi açık kalmıştı.

    Yardıma giderken ırkçılığa çarptı
    Türkiye’de yaşayan bir Suriyeli’nin TikTok üzerinden deprem bölgelerine yardım götürmek için yola çıktıklarını anlattığı video, daha sonra “Suriye sınır kapılarının açılmasını fırsat bilen insan kaçakçıları, Suriyelileri Türkiye’ye taşıma hizmeti veriyor” diye paylaşıldı.

    Nefret söylemi üzerine ça­lışan biliminsanları, “küfür veya hakaret içeren her ifade, nefret söylemi olarak görü­lemeyeceği gibi içinde hiçbir küfür, hakaret veya kötü söz olmayan herhangi bir ifade de nefret söylemi içerebilir” gö­rüşünü savunur. Hrant Dink Vakfı’nın nefret söylemine ilişkin çalışmasında, Türki­ye’ye özgü dil ve kültür farklı­lıklarını da dikkate alarak be­lirlemiş olduğu nefret katego­rileri şöyle sıralanmış:

    . Abartma / Yükleme / Çar­pıtma

    . Küfür / Hakaret / Aşağı­lama

    . Düşmanlık / Savaş söylemi

    . Doğal kimlik ögesini nefret aşağılama unsuru olarak kul­lanma / Simgeleştirme

    Yine Hrant Dink Vakfı ta­rafından hazırlanan Medya­da Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2018 Raporu’na göre hakkında en çok nefret söylemi üretilen gruplar şöyle sıralan­mış: Yahudiler, Ermeniler, Su­riyeliler, Yunanlar, Gayrimüs­limler, İngilizler, Fransızlar, Araplar…

    Medya ve deprem

    1999 Marmara depreminden bu yana Türkiye’de yürütülen ge­leneksel yayıncılık faaliyetleri üzerine yapılan akademik ileti­şim araştırmalarında, televiz­yon kanallarının deprem risk iletişimine dair içerik geliştire­medikleri saptanmıştır. Büyük depremlerden sonra yapılan ya­yınlarda estetize edilmiş, hikâ­yeleştirilmiş hatta bir yanıyla politize edilmiş kısmi bilgilen­ dirmelerin yapıldığı gözlenmek­tedir. İletişimbilimciler deprem sonrası dolaşıma sokulan ha­berlerin üçte birinin “hikayeleş­tirme/dramatizasyon” tema­sına dâhil edildiğini belirtiyor. Deprem anına yönelik görüntü­ler, ürküntü yaratan yıkıntı gör­selleri, enkazdan gelen imdat çağrıları, çığlıklar ve olay anına ait kurtarma ekiplerinin ses­leri, “enkaza mikrofon uzatan” ya da canlı yayınlarda deprem­zedelerin yardım çağrılarında “mikrofonunu saklayan” bazı muhabirlerin mizansen kokan ve depremzedelere hor bakan röportajları, içe işleyen enstrü­mantal (ney ve duduk ağırlıklı) müzikler ve korku ile paniğin öne çıktığı bu özel “deprem su­num biçimi”, depremin farklı formlarda estetize edildiğini ortaya koymaktadır. Gelenek­sel medyanın mevcut yayıncı­lık politikası; analitik, sorgu­layıcı ve özeleştiri yapmaktan uzak, merkezî otoritenin sa­hadaki çalışmalarını sorgusuz sualsiz tanıtmaya yönelik, ka­munun halkla ilişkiler faaliyeti görünümündedir. “Biz” dışın­daki herkesi “öteki” ya da “on­lar” bakışıyla “potansiyel birer düşman” olarak gören bir dil, geleneksel medyanın neredey­se tamamına hâkimdir.

    Nefret söylemi çalışmaları­na ülkemizde öncülük eden ve farkındalık yaratılmasını sağ­layan Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, mevcut iktidar-med­ya ilişkilerini irdeleyerek şu saptamada bulunmuştur: “… çatışma ve kriz zamanlarında devletin medyadan, kendi icra­atını haklılaştıran ve meşrulaş­tıran bir tür ‘vatansever medya’ beklentisi vardır”.

    Depremlerin ardından çalışmalara destek olmak için Türkiye’ye gelen İsrail Arama Kurtarma Ekibi’nin ülkelerine dönmesinin ardından çıkan haberlerden…

    6 Şubat 2023 depremle­rinden sonra arama-kurtar­ma çalışmaları için ekiplerini gönderen 63 ülkeden biri olan Ermenistan kurtarma ekibi­nin Adıyaman’daki çalışmala­rı, çoğu haber kanalı tarafından görmezden gelindi, ülkenin is­mi bile anılmadı. Arama-kur­tarma çalışmalarında en etkin ekiplerden olup depremzede­lere yönelik yardımlar ve has­tane kurulması çalışmalarıyla göze çarpan İsrail ekipleri çoğu yerde yok sayıldı. Deprem böl­gesini ziyaret eden bazı politik figürlerin basın açıklamaların­da muhalif seslere karşı siya­sal nefret söylemine dair dile döktükleri nitelemeleri, yakış­tırmaları; yağma ve hırsızlık vakalarında düzensiz göçmen­lerin potansiyel suçlular olarak hedef gösterilmeleri ve LGB­Tİ+’ların deprem bölgesinde barınma alanlarında karşılaş­tıkları nefret dili ve linç edilme korkusuyla oralardan uzaklaş­mak zorunda kalmaları; afetle­rin yaşandığı dönemlerde nef­ret söyleminin ulaştığı boyu­tu göstermektedir. Ülkemizde geleneksel medyanın ve daha çok sosyal medyanın yeniden ürettiği nefret söylemi, elbette sokağa da katmerli bir şekilde yansımaktadır.

    Geleneksel medyanın ge­neline hâkim olan tek seslilik ve merkezî otoriteye duyulan güvensizlik; haber ve bilgi akı­şının çarpıtılarak sunulacağı­na dair yaygın görüş; kitleleri sosyal medyaya ve de özellikle Twitter’a yönlendirdi. Enkaz altında kurtarılmayı bekleyen insanların konumlarının bildi­rilmesi, ihtiyaç listelerinin du­yurulması, yardıma gereksinim duyulan noktaların çoğaltıla­rak hızla paylaşılması, Twit­ter’ı öne çıkardı. Hatta muhalif kanaat önderleri ve gazetecile­rin takipçi yoğunluğundan ra­hatsız olan kamu otoriteleri bu mecrada bir gün boyunca bant daraltması ile iletişimi engel­lemeye bile kalktılar. Ancak bu mecranın anonimliğe izin veren iletişim süreci de kullanıcıları­nın son derece benmerkezci ve aşırı özgüven ile ortaya koyduk­ları ayrımcı, saldırgan veya sert dil de yer yer nefret söylemini pekiştirebilmektedir.

    Nefret söyleminin bir sü­redir sosyal medya platformla­rında hızla yayılmaya başla­ması, zaten bu alanda hizmet sunan şirketlerin gündemin­deydi. İletişimbilimciler nef­ret söylemini daha iyi anla­mak için bu söylemleri kim­lerin ürettiğine de bakılması gerektiğini belirtiyor. İdeolojik sebeplerle ya da ekonomik ka­zanç nedeniyle nefret söylemi içeriğini üreten ve bunu yay­gınlaştıran profesyonel grup­ların da varolduğunu vurgulu­yorlar. Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, “nefret söylemi ile mücadele ederken ifade özgür­lüğünün korunmasının önemi­ni” vurguluyor ve “sosyal med­ya platformlarında kullanılan algoritmaların yanlı olma riski taşıdığını” belirtiyor.

    Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, Susan Benesch, Dr. Zeynep Burcu Vardal, Dr. Bahadır Avşar, Mehmet Varış, Dr. Hakan Irak ve Hrant Dink Vakfı’na teşekkür ederiz.

  • Bir giydirilip bir çıkarıldı ‘şapka’ kafaları karıştırdı

    Arap harflerinden Latin harflerine geçmek gibi güç sayılabilecek bir işi görece başarılı ve hızlı bir şekilde hayata geçiren Harf Devrimi, hem yazı hem de konuşma dilinde günümüzde etkileri hâla devam eden bazı tartışmaları beraberinde getirdi. Bunlardan biri de kamuoyunda “şapka” olarak bilinen işaretin kullanılıp kullanılmayacağı üzerine.

    Babam 12 Eylül 1980 Darbesini izleyen dönemde bir gün “şapkaların” kaldırıldığını ve nüfus cüzdanımda isim değişikliği yapılacağını söyledi. Halk arasında yaygın kullanımıyla “şapka” olarak bilinen düzeltme işaretiyle “Sûha” olan ismim artık “Suha” olarak yazılacaktı. İşgüzar Nüfus Müdürlüğü tarafından ismimden şapka çıkarıldı. 16 yaşına kadar büyük bir fiyakayla taşıdığım şapkam elimden alınmıştı. Şaşkınlıkla karışık ince bir hüzün hissetmiştim o dönemde. Oysa şapkaların kaldırılması yolunda hiçbir yasal değişiklik yapılmamıştı; bu tamamen fısıltı gazetesi ile yayılan uydurma bir bilgiydi. 12 Eylül sonrası dönemde Danışma Meclisi Genel Kurulu’nda gündeme gelse de şapka işaretinin kaldırılması teklifi kabul edilmemişti.

    Türk Dil Kurumu’nun kendi kaynakları arasındaki çelişkiler kafa karışıklığının bugüne dek sürmesine neden oldu (örneğin bir dönem Güncel Türkçe Sözlük’te “yadigâr” yazılırken, Büyük Türkçe Sözlük’te ise “yâdigâr” diye kayıtlıydı; günümüzde her iki yayında da “yadigâr” yazıyor).

    Düzeltme işaretinin
kullanılacağı yerler
    1. Yazılışları bir, anlamları ve söylenişleri ayrı
olan kelimeleri ayırt etmek için okunuşları uzun
olan ünlülerin üzerine konur:
    adem (yokluk), âdem (insan); adet (sayı), âdet
(gelenek, alışkanlık); hala (babanın kız kardeşi),
hâlâ (henüz)
    2. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım
kelimelerle özel adlarda bulunan ince “g”, “k” ünsüzlerinden sonra gelen “a” ve “u” ünlüleri
üzerine konur:
    dergâh, gâvur, karargâh, tezgâh, yadigâr, Nigâr;
dükkân, hikâye, kâfir, kâğıt, Hakkâri vb. kişi
ve yer adlarında ince “l” ünsüzünden sonra
gelen “a” ve “u” ünlüleri de düzeltme işareti ile
yazılır: Halûk, Lâle, Nalân; Balâ, Elâzığ, İslâhiye,
Lâdikvb.
    3. Nispet ekinin, belirtme durumu ve iyelik
ekiyle karışmasını önlemek için kullanılır:
(Türk) askeri ve askerî (okul), (fizik) ilmi ve İlmî
(tartışmalar), (Atatürk’ün) resmi ve resmî
(kuruluşlar) vb.

    1990’larda bu tartışma daha da alevlendi. Şiar Yalçın 9 Eylül 1994’te Milliyet gazetesinde yayımlanan köşe yazısında, “… şimdilerde okullarda ve gramer kitaplarında galiba ‘düzeltme imi’ diye öğretilen ^ işareti yüzünden güzel dilimize büyük darbeler indirilmiş, yeni kuşaklar uzun ve kısa ünlüleri, kalın ve ince ‘k’ ve ‘l’leri ayırt edemez olmuşlardır” diyordu. Bu işaretin bazı ünlüleri uzun okutmak, bazılarını ise inceltmek için kullanılmasını eleştiren Yalçın, yetkililerin “bu şapkaları bir giydirip bir çıkarmasının hem çocukların hem büyüklerin aklını karıştırdığını” savunmuştu.

    2000’li yıllara kadar “şap­kalar kaldırıldı mı kaldırılmadı mı” tartışmaları devam etti ve nihayet TDK, 2005’te yayım­lanan Yazım Kılavuzu’nda Batı kaynaklı kelimelerde (plaket, lokal, flama, plaj, plastik, reklam ve plan vb.) inceltme görevinde olan şapka işaretinin kullanıl­mamasına karar verdi.

    Şapka işareti Türkçemi­ze giren Arapça-Farsça kökenli aynı harflerden oluştuğu hâlde farklı anlam taşıyan (kar-kâr, adet-âdet, varis-vâris gibi) söz­cükleri birbirinden ayırt etmek için kullanılmaktadır. Dilbilim­ciler 100 bin kelimelik Türkçe söz varlığında inceltme işare­tiyle yazılması gereken sözcük sayısının yaklaşık 250 olduğunu belirtiyor.

    Eğitim sistemimiz yazı dili­ne yaslanır ve konuşma dili hep ihmal edilmiştir. Düzeltme işa­retinin varlığı, sözcüklerin te­laffuzunda bize rehberlik etme­si bakımından önem taşır.

    Cemal Süreya’nın Şapkam Dolu Çiçekle kitabına atıfla, Sû­ha’nın yitirmiş olduğu şapkası, hâlâ çiçeklerle dolu.

  • Denizde ve sahilde çoktur, kovadan kalıpla kale olur, bazen içine kafa gömülür

    Cambridge araştırmacıları bu yakınlarda kanıtladı: Kumullar kendi aralarında ilişkideler. Kumul göçlerinde topluca gerçekleşiyormuş hamleleri. Bırakıldıklarında herşeyi kapıp örtebiliyorlar: Arkeolojinin doğuş nedeni! Sanatın, edebiyatın, mimarinin temelinde-tarihinde vazgeçilmez bir madde kum. İçimize, hayatımıza karışan taneciklerin yolculuğu… Picasso, Saint-John Perse, Tektaş Ağaoğlu, Pierre Reverdy ve tabii Borges.

     İşim gücüm edebiyat-sa­nat-felsefe-kültür ya, do­ğal olarak “kum” der de­mez aklıma Calvino’nun “Kum Koleksiyonu” metni geliyor; bir kitabına adını da veren. 1974’de Paris’te açılan bir ser­gide rastlamıştım. Saydam şişelere doldurulmuş, fark­lı coğrafyaların kumsalların­dan, kumullarından toplanmış değişik renkli örnekleri -kum ‘specimen’leri toplayan çok sayıda koleksiyoncu var- bul­mak, biriktirmek, bunların pe­şine takılmak iyidir.

    “Arénophile” deniyormuş kumseverlere. Yoksa kumpe­rest mi olmalı karşılığı? Sev­mek ile tap(ın)mak arasındaki farkı küçümsememeli; demek ki iki ayrı tutku biçiminden sözediyoruz böylece.

    “Kum” deyiveriyoruz, mad­deyi pek tanımadığımız, türle­riyle tanışmadığımız için; bu nedenle sözlüğümüz de zen­ginleşemiyor. Kumuldan sö­zeden kaç kişi çıkar çevremiz­den? Kullanılmıyorsa kelime, temsil ettiği her neyse, onunla bağlantı kurulmadığını göste­rir. Cambridge araştırmacıları bu yakınlarda kanıtladı: Ku­mullar kendi aralarında ilişki­deler. Kumul göçlerinde toplu­ca gerçekleşiyormuş hamle­leri. Bırakıldıklarında herşeyi kapıp örtebiliyorlar: Arkeolo­jinin doğuş nedeni!

    20. yüzyılın en önemli fotoğraf sanatçılarından Man Ray’in objektifinden, Max Ernst’ün kuma çizdiği desen, 1936.

    Kum kullanan sanatçılar vardır; örneğin Tektaş Ağaoğ­lu etkileyici heykel-tablolar yapardı kum kullanarak. Derin rölyeflerdi (Acaba neredeler – artık?). Bir kum tasarımcısı­nın işleriyle karşılaştım dola­nırken: Rezzan Hasoğlu, Lexus Design ödülü almış çalışma­larıyla. Çıplak gözle görmek isterdim o işleri. Malzemesini toplamıyor, ısmarlıyormuş; bu beni biraz uzaklaştırdı serüve­ninden.

    2020 Eylül sonu, kum fır­tınaları koptu İstanbul dahil Türkiye’nin pek çok bölgesin­de. Hiç ortasında kalmadım bugüne dek sıkı bir kum fır­tınasının. Belgesellerde ya da haber programlarında rastla­dığım görüntüler hem ürkütü­cü hem büyüleyiciydi -öyle­dir doğanın pek çok kalkışımı: Lav püskürten volkanlar, hor­tumlar, azgın dalgalar çift ku­tuplu duygular yaratır insanın ruhunda -kum fırtınaları da.

    Kum yalnızca rüzgarlarla, fırtınasıyla gelmez üstümü­ze; yağmura da bindiği olur. Geçip gittiğinde, durduğun­da ve damlalar kuruduğunda, özellikle cam yüzeylerde apa­çık görülür izleri. Düşünme­yiz genellikle, oysa geldikleri yer düşünülürse yaratacağı et­ki farklılaşır: Sahra’dan, Arap Yarımadası’ndan gelen kum taneleridir onlar: Havalanmış, binlerce kilometre yol yaptık­tan sonra inmişlerdir şehri­mize. O gözle bakılmalı toz taneciklerine, sanki göçmen kuşlarmışcasına -şu farkla ki: Artık buraya/bize karışacak­lardır.

    Madde kaybolmaz. Bir kum tanesinin izi sürülebilir mi? Sürülebilirse neyle, nasıl?

    İnsan ne ki: Evrende kum tanesi.

    Vahşi bir sualtı savaşı André Masson, “Balıkların Savaşı” (1926) adlı tablosunu, tuvalin bazı bölgelerine serbestçe astar boyası uygulayıp üzerine kum atarak ve ardından fazlalıkları fırçalayarak yapmıştı. Ortaya çıkan görüntü, keskin dişli balıklar arasında vahşi bir sualtı savaşını akla getiriyordu.

    Görebildiğim, ilk kum­lu tablo çalışmalarının And­ré Masson’un elinden çıktığı: 1926. Zemine önce tutkal dö­şedikten sonra kum püskürte­rek gerçekleştirdiği tabloların Pollock’u etkilediği, “action painting”i bir bakıma tetikle­diği öne sürülüyor.

    “Herşey”i kullanan Pi­casso, kuma başvurmamış olsun; mümkün mü?! Juan-les-Pins’de yaptığı 20 Ağus­tos 1930 tarihli “Baigneuse Couchée” bir kumda sereserpe gerçekten de. Daha ilginci, ters çevrilmiş bir tuvalde karton­du, çiviydi, ottu ve kumdu, bir­leştirmiş olması. Ve bir palmi­ye yaprağı eklemesi -ilkinden tam 1 hafta sonra.

    İlgincin ilginci, Picasso kumsalda da rahat durama­yan çocuktu. 1937’de, Mou­gins kumsalında gerçekleştir­miş kumda desenini. Kaybol­masından önce Man Ray’ın çektiği fotoğrafa borçluyuz yok-varlığını!

    Kum, kumul, kumsal im­gesinin merkezî görev gördü­ğü bir şiir, Saint-John Perse’in Sürgün’ü. 1941’de, gerçekten de sürgünde bulunduğu Long Beach Island’da yazdığı yek­pare nesir-şiirinin 1942’deki ilk basımı kitaplığımda. Per­se’in tipik, yüksek seslenme­li poetikasının bir çeşitleme­si buradaki. Açık denizin um­man evrenine övgü döşedikten sonra, burada, suyun ya da çö­lün kıyısındaki kum düzlükte çıplak ayakla çizilmiş harfler. Hem kaygan, hem yutucu bir zeminden, şair, kumdan yan­sıyan sönmüş boyutunu eşe­liyor.

    İnsan yeryüzünde sürgün.

    Kumda sereserpe Pablo Picasso’nun 20 Ağustos 1930 tarihli “Baigneuse couchée”si…

    Pierre Reverdy Devingen Kum’u ölümünden 1 yıl önce (1959), Solêsmes’de yazmıştı. Ancak şiirin başlığına kazınan imge daha eski tarihli birkaç şiirinden gelir: Kumun görü­nür görünmez yer değiştirme­leri ile yaşam devinimleri ça­kışır burada. “Bavulsuz geçiş ölüme”, en başından, sımsı­kı bir ritmik düzen içinde bir vasiyet toparlaması mahiye­tine oturtur bu ortaboy şii­ri. Meraklılar sanal ortamda bulabilir (‘Le Sable Mouvant’ yazarak) Picasso’nun hızını Devingen Kum’dan alan 10 su­luboyasını.

    Borges, yaklaşık 30 yıl arayla “Kitab”a iki kez sonsuz­luk hakkı verdi: Babil Kütüp­hanesi (1941) sonsuz sayıda nüshadan oluşmuştu; Kum Ki­tabı (1975) başı sonu olmayan, iki ucu sonsuza açık biricik kitabı ağırlayan masal oldu. O kitaba adını da verdiğine ba­karak denklemi şöyle kurabi­liriz: Kum Kitabı’ndaki kum kitabı hikayesinde sözü edilen kum kitabı, sonunda bir rafına gizlice yerleştirildiği kütüpha­neyi sonsuzluk katına böylece taşımıştır.

    Atar Doha’da Jean Nouvel tasarımı müze geçen yıl açıldı; “para”nın cirit attığı utandırı­cı bir törenle. Frank Gerry et­kisi bulaşıcılığını sürdürüyor! “Kum Gülü” bir doğa formu; bölgenin özellikleriyle uyumlu seçim olmuş mimarlık açısın­dan. Nouvel’in kurduğu çatı düzeniyle sanal ortamda rast­lanan doğal ‘kum gölü’ görün­tülerini kıyasladığımda, açık­çası, bu öykünmeli seçimin yapının lehine sonuç vermedi­ğine varıyorum.

    Dünyanın kumu camın içinde Lexus Design Ödülü’nü alan tasarımcı Rezzan Hasoğlu’nun “Sand to glass” projesinden dünyanın farklı bölgelerinden kum türleriyle yaptığı cam objeler.

    Kum yenir mi? Pika send­romu da, jeofaji de yerine göre bir ruhsal sıkıntının tezahü­rü olarak değerlendiriliyor; gelgelelim farklı kültürlerde farklı yaklaşımlara rastlan­dığı sır sayılmaz. Kil, toprak, kum yemeyi sağaltıcı görenler, altedilmez bir gereksinmenin karşılanması olarak bakıyorlar konuya. Tanpınar’ın, açık bir şaşkınlıkla, Ahmet Hâşim’in kil yeme tutkusundan sözedi­şine değinmiştim.

    Kum koleksiyoncuları bir­birlerine kum eşantiyonları satmaz, değiş-tokuş yaparlar­mış; onlara duyduğum saygıyı bir tık yükseltti bunu öğrenmiş olmak. Genellikle 30 mili­metre küplük şişeler kullanılı­yormuş. Bir koleksiyoncu, Gu­adeloupe’da 300’ü aşkın kum türü olduğunu yazmış -bir renk cümbüşü. Kum koleksi­yoncular derneğine üye oldu­ğunda, “hoşgeldin”i 50 şişe ar­mağan göndererek yapmışlar.

    Evde kumsuz olmak birden küçülttü beni.

    William Blake, “bir kum tanesinde bütün bir dünya” di­yesiymiş.

    The Sand Paper, uluslara­rası kum koleksiyonerleri der­neğin yayın organı. Yılda iki kez elektronik ortamda yayım­lanıyor bu kum gazetesi; İngi­lizce üzerinden haberleşiyor, bilgi ve görüntü paylaşımın­da bulunuyor, tanışıp görüşü­yorlar. Kum sayesinde birlikte yaşamaya başlayanlar oluyor mudur? Niye olmasın: Tanış­tıklarında Picasso’dan nefret etme gibi bir ortak yanları ol­duğu için görüşmeyi sürdüren, sonrasında evlenen çift 1 yıl sonra ayrılmış -yetmez kum sevmek, sevmemek.

    Gezegeni yokolmuş bir uydu Osmanlı saraylarının en genişi Edirne Sarayı’nın günümüze ayakta ulaşan yapılarından Kum Kasrı Hamamı tek başına, yalnız bir görüntü veriyor.

    Hoffmann’ın karanlık hikâ­yesi Der Sandmann’a, 4-5 yıl oldu “Tesadüf” başlıklı dene­memde sokulmuştum. İrkil­ticiliğini Kum Adam’ın şöyle koyar Hoffmann: “O kötü bir adam; yatmak istemedikle­rinde çocukların yanına ge­lir ve gözlerine avuç dolusu kum serper; çocukların gözleri kan-revan içinde yuvalarından fırlar; sonra Kum Adam onları bir çuvalın içine atar ve yav­rularını beslemek için hilalin içine götürür; yavruları ora­daki yuvada oturur, baykuş­larınki gibi kıvrık gagalarıyla yaramaz çocukların gözlerini yerden kaldırıp yerler!”

    Tim Burton’u aratmayan yaklaşım. Bereket, bildiğim kadarıyla, uykusuzluk pek çekmiyor Kum Adam.

    İslâm Ansiklopedisi’nde­ki Sarây-ı Cedîd maddesinden aktarıyorum:

    “Edirne Sarayı’nın en önemli özelliği Osmanlı sa­rayları arasında en geniş saray olmasıdır. Saraya ait Cihan­nüma Kasrı duvar kalıntıla­rı, Kum Kasrı ile tek kubbeli Kum Kasrı Hamamı, Bâbüs­saâde ile dokuz kubbeli saray mutfaklarının bir kısmı ayak­tadır”.

    Kum Kasrı’nı büyük ola­sılıkla Fatih yaptırtmış; adı, içinde bulunduğu Kum Mey­danı’ndan geliyormuş. Ha­mam, biraz gezegeni yokolmuş bir uydu izlenimi yaratıyor in­sanda. Çevredeki kumun özel bir dokusu olduğu anlaşılıyor; yapımında kullanılmış bel­ki de.

    Edirne’nin de “Kum ma­hallesi” var. Bir tek o mu? Sı­nırın iki karış ötesinde, Di­metoka’nın da Kum mahallesi varmış.

    Edirne tarihine ilişkin te­mel kaynakların başında ge­liyor Enîsü’l-Müsâmirîn -eh, biz de işin içindeyiz işte!

    Yazar-ressam işbirliği Pierre Reverdy’nin Devingen Kum (Sable Mouvant) kitabında Picasso’nun yaptığı “Sculptor at Work” suluboyası, 1966.