Kategori: Edebiyat Tarihi

  • Atatürk’ü anmak: Kadını, işçiyi, demokrasiyi savunmak

    Atatürk’ü anmak: Kadını, işçiyi, demokrasiyi savunmak

    1946’da sadece 6 sayı çıkabilen Yığın dergisi, hem olağanüstü yazarları hem de farklı fikirleri biraraya getiren çizgisiyle dikkati çeker. Mustafa Kemal’in güçlü cumhuriyet fikri; Nâzım Hikmet’in takma isimle ilk defa yayımlanan şiirleri; Abidin Dino, Behice Boran, Abdülbaki Gölpınarlı ve Halide Edip’in satırları ve güçlü çizimler biraradadır.

    Tabloid boy dergiciliğin, kapak grafiği ve içe­rik yetkinliği olarak bizdeki en iyi örneklerinden biri 1946’da 15 günlük olarak yayımlanan Yığın’dır. Sadece 6 sayı çıkabilmiştir. Derginin Cumhuriyet Bayramı ve 10 Kasım Atatürk’ü anma sayısı kapakları unutulmazdır.

    Nâzım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı ve Memleketimden İnsan Manzaraları Destanı’ndan ilk parçalar da takma isimle ilk defa Yığın’da yayımlanmıştır. Kadınlara özel sayı hazırlayan; işçinin sağlık sorunlarına kafa yoran; Abidin Dino, Behice Boran, Abdülbaki Gölpınarlı ve Halide Edip gibi yazarlarla çok fikirli, ilerici ve öncü bir dergi.

    1 EKİM 1946

    İlk sayı: Daima ileriye!

    OzgunUcar-1
    Yığın dergisinin 1 Ekim 1946 tarihli ilk sayısı.

    Derginin ilk sayısı 1 Ekim 1946’da yayımlandı. Başlığın tasarımı, “insan yığını”- kitlelerin silik resmi üzerine yazılama şeklinde Yığın yazısıyla yapıldı (Bu yazılama-grafik tekniği, dönemin Beşer, Ses gibi kimi Sol dergilerinde de görülür). Yazar kadrosunda Nâzım Hikmet, Orhan Kemal, Abidin Dino, Abdülbaki Gölpınarlı, Behice Boran, Sabire Dosdogru, Hulûsi Dosdogru, Burhan Arpad, Nevzat Hatko, Halide Edip Adıvar, Cahit Irgat, Suat Taşer, Hüsamettin Bozok, Kemal Bilbaşar, Ali Karasu (A. Kadir) gibi önde gelen isimler vardır.

    İçinde özel bir not bulunmasa da Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin (TSEKP) yayın organı olduğu bilinen Yığın, “Her ayın 1’inde ve 15’inde çıkar; fikir ve sanat mecmuasıdır”. Derginin her sayısında kapakta tematik ve toplumsal bir konu işlenmiştir. İlk sayının kapak çizimi ise, Belçikalı ressam Frans Masereel’den, yığınları ileriye-yeniye doğru yüreklendiren, sağ eliyle ileriyi gösteren toplumcu-figüratif bir çalışmadır. Kapak konusu ise Abdülbaki Gölpınarlı kaleminden Tevfik Fikret ve Yunus Emre’dir.

    1 EKİM 1946

    Nâzım Hikmet’in şiiri takma ismiyle yayımlandı

    Ekim başında çıkan ilk sayının arka kapağında “Nigâr ile Mustafa” başlıklı bir şiir vardır. Kemal Sönmezler’in nefis karakalem çizimleriyle bezeli şiir “İbrahim Sabri” imzalıdır. Bu şairin kim olduğunu anlamak için, Nâzım Hikmet’in 20 Temmuz 1940 tarihinde Bursa Cezaevi’nden eşi Piraye Hanım’a yazdığa mektuba göz gezdirmek gerekecektir: “Diğer taraftan ‘Yunus ile Ceviz Ağacı’ serisine, yani şiirde hikaye tarzına devam ediyorum. ‘Nigâr ile Mustafa’ adıyla bir tane daha yazdım. Tashih edince sana yollayacağım. Belki de tashih edilmek üzereyken sen buraya gelirsin. Malum ya, vaadin var. Eylül’de buradasın.”

    OzgunUcar-2
    Yığın’ın 1. sayısında “İbrahim Sabri” takma ismiyle yayımlanan Nâzım Hikmet’in “Nigâr ile Mustafa” şiiri.

    Nâzım Hikmet o sırada Bursa Cezaevi’ndedir ve sadece bedenen değil, fikirleri ve özellikle şiirleriyle de yasaklıdır. Kitapları basılamamakta, ismi anılamamaktadır. “Nigâr ile Mustafa” şiirini Piraye Hanım’a yazdığı mektuptan tam 6 yıl sonra ilk defa Yığın’da “İbrahim Sabri” takma ismiyle okuyucuyla buluşturacaktır. Şiirin kendi memleketinde kendi ismiyle yayımlanması için ise 20 sene daha geçmesi gerekecekti: Şiir Türkiye’de ilk defa 1966’da De Yayınları tarafından yayınlanan Memleketimden İnsan Manzaraları kitabında yayımlanabilmiştir!

    Yığın’ın ilk 4 sayısının da, arka kapakta “İbrahim Sabri” imzasıyla Nâzım Hikmet’in daha önce yayımlanmamış şiirleri yer alacaktır.

    OzgunUcar-3
    ÖLÜMÜNÜN 8. YILINDA Derginin 15 Kasım 1946 tarihli 4. sayısının kapağında Mustafa Kemal Atatürk vardır. Atatürk, vefatının 8. yılında Faris Erkman imzalı nefis bir yüz portresiyle anılmıştır. Çizgi çizgi kalem darbeleriyle oluşturulmuş tipografik özgün portrenin altında “1881-1938” yazar.

    15 EKİM 1946

    ‘Veremle mücadele bir devlet davasıdır’

    OzgunUcar-4
    2. sayısında “verem” konusunu kapağa taşıyan Yığın dergisi.

    Derginin 2. sayısının kapak konusu, o yılların en büyük belası verem hastalığı üzerinedir. 1946, veremle mücadelenin sürdüğü bir yıldır. Yığın’ın kapak yazısını da eşi Hulusi Özdoğru gibi hekim olan ve ömrünü işçi sağlığına adamış olan Sabire Özdoğru yazmıştır. Özdoğru’nun yazısı şu satırlarla sonlanır: “Verem mücadelesi bir hayır cemiyeti davası ve bayramlarda toplanan ianelerle üç-beş zenginin gönlünden kopacak sadakaların halledebileceği bir mesele değil, memleketin yarını bakımından üzerinde ısrarla durulması gereken bir devlet davasıdır.” 2. sayıda ayrıca Arslan Kaynardağ’ın Charlie Chaplin için yazdığı “Şarlo’nun yeri demokrasi cephesinin ön safındadır” yazısı ilgi çekicidir.

    1 KASIM/15 ARALIK 1946

    Cumhuriyet ve demokrasi: ‘Biri diğerinden ayrılamaz’

    OzgunUcar-5
    Faris Erkman imzalı 3. sayı kapağı.

    Cumhuriyetin 13. yılının kutlandığı 3. sayı, Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının 8. yılında yayımlanan 4. sayı ve Beethoven’in konu edildiği 6. sayının kapakları çok çarpıcıdır. Üç kapak da, unutulmuş bir çizer olan ve genç yaşta vefat eden “Faris” yani Faris Erkman (1915-1950) imzalıdır. 29 Ekim konulu 3. sayının kapağında bir aslan görünümündeki emperyalizmle mücadele eden güçlü bir insan, güçlü bir cumhuriyet tasvir edilmiş ve kapağın altına büyük puntolarla “Cumhuriyet ve gerçek demokrasi hiçbir zaman biri diğerinden ayrılamaz” notu düşülmüştür.

    Yığın’ın 15 Aralık 1946 tarihli 6. sayısında ise kapak konusu Beethoven’dır. Faris Erkman kendine özgü portre geleneğini bu kapakta daha pastoral bir anlatımla adeta zirveye taşımıştır.

    Aziz Nesin, geriye doğru dürüst bir fotoğrafı bile kalmamış, 35 yaşında ölen yaşıtı Faris Erkman’ı, yani cezaevi arkadaşını, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez-1 kitabında şöyle anlatır: “Faris Erkman 5 yıl hapis yattı. Faris’le Harbiye Askerî Cezaevi’nde, sonra da Sultanahmet Cezaevi’nde bir koğuşta yattım. Cezaevinde de Darüşşafaka’daki o sapsarı saçlı çekingen çocuk gibiydi; sessizdi, uysaldı, yumuşaktı. Ranzasına uzanır saatlerce ve saatlerce büyük resim ustalarının röprodüksiyon albümlerine bakardı. Bu tabloyu önüne koyup, bütün bir yarım gün baktığı olurdu. Hep resimden konuşurdu. Birkaç arkadaşına cezaevinde resmin ne olduğunu anlattı, öğretti durdu. Cezaevinde ülseri çok azmıştı. Sürekli perhiz yapıyor, ilaçlarla yaşıyordu. Bahtsızlığına, ikinci evliliğini de eklemek gerekir. 5 yıl yattıktan sonra cezaevinden çok hasta, çok zayıf olarak çıktı. Hastalığına, bir de iş bulmak, çalışmak, geçim zorluğu eklendi. Ameliyat olması gerekiyordu; ama çok zayıf olduğundan birazcık toplamalıydı. Vakit kalmadı, kan geldi. Cezaevinden çıkışından, sanırım 6 ay sonra, daha çok kan geldi ve öldü.”

    15 Kasım 1946

    Atatürk: Türkiye’yi Sağ’a değil Sol’a götürmek isteyen bir mücahit

    OzgunUcar-6
    Yığın’ın 5. sayısında “Tarih Karşısında Atatürk” yazısı

    15 Kasım 1946 tarihli 4. sayıda, Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının 8. yılında anıldığı kapak dosyasının giriş yazısı şöyle başlar: “Tarih karşısında Atatürk. Atatürk Türkiye’yi ileri bir merhaleyle Sağ’a değil Sol’a götürmek isteyen bir mücahitti.” Dergide “Atatürk ve Türk Kadınları” başlıklı yazıyı kaleme alan Sabire Özdoğru ise şöyle yazacaktır: “İstiklal Savaşı’nda kahramanlık destanlarına adlarını şerefle yazdıran mütevazı Türk kadınları, yarının da sanayi, kültür-bilim ve sanat kahramanları olacaktır… Türk kadınının temiz, çalışkan ve faziletli adı, fabrikalardan üniversitelere, köylerden şehirlere kadar her tarafı dolaşacak ve barışsever mevcudiyeti ile dünya kadınlığının yanında şerefli mevkiini alacaktır. Türk kadınları varlığını borçlu olduğu büyük Atatürk’e minnettardır.”

    Kebikeç dergisinin 2014’te çıkan 38. sayısında, “Eski Sol Üzerine Yeni Notlar…” yazısında Yığın’ı konu eden araştırmacı M. Bülent Varlık, derginin Atatürk devrimlerine bağlılığı ve desteğini şöyle aktarır: “Yığın’da açık bir sosyalizm propagandası yapılmamış, sözgelimi yazılarda Sovyetler Birliği’nin adı bile pek geçmemiştir. Buna karşılık Atatürk devrimleri sonuna kadar savunulmuştur…”

    1 ARALIK 1946

    Kadın da çalışacak insan gibi yaşayacak

    OzgunUcar-7
    “Kadın meselesi” konulu 5. sayı kapağı.

    5. sayının kapak konusu “kadın meselesi”dir. İmzasız kapak portresinde, çaresiz bir kadın tasviri yer alır. Yazılar, toplumun bütün kesimlerindeki kadınların çalışması gerektiği üzerinedir. “Kadın Çalışıyor” başlıklı başyazı şu satırlarla sonlanır: “Bugün bizde hâla kadının çalışması birkaç münevverin vereceği karara bağlı imiş gibi, bunun münazara ve münakaşa mevzuu olması sadece gülünçtür. Bugün ızdırap içinde yaşayan, istismar edilen kadının, başındaki efendilerden sadece bir isteği vardır: İnsan gibi yaşamak. Üniversiteli gençler bunun ne şekilde başarılabileceğini münakaşa ederlerse, geri kafaları aydınlatmak için çok daha ileri bir iş görmüş olurlar.” Bu sayıda Halide Edip Adıvar’ın “Kadın Çalışacaktır”, Abdülbaki Gölpınarlı’nın “Kadının Ezeli Hakkı” yazıları ve yine isimsiz olarak Nâzım Hikmet’in “Kadınlar” şiiri yer alır.

    15 ARALIK 1946

    ‘Komünizm kışkırtıcılığı yaptı’, diye yasaklandı; günlük basın sıkıyönetimi alkışladı!

    OzgunUcar-8
    Sıkıyönetim komutanlığının gazete ve dergileri kapattığı 17 Aralık 1946 tarihli Akşam Gazetesi’nin manşeti.

    Yığın’ın 15 Aralık 1946 tarihli 6. ve son sayısı oldukça nadirdir. Bu sayı, çıktıktan hemen 1 gün sonra, sıkıyönetim komutanlığı tebliği ile “komünist tahrikatı (kışkırtıcılığı)” yaptığı gerekçesiyle toplatılmıştır. Yığın’ın da aralarında bulunduğu Sendika, Ses, Nor Or, Gün, Dost adlı gazete ve dergiler süresiz; Büyük Doğu ve Yarın dergileri ise 4 ay süreyle kapatılır; matbaalara kilit vurulur, çıkan nüshalar toplatılır. 17 Aralık 1946 tarihli günlük gazeteler bu haberi manşetlerinden yayımlar ve onlar da bu dergileri “komünist kışkırtıcılığı” yapmakla suçlar!

  • Uçup gitmesin diye sözler kayıt tutar resimler, harfler

    Resimler imgeleri belletmenin araçları olarak görülmüştür matbaanın icadına dek. Öyle ki resim ile yazı çakışır dönem Avrupa’sında. Her şey okunanı bellekte tutmakla, oraya kazımakla bağlantılıdır. Söz uçup kaybolmasın diyedir. Kelime, resim, ses, söz, temsil, aynı imbiğin dibinde buluşur. “Ancak hangimiz imgelerin nasıl oluştuğunu söyleyebilir?..”

    Frances Yates (1899-1981) “görsel alfabe”lerden söze­diyor temel kitabı The Art of Memory’de. Harflerin öğretilme­sinde (bellenmesinde) imgelerin yararı Rönesans döneminde yaygın kabul görmüş. Kedi C(at), Eşek A(ne), gergedan R(hino) üze­rinden kazınıyormuş çocukların belleklerine “figür”leriyle birlikte.

    Yates ile bir geridönüş ka­visi yapılabilir burada: Aby Warburg’un (1866-1929) Bruno malzemesine ölümüne ramak kala ulaştığını, Roma’dan gene de muazzam bir “ganimet”le dönmeyi başardığını biliyoruz: Bruno uzmanı Salvestrini’den 350 özgün baskı kitabı kütüpha­nesi için satın almıştı. Üzerinde çalışacak vakti olmadı. Buna karşılık Warburg Enstitüsü’ndeki belgeler bir sonraki kuşaktan Frances Yates’in Bellek Sanatı’n­da (1966) Bruno’ya bu bağlamda odaklanmasını sağladı. O kitap ve açtığı yoldan izini süren Mary Carruthers’in Bellek Kitabı (1990) benim açımdan değerli kılavuz çalışmalar oldular.

    “Yer”e bağlı anımsama tek­nikleri, Cicero’nun Simonides anekdotundan Ortaçağ’a ve Yenidendoğuş’a gelesiye imge/ lem motoru işlevi görmüşlerdi. Yates, Camillo’yu büyüteç altına alır: İzleyicinin bakışın öznesi olarak sahneye geçtiği, oradan “sıra”lara dizili imgeler üstünden hayalgücünü işe koştuğu bir “bilgi merdiveni” çıkar LIdea del Theatro’da (1550) önümüze.

    EnisBatur-1
    L’Idea del Theatro adlı eserde Giulio Camillo’nun ahşap tiyatrosu. Tiyatro, 7 gezegeni temsil eden 7 basamak olarak tasarlanmış. En seçkin kişiler en alt sıralarda oturuyor.

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • İmge ve simgenin ötesinde Türkçeyi yukarı çeken kişi

    Nicedir şahıstan çok s/imge Atatürk. Bize Ataçgilleri hazırlayan, köhne bir dilin üstünü örttüğü Türkçeyi yukarı çeken kişiye borç büyüktür. Nutuk’ta ise sahibinin konumu nedeniyle benzersiz bir yaşamöyküsel damar, metnin içinden geçer. Ancak eşdeğer öznelerde (Marcus Aurelius, Churchill, De Gaulle) görülen özellikleri Nutuk’u ayırır.

    Televizyonda son katıldığım programda (“Aykırı Sorular” – 2012) Enver Aysever’in sorularını yanıtlarken kendimi Kemalist ya da Atatürkçü olarak tanımlamadığımı; Atatürk’ü 20. Yüzyılın en büyük devrimcisi saydığımı ve ona yöneltilen eleştirilerin birçoğunu yersiz bulduğumu vurgulamış; Türkiye bir gün demokratik bir ülke kimliğine bürünecekse, bununAtatürk’ün kadınlar için açtığı yoldan ilerleyerek gerçekleşebileceği görüşünü savunmuştum. 11 yıl sonra bu sözlerime bağlı kaldığımı eklemeliyim.

    Enis_Batur_1
    Atatürk, Türk Dil Kurumu’nda Agop Dilâçar’ın da aralarında olduğu bir heyetle.

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Türk basınında bir öncü: Yirminci Asırda Zekâ dergisi

    Bahâ Tevfik’in 1912’de “gençleri muasırlaştırmak” için çıkardığı Yirminci Asırda Zekâ dergisi, ilklerin dergisidir. Kadın resimleri, hatta “nü”ler Türk basınında ilk defa burada yer alır. Materyalist ve anarşist değerler ilk defa dile getirilir. 34 sayı çıkan Zekâ’daki fotoğraf, çizim ve yazılar, teknik ve tasarım olarak da döneminin çok ötesinde örnekler barındırır.

    OzgunUcar-1

    Batı felsefesinin, ateizmin ve bilimsel anarşizmin ateşli bir temsilcisi olan Bahâ Tevfik (1884-1914) felsefeci Ahmed Nebil’le birlikte 1910’da Tecedüdd-i İlmî ve Felsefi Kütübhanesi’ni kurmuş, Nietzsche, Darwin ve Ludwig Büchner’i, feminizm ve anarşizm konusunda ilk kitapları Türkçeye çevirip basmaya başlamıştır. Felsefe Mecmuası (1910) ve Piyano Dergisi’ni (1910) çıkaran Bahâ Tevfik, 1912’de Yirminci Asırda Zekâ ismiyle yeni bir fikir ve aktüalite dergisi kurmuştur. Dergi, 2. Meşrutiyet’in hâlâ sürmekte olan özgürlük havası ve Bahâ Tevfik’in cesur liberal fikirlerinin etkisiyle öncü işler başaracaktır.

    İlk sayısı 5 Mart 1328 (18 Mart 1912) tarihinde çıkan Yirminci Asırda Zekâ’nın lejandı şöyledir: “Felsefi, ilmî, edebî her türlü terakki (ilerleme) ve teceddütlerden (yenilik) bahis, gençlerin yirminci asra layık içtimai ve siyasi bir terbiye almalarına hadim on beş günlük gazetedir”.

    34 sayı çıkacak derginin yayın kadrosunda yazılarıyla Bahâ Tevfik, Ahmed Nebil, Ahmet Rıfkı, F. İkbal, Fikri Tevfik, Ömer Seyfeddin, Kemâl Emin, Hüseyin Kâmi ve Suphi Edhem isimleri öne çıkar. Derginin hem ilk hem çoğu sayısında, bir dış bir de iç olmak üzere iki ayrı kapak vardır.

    5 MART 1912
    İlk sayı: 20. asırda zarafet

    Derginin ilk sayısının kapağı, yayın serüveni boyunca izleyeceği yörüngeye dair de bir mesajdır. İlk sayının dış kapağında sokakta, hayatın içinde modern elbiseleriyle Osmanlı hanımları yer alır: “Yirminci asırda zarafet. Bu resim zarif ediplerimizden İzzet Melih Bey tarafından İllüstrasyon gazetesine gönderilen vesikalar üzerine tertib olunmuş latif bir tablodur. Kıymetine mebni karilerimize takdim ediyoruz” (Aynı kapak resmi yine aynı yıl çıkan Kehkeşan Mecmuası’nın 8 Eylül 1328 (21 Eylül 1912) tarihli 1. sayısında Yirminci Asırda Zekâ’ya atıf yaparak ve arkadaki iki peçeli hanımefendi fotoğraftan çıkarılarak şu altyazı ile yayımlanmıştır: “Yirminci asırda çarşaf modası”)

    OzgunUcar-2
    5 Mart 1912 tarihinde çıkan ilk sayısında Yirminci Asırda Zekâ’nın kapağı…
    OzgunUcar-4
    Yirminci Asırda Zekâ’nın 1. sayısının iç kapağı…

    Yirminci Asırda Zekâ’nın ilk sayısının iç kapak resminde de bir Batılı hanım yer alır: “Fransa başvekilinin zevcesi ve meşhur edibe Madam Raymond Poincaré”.

    Derginin ilk sayısı şu satırlara başlar: “Meslek: Ey kari! (okuyucu) Mesleğim senin hoşuna gitmektir… Zekâ”.

    1 NİSAN 1912
    Kuzey kutbunun keşfi

    1 Nisan 1912 tarihli 2. sayının dış kapağında zarif bir kadın fotoğrafı yer alır: “Zarif bir tuvalet. Bugünlerde Paris şatolarında büyük bir şöhret kazanan Matmazel Eyuvannima”. İç kapakta ise o dönem dünyadaki bir keşfi duyuran fotoğraf okuyucuya sunulur: “Kutb-ı Cenubi’nin Keşfi: Amundsen kutb-ı cenubi noktasında irtifa eylerken”.

    OzgunUcar-5
    1 Nisan 1912 tarihli 2. sayının dış kapağı (üstte) ve iç kapağı (altta).
    OzgunUcar-6

    29 NİSAN 1912
    Hanımlara mahsus

    Her sayıda Bahâ Tevfik “Felsefiyat” köşesiyle, Hüseyin Kâmi “İçtimaiyat” köşesiyle yer almıştır. Derginin 3. sayısında F. İkbal Hanım dergi kadrosuna dahil olmuş ve “Hanımlara Mahsus” köşesiyle güzelleşmek sanatının anlatıldığı modadan ve adab-ı muaşeretten bahsetmiştir. Derginin 29 Nisan 1912 tarihli 4. sayısının dış kapağında omuzları açık elbisesi ve kolyesiyle hoş bir kadın yer alıır: “Tablo: Alem-i manevinin saha-i maddiyatta tecellisi”.

    OzgunUcar-7
    29 Nisan 1912 tarihli Yirminci Asırda Zekâ’nın 4. sayı dış kapağı.

    29 NİSAN 1912
    Titanic faciası üzerine

    sayının iç kapağında ise o haftanın ve yılın en önemli olayı vardır: 14 Nisan 1912’de, yolculuğunun dördüncü gününde Atlantik Okyanusu’nda bir buz dağına çarparak batan Titanic. Dergi kapağındaki yazı şöyledir: “Geçen hafta New York’a giderken yolda bir cümudiye (buz dağı) ile müsademe ederek (çarpışarak) garkolan (batan) ve iki bini mütecaviz (aşan) yolcu ve müstahdeminden (çalışanından) 1.635’i telef olan Titanic vapuru Southampton limanından çıkarken. Sağda görülen, geminin kaptanı Smittir ki (Edward John Smith) telef olmuştur. Soldaki haritanın yıldızı mahall-i kazayı göstermektedir”.

    OzgunUcar-8
    4. sayının Titanik konulu iç kapağı.

    13 MAYIS 1912
    Çanakkale’yi geçemeyen İtalyanlar

    13 Mayıs 1912 tarihli 5. sayının iç kapağında Çanakkale Boğazı’nın kuşbakışı bir fotoğrafı vardır. Trablusgarp’ta direnişini sürdüren Osmanlı Devleti’ni barışa zorlamak için 18 Nisan 1912 tarihinde Çanakkale Boğazı’na taarruz eden İtalyan donanması başarısız olmuş, iç kapak fotoğrafının altında şu ifadelere yer verilmiştir: “Çanakkale Boğazı’nın kuşbakışı alınmış bir haritası. Bu haritada flamalar ve torpil hatları pek vazıh (açık) bir surette görünmektedir. Sağdaki ve soldaki haritalarda daha ziyade tadilat (değişiklik) vardır”.

    OzgunUcar-9
    5. sayının iç kapağı.

    27 MAYIS 1912
    Türk basınında ilk ‘nü’

    Derginin 27 Mayıs 1912 tarihli 6. sayısının iç sayfasında Türk basın tarihinde bir ilk vardır. Mecmualardaki bir tabu, ismi konulmamış bir yasak yıkılmaktadır. Bilinen ilk “nü” kadın resmi Bahâ Tevfik tarafından derginin 85. sayfasında göğüsleri açık bir Margret tablosu olarak yayımlanır. Kucağında bebeğini taşıyan ve sol göğsü açık tablonun altında şöyle yazar: “Margret cehenneminde. Ölür içinde”. Derginin iç sayfalarında ilk defa kullanılan “nü” resimler, ilerleyen sayılarda bu defa kendini yine bir ilk olarak kapakta da gösterecektir.
    Yine 6. sayının 97. sayfasında, “Muaşeret edeblerinden” başlığıyla, bir erkek tarafından bir kadının elinin nasıl öpüleceğini anlatan fotoğraflı bölüm bulunur. İlk fotoğrafın altında: “Bir kadının eli nasıl öpülür?”, ikinci fotoğrafın altında: “Yukarıdaki şekil mezmum (ayıp). Aşağıdaki şekil makbuldür” yazar.

    OzgunUcar-11
    6. sayının 97. sayfasında “Bir kadının eli nasıl öpülür?” tablosu.
    OzgunUcar-10
    6.sayının 85. sayfasındaki göğüsleri açık Margret tablosu.

    15 EYLÜL 1912
    Korsesiz korse reklamı!

    sayının 248 sayfa numaralı iç sayfasında bir korse reklamı vardır. Korse reklamındaki kadın bir gülümseme ve açık göğüsleriyle arz-ı endam etmektedir. Bu kez bir tablo değil de bir korse reklamında ilk defa bir kadın göğüsleri açık olarak bir mecmuada yer alır. Fotoğraf ve fotoğraf altında korsenin değil de, korsenin etkilerinin gösterilip izah edilmesi ilginçtir: “Korsenin vücuda bahşettiği şekl-i zarif (korseler hakkında yazılacak bir mütalaa münasebetiyle)”.

    OzgunUcar-12
    14. sayıdaki korse reklamında açık göğüsleriyle bir kadın

    30 EYLÜL 1912
    Kapakta ilk ‘açık’ kolaj

    15. sayının dış kapağında bir kadın portresi, “Tablo: Nafiz nazarlar” altbaşlığıyla verilmiştir. İç kapakta ise o güne dek ilk defa bir kadın fotoğrafı, sansürsüz olarak açık göğüsleriyle eski harfli Türkçe bir mecmuada kapaktan yer almaktadır. 5 farklı pozuyla ve açık göğüsleriyle kolaj yapılan kapağın altında: “Bir hüsnün safahat-ı muhtelifesi” (Bir güzelliğin çeşitli evreleri) yazmaktadır. Bahâ Tevfik, Yirminci Asırda Zekâ’nın iç sayfalarında başlattığı “nü” kadın fotoğrafı kullanımını sonunda derginin kapağında da denemiş ve tarihe geçmiştir.
    Cemil Meriç 1974’te yayımlanan Bu Ülke kitabında Bahâ Tevfik’in zamanı için öncü, ilk ve ayrıksı yayıncılığını şöyle eleştirecektir: “Bahâ Tevfik, dalâlet (şaşırmışlık, sapıtmışlık) ordusunun üçüncü gönüllüsü. İdrâkinin kapılarını her millî değere taassubla kapayan bir maddeci yazar, Batı’nın en hâyîde (müptezel olmuş, ayağa düşmüş söz) yalanlarını ilmin son sözü olarak sergiler”.

    OzgunUcar-13
    15. sayının iç kapağı…

    14 EKİM 1914
    Savaş, umut, umutsuzluk

    3 Ekim 1912’de Balkan Savaşları’nın başlaması üzerine tüm yurtta seferberlik ilan edilmiş ve dergi 14 Ekim 1912’de çıkan Nâzım Paşa kapaklı 16. sayısından sonra yayınına 1 seneden fazla ara vermek zorunda kalmıştır. Yirminci Asırda Zekâ’nın 17. sayısı 5 Şubat 1914’te çıkabilmiş, derginin ismi Zekâ olarak kısalmış, logonun arka planındaki düz zemin de değişerek denizde doğan bir güneşe dönüşmüştür.

    Her ne kadar Zekâ logosunun arka fonunda doğan bir güneşle umutlar yeşertilmeye çalışılsa da, Balkan Savaşı kaybedilmiştir; yenik ve morali bozuk bir ülkenin ruh hâlinden dergi de payına düşeni alacaktır. Artık kapakta ve iç sayfalarda generallere, kumandanlara, ciddi ülke meselelerine daha fazla yer ayrılmaya başlanır.

    OzgunUcar-14
    Yirminci Asırda Zekâ’nın 16. saysının dış kapağı.
    OzgunUcar-15
    Adı Zekâ olarak kısaltılan 17. sayının dış kapağı.

    12 ŞUBAT 1914
    Ömer Seyfettin’den hikaye

    Derginin 18. sayısında, Ömer Seyfettin’in “Gurultu” isimli küçük hikayesi ilgi çekicidir. İlk defa Zekâ’da yayımlanan hikayeden bir kesit şöyledir: “Muallim diğer genç ve bizden iştihalı bir mümeyyizle (sınav öğretmeni) şişman, cesur, şen ve serbest talebesini istintat ediyor, siyah tahtaya: ‘Gargouille, Gargouillement, Gargouiller, Gargouillis’ diye yazdığı şeylerin manasını soruyor, misaller getiriyordu. Konuştuğum mümeyyizin yüzü ölümü hatırlatacak kadar kansız, yanakları çökük, ağzı renksizdi. Esvapları temiz ve mükemmel olmasa, aylarca aç kalmış, bir yiyecek ekmek bulamamış bir fakir sanılacaktı. Devam ediyordu:
    – Evet, bundan başka da her kelime herkeste ayrı ve hususî bir fikir, bir hatıra yaşatır. Ve öyle kelimeler vardır ki bir adam için bütün bir tarih, bütün bir hayat, bütün bir timsaldir.
    – Ne gibi? diye sordum.
    – Nasıl anlatayım, dedi. Mesela şu tahtada gördüğünüz ‘Gargouillement’kelimesi yok mu? Bana kırık, sefil, parasız ve yorgun hayatımın bütün felaketlerini bir anda hatırlatır. Bu kelimeyi işitince derin bir yeis, tarif olunmaz bir heyecan, anlatılmaz bir elem duyarım.
    Gülümsedim:
    – Mübalağa, mübalağa… Kime olursa olsun ‘gurultu’ kelimesi manasından başka ne hatırlatabilir?”

    53154008972_8079d6e319_o
    Zekâ’nın 18. sayısında Ömer Seyfettin’in “Gurultu” hikayesi…

    26 ŞUBAT 1914
    Genç Muhsin Ertuğrul’un ortaya çıkışı

    Zekâ’nın 20. sayısında dergi lejandının sol köşesi şöyle değişmiştir: “Zekâ, Türk gençlerini muasırlaştırmaya çalışır”. 28. sayıda ise 22 yaşındaki genç bir tiyatrocunun doğuşu müjdelenir. İsmi Türk tiyatrosuyla anılacak bu genç oyuncu, Müfid Ratip Bey tarafından çevrilen Fahişe adlı oyunda rol alan Muhsin Ertuğrul’dan başkası değildir. Oyundaki gencin performansı şöyle değerlendirilmiştir: “Pol rolünü oynayan gence dahi biraz daha tabii olmasını tavsiye ederiz. Ertuğrul Muhsin Bey’in bu ilk teşebbüsü, bütün hatalarına ve dekor noksanlarına rağmen şayan-ı tebriktir”. Muhsin Ertuğrul o sırada henüz 22 yaşındadır.

    OzgunUcar-18
    20. sayıda “Fahişe Münasebetiyle” yazısı.

    30 NİSAN 1914
    ‘4 paşalar’ geçidi

    30 Nisan 1914 tarihli 29. sayının kapağında Enver Paşa vardır: “Ordumuzu büyük bir faaliyetle tensik ve yeniden tanzime muvaffak olan harbiye nazırımız Enver Paşa Hazretleri”. 7 Mayıs 1914 tarihli 30. sayının kapağında ise bu defa Talat Paşa görülür: “Genç Türkiye’nin faal ve azimkar dahiliye nazırı Muhterem Talat Beyefendi Hazretleri”. Devlet erkanının önemli isimlerine kapakta yer verme durumu 18 Mayıs 1914 tarihli 31. Sayıda Cavit Bey’le devam etmiştir: “Faal ve muvaffakiyetli Maliye Nazırı Muhterem Cavit Beyefendi Hazretleri”. 4 Haziran 1914 tarihli 32. sayıda ise Cemal Paşa yer alır: “Faal ve metin Bahriye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri”.

    OzgunUcar-19
    29. sayı kapağında Enver Paşa.
    OzgunUcar-20
    30. sayıda Talat Paşa.
    OzgunUcar-21
    31. sayıda Cavit Bey.
    OzgunUcar-22
    32. sayıda Cemal Paşa.

    18 MAYIS 1914
    Bahâ Tevfik’in talihsiz ölümü

    Bahâ Tevfik, 15 Mayıs 1914’te geç kalındığı kaydedilen bir apandist patlaması sonucu 30 yaşında, genç ve üretken çağında vefat etmiştir. Derginin 18 Mayıs 1914 tarihli 31. sayısında, iç sayfada yer verilen portresinin altında ölüm haberi şöyle duyurulmuştur: “Sermuharririmiz Baha Tevfik Bey merhum, bundan onbeş gün mukaddem hastalanarak, görülen lüzum üzerine karaciğerinde bir ameliyat-ı cerrahiye icra edildiği halde şifayab olamayıp evvelki gün irtihal-i dar-ı beka eylemiştir (rahmetüllahi aleyh)”.
    4 Haziran 1914 tarihli 32. sayıda ise Bahâ Tevfik’in ardından en yakın arkadaşları görüşlerini yazmıştır. Ömer Seyfeddin şöyle yazacaktır: “Çok çalışkandı. Çok zekiydi. Fakat gayesizdi. Ey gençler! Onun yorulmak bilmez çalışkanlığını seviniz! Fakat sakın gayesizliğini taklit etmeyiniz. Çünkü asrımız milliyet ve fayda asrıdır”.

    Aka Gündüz ona olan vefasızlıktan dem vurmaktadır: “Zavallı Bahâ’yı kadirşinas bir-iki arkadaşla masum beş-on mektep çocuğu gömdü. Az kalsın musalla üstünde yapyalnız kalacaktı…”

    OzgunUcar-23
    Zekâ’nın 18 Mayıs 1914 tarihli 31. sayısında Bahâ Tevfik’in ölümü üzerine yayımlanan portresi.

    Yakın dostu-fikirdaşı Suphi Edhem ise şöyle yazacaktır: “Baha’nın üfûlü (ölümü) bana hayatta ihtimal veremediğim birçok hakikatleri daha öğretti. İnsanların vefadaki ihmallerini, nisyanlarını, her şeylerini müsamaha edeceğim. Fakat muhitimizin zekâya, ceht ve ikdama, bilhassa diğerlerini yükseltmek için şebab-ı ömrünü tebah edercesine çalışan zatlara karşı izhar etmekte olduğu bu kayıtsızlığı hiçbir vakit unutamayacağım”.

    Zekâ, Bahâ Tevfik’i iç sayfalarda iki haberle anmış, talihsiz ölümünün ardından yayınına daha fazla devam edemeyerek 2 Temmuz 1914 tarihli 34. sayısıyla yayınına son vermiştir.

    OzgunUcar-24
    32. sayıda Bahâ Tevfik’in ölümünün ardından arkadaşlarının yazdıkları.
    OzgunUcar-25
    Derginin 34. ve son sayısının kapağı.
  • Cumhuriyetin Güleryüz’ü Mustafa Kemal’in süngüsü

    Sedat Simavi’nin çıkardığı Güleryüz dergisi, Millî Mücadele’nin çetin zamanlarında Mustafa Kemal’in yanında yer alan tek mizah yayınıydı. Kurtuluş Savaşı’nın zafere giden yollarını, Mustafa Kemal’in gün gün cumhuriyete uzanan yıllarını derginin destansı kapaklarında takip etmek mümkün. Halka moral aşılayan, Mustafa Kemal’e güç katan bir yayın.

    Bundan 100 yıl önce, 14 Ağustos 1923’te yayını­na son veren Güleryüz mecmuası, 29 Ekim’de ilan edilecek cumhuriyetin ve Mus­tafa Kemal’in yanında inatla yer alan yegane mizah mec­muasıydı. Belki cumhuriyetin ilanından hemen önce yayınını sonlandırmıştı ama yeni ülke­nin temellerinde Güleryüz’ün renkli ve yürekli çizgilerinin payı hiç yadsınamayacak öl­çüdeydi. Mürekkebiyle, renk­li-resimli çizgileriyle cepheye, Millî Mücadele’ye moral taşıyan destansı bir dergiydi. İlk sayı­sının çıktığı 5 Mayıs 1921’den son sayısının çıktığı 14 Ağustos 1923’e kadar toplam 122 sayı, 2 ek sayı (Pazartesi fevkalede-i mahsusası) 1 fevkalade nüsha (İyd-i Millî nüsha-i fevkaladesi) yayımlanmıştı.

    dergi 1
    Derginin “İyd-i Millî nüsha-i fevkaladesi”nin kapağı.
    dergi 2
    Güleryüz’ün ilk posteri, 6. sayının orta sayfasındaki Mustafa Kemal’di: “Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri”.
    dergi 5
    Derginin ilk sayısının ikinci sayfasında
    “Güleryüzün İlk Sözü” yazısı

    5 MAYIS 1921

    Diken’li yollardan Güleryüz’lü günlere

    Sedat Simavi’nin (1896-1953) 30 Ekim 1918’de çıkarmaya başladığı ve Ankara hükümeti ile Mustafa Kemal’i destekleyen Diken mizah mecmuası, 11 Mart 1921’de 72. sayısında kapandı. Aradan 2 ay geçmeden 5 Mayıs 1921’de 25 yaşındaki genç Sedat Simavi bu defa yeni, güleryüzlü bir Türkiye’yi müjdeleyen Güler­yüz mecmuasıyla okura merha­ba diyecekti.

    “Her hafta Perşembe günle­ri çıkar, mesleğinde müstakil, edebî, siyasî, milliyetperver, Türk mizah gazetesidir” lejandlı Güleryüz’ün ilk sayısının kapağı, derginin 1921’deki pozisyonuna dair adeta bir mesajdı. Sedat Simavi çizimli kapakta, cephe­de atının üstünde kalpaklı Gazi Mustafa Kemal, 4 satırlık bir Faruk Nafiz Çamlıbel şiiriyle yer almıştır: “Nabzında bir iman vu­ran kanınla / Bu ziya görmeyen ufka yükseldin / Bilmem ki se­madan yüksek alnınla / Güneşler doğduğu yerden mi geldin?”

    İlk sayının ikinci sayfasında “Güleryüzün İlk Sözü” başlıklı şiirde Sedat Simavi, derginin mecmuasının mottosunu şiire döker: “Kârîlerim, bu ölümlü dünyaya / Henüz bugün açıyo­rum gözümü! / Dalıyorum bir se­vimli rüyaya: / Dinleyiniz benim bu ilk sözümü! / “Güleryüzüm, somurtganlık istemem, / Ne söylesem inan olsun, şakadır? / Sözlerimde ne keder var, ne elem, / Bazı ciddi bile dursam: cakadır! / Ey kârîm, ey kârîm, dikkat et: / Her sayfam nazım, nesir dolacak. / Güleryüzün her nüshası bir demet, seneliği koca bir cild olacak!”

    dergi 3
    Diken’in 30 Ekim 1918 tarihli ilk sayısı.
    dergi 4
    Diken’in 11 Mart 1921 tarihli 72. ve son sayısı.
    resim_2024-08-31_220616072
    Güleryüz’ün 5 Mayıs 1921 tarihli ilk sayısının kapağı.

    26 MAYIS 1921

    ‘Çok bakma hemşerim (sonra) rüyana girer!’

    dergi 6
    Güleryüz’ün 26 Mayıs 1921 tarihli sayısının kapağı.

    Derginin 26 Mayıs 1921 tarihli 4. sayısının kapağında Galata Köp­rüsü’nde elindeki Mustafa Kemal resimli kartlarını düşman askerine gösteren fesli bir Türk vatanda­şı vardır. Çizimin altında şöyle yazmaktadır: “Köprü üzerinde Mustafa Kemal Paşa’nın kartpos­talları. Çok bakma hemşehrim rüyana girer”.

    Güleryüz dergisi Yusuf Ziya Or­taç, Orhan Seyfi Orhon, Süleyman Nazif, Yakup Kadri, Yahya Kemal, Rıza Tevfik, Ercümend Ekrem Talu, Fazıl Ahmet Aykaç, Necdet Rüştü Efe, Selami İzzet Sedes, Celal Nuri İleri, Reşat Nuri Güntekin gibi döneminin önemli yazarlarını bünyesinde toplar. Kapak çizimle­rinin çoğunda Sedat Simavi imzası vardır.

    Yazar Cevat Şakir (1890-1973) nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı da, gerek kapak gerekse iç sayfa çizimleriyle derginin müstesna çizgilerine renk katar. Yine 4. sayı­nın 8. sayfasında Cevat Şakir imzalı karikatürde, Yunan bayrağı yerine Türk bayraklarının dalgalandığı, Yunan Kralı 1. Konstantin’in (1868- 1923) resminin indiği ve Mustafa Kemal resminin duvarlara asıldığı bir çizim bulunur.

    dergi 7
    Güleryüz’ün 26 Mayıs 1921 tarihli 4. sayısının sayfasında Cevat Şakir imzalı karikatür.

    8 EYLÜL 1921

    Hem kalemle hem fırçayla hem de espriyle tokatladı

    resim_2024-08-31_220928920
    Güleryüz’ün 8 Eylül 1921 tarihli 19. sayısının kapağı.

    Güleryüz özellike Yunan Kralı’na ve Yunan medyasının propa­gandasına karşı sert bir mizah uygular. 8 Eylül 1921 tarihli 19. sayının kapağında Mustafa Ke­mal Paşa ile İsmet Paşa, Yunan Kralı Konstantin’in “kafasını açmış” konuşurken tasvir edil­miştir: “ İsmet Paşa: Ne o paşam kafasının içinde ne arıyorsun? Mustafa Kemal Paşa: Akıl arıyo­rum. Bulamıyorum. Dipsiz kiler boş ambar”.

    Münir Süleyman Çapanoğlu (1894-1973) Basın Tarihimiz­de Mizah Dergileri kitabında, Güleryüz’ün bu tavrına da değinir: “Güleryüz karikatürleri ve resimleriyle hem güldük, dudaklarımız arasında kahkaha demetleri çözülüp dağıldı hem de millet olarak hıncımızı ve kinimizi aldık. Millî Harekat sıra­larında Atina mizah gazetelerin­de Türklüğe saldıran, Anadolu harekatıyla alay eden mizahi yazılar çıkıyor karikatürler ya­yımlanıyordu. Bu ‘havlamalar’a cevap veren, Sedat Simavi Bey’in Diken’leri, Güleryüz’leri oldu. Onun kalemi ve fırçası Yunan Kralı Konstantin’i karikatürize etti. Trikopis’i tefe koydu, Papu­las’ı mizah adesesinden geçirdi, Beyoğlu’nun sözüm yabana mizahçılıklarına meydan okudu. Hem kalemle hem fırça ile hem espri ile tokatladı. Ve bu vazifeyi ve kahramanlığı basınımızda yapan tek ‘insan’ oldu”.

    EKİM 1921

    resim_2024-08-31_220933175
    Güleryüz’ün 1921 Ekim tarihli İzmir’in kurtuluşu sayısının kapağı.

    Zaferden 1 yıl önce İzmir’in kurtuluşu müjdesi!

    26. sayı fevkalade bir İzmir zafer sayısıdır. 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşundan 1 yıl önce, 1921 Ekim ayının son haf­tası çıkan sayı, cepheden gelen umutlu haberlere, muhteşem bir kapakla destek vermekte­dir. Logonun altında “Zafer ve galibiyet nüsha-i fevkaladesi” lejandıyla çıkan kapağın altında ise şöyle yazmaktadır: “Ars­lan Anadolu iki senelik acı bir hicran-ı muvakatten sonra o güzel İzmir’ine kavuşuyor”. Güleryüz adeta 1 sene öncesin­den İzmir’in kurtulu­şunu müjdelemekte­dir. Güleryüz’ün öncü zafer sayısından sonra, İzmir’in kurtuluşu üzerine 1 yıl arayla nefis bir kapak daha gelecektir.

    dergi 8
    Güleryüz’ün 6 Nisan 1922 tarihli 49. sayısı “Edirne’den Anadolu’ya” başlığıyla yayımlanmıştı.

    6 NİSAN 1922

    Adım adım zafere ve cumhuriyete doğru

    Millî Mücadele direnişten za­fere doğru ilerlerken, Güleryüz dergisi de halkı zafere ve kur­tuluşa hazırlar; özel sayılar ve kapaklarla morali yüksek tutar.

    Derginin 23 Şubat 1922 tarihli sayısının kapağı bay­raklarla donatılmış ve İstiklal Harbi kahra­manlarına selam durulmuştur.

    6 Nisan 1922 tarihli 49. sayı ise zaferin müstesna bir öncü sayısıdır. “Edirne’den Anadolu’ya” başlıklı kapakta modern bir Türk kadını Türk bay­rağını ve zafer çelengini Edirne kapılarına taşı­maktadır.

    MAYIS 1922

    Mustafa Kemal’e tebrik

    Derginin 56. sayısı bayram özel sayısıdır. “Paşamıza bayram tebriki” başlıklı kapakta Mustafa Kemal ilk defa derginin kapağında bir çizim olarak değil bir fotoğrafıyla yer alır.

    resim_2024-08-31_221113053
    Derginin Ramazan Bayramı özel sayısı.

    14 EYLÜL 1922

    dergi 9
    14 Eylül 1922 tarihli 74. sayının kapağında İzmir’in kurtuluşu.

    ‘Çorbacının ordusunu Akdeniz’e attık biz’

    22 Haziran 1922 tarihli 60. sayı­sına kadar haftalık ve Perşem­be günleri çıkan Güleryüz, bu tarihte format değiştirip gazete boyuna geçer; okurlardan gelen sayısız talep üzerine Pazartesi ve Perşembe günleri olmak üzere haftada iki kere yayımlanmaya başlar. 66. sayısından sonra ise tekrar haftada bir defa ve Per­şembe günleri çıkmaya devam eder.

    resim_2024-08-31_221213844
    Mustafa Kemal, Güleryüz’ün 17 Temmuz 1923 tarihli 118. sayısının kapağında Meclis’e seslenirken.

    1922 Eylül’ünün ikinci sayısı yine eşsiz bir sayıdır. 14 Eylül 1922 tarihli 74. sayı, İzmir’in kur­tuluşunu taçlandıran bir kapakla piyasaya çıkar. Ay yıldızlı kurtu­luş ve zafer sayısının kapağının tam altında “Sevgili İzmirimi­zin Şanlı Orduya Teşekkürü” yazmaktadır. Alttaki sağ ve sol blokta ise “Çileli” imzasıyla “Gelin İzmir” şiiri yer alır. İlk dizeleri şöyledir: “Güzel İzmir üç yıl evvel düşman seni almıştı / Zehir sızan hançerini yüreğine salmıştı / O yemyeşil bağlarına hırsız gibi dalmıştı / O hırsızı bir hamlede önümüze kattık biz / Çorbacının ordusunu Akdeniz’e attık biz!”

    17 TEMMUZ 1923

    Sulh yapmak ve saadet bahşetmek vazifesi

    resim_2024-08-31_221218326
    Derginin 14 Ağustos 1923 tarihli ve son sayısının kapağı.

    Cumhuriyete giden yolda Mustafa Kemal Paşa’nın Güleryüz’ün kapağında çizildiği son sayı 17 Temmuz 1923 tarihlidir. Bu 118. sayıda Paşa meclis kürsüsündedir. Cum­huriyeti ilan etmesi­ne 3 ay kala derginin kapağından yeni seçilen mebuslara şöyle seslenmekte­dir: “Kahir meclisi teşkil eden arka­daşlarınız İstiklal Harbi’ni yaptılar ve millete zaferi hediye ettiler. Sulh yapmak ve memlekete saadet bahşetmek vazife­si de size düşüyor. Bakalım siz de onlar kadar memlekete nafi (yararlı) olabile­cek misiniz?”

    14 AĞUSTOS 1923

    Cumhuriyete doğru son çıkan sayı

    Sedat Simavi’nin çıkardığı Güleryüz dergisi 14 Ağustos 1923 tarihli 122. ve son sayısıyla okura veda eder. Dergi, yayın hayatı boyunca cumhuriyetin ilanını göremese de cumhuriyeti toplum nezdin­de hazırlamış; olağanüstü zafer ve Mustafa Kemal Paşa kapakla­rıyla çok zor bir dönemde milletin moralini yüksek tutmuştur. Güler­yüz, döneminin bu özellikleri taşıyan tek mizah gazetesi olarak adını tarihe yaz­dırır.

    MAYIS 1921-AĞUSTOS 1923

    Mustafa Kemal Paşa’nın mücadelesi

    Güleryüz dergisinin sırasıyla 67. , 70. , 78. , 83. , 109. , 110. , 112. ve 118. sayılarında Mustafa Kemal Paşa, çizimlerle kapakta yer almış; onun gerek içeride gerekse dışarıda mücadele ettiği kişi ve gruplar -ti’ye alınmıştı.

    dergi 10



  • E şimdi n’olmuş yani, ‘lafın tamamı so what yani’

    Popüler kültürün etkisiyle dilin sokaktaki kullanımı, bazı sözcüklerin (yani, aynen, aynen öyle vb.) kavram alanını genişletse bile anlatımı kısırlaştırmaktadır. Daha az sözcük kullanan, sığ bir dille konuşan toplumun kendini bilim, felsefe, sanat vb. alanlarda geliştirmesi mümkün değildir. Kavram alanına yeni anlamlar katılan “yani”.

    Dil, toplumla birlikte yaşa­mını sürdürür. Onunla beraber değişir. Türkçe yüzyıllardır kendine özgü cümle yapılarını korumasına rağmen, kimi sözcüklerde anlam güzel­leşmesi veya anlam kötüleşmesi görülür, kimi sözcükler ise bam­başka anlam denizlerine açılır.

    Bir “göstergenin”, sınırlı bir “gösterilen” alanına sahipken genelleşerek daha geniş, daha kapsayıcı bir anlam alanı kazan­masına, “anlam genişlemesi” diyoruz. Son yıllarda kullanım alanlarının genişlemesiyle dik­kati çeken sözcük, “yani” oldu.

    Arapça “any-demek istemek”­ten, “ya‘nі-demek istiyor” olarak dilimize geçen “yani” sözcüğü Türkçe Sözlük’te, “demek oluyor ki anlamlarında bir söz” ve “sözün kısası, doğrusu anlamlarında bir söz” diye tanımlanır. Sözcü­ğe ilk defa 1300’lerin başında kaleme alınan Farsça ve Türkçe metinlerde “yaane” yazımıyla rastlıyoruz. Âşık Paşa’nın 1330’da yazdığı 12.000 beyitlik mesnevîsi Garipnâme’de ise “ya‘ni” diye yer alıyor:

    “Kimi ‘âşık hûriye vü uçmaga / Ya‘ni ol uçmakda hûrî kuçmaga

    Kimi ‘ilme ‘âşık olmış sadr içün / Ya‘ni bu halk ortasında kadr-içün”

    Sözcük günümüzde sözlükte verilen anlamlarının dışında bir­çok anlamda kullanılmaktadır:

    – Bursu kazandığınıza göre notlarınız yüksek demek ki.

    – Yani…

    Bu karşılıklı konuşmada “yani” sözcüğü “öyle olmalı, evet-öyle” gibi anlamlarda kullanılmıştır.

    Aşağıdaki örnekte ise yine sözlük anlamının dışında, deva­mında gelen “şöyle böyle” ifade­sinden de anlaşılacağı üzere, “az çok, fena değil, derdini anlatacak kadar” anlamlarını verecek şekilde kullanılmış ve sözcüğün kavram alanına bu yeni anlamlar katılmıştır:

    – İngilizceniz nasıl?

    – Yani… Şöyle böyle.

    Konuşma dilinde “elbette öyle, kesinlikle öyle, bu da sorulur mu?” gibi anlamları barındı­ran “e yani” gibi bir kullanım da yaygınlaşmıştır. “Yani yani” şeklinde, “onaylama” anlamı ta­şıyan yinelemeli ve pekiştirmeli kullanımlarına da rastlıyoruz. Vurgu ve tonlamaya bağlı olarak değişebilen “kesinlikle, belki, emin değilim, haydi öyle olsun…” gibi anlamlar da yüklenebiliyor.

    Popüler kültürün etkisiyle di­lin sokaktaki kullanımı bazı söz­cüklerin (yani, aynen, aynen öyle vb.) kavram alanını genişletse bile anlatımı kısırlaştırmaktadır. Daha az sözcük kullanan, sığ bir dille konuşan toplumun kendini bilim, felsefe, sanat vb. alanlarda geliştirmesi mümkün değildir. Anlam genişlemesine rağmen, anlatımın kısırlaşma hâline örnek olarak, Seyyal Taner’in 90’larda söylediği bir pop şarkısı aklımıza geliyor:

    Lafın tamamını aptala söyle

    E n’olmuş yani

    Lafın tamamı so what yani

    E n’olmuş yani

    ‘Yani o da Oğuz Atay yani’

    Oğuz Atay Tutunamayanlar (1971) romanında, “yani” sözcüğünü peşpeşe kullandığı tiradında şöyle seslenir:Oğuz Atay Tutunamayanlar (1971) romanında, “yani” sözcüğünü peşpeşe kullandığı tiradında şöyle seslenir:

    “… yani bizim küçük kalabalığımızı hava sızdır­mayan tabakalar halinde üst üste saran, nefes almamızı dahi engelleyen, yani mahallemizin bütün bileği kuvvetli ve içi boş küçük kabada­yıları ve onların büyük ortakları, yani esasında sayıca üstün olanlar, yani her zavallıdan daima bir rütbe bir kademe bir sınıf yukarıda olanlar, yani şekilsiz hüviyetleriyle daima vuran ve kaçınabilenler, yani hem ezip hem de ezdiklerini kabul etmeyenler, yani bir mertebe aşağıdayken ezilen ve bir derece terfi edince ezenler, yani çırağını, birşeyler öğretmesine karşılık her zaman döven ve ona insan mua­melesi etmeyen ustalar…” (s. 223-224)  

  • Sıradışı ve talihsiz bir insan: Denizci, mühendis ve sanatçı

    İstanbul’da, seçkin bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Bahriye Mektebi’ni bitirdi; gemi inşaat mühendisi oldu; ABD’de ve Almanya’da eğitimine devam etti. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk denizaltı ve harp gemilerinin yurtdışındaki yapımına nezaret etti. İTÜ’de profesör oldu. Akbaba dergisindeki olağanüstü çizimleriyle tanındı ve trajik bir şekilde öldürüldü.

    Üç kardeşin ikincisi olarak 1903’te İstan­bul-Erenköy semtinde doğan Muhittin Emin Etingü, soyadı kanununa kadar Muhit­tin Emin olarak bilinir. Annesi Münire Hanım, Refik Halid Karay’ın kız kardeşidir. Bu çok yönlü biliminsanı seçkin bir ailede doğup büyümüş­tür. Dayısı Refik Halid Karay, babası mabeyn katiplerinden 1871 doğumlu Mehmet Emin Efendi, babaannesi Kırım Hanı Giray Han soyundan Ruhsar Hanım’dır. Almanca, İtalyan­ca ve İngilizce bilen Muhittin Etingü, varlıklı bir İstanbul ailesinin kızı Fatma Münevver Hanım’la 1936’da evlenmiştir. Bu evlilikten 24 Aralık 1939 do­ğumlu, Robert College mezunu Ali Etingü dünyaya gelmiştir (Ali Etingü, Koç topluluğunda turizm sektöründe çalışmış, üst düzey yöneticiliklerde bu­lunmuş saygın bir işinsanıydı; öl. 2019).

    resim_2024-09-01_011615484
    Etingü’nün inşaat kontrol heyetinde yer aldığı Batıray denizaltısının açılış töreni.
    resim_2024-09-01_011620351
    Gemi inşaat mühendisliğinin yanında yaptığı çizimlerle de tanınan Muhittin Emin Etingü.
    sahaftan 1
    Etingü’nün kurban gittiği cinayet gazetelerde günlerce konuşulmuştu.

    Muhittin Emin 1917’de Heybeliada Bahriye Mektebi’ne girdi. 1917-1921 arasında bura­da okuyan Muhittin Emin, son sınıfta İnşaat-ı Bahriye bölü­münü seçip 1921’de gemi inşaat mühendisi olarak mezun oldu. Harp gemilerinde stajdan sonra, 1923-1925 arasında ABD’de MIT ve Almanya’da Ho­chschule’de eğitimine devam etti. 1925-26’da Almanya’nın Lübeck şehrinde tersanede gemi inşaı, tanker ve yüzer ha­vuz yapımı ile ilgili uygulamalı görevlerde bulundu. 1926’da ülkesine döndü ve yurtdışına ısmarlanacak destroyer, avcı­botu ve denizaltı alımı şartna­melerini hazırladı. Sakarya ve Dumlupınar denizaltılarının yapımı için İtalya’da Tries­te yakınlarındaki tersanede görevlendirildi. 2.5 yıl burada kalan Muhittin Etingü deni­zaltı yapımı ve seyir bilgisini artırdı. Tekrar yurda dönün­ce Gölcük Deniz Fabrikaları Fen Heyeti’nde yer aldı; Türk donanmasındaki gemilerin bakım ve onarımlarını gerçek­leştirdi. 1934-1937 arasında Millî Savunma Bakanlığı’nda görev yaptı ve denizaltıların proje ve teknik şartnamelerini hazırladı. 1937’de Almanya’nın Kiel şehrindeki Krupp Germa­niawerft tersanesinde Türkiye için sipariş edilen Ay Sınıfı denizaltıların inşaat kontrol heyeti üyesi oldu.

    1939’a kadar süren bu hiz­metleri sırasında, isimlerini bizzat Atatürk’ün Celal Bayar’a dikte ettiği Saldıray, Batıray, Yıldıray ve Atılay isimli deni­zaltılar inşa edildi ve kızağa konuldu. 1939-1943 arasında yine gemi inşaat alanında çalışmalarına devam eden Muhittin Etingü, Deniz Kuv­vetleri adına “Yıldırım” ve “Bora” olarak tanımlanan iki tip hücumbot yapımında çalış­tı. Bu hücumbotlardan 12 tane üretildi ve bunlar Donanma’da hizmete katıldı.

    sahaftan 2
    Etingü’nün de katkılarıyla yapılan Saldıray, Batıray, Yıldıray ve Atılay isimli denizaltıların isimleri Atatürk tarafından Celal Bayar’a bizzat dikte ettirilmişti.
    resim_2024-09-01_011843222
    Muhittin Etingü, ABD’den mektupla aldığı resim derslerinin ardından çizim yapmaya da başlamış, Vedad Tanca’nın Belki Bir Gün romanının kapağını tasarlamıştı.

    Taşkızak tersanesinde binbaşı rütbesiyle görev ya­parken Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün isteği ve Hasan Ali Yücel’in atama emriyle Ata Nut­ku ile beraber İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) Maki­ne Fakültesi Gemi Şubesi’ne tayin edildi. Daha sonra yarbay rütbesiyle ve İTÜ senatosunun onayı ile profesörlüğe yükseldi. 1948-1952 arasında üniversite­de ders veren Muhittin Etingü, talihsiz bir kaza sonucu çok erken bir yaşta, 49 yaşında vefat etti (Edirnekapı Şehitliği’nde yatmaktadır).

    sahaftan 3_

    Bu çalışkan ve üretken bili­minsanının ölümü, akıl almaz olaylardandır. 12 Ekim 1952’de Beyoğlu’nda çiçekçilik yapan Rıfat Gerede isimli kişi, Muhit­tin Etingü’nün akrabası Bedri Tümay’ın yanında çalışan Ayşe isimli hanıma âşık olur. Ancak aile bu evliliği reddeder. Alkolik ve kabadayı bir tip olan Rıfat Gerede, Taksim’de Abdülhak Hamit Caddesi’ndeki Hava Apartmanı’na gelerek 9 nu­maralı dairede oturan Etingü ailesinin kapısı çalar. Kapıyı açan Muhittin Etingü’yü karşısında gören Gerede, elindeki dinamit lokumunu patlatır. Büyük bir gürültü ve kesif duman sonrasında hem Gerede’nin hem de Muhittin Etingü’nün cansız bedenleri ile karşılaşı­lır. Anlamsız ve sebepsiz bir şekilde öldürülen bu kıymetli biliminsanının vefatı ülkede büyük yankı uyandırır. Hadise günlerce incelenir, fakat tam olarak aydınlatılamaz.

    Biliminsanı ve sanatçı

    sahaftan 4

    Muhittin Etingü’nün bir biliminsanı olmasının dışında çok önemli bir reklam afişleri ve çizimleri de yaptığı bilinmektedir. Bunlar­dan “İntibah Çamaşır Fabrikası” ilanı elimizdedir.

    sahaftan 5_
    Muhittin Emin Etingü’nün Akbaba dergisinde yayımlanan çizimleri.

    Denizaltı tasarımı, gemi inşaı, İstanbul Teknik Üniver­sitesi’nde bir bölümün kurucu hocası olmak gibi çok özel işler yapan Muhittin Etingü, cumhu­riyet döneminde modernleşme, cemiyet hayatı ile ilgili, esprili karikatürler çizen önemli bir çizer olarak da iz bırakır. Kari­katürlerinin zaman zaman ya­yımlandığı Akbaba dergisinin kurucusu ve sahibi Yusuf Ziya Ortaç, Muhittin Etingü’nün ölü­münden 4 yıl sonra dergide ona özel bir bölüm hazırlatır. Bu­rada Ortaç’ın Muhittin Etingü hakkında yazdıkları şöyledir:

    “Bundan 34 yıl evvel Heybe­liada Denizcilik Mektebi’nden güleryüzlü bir genç diploma aldı. Bu, makine mühendisi Muhittin Etingüdür. Zeki idi, zarifti, keyifli insandı. Yaptığı karikatürlere bakınız: Sanatkâr bir mizacın bütün inceliklerini görürüsünüz. Çizgileri, tipleri, hiç kimseye benzemedi. Zevk ile, sabır ile çalışmasını bilen bir gençti. Beş yıl kadar Hol­landa, İtalya, Almanya’da öz mesleği üstünde çalışan Etin­gü, 1949’da Teknik Üniversiteye profesör olmuştu. Aradan dört yıl geçti ve 1952 Eylül’ünde, bir sabah apartmanının kapısında feci bir suikaste uğradı ve neşe, hayat dolu gözlerini yaşamaya doyamadığı dünyasına yumdu. Nur içinde yatsın” (Akbaba, sayı: 239, 11 Ekim 1956, sayfa: 13).

    Grafik tasarımları, karika­türleri, yaptığı kapaklar bilindi­ği hâlde şimdiye kadar yaşamı hakkında pek az bilgiye sahip olduğumuz Muhittin Etingü’ye dair yeni bilgi ve belgelere, oğlu merhum Ali Etingü’nün eşi Bente Etingü sayesinde ulaştık. Bu cömertliği için kendisine teşekkür ediyoruz.

  • Konuğumuzlan tartışçaz şimdi lütfen bizimlen kalın…

    Bulundukları yörenin ağızlarını yaşatmak ve kültürel değerini korumak konusunda yerel ölçekli radyo ve TV kanallarının işlevleri önemlidir. Ancak sürekli program üreten ve yayıncılık deneyimi olan kişilerin, “konuylan, keşkem, laflarnan, çalışaraktan, bolcana, yanlışlıklan…” diye konuşmaları, yayıncılık dili ve ölçütleri bakımından kabul edilemez.

    Nisan 2020’de Tokat’a bağlı Erbaa Belediyesi, ilçe sakinlerinin koronavirüsten korunması amacıyla sosyal mesafeye uymaları ve mümkün olduğunca dışarıya çıkmamaları için sokaklara devasa uyarı afişleri astı. Duyurularda, “Eccük daha sabır Erbaa”, “Meydanda ağleşmeyin”, “Gıldır gıcık işler için dışarı çıkmayın”, “Evde kal heğri, dip dibe sorutmayın” şeklinde yöresel ağızda dile getirilen esprili uyarılar yer alıyordu.

    Dilbilimci Prof. Dr. Zeynep Korkmaz ağız terimini, “bir dilin veya bir lehçenin yazı diline oranla ve çoğunlukla ses, bazen de şekil, anlam ve söz varlığı bakımından birbirinden az çok ayrılan konuşma biçimleri” olarak tanımlar. Ağız, aynı lehçe içinde, daha küçük yerleşim bölgelerine özgü olan ve daha küçük ayrımlara dayanan konuşma biçimidir. Ölçünlü dil, kuralları yazım kılavuzlarında ve sözlüklerde saptanmış; eğitim, hukuk, iletişim alanlarında ve resmî yazışmalarda kullanılan, işlev ve geçerlilik alanı geniş, sosyal sınıf ve yerel izler taşımayan dil türüdür. Türkiye Türkçesi için ölçünlü dil, İstanbul ağzı esas alınarak biçimlendirilmiş olan konuşma ve yazı dilidir. İstanbul ağzının Rumeli ağızlarından biri olması, tercih sebebi olmuştur.

    Ulusal yayın kuruluşları, ölçünlü dili kullanarak hedef kitlelerine seslenir. Ulusal çapta yayın yapan kitle iletişim araçları sözkonusu olduğunda, geniş kitlelere yayın yapan ve topluma örnek olan bu kuruluşların, Türkçeyi doğru ve güzel kullanmaları, dil birliğinin kurulmasına yönelik olarak, dili kullanmada özenli ve özendirici olmaları beklenir. Kitle iletişim araçlarının dili bozduğu ve yozlaştırdığı iddia edilir; oysa bu araçlar dili bozmaz, sadece içeriklerini aktaran insanların neyi/nasıl konuştuklarını yansıtır. Yöresel ağız özelliklerinin radyo ve televizyonlara yansıtılması dil birliği anlayışına aykırıdır.

    Günümüzde bazı yayıncıların ölçünlü dile uymayan ve yöresel ağız özelliklerini yansıtan söyleyiş bozukluklarıyla sıkça karşılaşıyoruz. Sürekli program üreten ve yayıncılık deneyimi olan kişilerin, “konuylan, keşkem, laflarnan, çalışaraktan, bolcana, yanlışlıklan, bah, yüzüğümlen, sıraylan, olaraktan, yokkine, diyerekten, gendimize, günüsüymüş, ayriyetten, hakkatten, benlen, senlen, bizlen, sizlen, kendisinlen, tabii ki de, hemi, de mi” vb. ek ya da ses fazlalığı olan biçimlerde konuşmalarına tanık oluyoruz. Bu, yayıncılık dili ve ölçütleri bakımından asla kabul edilemez bir durumdur. En azından topluma hitap eden, göz önünde bulunan, yayın yapan kişilerin ölçünlü dilde, doğru ve güzel konuşması, buna yönelik olarak gerekli eğitimden geçmesi beklenir.

    Kitle iletişiminde söyleyiş hataları

    Yanlış KullanımDoğrusu
    Kamu yara:rına dernek.Kamu yararına dernek.
    Şaka da:hi olsa…Şaka dahi olsa…
    Ya:rın da yine sıcaklık…Yarın da yine sıcaklık…
    Manevi.Ma:nevi.
    SadeceSa:dece
    İkinci defadır açık…İkinci defa:dır açık…
    Ankara Şura Salonu.Ankara Şû:ra Salonu.
    Ka:bus görüyom.Kâ:bus görüyorum.
    Bizim bi suçumuz yokkine.Bizim bir suçumuz yok ki.
    Düşüncelerinizle alakalı.Düşüncelerinizle alâ:kalı.
    Lakin Oğuz’un töresini…Lâ:kin Oğuz’un töresini…
    İki dakka dayanamadın.İki dakika dayanamadın.
    Alkış rica etcem.Alkış rica ediceem.
    Napıyon sen Asu?Ne yapıyorsun sen Asu?
    Yansıtmaya çalışaraktan…Yansıtmaya çalışarak…
    Yarvaldı bana.Yalvardı bana.
    Orada durarsa…Orada durursa…
  • Kitap kazıları sırasında edebiyat ve anı buluntuları

    Kitap kazıları sırasında edebiyat ve anı buluntuları

    Ağır kitap tutkunları öldüğünde sık görülen tablo, ardından kütüphanesinin yollanmasıdır… Sahaf dükkanlarında, ikinci el kitapçılarda toplanmış anıların ölçümünü yapmak kimsenin, kitapçının bile elinde değildir. Her birinde paramparça ama derin bir tarih bekler; hiçbir arkeoloğun bütün tabakalarını ayrıştıramayacağı kazı alanlarıdır.

    Bir ayrıntıya yeniden bakma amacıyla, Deleu­ze-Guattari’nin Qu’est-ce que la Philosophie nüshasını yerinden -uzun ara sonrası- çı­karıp masama getirdim. İlgili bölümü (“Giriş”i) okurken yandı kafamda bir yanyolu aydınlatan lamba: Kitabın bendeki anısı birden canlanıp önüme dikile­yazdı.

    Onu çıkar çıkmaz (1991 yazı) edinişimi, alır almaz okuyuşu­mu, okur okumaz sırasını sabır­sızlıkla bekleyen Turhan Ilgaz’a verişimi, onun hemen okuyup çevirmeye karar verişini, yayın hakkını alışımızı, çeviri sürecinde yaptığımız düşünce alışverişlerini ayrıntılarıyla anımsadım masamda.

    Kitaplığımdaki kitapların ba­rındırdığı anı toplamı üzerinde düşünmeye koyuldum ardın­dan. Bütün kitapların belki değil, birçoğunun satın alınış, armağan ediliş zamanlarına ve başka yerlemlerine ilişkin verilerden başlayan, okunuş süreçlerine bağlı verilerle ge­nişleyen “ağ”, her rafta yanyana dizilmiş anı kesitlerinin du­ruşuna ait bir hayal penceresi açmakta gecikmedi. Bir şairin, Edip Cansever ya da Aragon; bir düşünürün, Nermi Uygur ya da Spinoza, kitaplarını barındıran her bağımsız rafta, raf dilimin­de sıkıştırılmış ilişki zamanları bulunduğunu algılayabiliyor­dum.

    Kitap kazıları sırasında edebiyat ve anı buluntuları
    Yazarımız Enis Batur, kütüphanesinin küçük bir bölümünün önünde (Sema Aslan, Benim Kitaplarım, Doğan Yayınları, 2009)

    Raftan rafa, binlerce kitabın içindeki anı halkaları bitiştirile­cek olsa, yarım yüzyılı aşan bir takvimde birikmiş anıların ya­zımı tek bir üst kitaba sığama­yabilirdi. O toplamı, kütüphane­yi oluşturan kişiden başkasının okuması beklenemez; üst kitabı bir tek “sahip” kaleme alabilir.

    Birçok geniş kütüphane kur­muş okur, edindiği her kitaba tarih düşer. Kimileri mekan belirtkelerini kullanmayı sav­saklamaz: Kent ismi, semt ismi, kitabevi ismi önsayfalardan birinde yerini alır. Sık rastla­nan bir ritüel: Kişinin adını ve seçtiği bir simgeyi taşıyan bir ex-libris iç kapağa yapıştırılır. Damga ya da mühür seçeneğini yeğleyenler de vardır.

    Bu “yerlem”ler (koordinatlar) kütüphaneden içeri adımını atan nesnenin sırasını saptar. Bazı okurların, kitabın en arka sayfasına okuma tarihleri düştüğüne tanık olunur. Her veri, sözkonusu kitabı ağır­layan okurun ‘anı defteri’ne dahil öğeler arasındadır. Buna karşılık, “ikinci el” kitapların ‘ilk okur’dan başlayarak kendi anıları olur, bünyesinde belirt­keler üstüste biner: Sahaflardan aldığımız kitapların yaşamöy­küsünü, sizi önceleyen bölüm­leri nedeniyle, yazamazsınız! Gelgelelim, düşsel sahneler pekâlâ kurabilirsiniz: Thomas Whittemore’un Seniha Sami Moralı’ya imzaladığı The Mosa­ics of St. Sophia At İstanbul’un bendeki anısı Emin Nedret İşli’nin Turkuvaz’ından 1993’te kitabı edinişimle başlıyorsa da, Whittemore’un Semiha Hanım’a kitabını imzalayışı gözümün önünde canlanıyor. Kitabın künyesi çetrefil: Pa­ris’te, Rue de Lille 4 numaradaki The Byzantine İnstitute Inc. için Oxford University Press’de 1936’da basılmış. Dörtbir yanın­dan gizem fışkıran bu nüsha, ben yeryüzünden çekip gidince kimbilir hangi adreste yeni ‘anı’lar edinecek.

    Ağır kitap tutkunları öldü­ğünde, sık görülen tablo, ardın­dan kütüphanesinin yollanma­sıdır. Defalarca tanık olduğum duruma ilk defa Ankara’da rastgeldiğime daha önce de değinmiştim: Hayrullah Örs’ün yalnızca kütüphanesi değil, okul karneleri dahil özel arşivi de satıştaydı!

    Bu parçalanma, acımasız deneyim; ama, korunmuş kü­tüphanelerde de anıların çoğu kaybolacaktır. Kimi işaretler kalır: İmzalı kitaplar, derkenar notları arkeolojik yaklaşım­larla değerlendirilir bazen. Bir tasarımı gerçekleştiremedim bu bağlamda: Yusuf Atılgan’ın notlayarak okuduğu Zuhuri Danışman elinden 6 ciltlik Na­ima Tarihi’nin okur haritasını çıkaramadım. Atılgan, bitire­mediği son romanının konu­sunu o kaynaktan süzmüştü.

    resim_2024-08-25_031048878
    Walter Benjamin, Paris’teki Bibliothèque Nationale’in okuma odasında, 1937 (üstte). Benjamin, 18 yaşından beri okuduğu tüm kitapların listesini tutmuştu (altta).
    80-81 ENIS BATUR_dk

    Değer buluyorsa, kütüpha­nesinin kitabını kurmayı dü­şünebilir okur(yazar) -benim gözümde anlamlı yaşamöykü metinlerinin arasına girebile­cek örnektir. Orada kişisel bir takvim, şahsa özgü bir krono­lojik akış bekler. Gelgelelim bir “edinme defteri” baştan tutul­mamışsa, hikayeyi kurmanın tek yolu kütüphane sahibinin belleğinden yararlanmasından geçecektir. Edindiği kitapların ön sayfasına tarih düşmek, birkaç bin kitabı tek tek tarih sırasına göre dizmeyi kolaylaş­tırmaz!

    “Okuma defteri” başka: Onun takvimi farklıdır. Walter Ben­jamin’inki günışığına çıkarıl­mıştır. Bilge Karasu’nunkini Mustafa Arslantunalı koruyor; belki bir gün yayımlanacaktır. Okuma defterleri de yaşamöy­küsel dökümlerdir, tutanın güzergahına ışık düşürürler.

    Pek çok kitapseverin nes­neye ait fetişler topladığına, biriktirdiğine tanık olunur. Üçboyutlular, ‘efemera’ kap­samına girenler, başkalarına imzalanmış kitaplar, özgün ciltler, yazarlara ait belgeler kütüphanenin türevleridir. Bir çoğu kütüphanenin raflarını istila ederek asıl sakinlerin önünü kapatacak ölçüde sır­naşıklaşır!

    Sahaf dükkanlarında, ikin­ci el kitapçılarda toplanmış anıların ölçümünü yapmak kimsenin, kitapçının bile elinde değildir. Herbirinde paramparça ama derin bir tarih bekler; hiçbir arkeo­logun bütün tabakalarını ayrıştıramayacağı kazı alanlarıdır.

    Bütün bunlar Evren için­de bir başka Evren olduğu­nun göstergesi değil midir?

  • Hapislerde geçen bir hayat yasak tanımaz bir edebiyat

    1963’te vefat eden Türkiye’nin-Türkçenin en büyük şairlerinden Nâzım Hikmet, ülkesindeki hayatının büyük kısmını hapiste geçirdi. Eserleri uzun yıllar boyunca yasaklandı. Başka kitaplarda, dergilerde, filmlerde adının anılması bile yasaktı. Nâzım Hikmet’in yazdıkları, cesur insanların yayınları.

    Bundan tam 60 yıl önce, 3 Haziran 1963’te Mosko­va’da hayatını kaybeden Nâzım Hikmet, tek bir vasiyet bırakmıştı geriye; “Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, -öyle gibi de görünüyor- Ana­dolu’da bir köy mezarlığına gö­mün beni ve de uyarına gelirse, tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani…”. Türkçenin büyük şairi Nâzım Hikmet’in 60 yıldır Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmesi yasak. Tıpkı yaşadığı dönemde isminin bile memleketinde 28 yıl boyunca yasaklanmış olma­sı gibi. Kitaplarda, dergilerde, filmlerde Nâzım Hikmet’in ismini anmanın yasak oldu­ğu yıllara ve her şeye rağmen onun ismini anan yürekli insanlara dair kronolojik bir panorama.

    Hapislerde geçen bir hayat
    Nâzım Hikmet, İpekçi Film’in sahibi ve dostu yapımcı İhsan İpekçi ile birlikte. 1937’de Ar stüdyolarında çekilmiş bir fotoğraf
    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk
    21 Ocak 1937 tarihli Haber gazetesinde tutuklama haberi

    1936-1937

    Komünist ve gizli cemiyet başkanı!

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 2
    Yeni Asır’ın Nâzım’ın tutuklandığını duyuran haberi.

    27 Aralık 1936 tarihli Haber gazetesi, Nâzım Hikmet’in tevkif edildiğini duyurur: “Şair ve mu­harrir Nâzım Hikmet evvelki gün tevkif edilmiştir. Bugün öğrendi­ğimiz bu tevkifin sebebi hakkın­da resmî makamlardan malumat almak, Pazar olmak dolayısıyla mümkün olmamıştır”. Haber ga­zetesinin 3 gün sonra, 30 Aralık 1936 tarihli haberinin başlığı ise “Komünistlikten nezaret altına alınanlar”dır. Nâzım Hikmet ko­münist propaganda yapmaktan, Nurkalem fabrikası işçileri ve “Demiri şerbet yapanlar” isimli yazısı nedeniyle Fatma Nudiye Yalçı ile birlikte nezarettedir.

    21 Ocak 1937 tarihli gazetelere yansıyan haberlerde ise, “Komü­nistliğe tahrik amacına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım Hikmet’in tutuklandığı yazılacak ve şair 1937’nin ilk birkaç ayını cezaevin­de geçirecekti.

    resim_2024-08-25_023149976
    27 Aralık 1936’da çıkan Haber gazetesinin ilk sayfasında gözaltı haberi.
    resim_2024-08-25_023156208
    Haber gazetesinin 30 Aralık 1936 tarihli haberi.

    1937 -1942

    Cismini gösterdi ama ismini kullanamadı

    resim_2024-08-25_023203982
    Nâzım’ın yazıp yönettiği “Güneşe Doğru” filminin reklam afişeti.
    resim_2024-08-25_023234245
    Şairin senaristliğini yaptığı “Kıskanç” filminin afişi.

    1937 başındaki gözaltı ve tutukluluk, Nâzım Hikmet’in kişisel tarihi kadar bibliyografyası için de dönüm nok­tasıdır. Artık adı iyiden iyiye “komü­nistlikle” anılan ve milliyetçi çevre­lerin olduğu kadar dönemin Hitler yanlısı nasyonal sosyalist çevrelerin de hedef tahtasında bulunan 35 yaşındaki genç Nâzım Hikmet için 1937 yılı, henüz adı konulmamış bir yasağın da başlangıcıdır. Çok daha sonra, 1 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı Otobiyografi şiirinde kayıt düştüğü dizelerin miladı işte bu 1937 yılıdır: “Yazılarım otuz-kırk dil­de basılır / Türkiye’mde Türkçemle yasak”. 1937’den başlayarak 1965’e kadar tam 28 sene Türkiye’de onun ismiyle hiçbir kitabı basılamayacak; kitaplarda, dergiler­de, filmlerde ancak takma isimlerle yer bulabilecektir.

    1936’da yayımla­nan Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Milli Gurur Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanına Zeyl, Sovyet Demokrasisi, Alman Faşizmi ve Irkçılığı kitapları, Nâzım Hikmet yaşarken kendi ismiyle Türkiye’de basılan son kitaplarıdır.

    Öyle ki 1937’de Nâzım Hikmet’in yazıp yönettiği tek uzun metrajlı filmi olan “Güneşe Doğru”, 28 Ekim 1937’de İstanbul İpek ve İzmir Elhamra sinemalarında gösteri­me girecek; ancak ne ilanlarda ne filmde Nâzım Hikmet’in ismine rastlanamayacaktır. Sonraki senelerde İpekçi kardeşlerin dostluğu ve desteğiyle senaristli­ğini yapacağı “Tosun Paşa” (1939) filminde Mümtaz Osman; “Şehvet Kurbanı” (1940) ve “Kahveci Güzeli” (1941) filmlerinde M. İhsan; 1942’de gösterime giren “Kıskanç” filminde ise Mümtaz Osman mahlaslarıyla yer alacaktır. Bu filmlerin afişlerinin ortak özelliği ise senarist isminin afişlerde yer almamasıdır.

    resim_2024-08-25_023242260

    1938-1939

    12.5 yıl sürecek hapis hayatı başlıyor

    Nâzım Hikmet, 17 Ocak 1938’de bu defa Harp Okulu öğren­cilerini isyana teşvik iddiasıyla tutuklan­dı. Toplam 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılacak, 15 Temmuz 1950’ye ka­dar çoğunluğu Bursa Cezaevi’nde olmak üzere aralıksız 12 yıl 6 ay hapis yatmak zorunda kalacaktı. Cezaevi süreci, onun isminin üzerindeki yasağı daha da per­çinleyecekti.

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 3
    Kağıtta Kalmıyacaktır ve kapağında Nâzım’sız soyadı.

    Şair 1939’da 16 sayfalık Kağıtta Kalmıyacaktır-Bir Memleket Davasının Vesikalara Dayanan Hikayesi broşürünü Mehmet Ran ismiyle yayımlayabilecekti.

    1943

    Tolstoy tercümesi ve ipekçilik broşürü

    resim_2024-08-25_024859113
    Harb ve Sulh romanının kapağı. Çevirmenler: Nâzım ve Zeki Baştımar.
    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 5
    İpekçilik üzerine bilgi veren broşürler. İsimsiz yazar ve ressam: Nâzım Hikmet.

    Dünya Savaşı sürerken, Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi’ndedir. Tols­toy’un Harb ve Sulh romanı, 1943’te Millî Eğitim Bakanlığı’nın Maarif Vekaleti tarafından 4 cilt 8 kitap ola­cak şekilde yayımlanmaya başlanır. Eserin çevirmeni, Zeki Baştımar ile birlikte Nâzım Hikmet’tir ama, kitaplarda ismi kesinlikle anılma­yacaktır. Nâzım’ın Bursa Cezae­vi’nden Piraye Hanım’a gönderdiği 28 Şubat 1943 tarihli mektup şu satırlarla başlar: “Karıcığım, parayı, yani dünkü mektubumda yaz­dığım seksen lirayı aldım. Zeki Baştımar’dan Tolstoy tercümesine mahsuben gelmiş. Derhal sana 60 lira daha yolladım. Bu suretle hesabı şaşırmayalım ve eline ulaşıp ulaş­madığını kontrol için tekrarlıyorum: 60+50+20+60=190 lira göndermiş oluyorum. Lütfen aldıkça bana yazarsın ve aldıklarınla gönderdik­lerimi karşılaştırmış oluruz. İpek broşürleri meselesi de oldu, hem kırdırmaya lüzum kalmadan. Ben­den dört broşür istiyorlar. On gün içinde teslim edilecek”.

    Mektupta geçen “ipek broşürleri” meselesi, Nâzım Hikmet’in Bursa Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliği için yazıp resimlediği 7 adet ipekçilik üzerine broşürdür. İpek­çiliği ve buradan oluşturulan işleri özendiren broşürler de yazar ismi olmadan yayımlanacaktır.

    resim_2024-08-25_023550130
    Yığın dergisinin 1 Ekim 1946 tarihli ilk sayısının arka kapağında İbrahim Sabri imzalı Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan bir şiiri.

    1946

    Memleketimden İnsan Manzaraları

    Nâzım Hikmet, Bursa Hapisha­nesi’nde büyük eseri Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaktadır. Bu des­tandan çeşitli parça­ları 1946’da dönemin ilerici dergileri Yığın, Yürüyüş ve Yeni Ses dergilerine gönderir; şiirler “İbrahim Sabri ve Nureddin Eşfak” imzalarıyla yayımla­nacaktır.

    1946

    ‘Yasaklar dünyasındayım. Yârin yanağını koklamak: yasak’

    Nâzım Hikmet, 20 Ocak 1946’da Bursa Cezaevi’nde yazdığı “Do­kuzuncu Yıldönümü” şiirinde, “bir odaya kapatılmakla başladı maceram. dokuzuncu yılı biteli üç gün oluyor” diye not düşer yasak­lılığının dokuzuncu yılına. 1937’nin başındaki tutukluğunu, isminin yasaklandığı o yılı milat almıştır: “Yasaklar dünyasındayım. Yârin yanağını koklamak: yasak / Ço­cuklarınla yemek yiyebilmek aynı sofrada: yasak / Aranızda tel örgü ve gardiyan olmadan konuşmak kardeşinle, ananla: yasak / Yazdı­ğın mektubun kapatmak zarfını ve zarfı yırtılmamış mektup almak: yasak / Yatarken lambayı söndür­men: yasak / Tavla oynaman: yasak / ve yasak olmayan değil, yüre­ğinde gizleyip elde kalabilen şey: sevmek, düşünmek ve anlamak”.

    resim_2024-08-25_023554746
    Bursa Cezaevi’nde İhsan İpekçi’nin Nâzım Hikmet’i ziyaretlerinden birinde çekilmiş  bir kare.
    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 6
    Nâzım Hikmet’in Ahmet Halit Kitabevi ile yaptığı sözleşme (Nâzım Hikmet Vakfı Arşivi).

    1949

    La Fontaine’den masallar Türkiye’den acı gerçekler

    Nâzım Hikmet 1949’da, mahpus­luğunun aralıksız 11. yılında Ah­met Halit Kitabevi ile bir La Fonta­ine kitabının çevirisi için anlaşır. Bu defa da “Ahmet Oğuz Saruhan” takma adıyla yaptığı çevirilerden oluşan kitap, La Fontaine’den Ma­sallar ismiyle kitaplaşacaktır.

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 7
    Şairin “Ahmet Oğuz Saruhan” adıyla çevirdiği La Fontaine’den Masallar kitabı

    Ahmet Halit Kitabevi ile yapılan sözleşme, Nâzım Hikmet’in ismini anmanın yasak olduğu yıllara dair de tarihî bir ibret vesikasıdır. Kitap, Nâzım’ın müstear bir isim kullanması şartıyla basılmış ve ya­yımcı tarafından hazırlanan belge de bunu hukuken garanti altına almıştır: “Bütün hukuku Ahmet Halit Kitabevine ait olmak ve di­lediği zaman dilediği kadar basıp satmak hakkına malik bulunmak ve müstear bir isim kullanmak şartile manzum olarak tercüme ettiğim Lafonten masallarının tercüme hakkını tamamını aldım. Hiçbir ilişiğim kalmadı”.

    Bu kitap, Nâzım Hikmet’in tak­ma adıyla Türkiye’de basılan son eseri olacaktır.

    1955

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 8
    Nâzım Hikmet şiir kitabının yurda girmesini yasaklayan 29 Kasım 1955 tarihli kararname.

    Bir utanç vesikası da Demokrat Parti döneminden

    Nâzım Hikmet 1950 Temmuz’un­da 12.5 yıl hapis yattıktan sonra serbest bırakılır ve yaklaşık 1 yıl sonra da tekrar Türkiye’yi ter­ketmek zorunda kalır. 1955’te yurtdışında yayımlanmış bir Nâzım Hikmet şiir kitabının dahi yurda girmesi yasaklanmıştır. Bu yasak için çıkarılan Celal Bayar, Adnan Menderes ve akanların imzalarını taşıyan kararname şu ifadelerle başlar: “Şair Nâ­zım Hikmet’e ait ve üzerinde adı bulunmayan şiir kitabının yurda sokulmasının ve dağıtıl­masının menedilmesi…”

    resim_2024-08-25_023740059
    Orhan Seyfi: Nâzım Hikmet – Hayatı ve Eserleri.

    30’LU, 40’LI, 50’Lİ YILLAR

    Baskıya boyun eğmeyenler

    Nâzım Hikmet yasağı ülkede bütün hoyratlığıyla sürerken her şeye rağmen onun adını anan, şiirlerinden örnekler yayımlayan yürekli yazar ve yayıncılar azdır ama yok değildir. 1937’de Ahmed Cevad, Nâzım Hikmet, Hayatı, Seç­me Şiir ve Yazıları başlığıyla Çığır Kitabevi’nden; Orhan Seyfi ise Nâzım Hikmet, Hayatı ve Eserleri ismiyle Cumhuriyet Kitaphane­si’nden iki ayrı seçme antoloji şiir kitabı yayımlar.

    Orhan Burian 1946’da basılan Kurtuluştan Sonrakiler şiir anto­lojisi kitabında Nâzım Hikmet’in ismini de anar. Döneminde çıkan diğer antolojilerde Nâzım Hikmet ismine rastlanmaz!

    Yalçın Kaya da bağımsız olarak kendi imkanlarıyla 1950’de Nâzım Hikmet Hayatı, Edebi Şahsiyeti Hakkında Hükümler, Şiirlerinden Örnekler adlı bir broşür -kitap yayımlar.

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 11
    Yön Dergisi Yayınları’ndan basılan Nâzım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı.

    1964-1965

    Yön dergisinin başarısı Nâzım yasağının kırılması

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 13
    Yön dergisinin 30 Ekim 1964 tarihli sayısında “YÖN, Bir Demagojiyi Daha Yıkıyor” kampanyası.

    Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Yön dergisi 30 Ekim 1964 tarihli 83. sayısında “YÖN, Bir Demagojiyi Daha Yıkıyor” başlığı ile Nâzım Hikmet’in şiirlerini Türkiye’de yayımlama kampanyası başlatır. Döneminde büyük ve çok cesur bir kalkışmadır bu. O sayıdan itibaren her sayıda Nâzım Hikmet imzasıyla o güne kadar Türkiye’de yayımlanmayan şiirler çıkmaya başlar. Yön dava edilir ama yılmaz. Derginin bu kam­panyası Nâzım Hikmet yasağını kırar ve 28 yıl sonra Türkiye’de ilk defa Nâzım Hikmet’in ismiyle bir şiir kitabının yayımlanmmasının önü açılır. Mart 1965’te Yön Ya­yınları tarafından şairin Kurtuluş Savaşı Destanı eseri basılır.

    Nâzım Hikmet’e okurun ve ya­yıncıların ilgisi büyük olur. Aynı yıl İstanbul’da İzlem, Pınar, ve Evren Yayınları, Ankara’da Dost Yayınları, İzmir’de Kovan Kita­bevi şairin kitaplarını basmaya başlar. Yön dergisi, 83. sayısında başla­yan Nâzım Hikmet kampanyasını 30 Temmuz 1965 tarihli 122. sa­yısında şu zafer satırlarıyla son­landırır: “Bugün artık Nâzım’ın şiir kitapları basılmakta, çeşitli dergilerde şiirleri yer almaktadır. Demagoji yıkılmıştır. Bu sebeple Nâzım’ın hiçbir yerde yayın­lanmamış en yeni beş şiirini okuyucularımıza sunarak Nâzım kampanyasına son veriyoruz”.

    resim_2024-08-25_024127180
    Yayınevi sahibi Mehmet Ali Ermiş’in ifade verirken fenalaşıp vefat etmesini duyuran gazete haberi.

    1967

    Yaşamak güzel şey ve yayıncının trajik ölümü

    Nâzım Hikmet kitapları yayım­lanmaya başlanmış, ama bunları basan yayıncılar hakkında peşpeşe davalar gelmiştir. Gün Yayınları sahibi Mehmet Ali Ermiş de bu davalardan payını alanlardandır. Ermiş 1967’de Türkiye’de ilk defa Nâzım Hikmet’in tek romanı olan Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanını yayımlar. Romanda komünizm propagandası yapıldığı gerekçesiyle 12 Nisan 1968’te sor­guya alınır ve sorgu sırasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder.