Orhon Yazıtları 1893’te ortaya çıkarılıp okundu (Thomsen ve Radloff). Bunlarda bahsi geçen tarihler ise, ancak 1898’de doğru olarak okunabilecekti (Bang-Kaup ve Marquart). Bunun nedeni, 732-735’e tarihlenen yazıtlarda bambaşka bir sayı sisteminin kullanılmış olmasıydı. 10’lar basamağı ile 1’ler basamağının yönleri bugünkünün tam tersiydi.
Orhon ve Yenisey Yazıtları’nda 1’den 10’a kadar ve 10, 100, 1000’in katlarını oluşturan sayı adları bazı ses farklarıyla günümüzdeki gibidir. Bunların dışında kalan ara rakamlarsa bambaşka bir sisteme dayanır. Bu sistem Orhon Yazıtları’nı deşifre eden Danimarkalı Thomsen ve Prusyalı Radloff’u büyük bir yanılgıya sürüklemiş; yazıtlardaki ara rakamlar modern dillere göre düşünülüp yanlış yorumlanmıştı. Örneğin, 12 Hayvanlı Takvim’e göre Kül Tigin’in cenaze töreni “Koń (Koyun) Yılı tokuzunç ay yeti otuz”da gerçekleşmişti. “Yeti otuz” sayısını Thomsen ve Radloff kendi dillerinin “eksiltmeli ondalık” sistemine göre 7+30=37 olarak tasarladılar. Oysa yazıtlarda, Maya, Ural, Tibet ve Kuzey Cermen dillerinde de kullanılmış olan “arttırmalı ondalık” sistem geçerliydi.
Tek haneli rakamla başlayıp 10’un bir sonraki katlarıyla biten bu sisteme göre “yeti otuz”, ne 7+30=37 ne de 30-7=23 ile açıklanabilirdi; zira bu sistemde sayı doğrusu geriye değil, ileriye yönelen bir sözdizimiyle ifade ediliyordu. Yani 10’lar basamağı ile 1’ler basamağının yönleri bugünküyle taban tabana zıttı. Üstelik 10’lar basamağı 20’den başlıyor ve 80’de sona eriyordu. Böyle bir dizilimi doğru anlamak için 10’lar hanesindeki sayıyı 10 eksiği ile düşünmek gerekiyordu. Yani “yeti otuz”daki otuz 20’nin, “yeti otuz” da 27’nin karşılığıydı. Buna göre, örneğin “üç yėgirmi” 13, “üç otuz” 23, “bir kırk” 31 rakamlarına tekabül ediyordu. Dolayısıyla Kül Tėgin’in yoğ töreni Koyun Yılı, 9. ay, 27. günde yapılmıştı.
Kül Tigin Yazıtı: Orijinal metindeki “Kül Tigin bir kırk yaşayur erti” cümlesi, “Kül Tigin otuzbir yaşındaydı” anlamına geliyor
Thomsen ve Radloff’u yanıltan bu alışılmadık ve görece karmaşık sistem, yazıtların ortaya çıkmasından 5 yıl sonra (1898) Alman dilbilimciler W. Bang-Kaup ve Josef Marquart tarafından çözüldü. Bang-Kaup, bir Ural dili olan Fincenin tarihinde benzer bir dizilimin olduğunu farkedip bunu eski Türkçenin sayı dizisine uygulayarak çözüme ulaşırken; Marquart, Çin yıllıklarındaki kronolojiyle karşılaştırıp Bang-Kaup‘un sonuçlarını sağlamlaştırdı. Bu keşif, Türkçenin Moğolcayla akrabalığını savunan Altayistler’e vurulan erken bir darbeydi; zira ne Moğolcada ne de Tunguzcada böyle bir sayı dizilimi yoktu.
Türkler’in hemen hepsi, farklı kültür ve dillerin etkisiyle asırlar önce bu sayı sistemini terketti. Çin’in Gansu-Qinghai bölgesi Hexi koridorundaki vadilerde 14 bini aşmayan nüfuslarıyla pastoral nomadizmi sürdüren Budist Sarı Uygurlar, bu metodu hâlen kullanan tek Türk topluluğudur. Genç nüfusun öğrenmediği, 5 bin kadar yaşlı bireyin konuştuğu Sarı Uygurca, UNESCO’nun “ağır tehlike altındaki diller” kategorisindedir. Böylesine kadim bir sayı düzenini korumaları, dağlık bölgedeki doğal engeller nedeniyle yüzyıllar boyunca akrabalarından göreceli olarak izole kalmalarından kaynaklanır. Erken döneme ait bu tip diller genellikle arkaik özellikleri korur; ancak bazı yönlerden de komşu dillerden aşırı ölçüde etkilenir.
Sarı Uygurlar günümüzde de kadim sayı düzenini koruyor. (The Guardian, 28 Eylül 2016).
Yayıncı Karabet Keşişyan tarafından 1908-1909’da çıkarılan Musavver Papağan (Resimli Papağan) adlı 4 sayfalık gazete, hem içerik hem teknik bakımdan Türkiye’de bir ilkti. Örneği ve ismi İtalya’dan alınan (Il Papagallo) bu ilk mizah gazetemiz, hem renkli taş baskısıyla hem de Batılı ülkelere karşı tutum alışıyla Türkler’in üstünlüğünü vurguluyordu.
Karabet Kitabevi’nin sahibi, yayıncı Karabet Keşişyan Efendi (1850-1911), 2. Abdülhamid döneminin en üretken ve şanslı yayıncısıydı. Türkçe ders kitapları da basan Ermeni asıllı Karabet Efendi, 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başlarında yayıncılığa damgasını vurmuş, Osmanlı matbuatına ciddi katkılar sunmuş, ödülleri ve nişanları bulunan bir isimdi.
İtalya-Bologna’da Il Papagallo, yani “Papağan” ismiyle çıkmakta olan mizah gazetesi Karabet Keşişyan’ın ilgisini çekti. Keşişyan adeta “İtalyanlar’ın Papağan isimli mizah gazeteleri var da bizim neden olmasın” diyerek aynı format, aynı boyutta, iç sayfada çift tam sayfa renkli taş baskı afiş örneğini bize uyarladı. İlk resimli mizah gazetemiz olacak yayının ismini de çok değiştirmeden Musavver Papağan (Resimli Papağan) koydu.
İtalyan mizah gazetesinde aslanın ağzında bir Türkiye tasviri. 1905.
Musavver Papağan’ın 19 Eylül 1908 tarihli ilk sayısının kapağı.
O dönem İtalya’sında usta mizahçı Augusto Grossi (1835- 1919) tarafından 1873-1915 arasında yayımlanan 4 sayfalık Il Papagallo -diğer Batı ülkelerinde de örnekleri görülen- Türkiye aleyhtarı ve Türkiye’yi küçük gören kimi renkli orta sayfa afişleri ile de dikkati çekiyordu. 1908’e gelene kadar, bizde renkli taş baskı bir mizah gazetesi yayımlanmamıştı. İtalyanlar’ın Türkiye aleyhindeki mizahi propagandasına karşı da herhangi bir yayın yoktu.
İtalyanca orijinal yayın Il Papagallo (1905)
Kitapçı Karabet, İtalyanlar’ın gazetesini gördü ve hem yayıncılık hem de bir karşı propaganda amacıyla bunun birebir aynı formatta bir benzerini çıkarmak için başvurdu. “Şimdilik haftada bir, ilerde iki defa neşir edilmek üzere ‘mizaha müteallik resimleri havi’ Musavver Papağan isimli mizah gazetesi çıkarmak” amacıyla yaptığı başvuru hemen kabul edildi.
Fransızca versiyonu Le Perroquet (1908).
Muhammed Tatlısu, “Kitapçı Karabet Efendi’nin Osmanlı Matbuatına Katkıları Üzerine Bir Methal” adlı çalışmasında, onun 2. Abdülhamid’le olan yakın ilişkilerine şu şekilde değinir: “Karabet’in merkezle kurduğu ilişki, 2. Abdülhamid’in saltanatı dönemindeki dönüşüme paralel şekillendi. İmtiyazları sayesinde hızlı yayıncılık, ucuza kitap satma, gümrük vergisinden muaf tutulma, yayımlayacağı kitaplar için daha geniş bir alan bulma ve akranlarına göre daha hızlı yayın izni alma gibi faydalar görmüştü. Necib Âsım, Karabet’in Arakel’den daha çok kazanarak ‘matbaa-apartman’ sahibi olmasına atıf yaparken, doğrudan bu ilişkilenme biçimine işaret eder. Kaspar’ın yayımlamak istediği sözlüğün bir jurnal sonrası toplatılıp yakıldığını, aynı yazara ait Karabet basımı sözlüğe ise hiç dokunulmadığını aktarır.”
19 EYLÜL 1908
İstibdat nihayet sona erdi vatana hizmet için yürüyoruz
Karabet Keşişyan Efendi
Karabet Keşişyan’ın hazırladığı Musavver Papağan’ın ilk sayısı 40 cm x 56 cm ölçülerindeydi ve 2. Meşrutiyet’in ilanından yaklaşık 2 ay sonra, 19 Eylül 1908 tarihinde piyasaya çıktı. Latin karakterleri ve eski harfli Türkçe ile üst ortada Papaghan ibaresi vardı; sağ üst köşesinde imtiyaz sahibi olarak Karabet, muharrir olarak da Hüseyin Hıfzı ismi yazılıydı. Derginin ilk sayısı, “Şimdilik haftada bir defa Cumartesi günü neşrolunur; vatan ve millete hadim siyasi-mizahi musavver gazetedir” lejandıyla çıktı. Bu lejandın üstünde Fransızca, “Journal politique et charivari illustré et coloré / Parait le Samedi” (Renkli ve resimli, abur-cuburdan bahseden siyasi gazete/Cumartesi’leri çıkar) ibaresi bulunuyordu.
Her sayısının ilk ve 4. son sayfasında Papağan ve Tuti isimli iki karakterin gündemi değerlendiren atışmaları ve sohbetleri resimsiz, sadece yazı olarak yer aldı. İç sayfaya denk gelen 2. ve 3. sayfalarda ise renkli taşbaskı bir karikatür bulunuyordu. O güne kadar basında, renkli, tam sayfa, böylesine ilgi çekici bir baskıyla karikatür yayımlanmamıştı; bu bir ilkti. Bu renkli taş baskılarda, İtalyan propagandasına ve diğer dünya milletlerine karşı Türkiye’nin üstünlüğünü vurgulayan mizahi propaganda karükatürleri yer aldı. Sayfaların sağ alt köşesinde Türkçe, sol alt köşesinde ise Fransızca altyazılar ile karikatürün konusu özetlendi.
Il Papagallo’nun 1891’deki bir nüshasında Türkiye tasviri.
İlk sayının girişinde yer alan “İfade” başlıklı bölümde, derginin çıkışının 2. Meşrutiyet’in özgürlük atmosferinden kaynaklandığına dair şu ifadeler yer aldı: “Bir çok senelerdir matbuatın duçar olduğu müsaib istibdaddan ses çıkarmaya cesaret edemeyen papağanımız ile tutimiz, vatanın-milletin nail olduğu hürriyetten müştereken vatana hizmet uğrunda çıkmayı vazife ve temenni eyler.” 4. ve son sayfada ise çeşitli gazetelerden ilginç haber örnekleri ile ilanlar vardı.
İlk sayıda, at sırtında elinde Türk bayrağıyla gururla yürüyen bir Türk askeri çizilmişti; İtalyan askeri onu alkışlıyor, bir İngiliz atın ipini tutuyor, Avusturya ve Fransız askerleri de süvarinin ilerleyişini takip ediyordu.
Gazetenin 19 Eylül 1908 tarihli ilk sayısının orta sayfaları ve taş baskı karikatürde yüceltilen Türk askeri.
28 EYLÜL 1908 / 12 EKİM 1908
Jöntürkler mücadeleye hazır kim isterse buyursun gelsin
Gazetenin 28 Eylül 1908 tarihli 2. sayısında, Kânûn-ı Esâsî yazısının yanında, bir elinde kalem bir elinde kılıç, arkasında Türk askerleriyle dünyanın diğer güçlü ülkelerine karşı dimdik ayakta duran bir kadın çizimi yer aldı. Çizimin altında da Fransızca ve Türkçe “Yaşasın Kânûn-ı Esâsî / Entrikalara ve zorluklara rağmen, geri adım atmayacağım” yazıyordu.
12 Ekim 1908 tarihli 4. sayıda ise “Jöntürk Sirki” başlığı altında, ortada poz veren bir Türk güreşçi ve karşısında teredddüt içerisinde diğer dünya ülkelerinin temsilcileri resmedilmişti. Alttaki ibare ise şöyleydi: “O güreşmeye hazır; kim isterse buyursun.”
12 Ekim 1908 tarihli 4. sayıda, Türk güreşçi meydan okuyor.
Gazetenin 28 Eylül 1908 tarihli 2. sayısının orta sayfaları.
17 ARALIK 1908
Meclis-i Mebusan özel sayısının giriş sayfası
Yaşa-varol hür Türkiye: İyd-i millî kutlu olsun!
Gazetenin 14 Aralık 1908 tarihli 13. sayısından sonra, numarasız bir özel sayı piyasaya çıktı. 23 Temmuz 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra, aynı yılın Kasım-Aralık aylarında milletvekili seçimi yapılmış; İttihat ve Terakki çoğunluğu sağlamış; 17 Aralık 1908’de 3. Meclis-i Mebusan açılmıştı. Musavver Papağan’ın bu özel sayısında, ilk sayfada Meclis’in açılışı kutlanıyordu: “Papağan el cümle Osmanlı vatandaşlarının bugünkü iyd-i millîsini tebrik eder.” Orta sayfa ise ilk olarak siyah-beyaz tasarlanmıştı. Altyazıda, “Yaşasın hür Türkiye” ibaresi bulunuyor, bir kadın elinde Türk bayrağı taşıyor ve meşrutiyetin uhdeleri (hürriyet, eşitlik ve adalet) Türk bayrağının çevresinde hareleniyordu.
Gazetenin ortasında yer alan çizimde, bir elinde bayrak bir elinde kılıç tutan Türk kadını. Sağ üst köşedeki papağan da “Bravo, Vive, Yaşa!”diyor.
9 OCAK 1909
Damat Bey pek kibar bir zattır, Osmanî-Mecidî rütbelerine de haiz!
Hamza Altın, “Osmanlı Hiciv Matbuatında Ermenilerin Oynadığı Role Dair Örnekler” makalesinde, “Musavver Papağan gazetesinde geleneksel muhavere (diyalog) usulüne yer verilmekte, tahmin edildiği üzere güncel meseleler üzerine konuşulmaktaydı. Konuşanlardan biri Papağan, diğeri ise Tuti idi” diye yazarak gazetenin 9 Ocak 1909 tarihli 17. sayısından şu örneği paylaşır:
“Tuti- Merhaba Papağan.
Papağan- Merhaba Tuti! Elhamdülillah bayramı güzel güzel geçirdik.
Tuti- Çok şükür hamdolsun; Allah cümlemizi kemal-i ayetle nice bayramlara yetiştirsin. Papağan- Âmin.
Tuti- Papağan, bugünlerde hiç rahatım yok.
Papağan- Niçin?
Tuti- Damat Bey’den.
Papağan- Damat Bey edip, kibar, salih bir zattır. Ondan şikayet etmemelisin.
Tuti- Hakikaten öyledir. Bununla beraber azıcık da hodbindir.
Papağan- Ne yapalım canım. Her güzelin bir kusuru var.
Tuti- Azıcık da gevezedir.
Papağan- Öyle ise Damat Bey Geveze gazetesini çokça mütalaa ediyor.
Tuti- Yok, Geveze gazetesine iftira etmeyiniz. Zira Damat Bey 10 para verip de gazete alanlardan değildir.
Papağan- Peki… Damat Bey seni neden rahatsız ediyor?
Tuti- Canım gazetelerde bazı erbab-ı hamiyetin “müsavat” namına rütbe nişanlarını iade ettikleri yazılıyor.
Papağan- Bundan sizin Damat Bey’e ne oluyor?
Tuti- Damat Bey’e ne olacak; kendisi mutmain üçüncü, dördüncü rütbelerden Osmanî ve Mecidî rütbelerine haiz…
Konuşmanın devamında 2. Abdülhamid devrinde çok ehemmiyeti olan nişanlardan bahsedilmeye devam edilmekteydi. Önceki devirde aşçılara, seyislere, uşaklara dahi nişan verildiğinden bu durumun istismar edildiğinden dem vurulmaktaydı.”
Gazetenin 9 Ocak 1909 tarihli 17. sayısının orta sayfası. Ülke temsilcileri, Türk yetkililere gemi, para, silah, yiyecek teklif ediyor. En üstte Avusturya temsilcisi ağlıyor; papağan ise “ağlayın, ağlayın; sizden alacağımız bir şey yok” diyor.
22 ŞUBAT 1909
Yunanistan’a Türk çelmesi
Türkiye-Yunanistan münakaşası 23. sayının orta sayfalarındaydı. Duvarda Girit adasının haritası olan bir odada, bir Türk vatandaş, elinde Yunanistan bayrağı olan kişiye bir fiske atıp onu sandalyesinden düşürmüş. Diğer devletlerin temsilcileri de kapıdan ve pencereden bu âna şahit oluyor. Çizimin altında şöyle yazıyor: “Bu çöreği yemek için pek fena bir zaman intihab ettiniz (seçtiniz).”
İlk hürriyet padişahı 5. Mehmed ve kafeste götürülen 2. Abdülhamid
Eyüpte’ki kılıç alayı (5. Mehmed’in taç giyme töreni) 10 Mayıs 1909 tarihindeydi. Padişah, Dolmabahçe Sarayı önünden Söğütlü yatına bindi ve Haliç üzerinden Eyüp’e gitti. Musavver Papağan, aynı gün çıkan 32. sayısında bu hadiseye kayıttsız kalmamış, padişahın cülusunu ilk sayfasından şu ifadelerle tebrik etmişti: “Mesud Osmanlılar’ın ilk hürriyet padişahı Sultan Mehmed Han Hâmis Hazretleri.”
Bu özel günde çıkan gazetenin orta sayfası da çarpıcıydı: 2. Abdülhamid bir küçük kafes içinde hapsedilmiş ve “hürriyet kahramanı” askerlerle Selanik’e doğru götürülüyor, diğer ülke liderleri de bu yolculuğu izliyor. Alman lider ise elinde mendil, ağlıyor.
Gazetenin 39. ve son sayısı 2. Meşrutiyet’in ilanının 1. yıldönümüne denk getirilmişti. 23 Temmuz 1909 tarihli derginin ilk sayfasında “Yaşasın hür padişahımız, yaşasın meşrutiyet” manşeti var. Orta sayfada ise çok detaylı bir 2. Meşrutiyet çizimi bulunuyor: “Yaşasın Sultan Mehmed Han” yazılı taklar kurulmuş; Midhat Paşa ve Nâmık Kemal unutulmamış; çocuklar kızlı-erkekli İttihat Terakki askerlerinin geçişini selamlıyor. Altyazı ise şöyle: “Meşrutiyet-i Osmaniye’nin ilk sene-i devriyesi hatırasına.”
Musavver Papağan’ın orta sayfasında geçit töreni ve kutlamalar.
Bir cümlede özne genellikle yalın hâlde bulunur. Özne yalın değilse özne-yüklem uyumsuzluğu vardır. Özne ile yüklem arasında, kişi, tekillik-çoğulluk ve olumluluk-olumsuzluk yönlerinden uyum olması gerekir. Bu uyumun olmaması durumunda anlatım bozukluğu ortaya çıkar. Ancak günlük kullanımda ve tabii edebiyatta istisnalar vardır.
Yıllar önce bir köşe yazarı, televizyon programında şöyle demişti: “Biraz sonra ben de uzman arkadaşım da söyleyecek ki … (Fiilin “söyleyeceğiz” olması gerekirdi)”. Bir haber spikerinden de şu cümleyi duymuştuk: “Emeklilik yaşını yükseltilmeden… (Oysa “yaşı” denmeliydi)”.
Bir cümlede özne genellikle yalın hâlde bulunur. Özne yalın değilse özne-yüklem uyumsuzluğu vardır. Özne ile yüklem arasında, kişi, tekillik-çoğulluk ve olumluluk-olumsuzluk yönlerinden uyum olması gerekir. Bu uyumun olmaması durumunda anlatım bozukluğu ortaya çıkar. O cümleyi kuran kişinin dile özen göstermediğini düşünürüz.
Konuşurken ortaya çıkan anlatım bozukluklarının yazılı metinlere de yansıdığı ileri sürülür. Örneğin, “Annem, babam beni, ben de onları çok severim” cümlesindeki anlatım bozukluğu, “Annem, babam beni çok seviyorlar. Ben de onları çok seviyorum” diye düzeltilebilir. Gerçekte özne-yüklem uyum kurma olgusu çok doğal, çok kolay gibi görünse de, uzun cümlelerde sıkça karşılaşılan bir sorun olarak karşımıza çıkar. Özne tekilse yüklem de tekil, özne insan ve çoğulsa yüklem de çoğul olur, diye bir kural vardır. İnsan dışındaki çoğul öznelerin yüklemi tekil olur. Türkçede öznenin tekil veya çoğul olma durumu birkaç durumda bozulmaktadır. Saygı ve nezaket amacıyla oluşturulan cümleler, kökende özne tekil olsa bile çoğul biçiminde söylenir: “Ulu Önder Atatürk, İzmir’i şereflendirdiler”.
Meydan okuma, küçümseme, övünme, alçakgönüllülük anlatmak için kurulan cümlelerde de özne tekil kişi olsa da 1. çoğul kişi biçiminde kullanılır. Bu tür kullanımlarda da yüklemin çoğul olduğu görülür: “Biz adamı böyle rezil ederiz”. Kimiz zaman 3. çoğul kişide de özne çoğul olmasına rağmen yüklem çoğul eki almayabilir: “Onlar bize hiç gelmedi”. Ancak bu kural giderek değişmeye başlamıştır. Ayrıca zaman adları (Aradan aylar, yıllar geçti), organ adları (Böbrekleri ağrıyor), bitki adları (Bahçedeki otlar sarardı), hayvan adları (Kurbağalar derede yüzer), soyut adlar (Bugünkü düşünceler hazırlıyor yarını), cansız varlık adları (Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?) eylem adlarında (Birden caddede bağrışmalar, koşuşmalar oldu) özne olan topluluk adları “-ler, -lar”la çoğullanmamışsa (Kalabalık birden dağıldı) yüklem tekil olur. Dilbilgisi bakımından tekil görülen sözcük aslında çoğuldur. Ancak bitkilerden, cansızlardan, hayvanlardan olan çoğul öznelerin kişileri tek tek düşünülüyor veya düşündürülmek isteniyorsa yüklem çoğul olabilir: “Bir tepenin üzerinde keçiler birbirleriyle oynaşıyorlardı”.
Bazı dilbilimcilerin çok sayıda özel durum sıralayarak kural saptamaya çalışmaları ve bunun beraberinde getirdiği öğrenme zorlukları her zaman sorun yaratmıştır; oysa dilde zorlama olmaz. “Ay bir yandan sen bir yandan sar beni” diye söylediğimiz türküde özne-yüklem uyumu aramaya hiç gerek yok. Şiirde özne istediği yere saklanır. Şairler sorgulanamaz:
“Leylim Ley”
‘Beni istediğim anlama kavuşturacak…’
Size, sözümün eri olduğumu nasıl anlatsam? Biletçi dediğim zaman biletçi, reisicumhurbaşkanı dediğim zaman da reisicumhurbaşkanı demek istediğimi, yalnız onu demek istediğimi, başka hiçbir şey kasdetmediğimi belirtmenin hiçbir yolu yok mu? Yeni bir dilbilgisi kitabı çıktı mı bugünlerde? Öznenin, yüklemin filan başka bir düzen içinde yerleştirilmesini sağlayarak beni istediğim anlama kavuşturacak böyle bir kitap. Ne diyorlarsa, yalnız onu demek isteyenler için geliştirilmiş düşünce ve ifade kuralları ne zaman bulunacak? (Oğuz Atay, Tutunamayanlar, s. 688)
“Ėlçi”, “yalavaç” gibi kağan soyundan gelmeyenlere atamayla verilen ünvandı. Ėltėriş’in adında da bulunan “ėl”den (kağanın hakimiyet alanı, ülke) türetilmişti ve modern anlamından farklı olarak “Bakan” nezdinde bir makama tekabül ediyordu. 13. yüzyıl öncesi ve sonrasında, kelimenin etimolojisi ve kimliği…
Güney Sibirya coğrafyası, Moğolistan’da bulunan 200 civarındaki yazıtla adeta yarışırcasına 225 kadar Türkçe Runik yazıta evsahipliği yapar. Tuva ve Hakasya’daki müzelerde sergilenen bu yazıtlar, bilim dünyasına P. J. von Strahlenberg adlı İsveçli bir coğrafyacı tarafından 1730’da duyuruldu. Yenisey Nehri kıyılarında bulundukları için bu ırmağın adıyla da anıldılar.
Bu yazıtları Moğolistan’dakilerden ayıran en önemli özellik, belli görevlere atandıktan sonra ünvan verilen, yani kağanlık sülalesinden gelmeyen kişilerin mezartaşları da olmaları; ölen kişinin yaşı, ailesi, malvarlığı, hatta ongun hayvanı hakkında bilgiler içermeleridir. Mesleklere dair kayıtlarda, kuş avcılığından sefaret ve nezaret görevine kadar sıralanan birkaç sözcüğe rastlarız. Karşımıza çıkan meslek adları arasında “ėlçi” (Bakan) ve “yalavaç” da (diplomatik elçi) vardır. “Yalavaç”ı, Moğolistan yazıtlarında da görürüz. Bilge Kağan, Yılan Yılı’nda (717) “yalavaç”ları ve dostane mesajları gelmediği için Tatabı halkına sefer düzenlediğini ve onların sürülerine ve mallarına elkoyduğunu söyler. Orta Hakasya’da Abakan Irmağı civarında bulunan mezartaşlarından biri ise, Tibet kralına “yalavaç” giden ama geri dönemediği için öldüğü varsayılıp gıyabında yoğ töreni düzenlenen bir elçiye aittir.
Semerkant’taki Sogd Sarayı’na gelen Türk elçiler. Duvar resimlerinden rekonstrüksiyon,
Ögedey ve hatunu, elçileri kabul ediyor (Câmiu’t-Tevârîh,14.yüzyıl).
“Yalavaç”, sonraki asırlarda Maniheist ve Müslüman Türklerin “peygamber” için kullandığı bir sözcük olur. İslâm öncesi metinlerde Mani ve Buda, İslâm sonrasındakilerde ise İsa, Musa, Muhammed ve diğerleri “yalavaç” diye anılır. Bu değişim, özgün anlamı “elçi” olan Farsça “peygāmber” ve Arapça “resūl”ün ikincil anlamının “yalavaç”a transfer edilmesiyle gerçekleşir.
“Ėlçi” de, “yalavaç” gibi kağan soyundan gelmeyenlere atamayla verilen ünvandı. Ėltėriş’in adında da bulunan “ėl”den (kağanın hakimiyet alanı, ülke) türetilmişti ve modern anlamından farklı olarak “Bakan” nezdinde bir makama tekabül ediyordu. Sondaki eki ise aşçı-demirci gibi meslek adlarından ve yasakçı-yalancı gibi zihniyet, zaaf-sadakat gibi karakter tanımlamalarından biliyoruz. Bu bağlamda “ėlçi”yi harfiyen “ülkeci” değil, “kağanlığa sadakatla hizmet eden (bürokrat)” olarak anlamak gerekir.
“Ėlçi”nin bu anlamı 13. yüzyıl Moğol istilalarını izleyen dönemde kaybolur ve karşımıza yepyeni bir kimlik çıkar. Kökteki sözcüğün (ėl), Moğol dillerindeki “barış- uyum” anlamı “elçi”ye aktarılır. Böylece “elçi”, “uzlaştırıcı-sefir” karşılığında Moğolların egemenlik kurduğu tüm bölgelere yayılarak “yalavaç”ı tahtından indirir. Bu sözcüğün fonetik bakımdan Türkçeye henüz entegre olamadığı, “/ç/” sesini korumasından anlaşılır; çünkü “Solcu”, “yolcu” gibi örneklerde görüleceği üzere “elci” olması beklenirdi. Bu evrimleşme, Marcel Erdal’ın ‘Die türkisch-mongolischen Titel elxan und elči’ (1991) adlı makalesinde kapsamlı değerlendirilir. Sonuç olarak, “elçi”, halklararası temasların evrensel yan etkileri olan linguistik alaşımlardan ve Türk-Moğol sembiyozunun farkında olmaksızın kullandığımız ürünlerinden biridir.
Cumhuriyet döneminin özellikle edebiyat alanındaki ilk ve en büyük kamplaşması 1935’ten itibaren yaşanır. Nâzım Hikmet’in hedefinde, hiç sorgulanamaz denecek bir isim, “vatan şairi” Nâmık Kemal vardır. Sol-Sağ fikir ayrışmasının bugünkü kökleri oluşur ve ünlü yazarlar saf tutmaya başlar. Nâzım Hikmet neredeyse tek başınadır ama, yine de…
Kurtuluş Savaşı sırasında yayınlanan mefkure kartpostalında, duvarda Nâmık Kemal portresi, 1920.
Gerek 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanında gerekse 1919’da Kurtuluş Savaşı’nın çetin günlerinde; Nâmık Kemal sevinçte de kederde de Türk milliyetçiliğinin, vatan şairliğinin simge ismiydi. Toplumun önemli bir motivasyon kaynağı, ortak değeriydi. Öyle ki 1930’ların başında Hamdullah Suphi Tanrıöver, Türk Ocağı’na hem Mustafa Kemal’in hem de Nâmık Kemal’in büstlerinin konulacağını söylemişti.
Bununla birlikte Nâmık Kemal’in bu “büstleşmiş” imajı sorgulanamaz değildi. Bu durum, 1935’te 33 yaşında olan Nâzım Hikmet’in bir şiiriyle iyice açığa çıkacaktı (1932’de Kerim Sadi bir öncü olarak “Nâmık Kemal: Tarihin Materiyalist Telâkkisine Göre yahut Tarihî Nâmık Kemal’in Keşfine Doğru İlk Adım” adlı bir broşür yazmış ve şairin “… ferdi mülkiyet prensibiyle Türkiyede, yeni bir sınıf halinde taazuva başlayan (şekillenen) ve tedricen (giderek) kümeleşen burjuvazi”nin sesi olduğunu iddia etmişti).
Ratip Tahir’in çizimi. Nâzım Hikmet, Abdülhak Hamit, Mehmet Emin, Hamdullah Suphi ve Yakup Kadri’nin putlarını baltalıyor, 1929- Resimli Ay.
1935’te Hitler, Yahudiler’in sivil haklarını elinden alan Nürnberg Kanunları’nı gündeme getirmiş; nasyonal sosyalizm Türkiye’de de kendine taraftar bulur olmuştu. Bu iklimde genç Nâzım Hikmet hem Sol kanatta Nâmık Kemal’e karşı bir “vatan şairi” olarak kendi ismini yükseltecek hem de dönemin popüler milliyetçiliğine karşı bir “put yıkma” işine girişecekti.
Türkiye’de 30’lu yılların ortasında Sağ-Sol ayrımları yeniden tarif edilecek; özellikle edebiyatçılar-yazarlar arasındaki kalem kavgaları da yükselecekti. Nâzım Hikmet’in Peyami Safa’yı hedef alan dizeleri de işte böyle ortamda yazılacak ve unutulmaz şiirler arasına girecekti. Cumhuriyetin bu ilk büyük ideolojik kamplaşması, Sağ-Sol mefkuresinin yıllar geçse de değişmeyecek temellerini ve isimlerini oluşturacaktı.
Nâzım Hikmet, Yakup Kadri ve Hamdullah Suphi’ye karşı boks ringinde mücadele ediyor. Ratip Tahir, 1929- Resimli Ay.
1935
Son Posta gazetesinin 30 Kasım 1935 tarihli nüshasında Nâzım Hikmet’in kucağında Orhan Selim’le (Nâzım’ın kullandığı takma ad) hicvedildiği “Provaktör ne demektir?” başlıklı kurgu/mizah sayfası.
Nâzım Hikmet’ten Peyami Safa’ya: ‘Sen bu kavgada bir nokta bile değil, bir küçük eğri virgül, bir zavallı vesilesin!’
Peyami Safa, 1930’da Sertel’lerin Resimli Ay Yayınları’ndan çıkan 9-uncu Hariciye Koğuşu adlı kitabını Nâzım Hikmet’e ithaf etmişti. Aradan geçen 5 yılda ise Peyami Safa çizgisini değiştirmiş ve gazetelerde Nâzım Hikmet’le polemik yarıştırır hale gelmişti. Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç’ın birlikte çıkarmaya başladığı Aydabir dergisinin 1 Eylül 1935 tarihli ilk sayısında yayımlanacak Nâzım Hikmet’in “Bir Provaktör Üstünde Hiciv Denemeleri” şiiri, açıkça Peyami Safa’yı hedef alıyordu. Şiir aslında Temmuz’da kaleme alınmış, Nâzım kimi dostlarına şiirden bahsetmiş olacak ki dizelerin uğultusu yayımlandığı günden önce dillerde dolaşmaya başlamıştır.
Şiirin girişinde T. F. imzasıyla Tevfik Fikret’in “Kız Kardeşim İçin” şiirinin bir dizesine ithaf vardır: “Sen ölmedin, seni öldürdüler zavallı kadın”. Nâzım Hikmet, Tevfik Fikret’in bu dizelerinden hem ses ve kurgu için ilham alır hem de onun şahsına ve kalemine özellikle bu şiirle bir selam gönderir. Nâzım, Peyami Safa için; “Sen bu kavgada / bir nokta bile değil, / bir küçük, eğri virgül, / bir zavallı vesilesin!..”… diyecektir.
Aydabir dergisinin 1 Eylül 1935 tarihli ilk sayısında Nâzım Hikmet’in “Bir Provaktör Üstünde Hiciv Denemeleri” adlı şiiri.
Türk bayraklarıyla Nâmık Kemal portre kartpostalı, 1900 başları.
Nâzım Hikmet, Nâmık Kemal’e karşı “takma aslan yeleli” yakıştırmasıyla şiirin devamında şu satırları yazar: “Bir düşün oğlum, / bir düşün, ey, göbekli patron veletlerinin / “Doğru yol” göstericisi… / Bir düşün ey yetimi Safa, / bir düşün ve hatırla ki, son defa: / O, takma aslan yeleli / Nâmık Kemal üstadın senin; / abanoz ellerinden / zenci kölesinin / som altın taslarla şarap içerek / ve “didarı hürriyet”in dizinde / kendi kendinden geçerek: / “Yüksel ki yerin / bu yer değildir, / dünyaya geliş / hüner değildir!” / demiş… /. Şiirin son dizesinde de yine Nâmık Kemal’in “Vatan yahut Silistre” piyesine gönderme yapılır: “Karabet ustanın uduna benzemez suratı. / O, ne şapırtılarla çiğnenen bir sakız, / ne ‘Vatan-Silistre’de Abdullah çavuşun tiradı, / ne de ‘Bir akşamdı’ da müteverrim bir bayan ilacıdır. / O, şahlanmış bir kavga atı / kalın kabzalı bir savaş kılıcıdır. / Bu ata atlıyacak yürek / ve bu kabzaya bilek / gerek…”.
Peyami Safa ise “Cingöz Recai’den Nâzım Hikmet’e” başlığıyla, Hafta dergisinin 23 Eylül 1935 tarihli sayısındaki cevabında şu dizeleri yazacaktır: “Bre toprak altında yatan / büyük Türk ölülerine çatan / bre tümen tümen kıtır bom / bre tümen tümen palavra / bre işçiye yalan / ölüye iftira atan / sağı sola katan / bre kaltaban / bre Türk düşmanı, bre vatan / haini şarlatan!”.
2. Meşrutiyet kartpostalı. Enver Paşa ve Resneli Niyazi esaret zincirini kırıyor. Nâmık Kemal, Mithat Paşa ile özgürlüğün ellerini çözüyor, 1908.
1935 VE 1943
Nihal Atsız’dan Nâzım Hikmet’e: ‘Bizim ırkçılığımız bütün milletlere karşı. Komünist Don Kişot’u Nâzım Hikmetof’
Nihal Atsız’ın 1935’te yayımladığı Komünist Don Kişotu Proleter-Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa kitabı.
Nihal Atsız’ın 1943’te yayımladığı En Sinsi Tehlike kitabının kapağı.
Nâzım’ın Nâmık Kemal’e “takma aslan yeleli” göndermesi yaptığı ve adeta milliyetçi cepheye karşı kılıçları çektiği şiiri büyük yankı uyandırır. Hüseyin Nihal Atsız, şiirin yayınlanmasından hemen sonra, kapağında aylı kurt simgesi olan Komünist Don Kişotu Proleter – Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa adlı kitabını yayınlar. “Hikmetof”, Nâzım Hikmet’in Polonyalı dedesine ve onun Yahudiliğine, tam da Nazizmin iktidardan savaşa doğru yürüdüğü bir dönemde Türkçü bir kalemden yapılan bilinçli göndermelerdir (Atsız bu ırkçı söylemleriyle ilgili 1943’te yayımlanacak En Sinsi Tehlike kitabında, “Anası veya babası Çek, Lehli gibi Alman düşmanı milletlerden olan fertleri Almanlar yabancı saymıyorlar. Bizim ırkçılığımız ise bütün milletlere karşıdır… Harp Okulu öğrencilerini zehirlemek isteyen Nâzım Hikmetof yoldaş Polonyalı olduğu için ırkçıyız” diye yazacaktır).
Atsız’ın 1935’te yayınlanan ve Nâzım Hikmet’i hedef alan, “Son zamanlarda da İstanbul’da bir komünist Don Kişot’u türedi” satırlarıyla başlayan 12 sayfalık kitapçığı da dolaysız olarak Nâzım Hikmet’e saldırıdır:
“Nazım Hikmetof yoldaş bu münakaşayı Türk milliyetperverliği üzerinde tepinmeğe yeltenmek için vesile yaptı ve Türkiye’nin en büyük adamlarından biri olan Nâmık Kemal’i aslan postu giymiş olmakla itham etti. Öyle sanıyorum ki, aslan postu giymiş olmakla kastettiği mana eşekliktir. Bu aslan postu giyen ve kendisini aslan diye satan eşeğin hikayesine telmihen yapılmış, komünistlere yaraşır şekilde bayağı, Don Kişotça bir teşbihtir. Bir kere Nâmık Kemal aslan postu giymiş değildir. Nâmık Kemal aslanın ta kendisidir. Evet, Nâmık Kemal aslandı, sırtlan değil. Çünkü mezarlarda yatan aslanlara değil, kanlı cellat gibi tepemizde yaşıyan kızıl sultanlara saldırıyor, ağız dolusu küfrü onların suratına haykırıyordu”.
1935
‘Bu biricik kominist şair kafasından zoru olan bir hastadır’
Millî Türk Talebe Birliği’nin başkanlarından Rüknettin Fethi de, 1935’te yazdığı Nâzım Hikmet’in Saldırışı Ve Eski Yeni Üzerinde Bir Konuşma kitabında, Nâzım’ın Nâmık Kemal yaklaşımına tepki gösterir. Fethi yazısına “Hepimizin tanıdığı biricik (!) kominist şair Nâzım Hikmet evvela bir aylık mecmuada basdığı ve sonrada portreler adlı kitabına eklediği bir yazı ile Peyami’nin portresini çizerken arada ulus büyüğü Nâmık Kemal’e tasalluta yeltenmiş” diye başlar. 16 sayfalık kitapçığın genelinde Nâzım Hikmet’in “hasta” olduğunu iddia eder: “Nâzım Hikmet geçmişdeki ve son yaptığı saldırışı ile ispat etmiştir ki kafasından zoru olan ve zaman zaman nöbet geçiren bir hastadır”.
1936
Kemal Tahir’in ilk kitabı Nâmık Kemal tartışması üzerine: ‘Nâmık Kemal lasınıfî (sınıfsız) bir hürriyetperver miydi?’
Nâzım Hikmet’in Nâmık Kemal dizelerinin yankısı durmadan büyürken, bir tarafta da edebiyat dünyasında saflar şekillenmektedir. Kemal Tahir, 1936’da o zamana dek türüne pek az rastlanan, aynı zamanda kendisinin de ilk eseri olacak, 32 sayfalık bir anket kitabı yayımlar. Anket kitabının konusu Nâmık Kemal’dir: Nâmık Kemal İçin Diyorlar ki
Kitapta Kemal Tahir şu isimlere sorularını yöneltir: Falih Rıfkı, Va-Nu, Hüseyin Cahid, Peyami Safa, Ercüment Ekrem, Sadettin Nüzhet, Kerim Sadi, Dr. Fuad Sabit, Nâzım Hikmet, Hüseyin Avni ve Suad Derviş. Kemal Tahir yazarlara şu soruları sormuştur. “1. Nâmık Kemal’in sosyal kanaatleri nelerdir? 2. Nâmık Kemal’in istediği liberalizm ile bugünkü demokrasi ve liberalizm arasındaki farklar. 3. Nâmık Kemal’in din, milliyet ve vatan telâkkisi. 4. Nâmık Kemal neden laik değildi? 5. Edebiyatımızdaki tesirleri ve gazeteciliği. 6. Nâmık Kemal’in istibdatla yaptığı mücadele bir inkılâpçı karakter taşır mı? 7. Bugünkü gençlik Nâmık Kemal’i neden ideal bir kahraman saymak istiyor?”
Kemal Tahir’in yayımladığı Nâmık Kemal İçin Diyorlar ki kitabı.
Kitap, Nâmık Kemal ve milliyetçilik tartışmasını daha da büyütecektir.
Kemal Tahir, kitabında yer alacak soruları sormak üzere Nâzım Hikmet’in evine gider. Sonrasında şöyle yazacaktır: “Hazırladığım kağıdı önüne sürdüm. Okudu. Sonra kütüphanesinden bir kaç kitap çıkardı. Baktım. Nâmık Kemal külliyatı. Bir taraftan sahifeleri çevirirken bir taraftan başladı: ‘Nâmık Kemal’i bize, tarihi ve sınıfi şartlarının dışında, mutlak, lasınıfî bir hürriyetperver ve lasınıfî bir halkçı olarak göstermek istiyorlar. Muayyen bir sınıflı cemiyetin, muayyen tarihi bir inkişaf merhalesinin verimi olan Nâmık Kemal, denildiği gibi lasınıfî hürriyetperver ve lasınıfî bir ‘halkçı’mıydı? Ve esasen buna imkan var mıydı?”
Nâzım’ın anketin sonunda söyledikleri yine çok tartışılacaktır: “Evet, Nâmık Kemal o kölenin elinde şarap içerek bu ‘didarı hürriyetin’ dizinde kendi kendinden geçerek, fırkayı mümtazeye ‘Yüksel ki yerin bu yer değildir / dünyaya geliş hüner değildir…’ demişti”.
Kitapta görüşlerine yer verilen Suat Derviş’in cevapları da bu anket kitabına gelecek tepkileri büyütecektir: “Eğer üniversite gençliğine bir vatanperverlik modeli gösterilmek isteniyorsa bu model neden Nâmık Kemal’in şahsından oldukça uzak bir mazide, bir imparatorluk tarihinde aranıyor? Türkün yakın tarihinde şüphesiz ki Nâmık Kemal’le mukayese edilmeyecek kadar büyük vatanperverler vardır; eğer muhakkak bir model lazımsa bunlar gösterilebilirdi”.
1936
‘Gençlik, yabancı emeller taşıyan bir cereyana asla müsamaha edemez’
Millî Türk Talebe Birliği’nin yayımladığı Nâmık Kemal kitabının kapağı
Giderek büyüyen tartışma ortamında, Millî Türk Talebe Birliği de o dönem milliyetçiliğin kurumsal bir safı olarak devreye girer. 1936’da 54 sayfalık Nâmık Kemal kitabını çıkarır. Kitapta Nâmık Kemal hakkında övgü dolu yazılarıyla şu isimlere yer verilir: Abdülhak Hamit, Abdülbaki Gölpınarlı, Nihat Sami, Hamdullah Suphi, Dr. Cezmi, Hüseyin Cahit, İsmail Habip, Agah Sırrı, Nihal Atsız ve İbrahim Necmi.
Girişteki “Niçin Çıkarıyoruz?” başlıklı önsözde, kitabın çıkış amacı 3 maddede ifade edilir: “1. Gençlik Nâmık Kemal’i seviyor. 2. Gençlik Nâmık Kemal perdesi altında Türk milliyetçiliğine hücumu gaye edinen ve yabancı emeller taşıyan bir cereyana asla müsamaha edemez. 3. Gençlik isnat kabul etmez”.
1936
İt Ürür Kervan Yürür: ‘Bu bir ateşli türküdür, inandığı için döğüşenin dilinde dolaşır, durur’
13 Kasım 1946 tarihli Ses gazetesinin baş sayfasında Nâzım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’ndan bir şiir… O dönem için çok nadir görülebilecek şekilde şairin kendi ismi yazılmıştır.
Bütün tartışmaların ortasında Nâzım Hikmet, gazete makalelerinde kullandığı “Orhan Selim” mahlasıyla 1936’da 47 sayfalık bir kitap çıkarır: İt Ürür Kervan Yürür
Nâzım Hikmet’in hedef gösterildiği o yıl, onun kitabını basma cesareti gösteren yayıncı A. Cevad kitabın girişinde şunları yazar: “Nâzım Hikmet ‘Orhan Selim’ imzasını kullanmaya başladığı günden beri bazı kimseler şöyle bir teraneye başladılar: ‘Nâzım inandığı büyük gayeden adım adım gerilemektedir. Nâzım burjuva oldu’. Herkesin dilinin kahyası değilim amma, varlığını insanın kurtuluşunu isteyen bir gaye için harcayan adama iftira edilmesine de hiç tahammül edemem”.
Nâzım Hikmet, kitabının ismini seçiş nedenini şöyle anlatır: “Büyüdükten sonra bu sözün içimde doğurduğu saygılı korku, bir çok korkular gibi silindi. Bu sözü en kara günlerimde bir ışık kaynağı gibi doldurduğum oldu gözlerime. ‘İt Ürür Kervan Yürür’. Bu bir ateşli türküdür ki, her inanan, her inandığı için döğüşen adamın dilinde dolaşır durur. Her devrimin ilk bağırtıları kavgaya atılırken bu sözü haykırmışlardır”.
Nâzım Hikmet’in Orhan Selim mahlasıyla yayımladığı İt Ürür Kervan Yürür kitabı.
Haber gazetesinin 30 Aralık 1936 tarihli nüshasında şu başlıklı bir haber vardır: “Komünistlikten nezaret altına alınanlar”. Şair, komünist propaganda yapmaktan, Nurkalem fabrikası işçileriyle nezarettedir. “Komünistliğe tahrik amacına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım,1937’nin ilk birkaç ayını cezaevinde geçirir (7 Ocak 1938’de ise Harp Okulu öğrencilerini isyana teşvik etmekten tutuklanacak ve 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılacaktır).
Yaklaşık 10 yıl sonra, 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 13 Kasım 1946 tarihli Ses gazetesinin ilk sayfasında Nâzım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı”ndan bir şiir, çok nadir görülebilecek şekilde onun ismi açıkça yazılarak basılır. Mustafa Kemal’in at üstünde bir vinyetle resmedildiği kapakta, şairin meşhur şiiri vardır. Sol kesim, “vatan şairi”ni onun dizeleriyle selamlar.
20. yüzyıl Türk şiirinde önemli bir yeri olan Asaf Halet Çelebi’nin 1939’da kendisi tarafından hazırlanmış 48 sayfalık bir yazma eseri ortaya çıktı. İçindeki 21 şiirden 3’ü daha önce yayımlanan kitaplarında bulunmuyor. Hem şiirleri hem de hayat tarzıyla sıra dışı bir portre olan Asaf Halet Çelebi’nin orijinal yazma eserinden ilk defa…
Türkiye yayın piyasasında şiir kitapları en çok satan şairlerden biridir Asaf Halet Çelebi (Mehmet Ali Asaf). Özel kişiliği, renkli hayatı, Om Mani Padme Hum gibi ilginç isim taşıyan şiir kitapları, tasavvuf- Budizm-musiki-Eski Mısır tarihi-Osmanlı kültürü izleri taşıyan şiirleri nedeniyle hep aranan, sorulan bir edebiyat insanıdır.
1907’de Cihangir’de doğan Asaf Halet Çelebi babası, Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi’nde müdür Mehmet Sait Halet Bey’di; kendisinden Fransızca ve Farsça dersleri aldı. Üsküdar Mevlevihanesi Şeyhi Ahmet Remzi Dede ve Rauf Yekta Bey’den de musiki ve nota dersleri aldı. Galatasaray Lisesi, Sanayi-i Nefise Mektebi ve Adliye Meslek Mektebi’nde öğrenim gördü. Bir müddet Fransa’ya gitti.
Asaf Halet Çelebi’nin kendisi tarafından çizilmiş ve imzasını taşıyan otoportresi. 1942’de basılan He isimli kitaba ek olarak konulmuş bu gravürden 4 adet bulunuyor.
Daha sonra Üsküdar Adliyesi Ceza Mahkemesi’nde zabıt katipliği yaptı. Osmanlı Bankası ve Devlet Deniz Yolları İşletmesi’nde çalıştı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde kütüphane memurluğu da yapan Asaf Halet Çelebi, Beylerbeyi semtinde yaşadı. Küllük Kahvesi’nin de müdavim ve önemli simalarından olan Asaf Halet Çelebi genç yaşta, 15 Ekim 1958’de vefat etti.
Sağlığında basılan He (1942), Lamelif (1945), Om Mani Padme Hum (1953) isimli üç kitabı olan şairin 1939’da kendisi tarafından hazırlanmış, 23.5 x 15 cm. ölçüsünde, 48 sayfalık ünik bir şiir kitabı, özel bir koleksiyondan elimize ulaştı. Basit bir karton kapak üzerine “Kitaplar” yazılı olan bu şiir kitabında 21 şiir, bir beyit var. İlk sayfasında Asaf Halet Çelebi imzasını taşıyan “Nijad Nihad Server Beyefendi’ye şairin büyük sempatisi ve hürmetlerile, 26/1/1939, İstanbul” yazılı bir ithaf bulunmaktadır. 1998’de Selahattin Özpalabıyıklar tarafından matbu şiir kitapları ile karşılaştırılarak yapılan Bütün Şiirleri (Yapı Kredi Yayınları) kitabında, şairin basılı üç kitabına girmemiş şiirleri de ilave edilerek bir külliyat oluşturulmuştur. Elimizdeki ünik eseri bu kitapla karşılaştırdık ve Asaf Halet Çelebi şiirine katkı sağlayacak önemli farklar ortaya çıkmış, daha önce yayımlanmadığını düşündüğümüz 3 şiir tespit ettik.
Ünik yazma eserdeki şiirler ve 1998’de yayımlanan versiyonları ile farklar şöyledir:
Kitaplar: Bütün Şiirleri (s. 37)
“İbranide tayf
Kara sargılı haham”
mısraları yoktur. Ayrıca metnin içinde Çelebi tarafından yapılmış birtakım simgeler de He baskısında ve dolayısıyla Yapı Kredi Yayınları’nın Bütün Şiirleri kitabında yer almaz.
Cüneyd: Bütün Şiirleri (s.9)
Kahkaha: Bütün Şiirleri (s.13)
Doğduğum Evin 2 Penceresi: Bütün Şiirleri’nde (s.16) “2” rakamı ve “birinci pencere” kelimeleri yoktur.
İkinci Pencere: Bütün Şiirleri’nde (s.17) “fırıl fırıl dönen bir insan”, yazmada ise “fırıl fırıl dönen ecinni” yazar. Yine “büyük bademin altında sohbet ederler” mısraı, yazmada “Büyük bademin altında acaib ecinni şekillerile sohbet ederler”dir. “Giderler, gelirler”, ise yine yazmada “gelirler, giderler” diye kayıtlıdır.
“Kitaplar” şiirinde, basılı nüshada olmayan dize ve işaretler bulunuyor.
Arif Dino’ya Kaside: Bütün Şiirleri’nde (s. 69) “aselbendle”, yazmada ise “aselbende”.
Nirvana: Bütün Şiirleri (s. 47). Yazmada “Hem uyku hem ölüm” mısraından sonra “yoklukla dolu gönlüm” mısraı vardır.
İbrahim Nebi: Bütün Şiirleri’nde (s.12) başlık sadece “İbrahim”dir. 10. mısrada “güneşi evime sokan kim”, yazmada “evime güneşi sokan kim”dir.
Siddharta: Yazmada “Om mani padhme hum” şeklinde 2 defa yazılı olarak tekrarlanmıştır. He’de ve Bütün Şiirleri’nde 3 defa kaydı bulunmaktadır.
Rüyasız Öykü: Bütün Şiirleri’nde yoktur.
He: Bütün Şiirleri (s.10)
Nuru-siyah: Bütün Şiirleri’nde (s. 23) “Selimi salisin” yazar; yazmada ise “III cü Selimin”dir. Yine “lalaydı” kelimesi, yazmada “lalamdı”dır.
Çemenlerde: Bütün Şiirleri’nde (s.54) “dökk ve Heyyy” ibareleri, yazmada “hey ve dök”tür.
Sevgili: Bütün Şiirleri’nde yoktur.
Tahtadan Yapdığım Adam: Bütün Şiirleri’nde (s.19) “konuşmak” ve “toprağı iştiha ile yiyen”, yazmada “konuşma” ve “toprağı iştiha ile kemiren”dir.
Nigârı-Çin: Bütün Şiirleri’nde (s. 55) “çin ü maçin”, yazmada “Çin ve Maçin”.
Trilobit: Bütün Şiirleri’nde (s.30) “50.000.000”, yazmada “20.000.000”. Bütün Şiirleri’nde “kaybolup”, yazmada “gaybolup”.
Asaf Halet Çelebi şiirleri sağlığında da tartışılıyordu. Çelebi kendisiyle yapılan bir röportajda şiirlerine yönelik eleştirilerine cevap veriyor
Yer Olmayan Yere: Bütün Şiirleri’nde yoktur.
[Mansur]: Bütün Şiirleri’nde (s.50) “girdiler” kelimesi yazma nüshada “gittiler” şeklindedir. Yazma nüshada şiirin adı yazılmamıştır. Şiirin son kısmı yazma nüshada epey farklı ve şöyledir:
“Bütün sesler bir sesde boğuldu
büyük köse vur
mansur benim heyyyy
mansur benim
sesim
mansur benim heyyyy”
Gözler Kimi Gördüler: Bütün Şiirleri’nde (s.45). Bu şiir epey değişikliklere uğramıştır. Yazma nüshadaki şiirin başında bulunan
“bütün adlarla beraber
unuttum adını”
mısraları baskı kitaplarda yoktur. Yazmada “bütün şehri doldurdum” yerine “sokakları doldurdum” yazılıdır. “Görülen” yerine “görünen” kullanılmıştır.
Asaf Halet Çelebi’nin bilinmeyen dizeleri
Rüyasız Öykü
Geceleyin
bacadan düşen umacı
haydi düş de ye beni
ye beni
bir şey görmeyim
gözümden ye beni
bir şey duymayım
kulağımdan ye beni
bir şey düşünmeyim
kafamdan ye beni
görmeyim
işitmeyim
düşünmeyim.
Sevgili
seneleri unutdum
doğmamış gibiyim
unutmadığım sen varsın
ki seni de yutdum
başımı kesseler
içimden başın çıkar
ve gene sana gülümser
kollarımı kesseler
içimden kolların çıkar
ve sana açılır
bacaklarımı kesseler
içimden bacakların çıkar
ve sonsuzluğa doğru yürür.
Yer olmayan yere
neden dönüyorlar
döne döne kimden geliyorlar
kime gidiyorlar
ne sağları var
ne solları var
ne altları var
ne üstleri var
nerden geliyorlar
sarhoştan daha sarhoş
deliden daha deli
onlar da bilmiyorlar
at kendini bize
ve bilme
biz
bütün dönenlerle
yer olmayan yere gidiyoruz
yer olmayan yere
SON SAYFADAKI BEYIT… Peri padişahının kızına gönül verdim Kendime urba yapdım masalların renginden.
Başı elinde dimdik dikilen bir gövdeden, Açlık Kulesi’nde çocuklarını yemek zorunda kalan babaya uzanan dehşet verici dizeler… Ölmüş ama ölememişlerin çektiği azaplar… Günahkarlık tipolojisinin iz bırakan tariflerini veren Dante’nin dizeleri, “Cehennem Kapısı”nın arkasına geçmeden önü güç okunur cinsten. Acılarla yoğrulmuş bir kültür tarihi.
Başı elinde dimdik dikilen gövdenin, şanlı trubadur Bertran de Born’a ait olduğunu söyler Alieghieri, ki kaynaklarda böyle bir vakaya rastlanmıyor; tersine yaşlılığında keşiş hayatını seçtiği belirtiliyor. Ortaçağ kültür tarihçilerinden Gérard Goiran, “Bertran de Born-Şiddetin Trubaduru” başlıklı incelemesinde, beyimizin savaşırken gözünü kırpmadan kelle alan cinsinden bir kahraman olmasının, bu şekilde algılanmasına yolaçtığı görüşünü savunuyor.
Doré’nin 1890’da yaptığı gravür: Bertran de Born kendi kesik başını gösteriyor.
Trubadurun hikayesi, genç Ezra Pound’un iki ayrı şiirinde karşımıza çıkıyor; “Na Audiart”ta ozanın bir aşk şarkısından yola çıkıyor; ama asıl rolü ona “Sestina: Altaforte”de veriyor. İçinden kılıç sesleri fışkıran bir şiir! Bu ilgide şaşırtıcı bir yan yok: Ezra Pound o dönemde kafayı Oksitanya dili, şiiri, kültürüyle bozmuş, trubadurların evrenine nüfuz etmişti.
Bertran de Born, dolaylı yoldan, Paul Auster’in romanı Görünmeyen’de de dolaşır.
Dante’nin etkisi hangi ölçüde belirgindir üzerilerinde?
Dante’nin Cehennem’inde iyice dehşet verici bir sahne 33. Şarkı’da belirir: Kont Ugolino bir düşmanıyla “ilgi”lenmektedir:
“Günahkâr, o iğrenç yemekten başı
kaldırdı, ensesinden kemirdiği
kellenin saçlarıyla sildi ağzını”.
Şarkı, bu şamar etkisi doğuran parçayla açılır; kontun ve çocuklarının kapatıldıkları Açlık Kulesi’nde aç bırakılmalarının öyküsüyle devam eder: Sonunda, çocukları babalarına kendilerini yiyerek hayatta kalmasını istemeye vardırırlar işi; kont çocuklarını yemek için ölmelerini bekleyecektir!
“Baba bizi yersen, acımız azalır,
bu bedeni sen vermiştin bize,
geri al şimdi” dediler.
(…)
tanık oldum üçünün de peşpeşe ölümüne,
beşinci günle altıncı gün içinde;
körelmişti gözlerim, her birini elledim,
ölümlerinin ardından iki gün onlara seslendim.
Acının yapamadığını açlık başardı sonunda”
diyen Ugolino Kontu kelleyi kemirmeyi sürdürür -mitologyanın Satürn’üne komşu bir gotik yazgıyı taşımıştır Dante İlâhi Komedya’sına.
… ve bir kaşıntı hikayesi
Okuma ediminin en dramatik özelliği, okuduklarımızın bir bölüğünü aradan zaman geçince unutuyor olmamızdır. Belleğimiz kendi kendine siliyor mu içinde birikenleri? Onları erişilmesi güç derin tabakalarına doğru mu itiyor? Kadim çağlarda işi bitti (?!) diye bakılarak papirüsten silinerek yerine yeni metin yazılan (palimpsest) elyazmalarının tekniğini mi benimsiyor zihnimiz?
Çocuklarıyla birlikte kapatıldığı Açlık Kulesi’nde ölümü bekleyen baba. Gustave Doré.
Ugolino Kontu’yla ilgili bölüme “Açlık” temalı bir yazı yazma amacıyla dönmüştüm Commedia’da; ancak birkaç yıl önce kağıda düştüğüm “Kaşıntı” başlıklı denememde Dante’nin üzerinde durduğu cehennemî bir ayrıntıdan, varlığını anımsayamadığım (sildiğim?) için sözetmediğimi şaşkınlık, üzüntü ve -kendime yönelik- kızgınlıkla farkettim:
“Oturan iki kişi gördüm, ısınsın diye yanyana
konan iki kap gibi birbirlerine yaslanmışlardı,
tepeden tırnağa kabuk bağlamışlardı;
efendi bekleyen hiçbir uşak,
ya da uykusu kaçan hiç kimse kaşağıyı,
büyük bir öfkeyle kendilerini kaşıyan
ama kaşıntılarını yatıştıramayan
bu iki ruhtan
daha hızlı kollamazdı;
sazanın yada daha büyük bir balığın pullarını
nasıl kazırsa bıçak, onlar da yaraların kabuklarını
tırnaklarıyla öyle kopartıyorlardı”.
Commedia’nın “Cehennem” kitabının 29. Şarkı’sından yaptığım bu alıntı (73-84), Dante’nin hayalgücünün acımasız cephesine ışık tutuyor. “Günahkar” tipolojisinin uç örnekleri arasında yeralıyor “kaşıntının yatıştırılamaması”.
Kaşı(n)mak fiil(ler)i üzerinde düşünürken, yalnızca zevk/ keyif tarafına yoğunlaşmak güdük yaklaşım. Kaşıntı, kimi deri hastalıklarında, zıt kutupta bir acı kaynağı olur. Zambaco Paşa İstanbul cüzzamlıları arasında kaşınma dinmediği için elleri bağlananlardan sözeder, Voyage chez Les Lépreux başlıklı kitabında. Gerçekten de cehennem azabıdır ölesiye kaşınmak.
Bütün bir yılı Dante okuyarak geçirmiş Rodin. “Cehennem Kapısı”nın arkasına geçmeden önü güç okunur.
Acı içinde tırnaklarıyla kendilerini kaşıyıp yaralarının kabuklarını koparan ruhlar, Gustave Doré gravürü.
Mehmet Asaf 1920’li yıllarda erken cumhuriyet döneminin ilk müstehcen edebiyat metinlerini kaleme almış, bunlar kapış kapış satılmıştı. Yazarın, cinsel çağrışımlar yaptıran isimlerle yayımladığı bu kitapçıklar, günümüzden yaklaşık 100 yıl önce müsamahayla karşılanmış; soruşturmaya, kovuşturmaya konu olmamış; sansüre uğramamıştı.
Mehmet Asaf, 1920’lerin “avam edebiyatı” akımına kapılarak müstehcen türde sıradışı metinlere de imza atmış bir yazardı. Her ne kadar edebiyatçılığının bu yönü çok fazla irdelenmemişse de Fındıkçı Nigar’dan Cilveli Râna’ya, Kaymaca Kulübü’nden Kocamın Kocası’na eski harfli Türkçe yazdığı 10 sıradışı kitap onu temkinli diline rağmen müstehcen edebiyatımızın önemli bir kalemi yapmaya yeter. Öyle ki bu alanda Mehmed Rauf’un haklı ününden sonra, müstehcen edebiyatımızın 2. Mehmet’i de odur.
Mecmuanın iç sayfasında kullanılan nü levhanın altında “Kelebek” yazıyor
Mehmet Asaf 1874’te İstanbul’da doğup 1961’de vefat etti. Sırasıyla Mahalle Mektebi, Numune-i Terakki, Beyazıt Rüştiyesi ve Vefa İdadisi’nde okuyan yazarın borsa ve tahvillere olan ilgisi ona hem “Borsacı” soyadını getirecek hem de “Konsolitçi Asaf” olarak anılmasına yol açacaktı. Tarik, Sabah, İkdam, Saadet, Mâlûmât, Servet, Gayret, Serbestî ve İnsaniyet gazetelerinde, Kadınlar Dünyası, Cingöz, Gıdık, Zümrüd-ü Anka ve Ayna dergilerinde yazılar kaleme aldı. Asaf’ın ilk kitabı Dilârâ 1902’de yayımlandı. 1920’lerde temkinli bir dille yazılmış müstehcen kitapçıklarına gelene kadar Mihriban (1914), Beyimin Edebiyata Merakı (1918), Bihterle Muhlis, Küçük Hanımın Kedileri, Zavallı Baba, Sinirli Bey (1918), Sinirli Hanım (1918) ve Yeni Hanım Mektubları (1920) adlı kitapları yazdı. Bu tarihten itibaren, erken cumhuriyet dönemindeki ilk müstehcen edebiyat örnekleri olan ve adeta kapışılan kitapçıklar gelecekti.
Servet-i Fünûn Mecmuası’nın 10 Ekim 1901 tarihli sayısının içinde kullanılan bir levha, neşriyat tarihimizdeki “erotika” için ilklerden biriydi.
1922
‘Kötü yol’a düşen, ama sonradan evlenip çocuk yapan Benli Leyla!
Benli Leyla
Rahmetli Prof. Dr. Zafer Toprak, Toplumsal Tarih dergisinin 2017 Eylül sayısındaki “Türkiye’de Müstehcen Avam Edebiyatı (1908-1928)” başlıklı yazısında, son dönem Osmanlı toplumunun çözülüşüyle ortaya çıkan bu tür için şunları yazar: “Meşrutiyetten cumhuriyete müstehcen avam edebiyatı bir toplumsal dönüşümü simgeliyordu. Bu tür edebiyatta içerik biçime baskın çıkıyor, bilinçaltına itilmiş özlemler satıraralarında ifadesini buluyordu. Müstehcenlik, özgürlüğün bir tür dışa vuruşuydu. Fındıkçı Nigar’ıyla, Cilveli Rana’sıyla, Kahpe Feride’siyle, Pamuk Müjgan’ıyla ve nihayet Fırlama Tevfik’iyle müstehcen edebiyat, kaotik bir evreye, Türkiye’de geçiş dönemine özgü bir edebiyattı.”
Bu geçiş döneminde Mehmet Asaf da müstehcenliği açık bir şekilde dilde değil ama anlatımda, hikayede benimseyecek; Fatih’ten Harbiye’ye, Şişli’den Üsküdar’a, tramvaydan köşke ve oradan da koşulsuz olarak yatağa uzanan; umumiyetle alt-üst sınıf ilişkilerinin çok belirgin olarak işlendiği hikayeler yazacaktır. Poşette satılmayan, ortalama 40 sayfalık ve adeta kapışılan hikayeler; döneminin en hızlı tüketilen ve yayıncısına-yazarına en hızlı gelir sağlayan yayınlar olacaktır.
Mehmet Asaf bu çerçevedeki ilk kitabını 1922’de Benli Leyla ismiyle yazar. 104 sayfalık roman, aynı zamanda bu türdeki en hacimli eser olacaktır. Bundan sonraki diğer kitaplar, 40 sayfayı geçmeyen küçük hikayelerden oluşacaktır.
Yazar ve yayıncı, kitap başlıklarının birçoğunda lakaplı kadın isimleri tercih eder. Kitaphane-i Sudi’nin “Meraklı Romanlar” serisinden çıkan Benli Leyla’nın başlığının altında “Millî büyük roman” yazar. Benli Leyla biraz da ailesinin göz yummasıyla kötü yola düşmüş ama sonra Necdet adında bir koca bulmuş ve ondan hamile kalmıştır. Roman, Benli Leyla’nın eşi Necdet’le doğacak kızına isim bulma arayışıyla biter: “Necdet dedi ki: ‘Madem bir isim bulamıyorsunuz durunuz ben söyleyim, şu yavrunun ismi ‘Jale’olsun! Leyla dedi ki: ‘Geçen sene’ dedi, ‘Hünkarsuyu yokuşunun ortasında kantarda tartılan üç kız kardeşin en küçüğünün ismi’… Necdet: ‘Evet’ dedi; ‘Ben isterim ki benim kızım da o ‘Jale’ gibi güzel, onun gibi şen şuh, şakrak olsun!”
1925
‘Bu gece gel Cevad’ diye temennilerde, istirhamlarda, niyazlarda, bulunmuştu…
Mehmet Asaf’ın 4 kitaplık “Gençlik Demetleri” serisiyle birlikte 1925’te Cemiyet Kitaphanesi’nce Kuşdili Gelini hikayesi yayımlanır. Kitabın başlığının altında “Fantazi küçük hikaye” yazmaktadır. Fatih-Harbiye tramvayında başlayan hikaye, genç Cevad’ın Pakize Hanım’ın konaktaki davetine gitmesiyle şenlenir: “Amcası Ahmet ehemmiyet vermese bile, Jale bundan manalar çıkaracaktı. Halbuki yalıdan ayrılırken Pakize, davetkar tatlı nazireleriyle ona ‘Gel! Gel! Bu gece gel Cevad!’ diye temennilerde, istirhamlarda, niyazlarda, bulunmuştu. Genç şimdi ne yapacaktı? Ayestefanos’a Behçet’e mi gidecekti? Yoksa yalıya Pakize’nin haremi vasılına mı avdet edecekti?”
İkisi de Gebe
Cilveli Râna
1925
Fındıkçı Nigar’dan Cilveli Râna’ya, ‘yenge’ler ve uzun, uykusuz geceler
Fındıkçı Nigar kapakları.
Mehmet Asaf 1925’te Cemiyet Kitaphanesi’nin “Gençlik Demetleri” serisinden 4 kitap yayınlar. Serinin 9 ila 12. kitapları arası Mehmet Asaf imzalıdır. İkisi De Gebe dokuzuncu kitap, Şivekâr Hanım onuncu kitap, Fındıkçı Nigâr onbirinci kitap, Cilveli Ranâ ise onikinci kitap olarak yayımlanır. Kapaklarında genç ve güzel, şen ve şuh, resimli, renkli kadın fotoğraflarının yer aldığı fasiküllerde 40’ar sayfalık küçük hikaye şeklinde, dönemin köşklerinde ve zengin muhitlerinde geçen, “avam tabaka” için ancak hayal olabilecek hayatlar anlatılmaktadır.
Cilveli Ranâ şu satırlarla başlamıştır: “Bu gece meclis pek parlaktı. Bütün hanımefendiler, bütün hanımlar Nezahat Hanımefendi’nin köşkünde toplanmışlardı. Mevsim; yaz… Tatlı ve ayık bir Temmuz gecesi… Semada buluttan eser yok… Mehtap da ne kadar da güzel. Galiba ayın 14. gecesi… Fakat Ranâ, o 14 geceden de parlak… Bütün kodamanların gözü onun üstünde…”
Fındıkçı Nigâr’ın sonunda ise gayrıresmî randevu evinde çalışan ve 4 genci “kandıran” Nigâr’ın macerası zührevi hastalıklar hastanesinde son bulur: “Fındıkçı Nigâr’ın devam ettiği gizli randevuevi zabıtaca keşfolunarak hemen sed ve bend edilmiş (kapatılmış), üç-beş malum kadınla beraber Fındıkçı Nigâr da derhal emraz-ı zühreviyeye sevk olunmuştu”.
İkisi De Gebe kitabında ise Nihat Bey, yengesi Handan Hanım ile herkes uyuduktan sonra bir gece “uykusuz” kalmıştır: “Nihat genç kadının ellerini elleri içine aldı, titrek bir sesle: ‘Elbet inanacaksınız!’. Handan: ‘Titriyorsunuz Nihat Bey!’. ‘Yalnız ellerim, yalnız dudaklarım mı? Bütün ruhum, bütün mevcudiyetim titriyor.’ Lakin Nihat Bey! Yengeciğim! Nihat! Nihat!”
192?
Dönemin eşcinselliğe bakışı ve bir ‘hastalık’ olarak Kocamın Kocası
Cemiyet Kitaphanesi’nde Kuşdili Gelini kitabı 1925’te yayımlanır. Mehmet Asaf’ın yine o yıllarda Cemiyet Kitaphanesi’nden Kocamın Kocası adlı, yılı belirsiz kitabı çıkar. 32 sayfalık kitabın künyesinde “192” yazar; yılın dördüncü hanesi bütün baskılarda boştur. 1920’lerde yayımlanan tarihsiz Kocamın Kocası, müstehcen neşriyatın tarihî kitaplarından biridir. Kitap, eşcinselliğin işlendiği ilk hikaye kitaplarındandır. Kitabın kapağında kadın resmi olsa da bu defa kitabın başkahramanı bir erkektir.
Kitabın başında Mehmet Asaf’ın dili temkinlidir. Dönemin eşcinselliğe genel bakışaçısını yansıtması bakımından önemlidir: “Fenni tıp buna galat-ı hüsn mü (duygu yanılgısı), aksi telezzüz mü (tersine zevklenme) işte öyle bir şeyler deyip duruyor. Ne derse desin, herhalde fena bir hastalık… Koleradan, vebadan daha müthiş, daha korkunç, daha berbat… Verem bile kemirmeye başladığı vücudu az zamanda eritir, çürütür. Bu öylesi de değil. Yapıştığı insanın ensesinden müntehâyı hayata (hayatın sonuna) kadar ayrılmaz. Velhasıl illetlerin en şifa bulmazı, yaraların en çare bulunmazı, hastalıkların en murdarı (bozuk, kirli), en fenası, en onulmazıdır.”
Kuşdili Gelini
Daha sonra “Gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde az çok hüküm süren bu müsibetten Doğu da uzak kalamamıştır. İstanbul’da vaktiyle bu hastalığa tutulanlar pek çokmuş, hatta vekiller, vezirler arasında parmakla gösterilenleri bile varmış. Galiba onun için kibar hastalığı diyenler de var” diye yazan Mehmet Asaf, Nezahat Hanım’ın eşi Mümtaz Bey’in hikayesini anlatmaya başlar: “Düğünden kırk-elli gün sonra Mümtaz’da tuhaf tuhaf hâller görülmeye başladı. Bu tuhaf hâller Nezahat’in olduğu gibi Nigar Hanımefendi’nin dikkatinden kaçmıyordu. Dikkati çekmeyecek gibi de değildi ki. Mümtaz her nerede görülürse mutlaka onsekiz-ondokuz yaşındaki delikanlılarla görülüyordu. Hâlbuki kendisi otuzundaydı. Otuz yaşındaki bir adamın böyle onsekiz-ondokuz yaşındaki dört kaşlı, bıyıkları yeni terlemiş gençlerle düşüp kalkmasına ne mana verilirdi?”
Mümtaz Bey hikayenin sonunda eşi Nezahat Hanım’dan artık herkesin bildiği şoför sevgilisi Kadri için boşanmıştır. Kitabın sonunda Çırçır Suyu’nda havuz başında tekrar karşılaşmaları ise şu satırlarla anlatılmıştır: “Nezahat havuz başında içenlere, oynayanları dikkatli bir nazar-ı atıf etti. Ve bunların hepsini tanıdı. Biri boşandığı kocası Mümtaz’dı. Oynayan da Şoför Kadri ile Mümtaz’ın sevdiklerinden ondokuzluk bir gençti. Refikaları,‘acaba bunlar kim?’ diye birbirlerine sorarlarken, Nezahat, ‘iyi dikkat etsenize!’ dedi; ‘biri, işte şu ağacın dibinde oturan boşandığım kocam, Oynayanın biri de kocamın kocası…”
Lamia’nın Sergüzeşti
1927
‘Hemşireciğim! İyi düşün!’ ‘Bedbaht olmayasın!’
Mehmet Asaf tarafından 1927’de çıkarılan bir diğer kitap, Lamia’nın Sergüzeşti’dir. Daha önce Hanımlar Alemi gazetesinde yayımlanan bu kısa hikaye, Kitaphane-i Sudi tarafından kitaplaştırılmıştır. 24 sayfa içerisinde kasidelere de yer verilen kitap şu satırlarla sonlanır: “Hemşireciğim! İyi düşün sonra karar ver! Evet, iyi düşünüp karar ver ki benim gibi bedbaht olmayasın! Ben hem bedbaht oldum hem de bir bedbahtın altı ay sonra validesi olacağım.”
1927
Polisiye ile harmanlanan: Üçü bir yatakta ve dan dan dan!
Üçü Bir Yatakta
Cemiyet Kitaphanesi’nin 1927’de yayınladığı Üçü Bir Yatakta, Mehmet Asaf’ın bu türü polisiye bir hikaye ile harmanladığı bir kitaptır. 31 sayfalık hikayenin sonunda Nevzat, eşi Meliha’yı sonunda Nejad’la yatakta yakalar: “Bir ‘dan!’ sesi işitildi, bir ateş parladı. Meliha da Nejad’ın yanında yuvarlandı. Nevzat ondan sonra hemen karyolanın üstüne sıçradı. Üçüncü kurşunu kendi beynine sıkarken haykırdı: ‘Karım, karımın güzel aşığı, ben… Üçümüzde bir yatakta’… Sabahleyin pencerelerden aks eden ziya-i şems (güneş ışığı) üç naaşı bir yatakta gördü. Biraz sonra gelen memurin zabıta, müddei umumi, tabib-i adli, heyeti ihtiyariye üç naaşı bir yatakta buldu. Ertesi gün bu müthiş cinayetten bahseden gazeteler, havadisin başına: ‘Üçü bir yatakta’ serlevhasını (başlığını) koydular.”
1927
Genç erkekler kulübü
Mehmet Asaf ’ın yazdığı bir başka hikaye de Kaymaca Kulübü’dür. Bu kitapçık da Cemiyet Kütüphanesi tarafından yayınlanmıştır. 32 sayfalık risalede genç erkeklerin gittiği özel bir kulüp tasarlayan Mehmet Asaf şu satırlarla başlar: “Mahalle çocukları, yangın viranesinde ‘Kaymaca Kulübü’ yaptıkları günden beri kadınlar arasında dedikodu hiç eksik olmamıştı. Üç-beş kadın bir gece bir yerde toplandılar mı derhal Kaymaca Kulübü’nün lafı açılıyordu. Sabah kahvesinde birbirbirine gidenler, akşamüstü fırıldaklı bostanda toplananlar arasında zemin-i mübaheseyi (konuşma) hep bu teşkil ediyor, herkes bu hususdaki efkâr-ı mütalatını (düşüncesini) eğri-doğru ileri sürüyor, fakat bütün bu efkâr-ı mütalaat hülasa edilirse hep kulübün aleyhinde çıkıyordu.”
1938-39
Daktilo Güzeli
Râna Hanım yine karşımızda
Mehmet Asaf, eski harfli Türkçe kitapların ardından 1938’de yazdığı Abonoz Kızının Defteri adlı aşk hikayesinden sonra 1939’da da Sinan Yayınevleri için de “Heyecanlı, meraklı, aşk romanıdır” tanıtımlı iki kitap daha yazar. Bunlardan biri Daktilo Güzeli, diğeri de Kahveci Güzeli’dir. 16 sayfalık kitapçıkların kapaklarında kadın portre fotoğrafları kullanılmıştır. Cilveli Râna ve Kocamı Kocası’nda da yer bulan Nezahat Hanım, bu defa Daktilo Güzeli’nde karşımıza tekrar karşımıza çıkar.
Kahveci Güzeli
MEHMET RAUF’TAN EN ŞEN, EN ŞUH HİKAYELER
Bin Bir Bûse 100 yaşında
Mehmed Rauf’u Türk müstehcen edebiyatının zirvesine çıkaran, 1923-24’ün İstanbul’unda resimli 16 sayı çıkan ve okuyucuya “en şen, en şuh hikayeler” vaadeden Bin Bir Bûse dergisidir. Dergi, isimsiz yazarları ve döneminin sarsıcı erotik içeriğiyle 1920’lerin İstanbul’unu kayınbiraderler, baldızlar, yengeler, konak yaşamı, kadınlı-erkekli hizmetkarlar, genç kızlar, zengin kocalar, çetrefilli aşk ve şehvet hikayeleriyle adeta toplumsal olarak “dikizleyen” bir sosyal yaşam manzumesidir. Dergi o kadar çok beğenilmiş ve ilgiye mazhar olmuştur ki, fasiküller hâlinde ve üzerinde yazarlarının isimleri açıkça yazan kitapçıkları bile çıkmıştır.
100 yaşındaki Bin Bir Bûse’den, Mehmed Rauf’un “Çivi Çivi’yi Söker” hikayesinden bir bölüm: ““Müşekkel omuzları göründü, sonra altından avuçlarında mini mini kancalarıyla bir çift canlı hararetli meme fırladı. Gömleğinin içinde kalçaları dalgalanıyordu. Vücudun bütün hududunun ahengi genç kadının ne bulunmaz nadire, ne ele geçmez bir afet olduğunu ilan ediyordu. O zaman ayaklarının altında birbiri üzerine yığılan elbisenin üzerine çömeldi; şimdi potinlerini çıkarıyor, bu hareketiyle ince bacakların arasında gölge içinde kaybolan latif bir çizgi fark olunuyordu. Necip artık yatakta bir kan halinde kaynıyor, kuduruyordu. Eğer hevesine tabiğ olsa galeyan eden kanı onu bir hamlede genç kadının üzerine sevk edecekti. Fakat buna mahal kalmadı. Genç kadın ayağa kalkmıştı. Bu halde yatağa yaklaştı, yorganı kaldırarak daldı. İçinde kayboldu. O anda iki kuvvetli kolun arasında sıkıldığını, dudaklarını bir ağzın zabtettiğini gördü.”
Alfabemizin altıncı harfi E, çene durumuna göre geniş, dudak durumuna göre düz, dil durumuna göre önde çıkarılan, ince ünlü bir sestir. Alfabede en çok kullanılan ikinci harftir “Kapalı e” sesini çıkaramamak, konuşma dilimizde her zaman bir sorun olmuştur. “Kendi” sözcüğü, “-a” sesine yakın “keandi” (Şeker Kız Candy) gibi dökülür dudaklardan kimi zaman.
Türkçede kök hecedeki “kapalı e” sorunu üzerindeki tartışmalar 15. yüzyıl şairi ve dilbilimci Ali Şîr Nevaî’ye kadar uzanır. Türkçenin kökenleri üzerine çalışan bazı akademisyenler, “kapalı e”den Türkçenin dokuzuncu ünlüsü diye söz ederler.
“Kapalı e” sesini çıkaramamak, konuşma dilimizde her zaman bir sorun olmuştur. Hatta bir şehrimizde doğan yurttaşların neredeyse tamamı, “e” sesini açık söyler. Bu durum, o bölgede yaşayanlar arasında bir şaka konusu olmuştur. Örneğin kapalı “e” sesiyle söylenmesi gereken “kendi” sözcüğü, “-a” sesine yakın “keandi” (Şeker Kız Candy) gibi dökülür dudaklardan. Yöresel ağız özelliklerinin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla sesler de hafızalara öyle yerleşmiştir.
Alfabemizin altıncı harfi E, çene durumuna göre geniş, dudak durumuna göre düz, dil durumuna göre önde çıkarılan, ince ünlü bir sestir. Alfabede en çok kullanılan ikinci harftir. 1 Kasım 1928 gün ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun’un, “Harflerin Adları” bölümünde ünsüzlerin “e” ünlüsü ile birlikte okunması gerektiği belirtilmiştir. Dolayısıyla ünsüzler tek başlarına seslendirilirken yanlarına “e” ünlüsü getirilir: TDK>TeDeKe, THK>TeHeKe, TBMM>TeBeMeMe, TRT>TeReTe, AKM>AKeMe vb.
Haklı olarak akla şöyle bir soru gelecektir: “Peki o zaman niye bazı kısaltmalarda KeDeVe, SeGeKe, KePeSeSe demiyoruz da hâlâ KaDeVe, SeGeKa, KaPeSeSe diyoruz?” TDK yetkilileri bu soruya, “artık çok yerleşti, herkes böyle biliyor, bunlar kural dışı kabul ediliyor” yanıtını veriyorlar.
Türkçe fonetik üzerine çok değerli bir akademisyen olan Dr. Neslihan Ekmekçioğlu ise sesleri doğru telaffuz etmek, doğru biçimlendirmek ve doğru boğumlamak (artikülasyon) bakımından, “kapalı e (é), açığa eğilimli e, açık e (Є), en açık e (æ)” olmak üzere dört farklı “e” sesi olduğunu belirtmiştir. Dr. Ekmekçioğlu ders notlarında bu ayrımı şöyle yapmıştır: “Kapalı e: Çene açısı çok dardır. Dilin yan kasları toplanarak öne doğru giderken alt ve üst dişlerin arkasında yükselir. Örneğin: Kedi, gece, genç, çetin, yedi. Açığa eğilimli e: Çene açısı biraz daha aralıdır. Dilin yan kenarları toplanarak öne doğru yükselir. Hecenin bir ünsüzle kapanması durumunda ya da çift dudak, diş eti ünlülerinden sonra “e” ile açık kalan hecede görülür. Örneğin: Bebek, mendil, kelebek, kendi. Açık e: Dil arka sıra dişlere doğru yayılarak açılır, çene açısı genişler. Örneğin: Gerçek, ter. En açık e: Dil yanlara doğru açılırken üst kısmında yukarı doğru ilerler. Kabararak öne doğru yükselir. Örneğin: Eğe. Sonu “r” sesi ile bitiyorsa meğer, eğer vb. ikinci “e” en açık olmalıdır”.
Uzun ve zahmetli bir süreç olsa da kaliteli bir fonetik-diksiyon eğitimi ile dilimizden yanlışlıkla “açık e” ile çıkan sözcükleri, kapalı “e sesi” ile söyleyebilmemiz mümkündür. Şu ünlü alıştırma cümlesiyle açık olan e’lerimizi kapatmaya çalışalım. Haydi, hep bir ağızdan: “Gece penceredeki benekli tekir kedi, kendi tenceresindeki eti yedi.”
Kadim Türk yazıtlarındaki taluy, deniz ve okyanus anlamlarına gelir. Türkçenin “engin su kitlesi” anlamlı diğer sözcüğü teŋiz ise Moğolcaya tengis ve çiŋgis biçiminde geçer ve Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Temüçin’in unvanı olur. Liderler, derinlik ve genişliği simgeleyen okyanus anlamlı bir sözcükle nitelenmiştir.
Asya’da denize en uzak üçüncü ülke olan Moğolistan, ortalama 1.580 metre rakımıyla devasa bir platodur. Orhon Yazıtları’nın bulunduğu Arhangay Aimag’a en yakın deniz (Sarı Deniz), 2.344 km güneydoğudadır. Burası Moğolcada Şar Tengis olarak anılır. Her ikisi de Türkçe olan bu sözlerden şar, sarı renk adının; tengis de Eski Türkçe teŋiz’in (<deniz) Moğolca biçimleridir. Türkoloji otoritelerince çok eski bir sözcük olduğu kabul edilen teŋiz, kadim Türk yazıtlarında bir kez bile geçmez. Yerine hem deniz hem de okyanus anlamlarına gelen, modern Türk dillerinin çoğunun unuttuğu taluy kullanılır. Tonyukuk, daha önce hiçbir Türkün erişemediği Sarı Deniz’e ordusuyla gelen ilk Türk olmakla böbürlenirken, bu denizden Taluy Ögüz olarak sözeder.
Türklerin çoğu artık hatırlamasa da taluy, Moğol ve Sibirya Türk dillerinde halen çok canlıdır. Moğolcada dalay şeklini alıp hem eski anlamını korur hem de imparatorun görkemini vurgulayan bir sıfat olarak “evrensel” mecazıyla karşımıza çıkar. Ögedey, Moğolların Gizli Tarihi’nde kendisini dalay-yin kahan (okyanusun/evrenin kağanı) olarak anarken; Güyüg Han, Papa 4. Innocent’e yazdığı mektubun (1246) mührüne unvanını dalay-in kan (okyanusun hanı) olarak yazar. Bitişik sınırlara sahip tarihin en geniş imparatorluğunda, liderlerin derinlik ve genişliği simgeleyen okyanus anlamlı bir sözle nitelenmesi şaşırtıcı değildir.
Bu mecazlaşmadan sadece imparatorlar değil, Tibet’in en büyük ruhani liderleri de payını alır: Moğolların Kubilay Han döneminde başlayan Budizme eğilimleri, Altan Han (öl. 1583) zamanında Budizmi kitlesel kabullerle zirveye çıkar. Altan Han, 1578’de Tibetli Budist vaiz Sonam Gyatso’yu Kökenuur’a (Qinghai) davet eder. Chabchiyal Manastırı’ndaki buluşmada Sonam Gyatso, Çingis soyundan gelmeyen Altan Han’ı Kubilay’ın reenkarnasyonu ve Budizmin evrensel hükümdarı ilan ederken; Altan Han da ona, Lamaist liderlerin yüzyıllar boyu taşıyacağı Dalay unvanını bahşeder. Altan’ın dalay sözcüğünü seçmesinde, Budist liderlerin adlarına eklenen Tibetçe gyatso’nun (okyanus) anlamı da etkili olmuştur. Nitekim günümüzdeki 14. Dalay Lama’nın Tibetçe adı Tenzin Gyatso’dur.
Kadim Türk yazıtlarındaki taluy, Tibetçeye adeta kutsanmış bir anlam dönüşümüyle intikal ederken; Türkçenin diğer “engin su kitlesi” anlamlı sözcüğü teŋiz, Moğolcaya tengis’in yanısıra çiŋgis biçiminde de geçer ve 1206’daki büyük kurultayda Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Temüçin’in hükümdarlık unvanı olur. İlk defa Finlandiyalı dilbilimci Gustav J. Ramstedt’in 1902’de ortaya attığı teŋiz-çiŋgis aynılığını Paul Pelliot, Christopher Beckwith gibi sinologlar, “Çiŋgis Han=evrensel hükümdar” mecazlaşmasıyla birlikte kabul ederler.
Böylelikle Moğollar hem siyasi hem de dinî liderlerini aynı anlamı taşıyan farklı iki Türkçe sözle onurlandırmış olurlar. Günümüzde Moğollar tengis’i daha çok içdeniz (Har tengis=Karadeniz), dalay’ı ise okyanus ve nadiren büyük göller için (Baygal dalay=Baykal) kullanmayı sürdürür.
Çağdaş Moğol ressam Tsolmonbayar Batbaatar’ın eseri: Kubilay Han’ın askerleri Japonya’yı istila etmek için atlarla denizi aşıyor.