Kategori: Edebiyat Tarihi

  • 1911: Ve Mustafa Kemal Bey tarihin objektifinde görünür!

    1911: Ve Mustafa Kemal Bey tarihin objektifinde görünür!

    20. yüzyıl başları, Osmanlı Devleti’nin büzüştüğü, milletin can derdine düştüğü dönemdir. Bu karanlık yıllarda, ülkeyi bir vatan yapmak için yola çıkan fedakar subaylar arasında bir isim yetenekleri ve zekasıyla sivrilecektir. Mustafa Kemal Bey’in askerî kariyerinde cumhuriyete uzanan sürecin fotoğraflı hikayesi, dönemin gerçeklerini “görme” imkanı da sunuyor.

    EDEBIYAT-TARIHI-3

    1901

    Bilinen ilk fotoğraf

    EDEBIYAT-TARIHI-4

    Mustafa Kemal’in bilinen ilk fotoğrafı 1901 tarihli. Mustafa Kemal, Mekteb-i Harbiye’de Harb Okulu 2. sınıf öğrencisi iken, sınıf arkadaşlarıyla çektirdiği hatıra fotoğrafını annesi Zübeyde Hanım’a gönderdi.

    1905

    Harp Akademisi’nden…

    Harp Akademisi’ni 11 Ocak 1905’te bitiren Mustafa Kemal, yine annesi Zübeyde Hanım’a bir fotoğraf stüdyosunda çektirdiği, üniformalı fotoğrafını yollayacaktı.

    15 TEMMUZ 1906

    Şam’da, arkadaşlarıyla…

    EDEBIYAT-TARIHI-5

    Mustafa Kemal, Erkan-ı Harbiye Mek­tebi’nden 1905’te mezun olduktan sonra, iki yıl boyunca Şam’da 5. Or­du’da görev aldı. 15 Temmuz 1906’da Beyrut’ta bir stüdyoda subay arkadaş­larıyla toplu bir hâtıra fotoğrafı çektirdi.

    Mustafa Kemal Bey aynı gün, o dönem yakın arkadaşları olan Halil ve Lütfi Müfit Özdeş’le de birlikte bir fotoğraf çektirdi. O karede Halil Bey ile Lütfi Müfit Özdeş birbirlerinin elini sı­karken, Mustafa Kemal elini yakın arka­daşı Lütfi Müfit Özdeş’in omzuna atmış. Mustafa Kemal, Şam’da görev yaptığı sırada Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin kurulmasında Lütfü Müfit Özdeş’le bir­likte çalışmıştı. Cumhuriyet döneminde Lütfi Müfit Bey’e “özde bir” anlamındaki “Özdeş” soyadını da bizzat Mustafa Kemal Atatürk verecekti.

    EDEBIYAT-TARIHI-6
    EDEBIYAT-TARIHI-1-1

    SİLAH GAZETESİ / 22 EYLÜL 1911

    EDEBIYAT-TARIHI-1-2
    “Yaşa Millet Yaşa Ey Şanlı Vatan Yaşa” yazılı kırmızıbeyaz ve ay-yıldızlı Silah gazetesi kapağı.

    Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey!

    Mustafa Kemal Bey’in Türk basınında yayımlanan ilk fotoğrafı 22 Eylül 1911’de Silah gazetesinin 319 numaralı sayısındadır. 2. Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin destekçisi Silah, Hasan Tahsin Bey tarafından çıkarılıyordu ve yayın hayatına 23 Temmuz 1909’da başlamıştı. Zaman zaman haftalık, sonraları günlük olarak da yayımlanan Silah gazetesini çıkaran Hasan Tahsin, bundan dolayı “Silahçı Hasan Tahsin” olarak da anılacaktı.

    Mustafa Kemal’in basılı ilk fotoğrafının yer aldığı bu sayıda, Selanik’te yüzbaşılığa terfi eden genç subaylara topluca yer verilmiş ve genç Mustafa Kemal de bu karede yer almıştı.

    11 Ocak 1905’te Erkan-ı Harp Kolağası (yüzbaşı) olarak Harp Akademisi’ni bitiren Mustafa Kemal, aynı tarihte 5. Ordu’ya atanarak Şam’da 30. Süvari Alayı’nda görevlendirilecekti.

    Fotoğrafın hemen altında yer alan resimaltı şöyleydi: “317 Sınıfı’nın yüzbaşılığa terfii. Selanik’teki 317 Sınıfı’nın Erkan-ı Harbi Mustafa Kemal ve Halil Beyler ve İnkılapçı Ömer Naci, Silahçı Tahsin Beylerle sınıf refikleri silah arkadaşlarını musavvir hatıradır.”

    EDEBIYAT-TARIHI-1
    Renklendirme ve Netleştirme: Yiğit Alp Kırık Üniforma Danışmanı: Uzm. Erhan Çavdaroğlu
    EDEBIYAT-TARIHI-2
    Silah gazetesinin 22 Eylül 1911 tarihli sayısında, oturanlar arasında soldan dördüncü: Mustafa Kemal Bey.

    RESİMLİ KİTAB DERGİSİ / MAYIS – TEMMUZ 1912

    Trablusgarp’ta İtalyanlara karşı direniş savaşı

    Mustafa Kemal Bey, 1912 baharında Trablusgarp’taki İtalyan işgaline karşı savaşmak için gizli görevle Derne’ye gider. Burada çekilen bir fotoğrafta, fotoğraf altında ismi yazılmadan Türk basınında ikinci defa yer alır. 5 Mart 1912 tarihinde Derne Komutanlığı’na atanan Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal’i gösteren kare; Ubeydullah Esad ile Faik Sabri’nin çıkardığı ve 1908’de yayımlanmaya başlanan Resimli Kitab dergisinin 40 numa­ralı Mayıs 1912 sayısındadır. Resimli Kitab’ın bu sayısının 272. sayfasındaki fotoğrafta, İtalyanlardan ele geçiri­len bir mitralyözün önünde toplanmış halk ve en solda kamuflajıyla Mustafa Kemal görülmektedir. Fotoğrafın al­tında, “327, 14 Kânûn-i Evvel muhâre­besinde İtalyanlardan iğtinâm olunan mitralyözlerden diğer bir kısım” yaz­maktadır.

    Resimli Kitab’ın 2 ay sonraki 42 nu­maralı Temmuz 1912 sayısında, 436. sayfada yine isimsiz bir Mustafa Kemal fotoğrafı vardı. Mustafa Kemal at üs­tünde, Enver Paşa’nın da olduğu bir grupla birlikte ve tam da objektife bak­tığa sırada fotoğraflanmıştır. Resimaltı şöyledir: “Derne’de 14 Nisan merasi­minde millî taburlardan birinin resm-i geçidi. Önde beygir üzerinde üzerinde bulunan kumandan büyük Enver’dir.”

    EDEBIYAT-TARIHI-7-2
    Resimli Kitab’ın 40. sayısında kamuflajlı Mustafa Kemal Bey.
    EDEBIYAT-TARIHI-8-2
    Resimli Kitab’ın 42. sayısında at üzerinde objektife bakan Mustafa Kemal. Önde, yine at üzerinde Enver Paşa.
    EDEBIYAT-TARIHI-9-3
    Şehbal dergisinin 28 Mayıs 1912 tarihli 53. sayısının kapağı.

    ŞEHBAL DERGİSİ / 28 MAYIS 1912

    Ele geçirilen mitralyözün önünde

    1909’da Yunus Nadi, Abdullah Cevdet, Celal Nuri, Cenap Şahabettin, Abdülhak Hamit, Falih Rıfkı Atay gibi önemli yazar­larla çıkmaya başlayan Şehbal dergisi, Fransız L’Illustration dergisini model alan tasarımı, fotoğraf kullanımı, boyutu ve kuşe kağıda baskısıyla Türk basınında seçkin bir konum edinmişti. Dergi 1912’nin Mayıs ayında Mustafa Kemal Bey’in de fotoğraflarına yer verecekti.

    EDEBIYAT-TARIHI-9-2
    Şehbal’in 53. sayısında en üstte ve en altta Mustafa Kemal’in iki fotoğrafının bulunduğu 83. sayfa. Önde soldan ikinci Mustafa Kemal Bey.

    Şehbal’in 28 Mayıs 1912 tarihli 53. sayısının 83. sayfasında Mustafa Kemal’in Derne’de çekilen iki fotoğrafına, bu defa fotoğraf altında ismi belirtilerek yer verildi.

    83. sayfanın üstündeki resimaltı bilgisi şöyleydi: “Yerde oturanlar (sağdan itibaren sıra ile): Süvari Yüzbaşısı Reşid Bey, Piyade Mülazım Mirad Beyi Erkan-ı Harb Reisi Yüzbaşı Nuri Bey, Derne Kumandanı Erkan-ı Harb Binbaşı Mustafa Kemal Bey, Jandarma Bölük Kumandanı Ali Bey, gönüllü mücahid Meclis-i Ayan katiplerinden Saadeddin Bey. Ayaktaki pantolonlu zevat: Sağ köşede Topçu Yüzbaşı Şükrü Bey, sol taraftaki Topçu Mülazım Sadık Bey.” Sayfanın altındaki fotoğraf da İtalyanlardan ele geçirilen mitralyözün önünde oturan Mustafa Kemal’i gös­teriyordu ve altındaki ibare şöyleydi: “Düşmandan ahiren (yakınlarda) alınan mitralyözler ve toplardan birkaçı.”

    ŞEHBAL DERGİSİ / EYLÜL – EKİM 1912

    Enver Bey’le birlikte cephede

    EDEBIYAT-TARIHI-13-2
    Şehbal dergisinin 14 Eylül 1912 tarihli 60. sayısının kapağı.

    Şehbal’in 14 Eylül 1912 tarihli 60. sa­yısında ise Mustafa Kemal’in Derne ve Tobruk’ta kumandanlık yaptığı sı­rada, bu defa yakın plan ve özel ola­rak çekilmiş fotoğrafları yayımlanır. 230. sayfadaki fotoğrafta Mustafa Kemal’den ilk defa bir yayında “mühim bir komutan” olarak bah­sedilir: “Derne’de iki mühim kuman­dan. Sağdaki: Şark Kolu Kumandanı Fuad Bey, soldaki: Derne Kumandanı Mustafa Kemal Bey.”

    EDEBIYAT-TARIHI-13
    “Mühim bir komutan” olarak tanıtılan Mustafa Kemal Bey’in fotoğrafının bulunduğu 233. sayfa.

    Aynı sayının 233. sayfasındaki fotoğrafta ise Mustafa Kemal ismi Türk basınında ilk defa Enver Paşa ile birlikte zikredilir: “Cihan-ı cihad­da cevval-i cephelerden: Ortadaki nasiye-i necip, meşagil-i harp sebe­biyle haledar-ı lihye olan kahraman Enver Bey’dir. Sağında bastonlu zat Derne Kumandanı Erkân-ı Harbiye Binbaşı Mustafa Kemal Bey. Enver Bey’in solunda duran gözlüklü zat da Erkan-ı Harbiye Binbaşı Nuri Bey’dir.”

    Derginin 236. sayfasındaki toplu fotoğrafın sol başında da Mustafa Kemal Bey vardır. Kişiler resimaltın­da şöyle sıralanır: “Derne’de erkân-ı harp zabitanından birkaç müca­hit. 1. Derne Kumandanı Mustafa Kemal Bey 2. Kol Kumandanı Lolağası Ziya Bey 3. Abidat Kol Kumandanı Yüzbaşı Ali Bey 4. Hassa Kolu Kumandanı Mümtaz Bey. 5. Derse Kolu Kumandanı Emin Efendi.”

    Şehbal Dergisi’nin 14 Ekim 1912 tarihli 62 numaralı sayısında ise, 316. sayfada yine Mustafa Kemal Bey’i görürüz. Yaveri Fehmi Bey’e emirlerini bildirirken, bir eli cebinde ağzında si­garasıyla cephede fotoğraflanmıştır. Fotoğraf bilgisi şöyledir: “Bir hücum­dan evvel kumandanın kaydettirdiği mühim noktalar. Derne’de Erkan-ı Harp Binbaşı Mustafa Kemal Bey yaveri Fehmi Bey’e emirlerini zabt ettiriyor. Bir müfreze-i mücahidin de teşne-i hücum bir vekar-ı arabi ile infaz-ı evamire müheyya duruyorlar. İtalyanların yalanlarına zemin ihtira olan Osmanlı hakikatlerinden.”

    EDEBIYAT-TARIHI-12
    Şehbal’in 60. sayısında Mustafa Kemal ile Enver Paşa’nın (ortada) Türk basınında ilk fotoğrafı.
    EDEBIYAT-TARIHI-11
    Derginin 60. sayısının 236. sayfasında Mustafa Kemal’in de bulunduğu toplu fotoğraf.
    EDEBIYAT-TARIHI-10
    Derginin 62. sayısında Mustafa Kemal’in yaveri Fehmi Bey’e emirlerini yazdırırken çekilmiş fotoğrafı: “Bir hücumdan evvel kumandanın kaydettirdiği mühim noktalar…”
    EDEBIYAT-TARIHI-14

    TASVİR-İ EFKAR GAZETESİ / 29 EKİM 1915

    Çanakkale’de İstanbul’u kurtardı…

    EDEBIYAT-TARIHI-14-1
    Tasvir’i Efkar gazetesinin 29 Ekim 1915 tarihli 1089 numaralı 1. sayfası. Sağda Miralay Mustafa Kemal

    Tasvir’i Efkar gazetesinin 29 Ekim 1915 tarihli 1089 numara­lı sayısının kapağı, al bayrak taşıyan asker ve kırmızı mürekkep kullanılan başlıklarla çıkar. Ali Cemal Benim çizimli özel sayı, Çanakkale Muharebeleri’nde gösterdikleri savunma ve kahra­manlıklarıyla iki büyük komutanı Türk halkına müjdeler. Gazetenin 1. sayfasının solun­da Miralay Cevad Paşa’nın, sağında ise Albay Mustafa Kemal’in fotoğraf­ları vardır. Mustafa Kemal Bey’in fo­toğrafının altında şöyle yazmaktadır: “Çanakkale muha­rebat-ı berriyesinde fevkalade yararlıkları görülen ve emri mü­dafaadaki iktidar ve mahareti ile bihak­kın ihrazı şan-ı şeref eyleyerek Boğazlar’ı ve makamı hilafeti kurtaran kuman­danlarımızdan celadet-i fıtriyye ve havârık-ı hamaset ile mümtaz Miralay Kemal Mustafa Bey Efendi.” Bu sayı­nın çıktığı tarihte Çanakkale’de sıcak muharebeler sona ermiş; an­cak İtilaf kuv­vetleri Gelibolu Yarımadası’nda işgal ettikleri kıyı bölgeleri­ni boşaltarak henüz geri çe­kilmemişlerdi.

    HARB MECMUASI / OCAK 1916

    Anafartalar kahramanı Kireçtepe’de

    EDEBIYAT-TARIHI-15
    Harb Mecmuası’nın Ocak 1916 tarihli 4. sayısının kapağında Kireçtepe’de Mustafa Kemal.

    1915 başından itibaren Arıburnu ve Anafarta sektörlerindeki kritik kararları, askerî müdahaleleri ve karşı saldırıları ile Çanakkale Muharebeleri’nin kaderini tayin eden Mustafa Kemal, aynı yıl 10 Aralık’ta bölgeden ayrılır. Harb Mecmuası’nın Ocak 1916 tarihli 4. sayısının kapağında, Mustafa Kemal Bey’i Kireçtepe’de gösteren meşhur fotoğraf ilk defa yayımlanır. Yine ilk defa bir dergi kapağında tek başına yer almıştır; ancak fotoğrafın altında ismi zikredilmez. Resimaltındaki ibare şöyledir: “Çanakkale’de Kireçtepe’de. Büyüklüğüne söz bulunmayan bir levha-i şehadet. Bizi yükseltmek için feda-i can eden mübarek şehitler yatağı.” Anafartalar sektörünün en kuzeyindeki Kireçtepe hattı 1915 Ağustos’undaki ikinci çıkarmadan son­ra şiddetli muharebelere sahne olmuş; düşmana geçit vermeyen Türk askeri, şehit olan arkadaş­larını anmak amacıyla henüz çatışmalar sürerken bu abideyi dikmişlerdi.

    GÜNLÜK GAZETELER / 30 EKİM – 5 KASIM 1923

    Cumhuriyet ve reis-i cumhurumuz

    EDEBIYAT-TARIHI-19
    İleri, 31 Ekim 1923.

    1.Dünya Savaşı’nın ardından işgal edilen Türkiye toprakları, Millî Mücadele’nin önderi Mustafa Kemal Paşa ve Türk halkının fedakar direnişiyle kurtulmuş, millet cumhuriyete kavuşmuştu. Mustafa Kemal 30 Ekim 1923’te, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran “Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa” olarak manşetlerdeydi. Derne’de, Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda gösterilen azimli mücadele ve başarılar, sabır ve inançla bir milletin büyük zaferine dönüşmüştü.

    EDEBIYAT-TARIHI-21
    Akşam, 31 Ekim 1923

    30 Ekim 1923 tarihli gazetelerin birinci sayfalarında Mustafa Kemal fotoğrafları vardı. Cumhuriyetin ilanı duyuruluyor ve Mustafa Kemal Paşa’nın ilk cumhurbaşkanı oluşu kutlanıyordu.

    EDEBIYAT-TARIHI-22
    Resimli Gazete, 3 Kasım 1923.

    Tevhid-i Efkâr Ankara 29 Teşrinievvel riyaset-i cumhur intihabına 158 mebus iştirak etmiş ve müttefiken Gazi Mustafa Kemal Paşa reis-i cumhur intihap olunmuştur. Ankara’da cumhuriyet için tezahürat yapılıyor, sokaklarda silahlar atılıyor.

    Hâkimiyyet-i Milliyye Büyük Millet Meclisi dün gece sekizbuçukta Türkiye Devleti’nin şeklini müttefiken cumhuriyet olarak tespit ve dokuza çeyrek kala Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini müttefiken reis-i cumhur intihap eyledi.

    İleri Halk Fırkası dün cumhuriyetin ilanatı ve reis-i cumhur intihabını kabul eylemiştir.

    Vatan Dün gece Ankara’da yüzbir pare top endahtı suretiyle cumhuriyet tesid edilmiştir.

    Vakit Cumhuriyet dün resmen ilan edildi. Birinci reis-i cumhurumuz Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. İlk başvekaleti de İsmet Paşa işgal edecektir.

    Tanin Türkiye devletinin şekli hükümeti cumhuriyet oldu.

    İkdam Yeni Türkiye devletinin şekli hükümeti cumhuriyettir.

    EDEBIYAT-TARIHI-17
    Hâkimiyyet-i Milliyye, 30 Ekim 1923.
    EDEBIYAT-TARIHI-16
    Vakit, 30 Ekim 1923.
    EDEBIYAT-TARIHI-18
    Hakimiyet-i Milliye, 31 Ekim 1923.
    EDEBIYAT-TARIHI-20
    Vakit, 31 Ekim 1923.
    EDEBIYAT-TARIHI-23
    Zümrüdüanka, 5 Kasım 1923.
  • ‘Oldukça’ sözcüğü ‘çok’ değil ‘yetecek kadar’ anlamında…

    ‘Oldukça’ sözcüğü ‘çok’ değil ‘yetecek kadar’ anlamında…

    “Oldukça” sözcüğü, “olabildiğince, yetecek kadar, epey, hayli” anlamlarında kullanılması gerekirken; çoğu zaman yanlış bir biçimde “aşırı, abartılı, adamakıllı, çok” için kullanılıyor. Radyo-TV kanallarında “oldukça akıllı, oldukça lezzetli, oldukça şık” kullanımları öylesine çoğaldı ki, “oldukça akıllı” diye nitelendirilen birinin bir deha olduğu kastediliyor!

    Her zaman saygıyla andı­ğımız Kenan Onuk (öl. 2005), spor yayıncılığın­da örnek insan diye gösterebile­ceğimiz isimlerin başında gelir. Seslendirdiği spor haberlerinde ve tercüme edilen belgesel me­tinlerindeki dile özen göstermiş­tir. Ekibinde çalışan ve öğrencisi olan dostlarımızla anılarımızı tazelerken, onun Türkçe konu­sundaki duyarlılığını birbirimize hatırlatırız.

    “Oldukça” sözcüğü, “olabildi­ğince, yetecek kadar, epey, hayli” anlamlarında kullanılması ge­rekirken; çoğu zaman yanlış bir biçimde “aşırı, abartılı, adamakıl­lı, çok” için kullanılıyor. Özellikle radyo ve televizyon kanallarında “oldukça akıllı, oldukça lezzetli, oldukça şık” vb. kullanımlar öy­lesine çoğaldı ki örneğin “oldukça akıllı” diye nitelendirilen birinin “kabul edilebilir” bir seviyede değil de, “aşırı, abartılı, çok” akıllı olduğu kastediliyor!

    Yıllar önce bir meteoroloji bül­teninde sunucu, “… hava yoğunlu­ğu mükemmel” diyeceği yerde “… hava yoğunluğu oldukça mü­kemmel” demişti. Oysa “oldukça” belirteci, olabildiğince, yetecek kadar, epey anlamındadır. Örne­ğin, “Oldukça geniş olan salon, adamakıllı kalabalıktı.” Birbirine karıştırılan “fazlasıyla” sözcüğü ise olağandan, gerekenden çok, pek çok, ziyadesiyle anlamına gelir. Örneğin, “İçerisi, dışarıdan farklı olarak fazlasıyla sessizdi.” cümlesinde olduğu gibi.

    “Oldukça” sözcüğü, ol-mak’tan isim-fiil ve eşitlik eklerinin kalıp­laşmasıyla türemiştir. Eşitlik hâli eklerinin (-ca, -ce, -ça, -çe) asıl görevi, gibilik, benzerlik ifade et­mektir. Akıllıca, insanca, çocuk­ça, büyükçe, anca, boyunca, yo­lunca, bunca, ardınca vb. Bu ekler “görelik” anlamı katar: “Sence bu doğru mu?” Yine bu ekler “birliktelik, beraberlik”anlamı da katabilir: “Sınıfça müzeye gittik.” Miktarları vurgulamak için çoğul eki ile birlikte yine bu ekler kul­lanılır: “Annem bu kütüphanede yıllarca çalıştı.”, “Onlarca şehir gezdim.” Bu ekler sayı adlarına gelince çokluk bildirir: “Yüzlerce kilometre yol yaptım.” Sonuç ola­rak bu ekler, “aşırılık, abartı” gibi bir anlam taşımıyor. Ancak kitle iletişim araçlarındaki kullanım yaygınlığına baktığımızda “ol­dukça” sözcüğüne maalesef böyle bir anlam da yüklemek zorunda kalacakmışız gibi görünüyor!

    Dilbilimci-yazar Necmiye Al­pay “oldukça” sözcüğünün yanlış yerde kullanımını “Türkçede ‘çok’ anlamını karşılayan sözcüklerin yetersiz kalması” ile çeviri hata­larına bağlar. Buna örnek olarak popüler İngilizce filmlerinde geçen “quite” sözcüğünün her rastlanan yerde “oldukça” diye çevrilmesini gösterir.

    Her şeye rağmen biz yine de Kenan Onuk’un dil uyarıları­nı unutmayıp onun zarif ruhu önünde saygıyla eğilerek “olduk­ça” sözcüğünün doğru kullanı­mına güzel bir örnek olan Cemal Süreya’nın Balzamin şiirini okuyalım: “…

    Güzelsindir de oldukça, çocuksundur da

    Saçlarınla beraber penceredeyken

    Besbelli arandığından haberli

    Gemiler eskirken, deniz eskirken limanda

    Sevgili”

    ‘Oldukça’ değil tamamen doğru

    “Onu sevmenin bir vicdan azâbı vermeyeceğini düşünerek oldukça rahatlık duydum.” Refik H. Karay

    “Oldukça iyi bir arkadaş” Reşat N. Güntekin

    “Ev oldukça haraptı, fakat üslûp bir asır evvelini muhâfaza ediyordu.” Ahmet H. Tanpınar

    “Mâlı çok etme hazer eyle azâbından kim / Renci artar ağır oldukça yükü hammâlın” Fuzûlî

    “Bu oyun oldukça geniş bir sahada taammüm etmiştir.” Ahmet Kutsi Tecer

    “Oldukça geniş olan salon, adamakıllı kalabalıktı.” Sabahattin Ali  

  • Türkiye’de 1 Mayıs’ın ilkleri: Dizelerle duyuldu işçinin sesi

    Türkiye’de 1 Mayıs’ın ilkleri: Dizelerle duyuldu işçinin sesi

    Osmanlı Devleti’nin son iki yılında (1922-1923) Türkiye’de de başlayan 1 Mayıs kutlamaları, dönemin dergilerinde de karşılık buldu. Özellikle şiirlerle-çizimlerle yansıtılan 1 Mayıs için, başta genç Nâzım Hikmet olmak üzere birçok edebiyatçı seferber oldu. Yeni Hayat dergisi 1922’de Ankara’da 1 Mayıs ve işçiler için ilk özel sayıyı çıkaracak, ilk şiiri yayımlayacaktı.

    YENİ HAYAT DERGİSİ / 1 MAYIS 1922

    İlk 1 Mayıs şiiri Saraçoğlu imzasıyla…

    Edebiyat-Tarihi-3
    “Sosyalist Fırka” ve “Yaşasın İşçiler” pankartlarının görüldüğü işçi bayramı kutlamasından bir kare.

    Yeni Hayat, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın (THİF) yayın organı olarak ilk sayısını 18 Mart 1922 tarihinde, Ankara’da İkaz Matbaası’nda yayımladı. Ankara’da eski harfli Türkçe çıkan ender Sol yayın­lardan biriydi. Haftalık çıkan derginin lejandı şöyleydi: “Bütün dünyanın emekçileri ve mazlum halkı birleşiniz!” Derginin sahip ve müdürü hanesinde “Nâzım” ismi yazıyordu. Dergiyi çıkaran bu isim, TKP’nin kurucuların­dan, THİF Genel Sekreteri, Tokat milletvekilliği de yapmış Nâzım Resmor Öztelli’ydi (1866-1935).

    Yeni Hayat’ın 1 Mayıs 1922 Pa­zartesi tarihli 7. sayısı, “1 Mayıs nüsha-i fevkalâdesi” üstbaşlı­ğını taşıyordu. Bu sayı, basın tarihimizdeki ilk 1 Mayıs özel sayısıydı.

    Derginin imzasız ilk yazısı­nın başlığı “1 Mayıs”tı. “Bundan otuz üç sene evvel 1889 sene­sinde ikinci defa olarak Paris’te toplanan Avrupa Sosyalistleri, Beynelmilel İkinci Sosyalist Kongresi’ni teşkil ve Bir Mayıs’ı kendilerine bayram ittihazıyla tesid etmişlerdi” satırlarıyla başlayan yazı şu cümlelerle bitiyordu: “Kralların, prensle­rin taçlarını, tahtlarını deviren bugünkü mazlum beşeriyetin, Lloyd Corcların ve hempalarının sernigûn (başaşağı) olduklarını görmekle de bahtiyar oldukları gün pek yakındır.”

    Yazının altında ise bir 1 Mayıs şiiri vardı (bu şiir, günümüze kadar yanlış ulaşan bir bilgi­yi de düzeltmek için önemli bir vesikadır; ilk 1 Mayıs şiiri olduğu kaydedilen Yaşar Nezihe Hanım’ın 1 Mayıs 1923 tarihli Aydınlık dergisinde çıkan şiirin­den tam 1 yıl önce yayımlan­mıştır).

    Edebiyat-Tarihi-1
    Mayıs 1922 tarihli Yeni Hayat dergisinin 1 Mayıs nüsha-i fevkalâdesi kapağı (altta solda). Yeni Hayat dergisinde Saraçoğlu imzalı ilk 1 Mayıs şiiri.

    “Saraçoğlu” imzasıyla çıkan tarihimizin ilk 1 Mayıs şiirinin tamamı şöyleydi:

    Mayıs bütün sinemizin süslü güzel gelini /

    Sanatının elmasıyla tezyin eder kendini /

    Kalbindeki gizli aşkı mesaiyi benimser /

    Demir renkli çehresinde altın nuru gülümser /

    Doğdu bu gün medeniyet insaniyet güneşi /

    Edebiyat-Tarihi-2

    Kapitalist hayatının söndü artık ateşi /

    Nasırlanan ellerinde emekçinin şan vardır /

    Ey emekçi vur çekici, vur oturma şan arttır /

    Bir Mayısın hatırası sevdasıdır ebedi /

    İnsanların gözlediği kutlu bayram bu idi /

    İşte bütün insanlığı tesid eden gün bugün /

    İşte bize pek sevinçli meserretli bir düğün /

    Ayrı yoktur bu meslekte işçi birlik koludur /

    Bu mesut gün dertleşmenin en birinci yoludur /

    Kutlu olsun bu mübarek, ferihli (neşeli) gün arkadaş /

    Bugün sanat çiçeğiyle taçlanıyor her bir baş.

    (Aydınlık dergilerinin taranmış nüshalarına TÜSTAV’ın iternet sitesinden ulaşılabilir.)

    Edebiyat-Tarihi-4
    Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sembol kapağı (altta solda). Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sembol kapağının orjinal çizimi.

    AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1923

    İlk 1 Mayıs çizimi ‘N. A.’ imzasıyla…

    İkdam gazetesinin 1 Mayıs 1923 tarihli ilk sayfasındaki haberde şöyle yazıyordu: “Bugün Amele Bayramı. İstanbul ame­lesinin tezahüratı. Bugün cihan amelesinin 39. defa olarak tesid edeceği (kutlayacağı) 1 Mayıs Amele Bayramı’nı bizim amelemiz de teside hazırlanmış­lardır.”

    Edebiyat-Tarihi-5

    1923’ün 1 Mayıs’ı ilk defa resmen “İşçi Bayramı” olarak kutlandı ve TKP’nin kurucularından Şefik Hüsnü Deymer’in (1887-1959) çıkardı­ğı Aydınlık dergisi 15. sayısında ilk defa 1 Mayıs’a özel bir kapak­la piyasaya sunuldu. “Bütün dünyanın işçileri birleşiniz!” le­jandlı derginin sembol kapağında; kırmızı fon üzerinde, kalpaklı, fesli, başörtülü, sarıklı, ülkenin bütün emekçi­leri ilk resmî 1 Mayıs’ı, “İşçi Günü 1 Mayıs” flaması altında kutlar­ken tasvir edilmişti. Bu kapak, Türkiye’de kutlanacak sonraki 1 Mayıs’lar için de sembol bir çizim oldu. “N.A” imzalı ve ilk defa dergimizde yayımlanan bu sembol kapağın suluboya orji­nal çiziminde ise, flamada “İşçi Bayramı 1 Mayıs” yazmaktaydı. “N.A” inisiyali kullanan sanat­çının kim olduğu ise ne yazık ki bugüne dek henüz öğrenileme­miştir.

    AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1923

    Yaşar Nezihe: ‘Ey işçi… Kuvvettedir hak‘

    Aydınlık’ın 1 Mayıs’ta çıkan sayısının içkapağında, ilk Türk kadın sosyalistlerinden Yaşar Nezihe (Bükülmez) (1882- 1971) imzalı “1 Mayıs İçin” şiiri yer alır. Yeni Hayat’taki ilk “1 Mayıs” şiirinden sonra, Türkçe ikinci 1 Mayıs şiiridir:

    Ey işçi!.. / Bugün hür yaşamak hakkı seninken /

    Patronlar o hakkı senin almışlar elinden. /

    Sa’yinle edersin de “tufeyli”leri zengin /

    Kalbinde niçin yok ona karşı yine bir kin? /

    Edebiyat-Tarihi-6
    Yaşar Nezihe Hanım ve Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sayısındaki şiiri.

    Rahat yaşıyor; işçi onun emrine münkad; /

    Lakin seni fakir etmede günden güne berbat. /

    Zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden /

    Azmet de esaret bağı kopsun bileğinden. /

    Sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün /

    Bir parça da evlatlarının çehresi gülsün. /

    Ey işçi!.. / Mayıs Bir’de; bu birleşme gününde /

    Edebiyat-Tarihi-7

    Bî şüphe bugün kalmadı bir mani önünde… /

    Baştan başa işte koca dünya hareketsiz /

    Yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz. /

    Patron da fakir işçilerin kadrini bilsin /

    Tazim ile, hürmetle sana başlar eğilsin. /

    Dün sen çalışırken bu cihan böyle değildi /

    Bak fabrikalar uykuya dalmış gibi şimdi. /

    Herkes yaya kaldı, ne tren var, ne tramvay /

    Sen bunları hep kendin için şan ve şeref say… /

    Bir gün bırakınca işi halk şaşkına döndü /

    Ses kalmadı; her velvele bir mum gibi söndü. /

    Sayende saadetlere mazhar beşeriyet /

    Sen olmasan etmezdi teali medeniyet. /

    Boynundan esaret bağını parçala, kes, at! /

    Kuvvettedir hak. Hakkını haksızlara anlat.”

    AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1923

    Türkçe Enternasyonal: ‘Bu kavga en kati…’

    1 Mayıs sayısının ikinci sayfasında, 1870’de Eugène Pottier tarafından Fransızca yazılan ve 1888’de Pierre De Geyter tarafından bestelenen Enternasyonal marşı yankılanır. İşçi sınıfının marşı olarak kabul edilen Enternasyonal, bu yayınla ilk defa Türkçe olarak notalarıyla birlikte sunulur. Marş, sağ yumruk dirsekten kırık ve yumruk içi karşıya bakacak şekilde kaldırılarak söylenmektedir:

    Kalk ey lanetle damgalanmış /

    Aç ve çıplak mazlum dünya! /

    Zulme karşı yürekler yanmış, /

    Alevlenmiş bu dava! /

    Yıkalım bu köhne cihanı, /

    Kuralım bir yeni âlem: /

    Arzın sefil, mahkûm insanı /

    Arza hâkim olur o dem..

    (Nakarat)

    Bu kavga son, en kati, /

    Şanlı bir harp olur. /

    Enternasyonal’le /

    İnsanlık can bulur. /

    Yok bize hiç kimsenin imdadı /

    Sultanlardan, vezirlerden! /

    Bizi bunlardan kurtaracak /

    Kuvvetimizdir ancak /

    Parçalayıp köhne zinciri /

    Hükmü ele almak için, /

    Kızgın iken dövün demiri, /

    Ocakları körükleyin!

    (Nakarat)

    Demir kollu zahmet ordusu /

    Dünyada bizleriz ancak, /

    Zahmetkeşin fabrika, toprak; /

    Tembellere ölüm! Korku! /

    Cellatların başında bir gün /

    Şimşek çakar, ölüm gürler! /

    Al bayrakla doğan parlak gün /

    Bize kurtuluş getirir!

    (Nakarat)

    Aydınlık dergisinin sorumlu yayın müdürü de olan Sadrettin Celal (Antel) (1890-1954), “1 Mayıs” başlıklı başyazısında 1 Mayıs’ın resmî olarak kutlanmasına dair şöyle der:

    “1 Mayıs, memleketimizde, maalesef pek yanlış anlaşılmıştır… Geçen seneye gelinceye kadar 1 Mayıs’a, alelade bir çırpıcı veya Kâğıthane tenezzühü (gezisi) mahiyeti verilmişti. Büyük bir memnuniyetle şahit olduk ki bu yanlış ve muzır telakki, yavaş yavaş değişmeye ve Türkiye işçi sınıfı da beynelmilel 1 Mayıs gününün hakiki mahiyetini anlamaya başlamıştır. İstanbul’da geçen seneki 1 Mayıs, ecnebi işgali ve saray hükümeti tazyikatı altında bulunmamıza rağmen memleketimizde ilk defa olmak üzere, hakikaten işçi sınıfına layık ciddi bir surette yapılmıştır. Kuvvetle ümit ve temenni etmeye hakkımız vardır ki bu seneki 1 Mayıs, geçen senekinden daha muazzam bir surette yapılacaktır.”

    Edebiyat-Tarihi-8
    Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sayısında sağda Enternasyonal Marşı. Solda 1 Mayıs yazısı.

    AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1923

    Nâzım Hikmet: ‘Geç kaldılar/geç/dan/dan…‘

    1 Mayıs 1923 tarihli Aydınlık’ta, elbette Nâzım Hikmet’in de bir şiiri vardır. Şair Moskova’dan gönderdiği ve “İstanbul amele­lerine” ithaf ettiği “N. H” imzalı “Grev” şiirinde şu konstrüktivist satırlarla seslenir:

    Stop! /

    Fren! /

    Edebiyat-Tarihi-9
    Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sayısında bir karikatür ve N.H imzalı “Grev” şiiri.
    Edebiyat-Tarihi-10

    Zınkk! /

    Dur – du. /

    Amele /

    Başparmağını tele /

    Dokundurdu. /

    Akimülatör, dinamo, motor, buhar, benzin /

    Elek – trik /

    Tırrrrrrik /

    Dur – du. /

    Siyah tuğla bacalarda dumanlar donakaldı, /

    Koptu kayışlar.

    “- Patron sabotaj var. /

    – Koş telefona. /

    – İşlemiyor. /

    – Telgraf /

    – Teller kesilmiş makine

    bomboş /

    – Koş /

    Karşımda durma avanak /

    Hangarda ne varsa üstüne atlayarak/

    Koşun şehre/

    Kırk ikilik, tayyare, tank /

    Ne bulursanız/

    Yetiştirin.”/

    Birden /

    Bisiklet, motosiklet, otomobil, omnibüs /

    Tozu dumana kattılar dumanı toza/

    Fakat /

    Yine birden /

    Ekşi boza, /

    Ne ileri /

    Ne geri /

    Pahh… Fısss… /

    Patladı lastikleri.. /

    Geç kaldılar /

    Geç /

    Dan /

    Dan /

    Dan /

    Tıka taka frev /

    Edildi ilan /

    Umumî grev/”

    Dergide Leman Sadreddin “Kadının Hakkı”, Saadet isimli bir başka kadın yazar ise “Kadınlık İçin” yazısını yazmıştır. Saadet Hanım’ın yazısı şu satırlarla biter: “Sizden cebren alınan haklarınızı istemek için birleş­meye ve mücadeleye başlayınız ve yalancılığa karşı hakikatin, esarete karşı hürriyetin, kine karşı aşkın, zulme karşı aydınlığın, ölüme karşı hayatın zaferi için çalışanların arasına karışınız. Bir­leşiniz, çünkü kadın bir meta gibi kalamaz. O, erkeğin çok kıymetli bir arkadaşı olmalı. Ve onunla elele vererek bütün beşeriyetin, insani­yetin saadeti için çalışmalıdır.”

    AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1924

    Yasaklanan 1 Mayıs bayramı ve kızıl kapak

    Edebiyat-Tarihi-11
    Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1924 tarihli sembol kapağı.

    Gösteri ve kutlamalar 1924’ün 1 Mayıs’ında yasaklanır. Aydınlık 1924’e de yine özel bir “1 Mayıs” sayısı yapar ve kızıl bir kapakla okur karşısına çıkar. Kapakta kalpaklı, fesli erkekler, başörtülü kadınlar ve küçük çocuklar orak-çekiç figürlü bayrağı taşıyan grubun çevresinde toplanmıştır. 21 numaralı bu sayının ilk sayfasındaki başyazı Şefik Hüsnü’nün “Amele Sınıfı Cumhuriyet Hakkında Ne Düşünüyor?” başlıklıdır. “Kongreyi (İktisat Kongresi) takip eden geçen seneki 1 Mayıs’ta hükümetin gösterdiği haşin muamele, ameleyi tatlı rüyasından uyandıran bir soğuk duş tesiri icra etti. Yapılan veya yapılması muhtemel olan nümayişler vesilesiyle, bazı inkılapçı işçilerin ve işçi sınıfı dostlarının zindanlara atılması, amelenin halkçı hükümetine karşı beslediği itimad hislerini sarstı” satırlarının yer aldığı yazı şöyle sonlanır: “O hâlde Türk işçisinin bu seneki 1 Mayıs’a ait diledikleri iki maddede hülasa edilebilir: 1-Amele lehinde ciddi bir mesai kanunu. 2-Cemiyetler kanununa sendikalarla edilebileceğine ait bir madde ilavesi. Sendika birliklerinin serbestçe teşkili. 1 Mayıs günü, memleketin her tarafında işçi arkadaşlarımız bu basit dileklerini, gür sesleriyle hükümete işittirmeli ve arzularını is’af ettirinceye kadar, her fırsatta müttehiden harekete gelmeye ahd etmelidir.”

    AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1924

    Nâzım’dan Türkiye emekçilerine

    Nâzım Hikmet, Aydınlık’ın 1 Mayıs 1924 tarihli 1 Mayıs özel sayısında da “Ahmet” imzalı iki şiirle yer alır. Şairin Türkiye emekçilerine ithaf ettiği “Şarka Çevir Yüzünü” isimli şiir şöyledir:

    Yine böyle titredim, yine kaldım böyle lal? /

    Bu ağlayan ses kimin, kim bu ürperen hayal? /

    Bakışları bulanık? Yüzünün rengi ölü, /

    Yarı beline kadar bataklığa gömülü. /

    Öyle bir bataklık ki: Sonsuz bir yığın çamur /

    Hangi kara bulutlu gökten boşanan yağmur /

    Bu yatağı yaratmış? /

    Sonra onun koynuna kim bu mahkumu atmış? /

    Bu zavallı esirin burada beklediği ne? /

    Yoksa hükmedilmiş mi açlıktan ölümüne? /

    Odun yığınlarının üstünde

    yatacak mı? /

    Yoksa taşlanacak mı? Yoksa taşlanacak mı? /

    İşte garp ufukları karardı

    baştanbaşa, /

    Magrib’te bir siyah el onu tutuyor taşa… /

    Şimdi kör hücumuyla dinmeyen bir yağmurun, /

    Toprağı yumuşuyor saplandığı çamurun, /

    Etrafında bataklık büyüyor, çoğalıyor, /

    Kurtulmak istedikçe daha fazla dalıyor, /

    Fakat hâlâ taş gelen tarafa dönmüş yüzü, /

    Hala magrib ufkunda dileniyor gündüzü… /

    Edebiyat-Tarihi-13
    Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1924 tarihli sayısında Ahmet imzalı “Şarka Çevir Yüzünü” şiiri.

    Ah ey zavallı esir! Oradan ne bekliyorsun? /

    Bir güneş ver diyorsun! /

    Bir güneş ki yaratsın her şulesinde bir yaz. /

    Ebediyen kurusun bu bataklık, bu kuyu… /

    Mademki senelerdir senin beklediğin bu; /

    Garba yalvarma artık, magribden güneş doğmaz! /

    Eğer bir gün kurtulmak istiyorsan, mutlaka /

    Şarka çevir yüzünü, yüzünü çevir şarka!..

    Nâzım Hikmet yine aynı sayı için “Ahmet” imzasıyla Ehram isimli bir şiiri yazar:

    Mısır’ın kızıl çöllerinde yükselen ehram /

    Seni bugün gönlünün diliyle söven adam, /

    Belki mert yüreklidir, belki de bir delidir, /

    Fakat seni ne yapıp yıkmaya yeminlidir… /

    Söyle ey taş olan dev! Kımıldan, söyle melun, /

    Hâlâ çürümedin mi, koynundaki firavun, /

    Edebiyat-Tarihi-14
    Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1924 tarihli sayısında Yaşar Nezihe imzalı “1 Mayıs” şiiri.

    Hâlâ sürüklenen o ehram medeniyeti /

    Bugün de kamçısını çalanların niyeti, /

    Koca bir medeniyet evet şanlı mezar /

    Hala biz esirleriz, efendilerimiz var, /

    Ne vakte dek bin esir bir başa olacak ram, /

    Söyle Mısır’ın o kızıl çöllerindeki ehram!

    AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1924

    ‘Biraz kaldır başını, sana başlar eğilsin’

    Yaşar Nezihe Hanım, Aydınlık’ın 1924’teki ikinci “1 Mayıs” sayısında da yeni bir şiiriyle okura seslenir. “Türk işçisine” ithaf ettiği şiiri şöyledir:

    Ey işçiler! Bir Mayıs: sizin serbest gününüz; /

    Yürüyünüz ileri, “aydınlık”tır önünüz. /

    Atölyeler kapandı, dünya sanki uykuda, /

    Şimdi istismarcılar hep telaşta, korkuda. /

    Bugün kızıl bayrağın kızıl nurlar saçarken, /

    Edebiyat-Tarihi-15
    Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1924 tarihli sayısında “façizm” yazılı vinyet.

    Yarın için kurtuluş yollarını açarken… /

    Meşru olan hakkını istemekten usanma /

    “Sabret biraz…” derlerse bu sözlere inanma! /

    Burjuvazi yalanla dolabını döndürür, /

    Kalbindeki emelin nurlarını söndürür. /

    Sen bir mağdur işçisin, senelerce ezildin. /

    “Bir Mayıs”ta hür oldun, bunu bir bayram bildin. /

    Evet, hürsün, yarın da hür olmaksa emelin, /

    Edebiyat-Tarihi-16
    Aydınlık dergisinde kapitalizm karşıtı iki vinyet.

    Esaret bağlarını kırsın kuvvetli elin. /

    Bir günlük hürriyetin sana bayram oluyor, /

    Dudakların gülüyor; kalbin sevinç doluyor. /

    Fakat… İdrak etmedin sen hakiki bayramı, /

    Yine yarın hırpalar maişetin alamı. /

    Edebiyat-Tarihi-17

    En büyük bayram sana hakkını aldığın gün, /

    İstismardan kurtuluş ne tatlıdır bir düşün. /

    Böyle daim birleşip kuvvetini göstersin! /

    İttihaddan ayrılma, galip olmak istersen. /

    Patronların elinde sen oyuncak değilsin /

    Biraz kaldır başını, sana başlar eğilsin.”

    Edebiyat-Tarihi-18
    Aydınlık dergisinden bir vinyet. Altyazıda, “Karl Marks feylosof” yazıyor.
  • Enis Batur: Mürekkebe su katmadan unutulanlara ışık tutmaya çalışarak…

    Enis Batur: Mürekkebe su katmadan unutulanlara ışık tutmaya çalışarak…

    PEN Yazarlar Derneği tarafından verilen PEN 2024 Şiir Ödülü, Enis Batur’a verildi. Enis Batur, “Şiir, düşünürü, biliminsanını, sanatçıyı, hepsinden önemlisi ondan vazgeçmeyen tiryaki okurunu… bütün olumsuz dış koşulların tehdidine karşın koruyacaktır” diyor.

    Havadis_1

    Yayın Kurulu üyemiz Enis Batur, PEN Yazarlar Derneği tarafından verilen Türkiye Şiir Ödülü’ne layık görüldü. Enis Batur, “PEN Şiir Ödülü’ne layık bulunan şairden, ödül geleneği bir bildiri kaleme alması bekleniyor. Düşündüm: Ülkenin bu hâlinde, dün­yanın şu hâlinde bir şairin bildirecek nesi kalmış olabilir? Gizlisi saklısı yok: Ahval konusunda safkan karamsarım. Ama bu, beni ‘iş’ime özen ve inatla bakmaktan alıkoymuyor. Yıllardır tekrarlıyorum ‘iş’ime bakma kararımı, kararlılığımı. Küçük Prens’in çekirdek sözündeki gibi: Kişi gülünden sorum­lu. İkiye ayırıyorum güzergahımı, şiir ekseninde: Bir, başkalarının şiirlerine, eski-yeni, yerli-yabancı ayırmaksızın, karınca kararınca ilgi gösteriyorum – üzerilerinde düşünerek, haklarında yazarak, unutulanlara ışık tutma çaba­sı vererek. İki, burcumda şiir kurarken, olabildiğince ince ayar yapma işlem­lerine dikkat kesilme, az okunmayı göze alarak ‘mürekkebe su katmadan’ yazma tercihimi sürdürüyorum. Şiire pek gereksinme duyulmayan, sözümo­na duyulduğundaysa şairden nümayiş yapması, gürültü çıkarması beklenen bir dönemden geçiyoruz – doğrusu, diyorum, beklenmedik şeyler yap­mak. ‘Şairin çabası artık beyhudedir’ demeye mi getiriyorum, hayır: Şiir, düşünürü, biliminsanını, sanatçıyı, hepsinden önemlisi ondan vazgeçme­yen tiryaki okurunu Hayat’ın yüksek bir basamağına yerleştirdiği için, anlamını ve değerini bütün olumsuz dış koşulların tehdidine karşın koru­yacaktır: Okunarak, ezberlenerek, dil­den dile çevrilerek, bestelenerek. PEN Şiir Ödülü, koyu bulutlar arasından bir anlığına güneş, beni kutlu kıldı; seçenlere teşekkür ederim” dedi.

  • ‘Hamfendi! Kapıy kitleyip bi dakkaya geliyom aşaaya’

    ‘Hamfendi! Kapıy kitleyip bi dakkaya geliyom aşaaya’

    Türkçeyi iyi kullandığı düşünülen insanlar bile konuşurken zaman zaman bazı hatalar yapar. Bunlardan biri de “atlama” (sesi yutma) diye tanımlanan söyleniş bozukluğu, ünlü ve ünsüz harflerin söyleniş hatalarıdır. Eğer sağlık sorunları yoksa, söyleyiş ve boğumlama kusurları, dil tembelliğinden ve doğru telaffuzu bilememekten kaynaklanabilir.

    Boğumlama ya da boğum­lanma (artikülasyon) kusurları dediğimiz ko­nuşma bozuklukları, ses organla­rında doğuştan gelen bir bozuk­luk veya sonradan oluşan bazı hastalıklardan kaynaklanabilir. Boğaz ve burundaki et fazlalık­ları, küçük dilin ödevini yapa­maması, dişlerin seyrek oluşu, üst dudağın kısa ve yukarı doğru çekik oluşu, çenelerin dışarı doğru çıkıklığı veya içeri doğru çekikliği gibi fiziksel özellikler bu duruma örnektir. Doğuştan ileri gelen söyleyiş ve boğumlanma bozuklukları, ancak bu tür engel­ler ortadan kaldırıldıktan sonra giderilebilir; tıbbi müdahalelerin ardından yapılacak alıştırmalar ile iyi bir sonuç alınabilir.

    Kişinin bu tip sağlık sorunları yoksa, söyleyiş ve boğumlama kusurları, dil tembelliğinden ve doğru telaffuzu bilememekten kaynaklanabilir. Boğumlamanın bir başka tanımı da, ünsüz harf­lerin bir cümlenin başında ve so­nunda keskin ve net bir biçimde ve ünlü harflerin de yüksekliğine ve vurgularına dikkat edilerek söylenmesidir. Konuşma tera­pistlerinin yönlendirmeleri ile bu konuşma kusurları giderilebilir.

    Amaliyat (ameliyat), melhem (merhem), herkez (herkes), ratyo (radio), avane (avene), şevkat (şef­kat), ahçı (aşçı), şarz (şarj), şemşi­ye (şemsiye) gibi örneklerde rast­ladığımız “yuvarlama/aşınma” ve pelteklik (harfleri değiştirme) sorunları, konuşurken birinin ya da birkaçının değiştirilmesi biçiminde ortaya çıkar. Harflerin söylenmesi sırasında dilin aldığı pozisyon üzerinde çalışmalarla bu sorun çözülebilir.

    Ses değiştirmenin bir türüne de “pelteklik” denir. Pelteklik, konuşurken bir harfin söylen­memesi durumunda onun yerine farklı bir harf kullanmaktır. Bu durum dilin yeterince eğitilme­mesinden, lehçelerin yapısından ya da bazı dillerin etkisinde kalmaktan kaynaklanabilir.

    Boğumlanma aygıtının (gırt­lak, boğaz, dil, damak, dudak, diş­ler) tembelliği nedeniyle hecele­rin ve sözcüklerin anlaşılmaması “gevşeklik” dediğimiz konuşma kusuruna sebep olur. “Tutukluk” kusuru ise insanın konuşması sırasında bir hece üzerine takılıp o heceyi tekrarlamasıdır.

    “R” ünsüzünün küçük dilin titremesiyle, boğazda meyda­na gelmesi “gılama” dediğimiz konuşma bozukluğuna sebep olurken, “ıslıklama” (tıslama) kusuru ise “s” ünsüzünün şidde­tini abartmaktan meydana gelir. Dişlerde yapısal bir bozukluk var­sa ve dil, üst dişlerin iç tarafına dayanıp, hava dişlerin arasından sızarsa, bu hata ortaya çıkar. “Ke­kemelik” ise konuşmanın düzenli bir biçimde sürdürebilmesini bozan duraklama; bazı ses ya da sözcükleri sık sık yineleme ya da bir hecenin uzatarak söylen­mesiyle gelişen ve bazı kişilerde sosyal ortamlardan kaçınmaya yol açan, kaygı ve üzüntü konusu bir konuşma bozukluğudur.

    Konuşma dilindeki bu ku­surlar, şairlerin bilinçli sözcük bozumlarıyla yüreklerimizde kusur olmaktan çıkar. Cemal Süreya’nın “Gazel” şiirinden bir bölümü, hakkını vermeye çalışa­rak yüksek sesle okuyalım:

    “Ben nice gözle nice denizle nice gazelle

    Rimle gördüm rimle bildim rimle yaşadım seni

    Sen ne iydin güzeldiysen de çirkindiysen de

    Kocan ne iydi sonra Niyde ilinden gökyüzleri.

    TV kanallarında konuşma bozukluğu

    Vatandaşların ayakkapları (Y), Vatandaşların ayakkabıları(D)

    Postif düşünceler (Y), Pozitif düşünceler (D)

    İşallah efendim (Y), İnşallah efendim (D)

    Seçim sonuçlarnın (Y), Seçim sonuçlarının (D)

    Ceryan etmekte (Y), Cereyan etmekte (D)

    Muaffak olamadı (Y), Muvaffak olamadı (D)

    Hakkaten çok ilginç (Y), Hakikaten çok ilginç (D)

    Harika yazmışın (Y), Harika yazmışsın (D)

  • Cemil Cem: Türk karikatürü onun çizgileriyle mizah oldu

    Cemil Cem: Türk karikatürü onun çizgileriyle mizah oldu

    20. yüzyılın başında Fransa’da Dışişleri’nde görevliyken karikatürle ilgilenmeye başlayan Cemil Cem, sonraki hayatını bu sanata vakfetti. Önce Kalem dergisinde çizen, sonra kendi adını taşıyan dergiyi çıkaran sanatçı, özellikle 2. Abdülhamid’i eleştiren çizimleriyle öne çıkacak; İttihat Terakki döneminden sonra, cumhuriyet devrinde de takibata uğrayacaktı.

    KALEM DERGİSİ / 1908 – 1911

    Kalem dergisiyle başlayan müthiş macera

    Edebiyat_Tarihi_1

    Mehmet Cemil Cem (1882-1950), 1899’da Vefa İdadisi’nden me­zun olduktan sonra İstanbul’da hukuk eğitimi aldı; sonrasında Hariciye Nezareti’nde (Dışiş­leri Bakanlığı) göreve başladı. 1903’te Nice ve Toulon Baş­konsolosluğu yardımcılığına, sonrasında Paris Büyükelçiliği katipliğine atandı.

    Edebiyat_Tarihi_2
    29 Mayıs 1987 tarihli Le Rire’de Abdülhamid çizimi.

    Bu görevleri sırasında Fran­sız karikatüristlerin işlerinden etkilendi ve büyük yeteneğiyle özgün bir çizim-anlatım tek­niği geliştirdi. Bu sırada Salah Cimcoz (1875-1947) ve Celal Esat Arseven (1875-1971), 2. Meşru­tiyet’in ilanının ardından gelen özgürlük havasıyla, 16 sayfalık Kalem karikatür mecmuasını çıkarmaya başladı. İlk sayısı 3 Eylül 1908’de çıkan dergi, 29 Haziran 1911’e kadar 130 sayı yayımlanacaktır.

    Kalem, Fransız Le Rire (Kahkaha) mizah gazetesinden esinlenmişti. 4. sayıdan itibaren eski harfli Türkçe ön kapağa ek olarak, Fransızca yazılı arka kapakla da çıkmaya başladı. Çizer kadrosunda da Fransız etkisi vardır. Dergide Sedat Nuri İleri’nin (1888-1943) yanısıra Le Rire’den de bilindik isimler görülür: A. Rigopoulos, L. And­reas, Ion, Pahatreas, A. Scarselli, Georges d’Ostaya, Plaicek.

    Edebiyat_Tarihi_3
    Kalem Dergisi’nde A. Rigopoulos’un kaleminden Cem.

    Bu dönemde Paris’te diplo­mat olarak bulunan Cemil Cem de, Kalem’e karikatürler gön­dermeye başlar. İlk karikatürü, derginin 22 Ekim 1908 tarihli 8. sayısının 8. sayfasında tam sayfa olarak yayımlanır. Bu ilk çizimde Hariciye Nazırı Tevfik Paşa vardır. Refik Cevad Ulunay, 14 Nisan 1950 tarihli Yeni Sabah gazetesinde bu ilk karikatür için şöyle yazar: “Karikatür, Bulgar Maslahatgüzarı Geşof Efendi’nin, Hariciye Nezareti tarafından verilen ziyarete -ecnebi sefirleri ile birlikte- da­vet edilmemesi üzerine çıkan ihtilafa aitti. Orada Hariciye Nazırı Tevfik Paşa birkaç çizgi ile o kadar canlı surette tas­vir edilmişti ki ondan sonraki nüshalarda Cem imzası halk tarafından takdirle aranmaya başladı.”

    Edebiyat_Tarihi_4
    Cemil Cem’in ilk karikatürü: Kalem, 22 Ekim 1908.

    Gerçekten de bir sonraki, 29 Ekim 1908 tarihli 9. sayıda iç sayfalarda yine Cem imzası vardır. Bu defa, belki de son­raki yıllarda en çok çizeceği ve yereceği 2. Abdülhamid’i hokka oyunu oynarken hicve­der. Aynı sayının 11. sayfasında yine Abdülhamid’i uzun burnu ve çelimsiz hâliyle, “Bilmece” başlıklı karikatürle çizer. Cemil Cem, modern çizgilerle kurgu­ladığı portre çizimleriyle bir ekol oluşturmaya başlamıştır: Politik portre çizim ekolü.

    Edebiyat_Tarihi_5
    Kalem’in 19 Kasım 1908 tarihli 12.sayısı. Cemil Cem ilk kez kapaktan imzasıyla yer alıyor.

    Turgut Çeviker, Silah ve Meşale (Adam Yayınları, 1989) kitabında, “Cem, Gustave Doré, Jean-Jacques Grandvil­le, Jean-Louis Forain ve Sem (Georges Goursat ) gibi Fransız karikatürcülerden esinlenmiş, neredeyse bir sentez karikatü­rüne ulaşmıştı” diye yazar ve Cem’in Kalem’deki çizgileriyle Türk karikatürüne katkısını şöyle ifade eder: “(Kalem), şefi Cem olan bir orkestra gibidir. Bu güçlü ve inançlı çaba, Türk karikatüründe ilk devrimi gerçekleştirir. Kurtuluş Savaşı yıllarında (1919-1922) gelişti­rilecek olan karikatürün ana çizgilerini bu kadro belirler.”

    Kalem’in 19 Kasım 1908 tarihli 12. sayısında Cemil Cem ilk defa kapaktadır. Cem, muhalif ve sivri kalemiyle iç sayfa çizimlerinden kısa sürede kapağa terfi etmiştir. İttihat ve Terakki’nin kurucularından Ahmed Rıza Bey nişan talimi yapmakta ve talim sırasında 2. Abdülhamid hedef alınanlar­dan biri olarak yer almaktadır. Karikatürün altyazısı şöyledir: “Nişan talimi. Birini düşürdük. Bakalım öbürlerine.”

    Kalem’deki bu ilk kapak çizi­minin ardından birçok kapakta artık sadece Cemil Cem imzası vardır. Cem rüştünü ispatla­mıştır; karikatürde yeni ufuk­lara, yeni maceralara yönelmek için sabırsızlanmaktadır.

    İLK KARİKATÜR ALBÜMÜ / 1909

    Abdülhamid sürgüne, çizimleri ise albüme

    Edebiyat_Tarihi_6
    Djem imzalı ilk karikatür albümünde ilk sayfa.

    Cemil Cem, Kalem’de çizerliğini sürdürürken 18 karikatürden mürekkep, bordo kapağında büyükçe “Djem” imzasının ve “1” ibaresinin olduğu bir karikatür albümü yayımlar. Doğan güneşe doğru, memleket kapısını örüm­cek ağlarından, baykuşlardan ve softalardan kurtarmış gururlu bir Türk askeri vinyetinin yer al­dığı büyük boy (25×38 cm) bir ka­rikatür albümüdür bu. Albümün sağ alt köşesinde matbaa olarak Galata’daki “Imp. Chanth” ismi ve “Constantinople 1909” ibaresi vardır.

    Edebiyat_Tarihi_9
    Albümde Abdülhamid’in karga olarak tasvir
    edildiği karikatür.

    Kimisi daha önce Kalem’de yayımlanmış kimisi yeni karika­türlerden oluşan albüm 1909’da bastırılan 31 Mart Vakası’nın ardından 2. Abdülhamid’in Selanik’e sürgüne gönderilmesi sonrası başına gelenleri anlatır. Albümün en önemli özelliği ise Türkiye’de o güne kadar yayım­lanan ilk Türkçe karikatür albü­mü olmasıdır.

    Edebiyat_Tarihi_7
    Mahmud Şevket Paşa: “Geldim, gördüm, yendim.”

    Cemil Cem, fevkalede lüks ve özenli bir baskıyla, bordo ve yeşil kalın kartonlar üzerine, hari­ci olarak basılan; siyah-beyaz karikatürlerin üst kısmından büyük bir emekle tek tek yapış­tırılarak sınırlı sayıda basılan bu müstesna ilk albüme imza­sını atar. Sayfaları numarasız basılan albümde, karikatürlerin yazıları eski harfli Türkçe ve Fransızcadır.

    31 Mart Vakası’nın ardından tahttan indirilen 2. Abdülhamid, Selanik-Alatini Köşkü’ne sür­güne gönderilmiştir. Albümün ilk karikatürü de bu köşkte 2. Abdülhamid ve yardımcısı arasındaki bir diyalogla başlar: “-Aman efendim Harem’de isyan var. -Sebep? Yine ne var? -Kıyam ettiler, İstanbul’a gidip esvapları­mızı Karlman’dan alacağız diye tutturdular.”

    İkinci karikatürde devrik Sultan, uzun burnu ve elinde “Faruki” yazan bir şişeyle çizil­miştir; altyazı şöyledir: “Yıldız hazinelerini terkederken birlikte getirdiği küçük çantada ne vardı bilir misiniz? Meşhur Ahmet Faruki’nin hayat bahş (hayat veren) kolonya suyu ile müstah­zarat (ilaçları) sairesi.” Bu ikinci karikatürün altında bir de şam­panya reklamı vardır; Cem bu ilk karikatür albümüne reklam da almıştır.

    Edebiyat_Tarihi_8
    Albümün kapağındaki vinyet.

    31 Mart Vakası’nı bastıran ve kahraman olarak anılan Mahmud Şevket Paşa da albüm­de yerini alır. Onun bir eli cebinde bir eli bastonunda tam sayfa çiziminin altında: “Veni, vidi, vici!” (Geldim, gör­düm, yendim!) yazar.

    Albümün kapağın­daki baykuşlu, örümcek ağlı vinyet, iç sayfada tam sayfa bir karikatür olarak yer alır ve ka­paktaki çizimin manası altyazıyla açığa çıkar: “Örümcek, impara­torların saraylarında koruyucu olarak yer alır ve kapının üzerine perde çeker; baykuş­sa, Efrasiyab’ın (Turan kahramanı) ışınlanabi­lir kubbelerini kederli şarkısıyla çınlatıyor.”

    Abdülhamid, albüm­deki diğer bir karika­türde elleri zincirle bağlı uzun burunlu bir kara karga olarak tasvir edilir: “Yıldız civarında Mahmut Şevket Paşa Hazretleri ve rif’atlı muhtremesi tarafından zabdedilerek Selanik’e azam olan arpacık kumrusu… Azmanı!”

    Edebiyat_Tarihi_10
    Albümün son karikatüründe “kelle koltukta” deyimi mizahi şekilde ele alınmış.

    CEM DERGİSİ / 1910-1912

    Sanatçının ismiyle, esprinin gücüyle

    Edebiyat_Tarihi_11
    Cem’in 10 Aralık 1910 tarihli ilk sayısının eski
    harfli Türkçe kapağı.

    Cemil Cem, ataması Roma’ya çıktığında izinli olarak İstanbul’a gelir. 1910’da profesyonel olarak karikatürcülükte karar kılar ve diplomatik görevini bırakarak İstanbul’da kendi ismiyle bir dergi çıkarmak için kolları sıvar. Kalem’de “Kirpi” mahlasıyla ya­zan Refik Halid Karay’ı ve çizer A. Rigopoulos’u yanına alarak Cem dergisini çıkarmaya başlar.

    Edebiyat_Tarihi_12
    Cem’in ilk sayısının Fransızca kapağı.

    Cem’in ilk sayısı 10 Aralık 1910’da yayımlanır. Kalem’deki gibi hem eski harfli Türkçe hem de Fransızca çift kapak vardır. İlk sayıda ‘’Bir iki söz’’ başlıklı yazıda Cem şöyle yazar: “Bugün tarihî hayatımın en güzel bir sayfasını açacağım…. ‘Karika­tür!.. Şümulü (kapsamı) geniş. Büyük bir kelime. Güldürmek için biraz şehla baktıran bir göz, biraz büyütülen bir buruncuk; biraz sırıtan bir ağız, hülasa biraz yanpiri çiziverilen bir çizgi bazen hiddet olur. Güldürecek­ken kızdırır. Melek bir fikri, ifrit (zararlı) bir iradat şekline kor… Benim anlayışım tevkirdir (ağır başlılık), fakat biraz teşrifatsız (geleneğe bağlı olmadan) biraz fazla şatafatla tevkirdir; çünkü eşhasın (sıradan insanın) kari­katürü olmaz; zevatın (tanınmı­şın) karikatürü yapılır. Hayatta vatanın hayat-ı siyasiye ve ilmiyesinde bir mevkii olmayan şahısların karikatürü olamaz… Latif olmayan latife çekilmediği gibi, edebi bir nükteyi, hüneri, bir çizgiyi ihtiva etmeyen karikatür maskaralıktır. Karikatür bazen o kadar mühim, o kadar vakur olur ki tarih sayfalarında vesika yeri­ni tutar. Medeni memleketlerde mizah gazetelerine geçmemiş bir şöhret tasavvur olunamaz.”

    Edebiyat_Tarihi_13
    Mahmut Şevket Paşa Don Kişot, Sadrazam
    Hakkı Paşa da “Şanso Panso”.

    Cemil Cem, bu dergide de tanınmış siyasilerin karikatür­lerini çizer. Bu defa eleştirilerin hedefinde İttihat Terakki kadro­su da vardır. İktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası’yla birlikte muhalif Hürriyet ve İtilaf Fırkası da Cem’in sivri kaleminden payını alır. Refik Cevad Ulunay Cem’in bu tavrı için şöyle yazar: “Öyle ki Cemil Cem, Hareket Ordusu ile İstanbul’a geldikten sonra Harbiye Nezareti’ne geçen Mahmut Şevket Paşa’yı -zayıflı­ğından kinaye olarak- Don Kişot ve Sadrazam Hakkı Paşa’yı da Şanso Panso olarak çizmekten çekinmiyor ve kendisine kimse birşey demiyordu.”

    Cem’in 7. sayısında Menteşe Mebusu Halil Bey ve İttihatçı Cavid Bey at arabasına binmiş, atı da atlar değil halk çekerken hicvedilir. Karikatürün altyazısı tek kelimedir: “Çektiklerimiz”.

    Cem dergisi, 8 Temmuz 1911 tarihli 32. sayısından sonra yak­laşık 1 sene boyunca kendi ifadesi ve kendi isteği ile kapalı kalır. 1912’nin 10 Ağustos gününde 33. sayısıyla tekrar yayın hayatına döner. Cem, Balkan Savaşı’n­dan gelen yenilgi haberlerinin ardından toplumda oluşan moral bozukluğu ile yayınını daha fazla sürdüremez ve 20 Ekim 1912 tarihli 43. sayısıyla kapanır.

    Edebiyat_Tarihi_14
    “Çektiklerimiz” altyazılı karikatür. Çizimin sol tarafında Fransızca “İzmir seyahati hatırası” ve “20. yüzyılda bir zafer tankı” ibareleri var.

    HARB MECMUASI / 1916

    Savaş ve ilk renkli karikatür

    1912’de Cem dergisini kapatarak önce İzmir’e taşınıp, sonra da Avrupa’ya gittiği bilinen Cemil Cem, 1916’da, 1. Dünya Savaşı’nda cephelerimizden haberler veren Harb Mecmuası’nın 14. sayısında ortaya çıkar. Cem’in Harp Mec­muası’na tam sayfa renkli olarak çizdiği bu karikatür sanatçının biyografilerinde de yer almaz.

    Edebiyat_Tarihi_15
    Cem’in Harb Mecmuası’nda Kasım 1916 tarihli tam sayfa renkli ilave karikatürü.

    Kasım 1916 tarihli derginin müstakil ilavesi olarak veri­len “Djem” imzalı tek sayfalık renkli çizimde, eski harfli Türkçe yazıların, afişlerin, dağılmış bir iskambil masasının olduğu odada bir yabancı asker camdan bağırmaktadır: “Ey Ferdinand! Bu kadar çabuk geleceği kimin aklına gelirdi.” Bu karikatür, aynı zamanda Türkiye’de yayımlanan ilk renkli karikatürdür.

    Cemil Cem 6 yıl sonra, 2 Ocak 1922’de, Refik Halid Karay’ın çıkarmaya başladığı Aydede dergisinin ilk sayısının kapak sayfasında “Hayat bir zar oyu­nudur” üstbaşlıklı karikatürüyle görülür. Kurtuluş Savaşı yılla­rında Avrupa’da olduğu bilinen Cem, 1921’in Eylül ayında Maarif Nezareti tarafından Sanayi-i Nefise Mektebi’ne müdür olarak atanmıştır. Mart 1925’te bu göre­vinden istifa edecektir.

    Ahmet Haşim, 20 Eylül 1921 tarihli Dergâh dergisinin 11. Sa­yısındaki “Cem’in Gözü” maka­lesinde “Cem bir dâhidir” diyerek şunları yazar: “Cem’in gözü bizim gözlerimiz gibi yalnız görmez fakat bilhassa tahattur eder (ha­tırlatır)… Cem’in gözü, ruhların dârü’l-azâbıdır (cehennemidir).”

    CUMHURİYET DÖNEMİ / 1927-1929

    Cem’in ikinci baharı da kısa sürecekti

    Edebiyat_Tarihi_16
    Cem’in ikinci dönem 10 Aralık 1927 tarihli ilk sayısının Cem imzalı iç kapağı ve “Bir vergisiz memleket olsa” karikatürü.

    Cemil Cem, 1910’da çıkardığı ve 1912’de sonlandırdığı ilk dönem Cem dergisinin ardından tam 15 yıl sonra 10 Aralık 1927’de Cem’i ikinci defa çıkarmayı dener. Derginin ön kapağı, grafik ustası İhap Hulusi imzalıdır. İç sayfalarda da Cem ile birlikte İhap Hulusi’nin çizimlerine rastlanır. İlk sayı 10 Aralık 1927 tarihlidir. Cem ilk sayının ka­pağında, çevresini sırtlanların ve köpeklerin sardığı bir deri bir kemik kalmış bir vatandaşı “Vergisiz bir memleket olsa” üstyazısı ile tasvir ederek açılışı yapar.

    Edebiyat_Tarihi_17
    Cem’in 49 numaralı, 2 Mayıs 1929 tarihli son sayısından bir karikatür.

    Cem, hem bu karikatürü hem de 15 Mart 1928 tarihli 14. sayı­daki “Dervişin fikri ne ise zikri de odur! Harbe sevkülceyş ve tabiyeye dair!” altyazılı karika­türü nedeni ile yargılanır. Vakit gazetesinin 17 Haziran 1929 tarihli kapağında “Cem’in davası bitti” başlığıyla sanatçının bu iki davadan beraat ettiği haberi vardır: “Evvela müstehcen görülen karikatür ‘Dervişin fikri ne ise zikri de odur!’ serlevhası altında iki zabit arasında mania aşmak ve hücum etmek zemininde bir ko­nuşmayı tespit etmektedir. Bunda askerî bir mevzu mahiyeti değil, bunun zımnında kadına takarrüp (yanaşma) mevzuunu ima mahiyeti görülmüştür. Diğer karikatür de ‘Vergisiz bir memleket olsa’ serlev­hası altındadır. Malul bir adam karşısında vergilerin tesirini temsil etmektedir. Bunlardan ‘aşar’ vergisi de ölmüş bir kurt şeklindedir.”

    Cem dergisi, bu beraat kara­rından 1 ay önceki 49 numaralı son sayısı ile ikinci dönemine de veda edecek, 2 Mayıs 1929’da ka­panacaktır. Cemil Cem bir daha dergi çıkarmaz. 68 yaşında, 9 Nisan 1950’de vefat eder.

  • Şiiri çalanın dili kesilmelidir edebiyatın fetvası böyledir

    Şiiri çalanın dili kesilmelidir edebiyatın fetvası böyledir

    İntihalin bir suç sayılması; sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş, matbaanın yaygınlaşması ve birey fikrinin olgunlaşması sonucu ancak 19. yüzyılda gerçekleşti. Önceki hikayeler, şiirler ve ilmi eserlerse bugüne nazaran daha fazla “kamu malı” sayılıyordu. Şeyh Galib, bizzat Mevlânâ’dan aldıklarını “çaldımsa da mîri malı (kamu malını) çaldım” diye savunmuştu!

    Günümüzde edebiyat eserleri üzerinden tekrar gündeme gelen intihal (bir kimsenin başkasına ait bir şiir veya sözü kendisine nisbet etmesi-mâl etmesi- İslâm An­siklopedisi) tartışmaları zamana has nitelikte olsa da, tarihteki benzer suçlamaların politik temelleri ve metinlerin birbiriyle olan akrabalığı kadim olgulardır.

    İntihal, güncel sözlüklerde “başkalarının yazılarından doğrudan veya değiştirerek bölümler alıp kendininmiş gibi gösterme” olarak tanımlanıyor. Muslihuddin Mustafa tarafından 1545’te yazılan Ahterî-yi Kebîr adlı Arapça-Türkçe sözlükte ise “gayrı şairlerin şiirin kendüye insâd ve intisâb etmek (dayan­dırıp sahiplenmek)” diye tanım­lanmış. Anlaşılacağı gibi tarihte intihal kavgaları daha çok şiir ve hayal (kurgu) alanında kopuyor; ilmî konuları ele alan eserler akıl sahiplerinin ortak malı olarak görülüyordu. Şairler faillere “düzd-i sühan” (söz hırsızı), fiile “sirkat/plagiare”, çalınana da “serika” demişler. Doğu’da İslâm öncesi Arap şiirinden itibaren mesele öyle çetrefilleşmiş ki aşırmanın alt dalları oluşmuş: “Nesh” (bütünüyle çalmak), “il­mam/selh” (kelimeleri değiştirip anlamı çalmak), “aks” (manayı değiştirip cümleyi çalmak), “mesh/kubhü’l-ahz” (kelimeleri değiştirmeye çalışırken berbat etmek)…

    Şunlarsa intihal sayılmayıp hoş karşılanmış: “Hüsn-i ahz” (çalınanı geliştirmek), “nazi­re” (göndermeli bir benzerini yazmak), “tevârüd” (rastlantısal benzerlik), “iktibas” (alıntı) ve kalb (alay yollu alma, paro­di). Günümüzde “esinlenme”, “parodi” (alaycı taklit) ve “pastiş” de (övücü taklit) hoş karşılanan “yazınsal temaslar” arasında.

    gundem_minyatur_1
    — Koyu Yeşilli: Fettâh Ağam, bak bu şiirimi üç sene evvel yazmış idim, şimdi mîrî mal olmuş, doğruyu deyiver.
    — Mavili: Vallahi üstâd, ben a bu Mustafa Beğ’den aldım.
    — Açık Yeşilli: Vallahi ben de Hayrullah Beğ’den aldım.
    — Kırmızılı: Ben de üstâd, malum, senden akça ile almış idim.
    — Koyu Yeşilli: Eyü ol zaman akçasını vermeyenler, pamuk eller ceybe!
    (Hikayede alimler bir kelimenin imlasını tartışıyor… Atâî, Hamse, res. İbrahim, 1728. TSMK, R. 816, s. 91a.)

    İntihalin nerede başlayıp nerede bittiğini belirlemek özellikle matbaa öncesi dönemde bugünkünden güçtü: Elyazmala­rının nerede, kaç kopyası olduğu malum değildi; yazarlar aşırma yaptıkları eserin yegane nüsha­sına sahip olabilirdi. Matbaalar ve yayınevleri gibi sahiplik ve zamansal damgalama konusun­da belge üretecek kuruluşlar gelişmemişti (16. yüzyıl tarih­çisi Âlî gibi kendi kitabını vakfa bağışlayıp belgeleten uyanıklar nadiren çıkıyordu). Leyla ile Mecnun, Şirin ile Hüsrev, Yusuf ile Züleyhâ vb. öyküler defalarca farklı ellerle yazıldı; aynı sahne­ler farklı nakkaşların fırçasında can buldu.

    Belki söylenecek yeni bir şey de yoktu! Emevî saray şairi Ahtal (öl. 710), “Biz şairler kuyumcu­lardan daha hırsızız” itirafında bulunuyordu. 1. yüzyılda Romalı şair Martialis, “şair taslağı” Fidentius’un kendisine ait şiirleri çaldığını yazarak ilk kanı döktü. 9. yüzyılda Medineli âlim Zübeyr b. Bekkâr, şair Küseyyir’in eh­libeytten ayrılan kimi isimleri eleştirmesinden hoşlanmayıp onu şiir hırsızlığıyla suçlayan bir risale kaleme aldı. Basralı âlim-şâir Asmâî (öl. 831), men­subu olduğu kabileyi eleştiren Ferezdak’ı intihalle itham etti. İntihal suçlaması artık politik sahaya inmişti.

    Peygamberin sözlerinin aitlik sıhhatini araştıran hadis ilmi, İslâm tarihyazımına “bir kaynak gösterme hassasiyeti” kazandırmıştı. Bu nedenle olacak ki, Osmanlılar’ın 15. yüzyıl tarihçisi Âşıkpaşazâde Tevârîh-i Âl-i Osmân adlı ese­rine başlarken kitabın önemli kısmını -bugün bulunamayan- Yahşi Fakih Menâkıbnâmesi’n­den aktardığını açıklamıştı. “Sen o olayları görmedin ki nereden bilirsin?” diye eseri­ne bir soru düşerek, Timur’la ilgili bazı hadiseleri tanık Bursalı Koca Naib’den işittiğini kaydet­mişti. Takiben daha bütünlüklü bir Osmanlı tarihi yazan Neşrî ise kaynaklarını anmakta o denli titiz davranmamış; Âşıkpaşazâ­de’nin Koca Naib adlı kaynağını bile “ondan işitildi ki” diyerek ustaca çalmıştı (tarihçi Hakan Erdem, 2012’de Bilim Etiği Gü­nü’nde sunduğu bildirisinde bu durumu ayrıntılarıyla incele­miştir). Hezarfen Hüseyin Efendi ise (öl. 1691), Âlî’nin Fusûll-i Hall eserini neredeyse aynen alıp Tehlîsü’l-Beyân’ını düzmüştü (Rukiye Özdemir ve Süleyman Lokmacı tarafından 2020’de Kaf­kas Üniversitesi SBE Dergisi 25. sayıda karşılaştırmalı biçimde incelendi).

    Meşâirü’ş-şuârâ yazarı Âşık Çelebi (öl. 1572) Osmanlı şairleri arasındaki kimi intihal vaka­larından haber vermiştir: Şair Zâtî, Bayezid Camii avlusundaki falcı dükkânına gidip gelen­lerin şiirlerini sahipleniyor, sağa sola şiir de satıyordu. Aynı esere göre Deli Birader (öl. 1535), Hayâlî Bey’i şiirlerini çalmakla suçlayıp şu dörtlüğü söylemişti: “Şiir okudı Hayâlî Beg pek pek / Didüm anın kulagına yap yap / Bu gazeller senün midür didi kim / Issı (sahibi) çıkmaz ise benümdür hep”.

    gundem_minyatur_2
    — Amanın medet!
    — Koç: Selam! Cinânî’nin öyküsünden çıktım, onun aile dostu Atâî’nin Hamse’sindeki bu mükerrer hikayenin tasvirine girdim, âşıklara gizli yerde esna-yı cimalarında tosladım. Şimdi üç asırlık yolum var; Ömer Seyfeddin’in “Tos” nam hikayesine bir uğrayacağım, nasipse Beyoğlu’nda bir apartmana dalmak murâdım, Koyun Sarayı’na!”
    (Koç, sevişen çifte çarpıp onları kadınlar meclisine düşürüyor. Atâî, Hamse, res. ?, 19. yy. Free Library, J. Frederick Lewis, T. 97, s. 195a.)

    Benzer biçimde Şeyh Galib de (öl. 1799) Hüsn ü Aşk’ında Nâbî’yi intihalle suçlamış, ancak bizzat Mevlânâ’dan aldıklarını “çaldımsa da mîri malı (kamu malını) çaldım” diye savunmuş­tur! Şairlerin aşırmalarından yakınan Sünbülzâde Vehbî (öl. 1809), faillerin bir de bu işi söz sanatlarına yorarak sıyrılmaya çalıştıklarını ekler. Bir kadı da olduğundan, intihalciliğin hük­münü verir: “Sirkat-i şiir edene kat-i zeban lâzımdır / Böyledir şer-i belâgatta fetâvâ-yı sühan” (Şiiri çalanın dili kesilmelidir / Edebiyat kanununda sözün fetvası böyledir).

    Nevizâde Atâî’nin 1634’te ta­mamladığı Zeyl-i Şekâik adlı eser­de ise bu defa hikaye türünde çarpıcı bir intihal vakası aktarılır. Hikaye düşkünü 3. Murad (1574-1595) meddahla­rın aynı kıssaları anlatıp dur­masından sıkılıp Bursalı şair Mustafa Cinânî’den duyul­madık hikayeler bulmasını ister. Cinânî, Arap Binbir Gece ve Fars Şehname etkisindeki hikaye repertuvarından çıkıp Bursa, İstanbul, Edirne, Trab­zon, Selanik ve Ankara gibi yakın imparatorluk toprakla­rını ve çağında geçen tanıklı olayları da kapsayan öyküler derler. 1591’de tamamlayıp Bedâyiü’l-Âsâr (Görülmemiş Eserler) adını verdiği kitabını padişaha sunmadan önce, cetvelinin hazırlanması için İstanbul’da bir tezhip ustasına teslim eder. Ancak saray med­dahı Derviş Eğlence, tezhipçi ile anlaşıp hikayeleri ele geçirir ve Cinânî’den kitabından önce Sultana hepsini anlatır. Cinânî kitabı sunduğunda, 3. Murad “bunlar bizim Derviş Eğlence’nin meselleri” diyerek ona iltifat etmez; bir kapı ağası eline birkaç altın tutuşturur sadece. Şair ne yapıp ettiyse, tezhipçinin gadrine uğradığını ispat eder ve intihali ortaya çıkarır; bu hadise dillere destan olur.

    Sonraki yüzyıllarda Atâî’ye, Evliya Çelebi’ye ve Ömer Seyfed­din’e temalarını kaptıran Cinânî de, aslında Kırk Vezir hikayele­rinden ve Mevlânâ’nın Mesne­vi’sinden en azından birkaç tema ve öykü çatısı devşirmişti. Buna da artık kuşatıldığımız kültürün kaçınılmaz kıldığı “kanbağları” diyelim. İyisi mi 17. yüzyıl Fransız yazarı François de La Mothe Le Vayer den ilhamla, yüzlerce çi­çekten ufak-ufak nektar toplayan arı ile boyundan büyük taneyi alıp götüren karınca arasına kalınca bir çizgi çekmeyi deneyelim.

  • ‘Baş’ımız ağrır, ‘kafa’mız kızar ‘kelle’ ise işkembecide olur…

    ‘Baş’ımız ağrır, ‘kafa’mız kızar ‘kelle’ ise işkembecide olur…

    Anlamlarının aynı olduğunu sandığımız sözcüklerin kullanım yerleri çoğu defa farklı olabilir. Sözgelişi “baş-kafa-kelle” aynı anlamda gibi görünürler ama aynı yerlerde kullanılamazlar. “Yüreksiz” adam korkaktır; “kalpsiz” ise merhametsiz. “Gönülsüz” dersek isteksiz anlaşılır. İnsan insana “yaklaşır”, fakat gemi limana “yanaşır.

    Epey sık duyduğumuz bir kalıp: “Filmin sonu kötü bitiyor”. Oysa “son” sözcü­ğü, bitiş anlamına gelir. “Filmin sonu kötü” veya “film kötü bitiyor” demek yeterlidir. “Barındırmak” fiili, barınmasını sağlamak, bir yerde yaşamasına izin vermek, ev-bark bulmak anlamlarını taşır ama; haber bültenlerinde, “ruh­satsız silah bulundurmak” yerine “ruhsatsız silah barındırmak” diye başlayan cümleleri duymayı artık kanıksadık. Anlamları­nın aynı olduğunu sandığımız sözcüklerin kullanım yerleri çoğu defa farklı olabilir. Sözgelişi “baş-kafa-kelle” aynı anlamda gibi görünürler ama aynı yerlerde kullanılamazlar. İnsanın başı ağrır, kafası kızar; kelle ise işkem­becide bulunur. “Yüreksiz” adam korkaktır; “kalpsiz” ise merha­metsiz. “Gönülsüz” dersek isteksiz anlaşılır. İnsan insana “yaklaşır”, fakat gemi limana “yanaşır”.

    Sözcük seçimini doğru yapa­bilmek, dili doğru kullanmanın, doğru yazmanın bir koşuludur. Yanlış sözcük seçiminden kay­naklanan anlatım bozukluğu, genellikle üzerinde yeterince düşünülmeden, aceleye geti­rilerek kurulan cümlelerde ya da bilgi yetersizliğinden ötürü benzer sözcükler arasında doğru seçimin yapılamadığı durumlar­da karşımıza çıkar.

    Aynı kökten türetilmiş sözcükleri sık sık birbirine karıştırıyoruz. İlk akla gelenler, ayrıntı-ayrım, olanak-olasılık, çokluk-çoğunluk, etkin-etken, öğretim-öğrenim, özgü-özel, özgü-özge, süre-süreç, ya­kın-yaklaşık, yaşam-yaşantı, yayım-yayın. Bazı sözcükler ise anlamca birbirine benzetilerek birbiriyle karıştırılabiliyor: Sağ­lamak-neden olmak (yol açmak), ekmek-dikmek, eğitim-öğretim, uyarmak-anımsatmak, izle­mek-dinlemek, kabullenmek-ka­bul etmek. Ses benzerliği olan yabancı kökenli sözcükleri de karıştırıyoruz. Söyleyiş olarak aralarında küçük farklar vardır. Bu tür sözcükler doğru telaffuz edilmezse anlatım bozukluğu meydana gelir: Ebedi-edebi, nüfus-nüfuz, mahsun-mahzun, mütehassıs-mütehassis, muha­rebe-muhabere, hareket-harekât, mütevazı-mütevazi.

    Bizler bilinçsizce sözcükleri birbirine karıştırıp dururken, söz ustası kimi şairler bilinçli bir şe­kilde o sözcükleri söküp yeniden teyelleyerek bambaşka yapılara dönüştürür ve kendi şiir dillerini inşa ederler. Bu, onlar için yaratı­cılıklarını sergilemenin en eğlen­celi yollarından biridir. Örneğin Ece Ayhan, ortak kullanımdaki sözleri dönüştürerek (yarına ya­rın, yüzükuylu, dimdoğru, kasık kasığa, ankabakışı, ayakyazısı, insankızı, oğlankızoğlan, üflemli, aparthan, cehennet) şiirlerine serpiştirirdi. Mor Külhani şiirinde sözcük yapılarını nasıl da allak bullak etmişti:

    “…

    Şiirimiz her işi yapar abiler

    Valde Atik’te Eski Şair Çıkma­zı’nda oturur

    Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür

    Kötü caddeye düşmüş bir taze­nin yakın mezarlıkta

    Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir

    Dirim kısa ölüm uzundur ce­hennette herhal abiler …”

    ‘Korkunç iyi niyetli’ ve ‘feci derecede leziz’

    Ben Gamze’ye adayım (Y). Ben Gamze’ye talibim (D).

    Mesela takıkları vardır (Y). Mesela takıntıları vardır (D).

    Sayenizde kovuldum. (Y). Sizin yüzünüzden kovuldum (D).

    Dünkü yayın, korkunç iyi niyetli (Y). Dünkü yayın, son derece iyi niyetli (D).

    Bu feci derecede leziz bir şey. (Y) / Çok leziz bir şey (D).

    Ondan sebep… (Y). Bu sebeple… (D).

    Bi tık dinleyelim mi? (Y). Kısa bir bölüm dinleyelim mi? (D).

    İbrahim’in gitme şansı var (Y). İbrahim’in gitme ihtimali var (D).

    Tavamıza gerektiği kadar yağı bırakıyoruz (Y). Tavamıza gerektiği kadar yağ koyuyoruz (D).

  • Cumhuriyetin Resimli Ay’ı yayıncılığın öncü yıldızıydı

    Cumhuriyetin Resimli Ay’ı yayıncılığın öncü yıldızıydı

    Cumhuriyetin ilk kadın gazetecisi ve yayıncısı Sabiha Sertel’in, eşi Zekeriya Sertel’le birlikte 1924’te çıkarmaya başladığı Resimli Ay dergisi, yeni dönemin ilim-irfan belgesi, kültür lokomotifi oldu. Cumhuriyetin, aydınlanmanın ve eleştirel düşüncenin ilk ve en parlak işlerine imza attı. Dergiler, gazeteler, kitaplar, ansiklopedilerle dolu bir külliyat.

    RESİMLİ AY / 1924-1931

    Yeni Türkiye ve Sabiha Sertel’in müthiş mücadelesi

    edebiyat_tarihi_1
    Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve kızları Sevim 1919’da New York’ta.

    Sabiha Sertel (1895-1968) ile gazetecilik okuyan eşi Zekeri­ya Sertel (1890-1980), Halide Edip Adıvar’ın umut vadeden 6 Türk öğrenciye referans olduğu Charles R. Crane bursuyla Co­lumbia Üniversitesi’nde eğitim gördükten sonra 1923’te Türki­ye’ye döner. ABD’deyken Millî Mücadele’ye destek vermişler­dir; şimdi de cumhuriyet için çalışma vaktidir.

    Sertel’ler 1924’ün 1 Şubat’ın­da Resimli Ay’ın ilk sayısını çı­karır. Bu ilk sayı 3 baskı birden yapar. Sabiha Sertel o sayının 15 bin adet gibi, zamanı için çok ciddi bir net satışa ulaştığını yazacaktır.

    Genç ve yeni Türkiye’nin bel­li ki Resimli Ay gibi bir dergiye ihtiyacı vardır. Sabiha Sertel, anılarını yazdığı Roman Gibi’de o günleri şöyle anlatır: “Resimli Ay basın hayatına halkın kültür seviyesini yükseltmek amacıyla atılmıştır. O vakit %80’i oku­ma-yazma bilmeyen memle­ketimizde yarım bir eğitimle kalmış, aydınlar tarafından ihmal edilmiş insanları aydın­latmak; onlara demokrasinin ne olduğunu anlatmak ilk he­defti. Bundan başka Resimli Ay millî kurtuluş savaşından sonra kurulması tasarlanan ‘Yeni Türkiye’de sosyal problemleri ele almak, saltanat devrinin cumhuriyete miras bıraktığı ekonomik, sosyal, kültürel bo­zuklukları su üstüne çıkarmak, bunlara çare aramak amacıyla ortaya çıkmıştı. Davaların akademik, teorik bakımdan incelenmesini değil, bu teorileri halkın anlayabileceği bir dille halkın önüne sermeyi hedef tutmuştu. Bir bakıma Resimli Ay bir magazindi; fakat halkın kültür seviyesini yükseltmeye yarayacak bir magazin.”

    edebiyat_tarihi_3
    Resimli Ay’ın 1 Şubat 1924 tarihli ilk sayısı. Kapak: Cevad Şakir
    edebiyat_tarihi_4
    Resimli Ay’ın Kasım 1925 sayısında Mustafa Kemal.

    3 renkli trikromi baskı tek­niği, ülkemizde ilk defa Resimli Ay’ın kapaklarında kullanılır. Şık kadın portrelerinin bulun­duğu kapaklarda döneminin Vogue ve American Magazine dergilerinden izler vardır ama bizim değerlerimizle harman­lanmıştır. İlk sayının İstanbul siluetli, minyatürlü, kenarla­rı altınla süslenmiş tezhipli kapağı, ressam Cevat Şakir Ka­baağaçlı imzalıdır. Cevat Şakir, bu kapakları yapmak için nasıl çalıştığını şöyle anlatacaktır: “Eski Türk minyatürlerinin renklerine daldım. Orası da bir âlemdi, bir meçhul diyar­dı. Altın ezmesini öğrenmek için Medreset-ül Hattatin’e gittim. Oradaki tezhip, yani altınlı minyatür hocası ‘morun yanına mutlak lal konacak’ diye renklerle beni kıskıvrak bağlamaya çalıştı.”

    1924-1931 arasında yayın hayatını sürdürecek renkli, resimli güncel aktüalite ve edebiyat dergisi Resimli Ay’ın kadrosunda Mehmet Rauf, İbnürrefik Ahmet Nuri, Ahmet Nuri, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Hakkı Sûha, Ercüment Ek­rem, Hıfzı Tevfik, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Mahmut Yesari, Yakup Kadri vardır.

    edebiyat_tarihi_5
    1927 Mart sayısında “Öpüşmenin eşkali” başlıklı fotoyazıda, “artist öpüşü”, “karı-koca öpüşü”, “veda öpüşü” ve diğerleri tanıtılıyor.

    Derginin Kasım 1925 ve Ağustos 1927 tarihli sayılarının kapağında Atatürk fotoğra­fı yer alır. 1925’te Resimli Yıl ismiyle bir almanak, 1927’de ise Resimli Ay Almanağı adında ikinci bir yayın çıkar. Ağustos 1925 sayısında “İnsan may­mundan mı gelmiştir, Allah tarafından mı yaratılmıştır?” başlığıyla Darwin’in fotoğrafı­nın da yer aldığı evrim konusu işlenir. Mart 1927 tarihli sayının kapağında da “Ahirete inanır mısınız” sorusu vardır. Aynı sayı içerisindeki “Öpüşmenin eşkali” başlıklı fotoyazı da ilgi çekiciydir. Okurlara “artist öpüşü”, “karıkoca öpüşü”, “veda öpüşü” gibi çeşitli öpüşme tarzları tanıtılır. Resimli Ay’ın 1927’deki İhap Hulusi çizimli Ekim sayısının kapağında ise cumhuriyetin ilk nüfus sayımı için yurttaşlar sayıma davet edilir: “Tahrir-i nüfusa yar­dım her vatandaşın borcudur.” Resimli Ay Harf Devrimi’ne de öncü olacak, okurları yeni harf­lere özendirecektir.

    Derginin yayıncılık başarısı, Resimli Ay Matbaası Türk Limi­ted Şirketi’ne öncülük eder; yeni dergilerin, kitapların, ansiklo­pedilerin lokomotifi olur.

    edebiyat_tarihi_2
    Sabiha Sertel

    RESİMLİ HAFTA / 1924-1925

    Ve Cevat Şakir Bodrum’a sürgüne gönderilir

    edebiyat_tarihi_6
    Resimli Hafta’nın 13 Nisan 1925 tarihli 35. sayısında Cevad Şakir’in yazısı.

    Serteller, cumhuriyet döneminin ilk haftalık magazin dergilerin­den biri olan gazete formatında­ki Resimli Hafta’yı 4 Eylül 1924 tarihinde yayımlamaya başlar; dergi toplam 38 sayı çıkar; hika­ye, karikatür, din, bilim, kadın konularında çok genel kapsamda içerikler sunan popüler bir haf­talık dergidir bu.

    1925’te Şeyh Said isyanının ar­dından, TBMM 4 Mart’ta Takrir-i Sükûn Kanunu’nu kabul ederek hükümete olağanüstü yetki­ler tanır. Cevad Şakir, Resimli Hafta’nın 3 Nisan 1925 tarihli 32. sayısında “Hüseyin Kenan” takma ismiyle 4 asker kaçağı­nın hazin hikayesini konu aldığı “Hapishanelerde Neler Gördüm?” yazısı ve 13 Nisan 1925 tarih­li 35. sayıda “Hapishanelerde İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler?” baş­lıklı yazı dizisi nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nce “memlekette isyan bulunduğu sırada askeri isyana teşvik edici yazı yaz­mak”tan suçlu bulunarak 3 yıl kalebentliğe, Bodrum’a gönderi­lir. Resimli Hafta, bu hadisenin ardından 23 Nisan 1925 tarihli 38. sayısıyla yayınına son verir.

    ZOR ZAMANLARDA İNATLA ÇIKAN HAFTALIK GAZETE / 1925-1929

    Resimli Ay yoksa Resimli Perşembe var

    Resimli Ay’ın kapandığı sırada Serteller, Resimli Perşembe adında tamamen siyasetdışı, aktüel, bol fotoğraflı ve resimli bir haftalık gazete çıkarmaya başlar. Re­simli Perşembe’nin ilk sayısı 28 Mayıs 1925 tarihinde çıkar; yazar kadrosunda; Abdullah Cevdet, Ahmed Rasim, Ercümend Ekrem, Kemalettin Şükrü, Nâhid Sırrı, Sâlih Münir, Münire Handan, Vâlâ Nurettin yer alır.

    edebiyat_tarihi_7
    Resimli Perşembe’nin 28 Mayıs 1925 tarihli ilk sayısı.

    Zekeriya Sertel’in Sinop’a sürgün gönderilmesiyle, Resimli Perşembe de yine Sabiha Ser­tel’in omuzlarında yükselecektir. Sabiha Sertel, o zor günleri şöyle anlatır: “Zekeriya’yı ertesi gün Sinop’a sevk ettiler. Kütüphaneye geliyorum. Resimli Ay ortağı Suudi Bey dergilerin çıkmayacağını söylüyor ve ekliyordu: ‘Mahkûm bir adam dergi çıkaramaz…’. Ze­keriya’nın yokluğundan faydala­narak dergileri kapatmak, serma­yenin üzerine konmak istiyordu… Bu konuşmadan sonra Resimli Ay imtiyazını Nebizade Hamdi Bey üzerine aldı. Resimli Ay ve Resimli Perşembe’ye ait paranın doğru­dan doğruya Sinop’a, Zekeriya Bey’e gönderilmesini rica ettim”.

    Sabiha Sertel, Resimli Perşem­be’yi ayakta tutar; 14 Mart 1929 tarihine kadar 199 sayının başmimarı olur.

    Resimli Perşembe 184. sayı­sından itibaren tamamıyla La­tin karakterlerine geçer. Zeke­riya Sertel bu durumu dergide büyük bir heyecanla okurlara şöyle duyurur: “Mecmuamız, harf inkılâbının mecmuacılıkta yapacağı inkılâba bir numune olmaya çalışmıştır. Bu nüs­hamızı karilerimizin dikkatle tetkik etmelerini rica ederiz. Bütün münderecâtımız o sû­retle tasnif ve tertip edilmiştir ki Resimli Perşembe’ye büsbü­tün yeni bir şekil vermiştir.”

    RESİMLİ AY’IN KAPANMASI ÜZERİNE SEVİMLİ AY / 1925

    Önce resimliydi ama sonra ‘Sevim’li oldu

    edebiyat_tarihi_8
    Sevimli Ay’ın 1926
    tarihli ilk sayısı.

    Takrir-i Sükûn Kanunu çıktıktan sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla İstanbul’da ve Anadolu’da ya­yımlanan birçok gazete kapatılır. Bundan Resimli Ay da nasibini alacaktır. Derginin kapatılması noktasında literatüre (ve wiki­pedia’ya) hatalı olarak girilmiş ve kullanılmaya devam edilen bir bilgiyi düzeltelim: Resimli Ay’ın 1925’te Cevat Şakir Kabaa­ğaçlı’nın “Asker Kaçakları Nasıl Asılır?” başlıklı yazısından dolayı kapatıldığı ve Zekeriya Sertel’in bundan dolayı Sinop’a sürgün edildiği bilgisi doğru değildir. Resimli Ay dergisi hakkında, 1925 Nisan tarihli 3. sayıda çıkan Safaeddin Rıza imzalı “Mekteb mi, Kışla mı?” yazısı dolayısıyla İstiklal Mahkemesi’nce dava açılır ve Zekeriya Sertel bu yazı dolayısıyla sürgüne gönderilir.

    Kapatılan derginin ve matbaa­nın yayın hayatına devam etmesi için, isimler “Sevimli Ay” olarak değiştirilir. Sevim, Sertel’lerin 1917’de doğan ilk çocuklarının da adıdır. Zekeriya Sertel’in sürgün­den dönmesiyle birlikte, Sevimli Ay dergisi (ve matbaası) tekrar Resimli Ay ismiyle yayınına devam eder.

    edebiyat_tarihi_9

    ‘ON KURUŞA BİR KİTAP’ SERİSİ / 1926-1927

    10 kuruşa 1001 Gece Masalları

    1926’da Resimli Ay Matbaa­sı’nda “On Kuruşa Bir Kitap” adı altında, fiyatı ucuz ama içeriği kıymetli cep kitapları serisi yayımlanmaya başlar. Sloganı “Beherinin fiyatı 10 kuruştur, her yerde satılır”­dır.

    edebiyat_tarihi_10
    Bin Bir Gece Masalları fasiküllerinin kapakları.

    İlki 1926’da yayımlanan bu kitaplar, dinî, öğretici, ahlaki ve gündelik bilgilerin yanısıra, Robinson Crusoe, Vatansız Adam, Aya Seyahat ve Cüceler Memleketinde gibi klasikleri de sunan bir seridir. Bu seride, fasiküller halin­de yayımlanan Bin Bir Gece Masalları müstesna bir yere sahip olur. Hem kapakları hem içsayfa çizimleriyle 62 sayfalık formatta sunulan bu kitapçıklar büyük ilgi görür. Doğu mistisizminin hari­ka siyah-beyaz çizimlerle çocuklara ve gençlere ilgi çekici şekilde yansıtılması, okuma-yazma öğreniminde büyük fayda sağlar. 1926-1927 arasında yayımlanan “On Kuruşa Bir Kitap” serisinde 25 kitapçık yer alır.

    ÇOCUK ANSİKLOPEDİSİ / 1927-1928

    İlk Türkçe çocuk ansiklopedisi

    edebiyat_tarihi_12
    Çocuk Ansiklopedisi’nin
    İhap Hulusi imzalı kapağı.

    Türkçe ilk çocuk ansiklopedi­sini yayımlayan yine Resimli Ay ekibi oldu. İhap Hulusi’nin yaptığı nefis renkli kapakları, içsayfa çizimleri ve fotoğraf­larıyla, 1927-1928 arasında 4 cilt olarak yayımlanan Çocuk Ansiklopedisi; Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve Faik Sabri Duran tarafından hazırla­nıyordu. Toplam 1518 say­falık ansiklopedi, o tarihe kadar ülkemizde çocuklar için hazırlanmış ilk ansik­lopediydi. Ansiklopedinin 4. cildinde meşhur Alice Harikalar Diyarında, üç bölüm hâlinde ve kısaltıla­rak “Alis Tuhaflıklar Memleketinde” ismiyle ilk defa tercüme edilmiş, çocuklara sunulmuştu.

    HİMAYE-İ ETFAL CEMİYETİ ÇOCUK KÜLLİYATI / 1927

    İsviçre’den Heidi geldi

    edebiyat_tarihi_11
    Türkçede ilk defa yayımlanan Heidi’nin kapağı.

    Sabiha Sertel çocuklara ve gençlere çok önem veriyordu. Onların ufkunu açacak ve Batı’daki yaşıt­larıyla aralarındaki farkı kapatacak bir literatür sunmayı kendisine misyon edinmişti. Çocuk Esirgeme Kurumu’yla işbirliği yapa­rak ve çevirilerini Zekeriya Sertel’le birlikte üstle­nerek bastığı 10 kitaplık “Himaye-i Etfal Cemiyeti Çocuk Külliyatı” serisi, bu girişimin en somut örneğidir. Bu külliyatla beraber, İs­viçreli yazar Johanna Spyri’nin meşhur Heidi ve Keçi Çobanı kitapları ilk defa Türk­çeye tercüme edilir.

    1927-1928 arasında Re­simli Ay Yayınları tarafından bu seride, sert kapağa renkli çizimlerle yayımlanan 10 kitap şunlardır: “1. Evde Mekteb: An­nelerle Hasbihal 2. Evde Mek­teb: Çocuklara Masal 3. Evde Mekteb: Oyuncaklar 4. Sara 5. Haydi (Heidi) 6. Keçi Çobanı 7. Ali’nin Düğmesi 8. Bir Yarama­zın Hikâyesi 9. Peri Masalları 10. Hollandalı İkizler.  

    edebiyat_tarihi_13
    Resimli Hikaye’nin 1 Eylül 1927 tarihli ilk sayısının kapağı.

    RESİMLİ HİKAYE / 1927-1930

    İlk Türkçe hikaye dergisi

    Resimli Ay Yayınları ta­rafından gerçekleştirilen diğer bir “ilk” de, hikaye mecmuasıydı. İlk sayısı 1 Eylül 1927’de basılan Re­simli Hikaye 1927-28 ara­sında 14 sayı, 1930’da ise 8 sayı olarak, iki dönemde toplam 22 sayı çıktı. Der­ginin ilk döneminde yazar kadrosunda Yakup Kadri, Mehmet Rauf, Ercüment Ekrem, Mahmut Yesari, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Osman Cemal, İbnürrefik Ahmet Nuri isimleri vardı: ikinci dönemde ise Nâzım Hikmet’in katılımıyla dergi­nin yazar kadrosuna 4 önemli isim daha girecekti: Suat Derviş, Vâlâ Nurettin, Sadri Ertem, Sabahattin Ali.

    RESİMLİ AY KAPANIYOR / OCAK 1931

    Ne sermaye denen ejder, ne de daha kuvvetlileri bizi durduramaz!

    Resimli Ay’ın yayın hayatı, Sabiha Sertel’e göre iki döneme ayrılır. Derginin 1924- 1928 arasında yayımla­nan eski harfli Türkçe sayılarında, demokrasi­yi kurmak ve toplumsal problemleri ele almak ön plandadır; 1928’den itibaren ise Nâzım Hik­met, Sabahattin Ali, Suat Derviş, Sadri Ertem, Nail Vahdeti Çakırhan gibi sosyalist politik ideal­leri savunan kalemler ağır basar. Hoş-güzel kadın kapaklarının yerini, emekçi kadınları ve emek mücadelesinin sembollerini gösteren kapaklar alır.

    edebiyat_tarihi_14
    Resimli Ay’ın 1 Ocak 1931 tarihli 9 numaralı sayısı (solda). Derginin 15 Ocak 1931 tarihli 10 numaralı son sayısı.

    1928’den itibaren başlayan bu ikinci döne­min ikinci yılında Nâzım Hikmet’in “Putları Yıkıyoruz” başlığıyla Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan ya­zıları Sağ-Sol kavgasının fitilini ateşler. Sabiha Sertel’in 1929’da Resimli Ay’ın 10. sayısında ya­yımladığı “Savulun Geliyorum” başlıklı yazısı ise “Türklüğü tahkir (aşağılama) mahiyetinde” görülür. Sabiha Sertel, mecmu­anın sorumlu müdürü Behçet Bey’le birlikte mahkemeye sevkedilerek, neşriyat yüzünden hakkında dava açılan ilk Türk kadın gazeteci olur.

    edebiyat_tarihi_15

    Resimli Ay’ın ikinci dönemi Mart 1929’da başlar; Ocak 1931’e kadar 21 sayı yayımlanır. 1931’in Ocak ayında 15 gün arayla çıkan 9 ve 10 numaralı son iki sayısı; kütüphanelerde yer almayan, tezlerde, araştırmalarda değini­lemeyen, şimdiye kadar kapağı ve içeriği yayımlanmamış iki nadir sayıdır. Bu son iki sayı, Resimli Ay’ın kapanışı ve veda edişinin asıl nedenini de açıkça gözönüne seren önemli belge­lerdir.

    Sabiha Sertel, Roman Gibi’de, Babıâli’de küçük bir odada bu son iki sayıyı nasıl çıkardığı­nı yazmıştır. Bu sayılar diğer Resimli Ay’lara nazaran daha bü­yük formatta, ucuzca bir saman kağıdına, Marifet Matbaası’nda ve 24’er sayfa olarak basılmıştır.

    Resimli Ay’ın 1 Ocak 1931 tarihli 9 numaralı sayısının baş­yazısı, Sabiha Sertel imzalı “Re­simli Ay’ın Hikâyesi”dir. Sabiha Sertel, Resimli Ay Türk Limited Şirketi’nin diğer ortaklarıyla ya­şadıkları fikir problemini, diğer ortakların yazıları ve yazarları tasvip etmeyişini açıkça gözler önüne serer.

    Sabiha Sertel’in yazının sonundaki cümleleri, dergiye bir veda niteliğindedir: “Şimdi, kü­çük ve mütevazı odasında yine parasız ve yalnız çıkıyor. Resimli Ay yedi senelik mücadele ha­yatında, mahkemeden mahke­meye gitti, iki defa sermayenin tokadını yedi. Ne çıkar? Azimle yola çıkanları, sermaye denen ejder değil, ondan daha kuvvet­lileri de korkutamaz ve durdu­ramaz.” 15 Ocak 1931 tarihli 10. ve son sayının başyazısı Sabiha Sertel’in “İrticaın Sebepleri” ya­zısıdır. 15 Ocak 1931 tarihli bu 10. sayıyla, 1924’te başlayan uzun ve benzersiz Resimli Ay serüveni sona erer.

  • Deyimler dilin zenginliğidir: Değişmez, değiştirilemez…

    Deyimler dilin zenginliğidir: Değişmez, değiştirilemez…

    Sözcükleri eksiltilemeyen, arttırılamayan ve yerleri değiştirilemeyen, biçim ve anlam olarak kalıplaşmış dil birliklerine deyim diyoruz. Bunlar “oldukları gibi” kullanılmalıdır; aksi takdirde anlatım bozukluğu olur. “Ekmeğine yağ sürmek” yerine “kazancına ekmek sürmek” veya “üzerine tuz-biber ekti” yerine “, üzerine tuz şeker ekti” denemez.

    Yıllar önce bir magazin programında ünlü bir mankenin kıyafeti hak­kında şöyle bir yorum yapılmış­tı: “Ayakkabıyla uyumu yakala­yayım derken evdeki bulgurdan olmuş.” Deyimin doğrusu, bilindiği gibi şöyledir: “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgur­dan olmuş.” Yine bir televizyon kanalının gündüz kuşağında, sunucudan şu deyim değişikli­ğini işitmiştik: “İstisnayı kaide bozmaz, derler.” Denilen, yine bilindiği gibi “istisnalar kaideyi bozmaz”dır.

    Deyimler, sözcükleri ek­siltilemeyen, artırılamayan ve yerleri değiştirilemeyen, hem biçim hem anlam olarak kalıplaşmış dil birlikleri olarak tanımlanır. Deyimlerde en az iki sözcük olur ve kendi temel anlamlarını kaybederek yeni ve soyut bir kavramı karşılarlar. Yani, deyimi meydana getiren sözcükler, asıl anlamlarına bir şekilde bağlı olmakla birlikte, o anlamları bütünüyle taşımazlar. Halk, anlam karşılığını bulama­dığı soyut kavramları deyimler yoluyla dile dökmüştür. De­yim bir tür somutlaştırmadır. Deyimler önce kanaat önder­leri ya da sözü dinlenen kişiler tarafından icat edilir. Beğenilip yaygınlaştıktan sonra halkın ortak sesine dönüşür. Davranış, duygu ya da durumu yansıtır. Deyimleri hiç değiştirmeden başka bir dile tercüme etmek mümkün değildir. Örneğin dili­mizdeki “tarih atmak (koymak), tarih düşürmek, tarihe geçmek, tarihe karışmak” deyimlerini, sözcük sözcük başka bir dile çeviremeyiz.

    Deyimi oluşturan sözcükler kendi anlamlarından uzaklaştı­ğı için, o deyimi bilmeyen kişiler, sözcüklerden yola çıkarak deyi­min asıl anlamını kavrayamaz. Radyo ve televizyonlarda bazı spiker ve sunucuların deyimleri sık sık bozduklarını veya de­yimleşmiş birleşik fiilleri yanlış kullandıklarını gözlemliyoruz. Bu kişiler öğrenim süreçle­rinde ve daha sonra, herhangi bir deyimin gerçek yapısını ve nerelerde kullanılabileceğini kavramamıştır. Oysa deyimler “oldukları gibi” kullanılmalıdır; aksi takdirde anlatım bozukluğu ortaya çıkar. Örneğin, “ekmeği­ne yağ sürmek” gibi bir deyim, “kazancına ekmek sürmek” biçi­mine dönüştürülebilmiştir. Yine bir başka spiker, “bu son olay, üzerine tuz-biber ekti” diyeceği yerde, “bu son olay, üzerine tuz şeker ekti” diyebilmiştir!

    Türkçe, deyimler bakımından zengin bir dildir. Öte yandan edebiyatta deyimlerin yapısı bilinçli olarak da bozulmuş­tur. İkinci Yeni şairleri, şiirin kendilerine verdiği yaratıcılık hakkı ve dili eğip bükebilme özgürlüğü ile şaşırtıcı sıfat ve isim tamlamaları geliştirmiş, yeni sözcükler türetmiş ve deyimlerin biçimsel yapıları­nı bozarak bunları bilinenden farklı kullanmıştır. Bu “deyim bozumu”nun özgün bir örne­ğine, Cemal Süreya’nın Sevda Sözleri kitabında yer alan “Şiir” adlı şiirinde rastlarız:

    “Güzinciğim ufak bir kadın bir öpüşlük canı var.

    Şişeler de orda çuvalın üstünde

    Elimle koymuş gibi biliyorum”.

    TV kanallarında “deyim bozma”

    Beş aşağı beş yukarı. (Y) / Üç aşağı beş yukarı. (D)

    Şahsına münhasır bir kişisin. (Y) / Nevi şahsına münhasır bir kişisin. (D)

    Bu ne biçim perhiz bu ne biçim turşu. (Y) / Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. (D)

    Çarşamba’nın gelişi bir gün önceden belli gibiydi. (Y) / Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belliydi. (D)

    Yarın bakalım, gün ola hayrola. (Y) / Yarın bakalım, sabah ola hayrola. (D)

    Kerevizin sapı, üzümün çöpü demeyin. (Y) / Armudun sapı, üzümün çöpü demeyin. (D)

    Önüne gelen geçen şarkı söylüyor. (Y) / Önüne gelen şarkı söylüyor. (D)