Kategori: Edebiyat Tarihi

  • İfadelerin izinde yolculuk: ‘Eski Zelanda’dan Atatürk’e

    İfadelerin izinde yolculuk: ‘Eski Zelanda’dan Atatürk’e

    Kayıp kıta Zelandiya’nın haritası kamuoyuyla paylaşıldı. Kabil eğer Habil’i öldürmeseydi, Habil Kabil’i öldürecek miydi? Faik Bey ile Ayşe Hanım’ın oğlu Zia Bey Koubanine kimdi? Hubert Reeves televizyonda neden “yıldızlar bizden sözediyor” demişti? Ve Atatürk “beni unutmayınız” değil, “beni hatırlayınız” demeyi yeğlemişti.

    Yorgo’nun meyhanesinin tavanına, ölümünün ardından Orhan Veli’nin her geldiğinde oturduğu iskemleyi astığı rivayet mi gerçek mi, doğrulayamıyorum. Taner Ay, dörtdörtlük bir denemesinde Yorgo’nun ölümünden sonra iskemlenin tavandan indirilip sırra kadem bastığını yazdı.

    Kulağıdelik Sokağı’nın da, Karacehennem İbrahim Sokağı’nın da adları değiştirilmiş.
    Kulağı Delik geçmişte Fâik Sabri’nin takma ismiymiş. Karacehennem lakabı İbrahim Ağa’ya Yeniçeri Ocağı’nı söndürdüğü için yakıştırılmış. İstanbul’un sokak isimleriyle oynayan “küçük” yetkililerin isimleri çıkmaz sokaklara bile verilmemeli.

    “Kıl pranga” tam nereden çıkagelmiş? Ben Orhan Veli’den (“Kıl pranga, kızıl çengi”) ve Behçet Necatigil’den (“kılpranga köprüler” ya da bir denemesinde kullandığı “kılpranga süzgeçler”) tanıyorum, nasıl tanımaksa.
    Başka?

    Claude Lanzmann oğlunun genç yaşta ölümü üzerine “ölümlü birini dünyaya getirdiğimi biliyordum” demişti.
    Anaksagoras’a rastladım (Suad Baydur’dan aktarıyorum): “Ölümlü birini dünyaya getirdiğimi biliyorum” (oğlunun ölümü nedeniyle söylenmiş söz).
    Tuhaf çakışma mı? Doğal çakışma mı?
    Lanzmann savaş sonrası Tübingen’de, Deleuze ve Tournier ile sınıf arkadaşıydı; felsefe öğrenimi görmüştü -oradan yeretmiş olabilir Sokrates öncesi filozofunun cümlesi.

    kagituzerinde-1

    Yves Bonnefoy öldüğünde 93 yaşındaydı.
    Poussin üzerine bir kitap yazma hazırlığı içindeydi.

    “Cumhurbaşkanı olur muydunuz?” sorusuna Paul Simon “buna vaktim yok” yanıtını vermiş.

    Kayıp kıta Zelandiya’nın haritası kamuoyuyla paylaşıldı. Gömülmüş, Avrupa’nın yarısı büyüklüğünde bir ada. Bir vakitler batmış. Coğrafyası belirleniyor usul usul. Tarihi olmamış mıydı?
    Hâlâ bir muamma kütlesi olarak duruyor derin suların dibinde. Dev bir deprem sonrasında mı -Atlantis için varsayıldığı gibi- okyanus onu yutmuştu? Bir gün, sözgelimi Avrupa kıtasının başına aynısının gelmeyeceği kesin mi?

    “İnsan yıldız tozudur” diyen astrofizikçi Hubert Reeves geçen yıl Ekim’de öldüğünde 91 yaşındaydı. Evrenin gizlerinden en somut ifadelerle “sözetmeyi” başaran, birçok temel soruya “bilmiyorum” yanıtını veren derin, hoş, örnek kişiydi. Bir anım var onunla bağlantılı: Saint- Germain bulvarında yürüyordum, karşıdan geldiğini gördüm, yaklaşınca gülümsedim ve karşılığını aldım: ‘Tanışmıyoruz ama tanıyorum’a zarif bir karşılıktı onunkisi. Bir gün tozlarımız biribirine karışacaktır. Televizyonda “yıldızlar bizden sözediyor” demişti. Son yıllarında bahçesine sekoyalar dikiyormuş.

    kagituzerinde-2
    Zia Bey Koubanine 1924’teki ölümünün ardından Fribourg’daki Saint- Léonard mezarlığına gömüldü (üstte). Atatürk’ün cumhuriyetin 10. yılı kutlamaları için hazırladığı nutkunun taslak metni. Daha sonra “Beni hatırlayınız” cümlesini metinden çıkarmıştı.

    İsviçreli bir araştırmacı, Dr. Patrick Minder, Fribourg’daki bir mezarın fotoğrafı eşliğinde izler arıyor: Zia Bey Koubanine kimdi; neden burada gömülüydü? İsviçre arşivlerinden epey bilgi devşirmiş “jöntürk” olabileceğini (?) var saydığı zatın yaşamına ilişkin: Faik Bey ile Ayşe Hanım’ın oğlu; İngiliz Ada Drummond’la kısa süren bir evlilik. Cenevre’de ölmüş. Yerli kaynaklardan, başvurduğum tarihçilerimizden kırıntı bilgi devşiremiyorum. Hayatıma rastlantıyla giren bir hayalet figür daha.

    kagituzerinde-3

    Kabil eğer Habil’i öldürmeseydi, belki de Habil Kabil’i öldürürdü. Âdem keşke çocuk sahibi olmayı kabul etmeseymiş.
    Seth’e gelince… Üçüncü oğula bizim buralarda Şit deniyor -bull shit! Sulbünde Nuh da varmış; olmasaydı Dünya daha huzurlu bir gezegene dönüşecekti.

    Tevrat’ın “Sayılar” bölümünde (13, 32) İsrail’den “sakinlerini hırpalayan ülke” olarak sözediliyor; Kitab-ı Mukaddes’in eski güzelim çeviri versiyonunda daha sert bir ifade var: “Ahalisini yiyen bir memleket”. Bugün eklenebilir: Bir tek kendi ahalisini mi?
    Emmanuel Levinas’ın 1960’lı yıllarda Paris’te yaptığı Talmud okumalarından birinde çok önemli yorumları yer alıyor, bis: Bugün onları kaç kişi anımsıyordur?

    Ağrı’ya bağlı bir kasabada “Tutunamayanlar kafe-kitabevi” açılmış. O bir şey mi? 4-5 sene önce bu isimli bir televizyon dizisi yayına girmişti.
    Rahat bırakırlar mı…

    kagituzerinde-4

    Musil, büyük olasılıkla Goethe’nin etkisiyle, hem Endülüs üzerinden hem İmrulkays ve Yedi Askı ekseninde Arap kültürüne sokulma okumalarına değiniyor günlüğünde -büyüteç tutarak bakılmalı.

    Jünger’den: Köln’de peynirli sandviçe “yarım horoz” deniyormuş.

    Platon’un mezarının “yeri” bulunmuş. Son kazılardan birinde, bir bölümü kurtarılabilen bir papirüste, filozofun Atina’daki Museion tapınağının komşusu bahçeye gömüldüğü bilgisine rastlanmış. Sokrates’in mezarı bulunsa, o noktaya gitmek için yol heybemi ve içi kırmızı şarap dolu mataramı hazırlardım. Platon için kılımı kıpırdatamam.

    “Beni unutmayınız” dememiş Mustafa Kemal Atatürk, arabesk dilek olurdu bu; fark derin ve yakıcı, “beni hatırlayınız” demeyi yeğlemiş.
    Anlamayan nesle aşina değilim.

  • Mustafa Suphi ve yoldaşları Ankara ve Bolşeviklere karşı

    Mustafa Suphi ve yoldaşları Ankara ve Bolşeviklere karşı

    28-29 Ocak 1921’de Trabzon limanında (veya hemen yola çıktıktan sonra) öldürülen Mustafa Suphi ve yanındakiler önce Ankara’ya gitmek istemiş; ancak Meclis’in bunu reddetmesi üzerine Bakü’ye dönmek zorunda kalmıştı. Millî Mücadele sürecinde yaşanan bu trajik hadiseyle ilgili yeni belgeler, o dönemde Türkiye-Sovyetler arasındaki “mutabakatı” da kanıtlıyor.

    Mustafa Suphi, vali Mevlevîzade Saadetlû Ali Rıza Efendi ve Memnune Hanım’ın oğlu olarak 4 Mayıs 1883’te Giresun’da doğdu. İlk öğrenimini Kudüs ve Şam’da, orta öğrenimini Erzurum’da tamamladı. İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Ardından Paris’te L’École Libre des Sciences Politiques’te siyasal bilgiler ala­nında eğitim görerek, buradan da 30 Haziran 1910’da mezun oldu.

    Suphi’nin Paris’teki ilk gençlik dönemi, onun İttihatçılara yakın ve Türkçülük etkisinde olduğu yıllardı. Tanin gazetesi için Paris’te muhabirlik yapıyordu. Paris Emniyet Müdürlüğü’nün 29 Haziran 1910 tarihli istihbarat ra­porunda, “hükümetçi ve Osmanlı Talebe Birliği’nin başkanı” olarak anılıyordu: “Osmanlı Talebe Birliği’ni 43 Ecoles sokağında oturan ve Tanin adlı hükûmetçi gazetenin muhabirliğini yapan Mustafa Suphi adında bir kişi yönetmektedir.”

    Mustafa Suphi, Paris’ten İstanbul’a döndükten sonra Tanin, Servet-i Fünun ve Hak gazetelerinde yazdı. Darülmuallimin-i Aliye ve Mekteb-i Sultani’de hukuk ve iktisat hocalığı yaptı. 1911’de Fransız sosyolog Célestin Bouglé’nin (1870-1940) 1907’de yazdığı “Qu’est-ce que la socio­logie?” (Sosyoloji Nedir?) kitabını tercüme ederek İlm-i İctimaî Nedir? ismiyle Türkçeye kazan­dırdı. Kitabın girişindeki “İfade” başlıklı önsözünü şu cümlelerle bitirdi: “Memleketimizde her şeyin iyi ve doğru bilinmesi arzu ve tehalükleriyle vücuda gelmiş olan bu sahifelerin efkâr-ı umumiyeyi tenvire hizmet edeceğinden ümitvarım.”

    Mustafa Suphi
    İyi eğitimli bir Osmanlı aydını olan Mustafa Suphi sürgündeyken gittiği Rusya’da komünist partisine katıldı, daha sonra Türkiye Komünist Partisi’ni kurdu.

    1911’in ardından ise Mustafa Suphi, İttihat ve Terakki’ye karşı ömrü boyunca sürecek bir muhalefete girişti. Suphi, Yusuf Akçura ve Ferit Tek’in kurduğu İttihat ve Terakki karşıtı Türkçü Millî Meşrutiyet Fırkası’na katıldı ve partinin yayın organı İfham’da hem sorumlu müdürlük hem yazarlık yaptı. 1912’de Vazife-i Temdin (Uygarlaştırma Görevi) adlı kitabını yazdı. Suphi, sömür­ge karşıtı görüşlerini kitapta şu şekilde ifade ettti: “İngiltere şu anda eğer az bir zaman için bile olsa ürettiği mallarını satacak yer bulamazsa demirler altında ezilir, iplik yumakları içinde boğulur… Sonra bu ticaretten sağladığı büyük altın yığınlarını hazinelerde saklamak, asrın geldiği bu noktada uygun bir usul değildir. Onları da kullanmak, onları da ticari sirkülasyona sokmak zorundadır. Bu suretle yalnız mal değil, para ticareti için yeni yerler bulmaya, yeni sömürge topraklarına ihtiyaç duyacaktır…”

    Mahmud Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913 günü Beyazıt Meydanı’nda makam otomobi­linin içindeyken uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmesinin ardından, Mustafa Suphi diğer birçok muhalifle birlikte Sinop’a sürgün edildi.

    1914’te İstanbul’da yayım­lanan Nevsâl-i Millî yıllığında Mustafa Suphi’nin resmi ve biyografisi de yer aldı. Yıllıkta “Türklüğün İstikametleri” başlıklı makalesi yayımlandı. Sinop’ta sürgün hayatı yaşayan Mustafa Suphi, arkadaşlarıyla birlikte küçük bir tekneyle 1914 Mayıs’ında Sivastopol’a kaçak geçiş yaptı. Burada Kırım Türkleri tarafından büyük bir sevgiyle karşılandı. Suphi, 1914 Temmuz’unda Kırım’dan ayrılarak Bakü’ye geçti. Uğradığı kentlerde gazetelerin de haber ve röportaj konusu oldu, büyük bir ilgiyle karşılandı. Mustafa Suphi, Batum’dan sonra rotasını Bakü’ye doğru çizdi. 29 Ekim 1914’te Osmanlı-Rus Savaşı’nın başlamasıyla Çarlık hükümeti Türk esirlerin Rusya’nın iç bölgelerine sürülmesi ve bütün Türk vatandaşlarının tutuk­lanması kararını aldı. Mustafa Suphi de Batum’da yakalanarak, Moskova’nın güneyindeki Kaluga’ya gönderildi.

    Kaluga’daki Türk savaş esirleri Moskova-Kiev demiryolu hattının yeniden yapılmasında, çiftliklerde ve diğer işlerde ça­lıştırıldı. 1915’te burada 2 binden fazla Türk vardı. Suphi, Kaluga’da ki esir hayatında Türk amele ve köylü esirlere büyük bir gayretle iktisat, hukuk ve Fransızca dersleri verdi.

    9 Eylül 1915’te Kaluga Valisi, Türk vatandaşları ve esirlerinin Ural’a gönderilmesi hakkında Petersburg’dan aldığı emirle, Türk esirlerinin sevkine başladı; Mustafa Suphi de bunlar ara­sındaydı. Ural’da fabrikalarda çalışmaya başlarken bolşe­viklerle yakınen tanışması da burada oldu. 1915’te Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne katıldı. 1917 Ekim Devrimi’ne burada hazırlandı; devrimi burada kutladı ve benimsedi.

    Mustafa Suphi 1918’in Şubat sonu Moskova’ya geldi. Burada Rusya Komünist Fırkası’yla ve Tatar-Başkırt devrimcilerle ta­nıştı. Onlarla birlikte Yeni Dünya adında Türk komünist gazetesini çıkarmaya başladı.

    Yavuz Aslan, 1997’de ya­yımladığı “Türkiye Komünist Fırkası’nın Kuruluşu ve Mustafa Suphi” adlı detaylı çalışmasında Yeni Dünya gazetesinin serüveni­ni şöyle anlatıyor:

    edebiyat-2
    Tatar Dil Konferansı’nda Mustafa Suphi önden ikinci sırada sağdan dördüncü. Yanındaki ise eşi Maria.

    Yeni Dünya gazetesinin ilk sayısı 27 Nisan 1918’de çıktı. Gazetenin başında ’Moskova’da Merkez Müslüman Sosyalistler Komitesi’nin Naşir-i Efkarı’ olduğu yazılı idi. Arap harfleriyle Türkçe olarak haftada 1 defa yayımlanacaktı. Sağ tarafında Arap harfleriyle Yeni Dünya, sol tarafında ise Rusça olarak Noviy Mir (Yeni Dünya) yazıl­makta idi. Gazetenin fiyatı 30 kapekti. Adresi ise Moskova, Kremlevskaya Naberajnaya, Dom No: 9 idi. Türkiye Komünist Teşkilatı (TKT) 1919 başlarında Kırım’a gidince, Yeni Dünya gazetesi de Kırım’a nakledilerek, burada yayınına devam etmiştir. Kırım’da Yeni Dünya’nın 13 sayı çıktığı anlaşılmaktadır. Daha sonra Kınm’da şartlar Bolşevikler aleyhine gelişince tekrar Moskova’ya dönülmüş ve bir müddet sonra da TKT, Türkistan’a gönderilmiştir. TKT’nin Taşkent’te de Yeni Dünya gazetesini çıkarmaya devam et­tiği görülmektedir. Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesinden sonra teşkilat, Türkiye’ye yakın olmak için 27 Mayıs 1920’de Bakü’ye taşınmıştır. Ve bu tarihten bir müddet sonra (20 Haziran 1920) Yeni Dünya gazetesi Bakü’de yayınına yeniden başlamıştır. Bakü’ye gelinceye kadar gazetenin 48 sayı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Gazete Bakü’de yayına başlarken “l (49) numero” diye çıkacaktır.”

    Mustafa Suphi, 27 Mayıs 1920 tarihinde Bakü’ye geldi. Yeni Dünya gazetesini 20 Haziran 1920’de burada çıkarmaya başla­dı. Bakü’deki İttihatçılardan olu­şan komünist kadroyu tamamen değiştirdi. 1 Eylül 1920’de yapılan Doğu Halklarının 1. Kongresi’ne Türk komünistlerini temsilen kendisi katıldı. Kongrenin açılış konuşmasını ise Azeri lider Neriman Nerimanov yaptı. Bu kongreden 10 gün sonra ise Türkiye Komünist Teşkilatlarının 1. Kongresi gerçekleşecekti.

    10-16 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakü’de, 15 bölgeden gelen 75 delegenin katılımı ile tüm komünist teşkilatlar tek çatı altında birleştirilerek Türkiye Komünist Partisi (TKP) kuruldu. O gün Bakü’de çekilen sembol fotoğrafta TKP kurucuları yanyanaydı: Reis Mustafa Suphi (Merkez Komitesi Başkanı), Kâtib-i Umumî Ethem Nejat (Merkez Komitesi Genel Sekreteri) ve merkez komitesi üyesi Kayserili İsmail Hakkı. Partinin ilk yönetim kurulu ise şu 7 kişiden oluştu: 1. Mustafa Suphi, 2. Mehmet Emin, 3. Nazmi, 4. Hilmioğlu Hakkı, 5. İsmail Hakkı, 6. Ethem Nejat, 7. Süleyman Nuri.

    Mustafa Suphi ve arkadaşla­rının en büyük isteği Rusya’daki Ekim Devrimi’ni, Bolşevizm deneyimini ve başarısını Türkiye’de de hayata geçirmekti; bir işçi-köylü aydınlanma devrimi”ni Türkiye’de de gerçek kılmaktı. O tarihte yeni kurulan Ankara Hükümeti’nin Moskova Büyükelçisi olarak atanan Ali Fuat Cebesoy, Mustafa Suphi ile görüştüğünde onun hakkındaki görüşlerini şöyle dile getirecekti: “’Mustafa Suphi’yi şöhret ve ihti­ras peşinde koşan, zeki-kurnaz ve azim sahibi bir şahsiyet gibi görmüştüm. Rusya’daki Bolşevik liderlerinin muvaffakiyetlerini yakından tedkik fırsatını bulan bu zatın, bir gün gelip Türkiye’nin Lenin’i veyahut Stalin’i olması ihtimalini hatırından geçirdiği muhakkaktı. Komünizme inanı­yor, fikir ve prensiplerini kendi siyasetine bir vasıta yapmak istiyordu. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının harici düşmana karşı mesaisini tasvip ediyor ve bundan müstağni kalamıyordu. Hariçteki İttihatçıların memle­kete girmemelerini ve dahilde İttihat ve Terakki Fırkası’nın her ne suretle olursa olsun ihya edilmemesi hakkındaki Mustafa Kemal Paşa’nın noktayı nazarına tamamiyle iştirak ediyordu. Belki de daha ileri giderek ya Mustafa Kemal Paşa ile veyahut arkadaşları ile komünizmin tat­bikine başlamayı bile hatırından geçiriyordu. Mustafa Suphi her ihtilalci ve inkılapçı gibi, sakin, kurnaz ve kuvvetli bir şahsiyet gibi görünmeye çalışıyordu.”

    edebiyat-3
    Birinci Rusya Müslüman Komünistler Kongresi’nde Mustafa Suphi arkada, sağdan sırada, Kasım 1918.

    Mustafa Suphi bu sırada bir taraftan TKP’nin kuruluş çalışmalarını sürdürürken bir taraftan da Karl Marx’ın yazdığı Komünist Manifesto’yu ilk defa Türkçeye çeviriyordu. Bu yayım­lanamayan çevirinin Mustafa Suphi’nin dilinden ilk satırları şöyleydi: “Bir hayalet, komünizm hayaleti Avrupa’yı büyülemiştir. İhtiyar Avrupa’nın bütün iktidar makamları, Papa ve Çar, Metternich ve Guizot, Fransız radikalleri, Almanya polisleri, bu hayaleti kuşatıp sıkıştırmak için bir mukaddes Ehl-i Salip (Haçlı) tertibiyle ittihat ettiler…”

    Mustafa Suphi ve arkadaşları Türkiye’ye dönmek istiyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın, Bakü’deki TKP Kongresi’ni tanıyarak 13 Eylül 1920 tarihinde kongreye gönderdiği mektup; Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Türkiye’ye dönme isteklerine dair uyarılar taşıyordu. Mustafa Kemal Paşa mektupta; Türkiye’de tek siyasi mercinin Ankara’daki Büyük Millet Meclisi olduğunu ve Azerbaycan’da iletişim kuru­lacak adresin Memduh Şevket Esendal olduğunu kaydetmiş şöyle yazmıştı:

    “Bakü’da Türkiye İştirakyun Komitesi Hey’et-i Merkeziye Reisi Mustafa Suphi Bey ve Azadan Mehmet Emin Yoldaşlara. Süleyman Sami yoldaş vedaatiyle gönderdiğiniz 15 Haziran 1920 tarihli mektubunuzu aldım. Milletimiz kendisini hiçbir suretle temsil etmeyen İstanbul Hükümeti’nin kabul eylediği şeraiti sulhiyeyi reddetmiştir. Ekseriyeti azimesi rençber ve köylüden müteşekkil olan milletimiz, Garbın emperyalizm ve kapitalizm mahkumiyetinden kendini kurtarabilmek için bunlara karşı müttehid olarak mücadele ve mübarezeye karar vermiştir ve bu kararını tatbik etmektedir. Türkiye İştirakiyun Teşkilatı’nın da aynı kanaat ve gaye ile çalışmakta olmasını büyük bir memnuniyetle telakki ettik. Milletimiz Ankara’da vücuda getirdiği Büyük Millet Meclisi ile mukadderatına bizzat ve istiklali tam dairesinde vaziyet etmiştir, işbu halk hükümetini vücuda getiren teş­kilâtlarımızın köyden itibaren nahiye, kaza, liva ve vilâyet mer­kezlerine kadar her yerde halk tarafından intihap olunmuş birer hey’et-i idaresi vardır ve bu teşkilât Büyük Millet Meclisi Riyasetine merbuttur. İşbu teşkilât mü­tarekeyi müteakip Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti namı altında vücuda getirilmiş bir teşkilâttır. Bugünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti işbu teşkilâttan doğmuştur ve binaenaleyh Sovyet teşkilât-ı idariyesiden farksızdır. İçtimai inkılâp dahi safahat-ı lazimesini geçirmekte olup bu inkılâbı halktan doğmuş olan Büyük Millet Meclisi sevk-ü idare etmektedir. Gerek şahsen ben ve gerekse bütün rüfeka-yı mesaime, ekseriyeti rençber ve köylüden ibaret olan milletimizin istiklâlini tesis ve temin gaye-i yeganesini takip etmekteyiz. Memleket ve milletimiz her taraftan emperyalist ve kapi­talistlerin hücumlarına ma’ruz bir halde olduğu gibi fiilen bunlara iştirak eden İstanbul hükümetinin padişahına atfen memleket dahilinde ika’ edildiği ifsadat-ı mütemadiyen mütevellid mahalli ihtilâflara da karşı koymak mecburiyetindedir. Binaenaleyh milletin vahdet ve mukavemetini ihlâl edebilecek zamansız ve fazla teşebbüslerden tevakki etmek milletimizin halası nokta-i nazarından elzemdir. Bu lüzumu gözönünde bulunduran Büyük Millet Meclisi, içtimai inkılâbı sükunetle ve esaslı surette tatbik etmektedir. Gaye ve prensip itibarıyla bizimle tamamen müşterek olan Türkiye İştirakiyun Teşkilâtı’ndan maddeten ve manen hakkıyla müstefid olabilmekliğimiz için teşkilâtınızın münhasıran Büyük Millet Meclisi Riyaseti’yle tesis ve muhafaza-i irtibat eylemesi lazımdır. Türkiye dahilinde tatbik edilecek her nev’i teşkilât ve inkılâbat ancak bu kanal vası­tasıyla yapılabilir. Aynı hedefe yürüyen Türkiye İştirakiyun Teşkilâtı’yla tamamen tevhidi mesai edebilmek üzere Büyük Millet Meclisi nezdinde selahi­yet-i tammeyi haiz bir murahhas göndermenizi ve Büyük Millet Meclisi tarafından Azerbaycan Hükümeti nezdine murahhas olarak Bakü’ye gönderilmiş Memduh Şevket Bey’le te’sis-i irtibat ve tevhid-i mesai eyleme­nizi rica eder ve bilvesile samimi hürmet ve selâmlarımı takdim eylerim.”

    9 Kasım 1920’de ilk defa bu yazıyla açığa çıkan Bakü’deki o çok önemli görüşme gerçekleşti. Masada Stalin, Mustafa Suphi, Memduh Şevket Esendal, Neriman Nerimanov ve Sergo Ordzhonikidze vardı. Mustafa Suphi ve arkadaşla­rının Türkiye’ye gelmesi konu­sunda Ankara’nın onayı olup olmadığı konusunda belirsizlik sürse de, bu görüşmeden 1.5 ay sonra 25 Aralık 1920’de Mustafa Suphi o zamanki ismi Karakilise olan Ağrı üzerinden Türkiye’ye giriş yaptı. 28 Aralık 1920’de Kars’a ulaştı.

    edebiyat-4
    Mustafa Suphi ve arkadaşları Kars’a geldiklerinde Kazım Karabekir Paşa tarafından karşılandı. Karabekir, Ankara’da bulunan Mustafa Kemal’e durumla ilgili düzenli bilgi verdi.

    Mustafa Suphi ve arkadaşla­rının yurda girmiş olduklarını Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir, Ankara’ya 25 Aralık 1920’de şu şifreli telgrafla bildirdi; “Türk Komünist Fırkası Reisi Mustafa Suphi ve diğer 4 refiki Karakilise’ye gelmiş olup, bu akşam 25/12/36 Gümrü’ye muvasalatları muhtemeldir.”

    3 gün sonra Ankara’dan bizzat Mustafa Kemal Paşa’dan Karabekir’e şu şifreli telgraf geldi; “Ankara’da komünist cereyan­ları arzu hilafındadır. Bakü Türk Komünist Fırkası Reisi Mustafa Suphi’nin bu cereyanları körük­lemesi mahzuru varid-i hatırıdır. Bir defa kendisini gördükten sonra mütalaa-i devletlerinin işar buyurulmasını rica ederim.”

    Mustafa Suphi ve arkadaşları Kars’ta 3 haftaya yakın kaldı. 1921’in ilk günü, 1 Ocak 1921’de Mustafa Suphi ve Ethem Nejad’ın Kars’tan Bakü’ye ortak gönder­dikleri mektup şu satırlarla bitti: “Yeni Dünya’da hakiki ve ilmi komünist edebiyatı intişar etmeli ve memlekete girmesi memnu olmayacak şekilde olmak şartıyla hayırhâhâne tenkitler yapılma­lıdır.”

    Mustafa Suphi’nin ulaşılan son mektubu 5 Ocak 1921 tarihliydi. Bakü’de İsmail Hakkı’ya gönder­diği mektup şu satırlarla başlı­yordu: “Buraya geleli 1 haftaya yaklaştığı halde bir taraftan Yusuf Kemal ve Rıza Nur Beylerin diğer taraftansa Süleyman Sami heyetinin vürûdlarına intizaren daha ileriye gidemiyoruz. Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşalarla arîz ü amîk görüştük; ikincisinin mufassal beyanatından mem­lekette bir hükümet komünizmi esaslarının hazırlandığı anlaşı­lıyor.”

    edebiyat-5
    “Mustafa Suphi Trabzon’dan geri çevrildi” başlıklı bir gazete kupürü. Haber, “Trabzon açıklarında bir kazaya uğradığına dairde bir rivayet varsa da bu henüz anlaşılamamıştır” cümlesiyle bitiyor.

    Son mektup veda satırlarıyla bitiyordu; Mustafa Suphi sanki bir şeyleri hissetmişti: “Latif yoldaşla size biraz Erzurum pastırması, limon ve incir gönderdim. Bir paket de bizim kayınvalideye mahsus olarak gönderilmiştir. Pastırmalı kaygana pişirdikçe beni hatıra getirirsiniz. Meryem yoldaşın maaşına mahsuben validesine 10 lira verilmesini de ayrıca rica ederim. Sizin sevimli gözlerinizden öper Cevad, Abdurrahman ve diğer yoldaşlara samimi selamlarımı takdim ederim. Fezlekeyi tezce göndermeyi, gazeteyi muntaza­man çıkarmayı unutumayınız kardeşim.” Öyle ki Kâzım Karabekir Paşa 4 Ocak 1921’de Erzurum Valisi Hamit Bey’e çektiği telgrafta, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının çok iyi karşılandıkları Kars’tan Erzurum’a getirileceğini ve orada halk tarafından aleyhtar tezahürat ve olaylarla korku­tularak Trabzon’dan sınırdışı edileceğini içeren bir plandan söz etmişti: “Mumaileyh ve rüfeka­sının Erzurum’a muvasalatları gününden itibaren gerek gazete neşriyatı ve gerekse halkın münasip tezahürat ve tazyikatı ile daha içerilere seyahatin ve memlekette kalmak ve çalışmak­lığın kabil olmayacağı hakkında kendilerine lazım gelen tesirat hasıl edilir. Bu vaziyette halkı catmin ve memleketteki vahdet ve sükuneti. muhafaza için hudut haricine çıkması lüzumuna dair münasip tebligat, icap ederse resmi takibat ifa olunur. Hudut haricine çıkarılmaları için arzu ederlerse Trabzon’dan dahi gide­bilirler. Şu halde yoldaki, mevaki­de ve Trabzon’da da aynı teza­hüratın yapılması Erzurum’un hareketini takviye ve tevhid edilmesi muvafıktır. Bilhassa Trabzon’da Bolşeviklerin gözü önünde tezahürat-ı mezkurenin matlubu veçhile idare edilmesi ve Bolşeviklik aleyhinden ziyade iş bu şahsiyetleri hakkında olduğunun izharını münasip buluyorum.”

    Mustafa Suphi, Erzurum’da başlarına gelebilecek olumsuz olayları hissetmiş ve duyum al­mış olacak ki Kâzım Karabekir’e Kars’tan Tiflis’e dönüp oradan başka bir yoldan yurda girmek istediğini kaydetmişti. Lakin Karabekir, 11 Ocak’ta Erzurum Valisi Hamit Bey’e çektiği telgrafta bu isteğin mümkün olmadığını kaydetmişti: “Kars’tan Erzurum’a gelecek olan Türk Komünist Fırkası Heyeti’nin oraya muvasalatında halk bir taraftan merkebe ters bindiril­mek suretiyle düçar-ı muamele olacakları hakkında burada şayia deveran etmektedir. Bugün Mustafa Suphi de müracaatla Tiflis tarikiyle gitmek arzusunu gösterdi. Muvafık olmadığımı ve Erzurum tarikiyle giderek ahalinin hissiyatını gözüyle görmesi veyahut büsbütün avdet etmesi caiz olduğunu söyledim.” Mustafa Suphi ve arkadaşları önce Kars’tan Erzurum’a iki heyet halinde bölünerek gitmeyi dü­şündüler. Önden gidecek ekibin başına bir şey gelmezse, ikinci ekip de Erzurum’a geçecekti. Lakin daha sonra bu kararların­dan vazgeçip tek heyet olarak gitmeye karar verdiler. Kâzım Karabekir Paşa ve Erzurum Valisi Hamit Bey Erzurum’da kendi­lerine karşı olumsuz bir durum olmayacağına dair söz vermişti; onlar da bu söze güvenmişti. 18 Ocak 1921’de Kars’tan trenle Erzurum’a geçmek üzere hareket ettiler. Karabekir, telgrafla Ankara’ya Mustafa Suphi’nin Erzurum’a hareketini bildirdi.

    edebiyat-6
    Mustafa Suphi ve yoldaşlarını katleden Yahya Kahya da bu hadiseden 1.5 yıl sonra öldürülecekti.

    Mustafa Suphi ve arkadaşları 22 Ocak 1920’de Erzurum’a vardı. Erzurum’da onları, bir güruh tarafından düzenlenen aleyhte propagandalar, sataşmalar beklemekteydi. Şehre geldikleri Vali Hamit Bey tarafından 22 Ocak’ta Mustafa Kemal Paşa’ya bildirildi: “Mustafa Suphi 17 refikiyle Erzurum’a gelmiş ise de istasyonda toplanan binlerce halk tarafından tahkir ve tard olunmuştur. Evvelce alınınış tedabiri inzibatiye neticesinde fiili bir lecavüz vuku bulmayarak merkum tevakkuf etmeyerek yoluna devam etmeğe mecbur olmuştur. Trabzon tarikini takip etmekte olup güzergahta ahali konak ve yiyecek vermemekte­dir.”

    22 Ocak 1921’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi gizli celse ile toplandı. Gizli celsenin ana gündem maddelerinden biri de Mustafa Suphi ve arkadaş­larıydı. Mustafa Kemal Paşa o gün Erzurum’a varan Mustafa Suphi ve arkadaşları için şunları söylemişti:

    “Efendiler; vaktiyle Bakuya Mustafa Suphi riyasetinde bir heyetin memlekete gelmek isteğinde bulunduklarından, bunların bir komünist fırkasına mensubiyetlerinden bizi ha­berdar etmişlerdi. Bu Mustafa Suphinin ahlâkı hakkında malûmat sahibi olan bir çok arkadaşlarımız var. Erzurum ahalii muhteremesi bunu en yakından tanıyanlardır. Halbuki Mustafa Suphi son zamanlarda memleketimize gelmek üzere bulunuyordu. Bunlardan bir kısmını sahil tarikiyle gönder­mişler, kendisi de Kars üzerinden gelmek istiyordu. Bunu haber alan Erzurumlular böyle bir adamın memleket dahiline girmesinden son derece müte­heyyiç olmuşlar ve memlekete sokulmaması için teşebbüsatta bulundular. Makamatı resmiyeye müracaat ettiler. Bu adam mem­leketimize girerse parçalarız… İşte bu serseriler bir iş yapmak hülyasına kapılarak zahiren memleketimize ve milletimize nâfi olmak için Türkiye komü­nist fırkası diye bir fırka teşkil etmişlerdir ve bu fırkayı teşkil edenlerin başında da Mustafa Suphi ve emsali bulunmaktadır. Bunlar doğrudan doğruya bir hissi vatanperverane ile ve bir hissi hakikiî millî ile değil, benim kanaatımca belki kendilerine para veren, kendilerini himaye eden ve bunlara ehemmiyet atfeden Moskova’daki prensip sahiplerine yaranmak için birtakım teşebbüsatı serse­riyanede bulunmuşlardır. Bunların yaptıkları teşebbüs Rus Bolşevizmini muhtelif kanallar­dan memleket dahiline sokmak olmuştur. Bu suretle memle­ketimize, milletimize hariçten komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır…”

    Ahmet Kardam, 2022’de Birikim dergisinde “15’ler Aslında Kaç Kişiydi ve Kimlerdi?” yazısın­da Erzurum’da Mustafa Suphi ve arkadaşlarının 19 kişilik ekipten oluştuğunu yazmıştır.

    edebiyat-7
    Yahya Kahya’nın öldürülmesini Meclis’te gündeme getiren Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey de 27 Mart 1923’te öldürüldü.

    22 Ocak 192l’de, Mustafa Suphi ve arkadaşları Erzurum’da şehre sokulmayarak Trabzon’a doğru yola çıkarıldı. Erzurum’dan Trabzon’a kadar yollarda Mustafa Suphi ve arkadaşlarına halkın yiyecek ve yatacak yer vermesi engellendi. Maçka’ya geldiklerin­de Süleyman Sami ve Mehmet Emin hastalanarak ekipten ayrıldı. 28 Ocak Cuma günü Maçka’dan Trabzon’a hareket ettiler. Trabzon’un ilk Sovyet Konsolosu Ali Oruc Bağırov ve heyeti onları bekliyordu; ancak

    Mustafa Suphi’ler ancak gece saatlerinde Trabzon’a girebildi. Bilerek iskeleye doğru yönlendi­rildi; burada toplanan kişilerin hakaretleri ve saldırılarıyla önceden hazırlanmış bir motorlu kayığa bindirilip Trabzon’dan Bakü’ye doğru deniz yoluyla uzaklaştırıldı.

    Trabzon Kayıkçılar Kahyası Yahya Kahya, adamları olan Faik Reis ve arkadaşlarını, Mustafa Suphi ve 13 arkadaşının peşinden başka bir motorla gönderdi. 28 Ocak Cuma’yı 29 Ocak Cumartesi’ye bağlayan gece Mustafa Suphi ve arkadaş­larına motorla yetişen çeteciler, Sürmene açıklarında Mustafa Suphi’nin eşi Maria hariç 13 kişiyi öldürdü. O gün öldürülenlerin ismi şöyleydi: “1- Mustafa Suphi, 2 – Ethem Nejat, 3 – Hilmi oğlu İsmail Hakkı, 4 – İbrahim oğlu Cemil Nazmi, 5 – Bahaeddin, 6 – Kâzım Hulusi, 7 – Kıralioğlu Maksut, 8 – Hayrettin, 9 – Topçu İsmail Hakkı, 10 – Emin Şefik, 11 – Ali oğlu Kâzım, 12 – Hatip oğlu Mehmet, 13 – Hacı Mustafa oğlu Mehmet (Mustafa Suphi’nin eşi Maria, Yahya Kahya tarafından başkalarına peşkeş çekilip öldürülecekti. Yahya Kahya olaydan 1.5 yıl sonra öldürülecek; onun öldürülme olayını meclise taşıyan Trabzon milletvekili Ali Şükrü öldürülecek; Yahya Kahya ve Ali Şükrü’yü öldürdüğü söy­lenen Topal Osman da sonradan öldürülecekti).

    edebiyat-8
    Türkiye Komünist Partisi’nin ilk liderleri… Önde solda Mustafa Suphi ortada Ethem Nejat ve sağda İsmail Hakkı…

    Trabzon Sovyet Konsolosu Ali Oruc Bağırov, 29 Ocak 1921’de Trabzon Valisi’ne şu yazıyı yazdı: “Dün (28 Ocak 1921) Kars’tan Trabzon’a 17 kişilik bir heyet geldi. Burada onların üzerine vahşice saldırılar düzenlenmiş. Ben ina­nıyorum ki, bu durumdan sizin haberiniz vardır. Bundan başka, bu insanlar 3. Enternasyonali temsil ediyorlardı ve yanlarında da bir de Rus kadını bulunmak­tadır. Şimdi bu heyetin nerede olduğunu ve böyle vahşice hisler gösterilmesinin sebebinin neler olduğunu bana acilen bildirme­nizi rica ediyorum.”

    Sosyal Tarih Yayınları tarafın­dan yayınlanan Mustafa Suphiler kitabında, Banu İşlet ve Cemile Moralıoğlu Kesim tarafından Komintern arşivinden çevrilen bir belge, olay gecesini bir tanık­lıkla aydınlattı. TKP’nin gençlik örgütü üyesi olan Abdülkadir, 1 Ekim 1921 günü Sovyet Rusya’da yaptığı tanıklıkta olay gecesini şöyle anlatıyordu:

    edebiyat-9
    Topal Osman 2 Nisan1923’te Muhafız Taburu ile girdiği çatışmada öldürülecekti.

    “Heyet [gece yarısı] saat yarımda geldi. Yağmur yavaş yavaş yağıyordu. Hava dahi soğuk idi. İnzibat ve polis memurları yolları keserek halkın gitmelerine engel oluyorlardı. Fakat halk mahalle aralarından savuşuyordu. Saat yarımda kafile göründü. Değirmendere’de vali, Müdafaa-i Milliye [Cemiyeti] reisi ve azaları, polis müdürü bulu­nuyordu. Kafile yaklaştığında ilk evvel bir subay elindeki evrak ile Müdafaa-i Milliye [Cemiyeti] reisi ile görüştü. [Bu subay] derhal tevkif edilerek gönderildi. Nedeni sonradan anlaşıldı. O sırada Kâhya Yahya dahi gümrük dairesinden 10 tane hamal ve 5-6 tane rençber, 10-15 sepetli hamal çocuğu dizerek geldi. Kafilenin yaklaşmasından 5 dakika evvel tellal bağırdı. Gelen kafileye hakaret, tükürmek, çamura ba­tırmak gibi bir şeylerin yapılması hususunu teşvik etti. Kafileden ilk evvel Mustafa Suphi çıktı. Derhal bir subay karşı durarak şu suretle hitap etti: ’Mustafa Suphi, Mustafa Suphi, bak 16 arkadaştan yalnız ben kurtuldum. Bakü’de Türkistan’da binlerce esir kardeşlerimizi sen mahvettin.’ Bunun üzerine teşvik edilen halk, hamal, rençberler, ’istemeyiz’ diye haykırdılar. Mustafa Suphi, Müdafaa-i Milliye [Cemiyeti] reisine ve valiye hitaben [şöyle seslendi]: ’Biz Ankara’ya gide­ceğiz, Mustafa Kemal Paşa’ya bağlılığımızı sunmak için geldik. Lütfen müsaade ediniz, kendisiy­le haberleşelim’. Derken arkadan birisi bir tekme vurdu. Suphi yoldaş çamurlar içine yuvarlandı. Hamallar derhal taarruz ederek, yüzüne tükürerek, çamur atarak ve döverek motora sevkettiler, artık arabadan indirilmiş arka­daşları da birer birer döverek, tükürerek motora bindirdiler. Bunlar olurken, Kâhya’nın adam­larından birisi Mustafa Suphi’ye fena bir söz söyledi. Nihayet halk birer birer dağıldı. Motor henüz iskelede duruyordu. Motora silahlı 15’e yakın asker bindirildi. Halk dağıldıktan sonra saat bir buçuk raddelerinde motor hareket etti. Ben de oradan ayrı­larak yaşananları Sovyet Rusya temsilcisi Ali Oruç [Bagirov] yoldaşa şifahen anlatıyordum. Saat 4-5 dolaylarında motorun geriye döndüğünü haber aldık. İskeleye gittim, fakat hiçbir kim­se ile temas ettirmiyorlardı. Geri dönmeye mecbur oldum. Artık sabah olduktan sonra görmek mümkün olur diye düşünüyor­dum. Sabahleyin erken iskeleye gittiğimde motorun orada olmadığını gördüm. Oradaki kayıkçılardan sordum. Motorun hareket ettiğini söylediler. Gündüz saat 8 dolaylarında motor boş olarak geri döndü. Tekrar motora gittim. Fakat hiçbir tayfa ile temas ettirilmiyordu. Birkaç gün sonra tayfaların birisinden aldığımız bilgiye göre, Sürmene açıklarında ayakları ve elleri bağlı olarak denize attıklarını söylediler. Yalnız Suphi yoldaşın ailesinin, geri döndüğü zaman Kahya tarafından çıkarıldığını haber aldık. Hangi evde olduğunu haber almak üzere uğraştım. Fakat hiçbir taraftan malumat alamadım. Başlangıçta Kâhya’nın evinde olduğunu, ardından Nemlizade Ragıp Bey’in evinde olduğunu söylediler. Bazen üç-dört defa olmak üzere evlerinin kapılarından geçiyor­dum. İhtimal rast getiririm veya pencereden bakarken görüp nerede olduğunu haber alırım diye uğraştım. Fakat hiçbir taraftan haber almadım. Daha sonra, epey zaman geçtikten sonra, kadının Kâhya tarafından Rizelilere hediye edildiğini ve orada bir zevk arasında öldürül­düğünü haber aldım.”

    edebiyat-10
    Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin Millî Mücadele’ye katılmak için 3 Ocak 1921’de İnebolu’ya geçti. Nâzım Hikmet, Mustafa Suphi ve arkadaşlarını ölümsüzleştirecek şiirler yazacaktı.

    Mustafa Suphi ve arkadaş­larının öldürüldükleri bilgisi, Batum’daki TKF Harici Bürosu tarafından ancak 2 ay sonra bütün açıklığıyla öğrenilebildi! TKF Harici Büro Üyesi Ahmet Cevat (Emre), 3. Enternasyonal Doğu Şubesi Müdürü Pavloviç’e gönderdiği 2 Nisan 1921 tarihli mektubunda şöyle yazdı:

    “Kaybolan bu yoldaşlarımızın talihi hakkında iki ay müddetince hiçbir bilgi alamadık. Ama sonra anlaşıldı ki, onlar Trabzon burju­vaziyesinin satılmış cellatlarının darbeleri ile öldürülmüşlerdir… Anadolu burjuvazisi, vahşi cinayetlerinin cezasız kalacağını bildikçe, komünistlere karşı canavarca takibini devam ettirir.”

    edebiyat-12
    Moskova’da çıkan Kızıl Şark dergisinin 1923 tarihli sayısında Mustafa Suphi ve Ethem Nejat anılmıştı.

    Mustafa Suphi’nin Yeni Dünya gazetesini çıkarmayı yoldaşlarına bir vasiyet olarak bıraktığı günlerde, Nâzım Hikmet de yol arkadaşı Vâlâ Nureddin’le Milli Mücadele’ye katılmak için Sirkeci’den bindiği Yeni Dünya vapuruyla 3 Ocak 1921’de İnebolu’ya ulaşacaktı. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilme haberini ilk ne zaman öğrendi bilmiyoruz. Büyük bir acı ve keder içinde haberi aldığı ve Mustafa Suphi’yi bir ömür unutmadığı ve unatamadığını ise şiirlerinden çok net biliyoruz. Nâzım Hikmet, Mustafa Suphi için ilk şiirini “Onbeşler İçin” ismiyle 1922 yılında Batum’da yazdı. 1923’te Moskova’da yazdığı “28 Kanunisani” şiiri Mustafa Suphi’leri unutulmamak üzere tarihe notlayacaktı. 1925’te ise onlar için “Kalbim” ve “Onbeşlerin Kitabesi” şiirini yazdı.

    edebiyat-11
    Mustafa Suphi’nin 1912 tarihli Vazife-i Temdin kitabı. “Kardeşim Osman Bey’e” denilerek imzalanmış.

    1923’te Moskova’da, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldü­rülmelerinin ikinci yılında, Kızıl Şark Matbaası’nda “Bütün Dünya İşçileri Birleşiniz! 28-29 Kanunisani 1921, Karadeniz Kıyılarında Parçalanan Mustafa Suphi ve Yoldaşlarının İkinci Yıldönümü” kitapçığı basıldı. Buradaki “28 Kanunisani” şiiri Mustafa Suphi’yi ve arkadaşlarını ölümsüzleştirirken, katliamı da silinmemek üzere bir hakikat vesikası olarak tarihe asacaktı:

    28 KÂNUNİSANİ

    (…)

    – On beş kasap çengelinde sallanan

    on beş kesik baş

    – On beş arkadaş

    – Yoldaş

    bunların sen

    isimlerini aklında tutma

    fakat

    28 kanunisaniyi unutma!

    (…)

    BAKÜ’DE YAPILAN GÖRÜŞMEDEN…

    Stalin: ’Anadolu’daki bir takım komünistler cezalandırılmalı…’

    9 Kasım 1920’de Bakü’de yapılan görüşmede Stalin, Ankara hükümetinin temsilcisi Memduh Şevket (Esendal), Mustafa Suphi, Azerbaycanlı Bolşevik devrimci Neriman Nerimanov ve Stalin’in en yakınındaki isimlerden Sergo Ordzhonikidze katıldı. Görüşmede kritik an, Stalin’in Türkiyeli komünistlerle ilgili cümleleriydi ve bunların o zamana kadar tercüme yapan Mustafa Suphi tarafından değil, Nerimanov tarafından iletilmesini istedi. Memduh Şevket’in, Kazım Karabekir’e gönderdiği şifreli rapor. Mustafa Suphi, bu görüşmeden tam 80 gün sonra öldürülecekti.

    Çorlu doğumlu Memduh Şevket Esendal (1883-1952) İstanbul Erkek Lisesi’nde eğitim gördü. Rusça, Farsça, Fransızca öğrendi. 1906’da İttihat ve Terakki Cemiyetine üye oldu. İngiliz kuvvetle­rinin İstanbul’daki İttihat ve Terakki merkez binasını bastıkları 13 Kasım 1918 tarihinde binada bulunan Memduh Şevket kaçma­yı başardı. İstanbul hükümeti tarafından kovuşturmaya uğrayıp takip edildiği için Türkiye’de ve İtalya’da bir süre gizlendi.

    edebiyat-kutu-1

    1920’de işgale karşı Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısı üzerine Ankara’ya gitti ve Millî Müca­dele’ye katıldı. Mustafa Kemal Paşa bu süreçte Bolşeviklerin askerî ve maddi yardımından faydalanabilmek için Memduh Şevket Bey’i Bakü’ye gönderdi; Azerbaycan’da en güvendiği kişilerden biri oydu. Memduh Şevket Bey ilk şifreli telgrafını 1 Ocak 1920’de çekti. 12 Ağus­tos 1920’de Bakü mümessili oldu ve 15 Ağustos 1920’de kendisine diplomatik pasaport verildi. Bakü’deki durumu Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir’e ve Mustafa Kemal Paşa’ya gün gün şifreli telgraflarla rapor etti (Esendal, Bakü’deki görevinin ardından Kabil’de orta elçilik, TBMM’de 4 dönem milletvekilliği, 1941-1945 arasında CHP Genel Sekreterliği yapacaktır).

    9 Kasım1920 tarihinde Josef Stalin (1878-1953), Bakü’de bulunduğu sırada Memduh Şevket’in görüşme teklifini kabul etti. 3 saate yakın süren görüşmede masada Mustafa Suphi, Azerbaycanlı Bolşevik devrimci ve Halk Komiserleri Başkanı Neriman Nerimanov (1878-1953) ve Stalin’in en yakınındaki isimlerden Sergo Ordzhonikidze (1886-1937) vardı.

    edebiyat-kutu-2

    Görüşme boyunca masada Türkiye Komünst Partisi reisi olarak bulunan Mustafa Suphi, Rusçadan Türkçeye çeviri yaptı. Ta ki Stalin, Türkiye’de “Millî Mücadele aleyhinde propaganda yapan komünistler” ile ilgili konuşuncaya kadar! Stalin, Mustafa Kemal Paşa’nın propaganda yapan komünistleri hapse atma­sını övdü ve bu sözlerini Mustafa Suphi’nin değil Nerimanov’un çevirmesini-nakletmesini isteyerek şöyle devam etti: “Biz » onlara (Türkiye’deki komünistlere) öyle bir ders vereceğiz ki bir daha propagandanın ne demek olduğunu anlayacaklardır.” Bu sözler, Türkiye’deki komünistler ve Türkiye’de devrim faaliyetlerini işçi ve köylü nezdinde bir Bolşevik modeliyle sürdürmek isteyen Mustafa Suphi ve arkadaşları için de bir dönüm noktası olacaktı. Mustafa Suphi o görüşmeden tam 80 gün sonra Trabzon’da, yanındakilerle birlikte öldürüle­cekti.

    Memduh Şevket Bey görüşme biter bitmez, görüşmeyi kendi aralarındaki özel şifreleme yöntemiyle ve telgrafla Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir’e iletti. Kâzım Karabekir şifreli telgrafı çözdü ve okudu. Yaklaşık 1 ay sonra, bir başka şifreli telgrafla 6 sayfa olarak 3 Aralık’ı 4 Aralık’a bağlayan gece Ankara Hariciye Vekâleti’ne gönderdi. Yakla­şık 104 yıl boyunca gizli kalan bu çok önemli görüşme şimdi açığa çıkıyor ve tarihe ışık tutuyor:

    “Ruslarla Münasebetimiz

    Karargah 3 / 4-12-336 [1920]

    Hariciye Vekâletine

    Bakü’de Memduh Şevket Bey’den alınan 5 Teşrinisani [Kasım] tarihli raporun sureti atide arz edilmiştir.

    Şark Cephesi Kumandanı Kazım Karabekir

    Suret

    edebiyat-kutu-3

    Savet [Sovyet] işleri hariciye komiseri [Sovet narodn­ych komissarov SSSR] Stalin [1878 -1953] Bakü’ye geldi. Pek mühim bir adam olduğu cihetle kendisiyle görüşmek istedim. Mülakatta Nerimanov ve Mustafa Suphi ve Şark Cephesi Harbiye Siyasi Komiseri Orjenikitze [Sergo Ordz­honikidze] hazır bulundular. Evvela Stalin söze başlayarak Talat ve Enver Paşaların Anka­ra’yla münasebetlerinin neden ibaret olduğunu sordu. Ankara’nın bu zevâta hiç bir vazife verme­miş olduğunu söyledim. Bu suali niçin sorduklarını söylemek kabil ise belki daha vâzıh [açık] cevap verebileceğimi ifade ettim. Enver Paşa’nın Türkiye’ye muavenet­te [yardımda] bir hayli gayreti bulunduğunu; bu defa yine silah tedarikiyle Anadolu’ya sevkede­ bilmek üzere Berlin’e gitmiş olduğunu; halbuki o hidemâtıyla [hizmetleriyle] bilahare muârız [muhalif] bir vaziyet almasına eğer memleket ahvali müsait ise buna şimdiden mümânaat [engel] olunmak ve Rusya tarafından yapılan muavenetleri kes­mek için meseleyi tetkike lüzum gördüklerini ve resmi mümessil [temsilci] olmak sıfatıyla bunu benden sorduklarını ifade etmesi üzerine; manidar bir surette hakkımızdaki bu takayyüd [dikkat] ve ihtimamlarına teşekkür etmek lazım geldiği, ancak bizim ah­val-i dahiliyemizle kafi derece meşgul bulunduğumuzu Enver ve Talat Paşa’lara gelince, böyle bir vaziyet almalarına memle­ketin müsait olmadığını, onların bütün menfaatleri Anadolu hükümetini takviyeden ibaret bulunduğunu ve bunun hilafın­da hareket ederlerse büsbütün kuvvetten düşeceklerini ve müsterih olmalarını söyledim.

    Sonra Stalin Anadolu’da sosyalizmin mevcut olmadığını, buna müsait saha da bulunma­dığını ityândan sonra da Türkiye’nin hangi gayeye vüsul [ulaşma] için harb ettiğini sordu. İstanbul veya İzmir’i alırsa sulhe razı olup olmayacağını da ilaveten sual etti. Sosyalizmin dünya yüzünde tesisine bugün her milletten ziyade Türklerin taraftar ve hahişker [istekli] olduklarını, zira kapitalist ve emperyalist sistemi baki kaldıkça Avrupa sermayesinin cebir ve tazyikinden kendile­rini kurtaramayacaklarını, bu harb-i umumiden sonra tekrar kapitalizm galebe ederse [üstün gelirse] artık büsbütün esir olacaklarını pek iyi bildiklerinden İtilaf Devletleri’nin mütareke­den sonra gösterdikleri zulm ve tazyikin yardımıyla Avrupa’ya karşı kıyam olunduğu ve bu itibarla Türkiye’deki hükümetin bir inkilap hükümeti olduğunu ve kendi usûl ve teşkilatını değiştir­miş olduğunu, memlekette bundan sonra her şeye bizzat Millet Meclisinin hâkim olduğunu ve muktedir olursa kapitalizmin dün­ya yüzünde sukutuna [düşüşüne] kadar mücadelede devam edip kendini kurtarmak isteyeceğini ve nihayet kudreti yettiği mertebe çalışacağını söyledim.

    edebiyat-kutu-4

    O halde İstanbul ile Ankara arasındaki müzakerata ne demelidir dedi ve Orjenikitze bir İngiliz rahibinin müzakerata memuren Ankara’ya gönderildiğini söyledi. Ben cevabımda Ankara’nın İngilizlere aldanmayacağını ve bu müzakeratın sizi al­datmaktan başka mahiyette olmadığını yalnız bu mücadelede devam eylemek için Türkiye’nin muavenete muhtaç bulunduğu bu mücadelede Rusya’nın menafiine de [çıkarlarına da] muvafık [uygun] bulunduğu halde acaba niçin Rusya hükümeti bize muavenet etmek istemiyor diye sordum. Stalin düşündükten sonra yolların uzaklığından bahsetti. Nahçıvan kış hasebiyle bir kaç gün sonra kapanacak, hatta oradaki askerlerini bile iaşe edemeyecekleri [yiyecek ve ihtiyaçlarını karşılayamayacakları] cihetle ya geri çekecekler ya oraya Ermenistan tarîkiyle [yoluyla] erzak göndermeye çalışacaklar. Kars yoluna gelince bunu açmak için hem Kars hem Tiflis’i ıskata [düşürmeye] ihtiyaç olduğu halbuki Fransızların İstanbul’da Batum’a ihraç edilecek Senegal fırkaları bulunduğu bugünlerde denize dökülmek üzere bulunan Vrangel ordusunun da [1920’de Bolşeviklere yenilme­leri üzerine, 1920’nin Kasım ayında General Wrangel komuta­sındaki Beyaz Ordu sivillerle birlikte itilaf devletlerinin yardımıyla Kırım’dan İstanbul’a geldi] Batum’a ihraç edilebileceğini böyle bir cephe ihdâsı da [ortaya çıkarmak] şimdilik doğru olmadığı ve hatta Gürcüleri tutmak üzere Azerbaycan’ın oraya neft ver­mekte olduğu, deniz yoluna gelince onun da tehlikesine mebnî [yüzünden] ciddi bir muavenete imkân olmadığını mamafih bir fırsat zuhurunda elden gelen yardımın edileceğini söyledi.

    Ben dedim ki, ifadelerini dinledim ve mahzun oldum. Çünkü neticeleri şudur ki Anadolu’ya muavenet isteriz ancak mümkün değildir. Fakat beis yok biz muktedir olduğumuz müddetçe ça­lışacağız. Ayrıca kendilerine teşekkürler ederim. Çünkü fikirlerini vâzıh [açık] bir surette ifade ettiler. Bize şimdiye kadar pek çok şeyler vadettiler idi. Mevsim şimdiye kadar yaz idi. Bakü’de bulundurulacağı vadedilen toplar ve cephane bulundurulsa idi çoktan Anadolu’ya gitmiş bulunurdu. Müteaddid [birçok] defalar icbar edilen [zorlanan] ve hatta çapları, ecnasları bile tayin edilen bu şeyler bugün dahi sevk edilememiştir.

    edebiyat-kutu-5

    Stalin benim Rusya’dan nevmid [karamsar] olduğum fikrini hemen tashih ve beni Rusya’nın maksatları Türkiye lehine bulunduğuna ve muktedir oldukça yardım edeceğine yakînen fikriyle şimdilik vaziyet böyle ise de tebeddül edebileceğine Türkiye’ye muavenet fikrinden asla feragat etmediklerini dair ifadatta bulundu. Bizim üzerimizde icra edeceği fena tesiri peşi­nen izale etmiş olmak maksadıyla bu esnada Rusya ile Türkleri Ermeniler üzerine atmakla itham ettikleri gibi buna karşı Rus­ya’nın Türkler ile bir münase­beti olmadığını ilan edeceğini ve hatta bu kabilden bugünler­de İngiltere ile sulh müzakerâtı­na başlamaları muhtemel bulunduğunu fakat bunların hiçbirinin ciddi olmadığını ve sulh İngiltere ile İtalya’yı Ameri­ka’dan ve Fransa’dan ayırmak maksadıyla yapıldığını ve yine İngiltere’nin ve İtalya’nın ahvâl-i dahiliyeleri Rusya’ya karşı ha­rekâta müsait bulunmadığı diğerlerinin ise Bolşeviklere karşı kati bir darbe vurmak fikrinde bulunduklarını söyledi.

    Ben bu son ifadeden müteessir olduğumu söyledim. Mutaassıp Avrupa karşısında Türkiye’yi yalnız bırakırsanız bir ehl-i salib [Haçlı] ordusuna güzel bir zemin hazırlanmış oluyor. Bu hal Şura [Sovyetler] Rusyası’nı müteessir etmez mi dedim. Lakin bu fikrimin varid olmadığını ve İtilaf’ın kuvvet sevk edemeyeceğini söyledi. Ve ilave ederek bizim zabitan­dan mürekkep bir heyet Türkiye’ye gönderilmek üzere ihzar edilen mühimmatın sevkini murakabe etmesini [denetleme­sini] teklif etti. Stalin bu heyetin gönderilmesinde ısrarını da hükümetime yazmamı vadeyledim. Sonra Ermenistan sefiri Legran’ın verdiği notayı gördüm. Gürcü gazetelerinin ifadele­rine göre bu ültimatomda Türkiye’ye mühimmat nakletmek üzere Kars demiryolunun Rusya’ya teslimi teklif olunuyor. Stalin bu mesele hakkında Şehzan’ı buraya çağırdığını ve şimdilik vâzıh malûmatı olmadığını söyleyip bir şey demek istemedi. Azerbaycan’ın Ermenistan ile sulh aktetmek üzere olduğunu işitiyorum bu hususta da ne düşünüyorsunuz dedim. Nerimanof cevap vermekte acele etti. Ve bunun yalnız Taşnaklar ile komünistlerin mübadelesine dair olduğunu söyledi. Halbuki ketm-i hakikat etti [gerçeği gizledi] sanırım.

    edebiyat-kutu-6

    Stalin bir takım komünistlerin Anadolu’ya girip ordu arasında harp aleyhinde propaganda yapıp orduda iki taraf peydah ettiklerini ve Mustafa Kemal Paşa’nın onları haps ettiğini ve pek isabet ile komünistleri şiddetle tecziye etmeli [cezalandırmalı] dedi. Ve ilave ederek biz onlara öyle bir ders vereceğiz ki bir daha propaganda ne demek ol­duğunu anlayacaklardır dedi. Bu ifadeyi tercüme etmesini Nerimanof’a söyledi. O zamana kadar Mustafa Suphi ter­cüme eyliyordu. Bu son muameleden müteessir oldu. Bu mülakat üç saat devam etti. Ben nevmid görünüp kalkacak olunca o söz bulup oturttu. Ve beni müteessir göndermek istedi. Bu adam Gürcü program takibine taraftardır ve Lenin’in en mühim muavinidir. Muhaberat güçtür. Bir kaç gün sonra Batum’dan bir kurye çıkarmak istiyorum. Bugün buraya bir Gürcü bir Ermeni heyeti gelip Ruslardan tavas­sut [aracılık] etmelerini rica etmiş olduğunu duydum. Bize bir kurye çıkarmanızı rica ederim. Tarih dokuz Teşrinisani.

    Azerbaycan mümessili Memduh Şevket

    Açtım 4 Kanunuevvel [Aralık] 36”

  • Canından bıkmak ve sonra ‘öbür taraf’a doğru bakmak

    Canından bıkmak ve sonra ‘öbür taraf’a doğru bakmak

    Edebiyatçıların ölüm karşısında, ölüme yaklaşırken kaleme aldıkları satırlar, Türk şiirinde de önemli bir yer tutar. Özellikle önceden bilinen, hastalıklarla gelişen kaçınılmaz akıbet… Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan Ziya Osman Saba’ya, Cahit Külebi’den Behçet Necatigil’e, Özdemir Asaf’a, Necip Fazıl Kısakürek’ten Can Yücel’e literatürdeki unutulmazlardan bir seçki.

    Türk şiirinde hastalık ve ölüm izlekleri geniş yer kaplar. Bir inceleme yapmaya kalkışma­dım bu konuda; girişecek olsaydım girişte motto olarak Neyzen Tevfik’in ünlü “Hekimlere Naz” şiirinin ilk 3 beyitini kullanırdım:

    “Bir kazazedeyim midemi tıp tepti benim,
    kırk katır tepse yılmazdı şu aciz bedenim.
    Kapladı her yanımı sancı, elem, ağrı bere,
    bir mezar oldu cihan, sanki etıbba haşere!
    Hastahane sanarak çok yere girdim çıktım,
    ibret aldım oralardan ve canımdan bıktım.”

    kagit-uzerinde-1
    BEHÇET NECATİGİL

    Konuya buradaki mizahi ton ve üslupla yaklaşan örnek sayısı azdır, çoğu şiirde dramatik atmosferin etkisiz kılındığı göze çarpar; doğaldır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan Ziya Osman Saba’ya, Cahit Külebi’den Özdemir Asaf’a, hastalık şiirlerini içeren eksik ve yetersiz bir “Tıp Şiirleri Antolojisi” çerçeveye ışık tutuyor gene de. Ama asıl vurucu şiirler, kanserle çarpışmış iki şairde öne çıkıyor: Behçet Necatigil ve Can Yücel.

    kagit-uzerinde-2
    CAN YÜCEL

    13 Aralık 1979’da akciğer kanserinden ölen Necatigil, gerek Yayımlanmamış Şiirler’in 1979 tarihli bitirilmemiş şiirlerinde, gerek ölümünden sonra Kâmuran Şipal’in hazırladığı Söyleriz’de (1980), hastalığından “dolaylı” izler taşıyan, ölüm iz­lekli dizeler kurar: “Her ölüm daha çok ölüm demek­tir”, “Ölüm gibi birtakım / İlişkilerden kurtarıyor” ya da “Dostlar da şimdi/Düşmandan farksız”. Koyu bir ruh hâlinin yansımaları… Son iki dize “Kanser Grafisi” şiirinden.

    Asıl dolaysız göndermeler ise “Tiryak” ve “Bronskopi”dedir. İlki, hastalığın baş tetikleyicisine göndermeyle yazılmış dörtdörtlük şiir; ikincisi ise adresi veriyor:

    “Ağzınızda sigara
    Bir yanar bir söner
    İçinize çekmeyince
    Siz kanser değilsiniz.”
    İkincisi, sertin serti,
    handiyse bir tıbbi tanı metni:
    “Genel anestezi altında
    Sağ ana bronşa girildi”
    diye başlayan ve tokat gibi biten bir şiir:
    “Hasta bu durumda
    Bir mediasten tümörü
    İzlenimi veriyor
    İnoperabl bir tümör.”
    Altında 10 Kasım 1979 yazıyor şiirin; ölümünden 33 gün önce.

    ***

    Can Yücel’in hastalığı sürecinde yapılan bir söy­leşiden alıntı:

    kagit-uzerinde-3
    EDİP CANSEVER
    kagit-uzerinde-4
    NECİP FAZIL KISAKÜREK

    “Yarım kalan şu ki; insan yaşarken yaşamın ku­rallarından biri olan ölümü unutuyor. Mesela Fazıl Hüsnü’nün bir şiiri vardır: ‘Kimse getirmiyor aklına ölümü’ diye. Bence ölüme de temas etmeli. İnsan yaşarken her zaman hatırlamalı ölümü. Bu bir bilinç meselesi. Aynı zamanda insanın hayatına aslen ke­yif katıcı bir şey. ‘Ölmek için yaşıyoruz’ demek daha keyifli. Çünkü ölümü unutmaman, yaşama, yaşadı­ğın ana daha fazla sahip çıkışını getiriyor peşisıra. Bundan ötürü, ölümle beraber yaşamanın verimli bir hayat tarzı olduğuna inanıyor ve öyle yaşama­manın yarım yaşamak olduğunu iddia ediyorum. İnsan ölümle bitişik yaşarsa, bu ölüm korkusu daha fazla yaşama sahip çıkmaya yol açar. Daha ‘tam’ yaşamayı sağlar. Düşünmemeyi eksiklik hissediyo­rum. Sonunda hiç ölüm yokmuş gibi yaşıyor insan.

    kagit-uzerinde-5
    ÖZDEMİR ASAF

    Hastalıkla doğrudan doğruya ilişkisi var. Hastalık başka bir şey. ‘Hastalığın sonucu ölüm olsa bile, seyri bambaşka bir şey’. Acısı, ateşi var, sana bakanların haklı olarak sana verdikleri duygu­sal acı var, iğneler var, ameliyatlar var. Var da var. Hastanede bir sürü hastayla beraber yaşıyorsun. Çok da uzun sürerse hastalık bir hayat tarzına dö­nüşüyor. Başıma gelen neyse onu daha iyi anlamak için çaba gösteriyorum: ‘Urartulu bir ur’. Her şey konu oluyor da hastalık niye konu olmasın!

    Hastalığı irdelemek…
    Hastalığın girdisini, çıktısını,
    siyahlığını, aydınlığını irdelemek

    gerekir. Mesela 16’ncı yüzyıl Fransız yazarı Montaigne’in Denemeler’ini okursa­nız, kitabın yarısı hastalık ve ölüm hak­kında. Adam neşeli bir herif aslında, safra kesesinde taş varmış. Ameliyat da kolay değil. Doktorlar da söylüyor zaten, bu taş ağrıları, safra kesesi ağrıları ‘çok bok’ ağrı­lar. Sinirlere dokunuyor, sistemi bozuyor. O dönemlerde ağrı kesici ilaçlar da geliş­memiş. Adam ağrı içinde ‘o kaplıca senin, bu kaplıca benim’ dolaşıyor. O, hastalıkla yaşamayı öğrenmiş. Ama bu da demek­tir ki; eğer canım yanıyorsa aşağı yukarı yaşıyorum.”

    kagit-uzerinde-6
    PEYAMİ SAFA
    kagit-uzerinde-7
    FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

    Can Yücel’in ölümünden az önce, ağır hastalığı (ağız boşluğu kanseri) sırasında yaptığı son söyleşiden seçtim bu parçaları. O dönemde ölüm fikrini soğukkanlı bi­çimde karşılamadığı söyleniyordu -insan­lar tuhaf; neden ölmekten korkma hakkı olmasın(dı ki) Can Yücel’in?

    Ölüm ve hastalık konusunda canalıcı saptamalar yapmış. Edebiyatımızın pek seyrek açıldığı alanlar. Yazmak şart mıdır? “Hiçbir şeyi” yazmak “şart” değildir.

    Şart koşmuyorum. Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Vüs’at O. Bener’in Kapan’ı, Karasu’nun “Acı Çeken Gövde”si ayarında daha çok tanık-metin olmuş olsaydı elimin altında, dilerdim; dilimde.

    kagit-uzerinde-8
    VÜS’AT O. BENER

    Hastalığı irdeleme gerekliği üzerinde durmuş Can Yücel. Ve: Bir hayat tarzına dönüşmesinden dem vurmuş. Yaşayan(lar) bilir; ama her yaşayanın ardında bir yaşantı belgesi bırakması beklenemez. Can’ın sözleri, kısa bir söyleşi kesitinde bile canalıcı yorumlar getirilebileceğinin kanıtı.

    Kanserini şiirlerinde de ağırlamaktan geri durmamış, Neyzen’in mizahî çizgisine yakınlığını bir bakıma vurgulamıştı: “Paradoks Tersyüz”den “Requiem”e, habis ur merkezdedir. “Cihat için Cahit”teyse asıl tersyüz işlemine başvurur:

    “Cahit ki bu hasta düzende sağlıklı bir kanserdi.”

    ***

    Ölüm izlekli şiirlere dönecek olursam, ilginç yak­laşım ortaklıklarının göze çarptığını söylemeliyim.
    Edip Cansever’in
    “Ölü mü denir şimdi onlara
    Kımıldamıyor gözbebekleri”
    dizeleriyle, Necip Fazıl’ın “Ölünün Odasında”ki dizeleri buluşuyor:
    “Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana,
    Gözleri renkli bir cam, sanki mıhlı tavana.”
    Şairin “hidayet öncesi”, koyu Baudelaire etkisin­deki döneminin başat izlekleri arasındadır ölüm:
    “Bu benim kendi ölümüm, bu benim kendi ölüm
    Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm.”

  • Yabancı sözcüklerin transferi Türkçenin satılıp kiralanması

    Yabancı sözcüklerin transferi Türkçenin satılıp kiralanması

    Ülkemizde yabancı sözcüklerle ilgili en sık kullanım spor (daha ziyade futbol-basketbol) alanında. Bir dönem Fransızcadan alınan sözcükler modayken, artık İngilizcenin hakimiyeti var. Bugün sıklıkla duyduğumuz örnekler de, İngilizceden tamlama hâlinde alınan kimi sözlerin Fransızcadan alınmış parçalarla birlikte kullanımı: “cast direktörü”, “back vokal”…

    Geçenlerde bir maç anla­tıcısı yorumunda, “Ciro Immobile, fantastik bir kariyer başlangıcı yaptı” demişti. Fransızcada “fantastik”, olağa­nüstü, mükemmel anlamlarında kullanılıyor, ancak bizim Türkçe sözlüklerde “gerçekte olmayan, gerçek olmayan, düşlemsel, hayali” anlamlarına yer verilmiş. Bu durum da kafa karışıklığı yaratıyor. Fantastik, fantazya, fantasma sözcüklerinin kulla­nımı her zaman başımıza dert olmuştur. Bir dönem “fantezi” sözcüğünü bozup onun yerine “fantazi müzik” diye bir mü­zik türü bile uydurmuştuk. Gerçi kimi maç anlatıcılarının kullandığı bazı Türkçe ifadelere de anlam verebilmek mümkün değil: “Topa yükseklik kazan­dırdı, oyuna hareket getiriyor, ivme kazanan top hızlanıyor”. Spor spikerlerinin çoğu yabancı sözcük kullanmaya bayılırlar.

    Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun Türk Dil Kurumu uzmanlarıyla işbirliği ile yayım­ladığı raporlarda, yayınlarda tespit edilen yabancı sözcük­lerle ilgili en sık kullanımın spor alanında olduğu görülmüş. Start, antrenman, asist, defan­sif, deplasman, double double, dripling, egale, etap, fair play, finiş, flayboard, hoverboard, ofansif, play-off, pres, raunt, rebound, skorer, stoper, tüyo vb. Sırasıyla sinema-TV, ekonomi, müzik, fizik-kimya-matematik, bilişim, teknoloji, felsefe, tıp, ruh bilimi, moda, gıda alanlarında da Türkçe karşılıkları bulunmasına karşın, geniş bir yabancı sözcük kullanımı var.

    Türkçe yaklaşık 13 yüzyıldır konuşulup yazıldığı geniş coğ­rafyaya bağlı olarak çok sayıda dille komşuluk etmiş, bu dillerle sözcük alışverişinde bulunmuş. Orta Asya’da birçok dille etki­leşim kurulurken Anadolu’da Arapça ve Farsçanın etkisi çok fazla olmuş. Özellikle Tanzimat döneminde yönün Batı’ya çevril­mesiyle Doğu dillerinden alıntı­lar azalmış, Türkçenin Batı dil­leriyle ilişkisi artmış. Askerlik, ekonomi, ticaret, denizcilik gibi alanlardaki yeniliklerin ülke­ye getirilmesine bağlı olarak Batı dillerinden İspanyolca, Portekizce ve İtalyancadan alınan sözcükler dilimize de alınmış. Batılılaşma isteğine bağlı olarak dönemin gözde dili Fransızcanın Türkçe üzerin­deki etkisi de giderek artmış. Önceleri Doğu ve daha sonra Batı dillerinden alınan sözcüklerin de bir bölümü dilden düşerken bir bölümü de Türkçeleşmiş. Dolayısıyla bu tür sözcükler artık “yabancı” sözcükler olarak değerlendirilmiyor.

    turkce

    Dünyadaki gelişmelere koşut olarak bir zamanların gözde dili Fransızca yerini İngilizceye bırakırken Türkçe de İngilizceden uzak kalamamış. İletişim araçlarında saptanan yabancı sözcüklerin çoğunlu­ğu Fransızca kökenli. Bunlar çoğunlukla Türkçe yazılış ve söyleyiş özellikleri kazanmış­ken İngilizce sözcükler daha çok özgün biçimleriyle yazılıp telaffuz ediliyor. Yakın dönemde İngilizceden tamlama hâlinde alınan kimi sözlerin daha önce Fransızcadan alınmış parçalarla birlikte ikili yazılış ve okunuşa neden olduğu da görülmekte: “cast direktörü”, “back vokal” vb. Fransızcanın bu etkisi, kimi İngilizce sözlerin Fransızca söylenişiyle kullanılmasında da (lokasyon vb.) görülüyor. Oysa Türkçede Fransızca telaffuzla yer bulmuş kimi sözlerin İngilizce söyle­yişle de kullanılmasına daha çok rastlanmıştır: club (kulüp-klap), direct (direkt-dayrekt), double double (duble-dabıl dabıl), top model (model-madıl). Aynı işleyişe bağlı olarak Türkçe yazılış özellikleri kazmış “faks, direkt, şov, şef” gibi bazı sözcüklerin İngilizce özgün biçimleriyle yazıldığı da göze çarpıyor.

    TV program türleri olarak bakıldığında ise en çok yabancı sözcük kullanımının reklam kuşaklarında olduğu saptan­mış. Reklam metinlerinde genel olarak Türkçeye uyum sağlamış olan yabancı kökenli sözcükler veya yabancı dilden doğrudan alınan sözcüklerin kullanımı tercih ediliyor. Son yıllarda “melezlemeler” dediğimiz (cep­tocep, mycep, cepflash, cepshop, cepfree vb.) yabancı sözcükler ya da eklerin, Türkçenin ögeleriyle birleştirilmesinden oluşturul­muş sözlere daha sık rastlıyoruz.

    Reklam dilinde yer verilen yabancı sözcükler genelde duygusal bir etki oluşturmak için kullanılır. Bu sözcüklerin daha parlak ve çarpıcı bir etkisi olduğu düşünülür. Hedef kitle için kullanılan yabancı sözcük­lerin gerçek sözlük anlamları­nın bir önemi yoktur. Önemli olan, müşterinin düş dünyasını harekete geçirmektir. Reklam dilinde ürün için kullanılan ya­bancı sözcüklerin bir modernlik imgesi veya sözde bilimsellik havası yaratması amaçlanır. Günümüzde Amerikan kültüründen besle­nen iletişim strate­jileri, sürekli olarak modernliği ve üstün teknolojiyi takip etmeyi pompalamaktadır. Bu nedenle “ultra, süper, mega, ekstra” gibi üstünlük belirten sözcükler, Türkçe söz varlığında hemen yerlerini almıştır.

    Dilbilimci Prof. Dr. Doğan Aksan, “Bir dilin söz varlığı, o dilin tarihine geniş ölçüde ışık tutmakta, yüzyıllar boyunca ortaya çıkan, ses, biçim, söz dizimi ve anlam değişiklikleri­ni yansıtmakta, hangi dillerin etkisiyle, ne tür değişimlerin gerçekleştiğini göstermektedir” demişti. Bu bakımdan yabancı sözcüklerin söz varlığında bu­lunması doğaldır. Toplumların söz varlıklarında, “toplumlar arasındaki kültür, siyaset, sanat ve ticaret ilişkileri” gibi kav­ramlar etkili olmaktadır. Elbette diller birbirleriyle etkileşir ve sözcük alış­verişinde bulunurlar. Ancak kendi dillerinde o yabancı söz­cüğün karşılığı varsa ve halkın dilinde o sözcük tutunmuşsa, yabancı dilde olan sözcüğü kullanmak abestir. Hele hele gü­nümüzde, yabancı bir sözcükle Türkçe karşılığının aynı anda kullanılabildiğini görüyoruz; bu da anlatım bozukluğuna yol açıyor, özellikle birden fazla karşılığı olan yabancı ifadelerin kullanımı anlatım kısırlığına neden oluyor. Oysa Türkçe, yer­yüzünün en zengin anlatım ola­naklarına sahip dilleri arasında. “Ultra nemlendirici kremler”, “ultra comfort” iç çamaşırları, “ultra yumuşak” diş fırçaları, “ultra sıkı” cam bezleri, “ultra güçlü” çamaşır suları almak için marketlere hücum ederken bir yandan da Türkçeye hak ettiği özeni gösterelim.

    Radyo ve TV kanallarından…

    Hayatım full karbonhidrat, full karbonhidrat. Ne gerek var?
    Ben full Türkçe çaktım biliyorsun.
    Benim fake hesabım hiçbir yerde yok.
    Bence boyfirend ceketler…
    Şu an şok hepimiz.
    • Defansif anlamda doğru işleri yapmak, o kompaktlık anlamında doğru işler yapmak…
    • Introduction , giriş yani.
    … fırın tepsisine transfer ediyorum.
    • Garlic olsun, taze krema olsun…
    Arabayı fulleyiver.
    Buraya palyatif bir çözüm bulacaklar.
    • Oversize ceket sponsorun mu var?
    Hadise bugün çok fena. On fire.
    O bölgeyi intensif hâle getirdiğimiz zaman…

  • Sessiz sedasız, yumuşak ama etkili bir ‘g’nin dil mücadelesi

    Sessiz sedasız, yumuşak ama etkili bir ‘g’nin dil mücadelesi

    1 Kasım 1928’de kabul edilen Latin alfabesi ile birlikte ç, ğ, ı, ö, ş, ü harfleri Türkçeye özgü olarak alfabede yer aldı. Yumuşak g (ğ) harfi de böylece Türkiye Türkçesine girdi. Bir metni sesli okurken belki “ğ”yi söyleriz ama konuşurken söylemeyiz, daha doğrusu söyleyemeyiz. Kendimizi zorlamamız gerekir ki bu da konuşmanın akışını bozar. Bir harfin okunamayışı!

    Bizde “değil” sözcüğü­nün “değil, deel, deil, diğil, deyil, diyil, diil” olarak 7 farklı biçimde telaf­fuz edildiğini duyuyoruz. Bu yazının yazılma nedeni, son yıllarda yazılışı “değil mi” olan soru sözcüğünün, “diil mi” ya da “diyil mi” diye söylenmesi gerekirken; sunucusundan spikerine, gazetecisinden dizi oyuncusuna kadar hemen her­kesin dilinde “di mi” veya “de mi” hâline gelmesi!

    Sözcük başında bulunma­yan, zayıf bir ses olması nede­niyle bulunduğu çevreden fazla etkilenen -genellikle iki ünlü arasında bulunur- ve farklı biçimlerde sesletilen yumuşak g (ğ) Türkçedeki en tartışmalı ünsüzdür. Alfabemizdeki harf­ler temsil ettikleri seslerle söy­lenirlerken, “ğ” harfi, fonetik özellikleri bakımından kendine yakın görünen g’ye “yumuşak” nitelemesi eklenerek okunur.

    Yumuşak g (ğ) harfi as­lında epey genç sayılacak bir harf. Orhun, Uygur, Karahanlı Türkçelerinde görülmediği gibi Eski Anadolu Türkçesi ve Osmanlı Türkçesinde de “ğ”ye rastlamıyoruz. 1 Kasım 1928’de kabul edilen Latin alfabesi ile birlikte ç, ğ, ı, ö, ş, ü harfleri Türkçeye özgü olarak alfabede yer almıştır. Yumuşak g harfi de böylece Türkiye Türkçesine girmiştir.

    Dilbilimciler ve sesbilim­ciler arasında, yumuşak g’nin bir ses veya harf olup olmadığı tartışmaları yıllardır devam etmektedir. Prof. Dr. Mehmet Akif Kılıç ve Doç. Dr. Mevlüt Erdem, “Türkiye Türkçesindeki yumuşak g ünsüzünün fonetik analizi” (2008) adlı bildirile­rinde, yumuşak g (ğ) harfinin iki ünsüz sesi gösterdiğini; bunlardan birinin arka damak ünsüzü olduğunu ve “ğı” sesini, diğerinin de ön damak ünsüzü olan “y” sesini verdiğini savun­muşlardır.

    Yumuşak g bazı sözcüklerde dönüşüme uğramıştır. Prof. Dr. Muharrem Ergin Türk Dil Bilgisi (2009) kitabında, sözcüklerdeki yumuşak g’nin “v” şeklini alma­sının bazı araştırmacılar tara­fından iki şekilde açıklandığını belirtir: “Birincisi “öğmek>öv­mek, döğmek>dövmek, güğer­cin>güvercin, güyegü>güveyi’ sözcüklerinde görülen g, ğ(y)>v değişimidir. İkincisi ise birinci­de olduğu gibi yuvarlaklaşma­nın etkisiyle ‘koğmak>kovmak, oğmak>ovmak, kılağuz>kıla­vuz’ sözcüklerinde de görülen ğ>v değişimidir.”

    Dilimizde yumuşak g söylen­mez; çünkü ses estetiği bakı­mından kulağa hoş gelmeyen, geriden, gırtlağı zorlayarak çıkan bir sestir. Bunun dışında konuşmanın akışı içinde ğ’yi söylemeye kalkarsak bu akışı durdurmuş oluruz. Bunu söy­lemek yerine ya önceki ünlü­yü uzatır ya ünlüler arasında kaynaştırır ya da kimi ünlüler arasında “y”ye dönüştürü­rüz. Çoğumuz bir metni sesli okurken belki ğ’yi söyleriz ama konuşurken söylemeyiz, daha doğrusu söyleyemeyiz.

    Şair Metin Eloğlu’nun bu “sessiz sedasız” harfe adadığı kitabı meşhurdur. Şair dostları başta olmak üzere, çevresinde­ki isimlere ithaf ettiği şiirlerine yer verdiği Yumuşak G, alfabe­deki tüm harfleri içerir.

    Oğuz Atay da Tutunamayanlar’da “ğ”ye gön­dermeler yapar: “…İyi bir eğitim görseydi, başka bir insan olabi­lirdi belki. Noktalamaya dikkat ediyor. Biraz fazla virgül kul­lanıyor yalnız; benim gibi. Bazı kelimelerde imla yanlışları yap­mış: ‘bazı’ yerine ‘bağzı’ yazmış. Birçok insan uzatmayı ‘yumu­şak ge’ ile yapar…” Kullanıcıları sözcüğün doğru yazımının “bazı” olduğunu bilseler de Gezi hadiseleri döneminde üretilen unutulmaz duvar yazılarından biri, Oğuz Atay’a saygı duruşu­dur sanki: “Kahrolsun ba(ğ)zı şeyler!”

  • ‘Yüzüklerin’ kalem efendisi, dil-çizim-fantezinin zirvesi…

    ‘Yüzüklerin’ kalem efendisi, dil-çizim-fantezinin zirvesi…

    2 Eylül 1973’te ölen J. R. R. Tolkien, Hobbit (1937) ve Yüzüklerin Efendisi (1954-55) üçlemesi ile dünya edebiyatında çığır açmıştı. Filolog ve akademisyen olan Tolkien 1. Dünya Savaşı’na katılmış, buradaki dehşeti bambaşka bir alana taşımıştı. Peter Jackson’ın 2000’lerde gerçekleştirdiği kült filmler ise, Tolkien’i uluslararası bir fenomene dönüştürecekti.

    John Ronald Reuel Tolkien (1892-1973), henüz hayattay­ken kitaplarıyla önemli bir şöhrete kavuşmuştu. Eserleriyle “Epik Fantezi/Yüksek Fantezi” edebiyatının kurucusu olmuştu. Ursula K. Le Guin, yakın dostu ya­zar C. S. Lewis (Narnia Günlükleri) ve hatta Star Wars’ın yaratıcısı George Lucas’ı etkilemiş, onla­rın da -kendisinden de alıntılar yaptıkları- aynı türde kitap ve senaryolar yazmalarının önünü açmıştı. Üniversitede filoloji oku­yan Tolkien; İngiliz, Cermen, Slav, Kelt ve farklı Baltık ülkelerinin efsanelerini, Yunan ve Hıristiyan mitolojilerini bir dilbilimci olarak incelemiş ve karşılaştırmalı edebiyat alanında da önemli bir akademisyen olmuştu.

    “Beowulf” destanı, “Christ 1” (800’lerde Eski İngilizce ile yazılmış anonim şiir derlemesi), Shakespeare’in Macbeth’i gibi eserlerden ve kendi türünün ön­celi olabilecek William Morris’in Dünyanın Sonundaki Kuyu (1896) kitabından etkilendi. Kitaplarında etkilendiği eserlerin bariz izleri gözükürken, Tolkien bunları ve iki dünya savaşı sırasında yaşadıkla­rını ne ölçüde kitaplarına kattığı konusunda ketum kaldı.

    tarihte-bu-ay-2
    Döneminin ünlü desen sanatçısı William Morris (1834-1896), hem edebî eserleri hem de çizimleriyle Tolkien’i etkilemişti.

    Tolkien’in ilk yazdığı eser ve bir çocuk kitabı olan Hobbit’in (1937) büyük başarısı üzerine, onu Yüzüklerin Efendisi üçlemesi (1954-55) izledi. Tolkien hayat­tayken bir şiir kitabı ve bir de şarkı döngüsü için yazdığı şiirler yayımlandı. Silmarillion adlı, yine Tolkien’in hayal ettiği mi­tolojik geçmişte “Orta Dünya”da geçen kitabı ise, ölümünden sonra oğlu Christopher Tolkien tarafından derlendi; kimi eksik kalan kısımlar ise yine diğer oğlu ve yazar Guy Gavriel Key tarafından aynı edebî tarzda yazılarak yayımlandı.

    Tolkien, ölümünden birkaç sene önce kitaplarının film haklarını Amerikalı bir yapım şirketine sattıysa da, hayattayken hiçbir eserinin film uyarlaması yapılmadı. 1977’de önce Hobbit televizyon için bir müzikal filmi olarak yayınlandı. Ardından 1978’de Yüzüklerin Efendisi’nin animasyon filmi önemli başarılar elde etti ve Tolkien’in kitaplarının daha geniş kitlelere tanıtılmasını sağladı. 2000’lerde yönetmen Peter Jackson’ın “Yüzüklerin Efendisi” ve “Hobbit”i seriler ola­rak beyazperdeye aktarması ise Tolkien’in eserlerini uluslararası bir fenomene dönüştürdü.

    tarihte-bu-ay-1
    Sinemaya uyarlanan Yüzüklerin Efendisi’nin ilk filmi 2001’de vizyona girmişti.

    1-Kabul etmese de, katıldığı 1. Dünya Savaşı eserlerine ilham vermişti

    tarihte-bu-ay-4
    Fantastik edebiyatın önde gelen yazarlarından Tolkien, Çeviri ve Yorumlarıyla: Beowulf adlı kitabının kapağını ve içindeki resimleri kendi çizmişti.

    Tolkien, 1. Dünya Savaşı başladığı zaman 22 yaşındaydı. Rezerv kuvvet olarak alındığı orduda, 1916’daki Somme Muharebesi sırasında önce cephe gerisinde sinyal/iletişim subayı olarak gö­rev yaptı. Sonrasında ise acıma­sız siper savaşlarının yaşandığı cephe hattına gönderildi. Burada yaşanan vahşete ve zehirli gaz, alev püskürtücü, tank gibi yeni teknik gelişmelerin saldığı korkuya tanık oldu. Yakalandığı hastalık (cephe ateşi) nedeniyle İngiltere’ye geri gönderildi.

    Tolkien, savaşta yaşadıklarını eserlerine aktardığı iddiasının büyük bir kısmını reddetse de, kitaplarındaki ölüm bataklık­ları, ejderhaların saçtığı dev alevler, yenilmez hantal devler, savaşta şahit olduklarıyla ben­zerlikler taşır.

    2-Eserlerini sadece yazmadı; bahsettiği detayları incelikle çizdi, resmetti

    tarihte-bu-ay-3
    Tolkien, sahaflardaki nadir eserlere çok meraklıydı. Kendi yarattığı kurgusal Orta Dünya’nın da nadir eserlerini ve hattâ bunların tıpkıbasımlarını üretmişti. Bu tıpkıbasımlardan biri olan Mazarbul Kitabı.

    Tolkien eserlerini hazırlarken içindeki detaylarla ilgili çok titizdi. Hikayenin tutarlılığına verdiği önemin bir sonucu olarak, kitaptaki karakterler ve me­kanlarla ilgili şecereler, arma­lar, haritalar oluşturdu; kendi geliştirdiği diller için alfabeler/ yazılar üretti. Hikayeyi destekle­mek için kitaplarında geçen sanat eserleri, yapılar ve coğrafyalarla ilgili illüstrasyonlar çizdi. 1937’de yayımlanan Hobbit kitabında 10 siyah-beyaz çizimi mevcut­tu. Daha sonra hem Yüzüklerin Efendisi hem Silmarillion için birçok farklı resim ve illüstrasyon hazırladı. Tüm bunlarda art-nou­veau, Japonizm, Viking sanatı ve izlenimcilikten (özellikle Lord Berners resimleri) etkilendi. William Morris’in kitaplarından olduğu kadar onun geliştirdiği desenler ve çizimlerden de faydalandı. Ölümünün ardın­dan Tolkien’in ürettiği tüm bu çizimler yorumlandı ve derlendi. Kendinden sonraki yazarları etkilediği gibi birçok ressam da onun çizimlerini örnek alacaktı.

    3-Yüzüklerin Efendisi, başlangıçta bir üçleme olarak tasarlanmamıştı

    Hobbit kitabının başarısı üzerine Tolkien’in yayımcısı, onun henüz üzerinde çalıştığı Silmarillion’u tamamlamasını istedi; fakat yayınevi editörleri bu eseri “fazla Keltik” buldu ve dönüştürmesini istedi. Bunun üzerine Tolkien, Yüzüklerin Efendisi üzerine çalışmaya başladı ve kitabın ilk bölümünü 1937’de kaleme aldı. Aralar vererek sürdürdüğü Yüzükler Efendisi’nin yazımını 1950’de tamamladı. Sürenin uzaması, Tolkien’in titizliğinden ve tam zamanlı olarak yürüt­tüğü akademik pozisyondan kaynaklanmıştı. Ancak bu defa da, kitabın fazla satılamayacağı düşüncesi ve tek büyük bir cildin basım maliyetinin yüksek olması gerekçesiyle, yayınevi eserin 3 cilt hâlinde çıkmasına karar verdi. Eklerin, haritaların ve dizi formatının getirdiği zorluklar nedeniyle basım tekrar gecikti ve ilk cilt olan Yüzük Kardeşliği ancak Ağustos 1954’te piyasaya çıkabildi. Kasım 1954’te İki Kule ve ardından Ekim 1955’te Kralın Dönüşü yayımlandı.

    tarihte-bu-ay-6
    Peter Jakson’ın yönettiği 3 filmlik Hobbit serisinin ilki 2012’de izleyiciyle buluşmuştu.

    4-Mit yaratımı ve dil inşaı, ‘epik fantezi’ türünün temel taşları oldu

    tarihte-bu-ay-5
    1.Dünya Savaşı’nda görev yapan Tolkien’in eserlerinde savaştan izler bulunur.

    18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarında derlenmeye başla­yan ulusal destanlar ve farklı kültürlerin masalları, fantastik edebiyatın hazırlayıcısı oldu. Alice Harikalar Diyarında, Oz Büyücüsü, Edgar Allen Poe ve Oscar Wilde’ın korku hikayeleri fantastik edebiyatın gelişmesin­de önemli rol oynadı. Tolkien’in fantastik edebiyata kattığı en önemli unsurlar ise gerçek dünyayla tamı tamına bağlantısı olmayan mit yaratımı (mitopoeia) ve dil yaratımıydı (kendi üret­miş olduğu terimle glossopoeia). Çocukluktan beri merakı olduğu dil alanı, onu gençliğinde bir yapay dil olan Esperanto öğren­meye itmişti. Filoloji okumasında en önemli nedenlerden biri de ya­pay dile, dil yaratımına duyduğu ilgiydi. Hobbit, Yüzüklerin Efendisi ve Silmarillion’un geçtiği kurgu evren “Orta Dünya” için birçok dil üretmişti. Bunlardan Elf dilleri olan Quenya ve Sindarin, detaylı bir şekilde tasarlanmış dilbilgisi, geniş bir kelime dağarcığı ve belli bir sözdizimi olan yapay dillerdi. Bunlar bugün de “Orta Dünya” hayranları tarafından konuşul­makta ve Tolkien araştırmacıları tarafından geliştirilmekte.

  • Sultanahmet’ten İzmir’e işgalden kurtuluşa doğru…

    Sultanahmet’ten İzmir’e işgalden kurtuluşa doğru…

    15 Mayıs 1919’da İzmir’de başlayan Yunan işgali, 1921-22’de Yunan propagandası ile birlikte yürütüldü. Yunan komuta kademesinin ve askerlerin hedefinde ve rüyasında İstanbul-Ayasofya vardı. 1919’da İstanbul’un işgalinden 8 gün sonra Sultanahmet Meydanı’nda yapılan miting ve direniş ise İstiklal Harbi’nin sembollerinden biri olacaktı: “İzmir Türk kalacaktır” ve “Mehmed’in Hikayesi”.

    SULTANAHMET MİTİNGİ / 23 MAYIS 1919

    İşgale karşı ilk büyük sivil direniş

    İzmir 15 Mayıs 1919’da Yunan Ordusu tarafından işgal edildi. İz­mir Redd-i İlhak Cemiyeti, telgraf hatları düşman tarafından tahrip edilmiş olsa da yurdun dörtbir yanına işgal haberini ulaştırdı. İzmir’in işgal haberi, kendi de işgal altındaki mütareke İstanbul’unda büyük tepki doğurdu. Öyle ki Millî Mücadele’ye gidilen yoldaki en önemli işaret fişeği, İzmir’in işga­linden 8 gün sonra Sultanahmet Meydanı’nda, Sultanahmet Camii önünde atılacaktı.

    Fesli-kravatlı beyler, çarşaflı hanımlar, genç kızlar, delikanlılar, sarıklı-takım elbiseli bey amcalar, İzmir’deki işgalin sızısını yüreğin­de hisseden bütün insanlar, 23 Mayıs 1919’da Cuma namazının ardından Sultanahmet’te bira­raya geldi. Türk Ocakları ve Millî Kongre’nin katkıları ile düzenlenen mitingde binlerce kişi “İzmir Türk kalacaktır” diye bağırıyordu. Mi­tinge katılanlar, yakalarına o güne özel dağıtılan ay-yıldızlı bir kokart takmışlardı; üzerinde Türkçe ve Fransızca “İzmir Türk kalacaktır” yazıyordu.

    edebiyat-1
    Halide Edip (Adıvar), mitinge katılanlara sesleniyor: Yemin ediniz!

    Mitingde Mehmet Emin Bey, Halide Edip Hanım, Fahrettin Hay­ri Bey, Dr. Fuat Sabit Ağacık Bey, Selim Sırrı Bey kürsüye çıkıp birer konuşma yaptılar. İlk konuşmayı yapan Mehmet Emin “Kardeşle­rim” diye söze başlayarak şöyle seslendi: “Demir ve ateş… Ben bunlarla hiçbir vatan ve ırkın öldüğünü işitmedim. Şerefli bir tarih ve medeniyete, sağlam bir fazilet ve ahlaka, zengin bir şiir ve edebiyata, dinî ve millî ananele­re, ırki ve vatani hâtıralara malik bir milletin mahvolduğunu tarih göstermiyor.” Fahrettin Hayri ise sözlerini Tevfik Fikret’ten “Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa / Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır” dizeleriyle bitirdi.

    Halide Edip Hanım da, Yuna­nistan’ın İzmir’i işgalinin Wilson Prensipleri’ne olan aykırılığını da simgeleyen, “Wilson Prensibi 12. Madde” yazılı bez flamanın bulun­duğu kürsüye çıktı. O gün çekilen fotoğraf tarihe bir gurur vesikası olarak yazılacak ve meşhur ola­caktı.

    edebiyat-3
    edebiyat-4
    Mitinge katılan 10 binlerce kişi, İzmir ve Anadolu’nun işgalini protesto ediyor.

    “Kardeşlerim, evlatlarım…” diye başlayan bu tarihî konuş­manın finali, İkdam gazetesinin bir gün sonraki 24 Mayıs 1919 tarihli sayısında, “100 bin Müslüman Sul­tanahmet Meydanı’nda muazzam bir miting akdetti” başlığı altında verilen habere göre şöyleydi:

    edebiyat-2
    Sultanahmet mitingine katılanların yakalarına taktıkları Türkçe ve Fransızca kokart: “İzmir Türk kalacak”.

    “… Böyle muazzam bir günü Osmanlı tarihi, Osmanlı toprağın­da bir defa daha idrak edemeye­cektir. Bugün milletlerin hak günü uzak değildir. O gün gelirse, içimiz­den bugün burada bulunanlardan bazıları bu dava yolunda ölmüş olursa, onların mezarı üstüne is­tiklal bayrağınızla geliniz ve o günü müjdeleyiniz. Şimdi yemin ediniz ve benimle tekrar ediniz: Milletle­rin ilahi hakkı ilan olunacağı güne kadar kalbimizde heyecanımız kalacak, eksilmeyecektir. 700 se­nenin en asil ve büyük mirası olan vakarımızı, adalet ve terbiyemizi unutmayacağız. Yemin ediniz! 700 senenin tarihini ağlayan minareler altında yemin ediniz: Bayrağımıza, ecdadımızın namusuna hıyanet etmeyeceğiz.”

    Meydanı dolduran insanlar büyük bir coşkuyla “yemin ediyo­ruz” diye bağırdı.

    edebiyat-7
    Yunan askeri, “Afyonkarahisar-Paskalya hatırası” yazısıyla poz veriyor.

    BALIKESİR, DENİZLİ, BURSA, AFYON / 1921-22

    Yunan rüyasının acıklı pozları

    1919’un ilerleyen aylarında, Ayva­lık, İzmir-Balıkesir arası sahil şeridi, Çeşme Yarımadası, Selçuk ve Belkahve geçidine kadar İzmir’in arka alanı da Yunan kuvvetlerince işgal edildi. Nisan 1920’den sonra ise Yunan Ordusu, Bursa, Eskişehir, Kütahya ve Afyon’a kadar Batı Anadolu’nun büyük bölümü­ne yayıldı.

    edebiyat-11
    Yunan subaylar “Bursa” yazan dekorun önünde, 1922.

    Yunan askerleri işgal ettikleri toprak­larda, Türk şehirlerinin Rumca isimlerini bez flamalara, kartonetlere yazarak ve bacak bacak üstüne atarak kendilerin­den emin fotoğraf çektiriyor; Türk top­raklarının yeni sahibi gibi davranıyordu. Yunanistan askerî propaganda görevlileri tarafından çekilen bu kareler, foto-kart olarak basılıyordu. Bunlar hem askerler arasında birlik-beraberlik duygusu oluş­turuyor hem de Yunanistan’a gönderilen sevinçli mektuplar için kullanılıyordu. Ta­bii esas amaç, işgalin meşru ve sempatik gösterilmesi idi.

    Anadolu şehirlerinde müzikli oyunlar sergileyen Yunan askerler, Paskalya kut­lamaları, Denizli-Işıklı Köyü’nde Eumania antik kentinde kazı yapan ordu mensup­ları da, Batı Anadolu’daki Yunan varlığını “normalleştirme” propagandasının bir parçasıydı. Denizli’nin Çal ilçesinde Büyük Menderes nehri üzerindeki Roma dönemi Asar Köprüsü’nde fotoğraf çektiren Yunan askerler, bunun üzerine “Köprünün merkezinde patlatılacak olan 50 bin adet dinamit mevcuttur” notunu düşmüşlerdi.

    Bursa’da çekilen bir cephe fotoğ­rafında ise asıl amaçlarını ve ideallerini açıkça belli ediyorlardı. Bu karede Yunan askerleri Bursa’da yemek yiyip dinlenir­ken poz vermiş; bir köşeye de “rüyalarını” resmetmişlerdi. Fotoğrafın arka planında görülen çizimde Ayasofya Camii tasvir edilmiş, altına da “Rüyamız” anlamına gelen “το όνειρό μας” yazılmıştı.

    edebiyat-5
    Yunan askerleri müzikli tiyatro oyununda.
    edebiyat-6
    Üzerinde Bursa ve Bergama yazan bir “çevre düzenlemesi”. Silah maketi ve çelenk içinde Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos.
    edebiyat-9
    Denizli- Çal’da, Büyük Menderes nehri üzerindeki Roma dönemi Asar Köprüsü’nde poz veren Yunan askerler. Fotoğrafın üzerine “Köprünün merkezinde, patlatılacak olan 50 bin dinamit (!) mevcuttur” yazılmış.
    edebiyat-8
    Yunan askerleri Bursa’da bir mola sırasında. Arka planda Ayasofya çizimi; altında ise “rüyamız” yazısı.
    edebiyat-10
    Denizli-Işıklı Köyü’nde, Eumania antik şehrinde kazı yapan Yunan birlikleri.
    edebiyat-12
    27 numaralı foto-kart: “Kütahya hatırası” başlıklı çizimde Türk askerinden kaçan Yunan askeri.

    MEHMED’İN HİKAYESİ / 1922

    edebiyat-13
    32 numaralı foto-kart: “Balıkesir hatırası”nda, saat kulesi önünde bir annenin elini öpen Mehmetçik.

    Türk gerçeğinin Mehmetçik’i

    edebiyat-14
    26 numaralı foto-kart: Eskişehir, kalpaklı bir Türk askeri tarafından düşman işgalinden kurtarılıyor, Türk bayrağı dikiliyor.

    Yunanistan’ın işgal sırasında kullandığı propaganda kartları­na cevap “Mehmed’in Hikayesi” ile geldi. Üzerinde “Mehmed’in Hikayesi” yazılı foto-kartlar, halka ve cephedeki birliklere güç verdi. Numaralı foto-kartların üzerinde genellikle “Tahsin” imzalı karakalem çizimler; Mustafa Kemal Paşa ile birlikte cephedeki komutanla­rın fotoğrafları; birlik-beraberliği güçlendirecek dizeler, sözler ve metinler yer aldı. Çizimlerdeki “Tah­sin” imzası büyük ihtimalle bir asker ressama aitti. Foto-kartların baskı kalitesi düşük, fotoğraflar ve renkler solgundu ama çizimlerdeki ve di­zelerdeki inanç ve azim vurucuydu. “Mehmed’in Hikayesi” cephedeki askere de halka da umut aşıladı. Öyle ki İzmir’in kurtuluşa giden zafer yolunu da bu foto-kartlardan takip etmek mümkündü.

    16 numaralı foto-kart, elleri prangalı bir Türk kadını ve çocu­ğunun kalpaklı Türk askeri tara­fından Yunan askerinin elinden kurtarılmasını tasvir ediyor, altında Namık Kemal’in meşhur dizeleri yer alıyordu: “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini / Yok mudur kurtaracak baht-ı kara mâderini?”

    26 numaralı “Eskişehir hatırası” başlıklı foto-kartta “istirdad (yeni­den elde etme) ve kurtuluş” yazılıy­dı. Eskişehir Türk askeri tarafından düşman işgalinden kurtulmuş, Türk bayrağı dikilmişti. Kartın üstünde Mehmed Akif’in İstiklal Marşı’ndan notalar, altında ise Eskişehir’in düşman işgalinden kurtuluşunun hikayesi yer aldı.

    27 numaralı “Kütahya hatırası” başlıklı foto-kartta ise Yunan askeri Türk askerinden koşarak kaçıyor, yine İstiklal Marşı’ndan dizeler bu kurtuluş hikayesine eşlik ediyordu: “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! / Kük­remiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım / Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”

    Eskişehir ve Kütahya’dan sonra “Balıkesir hatırası” yazılı 32 numa­ralı foto-kart da kurtuluşu simgeli­yordu. Çizimde Mehmetçik, Balıke­sir saat kulesi önünde bir annenin elini öpüyordu. “Uşak hatırası” yazılı 22 numarada ise “Yunanlıların ko­vuluşu” yazıyor; Mehmetçik Yunan askerini yakasından tutmuş “haydi aşağa” diye sesleniyordu.

    edebiyat-15
    17 numaralı foto-kart: Mustafa Kemal Paşa portresi.

    Sadece zafer ve mücadele değil İzmir’in işgali sırasında yaşa­nanlar da foto-kartlarda yer aldı. Bunlarda İzmir’in işgalinde rıhtıma gelen Rum ve Ermenilerin Yunan gemilerini izleyişi; İzmir Metropoliti Hrisostomos Kalafatis’in Anado­lu’yu işgale giden Yunan askerle­rini kutsayışı; Yunan bahriyesinin İzmir’e girişi; rıhtımdaki Yunan askerleri; işgal komutanları ile İzmir Kalafatis’in hükümet binasına yürüyüşü yer alıyordu.

    “Mehmed’in Hikayesi” fo­to-kartlarında Mustafa Kemal Paşa kimi zaman portre fotoğraflarıyla kimi zaman Erzurum ve Sivas Kong­resi’nde “Türk, tarihiyle-haşmetiyle payidar kalacaktır” diye seslenir­ken çizilmişti.

    edebiyat-17
    16 numaralı foto-kart: Elleri prangalı bir Türk kadını ve çocuğu, Türk askeri tarafından kurtarılıyor.
    edebiyat-16
    22 numaralı foto-kart: “Uşak hatırası” ve “Yunanların kovuluşu”. Mehmetçik Yunan askerinin yakasında tutarak “haydi aşağa” diyor.
    edebiyat-20
    “Mehmed’in Hikayesi”nin 42 numaralı foto-kartı dakika dakika İzmir’in kurtuluşunu müjdeliyordu.

    İZMİR’İN KURTULUŞU / 9 EYLÜL 1922

    ‘Çorbacının ordusunu denize attık’

    edebiyat-21
    Mustafa Kemalli ve Türk bayraklı İzmir foto kartında Yunan askeri İzmir’den kovuluyor: “Meşcerde titreyen bir yaprak diyor ki, yüksel al bayrak. İstikamet İzmir, marş, marş.”

    Türk Ordusu tarafından 26 Ağustos 1922’de başlatılan Büyük Taarruz, Kurtuluş Savaşı’nın ve Millî Mücadele’nin en önemli safha­sıydı. Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa 30 Ağustos’ta bütün birliklere bir bildiri ile “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini verdi. Taarruz emri ile birlikte İzmir yönüne doğru ilerleyişe geçen Türk Ordusu’nun öncü birliği, Fah­rettin (Altay) Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu’ydu. Kolordu­nun 3 öncü süvari tümeni de farklı kollardan İzmir’e doğru ilerledi. Şehre ulaşan ilk birlikler, 9 Eylül sabahı Kadifekale, Sarıkışla, Karşı­yaka, Paket Postanesi ve Hükümet Konağı’ndaki Yunan bayraklarını ve yazılarını indirerek göndere Türk bayrağını çektiler, İzmir’in kurtulu­şunu ilan ettiler.

    “Mehmed’in Hikayesi’nin 42 numaralı foto-kartı, dakika-dakika İzmir’in kurtuluşunu müjdeleye­cekti. Türk bayrağı göndere çekil­mişti ve “Güzel İzmir” ve “Kurtuluş günü 9 Eylül Cumartesi-Saat 10 dakika 30” yazılıydı. Metin ise “Başkumandan Mustafa Kemal” imzalı İzmir’in kurtuluşu tebrikiydi.

    edebiyat-22
    İzmir’in kurtuluşu sonrasında yayımlanmış foto-kartta Türk bayrakları arasında Mustafa Kemal ve “Ana vatan İzmir şehri ve Kadifekale” yazısı.

    Bir başka foto-kartta ise “Yunan askeri İzmir’den kovuldu: “Meşcerde titreyen bir yaprak diyor ki, yüksel, al bayrak. İstika­met İzmir, marş, marş” yazıyordu. İzmir’in kurtuluşu, sonrasında kur­ban kesilerek de kutlandı. O fotoğ­rafta ise arkada bez flamada yine Mehmed Akif’in İstiklal Marşı’ndan dizeler yer aldı; “Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın / Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın / Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın / Kimbilir, belki yarın belki yarından da yakın.” Yerdeki pan­kartta ise: “Geldin bizi kurtardın, varol evladım” yazılıydı.

    9 Eylül 1922 tarihli gazeteler, yıldırım baskılarında İzmir zaferini müjdeledi: Peyam-ı Sabah: “Ordumuzun pişdar (öncü) kıtaatı sevgili İzmirimize dahil oldular.” Akşam: “Elhamdülillah İzmir’e kavuştuk.” İkdam: “Dün akşam saat beşte bir süvari müfrezemiz , üç sene üç aydan beri anavatandan ayrı düşen İzmir’e dahil olmuştur.” Fransız L’illustration dergisinin 9 Eylül 1922 ta­rihli sayısının kapağında da Akşehir-Af­yonkarahisar’da çekilmiş bir fotoğrafıy­la İsmet Paşa ve kurmay heyeti vardı.

    edebiyat-23
    Fransız L’illustration dergisinin 9 Eylül 1922 tarihli kapağında, Akşehir- Afyonkarahisar’da çekilmiş fotoğrafıyla İsmet Paşa ve kurmay heyeti.

    Başkomutan Mustafa Kemal Paşa 10 Eylül sabahı İzmir’e girdi ve Fahrettin Paşa ile buluşarak doğruca hükümet konağına, zafer konuşmasını yapmaya gitti. Türk Ordusu Mustafa Kemal Paşa önderliğinde büyük bir zafer ve bağımsızlığını kazanmıştı.

    Bizim Mecmua’nın 14 Eylül 1922 tarihli sayısında, Ramiz Gökçe çizimli kapakta bir genç delikanlı elinde Türk bayrağıyla resmedilmişti. Resimaltı şöyleydi: “Mazlumların hakka dayanan kuvveti, istilacı orduları bozdu.”

    Güleryüz mecmuasının 14 Eylül 1922 tarihli 74. sayısı da İzmir’in kur­tuluşunu taçlandıran müstesna bir kapakla çıktı. Ay-yıldızlı kurtuluş özel sayısında, “Sevgili İzmir’imizin şanlı orduya teşekkürü” yazılıydı. Kapağın yanlarında ise Çileli imzasıyla “Gelin İzmir” şiiri yer aldı. İlk dizeleri şöyleydi: “Güzel İzmir 3 yıl evvel düşman seni almıştı / Zehir sızan hançerini yüreğine salmıştı / O yemyeşil bağlarına hırsız gibi dalmıştı / O hırsızı bir hamlede önümüze kattık biz / Çorbacının ordu­sunu Akdeniz’e attık biz!”

    23 Mayıs 1919’da Sultanahmet Camii önünden, bütün halkın ortak bir inançla “İzmir Türk kalacaktır” diye meydanı inletmesi, rüyaları Ayasofya olanların kabusu olmuştu. 3 yıl 3 ay sonra, 9 Eylül 1922’de İstanbul sokak­larında elden ele küçük bir davet kağıdı dağıtıldı. Bugün çok nadir, hattâ ilk defa görülen bu davet kağıdında: “9.9.1922 Cumartesi. Müslüman İzmir’imizin halasını tesid (zaferini kutlamak) için bu akşam saat 6’da Fatih Meydanı’nda bulunun” yazıyordu. Sultanahmet’te başlayan büyük ortak direniş, Anado­lu’nun, İzmir’in, vatanın kurtuluşu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun kilometre taşlarını döşemişti.

    edebiyat-18
    İzmir’in kurtuluşu sonrasında kurban kesilerek zafer kutlanıyor. Üstteki pankartta Mehmed Akif’in dizeleri.
    edebiyat-19
    Çok nadir bir davet kağıdı: “9.9.1922 Cumartesi. Müslüman İzmir’imizin halasını tesid (zaferini kutlamak) için bu akşam saat 6’da Fatih Meydanı’nda bulunun.”
    edebiyat-24
    Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 10 Eylül 1922 sabahı İzmir’e geldikten sonra Fahrettin Paşa ile birlikte, konuşma yapacağı hükümet konağına gidiyor.
    edebiyat-25
    Büyük Gazete’nin “kurtuluş hatırası” kapağı: Güzel İzmir.
    edebiyat-26
    13 Eylül 1924 tarihli Resimli Gazete: İzmir’i kurtaran Mehmetçik.
    edebiyat-27
    Bizim Mecmua’nın 14 Eylül 1922 tarihli sayısında Ramiz Gökçe çizimli kapak: “Mazlumların hakka dayanan kuvveti istilacı orduları bozdu.”
    edebiyat-28
    Güleryüz mecmuasının 14 Eylül 1922 tarihli 74. sayısı, İzmir’in kurtuluşunu taçlandıran bir kapakla çıkmıştı.
    edebiyat-31
    Peyam-ı Sabah: “Ordumuzun pişdar kıtaatı sevgili İzmir’imize dahil oldular.”
    edebiyat-29
    İkdam: “Dün akşam saat 5’te bir süvari müfrezemiz, 3 sene 3 aydan beri anavatandan ayrı düşen İzmir’e dahil olmuştur.”
    edebiyat-30
    Akşam: “Elhamdülillah İzmir’e kavuştuk.”
  • Yeats’in ikinci gençliği ve karışan/kaybolan kemikler

    Yeats’in ikinci gençliği ve karışan/kaybolan kemikler

    20. yüzyıl edebiyatını şekillendiren isimlerden şair ve yazar William Butler Yeats (1865- 1939), son 5 yılında ciddi bir lirik patlama yaşayarak yetkin şiirler yazmakla kalmamış, çok sayıda gönül ve ten macerası da yaşamıştı. Gömüldükten sonra onun kemikleri de aynı Benjamin, Şinasi, Shakespeare, Sade, Sabahattin Ali gibi kayboldu veya diğerleriyle karıştı.

    Le Corbusier 27 Ağustos 1965 tarihinde, kulübesini gerçekleştirdiği Akdeniz kıyı­sında, büyük olasılıkla kalp krizi geçirdiği için boğularak öldü ve Roquebrune-Cap-Martin mezarlığına gömüldü. Kulübeyi ziyaret etmek niyetiyle iki kez yaklaşmama karşın o noktaya, son adımı atmayı başaramadım -hayatımın minör bozgunları arasında sayarım.

    William Butler Yeats’in şiirini çok üst sıralara koymama karşın yaşamöyküsüne sokulmaya kalkışmamıştım. Bütünüyle rastlantı, şairin 28 Ocak 1939 tarihinde kaldığı Hôtel İdéal Séjour’da öldüğünde Roquebrune-Cap-Martin mezar­lığına gömülmeyi vasiyet ettiğini öğrenince kaynaklara başvurdum: The Irish Times’da 75. ölüm yılı vesilesiyle yayımlanan Lana Marlowe imzalı “Yeats’in Fransa’daki Son Günlerindeki Yazdıkları ve Kaderler” başlığını taşıyan uzun makale için, Roy Foster’in iki ciltlik WB Yeats: A Life’ına geniş çapta başvurulduğu belirtiliyor.

    Yeats’in 5 yıla yayılan son döneminin başlan­gıcında, 6 Nisan 1934’te, yarı bilimeri yarı şarla­tan Eugène Steinach’ın “gençleştirme” yöntemini (!) benimsemiş cerrah Norman Haire tarafından “gerekli işlemlere tabi tutulduğu” biliniyor. İşin tuhafı, sonraki 5 yıl içinde şairin ciddi bir lirik patlama yaşayarak yetkin şiirler yazmakla kal­mayıp çok sayıda gönül ve ten macerası yaşamış olduğunun genel kabul görmüş olması!

    KagitUzerinde-2
    Ocak 1939’da ölen William Butler Yeats’in mezartaşında “Yumuşamaksızın bak / Yaşama, ölüme. / Atlı, sür git yoluna!” yazıyor.

    Roquebrune-Cap-Martin’de soğuk kış ha­vasının olumsuz etkisiyle kalbi yenik düşmek üzereyken, Yeats’in başucunda eşi ve metresi birlikte beklemedelermiş. Orada, onlara tepe­deki mezarlıkta gömülmek istediğini; aradan birkaç yıl geçip adı sanı gündemden düşünce kemiklerinin İrlanda’ya transfer edilmesini son dileği olarak iletip 27 Ocak’ı 28’ine bağlayan gece sönmüş.

    Gerçekten de oğlu 10 yıl sonra kemiklerini ülkesine taşımak için başvurduğunda, yardımı­na İstanbul doğumlu, Kont ve Kontes Ostroróg’un oğulları büyükelçi Stanislas Ostroróg koşmuş. Gelgelelim aradan geçen zaman içinde, savaş döneminde, mezarlıkta büyük değişiklikler meydana geldiği için oğul Yeats’e teslim edilen kemiklerin şaire ait oldukları şüpheliymiş!

    Kayıp mezarlar (Walter Benjamin, Şinasi, vb.), kayıp kafatasları (Willy Shakespeare, Sade, Sabahattin Ali, vb.) yetmedi, biribirine karışmış mezarlara, iskeletlere, kemiklere geldi sıra.

    Duyguysa duygu: William Butler ile Le Corbu benim gözümde, Akdeniz kıyısında komşular.

    Yeats’in sonradan kemiklerini ya da küllerini getirip gömmelerini istediği Sligo yakınların­daki Drumeliff mezarlığına ilişkin 4 Eylül 1938 tarihli şiiri “Under Ben Bulden”in son 3 dizesi sonradan mezartaşına kakılmıştır:

    “Cast a cold eye “Yumuşamaksızın bak

    On life, on death. Yaşama, ölüme. Horseman, pass by!” Atlı, sür git yoluna!”

    FF80KC
    William Butler Yeats’in (üstte) 1989’da, ölümünün 50. yılı anısına yapılan İrlanda’nın Sligo kasabasındaki bronz heykeli. Heykeltraş Rowan Gillespie, eserinin üzerine şairin şiirlerinden mısralar eklemiş.
    KagitUzerinde-3

    ***

    1948 tarihli bir kaynaktan:

    “Sabahattin Ali’nin adli tıp gerekçesiyle bir hastaneye götürülen başı kayıptır.”

    Asıl ayıp olan mezarıyla ilgili konu. Filiz Ali anlatıyor:

    “Babama ait olduğu söylenen fakat tanınmaz halde olan bir ceset bulunmuştu. Ne var ki cese­di teşhis etmeye o zaman hayatta olan annesi ve eşi çağrılmadı. Böylece ceset esrarengiz biçimde kayboldu. Sabahattin Ali’ye ait bir defin bilgisi bile yok. Yani nereye gömüldüğü bilinmiyor.”

    Nebil Özgentürk bir belgesel gerçekleştirdi: “Kayıp Kemiklerin İzinde.”

    Tıpkı Benjamin’in gömü yeri konusunda oldu­ğu gibi Sabahattin Ali’nin “gömülüş”ünde görev alanların ömür boyu susarak nasıl yaşadıklarını anlamamışımdır: Bir “suç” işlemedikleri hâlde, haklı olarak suçlanabilecekleri korkusuyla o günlerde ortaya çıkmamış olmalarını kabul ederim; ama insan ölmeden önce, örneğin bir torununa miras bırakmaz mı herkesten sakladı­ğı bilgiyi?

  • ‘Bozkurt’a önce Solcular ve devlet sahip çıktı; Sağcılar ise karşı geldi!

    ‘Bozkurt’a önce Solcular ve devlet sahip çıktı; Sağcılar ise karşı geldi!

    Yakın tarihimizde radikal muhafazakar/Türkçü kesimin ana sembol kabul ettiği bozkurt, İstiklal Savaşı ve sonrasındaki erken cumhuriyet döneminde hem yeni devleti hem Mustafa Kemal’i simgeliyordu. Sol hatta komünist çizgideki düşünür ve tasarımcıların favori sembolü olan bozkurt, muhafazakar kalemler tarafından eleştiriliyordu! Ta ki 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren, Türkçülük akımının ırkçılıkla ve Avrupa’da yükselen “kökü dışarda” ideolojilerle/parametrelerle etkileşime girmesine kadar… Bozkurtun çileli yolculuğu…

    BOZKURT MECMUASI / 7 TEMMUZ 1921

    Millî Mücadele’nin sembolü oldu

    Edebiyat-2
    7 Temmuz 1921 tarihli ve tek sayı çıkan Bozkurt dergisinin kapağı.

    Ankara İkaz Matbaası’nda yayımlanan Bozkurt mecmu­ası, bu ismi taşıyan ilk ve tek eski harfli Türkçe yayındı ve İstiklal Harbi sırasında sadece tek sayı yayımlandı. “Bozkurt” yazısı derginin sağ üst köşesinde, büyükçe bir logo olarak yer aldı. İkaz Matbaası’nın sahibi, Afyonkara­hisar’da Millî Mücadele’yi örgütleyen, Sivas Kongresi’nde Afyon delegesi olarak bulunan, Afyonkarahisar mebusu ve Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’na katılan Sol kanattan Mehmed Şükrü Bey’di (1887-1938). Ankara’da aynı mat­baada Türk Halk İştirakiyun Fırkası’nın yayın organı olan Yeni Hayat mecmuası da çıktı.

    Bozkurt’un lejandında “Edebi, içtimai, haftalık millî mecmua” yazıyordu. Mesûl müdürü Emin Necmeddin’di; imtiyaz sahibi olarak da Suad Salih ismi yazılıydı. “Halkın dediği hakkın dediği” başlıklı başyazının yanında; Suad Salih imzalı ve “İnönü kahramanlarına” ithaf edilmiş “Anadolu’nun rüyası” başlıklı şiir, 1921’deki muharebeleri konu alıyordu:

    Edebiyat-1
    Çağdaş Türk kadını ve bozkurt Bozkurt’un tek sayı olarak çıktığı Millî Mücadele günlerinde bastırılan nadir bir kartpostal da bozkurt imgesini ilk defa halkla buluşturuyor, somutlaştırıyordu. Halka umut ve güç aşılamak için bastırılan kartpostalda sağ üst köşede büyük “bozkurt” yazısı bulunuyor; çağdaş bir Türk kadını bir elinde meşale bir elinde başak ve bozkurtla aydınlığa, zafere, cumhuriyete yürüyordu.

    “Ölü dağlar gece, hayalet gibi

    Enginde atıyor, bir ölü kalbi.

    Gizli sesler gelir uzun bir zaman,

    Ölü yıldızlardan, ölü dallardan!

    Kimden ruh alıyor gecelerine?

    Ormanlardan taşan bu vâveylâ ne?

    Mutlak şehitlerden gelen seslerdir.

    Burası gazilerin geçtiği yerdir.

    Dün burada çarpıştı o insanlar.

    Gözlerde canlandı eski zamanlar.

    Tunç kayalar gibi belirdi kahramanlar.”

    CENOVA – LONDRA / 1922 – 1926

    Yeni cumhuriyet ve pullarda Türk-İslâm sentezi

    1922’ye gelindiğinde, kurt figürü bu defa kendini ilk defa pullarımızda gösterdi. Bunlar, İtalya’nın Cenova şehrinde bulunan “I.G.A. Barabino & Graeve” mat­baası tarafından 100’lük tabakalar hâlinde 50 bin adet basılan ve 5 adet puldan meydana gelen Takse Pulları’ydı. Bunların beş farklı çiziminden birinin çer­çeve deseni, İstanbul Yeni Cami çinilerinden alınmış, ortasına da bir kurt figürü konulmuştu. Böylelikle dinî bir yapıyla tarihi bir Türklük bağlantısı birlikte kullanılmış oluyordu.

    Kurt imajı, aradan geçen 4 yıldan sonra 1926’da tekrar pullarımızda yer aldı. 1926’da Londra’da “Bradbury, Wilkinson Co.” matbaası tarafından 100’lük tabakalar hâlinde çelik baskısı yapılan ve 5 ayrı puldan oluşan Takse Pulları 100 bin adet basıldı. Ressam Ali Sami Boyar’ın çizimi olan pulların 5 ayrı versiyonundan birinde, kurt imajı yanındaki anıt adam imajıyla birlikte tasarlanmıştı.

    Edebiyat-3
    1922 Cenova baskısı ilk kurt figürlü Türk pulu, 50 bin adet basılan ve 5 farklı fiyatta bir seriydi (üstte). 1926 Londra baskısı pullar da 5 farklı fiyatta bir seriydi. 100 bin adet basılan pulların tasarımında Ali Sami Boyar’ın çizimi vardı (altta).
    Edebiyat-4

    İLERİ GAZETESİ – SEBÎLÜRREŞÂD DERGİSİ / OCAK 1924

    İlericiler bozkurt figürünü savunurken muhafazakarlar buna karşı çıkmıştı!..

    Celâl Nuri İleri’nin (1881-1938) başyazar olduğu İleri gazetesinin 1924 Ocak tarihli sayısında, Siyami imzasıyla yayımlanan makalede bir kurt başı sembolü kullanılır. Makalede o dönem armamızda kartal yerine kurt kafasının kullanılması gerek­tiği, bu sembolün bizim tarihimizdeki yeri detaylı şekilde anlatılır: “Ergenekon’un mağlubiyetinden sonra bir Türk oymağı­na yol açan demir ve bu yoldan ilk geçen yüz kurt, öteden beri bizim armamız değil midir? Eski Türk beylerinin ve halklarının bayraklarında mutlaka kurt kafası bulu­nurdu. Şimdi dönüp dolaşıp diyeceğim ki, Türk ananesi, mazisini karıştıralım. Bulduklarımızı şimdiki gibi yabancıların yerlerine koyalım ve eğreti olanları da ya­vaş yavaş sahiplerine verelim… Eski Türk beylerinin, hakanlarının bayraklarında mutlaka kurda ait bir alamet bulunur ve tepelerinde bugün kullandığımız ay ye­rinde kurt kafası bulunurdu… Şimdi arma için Almanların kartalından ihtimal daha millî ve ananevi bir hak ile mevcut bir yüz kurt kafamız dururken artık yeni bir arma düşünmek bilmem doğru olur mu?”

    Edebiyat-5
    Sebîlürreşâd dergisinde kurt kafası arması fikrinin eleştirildiği makale.

    Batıcı düşünce akımının önemli isimlerinden Celal Nuri’nin kurt figürünü savunduğu dönemde, Eşref Edip’in sa­hibi olduğu ve Mehmed Akif Ersoy, Ömer Rıza Doğrul ve Ali Ekrem Bolayır gibi mu­hafazakar kalemlerin yer aldığı Sebîlür­reşâd dergisinin kurt başı arması fikrine karşı olması ilginçtir. Derginin Ocak 1924 tarihli 584. sayısında, kurt kafası arması fikri ve İleri’de yer alan makale şu şekilde eleştirilir: “İleri gazetesi bu yüz kurt me­selesinin hariçde nasıl su-i telakki (yanlış düşünce) ve tesvilata (aldatmaya) mey­dan vereceğini daha geçen gün yazmış ve cevap da vermişti. Böyle iken bir kurt resmi yapması ve böyle garip tavsiyeleri havi bir makaleyi derç etmesi su-i telakki ve tevsilatı tezyide (arttırmaya) sebep olmaz mı?”

    Edebiyat-6
    Yeni Yol dergisinin 8 Mart 1924 tarihli 27.
    sayısının kapağında Bozkurt Ocağı izcileri.

    YENİ YOL DERGİSİ / 8 MART 1924

    İzcilik terminolojisi: ‘Yavru Kurt’

    Yeni Yol mecmuasının 8 Mart 1924 tarihli 27. sayısının kapağında genç izciler vardı ve fotoğraf altyazısı şöyleydi: “Mus­tafa Kemal Paşa kazası Bozkurt Ocağı izcileri”. Bu, izciler için ilk defa “boz­kurt” teriminin kullanıldığı neşriyatlardan biriydi. Bu alanda Türkiye kendi terminolojisini oluştur­muş ve “Bozkurt ocağı”, “Yavru kurt”, “Bozkurt izci ocağı”, “Bozkurt teşkilatı” terimleri kullanılmaya başlanmıştı. İzcilerin kokartlarında da bozkurt armaları yaygındı.

    Edebiyat-7
    Türkiyat Enstitüsü’nün ilk olarak 1924’te oluşturulan ve bugün de kullanılan amblemi.

    TÜRKİYAT ENSTİTÜSÜ / 12 KASIM 1924

    İlim ve irfanın meşalesiyle bugüne…

    Edebiyat-8
    Karagöz mizah gazetesinin 24 Kasım 1926 tarihli sayısının kapağında, bir kalkan içinde çelenkli kurt başı arması.

    Cumhuriyetin ilânından sonra Mustafa Kemal Bey, Köprülüzâ­de Mehmed Fuad’ı İstanbul Darülfünûnu bünyesinde Türk kültürünü ve medeniyetini inceleyecek, araştıracak ve bunların sonuçlarını yayımlaya­cak ilmi bir müessese kurmakla görevlendirdi. 12 Kasım 1924’te Mustafa Kemal başkanlığında İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Şubesi’ne bağlı bir ilim ve kültür merkezi olan “Türkiyat Enstitü­sü” kuruldu. Türkiyat Enstitüsü, Bakanlar Kurulu kararı ile ku­rulan ilk ve tek ilmî enstitüydü. Enstitünün amblemi ise özenle seçilmişti: “Elinde” meşale taşı­yan ağzı iştahla açık bir bozkurt.

    KARAGÖZ-CUMHURİYET-YENİ SES-RESİMLİ GAZETE / 1926 – 1927

    Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî arması oldu

    Edebiyat-9
    Resimli Gazete’nin 29 Ekim 1927 tarihli kapağında Atatürk, Türk bayrağı ve kurt figürü.

    Karagöz mizah gazetesi 24 Kasım 1926 tarihli sayısının kapağına, bir kalkan içinde çelenkli kurt başı armasını koymuş ve “Türk arması Türk varlığının temsili olmalıdır!” başlığını kullanmıştı. Karagöz böy­lelikle yeni Türk armasını birkaç ay önceden tahmin etmiş oluyordu.

    Yine 1926’da Maarif Vekaleti (Millî Eğitim Bakanlığı), bir devlet arması belirlemek için yarışma düzenlemiş ve “Millî Arma Müsa­bakası Şartnamesi” adıyla da bir kitapçık yayımlamıştı. Şartname­de “Cumhuriyet armasının şeklini oluşturacak semboller tercihen Türk tarihinden alınacak ve bu semboller heraldik (arma bilimi) bir biçimde bütün armalarda bulunan çizim esaslarına uygun olarak ve basit tarzda stilize edi­lecektir” notu yer alıyordu.

    Edebiyat-10
    6 Ocak 1927 tarihli Yeni Ses gazetesinde, yarışmayı kazanan Namık İsmail’in ve ikinci seçilen Muhsin Rıfat’ın portre fotoğrafları ve çizdikleri armalar.

    Maarif Vekaleti’nin yarışması sonucunda, komünist Aydın­lık Dergisi’nin kapak çizimlerini de yapan, Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası (TİÇSF) kurucusu ressam Namık İsmail’in hazırla­dığı arma birinci seçildi. Muhsin Rıfat’ın çalışması ikinci, Lütfi Bey tarafından hazırlanan arma ise üçüncü oldu. 6 Ocak 1927 tarihli gazeteler yeni armamızı tanıtı­yordu. Cumhuriyet, “Armamızın kabul edilen şekli” diye armayı manşetten vermiş, Yeni Ses de “Türkiye Cumhuriyeti arması ne şekildedir?” başlığıyla Namık İsmail ve Muhsin Rıfat’ın portre fotoğraflarıyla birlikte armalarını tanıtmıştı.

    Yarışmaya katılan tüm armalar bir kalkan içinde yer almış ve Namık İsmail’in birinci seçilen armasında hareketli bir kurt figürü öne çıkmıştı. Armanın merkezinde Türk bayrağını temsil eden ay-yıldız, alt kısımda ise Oğuz menkıbesini simgeleyen bir kurt ve kurdun varlığını devam ettirdiği, eski bir Türk silahı olan “harbe” yer almıştı. Kalkanın al­tında bulunan İstiklal Madalyası ise savaşları ve zaferleri simgele­mekteydi. Madalyanın içinde ise genç cumhuriyet “T.C.” harfleri ile ölümsüzleşmişti. Namık İsmail’in birinci gelen arması kurumsal olarak kullanılmasa da, döneminin ruhunu yansıtıyor ve cumhuriyetin ilk arması sıfatıyla önem taşıyordu.

    Resimli Gazete’nin o yılki cum­huriyet bayramında çıkan sayısının (29 Ekim 1927) kapağı ise Atatürk, Türk bayrağı ve kurt figürüyle unu­tulmaz bir kapak olacaktı.

    Edebiyat-11
    6 Ocak 1927 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Armamızın kabul edilen şekli”.

    BANKNOTLAR / 5 ARALIK 1927

    Mustafa Kemal onaylı ilk kağıt paralar

    Edebiyat-12
    Cumhuriyetin ilk 5 Liralık banknotunun ön yüzünde kurt figürü.
    Edebiyat-13
    İlk 10 Liralık banknotun ön yüzünde kurt figürü.

    Cumhuriyetin ilk banknotları 1927’nin 5 Aralık günü tedavüle girdi. Basımı İngiltere’de yapılan 1, 5, 10, 50, 100, 500 ve 1.000 Lira’lık kupürlerden oluşan bu banknot grubu, “Birinci emisyon” olarak adlandırıldı. Birinci emisyon banknotların tasarımı ressam Ali Sami Boyar imzalıydı ve kuşku­suz bu ilk kağıt paralar Mustafa Kemal’in onayı ve beğenisiyle kul­lanıma girmişti. Bu banknotlardan 5 Lira ve 10 Lira ise kurt figürüyle resimlenmişti.

    5 liranın ön yüzünde kurt figü­rü, arka yüzünde ise Ankara’nın Yenimahalle ilçesinde bulunan ve 1922’de Anadolu Selçuklu sultanlarından 1. Alaeddin Key­kubad adına Kızılbey tarafından yaptırılan Akköprü yer aldı. 10 Lira’nın ise ön yüzünde kurt figürü, arkasında ise Ankara Kalesi’nden bir kare yer aldı. 5 Lira’da kurt ortada, 10 Lira’da sağdaki daire içerisindeydi.

    Edebiyat-14

    BOZKURT CÜMHURİYET MARŞI / 1932

    ‘Boz kurtlara örnektir dernektir Gazimiz’

    Edebiyat-15
    Bozkurt Cümhuriyet Marşı’nın ön yüzü ve arka yüzünde Mustafa Kemal ve bozkurt.

    29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’ında okunması için Malatya mebusu Dr. Mehmet Hilmi Oytaç’ın yazdığı marşın ismi “Bozkurt Cümhuri­yet Marşı”ydı. Marşın notasının ön yüzünde Hilmi Bey’in bir fotoğ­rafı ile marşın sözleri yer alırken, arka yüzünde Mustafa Kemal ve yanıbaşında bir bozkurt yer almıştı. 15 Eylül 1932 tarihinde Ankara Musiki Muallim Mektebi Müdürü ve İstiklal Marşı’nın bestecisi olan Osman Zeki Üngör’e yazılmış talep yazısında, Bozkurt Marşı’nın notaları gönderilmiş ve onayı talep edilmişti. Cumhuriyet bayramı kutlamalarında okunması kabul edilen marşın sözleri şöyleydi:

    “Türkler bugün Cumhuriyet temeli kurdular

    O temelin çamurunu kan ile yoğurdular

    Hem düşmanları boğdular hem sultanları kovdular

    Kutlu olsun ey millet varlık bayramımız bugün

    Tarihte yoktur böyle gün en büyük bayram bugün

    Boz kurtlara örnektir dernektir Gazimiz

    Karanlıktan kurtulduk biz aydınla âzimiz

    Edebiyat-16
    Bozkurt Cümhuriyet Marşı’nın kabulü için 15 Eylül 1932’de Osman Zeki Üngör’e yazılmış talep yazısı.

    Kutlu olsun ey millet Gazi bayramınız bugün

    Tarihte yoktur böyle gün en büyük bayram bugün

    Bütün dünya anladı biz nasıl bir milletiz

    Medeniyet aleminde kudretli devletiz

    Hem zalimlere değneğiz hem mazlumlara örneğiz

    Kutlu olsun ey millet Türklük bayramımız bugün

    Edebiyat-21
    Güreş federasyonunun rozetinde ay-yıldız armasının içinde bozkurt.

    Tarihte yoktur böyle gün en büyük bayram bugün

    Boz kurtlara örnektir dernektir Gazimiz

    Karanlıktan kurtulduk biz aydınla âzimiz

    Kutlu olsun ey millet Gazi bayramınız bugün Tarihte yoktur böyle gün en büyük bayram bugün”

    Edebiyat-19
    1936’da Kahramanmaraş’ta yapılan bozkurt figürlü anıt.

    KARTPOSTAL, HABER, ANIT, TRAŞ BIÇAĞI / 1933

    30’lu yıllar: Bozkurtların altın çağı

    Ankara Türk Ocağı 1933’te cumhuriyetin 10. yılı için bas­tırdığı kartpostalda Türk sanayi devrimini, kadınların seçme ve seçilme hakkını, başkent An­kara’yı ve Gazi Mustafa Kemal’i simgeleyen çizimler kullandı. Kartpostalın tam ortasında ise boynunda ay-yıldız olan ve ge­leceğe doğru koşan bir bozkurt çizimi kullanılmıştı. 15 Aralık 1933 tarihli Cumhuriyet gazetesinin manşeti: “Mustafa Kemal: Boz­kurt”tu. 1930’lar bozkurt imajının altın çağıydı adeta. Bozkurt traş bıçakları, bozkurt sigarası, güreş federasyonunun rozetinde ay-yıldız armasının içinde boz­kurt figürü… 1936’da Kahraman­maraş’ta yapılan anıtta bozkurt ayakta Türk bayrağına sarılmış şekilde tasarlanmış ve anıt üzerine: “28 İkinci Teşrin 1919’da Türk Maraş silah gücü ile inen bayrağını iman gücü ile yeniden dalgalandırdı” yazılmıştı.

    Edebiyat-18
    15 Aralık 1933 tarihli Cumhuriyet gazetesinin manşeti: “Mustafa Kemal: Bozkurt.”
    Edebiyat-22
    Aylı Kurt Yayınları’ndan çıkan ve Nâzım Hikmet’i hedef alan kitap.

    AYLI KURT YAYINLARI / 1935

    Atsız önce Nâzım’ı sonra Atatürk’ü hedef aldı

    Türkçülük hareketinin önde gelen ismi Nihal Atsız (1905-1975), “Aylı Kurt Ya­yınları”ndan ilk kitabını 1935’te yayım­ladı. Nâzım Hikmet’i hedef alan kitabın ismi Komünist Don Kişotu Proleter – Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa’ydı.

    Aylı Kurt Yayınları’nın ismi ve logosu kurttu ama, Atatürk’ün çizgisi be­nimsenmiyordu. Öyle ki Nihal Atsız’ın yine Aylı Kurt Yayınları’ndan 1941’de yayımlanan, kapağında “romancık” yazan Dalkavuklar Gecesi kitabında, cumhuriyet dönemi ve kurucu kadro­su hicvedilmiş ve eleştirilmişti.

    Kitap basıldıktan sonra bir grup üniversiteli genç, Atatürk’e ve değer­lerine dil uzatıldığı gerekçesiyle kitabı protesto etmişti.

    Edebiyat-23
    Nihal Atsız’ın 1941’de yayımladığı Dalkavuklar Gecesi kitabı, dolaylı şekilde Atatürk’ü eleştiriyordu.

    BOZKURT DERGİSİ / MAYIS 1939

    Yeni milliyetçi cephe ve üstün ırk

    Reha Oğuz Türkkan (1920-2010) 1939’un Mayıs’ında, “Her ırkın üstünde Türk ırkı!” sloganıyla Bozkurt dergisinin ilk sayısını yayımladı. Dergi kadrosun­da Reha Oğuz Türkkan, Hüseyin Namık Orkun, Nurullah Barıman, Sami Karayel, Nejdet Sançar gibi dönemin milliyetçi kalemleri vardı. İlk sayının kapağının altında, “Bozkurt, Ergenekonun remi­zidir. Türklük yolunda sesimizin bir an bile kısıldığını görmiyeceksiniz” yazılıydı. Dergide Atatürk’ün ismi hiç geçmiyordu. Yeni milliyetçi cephe, bozkurt-Atatürk bağlantısını 1930’ların ikinci yarısında adeta yok sayıyor, hiçbir atıfta ve özdeş­leştirmede bulunmuyordu.

    Edebiyat-24
    Bozkurt dergisinin Mayıs 1939 tarihli ilk sayısı.

    SES DERGİSİ / NÂZIM HİKMET / 1947

    ‘Sarışın bir kurda benziyordu’

    ‘Harp Okulu öğrencilerini isyana teşvik etmek’ suçuyla tutuklanan şair Nâzım Hikmet, 17 Ocak 1938’de 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. 13 Kasım 1946 tarihli Ses gazetesinin ilk sayfa­sında, 9 yıldır hapiste bulunan Nâzım Hikmet’in hapishaneden yazdığı Kuvâyi Milliye Destanı’ndan bir şiiri çok nadir görülebilecek şekilde onun ismi yazıla­rak basıldı (Kuvâyi Milliye Destanı, kitap olarak Kurtuluş Savaşı Destanı adıyla Türkiye’de ancak Nâzım Hikmet yasa­ğının delindiği 1965’te, şairin ölümün­den sonra yayımlanabilecekti).

    Edebiyat-25
    Ses dergisinin 13 Kasım 1946 tarihli kapağında, Nâzım Hikmet’in meşhur şiiri Atatürk vinyetiyle beraber yayımlanmıştı.

    Mustafa Kemal’in at üstünde “Ko­catepe’den Afyon sırtlarına atlamak üzere olduğu” bir vinyeti üzerindeki Nâzım Hikmet’in dizeleri; Atatürk’ü bozkurtla birlikte hiç silinmemek üzere tarihe mühürledi:

    “…

    Paşalar Onun arkasındaydılar.

    O, saati sordu.

    Paşalar üç dediler,

    Sarışın bir kurda benziyordu.

    Ve gözleri çakmak çakmaktı.

    Yürüdü uçurumun başına kadar,

    eğildi, durdu; bıraksalar

    İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak

    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi akarak

    Kocatepe’den Afyon sırtlarına atlayacaktı.”

  • ‘Ne… ne’ bağlacında, yüklem olumlu mudur olumsuz mu?

    ‘Ne… ne’ bağlacında, yüklem olumlu mudur olumsuz mu?

    Kimi dilbilgisi kitaplarında “ne… ne” bağlacı diye geçer, bazılarında da “ne… ne (de)…” olarak karşımıza çıkar. Yazarken “ne… ne” bağlacı kullanmayı severiz, şiirsel bir hava katar cümlemize. Ancak esas mesele yüklemin nasıl olacağına karar vermektir. Tarihten, günümüzden ve edebiyatımızdan örnekler… Medya ve akademideki hatalı kullanımlar…

    Mihrî Hatun (1461-1506), yine aynı dönemde yaşayan Zeynep Hatun’la birlikte adı bilinen ilk kadın şairlerimizdendir. Hatta 1985’te Venüs gezegeninde keşfedilen bir kratere NASA tarafından Mihrî Hatun ismi verilmiştir. Bu yazıda ele alacağımız “ne… ne bağlacına” dair örneklerimizden ilkini Mihrî Hatun Dîvânı’ndan verelim:

    “Ne cânı var yaza Mânî kaşuñ işâretini

    Ne haddi var bile ‘âkil lebüñ ‘ibâretini”

    (Mânî meşhur ressam ama o meşhurluğu ve maharetiyle bile senin kaşını çizemez. Akıllı olan kişi ise senin dudaklarının neyden ibaret olduğunu bilmez. Malum sevgilinin dudakları “mim” harfinin kafası kadar küçük olur ve var mı yok mu farkedilmez. / Dizeleri günümüz Türkçesi ile açıklayan Sayın Dr. Abdullah Uğur’a teşekkür ederim).

    Turkce-1
    Mihrî Hatun divanının ilk sayfası, TDV İslâm Ansiklopedisi.

    Mihrî Hatun’un yaşadığı dönemin üzerinden 500 yıl geçmiş; günümüzde Türkiye Türkçesini öğrenemeyen bazı kişiler maalesef gazetecilik yapıyor. Bu gazetecilerden biri, “ne… ne” bağlacından vazgeçemiyor. Hemen hemen bütün haberlerinde bu bağlacı kullanıyor ama kurduğu basit, kısa bir cümlenin bile anlamına kafa yormadan, yüklemleri sürekli olumsuz yapıyor. Örneğin, “ne Ali’yi ne de Veli’yi kötülemedi” yazıyor. Oysa bu tip basit ve kısa bir cümlede yüklem olumlu olur. Gazeteci, “ne Ali’yi ne de Veli’yi kötüledi” yazmalı. Okurları kendisini sosyal medyadan defalarca uyarsa da kuralı öğrenmemekte ısrar eden bu gazeteci, anlatımı bozuk, tutarsız cümleler yazmaya devam ediyor. Biz de 500 yıl önce yaşayan Mihrî Hatun’un dizelerini mumla arıyoruz!

    “Ne akar ne kokar olmak”, “ne altını bırakmak ne üstünü”, “ne od var ne ocak”, “ne sakala minnet ne bıyığa”, “ne şiş yansın ne kebap” vb. deyimlerimize çatı olan “ne… ne” bağlacı, “hem… hem” bağlacının karşıtıdır. Görevdeş veya zıt anlamlı kelimelerin başına gelerek bunları arka arkaya sıralayan “ne… ne” bağlacı, aynı zamanda, sıraladığı ögelerden “hiçbiri” anlamını veren bir “red”, bir “olumsuzluk” bildirme işlevi de yüklenmiştir. Yapısı bakımından zamir kökenlidir. Bu bağlaç ikiden fazla tekrarlı olarak da kullanılır, “de” bağlacı ile de pekiştirilebilir. Birden çok özne, tümleç ya da eylemi birlikte olumsuzlamak için, bunlardan önce yer alan sözcüklerin başlarına getirilen “ne… ne” bağlacı olumsuzlama ögesidir; bundan dolayı cümlelerdeki fiilin -genelde- olumlu olmasını gerektirir. Örnek vermek gerekirse,

    “Onu ne gördüm ne tanıdım.” / “Ne kendi eyledi rahat ne halka verdi huzur.” (M. Şevket Esendal)

    “Bunlar ne tam edebiyat ne bilim ne tam gazete yazılarıdır.” (Aziz Nesin)

    Turkce-2
    Aziz Nesin

    “Ne… ne” bağlacının kullanıldığı fiillerin olumlu olması gerektiğini savunanlardan biri de Şiar Yalçın’dır. Doğru Türkçe adlı eserinde “ne”nin bir edat değil bağlaç (conjunction) olduğunu söyler. Bildiği bütün Batı dillerinde olumsuzluk anlamı katan bağlaçların olumlu yüklemle tasvir edildiğini, bu sebeple de “ne… ne (de)” olumsuzluk bağlacının olumlu yüklemle kullanılması gerektiğini belirtir.

    “Ne… ne” bağlacı, Servet-i Fünûn döneminden sonra hem olumlu hem de olumsuz yüklemlerle edebî metinlere girmişti. Tevfik Fikret’in Yağmur şiirinden alıntıladığımız beyitte “ne… ne” bağlacı olumsuz bir yüklemle kullanılmıştır. Bu beyitte, yüklemin bağlaçtan önce geldiği görülür: “…

    Turkce-4
    Tevfik Fikret

    Açılmaz ne bir yüz, ne bir pencere;

    Bakıldıkça vahşet çöker yerlere”

    “Ne… ne” bağlacının olumsuz yüklemle kullanıldığı örneklerin ortak özelliği, yüklemin bağlaçtan uzakta kullanılması ve yüklem ile bağlaç arasına cümlenin başka ögelerinin girmesidir. Ahmet Haşim’in “O Belde” şiirinde de “ne” sözcüğünün dört kere tekrarlandığını ve yüklemin olumsuz olduğunu görüyoruz. Bu yüklemin bağlaçtan uzakta kullanılmış olması buna örnek gösterilebilir: “…

    Ne sen,

    Ne ben,

    Turkce-3
    Cemal Süreya

    Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,

    Ne de âlâm-i fikre bir mersâ

    Olan bu mâi deniz,

    Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.”

    Ne ne bağlacına dair kuralları şöyle özetleyebiliriz:

    Turkce-5
    Yahya Kemal Beyatlı

    1. Fiil, “ne… ne” ile bağlanan özne ya da tümleçlerden önce gelirse olumsuz kullanılır: “Sevmemiştir seni, ne annen ne baban; benim seni sevdiğim kadar.” Örneğin, Yahya Kemal meşhur “Sessiz Gemi” şiirindeki “Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol” dizesinde, yüklemi “ne… ne” bağlacından önce yazarak olumsuz kullanabilmişti. Kuralı bilmeyenler, bu dizenin hatalı yazıldığını öne sürmüşlerdi yıllar önce.

    2. “Ne”li cümlenin fiili şartlı olursa yüklem olumsuz olabilir: “Ne sen ne ben işe karışmasaydık başımız ağrımazdı.”

    3. Fiilden önce olumsuzluk bildiren bir ünlem ya da zarf (asla, hiç, hiç kimse, hiçbir zaman vb.) bulunursa yüklem olumsuz olur: “Ne İstanbul’a ne Ankara’ya hiç gitmemiş.”

    4. “-diği”, “-eli beri”, “-inceye kadar”, “-ince”, “-dikçe”, “-dikten” sonra ya da “-den önce” biçimindeki zarflarla: “Ne çay ne kahve içmeyeli rahat ettim.”, “Ne kitabı ne defteri bulamayınca kızdı.”, “Ne sen ne o gelmedikten sonra ben yalnız ne yapayım?”

    İki sıfat ya da sıfat durumunda olan iki sözcüğün başına “ne” getirildiğinde, iki kavramın ortalaması olan üçüncü bir kavram anlatılır: “Ne sıcak ne soğuk.”, “Ne uzun ne kısa.”

    Medyada ve akademik metinlerde, “ilâ, dahi, ve, da… da, gerek… gerek(se), hem… hem…(de), ister… ister, ne… ne, olsun… olsun, bazen… bazen, bazı… bazı, bir… bir, biri… öbürü, kâh… kâh, kimi… kimi” bağlaçları yanlış fiillerle birlikte kullanılıyor, bu da anlam karmaşasına yol açıyor. Yazım kılavuzu ve dilbilgisi ders kitaplarında bu bağlaçlara dair kuralların duru bir anlatımla açıklanması ve verilen örnek cümlelerin kafa karışıklığına neden olmayacak şekilde özenle seçilmesi gerekiyor.

    Cemal Süreya’nın “Yaz Sonu” şiirinden “ne… ne” bağlacı örneği vererek bitirelim:

    “…

    ne bilim-sanatı hayyam’ın, ne siyaseti nazım’ın,

    ne yiğitlik, ne aşk… bir şey kalmazdı tek başına.

    ahırlarımızda her zaman sana ayrılmış bir at vardı.”

    . Türkiye Türkçesi Grameri (Şekil Bilgisi), Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, TDK, 2003.

    . Türkı̇ ye Türkçesı̇ nde “ne … ne” Bağlama Edatının (bağlacının) İşlevlerı̇ ve Anla­ma Katkısı, Prof. Dr. Halit Dursunoğlu, Ekev Akademı̇ Dergı̇ sı̇ , Yıl: 19 Sayı: 64.

    . Türkçede “ne… ne (de)…” Bağlacının Gelı̇ şı̇ mı̇ , Şeyma Yıldız, Yüksek Lisans, 2021.