Kategori: Edebiyat Tarihi

  • Varolmamanın dayanılmaz hafifliği

    Varolmamanın dayanılmaz hafifliği

    #5 Sıfır Bey

    Konuya doğrudan “Varolmamak istiyorum,” diye girdi Sıfır Bey.

    “Bu kolay,” dedim. “Atın kendinizi bir yerden aşağı ya da bileklerinizi falan kesin… Bunun için bana ihtiyacınız yok.”

    “Yanlış anladınız,” dedi Sıfır Bey. “Benim istediğim ölmek değil, hiç varolmamış olmak.”

    Kabul etmeliyim ki, enteresan bir talepti. “Pekala,” dedim. “Ama biliyorsunuz ki anlaşmamız gereği bana biraz kendinizden söz etmeniz gerekiyor.”

    “Anlatacak pek bir şey yok. Kendimi bildim bileli suçluluk duyuyorum. Her şeyin benim yüzümden cereyan ettiğini düşünmek beni mahvediyor.”

    “Her şey derken? Savaşlar, cinayetler, kazalar gibi mi?” Sıfır Bey’in problemi hastalıklı bir büyüklük tasavvurundan mı yoksa korkunç bir yalnızlık hissinden mi kaynaklanıyor, anlamaya çalışıyordum.

    “Şöyle izah edeyim,” dedi. “Bugün Sıraselviler’de yürürken, bilirsiniz kaldırımları pek dardır, karşıdan gelen bir beyefendi kenara çekilip bana yol verdi. Bu durum bende tarifsiz bir elem yarattı ama daha fazla acıya sebebiyet vermemek için yoluma devam ettim.”

    “Bunda bu kadar büyütecek ne var ki?”

    “Anlamıyorsunuz!” diye çıkıştı Sıfır Bey tahmin ettiğim, dahası galiba biraz da umduğum gibi. “Her şey, ne kadar ufak, önemsiz görünürse görünsün, bir başka şeye yol açıyor. Sonunun nereye varacağını bilmenin imkanı yok; dünyanın hâline bakarsanız ekseriyetle ortaya pek de hayırlı bir netice çıkmadığı da belli.” Meseleyi biraz daha kurcalamak için ne yapmam gerektiğini düşünmekteydim ki Sıfır Bey ortaya yeni bir muamma atmakta gecikmedi. “Bir de telepati çıktı başımıza!”

    “Telepati?”

    Başıyla onayladı. “Bir mecmuada okudum. Görünen o ki, insanların zihin gücüyle birbirleriyle irtibat kurabileceğine dair nazariyeler ciddiyet kazanmaktaymış. Ben hayata mümkün mertebe tesir etmemek için evimden çıkmayayım, tuvalete giderken bile iki kere düşüneyim, meğer ki düşüncelerim dahi masum değilmiş.” Ani bir yeisle yüzünü ellerinin arasına gömdü Sıfır Bey. “Ah Şükrü, bağışla beni sevgili kardeşim.”

    Varolmamanın dayanılmaz hafifliği

    Mühim bir noktaya ulaştığımızı anlamak güç değildi. “Ne yaptınız bu Şükrü Bey’e kuzum?” diye sordum. “Yoksa sofrada tuzluk falan mı uzattınız kendisine?”

    “Şükrü benim çocukluk arkadaşımdır,” diye açıkladı. “Sağolsun, elinden geldiğince yanımda oldu. Sık sık arayıp sorar, bir yerlere davet ederdi. Canıma kıyacağımdan endişe duyuyordu sanırım. Ekseriyetle dışarıda bir yerlerde buluşur, sohbet ederdik. Yani daha ziyade o anlatır, ben de müsbet ya da menfi bir ifade takınmamaya çalışarak onu dinlerdim. Bunu yapmak ne kadar güçtür, bir fikriniz var mı? Onaylasan bir türlü, onaylamasan başka türlü. Hiç tepki vermesen, onu da yanlış anlayacak… Her neyse, bir müddet sonra fark ettim ki Şükrü’nün davetlerine sadece Gülizar Hanım’ın da bize eşlik ettiği durumlarda icabet ediyorum.”

    “Gülizar Hanım?” diye girdim araya.

    “Şükrü’nün eşi,” dedi gizleyemediği bir huşuyla.

    “Ona aşık mı oldunuz?”

    “Bana hayatı sevdiriyordu,” dedi buz gibi bir sesle. “Korkarım o da bana karşı bir nebze yakınlık yahut şefkat duyuyordu. Sakın yanlış anlamayın, aramızda hiçbir şey yaşanmadı… Yani siz normal insanların düşündüğü anlamda. Ama bir bakış, bir gülümseme, bir düşünce… Artık kendimi öldürmem de bir şeyi değiştirmez. Olan oldu bir kere, hayatları hayatımla lekelendi. Bu noktadan sonra tek çözüm, şu dünyadaki mevcudiyetime dair her tür izin ortadan kalkması… Hiç varolmamış olmak. Anlıyor musunuz beni?”

    İsmi yazılı kağıdı önüne koydum. “Şurayı imzalayacaksınız.”

    Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz çift Gülizar Hanım ve Şükrü Bey’dir, hemen yanıbaşlarındaki belli belirsiz leke ise Sıfır Bey’den geriye kalan.

    Varolmamanın dayanılmaz hafifliği
  • Apollinaire’in kaleminden İstanbul havadisleri

    Apollinaire’in kaleminden İstanbul havadisleri

    Modern şiirin en uçarı figürü Guillaume Apollinaire’in az bilinen yönü farklı mecralarda yazdığı kısa sanat haberleriydi. 1910-1911 yıllarında yani kendi deyimiyle “Türklüğün moda olduğu günlerde” devrik padişah II. Abdülhamid’in müzayedede satılan eşyalarını da konu edinmişti.

    Büyük Savaş bağlamında, erken yaşta (1880-1918) ölen Guillaume Apollinaire’i bir ölçüde tanıdığımızı dile getirmiştim: İnce, kıvrak, oldukça atak şiirleri şairlerimizi enikonu esinlemişti. Daha az tanıdığımız yönü şuydu: nasıl modern sanatın ilk önemli eleştirmeni Baudelaire olduysa, avant-garde sanatın ilk eleştirmeni Apollinaire’di. Braque’ın ve Picasso’nun çok yakın arkadaşı, Kübizm başta olmak üzere, birden fazla öncü sanat girişiminin yol açıcı tanıkları arasında yer almıştı. Erotik metinlerine gelince, onları Türkçeye onca yıl sonra çevrildiklerinde mahkûm oldukları, asıl bu nedenle yüzümüz kızartıldığı için tanıyoruz.

    Apollinaire'in kaleminden İstanbul havadisleri

    Apollinaire, çoğu kez geçim kaygısından, basın organlarına ufarak haber-yorumlar yazmaktan geri durmamıştı. Bunlar, 1979-1980 kavşağında derlenerek iki kitapta bir araya getirilerek kayboluştan kurtarıldı: Gündelik Yaşamın Küçük Harikaları ve Küçük Sanat Aylâkgezerlikleri. Bu toplamı tanımıyoruz, oysa söz konusu civelek kısa parçalardan Apollinaire’in bize de sokulduğunu öğreniyoruz:

    12 Mayıs 1914 tarihli “İstanbul’u Kurtarmak İçin” başlıklı parça hayli ilginç: Şair, burada, Paris’te kurulan bir dernekle ilgili somut bilgiler veriyor: “İstanbul Dostları Derneği”nde, Fransa’nın Türkiye büyükelçisinin eşi Bayan Bompard, iki ünlü (ve tanıdık) sanat tarihçisi Schlumberger (İstanbul Prens Adaları’nın da yazarı) ve Diehl öncülüğünde İbrahim Paşa Camii, Süleymaniye türbesi ve Şehzâde camii türbelerinin onarımı için para toplandığını, “Jüstinyen Evi” kazılarına maddi yardımda bulunulduğunu, İstanbul’daki antik ve Bizans dönemleri anıtları bağlamında konferanslar düzenlendiği- ni ve yayınlar yapıldığını ak- tarıyor. Dernek üyeleri yılda 1 Türk lirası (dönemin 23 frangına dek) aidatlarını Louvre’un Dekoratif Sanatlar bölümündeki Marsan pavyonuna yatırıyorlarmış.

    Dr. Cemil Topuzlu, 80 Yıllık Hâtıralarım’da, şehreminlik yaptığı ilk dönem (1912-14) giriştiği şehircilik çalışmalarını anlatırken derneğe hiç değinmemiş.”Société des Amis de Stamboul” yayını bir kitabın, mimar Henri Saladin’e ait olduğunu saptayabildim (internette 8500 Euro’ya satılıyor!) ve İsmail Bayramoğlu’dan kataloğuna geçmiş yapıtın kapağını kullanma izni aldım: 150 adet basılmış, Loti’nin önsözünü yazdığı albümün başlığı: “Boğaziçinin Asya YakasındaAnadoluhisarı Köprülü Yalısı (1915 basımı).

    Apollinaire'in kaleminden İstanbul havadisleri
    Apollinaire’in tanıttığı İstanbul Dostları Derneği tarafından basılan Anadoluhisarı Köprülü Yalısı başlıklı albümün kapağı.

    Apollinaire, L’Intransigeant’da 3 Nisan 1910’da yayımladığı anekdotlarından birinde tanıdık bir çehreye değiniyor bu kez:

    Dönemin, Paris’teki en ünlü edebiyatçı kahvesi olan La Vachette’de Jean Moréas taraçadaki bir masada oturuyormuş. Yanına sakallı bir genç adam yaklaşarak “üstâd, ben bir Türk şairiyim ama Fransızca şiirler yazıyorum; beş bin mısralık bir şiiri yeni bitirdim, size giriş bölümünü okumak istiyorum”, demiş. Olayı, Apollinaire şöyle tamamlıyor:

    “Moréas yanıt vermedi, bir saat boyunca genç sakallının kafasını ütülemesine katlandı.

    “ — Girişe ne diyorsunuz? diye sordu Osmanlı.

    “ — Çok iyi ama, diye karşılık verdi Moréas, neden Türkçe yazmıyorsunuz?””.

    Paris’te yaşadığı yıllarda, Yahya Kemal, La Vachette kahvesinin müdavimleri arasındaydı. Şehrin edebiyatçılarının, sanatçılarının gözde buluşma mekânlarının başında gelen kahveye hem Héréadia, Moréas gibi görece olgun kuşağın üyeleri, hem de genç kuşağın Apollinaire ve Picasso gibi atak temsilcileri uğruyordu. Genç Yahya Kemal, ilk kümedekilerin etrafında, ateşle pervane ilişkisi, temasta olanlardan biriydi. Sermet Sami Uysal’la sohbetlerinde, “Ben Moréas’ı Vachette kahvesinde ilk gördüğümde, Anatole France, onu çocuk gibi dinliyordu” der ve ekler: “Ben Moréas’tan proporsiyonu (nisbet) öğrendim. O, Shakespeare’deki mübalağaları sevmez. Halbuki Sofokl’da her şey proporsiyone (ölçülü). İşte Moréas bize bunu öğretti”.

    Yahya Kemal, yan masada oturan yenilikçi ve özgün şair Apollinaire’in farkına varamamış, köhne ve ikincil örneklerin büyüsüne kapılmıştı: Moréas bugün tozlu raflardadır. Oysa, Sermet Sami’ye bir anısını daha aktarırken, yıllar sonra bile yanlış tercihinde ısrarlıdır: “1903’den sonra Moréas klâsiklere dönmüştü. Vachette kahvesinde oturuyorduk. Kendisine İstemoz (?) namında bir genci takdim ettiler… Genç Mallarméen; revolüsyonun farkında değil. Baktık saçmalıyor…”

    İstemoz kimdi bilmiyoruz, farkındaymış, bunu söyleyebiliriz!

    Apollinaire'in kaleminden İstanbul havadisleri
    II. Abdülhamid’in 1911’de açık artırmaya çıkan mücevherlerinden bir tesbih. Bir büyük armudî inci ve 99 Doğu incisinden oluşuyordu.

    Apollinaire’in anekdotundaki şair Yahya Kemal midir? “Hiç Fransızca şiir denediniz mi?” sorusuna “Hayır, aklım fikrim Türkçe şiirde idi” yanıtını vermişti. Fransızca yazan Osmanlı şairi büyük olasılıkla Dr. Abdullah Cevdet idi. Paris’te yaşadığı yıllarda yazdığı Fransızca şiirlerini üç kitapta toplamıştı. Gerçi, sonuncusu 1908’de yayımlanmıştı ve sonrasında beş bin mısralık bir yapıt ortaya çıkarmış değildi, ama başka bir aday görmek de güç.

    Apollinaire’in L’Intransigeant’ın 26 Kasım 1911 tarihli nüshasında bu kez “Sultanın Mücevherleri” başlıklı küçük bir haber-yorum yayımladığı görülüyor. III. (bir sürçme ̧ sonradan da düzeltilmemiş!) Abdülhamid’in paha biçmekte zorlanıldığı anlaşılan mücevherleri, çifte açık arttırma öncesi sergileniyor Paris’te. “Türklük şu sıralar zaten moda ama bunlar doğrudan oradan geliyor” diyen şair, ortalığın, güvenlik nedeniyle, polis kaynadığını belirtiyor. Ve inci tesbihine bakarak sultanın, “bunu terör estirirken çektiği”ni anımsatıyor.

    Apollinaire'in kaleminden İstanbul havadisleri
    Apollinaire’in L’Intransigeant’ın 26 Kasım 1911 tarihli nüshasındaki “Sultanın Mücevherleri” başlıklı haberi.

    Abdülhamid tahttan indirilmiş, Selânik’de sürgündedir. Şüphesiz ünlü “Yıldız Yağması”ndan, mal varlığının taşınır parçalarının vandalca el değiştirdiğinden haberdardı; buna karşılık, mücevher koleksiyonunu içeren müzayedenin düzenlendiği haberi kendisine iletilmiş miydi, bilmiyorum.

    dergisi, 1997’de çıkan 6. sayısında, bir örneği Ahmet Utku koleksiyonunda yer alan müzayede kataloğunu, “yağma” konusuna girmeksizin ayrıntılı biçimde tanıtmış, Jean Richepin’in sunuş yazısını yayımlamıştı. “Sultan II. Abdülhamid’e ait İnci, Kıy- metli Taş, Mücevher ve Kıymetli Eşya” başlığıyla basılan kataloğun kapağında, müzayede salonları belirtilmişti: Galerie Georges Petit ve hâlâ varlığını koruyan şanlı Hotel Drouot. Anlaşılan, “Yıldız Yağması” konusu Paris’te de pek kurcalanmamış. Kimlerin eline geçmişti mücevherler, kim(ler) vardı müzayedelerin arkasında, Osmanlı yönetimi nasıl izin vermişti satışın gerçekleştirilmesine?

    Müzayedelerde kıran kırana bir mücadele yaşanmış; beklenmedik, dudak uçuklatıcı fiyatlara ulaşılmıştı. Üç sıra inci kolyeyi 1 milyon franga satın alan Lindenbaum, bugüne dek mücevher açık arttırmalarında tazelenemediği ileri sürülen bir rekora imza atmıştı. İki müzayedede ulaşılan toplam satış miktarı 12 milyon franga yaklaşmıştı.

    Kataloğun giriş yazısını kaleme alan Jean Richepin, dönemin bilinen isimlerinden biriydi ve Fransız Akademisinin üyeleri arasında yer alıyordu. Tipik bir oryantalist imgesiyle Binbir Gece masallarının dünyasından hareketle, sultanın mücevherlerini Binikinci Gece’ye yerleştiren bir imge hamlesi yaptıktan sonra, “Mücevherler Vadisi”ndeki parçaları tanıtıyor, arada Doğu-Batı karşılaştırmalarına girişiyor, iki zevk kutbunu tartıyordu. Kendisini Sinbad’a benzetmiş olması bugün neden unutulmuş bir yazar olduğunu açıklamaya yeter sanıyorum.

    Apollinaire'in kaleminden İstanbul havadisleri
    II. Abdülhamid’in mücevherleri müzayedesinden pırlantalarla bezeli taç. Müzayedede toplam 414 eser yer almıştı.

    Richepin, kendi deyişiyle ‘peri masalı dünyası’nın içinde dolaşadursun, yakut ve zümrüt, inci ve elmas, mücevherler hakkında somut bilgi verebilecek durumda değildi; kıymetli taşların yansıttığı ışıklarda sâkıt padişahın düşlerinin nereye “uçtuğunu” soruyordu yazısında. Katalog, sonuçta kolyelerin, broşların, pırlantalı büyük taçın, küpelerin ve köstekli cep saatlerinin, sigara tabakalarının ve kibritliklerinin teknik özellikleri ya da kaynakları hakkında hiçbir doyurucu bilgi içermiyor.

    Apollinaire’in gözü fincan zarflarına takılmış besbelli: Üzerilerinde pırlantalar, madalyonların içinde İstanbul manzaraları yer alıyormuş.

    Şimdi nerede, kimlerin elinde, evindedirler?

    Apollinaire’in 1910-1911 yıllarında okurlarına bizden sunduğu havadisler bunlar.

    Bizse, tam yüzyıl sonra, 2011 yılında, bir romanının çevirisini müstehcen bularak yargıladık, çevirmeni İsmail Yerguz ve yayıncısı İrfan Sancı’yı mahkûm ettik, kitabı dolaşımdan çekerek tarihe geçtik.

  • Mekanı cennet bir ‘eğitim komutanı’

    Mekanı cennet bir ‘eğitim komutanı’

    #4 Macide Albayoğlu

    Akıl hastanesindeki koğuşumda beni ziyarete geldiğinde Macide Hanım, ölümcül bir hastalığın pençesine düşmüştü ve doktorlarına göre dünya üzerindeki günleri sayılıydı. Bu durumdaki biri için ziyadesiyle soğukkanlı, kontrollü ve mağrurdu. Hayatının otuz yılından fazlasını çeşitli liselerde öğretmenlik ve idarecilik yaparak gelecek neslin tâlim ve terbiyesine vermişti. İşine büyük bir ihtirasla bağlıydı; öyle ki, “başka türlü mesuliyetleri bulunmasa” Türkiye’nin ilk kadın bakanı sıfatıyla Milli Eğitim’in başına geçmesi işten değildi. “Eğitmen kendini bir komutan gibi görmelidir,” diye açıkladı mesleğinin püf noktasını Macide Hanım. “Bunu bana öğreten Paşa Babam olmuştur ki, kendisi, nur içinde yatsın, silahlı kuvvetlerimizin medar-ı iftiharlarından biriydi. Nitekim sınıfa ilk girip o küçük canavarlarla karşılaştığım anda bu işin aslında bir savaş olduğunu kendim de tespit ettim.” Hastane ocağından gelen çayını yudumlarken öğretmenliğe duyduğu aşkını anlatmayı sürdürüyordu. “Sun Tzu’yu bilirsiniz, büyük Çinli general; Harp Sanatı kitabı bugün bile askerî okullarda okutulur. Geliştirdiği teknikler öyle muazzamdır ki, kısacık bir zaman zarfında İmparator’un cariyelerini bile dört dörtlük askerlere dönüştürmüştür. Üstelik sadece iki cariyenin kafasını uçurtarak! Gerçek bir ilham kaynağıdır benim için.” “Başka bazı mesuliyetlerden söz etmiştiniz?” Asıl mevzunun o noktada düğümlendiğini hissetmekteydim.

    Mekanı cennet bir 'eğitim komutanı'

    “Evet,” diye derin bir iç geçirdi Macide Hanım. “Biz kadınların, erkeklerden eksiği değil fazlası vardır efendim.

    Ne var ki, üstünlüğümüzü dengelemek için yüce yaradan bize çocuk doğurma ve büyütme vazifesini vermiştir. Ben de, oğlum Ertuğrul dünyaya gelince, işimi ikinci plana atıp hayatımı onu yetiştirmeye adadım. Epeyi bir zaman gayet de başarılı olduğumu düşünüyordum. Ta ki…”

    “Ta ki?”

    “Bazı komşularımızdan Ertuğrul’un dehşet verici şeyler yaptığını duydum. Önce inanmak istemediysem de, nihayet kabul etmek mecburiyetinde kaldım.”

    “Ne gibi şeyler?”

    “Mahalledeki kedi ve köpeklerin kafasını kesiyordu efendim. Galiba öncesinde de zavallı hayvanlara epeyi bir işkence etmekteymiş.” Çayından son yudumu alıp devam etti Macide Hanım. “Ben tabii bunu duyunca, derhal kendisini evimizdeki sandığa kilitledim. Tam yirmi dört saat tutum onu orada. Daha önce, solaklığını tedavi ederken son derece fayda sağlayan bu yöntemin yine işe yarayacağından emindim.”

    “Yaramadı mı?”

    Kafasını hayır anlamında salladı Macide Hanım. “Bilakis her şey daha da beter bir hâl aldı. Hatta, beni üzmek için kekeme rolü yapmaya başladı. Kızılcık sopası, kızgın maşa… tek bacağından bağlayıp sallandırmam dahi para etmedi. Okuldan attılar çocuğumu. Hiçbir işte de tutunamadı. Başı beladan kurtulmadı…”

    “Hayret doğrusu. Neden acaba?”

    “Çünkü gavur tohumuydu,” şeklinde pek anlayamadığım bir yanıt verdi, tafsilatlı açıklamaya geçmeden önce. “Babası muhacirdi. Gerçi müslümandı ama asırlar içinde kanına gavurluk bulaşmıştı. Oğlum da, bu yüzden şeytanın teki oldu işte.”

    “Anlıyorum,” dedim.

    “Oğlunuz ne yapıyor şimdi?”

    “Astılar oğlumu. Gasp, cinayet, tecavüz gibi bir şeylerden…”

    “Peki Macide Hanım, ruhunuz karşılığında isteğiniz nedir?”

    “Babasının günahları yüzünden oğlumun cehennemde yandığını bilmek beni kahrediyor. Yakında ben de öbür dünyaya göçeceğim. Sizden ricam, onun benim yanıma, cennete gönderilmesini sağlamanız.”

    “Ahiretle ilgili ve doğaüstü talepleri ekseriyetle kabul edemiyorum,” dedim. “Ancak sizin durumunuz hakikaten de bir istisna. Merak buyurmayın, öldükten sonra oğlunuzla aynı yerde olacaksınız.”

    Mekanı cennet bir 'eğitim komutanı'
  • Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık

    Eşcinselliğin Avrupa’daki sosyal-kültürel tarihinin kırılma noktası 1895’te, Oscar Wilde’in zindana kapatılmasıyla yaşandı. 20. yüzyıl boyunca kültür-sanat bağlamındaki birkaç canalıcı hamle, yapılan mücadeleyi özetliyor.

    Michel Foucault, ölümünün 30. yıldönümünde (1926-84) anılıyor. Yeniden değerlendirmelerin başta gelen ortaklığı, erken yaşta ölümünden bu yana ışığının etkisinin azalmadığı yönündeki yorumlara dayanıyor. Bir “düşünür” olarak nitelendirmek yeterli midir Foucault’yu? Bir zihniyet analizcisi, bir toplumsal mekanizmalar sökücüsü, bir kapalı kutu kurumlar tarihçisi, sözün özü bir kanıları tersyüz edici barınıyor kimliğinin köklerinde.

    Oylumlu çalışmalar eşliğinde deliliğin, hapisanenin, kliniğin arşivlerine battıktan sonra, son döneminde kapsamlı bir çalışmaya girişmiş, Cinselliğin Tarihi’ni yazmaya koyulmuştu. Gerçi sona erdiremedi bu mikroskopik okumasını, ama 6 cilt olarak tasarladığı bu bütünlüğün yabana atılamayacak bir bölümünü düze çıkarmayı başarmıştı.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Oscar Wilde’ın (solda) yan yana oturup poz verdiği Lord Alfred Douglas ile ilişkisi 1895’teki davada aleyhine kullanılmıştı.

    Bilme İstemi (1976) başlıklı ilk cildinde Cinselliğin Tarihi’nin, tıpkı daha önceki kazılarında yaptığı gibi, Batı toplumlarının tarihinde “norm”ların nasıl oluştuğunu, cinsellik bağlamında “a-normal”in çerçevesinin hangi dayanaklara bağlı biçimde çizildiğini olanca açıklığıyla göstermişti Foucault: Kilise-Devlet-Aile üçgeni yasakların sınırını genişletirken, “zevk”i en büyük tehlike kaynağı olarak görmüş, özgürleştirilmesini önleme yolunda Kutsal’ın yanı sıra Tıbbı ve Hukuku da işe koşmuştu. Fücurdan rüşde, gövdenin zevk haritasının daraltılmasından farklı cinsel eğilimlerin suç ya da hastalık kapsamına sokulmasına dek giden eksenlerde, Batı dünyası bir tabu cehennemine dönüştürülmüştü. Buradan hepten çıktığı söylenebilir mi? Katedilen mesafe ne kadardır ve hangi bedeller ödenerek kazanılmıştır? Kalıcı bir utku sözkonusu mudur? Bunlar ve benzeri soru(n)lar bugün de hararet noktası olma özelliğini koruyor: Örneğin, eşcinsellerin evlilik ve çocuk edinme haklarının yasallaşma sürecinde, her ülkede, tartışmaların sert kutuplaşmalar yarattığı gözlemleniyor.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Michel Foucalt, sona erdiremediği altı ciltlik Cinselliğin Tarihi kitabında, eşcinselliğe yönelik farklı bir bakışaçısı sunmuştu

    O yakada bu gelişmeler yaşanadursun, bu yakada en iyi niyetle, savuşturulan eski yasakların yeri yenileriyle dolduruluyor. Üstünden ve içinden baskıyla donatılmış toplumlarda, karşı kefede ikiyüzlülük standartları da yükseliyor.

    Geçen yıl Foucault’nun ülkesi Fransa, sosyalist (!) iktidarın belki de tek olumlu adımı aracılığıyla, eşcinsellere evlilik ve çocuk edinme hakkını tanıyan devletler arasına, zorlu ve çekişmeli bir süreçten geçerek katıldı. 1789 Devrimiyle, Aydınlanma’yla haklı olarak böbürlenen Fransa’da, Foucault’nun ortalığı biribirine katan, “Biz İbneler” diye başlayan metnini yayımladığında eşcinsellik “suç” kapsamına giriyordu. Bir başka sosyalist önder, Mitterand 1981’de iktidara geldikten sonra çözülebilmiştir o kördüğüm. Gene de, toplumun önemli bir kesiminin bu gelişmeyi tepeden inme bir dayatma olarak algıladığı unutulmamalıdır: Evet, iki ünlü kara mizah sanatçısı, Coluche ve Thierry Le Luron, televizyondan canlı olarak yayımlanan şen şakrak bir sahte düğün provası yapmışlardır o dönemde, ama Le Luron’un kendisi bile eşcinselliğini saklamış, ailesi de AİDS’ten öldüğünün öğrenilmesini istememiştir. Geçerken anımsatmalı: Foucault’nun AİDS’ten öldüğü de uzun süre dillendirilememişti. Özgürlüğün simgesi, İnsan Hakları’nın beşiği sayılan bir ülkede bile tabuların çözülmesi savaşım ve kararlılık gerektiriyordu demek, sanırım en doğrusu.

    Eşcinselliğin, farklı cinselliklerin konumuna geçmezden önce, genel olarak cinsellik ekseninde Foucault’nun çerçevesini çizdiği bir karşıt hareketler düzeneğinin üzerinde kısaca oyalanmak gerekir. Düşünür, 19. yüzyıldan başlayarak, ‘modern burjuva yaşamı’nın biribirileriyle çarpışan iki temel güdü etrafında biçim aldığını ileri sürer. Üstte görünen elbette ana akıntıdır: Çoğalmayı esas tutan, aileyi çekirdeğe oturtan bir yaşam düzeni olağan cinsel işlevleri tanımlar, “sakat” gördüklerini (sözgelimi mastürbasyonu) çentikler. Gelgelelim, altta ikinci bir güçlü akıntıya, ters yönden gelerek “zevk alanları”nı çeşitleyen bir alana olanca gücüyle açılıp teslim olmaya yatkındır. Modern burjuva toplumu, yukarıda çatık kaşla patolojiye devredilen her açılımı aşağıda, olumlu vurguyla sapkı coğrafyasında yüceltmeye koyulmuştur.

    Şüphesiz, bu süreç de savaşım yoluyla gelişmişti. “Cehennem kütüphanesi” kavramı (önceki yıl bu konuda dev bir sergi gerçekleştirildiğini anımsatalım), taşkın erotik metinlerin ve gravürlerin yasaklanması nedeniyle öne çıkmıştı. Marquis de Sade, yaşamının geniş bir dilimini zindanda geçirmiş, Restif gizlenmiş, Verlaine ve Rimbaud polis kayıtlarına geçmişti. Oysa burjuvalar çoktan sapkın sayılagelen cinsel çeşitlemeleri kurumsallaştırma yolunu tutmuşlardı. Batıda özel genelevler, alenî metreslerse Doğu’da çokeşlilik ya da çoğlanlıktı.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Une histoire de l’homosexualite,2006

    Eşcinselliğin, modern burjuva toplumunda da, uzunca bir süre başka bir tarihe (Eski Yunan) ya da coğrafyaya (Doğu) ait bir cinsellik formatı olarak alımlandığı söylenebilir. Patlama, bir bakıma Oscar Wilde vakası ve davasıyla oluşmuştur: Eşcinselliğin de, farklı cinselliklerin de sosyal-kültürel tarihinin kırılma noktası. 1895 ilkyazında, Wilde’in “norm dışı” ilişkileriyle mahkûm edilip zindana kapatılmasından başlayarak, Batı dünyasında, yeraltı ve yerüstü bir aktivizm boyatmaya koyulur. Hareketi, şüphesiz, genel anlamıyla özgürlük ve eşitlik esaslı kolektif kalkışımlardan soyutlayamayız: Kazanımlar iç dayanışmalar üzerinden sağlanmıştır. 1895’ten günümüze eşcinsellik bağlamında tanık olunan siyasal ve toplumsal hareketliliği anahatları çerçevesinde bile özetlemek haddime düşmez; burada, kültür-sanat bağlamında birkaç canalıcı hamleye dikkat çekmekle yetineceğim.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Genet’nin Beat etkisi Jean Genet (en sağda), Beat kuşağı yazarları ile Chicago’da (soldan sağa: Terry Southern, Allen Ginsberg ve William S. Burroughs), 1968.

    Yüzyılbaşı Avrupa’sında eşcinsel kadın yazarların erkek benzerlerine oranla daha gözüpek, cüretkâr ve savaşçı oldukları gözlemleniyor: Natalie Barney, Renée Vivien, Colette boşuboşuna “Amazon” sayılmamışlardır; hem yaşamlarında, hem yapıtlarında sözgelimi Proust’a göre tabu kırıcıydılar. Gide, öte yandan, uzunca süre örtündükten, ikilemlere boğulduktan sonra perdeyi aralayabilmişti. Cocteau, duruşu itibarıyla belki bir adım ileriye gitmeyi göze almış, Beyaz Kitap’la çerçeveyi kırmıştı, ama dar bir çevreyi ilgilendirmişti çıkışı. Kaldı ki, bu önemli kitabı sonuna dek adıyla yayımlamayı göze alamamıştır.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Amazon ‘tapınağı’
    ‘Amerikan Amazonu’ Natalie Barney, çeşitli davetler, etkinlikler düzenlediği Paris’teki evinin bahçesindeki ‘Dostluk Tapınağı’nın önünde, 1920’ler.

    Bu saptamalarda bir hafife alma, bir burun bükme edâsı aranmamalı. Baskı ortamının o dönemdeki gücünü bugünden bakarak küçümsemek yanılgı olur. Mahut ‘modern burjuvazi’, ne yaşanırsa yaşansın, gelgelelim açığa vurulmasın, âlenen ifade edilmeye kalkışılmasın şiarını kafalara kakmaktaydı. Gide Corydon’u 12 adet bastırmış, sonra da nüshaların çoğunu şömine ateşine sürmüştü; genç Marc Allégret’yle fırtınalı aşkını sürdüredursun, evli barklı adamdı. Walt Whitman, Lorca, Luis Cernuda toplum önünde cinsel tercihlerini saklamak durumundaydılar. İkinci kırılma noktası Jean Genet’yle gelecekti.

    Asıl skandal, ıslâh evinden hapisaneye geçmiş bir hırsızın, sonsuz bir fütursuzluk içinde eşcinsel aşkı olanca çıplaklığıyla kitaplarına sokmuş olmasından mı doğmuştu, yoksa bu adımı atarken ve bütün yerleşik burjuva değerlerini altüst ederken ülkesinin dilini en klâsik ölçülerinde yetkin biçimde kullanmasından mı, tartışılmıştır. Gerçekten de Genet’nin, o güne dek ücra köşelerine kimsenin sokulamadığı bir yasak dünyayı, burjuvaların dilini onlardan daha iyi kullanarak yansıtmaktaki bir amacının da onları yaralamak olduğu söylenmiştir. 2. Dünya Savaşı’ndan alabora çıkmış Avrupa’da, yıkımların arasından taze bir çiçek gibi fışkıran bu yapıta başta Sartre ve Cocteau, pek çok aydın arka çıktı. Daha önemlisi, eşcinsel edebiyat artık eskisi gibi örtük, ürkek bir dile ve duruşa geri dönmeyecekti.

    Üç çeyrek yüzyıl içinde, edebiyat ve sanat çevrelerinden, Genet’nin açtığı yolu sürdüren çok sayıda yaratıcı geçtiği sır sayılmaz. William Burroughs ve Beat Kuşağı şairlerinden John Ashbery’ye Amerika’da, Tony Duvert’den Monique Wittig ve Hervé Guibert’e Avrupa’da pek çok edebiyat adamı yolu genişletti. Plastik sanatlarda (Andy Warhol, David Hockney ya da Mapplethorpe), sinemada (Pasolini, Fassbinder) gerçekleştirilmiş çok sayıda yapıt konunun çevrenini büyüttü. Bugün, kültürel coğrafyada “cins” kuramları ana okulları sıralarında pratiğe geçiriliyor.

    Ya burada, bizim coğrafyamızda, başka coğrafyalarda? Düpedüz suç kapsamına sokulmadığı ülkelerde, farklı cinsel kimlikler günâhlı, yasaklı, itilip kakılmalı statüsündeler. En iyi niyetle, sessizlikle kuşatılsınlar isteniyor. Kenarın kenarına püskürtülüyor, “merkez”den olabildiğince uzak tutulmaları sağlanıyor.

    Kültürel ifade bağlamında bile: Dar, kuytu bir köşede durmalılar. Biriki metropolde, biriki semtte görece özgür davranma hakkıyla sınırlanıyor konumları. 1981’de yazdığım “Satürn’ün Çocukları — Eşcinsellik Üzerine”yi okuyan yaşça benden büyük bilge bir dostum, dışarıdan gazel “diklenmeleri gerekir” yargımı yalınkat bir cümleyle ters çevirdiğinde utanmıştım: “Bu ülkede, eşcinsel olduğunu itiraf ettiğin an kiralık ev bulamazsın”.

    Edebiyat-Sanat ortamı açısından çok farklı göremeyiz durumu. Baha Tevfik, o anarşist uçbeyi, modern edebiyatımızın eşcinsel temalı ilk kitabını 1910’da yazmıştı: Aşk, Hodbînî. Gelgelelim, yeni Cumhuriyet “yurttaşlık bilgileri” arasına bu konuları almaya yanaşmadı. Bugün hayatta olmayan ve eşcinselliği bilinen birçok yazarla ilgili hâlâ susuyoruz. Yaşayan yazarları, sanatçıları bu bağlamda anmak bir bakıma muhbirlik konumuna düşürebilir endişesiyle tıknefes kalıyoruz. Devran sürüyor neyse ki: Dışarıdan değilse içeriden çıkışlar, hamleler yavaş yavaş geliyor.

    Türkiye’de cinselliğin ve eşcinselliğin tarihi, dışarıdan içeriden aynı anda yazılabilir: Popüler kültürün büyük figürleri Zeki Müren’in ve Bülent Ersoy’un yabana atılamayacak önemdeki tercihlerinden Küçük İskender’e gelen çizgide yaşananların payı tanınarak.