Taze kan kokulu evrakı havada bir iki kere salladıktan sonra dosyasına yerleştirmiştim ki odamın kapısı hafifçe vuruldu, içeri altmış beş-yetmiş yaşlarında bir beyefendi girdi. Mahzun yüzü, bana sanki hiç sahip olmadığım bir hatırayı çağrıştırmaktaydı. Elimle koltuğa geçmesini işaret ederek, “Hoşgeldiniz,” dedim. “Ihlamur ister misiniz? Henüz demledim.” Beyefendi başıyla onaylayınca ikimize de birer fincan doldurup yeniden küçük çalışma masamın arkasındaki yerimi aldım “Buyurun lütfen. Anlatın sebeb-i ziyaretinizi.”
Kendisini tanıttıktan sonra ıhlamurundan bir yudum aldı, boğazını temizledi. “Ben mağlup bir adamım.”
Tahminimce önceden düşünülmüş bir tarifti bu. “Sizi mağlup düşüren kim ya da nedir acaba?”
“Zaman,” dedi. “Sahip olduğum her şeyi bir bir elimden aldı. Validemi, eşimi, işimi, gençliğimi, sağlığımı ve en fecisi, yakın zamanda da canımdan çok sevdiğim oğlumu.” Bilhassa evladını kaybettiğinden dolayı onun için müteessir olmakla birlikte anlattıklarında bir fevkaladelik bulamamıştım. Acılarla dolu hayat yolculuğundan payına düşeni almış, ortalama talihsizlikte bir adamdı karşımdaki. Beni sukut-ı hayale uğrattığını fark etmiş gibi sürdürdü konuşmasını. “Diyeceksiniz, hiç mi iyi gün görmedin? Gördüm bittabi fakat en saadet dolu olması gereken zamanlarda dahi içim içimi yedi. Hep, elimdekileri kaybedeceğim günü bekleyerek yaşadım. Bu kötü düşünceler beni hep ümitsiz ve gitgide melankolik bir insan hâline getirdi.”
Modern tıbbın vesvese denen illeti ziyadesiyle hafife aldığı nazar-ı dikkatimden kaçmış değildi. Kanaatimce pek çok habis ruh hastalığının temelinde, ilk bakışta ehemmiyetsiz ya da basit gibi görünen kaygılar yer almaktaydı. Lakin Turhan Bey’in bana bu meseleleri konuşmak için gelmediğinden emindim. “Artık kaybedeceğiniz bir şey kalmadığı- na göre kalan ömrünüzü huzur içinde geçirebilirsiniz belki?”
“Ne yalan söyleyeyim, haklısınız,” diye karşılık verdi Turhan Bey ciddiyetle. “Lakin bir müddet önce içimde bir ümit peydah oldu.”
“Öyle mi?” dedim. “Genç bir hanımefendi mi yoksa sizi böyle ümitlendiren?”
“Hayır, bir kadın değil,” dedi başını iki yana sallayarak. “Siz.”
“Ben mi?”
“Evet. Sizin hakkınızda anlatılanları duydum. Hayallere sığmayacak çılgınlıkta istekleri dahi gerçekleştirebilecek gücünüz olduğunu… Kendisine yardımda bulunduğunuz bir adamla da tanışınca söylenenlerin doğruluğundan şüphem kalmadı. Böylece kaybettiğim her şeyi yeniden kazanabileceğime dair bir ümide kapıldım. Diyebilirim ki, çocukluğumdan beri ilk kez bu kadar canlı hissediyorum kendimi. Elbette bir o kadar da korkutuyor bu hâl beni. ”
“Anlıyorum,” dedim. “Peki tam olarak nedir arzunuz?”
“Geçmişe dönmek! Her şeyi baştan yaşamak… Belki bu kez aynı hataları yapmam, elimdekilerin kıymetini bilerek geçirebilirim ömrümü.”
Bir değil bin kez aynı şeyleri yaşasa dahi hiçbir şeyin değişmeyeceği açıktı. Enteresan olmakla birlikte faydasız bir düşünceydi Turhan Bey’inki. Ya da gerçekten öyle miydi hakikaten? “Sizi geçmişe göndermemi istiyorsunuz demek? Belli bir dönem var mı aklınızda?”
“Yok,” diye omuz silkti. “Kendimi bildim bileli böyle oldum ben, son ümidim sizsiniz.”
“Pekala,” deyip ruhunu bana sattığını teyit eden belgeyle birlikte, kanını akıtabilmesi için masamda duran mektup açacağını uzattım kendisine. Turhan Bey bir çocuk gibi neşeli, kolunu kesti, stiloyu kanına bulayıp gerekli imzayı attı. Taze kan kokulu evrakı havada bir iki kere salladıktan sonra dosyasına yerleştirmiştim ki odamın kapısı hafifçe vuruldu, içeri altmış beş-yetmiş yaşlarında bir beyefendi girdi. Mahzun yüzü, bana sanki hiç sahip olmadığım bir hatırayı çağrıştırmaktaydı.
Henüz sosyal medyanın ve sosyal medya kanalları üzerinden “yürümenin” olmadığı zamanlarda, birinden hoşlananlar duygularını mektup yazarak ifade ederdi. Kalemi aşk mektubu yazmaya yeterli olmayanların imdadına ise içinde mektup örnekleri olan kitaplar yetişir ve bunlardan kopya çekilirdi.
Aşk mektubu kitapları 1970’li yıllarda patlama yaptı. Bu yıllar aynı zamanda sektörün üstadı Enver Doyuran’ın en üretken olduğu yıllardı. Kendi kitaplarını, “sevdiğinizin üstünde sihirkâr bir tesir bıraktıran, eşi ve emsali görülmemiş eserler” diye tanımlayan üstadın sanatının zirvesine çıktığı kitap ise 1976’da basıldı.
İçinde, Boşanmak İsteyen Kadının Mektubu, Karısını Aldatan Kocanın Mektubu, Bir Genç Kızın Âşıkından Gebe Kaldığını Bildirdiği Mektubu, Bir Genç Kızdan Seviştiği Patronuna Sitem Mektubu gibi “aşk mektubu” örnekleri olan kitaptaki en ilginç mektup “Karşılık Görmeyen Bir Âşıkın Sevgilisine Son Mektubu” başlıklı ve “Bildiğin zavallı” imzalı olandır. Girişte selamsız sabahsız “Bu kaçıncı mektubum Leyla?” diye sorulmasından anlaşılacağı üzere bu bir ilk mektup değildir. Yazar, Kleopatra’nın sevgililerini kaplanlara parçalatması örneğinden hareketle, “Keşke sen de susmak yerine beni parçalatsan” dedikten sonra, Leyla’yı intihar etmekle tehdit eder. Ama şahsın ölmesi bile Leyla için kurtuluş olmayacaktır, zira hemen arkasından, “Ölsem bile benden kurtulacak değilsin” deyip şunları söyler: “Rüyalarına, kabuslarına gireceğim Leyla. Bazen bir baykuş olup geceleri sen soyunurken pencerenden seni gözleyeceğim. Bazen bir taş olup ayaklarına takılacak, bazen diken olup eteğini yırtacağım.”
ASAYİŞ
İki kere talihsiz çocuklar
Sokağa bırakılmış bebeklerle ilgili haberlere, özellikle 1960’lı ve 1970‘li yılların gazetelerinin birinci sayfalarında sık rastlanır. Bebeği bulanlar karakola götürdüğü için bebeklerin adını polislerin koyması da adettendir.
Ancak polisler isim koyma işin- de pek başarılı değildir. Mehtap Sokak’ta bulunduğu için Mehtap, Ramazan ayında bulunduğu için Ramazan, bayramda bulunduğu için Bayram, Kıbrıs harekatı sırasında bulunduğu için Mücahit adı verilen bebekler son derece şanslıdır. Ancak nüfus sayımı günü bulundukları için Sayım, seçim günü bulundukları için Seçim adı verilen çocuklar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Polislerin Moda’da bulup “Karakol” adı verdikleri ya da İzmir’de parkta bulup Bulduk adını verdikleri bebekler gibi daha talihsiz olanlar da vardır elbette.
19 Şubat 1964’te Akhisar’da hamile bir kadın cadde ortasında ani doğum yapar. Neyse ki bebeğin sağlığı yerindedir ama ailenin en büyük talihsizliği yakındaki karakolun polislerinin olaya dahil olmasıdır. Bebeğin adı Hemengeldi konulur.
OYUNCAK
Yoyo oynamak ikinci bir emre kadar yasaktır
Tahta bir diskin, eksenine bağlanan bir tel boyunca indirilip çıkarılmasıyla oynanan yoyo oyuncağı, 1932’de bütün Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de bir salgın halini alır. 26 Ekim 1932 tarihli haberinde “Berber çıraklarından mektep çocuklarına herkes yoyo oynuyor” diyen Cumhuriyet gazetesi, yoyoya olan talep nedeniyle Uzunçarşı esnafının 15 günde 100 bin yoyo ürettiğini yazar.
Akşam gazetesinin 13 Kasım tarihli haberinde ise, “Beyazıt’tan Tahtakale’ye inen caddedeki 27 dükkan takunya, merdiven parmaklığı, yaldızlı beşik ve zilli tef yapmayı bırakmış İstanbul’a yoyo yetiştiriyor” denilmekte, Cumhuriyet yazarı Burhan Felek, “Yoyo ticareti Harbi Umumi’nin şeker ticareti kadar rağbet gören iş olmuştur. Bir çocuğun eline yoyo verirseniz onunla, edebi bir eser verirseniz onunla oynar” diye isyan eder.
Ancak yoyo büyükler arasında da hızla yayılacak, salgın kısa sürede İstanbul dışına da taşacaktır.
Bu çılgınlık, Kasım 1933‘te İstanbul Belediyesi’nin aldığı yoyo oynanmasının yasaklanması kararıyla son bulur.
Kova burcuna su olsun yeter
İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.
Bu burcun insanları gökyüzünde, Aquarius’un kovasından boşalttığı sular kadar çok özelliğe sahiptirler. Yeraltındaki su kaynaklarını bulmak ve çıkarmak, suyu bir yerden başka bir yere götürmek ve gökyüzündeki yıldızlar kadar çok yere dağıtmak, güzel bir yaşam için denizi taklit edip sahiller yaratmak, değişik tarzlarda su bentleri ve arklar yapmak bunlarda bazılarıdır. Aquarius’un çocukları suyla ilgili olduğu sürece çalışmaktan kaçınmaz ve yorulmazlar. Bütün bu özellikleriyle hayatları boyunca belki çok zengin olmazlar ama fakir de kalmazlar. Yumuşak huyludurlar. Sevgiye önem verir, kalplerinde kötülük taşımazlar. (Alp Ejder Kantoğlu.)
Yahya Kemal “İmlâmız, lisanımız düzelince; lisanımız da kafamız düzelince düzelecek çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil” demiş. Bugün ne yazık ki az da değil!
Eski Türkçe tartışmasının alevlendiği, abuk sabuk boyutlar almakta doğal olarak gecikmediği bir dönemde, asıl önemli olanın “eski yazı” mı, “eskimiş yazı” mı, yoksa “eskimeyen yazı” mı olduğu sorusu çıkıyor karşımıza.
Eski yazının, “Osmanlıca”nın okullarda öğretilmesine karşı çıkmak ne denli saplantılı bir ideolojik konumsa, “ecdâd”ı yüceltme uğruna bu amacı siyasal değnek hâline getirmek o denli ürkütücü. Yahya Kemal’in Dergâh dergisinin 18. sayısında dile getirdikleri belirleyici: “İmlâmız, lisanımız düzelince; lisanımız da kafamız düzelince düzelecek; çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil!”. Bugüne döndüğümüzdeyse, ne yazık ki az da değil!
Eski yazıyı mezar kitabeleri için sökeceksek, bütün Anadolu dilleri ve alfabeleri sırada. Yapıtları, belgeleri okumaksa derdimiz tasamız, eski bir yazıyı sökmek yetmez, “eskimiş” bir dili öğrenmek için yüklü çaba harcanmasından dem vuruyoruz demektir; buysa ortaöğrenimde seçmeli dersle düşünülecek iş değildir, yüksek öğrenimde de yüklenmeyle varılacak eşiktir.
“Osmanlıca”dan Türkçeye geçişin öyküsü Harf Devrimi’nden çok öncesine gidiyor, biliyoruz. Dilin “üst düzey” kullanıcıları arasında yaşanan fikir ayrılıklarını serimleyen yazılar, yaşanan kanlı canlı polemikler biraraya getirilse binlerce sayfalık bir kütle oluşur. “Harf Devrimi” konusuna gelince, Hüseyin Yorulmaz’ın hazırladığı Tanzimattan Cumhuriyete Alfabe Tartışmaları’nda biraraya getirilen yazılar yeterince geniş bir ufuk açacaktır (Kitabevi, 1995). Bu bağlamda, Yahya Kemal’in aynı yazıda kurduğu bir başka cümle, devrimden yedi yıl öncesine aittir: “… İkinci uç da tam ıslâhattır, o ise en müfritleri bile korkutur. Çünkü elifbâ bahsinden başlar.”
Alfabe değişikliğinden en çok etkilenenler arasında mühürcüler de vardı.
Geçen zaman bize korkunun ecele faydası olmadığını gösterdi, Türkçe aldı yolunu gitti, gelişti, genişledi. Bakmayın kimilerinin “Türkçenin Barbarlıkla İmtihanı” başlıkları atmasına!
Eski Türkçenin “iyi” öğrenilmesi, öğretilmesi canalıcı hedef. Nerede, kimlerle, nasıl? Hele Türkçe öğretmekten aciz bir ülkede.
Dört yıl kadar önce NTV Tarih’in konuyla ilgili hazırladığı dosyada şunları yazmıştım: “Cumhuriyet’in dil ideolojisin- deki büyük yanlışın, ‘iç diller’e yönelik bir tür dahili emperyalizm uygulamasından kaynaklandığını, yalnızca Kürtçeye, Lazcaya değil Rumcaya, Ermeniceye, Süryaniceye de, ‘vatandaş Türkçe konuş’ mantığıyla kapatılan kapıların bizi kültürel kısırlaşmaya götürdüğünü düşünüyordum (…) Ama biz hem nalına hem mıhına vurmayı savsaklamayalım. Gelenek deposuyla bağların bu denli kopmuş olmasının tek açıklaması Harf Devrimi’ne iliştirilemez: İki avuç kahraman sayılmazsa, Türkiye’nin üniversiteleri üstlerine düşen görevi yerine getirmişler midir? Neden yeterince çevrimyazı çalışması yapılmadı? (…) Sonuçta, üç çeyrek yüzyıl sonra, iyi ki Harf ve Dil Devrimleri yapılmış diyorum. Doğurduğu olumsuz sonuçlarla başedemediysek, bunu tembelliğimize, kısırlığımıza, Cahit Arf ’in deyişiyle ‘üniversite diye ortaokullar’ açmış olmamıza borçluyuz. Türkiye, özellikle son otuz yıl içinde, diplomalı cahil sayısının artışıyla övünen bir ülkeye dönüştü – bunda iki devrimin de günahı yoktur.”
1 Kasım 1928’de Latin karakterlerinin kabulüyle, Arap harfleriyle kitap basımı için 7 ay süre tanındı. ‘Osmanlıca” basılan son eser, Müstakimzade’nin kaleme aldığı, hattatları tanıtan bir referans kitabıydı.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde “Harf Devrimi” veya “Dil Devrimi” olarak adlandırılan Latin karakterlerinin kabulü, 1 Kasım 1928’de gerçekleşti. 20 Mayıs 1928’de Beynelmilel rakamların kabulüne dair kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi (yürürlüğe girişi 1 Haziran 1929). 1353 numaralı kanun ile de yeni Türk abecesi kullanımı yasalaştı. 1928’in son aylarında uygulanmaya başlayan Latin harflerinin yanısıra, 1929 Haziran’ına kadar eski harflerin kullanımı kanun gereği serbest bırakıldı. 11 maddeden oluşan yasanın 3. ve 4. maddelerine göre 1929’un başından itibaren kademeli olarak yeni harf uygulaması yaygınlaştırılacak, Haziran’da eski harf kullanımı son bulacaktır.
1928 sonu ile 1929 başlangıcında Türk basınında “Osmanlıca” ve Latin harfli, çift alfabeli yayınlar görülmeye başlandı. Bu çift alfabeli yayın faaliyeti 1929 ortalarına doğru hızla azalarak, yerini Latin harfleriyle basılı eserlere bıraktı. 1928 içinde eski Türkçeyle dizilmiş irili ufaklı pek çok eser ise künye sayfalarına Latin harfli kapaklar basılarak satışa sunuldu. Bu tür eserlerden en önemlisi, tarihin bir cilvesi kabul edilebilecek olan Tuhfe-i Hattatin (Hattatlara Hediye) isimli eserdir. Bu eser, 1788’de vefat eden Müstakimzade Süleyman Sadeddin Efendi’nin (öl. 1788) kaleme aldığı, Osmanlı coğrafyasında yetişmiş hattatların hayat hikayelerini anlatan bir eserdi. Kitabı yayına hazırlayan İbnülemin, “Harf inkılabından sonra eski harfle son basılan kitabın Tuhfe-i Hattatin olması garib tesadüflerdendir” der.
Tuhfe-i Hattatin adlı eserin eski Türkçe ve yeni Türkçe kapakları.
Tuhfe-i Hattatin 11 asırlık İslâm tarihinde yazı yazan hattatların yaşamöykülerini içeren çok önemli kaynaktır. Şevket Rado’nun ifadesiyle Türk, Acem, Arap ve diğer İslâm memleketlerinden 2079 hattatın yaşamı hakkında bilgi bulunmaktadır. Günümüzdeki Türk Tarih Kurumu’nun nüvesini teşkil eden Türk Tarih Encümeni yayınları arasında basılan bu kaynak eseri, ünlü tarihçi ve biyografi üstadı İbnülemin Mahmud Kemal İnal yayına hazırlamıştır.
Arap harfleri ile şâheserler yaratan, “Kuran Mekke’de nazil oldu, Kahire’de okundu, İstanbul’da yazıldı” sözünün söylenmesine neden olan Türk hattatlarının yaşam hikâyelerini içeren bu kitap 750 sayfa olarak yayımlanmıştır. Türk hattatları için vazgeçilmez bir kaynak olan bu eserin basımı ilk defa Cumhuriyet döneminde gerçekleşebilmiştir.
‘Osmanlıca’ hocası da elifbadan şikayetçiydi Türkçenin Arap harfleriyle yazılmasının bir sorun olduğuna ve Latin alfabesinin alınmasının daha yararlı olacağına ilişkin ilk tartışmalar 1860’larda başladı. Zira yeni kurulan okullarda okutulacak kitapların, çocukların anlayabileceği, daha yalın bir dille yazılması gerekiyordu.
Bâb-ı Âlî bürokrasisi, devşirme sisteminin sona ermesi üzerine, 18. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin yönetici sınıfı konumuna yükseldi. “Efendilerin paşa olması” sözleriyle betimlenen bu süreçte, devletin çeşitli bürolarında çalışan ve “kalemiyye” diye anılan kâtip sınıfı, yavaş yavaş yüksek memurlukları ele geçirdi. İlk olarak Amerikalı tarihçi Norman Itzkowitz’in dikkat çektiği bu dönüşüm sonucunda, 18. yüzyıldaki 37 başdefterdarın 28’i maliye bürokrasisinden, 26 reisü’l-küttabın 16’sı ise o zamanın “dışişleri bakanlığı” diyebileceğimiz reisü’l-küttaplık bürosundan çıkmıştır. Bu durumu, biçimsel olarak II. Mahmud döneminde ortaya çıkacak olan nezâretlerin (bakanlıkların), işlevsel olarak 18. yüzyılda oluştuklarını öne sürerek tanımlamak, abartılı bir iddia olmaz.
Bürokrasinin ağdalı, resmî dilini kullanan sınıfın egemenliği ise, yazı Türkçesinin de ağdalı bir üslûba doğru kaymasına yol açtı. Düz yazının tümüyle devlet memurlarının, ya da en azından devlet memurluğunda yetişmişlerin tekelinde olduğu bir dönemde böylesi bir gelişme gayet doğaldı. Ancak bunun, konuşma diline de yansıdığı görüldü. Böylece, yaygın olmayan, yakası açılmadık sözcükler ya da deyimler kullananlara ilişkin, gerçek anlamı “akıllılar, bilgililer” olan, “ukala” sıfatı 19. yüzyıl ortalarında devreye girdi.
Yeni alfabenin geçit töreni Yeni alfabenin benimsetilmesi için gösterilen çabalar, sonraki yıllarda da devam etmişti. Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamalarında taşrada bir kortej.
Eski, bilinen bir sözcüğün 19. yüzyıl ortalarından itibaren böyle yeni bir anlam taşır olmasının bir nedeni de, II. Mahmud döneminden itibaren Türkçede bir yalınlaşma akımının başlamasıdır. Bu gelişmenin kökeninde ise gazetenin ortaya çıkışını görüyoruz. Nitekim Osmanlı Devleti’nin resmî gazetesi olan Takvîm-i vekâyi’nin (1831), Türkçenin yalınlaşması sürecinde çok önemli bir rolü olmuştur. Ne var ki bunun “halkın anlayabilmesi” için yapıldığını sanmak büyük hata olur. Takvim-i vekâyi, halk okusun da öğrensin diye çıkarılmamıştı. Amacı, devlet memurlarını, özellikle de genç, henüz yeterince bilgili ve deneyimli olmayanları, bir de, merkezden uzakta bulunanları bilgilendirmekti. Ama kısa bir süre sonra halkın okuması için de gazete çıkarılır oldu. Cerîde-i havâdis (1840) gazetesiyle başlayan bu yeni süreçte ise, olan bitenin ortalama vatandaşa yorumlu, yani siyasal eleştiriyle aktarılma çabası, dilde yalınlaşmayı hızlandırdı. Sözkonusu yalınlaşmaya asıl ivme kazandıran gelişme ise, Osmanlı Devleti’nin Tanzimat’la birlikte bir kamu eğitimi politikası başlatması oldu. Bilindiği gibi, söz konusu döneme kadar devletin verdiği eğitim, eskiden olduğu gibi, yalnızca devlet için çalışacak olanlara veriliyordu. Dolayısıyla, Tıbbiye’yi ya da Harbiye’yi kuran devlet, ilköğretime eskisi gibi karışmamış, bunu camilerin bir tür yan kuruluşu olan geleneksel mekteplere bırakmıştı. Modern eğitim kurumlarının ortaya çıkması böylece 1840’ların sonunu buldu ve başkent İstanbul’da kurulan ilk modern okullar hemen taşrada da 1850’lerde açılmaya başladı. Bu gelişme, 1857’de Maarif Nezareti’nin (Eğitim Bakanlığı) kurulmasıyla sonuçlandı. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti daha kapsamlı eğitim programları uygulayacak ve Türkçe’nin yalınlaşmasına çok büyük bir katkı yapacaktı.
Türkçenin Arap harfleriyle yazılmasının bir sorun olduğuna ve Latin alfabesinin alınmasının belki daha yararlı olacağına ilişkin ilk tartışmaların hemen 1860’larda başlamasının nedeni, eğitimin yaygınlaşmasının kaçınılmaz sonucu olan yalınlaşma sürecidir. Zira yeni okullarda okutulacak kitapların, ister istemez çocukların anlayabileceği, daha yalın bir dille yazılması gerekiyordu. Nitekim kurulmasından itibaren onyıllar boyunca Maarif Nezâreti’nin yaptığı işlerin biri de, yerel yöneticilerden bulundukları yörelerde kullanılan ve yayınlanacak kitaplarda kullanılabilecek Türkçe sözcükleri toplayıp bakanlığa yazmalarını istemek olmuştur. Ancak bu da bir yazım sorunuyla karşılaşılmasına ve eğitimde tökezlemelere yol açtı.
Karşılaşılan sorunlardan biri, soneklerle türetilen uzun sözcüklerin veya fiil çekimlerinin yazımında seslendirmelerin nerelere konulacağının bilinemesi, dolayısıyla da bunların okunmasının doğru dürüst öğretilememesiydi. Başka bir sorun, Arap, daha doğrusu, Fars alfabesinin Türkçede kullanılmaya başlamasından beri yaşanan değişikliklerdi. “De” sesiyle söylenen “ada” veya “Anadolu” gibi birçok sözcük, kalın bir “te” sesi veren “ta” harfiyle yazılıyordu ve dilimizde bu harfin “te” sesi verdiği, bir kısmı Arapça olan, başka birçok sözcük de vardı. Birçok Türkçe sözcükte ve iyelik sonekinde bulunan “n” (deniz, odun, arkadaşın, evin, vs.), “ne” sesi veren “nun” harfiyle değil, başka birçok sözcükte “ke” sesi veren “kef ” harfiyle yazılıyordu. Bir diğer sorun, Türkçenin “o”, “u” “ö” ve “ü” seslerini vermek için Arapçanın yalnızca bir harfinin (“vav”) kullanılıyor olmasıydı. Son bir örnek olarak, Türkçedeki “se” sesine karşılık Arapçada üç ayrı ses veren üç farklı harfin (“se”, “sin” ve “sad”) bugün de kullandığımız birçok sözcükte bulunduğunu hatırlatalım.
Okuma-yazma eğitimi açısından karşılaşılan bu sorunlar, estetik alanında da karşılık buldu. Aynı sesleri veren farklı harflerle zarif bir kafiye dizgesi yapılıp yapılamayacağına ilişkin bir tartışma 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak neredeyse alfabe değişikliği yapılana kadar sürdü. “‘Abes’ ile ‘muktebes’ kafiye olur mu?” ve “Kafiye kulak için midir, göz için mi?” sorularıyla dillere destan olan bu sorunun nedeni, “abes” ve “muktebes”in sonlarındaki “se” sesinin farklı iki harfle yazılıyor olmasıydı. Yani Türkler, Arap- çadaki iki farklı sesten birini çıkaramıyorlar, ama Arapçada kafiye olamayacak iki sözcük- ten kafiye yapıyorlardı! “Elif” le biten “dünya” ile “ye” (“alif maqsura”) ile biten “süreyya” altalta geldiklerinde bazıların- ca çirkin oluyordu. Öte yandan, mısra “e” (harf aynı zamanda “he” sesi de verirdi!) ile bittiği için Alişim’in kaşları “kara” değil, “kare” olabiliyordu!
Böylece, II. Meşrutiyet döneminde iyice alevlenecek olan alfabe değişikliği tartışması gündeme geldi. Latin alfabesini almak isteyenler, Türkçedeki sekiz ünün Arapçadaki üç ünlüyle yazılmasının çok zor olduğunu, bunun da eğitimin yaygınlaşmasını neredeyse olanaksız kıldığını öne sürüyorlardı. Öte yandan, Romenlerin uzun süredir Latin alfabesini kullanıyor olmaları, 19. yüzyılda da Hırvatların ve Arnavutların Latin alfabesi- ni kendi dillerine uyarlamaları, bu yönde izlenecek örnekler olarak görülüyordu. Ancak, 19. yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkan ve Arap alfabesinin uygar- lığa yatkın olmadığına ilişkin, belki biraz ırkçılık, ama kesinlikle Avrupamerkezlilik kokan bir kuramın etkisinde kalmış olabilecekleri de söylenebilir. Zaten geleneğe bağlı kalmak isteyenler de en çok vurguyu Arap alfabesinin kesinlikle uygarlığa, ilerlemeye engel olmadığı fikrine yapıyorlar, Latin alfabesinin mutlaka gerekli olmadığına ilişkin savlarını da Japonca örneğini vererek savunuyorlardı.
Haydi sen de saltanat harabesine Ramiz Gökçe’nin 13 Ağustos 1928 tarihli Akbaba dergisinde yayınlanan karikatürünün altında şöyle yazılmış: “Türk harfleri, Arap harflerine: – Haydi, sen de saltanat harabesine!”
Başka bir yol önerenler de oldu. Ünlüleri kıt Arapça sözcüklerin doğru okunmasını sağlayabilmek için gereken yerlere ünlüler eklenerek yeni bir yazım dizgesi yaratmak isteyenler ortaya çıktı. Bunların da elinde koz olarak Azerbeycan’da başlatılmış olan uygulama vardı. II. Meşrutiyet döneminde tartışma iyice alıp yürümüşken, İttihat ve Terakki Cemiyeti önderlerinden Enver Paşa bu yolu seçti ve kendi adıyla, bazen “Enverce”, bazen de “Enver Paşa Türkçesi” diye anılan yazımı Osmanlı ordusunda uygulamaya koydu. Bütün orduya dağıtılan büyük ölçekli haritalar, bu yeni yazımla basılmışlardı ve subayların coğrafya bilgilerinin de yardımıyla, 1. Dünya Savaşı’nın başlarında kullanıldılar. Ama telgraf memurları çok sıkıntı çekti ve bir sürü yanlış yaptılar. Bu yüzden yeni yazımdan kısa bir süre sonra vazgeçildi.
Bu deneyimin başarısızlığa uğraması, Latin alfabesini isteyenlerin cesaretini arttırmıştı. O kadar ki, 1917’de Talat Paşa Kabinesi kurulurken kendisine Maarif Nezâreti önerilen Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey, bakan olduğu takdirde yapacağı ilk işlerden birinin Latin alfabesini almak olduğunu söyleyebildi. Gerçi Hüseyin Cahit Bey bakan olmadı; ama on yıl sonra, Cumhuriyet rejimi iyice yerleştikten sonra yapılan en önemli reformlardan biri, Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbikine Dair Kanun’un yürürlüğe girmesi (1 Kasım 1928) oldu. Bu aşamadaki en ilginç özelliklerden biri, Latin alfabesinin alınmasını isteyenlerin bile alfabe değişikliğinin uzun bir zaman dilimine yayılması gerektiğini öne sürmeleriydi. Böyle bir uygulamanın başarılı olamayacağını, değişikliğin hemen yapılmadığı takdirde hiç yapılamayacağını, çünkü Arap alfabesiyle okuma bilenlerin o alfabeyi kullanmayı sürdüreceklerini savunan Gazi Mustafa Kemal, yeni alfabenin hemen o dersyılında devreye sokulmasını istedi. Okul çağını geçmiş ya da hiç okuma yazma öğrenmemiş olanlar için ise Millet Mektepleri açılarak, Latin alfabesiyle yazılan Türkçe çabucak yerleşti.
Alfabe değişikliğinden sonra Türkiye’de bir okuryazarlık patlaması olmadı gerçi. Ama bunun nedeni, yeteri kadar okulun yeterince çabuk açılamamasıdır. 1923-1928 döneminden sonra da okuryazarlığın hızla artmamış olmasının nedeni, iktisat dünyasında aranmalıdır. Nitekim 1920’ler ve 30’lar Türkiyesi çok fakir bir ülkeydi ve yapması gereken çok şey vardı. Okul açıp ulusu eğitmek ise bunlardan yalnızca biriydi. Buna karşılık, tek-parti rejiminin okuryazarlığı yayma konusundaki kararlılığını görebilmek için, 2. Dünya Savaşı yıllarına bakmamız gerekiyor. O dönemde bütçe harcamalarının daha önemli bir kısmının, demiryolları ve çeşitli fabrikaların yapımı için gereken ithalat yapılamadığı için, eğitime ayrıldığını ve 1939’la 1945 arasındaki altı yılda, 1923’le 1938 arasındaki on beş yılda açılan ilkokuldan bir buçuk kat fazla ilkokul açıldığını görüyoruz.
Bugün üzerinde konuşulan bir başka konu da, alfabe değişikliğiyle birlikte tüm bir ulusun birdenbire okuryazarlığını yitirmiş olduğu iddiasıdır. Bu iddia, gerici çevrelerin uydurduğu şehir efsanelerinin başta gelenlerindendir. Türkiye’nin 1923 yılındaki okuryazarlık oranı % 10’un altındaydı. Bu oran, 1935 nüfus sayımı sonuçlarına göre % 19,25’e çıkmıştır. Yani alfabe değişikliği yapıldığında okuryazarlık oranının % 15’in altında olduğunu varsayabiliriz.
O dönemde okuryazarlar arasında lise ve üstü eğitim alanlarının mutlaka bir yabancı dil bildiklerini, bunun da çok büyük oranda Fransızca olduğunu düşünürsek, alfabe değişikliğinden mağdur olanların oranının % 10’un çok altında kaldığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Bu istatistiksel veriyi farklı bir açıdan yorumlayacak olursak, modern eğitim almış seçkin sınıf mensuplarından mağdur olan olmamış, toplumun ezici bir çoğunluğu için ise günlük yaşamda değişen herhangi bir şey olmamıştır.
ESKİ TÜRKÇEDE OKUR-YAZARLIK
Küçük hatalar büyük fark yaratırdı
Eski Türkçe okunması zor bir dildi. Tam da bu yüzden, konuyu ve bağlamı kavrayamamış bir zihin veya dikkatsiz bir çift göz, olmadık hatalara yol açabilirdi.
GÖZ / KÖR
‘Osmanlıca’yı hatalı okumanın azizliklerine 16. yüzyıl Divan şai- ri Fuzulî de bir kıtasında değinir.
“Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahrirün
Ki fesad-i rakamı sûrumuzı şur eyler
Gah bir harf sukutiyle kılur nâdir’i nâr
Gah bir nokta kusuriyle gözi kör eyler.”
Yukarıdaki dizelerinde Fuzulî, “yazıyı kötü yazan katibin eli kurusun çünkü onun yazısındaki hata bizim düğünümüzü tatsızlaştırır” diyerek açar mevzuyu. Tek bir harfin eksik yazıldığında “nadir”i “nar”, hatalı yazıldığında da “göz”ü “kör” edebileceğini söyler. Çünkü Arap harfleriyle nadir kelimesinin ortasındaki “dal” harfi düşünce kelime “nar” okunur; “göz” kelimesindeki “ze”nin noktası konulmayınca da “göz”, “kör” olur.
YEDİ-SEKİZ HASAN PAŞA
Yedi-Sekiz Hasan Paşa, 19. yüzyılda yaşamış bir Osmanlı askeriydi. Erlikten mareşalliğe kadar yükselen Hasan Paşa okuma yazma bilmiyordu. Genel kanıya bakılırsa, “Yedi Sekiz” lakabını alması da bu yüzden oldu. Osmanlıcada “Hasan” yazmanın, yedi ve sekiz rakamlarını yanyana yazıp bu iki sayıyı birleştiren bir çizgi çekmekten farkı yoktu. Paşa, bu iki rakamı birleştirerek ismini yazabilmeyi başarmıştı. Görsel hafızasının ona sağladığı bu kolaylık, kendisine tarihe geçen bir lakap olarak geri döndü.
FEVZİ PAŞA / KUZU PAŞA
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın Latin harfleri kullanılmaya başlamadan önce “Kuzu Paşa” olarak anıldığı da vakidir. Bu ironik durumun sebebi, Osmanlıcada “fe” ve “kaf” harflerinin arasında sadece tek bir nokta farkı bulunmasıdır. Bilindiği gibi her iki kelimenin de yazılışında kullanılan “vav” harfi hem “v” hem de “u” sesi vermektedir.
HERAKLİT / HER EKALLİYET
1928’de Kafkas sınırından Hopa’ya pasaportsuz girince yakalanan Nâzım Hikmet’in üzerinden çıkan cep defterinde ünlü Yunan filozofuna dair “Heraklit’i düşünürken” isimli şiiri vardır. Ancak “Heraklit” kelimesi, “her ekalliyet” yani “her azınlık” olarak okunduğundan Nâzım’ın sorgu yargıcının önüne çıkmasında fazladan bir sebep teşkil eder. Nâzım’la ve polis memuru arasında geçen diyalog şöyledir:
Latin karakterlerinin kabulüne ilişkin “Dilimizi kaybettiğimiz için dinimizi kaybettik” yaklaşımı temelsizdir. Sultan hitaplarından bahnamelere, mektuplara uzanan hiç de İslâmi olmayan bir ‘Osmanlıca’ külliyat vardır.
Yazıyı yeryüzünde ilk olarak kullanan Sümerlerden itibaren ilk çağ kavimleri, yazılı metinleri tapınaklarda saklamayı tercih etmiştir. Hz. Musa’ya indirilen “On Emir” tabletleri de Süleyman Mabedi’nin en muhkem yerinde saklanır. İslâmiyet’in ilk devirlerinde de esir alınan müşriklerin okuma yazma bilenleri, on Müslümana okuma yazma öğretmek şartıyla serbest bırakılmışlardı. Umberto Eco’nun Gül’ün Adı adlı romanı da Hıristiyanlığa aykırı fikirler içeren ve manastırın kitaplığında kimselere gösterilmeyen kitapların sayfa kenarlarına sürülen zehir yüzünden ölen rahipler çevresinde dolanır. Kuran-ı Kerim’de ilk emir “Oku” ayeti olurken, hokka ve kaleme yemin edilir.
Osmanlı dünyasında da yazı kutsaldı. Kitaplara “besmele, hamdele, salvele” adı verilen üçleme ile başlanır, mektup, resmi belge cinsinden tek sayfalık kâğıtların üzerine de “besmele-bihi” bazen de “hüve” kısaltması olan harfler kondurulurdu. 17. yüzyıla kadar önemli ölçüde hattatlar, ulema ve medreseliler, kalem kâtibi bürokratlar eliyle taşınan yazı kültürü muhafazakâr yapısını sürdürürken bu kutsallık çemberi, yazının yaygınlaşması, günlük ihtiyaçlar ve kültürel etkileşim ile zaafa uğradı. 19. yüzyıla geldiğimizde matbaalarda Kuran ve hadis kitapları basılabildiği gibi, “bahname” adı verilen cinsel içerikli kitaplar, “hezeliyat” türünden en müstehcen şiirler de topluma yayıldı.
Ünlü hattat ve mücellit Emin Barın’ın “celi sülüs” ile yazdığı, ebru süslemeleri muhtemelen Necmeddin Okyay’a ait hatta: “Şimdi b..u yedik” yazıyor.
Gerek padişahlar olsun gerek valide ve hanım sultanlar olsun, günümüze kalan el yazılarında oldukça “sere serpe” ifadeler vardır. Sultan İbrahim’in kıyafetini tuhaf bulduğu Semiz Mehmed Paşa’ya “Bre karpuz kılıklı pezevenk” hitabı, III. Ahmed’in yazdığı mektupta kızı Fatma Sultan’ın selamını iletirken kocası Damad İbrahim Paşa’nın “ağzından öptürmesi”, Paris Sefiri Seyit Ali Efendi’nin yanlış istihbarat vermesi üzerine III. Selim’in “Ne eşek herifmiş” yazması, bu kutsallığın günlük kullanımdan çıkarıldığını gösteriyor. Halk arasındaki yazışmalarda bu tür örnekler tabii çok daha fazladır ve çok daha açık saçık ifadeler kullanılır.
Günümüzde Latin alfabesinin kullanılması ve Arap elifbalı eski Türkçe’nin tamamen kutsiyet sahasına terkedilmesi ile toplum genelinin algısı epeyce farklılaşmıştır. Günümüz insanı Arap harfli tütün kâğıtlarını dahi bilmeden baş üstünde yeri olan kutsal metinler olarak değerlendirir.
Eski yazıyı söküp, mezartaşı, kitabe okunabileceğini sanmak saflığın dik alasıdır. Farklı dönemlerde, farklı üslup ve formatlarda yazılan bu metinleri doğru okuyabilmek, Osmanlı dünyasına dair ciddi bir genel kültür bilgisi gerektirir.
NECDET İŞLİ
Osmanlı mezartaşları, Selçuklulardan 1920’li senelere değin intikalen gelmiş bir inanç ve anane ürünü muhteşem eserlerdir. ‘Osmanlıca’ ise uzun imparatorluk sürecinde gittikçe tekamül etmiş ve buna paralel olarak yazım çeşitleriyle şekillenmiştir. Belli süre sonra sanatsal etkilerle, hüner gösterilme gayesiyle fevkalade güzel ve eşsiz örnekler yaratılmıştır. Lisan olarak eski Türkçe Arapçanın şemsiyesi altında Doğu dilleri etkisiyle karmaşık bir hâle gelmiş ve resmî dil tam bir kabus hâlini almıştır.
Şer’i siciller, ferman ve hüccetlerde bu husus açıkça görülür. “Osmanlıca” zor bir dildir. Bunun taşlara (kitabelere) yansıyan örneklerini okuyup anlamak daha da zordur. 1978 yazında İstanbul üstadı Turgut Kut Bey’le meşhur şarkiyat alimi rahmetli Aldülbaki Gölpınarlı’yı, Osmanlıların 10. Şeyhülislamı Sadi Sadullah Çelebi’nin mezartaşındaki kitabeyi okutmak için Eyüb Sultan Türbesi arkasındaki mezarına götürmüş idik. Üstad Gölpınarlı yarım saatten fazla kitabeyle meşgul olmuş, notlar almış, fotoğraflar çekilmiş ve orada kitabe çözümlenememişti. İki-üç gün sonra kitabeyi okuyup yazıyla yollamıştı. Ciddi bir ilmî yayında İstanbul’da bir mahalle adı olan Alembey, İlimbey olarak, “bul” kelimesi “bol” olarak yayınlanmıştı. Tapu kayıtlarında Yusuf Rıza Vakfı, Yusuf Ziya olarak yazıldığı için mütevellisi zorluklarla boğuşmuştu. Normal yazılarda yapılan bu hatalar gözönüne alınırsa, kitabelerdeki vaziyeti varın siz düşünün.
Eski yazılı mezartaşı okumak, öyle hemen olacak bir iş değildir. Nitekim 17. yüzyıldan itibaren, okuyamayanlarca da anlaşılsın diye, Avrupa sanatının da tesiriyle de, mezartaşları insanı sembolize eder tarzda imal edilmiştir. Serpuşların mevkii ve sınıf gösterir taş boylarının, çocuk veya yaşa bağlı boy nisbetlerinin, bu zamandan itibaren uygulandığı görülür.
Hattat ve bakkal Arif Efendi Edirnekapı Mezarlığı’nda hattat bakkal Filibeli Arif Efendi’nin “Osmanlıca-Arapça karışımı” taşı: “Külli men Aleyhâ Fân / Allahü subhanehû ve teâlâ, meşâhir-i hattatinden Filibevî el-Hac Arif Efendi kuluna rahmet ve mağfiret eyleye. el-Fatihâ / 2 Remazan 1327 yevm-i Cuma [17 Eylül 1909]/ Ketebehû Mustafa Rakım ibnülmerhum ve tilmizihi.
Tarihî mezartaşlarının kıymetini, verdiği dönem bilgilerini, antropolojisini idrak edip, bunları gelecek nesillere aktarmak istiyorsak, yapılacak ilk şey suni-siyasi tartışmalar yerine, öncelikle mezartaşlarının görülmesini engelleyen duvarları kaldırmaktır. Mezartaşlarının önce görülmesi ve sonrasında Fatiha okunması esastır. Görülmeyen taşın altında yatan müteveffa için Fatiha okunmaz.
Karacaahmet başta olmak üzere tüm mezarlıkları kapatan çirkin yüksek duvarların kaldırılarak mezartaşlarının görünüme açılması, onlarla olan kültürel-tarihî bağlarımızı yeniden tesis etmek için gereklidir. Bunları okuma işi ise uzun soluklu bir eğitim ve kültür gerektirir. Bugün gerek siyasi gerekse akademik çevrelerdeki kültür seviyesi, son Osmanlı dönemiyle bile kıyaslanamayack ölçüde düşüktür.
Sultanların anlaşılmaz, yüksek bir Türkçeyle konuşup yazdıkları efsane, halk diliyle konuştukları gerçektir. Arapça-Farsça deyimler içeren resmî yazılarsa imparatorluk paleografyası olarak eskiden beri devam eden bir gelenektir.
Bize ses kaydı bırakmayan saray mekanlarında, kelimesi kelimesine kaydedilmiş konuşmalar aramak boşuna. Hizmet koğuşlarında, dairelerde, haremde, Karaağalar taşlığında, mutfaklarında, Enderun odalarında… asırlar boyunca konuşulanlar hepten kayıp. O iç dünyadan anılar bırakan Menavino, Bobovi gibi birkaç içoğlanı, saray arşivindeki belgeler, Merhum Uluçay’ın yayımladığı Haremden Mektuplar, sır kâtiplerinin rûznâmeleri, padişahların beyaz üzerine yazıp sadrazama, kaptanpaşaya gönderdikleri buyruklar… Bunlar sarayda, payitahttaki gündelik Türkçeden farklı bir dil-üslup kullanılmadığını kanıtlıyor.
Payitahtın ulema-aydın zümresiyse, seçkinliklerini üsluplarıyla gösteriyorlardı kuşkusuz. Tartışılan “Osmanlıca” da bunlara özel, bunların eserlerinde ve resmî yazılardadır. Padişahın, saraylıların konuştukları yalın Türkçeydi. Dahası padişah katında, taşradan getirdiği kaba Türkçeyle konuşan, İstanbul Türkçesini evirip çeviremeyen haldur huldur devletliler çoktu. Payitaht aydınları bunları, kimbilir nasıl süzerek, gülümseyerek, dokundurarak eziyorlardı?
Katip ve yazı takımı 18. yüzyıl sonlarında dizinin üzerinde yazı yazan bir katip.
O zamanlar “Osmanlı-Osmanlıca” gibi” uydurmalar henüz icat edilmediğinden, kaba zurna misali belki kaba Türkçe, yazıda da kara cümle vardı. Bu, dilin en basit okunuşu yazılışı demekti. Tanzimat eğitim öğretiminde bu kavramların tartışıldığı bir evre de vardır.
Padişahların Arapça Farsça konuşanı yok. Yavuz, Şah İsmail’in Türkçe divanına karşılık Farsça divan yazmış. Kurucu Osman’la oğlu Orhan’ın Türkçesinden, 21. kuşaktaki torunları Vahideddin’e kadar, padişah Türkçelerinden bir antoloji yapılabilir. Osman’la Orhan şöyle konuşmuşlar: “-Oğul Orhan, bu Tatara gerçe ant verdük ve illâ bunların Tatarlığı gitmez. Gel sen var bu gâziler ile Kara Çebüş’e ve Kara Tegin’e. -Hânum baba! Her ne ki sen buyurur isen kabul ederim!”
Katip ve yazı takımı Yazıcıların kullandığı kamış kalemler ve kubur.
600 yıl sonra Vahided- din’den cümleler: “Bizim hanedanımıza her türlüsü gelmiştir. Sarhoşu delisi aptalı vardır. Amma dinsizi gelmemiştir.” “Dünyada üç mel’un vardır. Bunlar bir saç ayağıdır. Biri hemşirem Mediha Sultan, ikincisi eşi Ferid Paşa Üçüncüsü de oğlu Sami’dir.” 600 yıl zamana karşın, cümleler aynı içtenlik ve yalınlıkta. Eserekli Sultan İbrahim’in, öfke krizlerinde vezirlere: “Bre karpuz kıyafetlü püzeveng! Sen kendine bir hizmet mi etdün sanursun? Bu kadar hazinemi sarf edüp bir alay mel’unu katl etmedin!” diye bağırıp çağırdığı, huzurundaki veziri boğdurup boğdurmamak konusunda duraksayınca “ Ne yabani söyler? Sana var git dedim, durma git. Yoksa seni katl ederim!” veya Telli hasekisi Hümaşâh’ın müsadere edilen serveti önüne yığıldığında: Hay kâfir kızı! Bana akşama ekmek alacak param yok der yemin ederdi” dediğini tarihçi Naima yazıyor.
Sık sık tebdil gezen III. Selim, gözlemlerini kısa buyruklarla ve kendi yazısıyla ilgililere gönderirmiş. Saray arşivindeki bu belgeler, saray eğitimi alan ve 28 yaşında tahta çıkan, şair, bestekar, aydınlarla düşüp kalkan bu padişahın da orta düzeyde İstanbulludan farklı cümleler kurmadığını belgeliyor. Onlarca buyruğundan şu birkaçına göz atalım: “Cumalarda, tebdillerde görüyorum. Miskinler dileniyor. Eskiden gelmeleri âdet değildi. El ve ayağı ve gözleri sağ olup kâr ü kisbe gücü yetenler saillik (dilencilik) etmesünler ve külhani çocukları külhanlara komasunlar!”
Üsküdar’da Kalyoncu neferlerinin ehl-i ırz kadınları kaldırıp odalarına götürmek istemelerine gözleriyle tanık olduğunda kaymakam paşaya yazmış: “Eğer bula idim cezalarını tertip ve siyaset (idam) ederdim. Bu nasıl şeydir. Kaptan Paşaya bir eyü tenbih eylerim. Bu nasıl şeydir? Vallahi bir dahi böyle kapusuz-vâri işlerin işidirsem zâbitlerinden sual ederim”.
Müslümanlara içki satılmaması konusundaki buyruğu da ilginçtir.: “Ehl-i İslâm’a hamr (şarap) satılmayub ve bir mahalle hafî ve celî (gizli açık) meyhâne olmamalı. Şehrin şurasında burasında gizlice şarap satılıyor. “Ayaklılar” her yere girip çıkıyor. Sekbanbaşı (nın) para karşılığı bunlara göz yumduğu mesmuum oldu (duydum), azlettim. Bunun peşini bırakmayacağım.”
Osmanlı bürokrasisinin kalbi 18. yüzyıl sonunda Bab-ı Defterî (Maliye) kalem odası. Buradaki katip ve katip adayları bağlı oldukları birimle ilgili atama, görevlendirme, azletme, ödüllendirme, karar sunum işlemleri için ferman, hüküm, nişan, berat, name, tezkire, telhis vb. yazılar hazırlanırdı. Her yazı ve belge kağıdı, yazı türü (hattı), ifade tarzı ile bir takım özellikler taşır; kimilerine tuğrakeşler tarafından tuğra, pençe çekilirdi.
Sadrazama giyim kuşam israfı konusundaki şu cümlesine –hadi “Osmanlıca” diyelim: “Mizâc-ı nâsın israf ve sefâhete mâil ve bu suret kâffe-i nizâmı muhil ve irtikâp ve irtişâya baisdir”Devamı ise “açık ibaredir: “Ben daima İstanbulkârî Ankarakârikumaş giyerim. Devlet ricâlim ise hâlâ Hindkâri ve İran-kâri kumaş giyerler. Memleket kumaşı giyerlerse memleket kumaşı revaç bulur… Hem karılar yine gâyet fena kıyafetle hotozları uzun yakaları uzun hem pek açık renk giymekteler”.
Kaymakam Paşa’ya bir buyruğunda da: “Şimdiden sonra binâ olunan evler tetbih edesin gâvurlarınki gibi siyah lâcivert boyamasunlar. Hem pek yüksek yapıyorlar ve âdetden ziyâde yapmasunlar. Müslüman evleri siyah olmasun. Gâvur ve Yahudi evleri siyah olsun. Gâvur ve Müslüman belli olsun. Mimar ağalarını çağurub tenbih edesin”.
Bir tebdil dönüşü sadrazama şunları yazmış: “Bugün tebdilen geçerken Divanyolu’nda furun önünde kalabalık gördüm. Herifin biri dahi –Yiyecek ekmek bulamıyoruz– diye feryad eyledi. Alimallah mükedder oldum. Şunun bir çaresine bakasın. Zira Ramazan-ı şerifde ibadullah zahmet çekmek lâyık değildir”.
“Bu gece sabaha yakın Frenk gemicileri sandal ile türkü çağırarak saray önünden geçtiler ve birkaç def ’adır ediyorlar. Reis efendiye tenbih eyle bilcümle elçilere ve Frenklere tenbih eylesün. Bir dahi öyle edebsizlik etmesinler. Hem olursa bilâ-amân katl ederim.
Haremden yansıyanlar da ilginçtir. Hurrem Sultan’ın kocası Sultan Süleyman’a mektupları, bu türün yalın, sevgi dolu örnekleridir. Saadetim yıldızı sultanım, cânü azizim, Gözüm nûru, İki cihanda ümidim, Devlet güneşim, İki gözümün nûru…hitaplardır. Hurrem, Süleyman’a “Ey sabâ sultanıma zâr ü perişan deyesin/ Gül yüzünsüz işi bülbül gibi efgan deyesin” Hurrem’in Süleyman’a, “Yâre varıp dün gece derd-i-derûnum arz eyledim / Hâba vardı gözleri yanımda san efsânedir” Süleyman’ın sevgili hasekisine aşk deyişleridir.
PADİŞAHTAN VEZİRİNE
III. Ahmed: Bu portakallar ekşi, tatlısını gönder; ayva da gönder
Sultan III. Ahmed Hatt-ı Hümayunu: “Sen ki vezirim; Sultan nicedir [Veziriazam ile evli kızını kastediyor]. Dünkü gün beyza istimal buyurup istifrağ eylemişler. Vaki’i öyle midir? Hala nicedir, yazup bildiresin. Beyaz dilkü [tilki] kürkler temam oldukça birer ikişer gönderesin.
Geçende portakal turuncu gönderdin lakin ekşi, bir vechile ekl olunmaz [yenilmez] limon ekşiliği kadar ekşisi var. Evvel gayet tatlı gelirdi. İki sene vardır ki ekşi gelür. Buldurabilirsen tatlısını gönderesin. Kato (?) armudu ve ayva da gönder. Mısır’dan gelen atların içinde pek aslah at var mıdır? Şimdi istemem bilmek için yazdım.
Tarih: 1732
RESMİ UNVAN, ELKAP VE HİTAPLAR
İmparatora hitap, sadrazama elkab
Padişah ifadesiyle yabancı hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunlar Türkçe, buna karşılık devlet adamlarına, görevlilere yazılan fermanların elkap ve hitapları Arapça, metinleri Türkçedir. Bu fermanlar, tâ Roma paleografyasına dayanan imparatorluk formülleriydi. Bunlara “Osmanlıca” demek gülünçtür.
1565’te Avusturya imparatoruna verilen ahidnâme’de Kanunî’nin ünvanı ve hükmettiği ülkeler, kendi dilinden şöyle sıralanmıştı:
“Ben ki Sultân-ı Selâtin-i Şark ve Garb sâhib-kıran-ı memâlik-i Rûm ve Acem ve Arab ve Karaman-ı kevn ü mekân Nerimân-ı meydân-ı zemîn ü zamân Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Ka’be-i-mu’azzamaveMedîne-i münevvere’nin ve Kudüs-i şerîf ve Taht-ı Mısır-ı nâdire-i usrun ve vilâyet-i Yemen ve Aden’in ve San’a’nın ve Dâru’s-sedâd-ı Bağdad’ın ve Basra ve Lahsâ’nın Medâin-i Anuşîn-i Revân’ın ve Diyâr-ı Cezâyir ve Azerbaycan’ın ve Deşt-i Kıbçak ve Tatar’ın ve Kürdistan ve Lûristân’ın ve Külliyen Rumeli ve Anadolu ve Karaman ve Eflâk ve Boğdan ve Üngürüs memleketlerinin ve bunlardan gayri nice memâlik ve diyâr-ı azîmü’l-itibârın padişâhı ve sultanı Sultan Süleymân Han ibn-i Sultan Selim Hânım.”
Fatih Kanunnâmesi’ne göre veziriazâma yazılan fermanların girişinde Divan kâtipleri, padişahın ağzından basmakalıp onurlandırıcı elkabı sıraladıktan sonra padişah buyruğunu Türkçe yazarlardı. Elkab söyleydi:
Geçen ay Osmanlı Türkçesinin liselerde mecburi olması önerilince kamuoyunda alevli bir tartışma yaşandı. Siyasi gerekçelerle gündeme gelen, getirilen dil konusu; toplumda varolan kutuplaşmanın da etkisiyle temelinden ele alınmadı, tarihî bağlamından kopartıldı.
Osmanlı Türkçesiyle eğitim tartışmalarının siyasete alet edilmeden, gündem değiştirme amacıyla değil gerçekten meselenin temeline inerek, özgür bir platformda, dayatmacı ve tepeden inmeci zihniyetten uzak, kendi ekseninde yapılması gerekir. Bir kültür ve eğitim meselesi olarak siyasi arena değil, ancak uzlaşmacı, çözüm üretici, uzmanlarının görüş bildirdiği platformlar sağlıklı sonuçlar yaratabilir.
Ne yazık ki dil, tarih, kültür geçmişimizle yeniden barışmak, bir dönem için kopmak zorunda kalan bağımızı yeniden tesis etmek için fırsat olarak görülmesi gereken “Osmanlıca” meselesi, siyasete alet edildi. Bir tarafta dayatmacı ve buyurgan “isteseler de istemeseler de” söylemiyle tutum alan siyasi iktidar; diğer tarafta ise konuyu Cumhuriyetin temellerine saldırı olarak algılayıp savunma refleksi veren muhalefet arasında meselenin esası kaynadı gitti.
Bu tartışmalarda en sık tekrarlanan yanlış, Arap alfabesi kullanımının Osmanlı Devleti ile sınırlandırılmasıydı. Anadolu coğrafyasında Arap harflerinin kullanımının bin yıllık bir mazisi vardır. Osmanlı döneminde yazı dilinin temelini oluşturan Arap alfabesi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan önce, 10. yüzyıldan itibaren Türkçe metinlerin alfabesiydi. Başlangıçta Uygur alfabesiyle birlikte bir müddet çifte alfabe olarak devam etmişse de sonradan Arap alfabesi tek başına Doğu ve Batı Türkçesi tarafından kullanılagelmiştir.
Eski Türkçe metinlerin gerek anlaşılırlığı, gerek niteliği, Arapça ve Farsçadan alınan unsurların sayısı ve kullanılış alanlarının genişliği oranında değişiklik gösterir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminden 16. yüzyıla kadar oldukça sade bir dil kullanılmışken, bilhassa 16-18. yüzyıllar arasındaki Klasik Osmanlı Türkçesi döneminde, az bilinen ve kullanılan Arapça ve Farsça kelimelerle süslü metinler ortaya konulması bir söz ve yazı ustalığı olarak görüldüğünden, yazılı metinlerde kullanılan Türkçe sözcük oranı hayli azalmıştır. Divan edebiyatıyla birlikte güzel ve ağdalı söz söyleme sanatı “moda” haline gelince, bu durum resmî yazı diline de yansımış, gündelik hayatta hiç kullanılmayan kelime ve tamlamalar yazı dilinde yer almıştır.
19. yüzyılın ikinci yarısından sonra dilde sadeleşmeye doğru gidilmiş (bkz. Ahmet Kuyaş, sayfa: 26-29), kullanılan dil ve alfabenin tartışılmaya başlandığı bir devre başlamıştır. 20. yüzyıl başlarında konuşma ve yazı dili bugün bile anlaşılabilecek kadar Türkçe idi. Ancak resmî yazışmalarda bilhassa yüksek makamlara hitap eden yazılarda söz sanatının maharetle kullanılması, Arapça-Farsça kelimelerin bu yazışmalarda varlığını koruması sebebiyle bugün ancak bir sözlük yardımıyla anlaşılabilir.
1928’de Mustafa Kemal’i Sivas’ta Latin karakterlerini tanıtırken gösteren meşhur fotoğraf ve günümüzde bobiler.org sitesinde yayınlanarak popüler olan bir fotoşop uygulaması.
Aktüel tartışmalar sırasında ortaya çıkan bir gerçek de, Osmanlı Devleti’nde sarayda ve sokakta kullanılan gündelik dil ile sanat, edebiyat ve yazışmalarda kullanılan dilin aynı sanılmasıdır. Yazı dilinde bir takım diplomatika kuralları, zaman içinde yerleşen yazının yazıldığı makama özel hitap, dua, elkab gibi yazının giriş bölümünde Arapça-Farsça kelime ve tamlamalarla süslenirdi. Yazı dili; devrine, yazının çıktığı kuruma, yazanın meslek veya sanatına, tahsiline göre değişiklik gösterirdi. Ancak yazıda asıl meramın anlatıldığı bölüm, daha anlaşılır bir dille yazılırdı.
Bununla beraber Osmanlı Devleti’nde, sarayda kullanılan dil ile edebiyatta, medresede, sokakta kullanılan dil farklı idi (bkz. Necdet Sakaoğlu, sayfa: 21-23). Yüksek makamlara hitap eden ve söz sanatının maharetle kullanıldığı metinler, Arapça-Farsça kelime ve yapılarla örülmüş olurdu. Bu metinlerin halk tarafından anlaşılması güçtü. Bunun yanında halka hitap eden metinler son derece sade bir dille kaleme alınırdı. Mesela fetva metinlerinde sade bir dil kullanılmıştır. Dolayısıyla Osmanlı döneminde bir “yüksek Osmanlıca”, bir de “halk Osmanlıcası”nın var olduğu söylenebilir.
Tartışmaların tozu dumanı dağılınca görüldü ki “Osmanlıca”nın liselerde seçmeli ders olmasına aşırı uçlarda gezenler hariç kimsenin karşı çıktığı yok gibi. Gençlerin tarihimizi ve bize bu tarihi mirası aktaran “eski yazı”yı öğrenmelerinin, herşeyden önce bir kültür ve dil zenginliği meselesi olduğu kabul gördü.
Osmanlı Türkçesinin mecburi ya da seçmeli olarak okullarda müfredatın içine konması noktasında en başta gelen kaygıyı, yani bu ihtiyacı karşılayacak sayı ve kalitede öğretmen bulunabilecek mi sorusunu geçerek, daha önemli ve konuyu temelinden kapsayıcı başka bir soru soralım: Liselerde Arap harfli eski Türkçeyi velev ki öğrettik ve öğrenciler matbu (matbaa baskılı) yazıları okuyabiliyor, hatta ilerleyip el yazısının basit örneklerini de okumayı söktü; peki okuduğunu anlayabilecek mi?
Eski ve yeni tabela birarada Alfabe değişikliğinden sonra dükkanlar yaklaşık bir yıl daha eski ve yeni tabelalarını birlikte kullandı. Eski Türkçe tabelada, Arapça “pazar” sözcüğü “bazar” biçiminde yazılı.
Eski Türkçeyi okumak ayrı şey, okuduğunu anlamak ayrı şeydir. “Osmanlıca”da, diğer iki dil (Arapça-Farsça) kökenli kelimelerden zengin bir sözcük dağarcığınız yoksa, bilmediğiniz kelimeyi okuyamazsınız veya yanlış okursunuz. Onu da geçelim, diyelim kelimeyi doğru okudunuz. Anlayabilecek misiniz?
Mesele alfabeyi sökmekte ve eline aldığı metni okumakta değil, okuduğunu anlamaktadır. Lise düzeyinde öğretilen “Osmanlıca” ile mezartaşı veya kitabe okunacağı zannediliyorsa “abesle iştigal” ediliyor demektir (bkz. Necdet İşli, sayfa:24)
Kısacası dile yeterince hakim olmadan, kelime dağarcığını zenginleştirmeden eski Türkçe bir metni düzgün bir şekilde okumanın imkanı yoktur. Dolayısıyla esas mesele, okunan metni anlamayı sağlamak için hafızamızdan silinmiş olan eski kelimeleri gençlere yeniden kazandırmaktır. Gençlerin bu dili öğrenmesi herşeyden önce bir kültür meselesidir; aynı zamanda Arap alfabesiyle yazılmış yüzlerce yıllık kültürel ve tarihi mirası olan eski Türkçe metinlerle tanışma vesilesidir.
HARF DEVRİMİ DOSYASI
Eski Türkçe ve yeni Türkçe kapak
Okurlarımız hatırlayacaktır. 2010 Ekim’inde NTV Tarih dergisi, Osmanlı Türkçesi konusunu 1928’de Latin harflerinin kabul edilmesi bağlamında ele almıştı. Uzmanların yazılarıyla dil tartışmalarını tarihî eksenine oturtan yayın, o dönemde de büyük ilgi görmüş; özellikle ön kapak tasarımının birebir eski Türkçe olarak yapıldığı arka kapak farklı çevrelerden farklı tepkiler almıştı. Bugün siyasi gerekçelerle tekrar alevlendirilen “Osmanlıca” tartışmaları, dört yıl önceki seviyenin bile altında cereyan ediyor ve ‘Yeni Türkiye’nin ‘eski Türkçe’si bu kadar olur dedirtiyor.
Gürsel Göncü
OSMANLILARIN DİLİ DE TÜRKÇEYDİ
Yaygın ama yanlış bir tabir: ‘Osmanlıca’
Sıklıkla kullanılan “Osmanlıca” tabiri, Türkçeden farklı bir dil kanaati yarattığı için doğru değildir. “Osmanlıca” tabiri yanlış olmakla beraber, günümüzde “galat-ı meşhur” olarak kabul görmüştür. Osmanlı Devleti konuşup yazdığı bu dile “lisan-ı Türkî” veya kısaca “Türkçe” demiştir. 1876 Anayasası’nda; “Devletin lisan-ı resmîsi Türkçedir” denmiştir. Osmanlı Maarif Nezareti’nin eğitim dili konusunda yayınladığı, tıp öğreniminin Türkçe yapılması, gayr-i müslim okulları ile özel okullarda derslerin Türkçe okutulması emirlerinde bu durum açıkça görülür. Günümüzde, alfabesinin Arapça oluşunun etkisiyle olsa gerek, “Osmanlıca”nın Türkçeden farklı, Arapça-Farsça-Türkçe karışımı ayrı bir dil olduğu sanılır. Ancak sanılanın aksine “Osmanlıca”; Arapça ve Farsçadan alınan kelime ve tamlamaların Türkçe gramer yapısı içinde sindirildiği, cümle içinde Türkçe eklerle yazıldığı, Türkiye Türkçesinin tarihî bir dönemidir. “Osmanlıca”da, Arapça ve Farsçadan yapılan alıntılarla oluşan terkipler ve birbirinin içine girme, tamamen Türkçenin hakimiyeti altında gerçekleşmiştir. Bu dillerden alınan isim, bileşik isim ve sıfatlar Türkçe cümle yapısına, yardımcı fiiller ve çekim ekleriyle bağlanmıştır.
Osmanlı Türkçesi, Arapça ve Farsçadan, son dönemde Fransızcadan ne kadar sözcük ve söz grubu almış olursa olsun, tüm bu öğeleri kendi imlasına göre sıralamış, cümle hakimiyetini yabancı dillere bırakmamıştır.
Abuzer, şirin ruh ve sinir hastanemizin eski sakinlerinden biriydi. Hakkındaki teşhis veyahut gördüğü tedavi hakkında malumatım yoktu. Yalnız bir keresinde benimle görüşmek istemiş, odama gelip beş dakika kadar sessizce oturduktan sonra hiçbir şey söylemeden çekip gitmişti. Belki konuşmaya cesaret edememiş, belki de beni gözü tutmamıştı, bilemiyorum. Amma velâkin, altı ay kadar sonra bir gece yarısı tekrar ziyaretime geldi. Epey farklı göründüğü dikkatimden kaçmamıştı. “Hoşgeldiniz,” dedim geçip oturmasını işaret ederken. “Zayıflamışsınız.”
“Yirmi sekiz kilo,” dedi. “Dört ayda yirmi sekiz kilo vermişim.”
“Bir intaniyeciye göründünü mü?”
“Sıhhatim yerinde,” dedi, kendisine ikram ettiğim ve hastane koşullarında epey lüks bir tüketim malzemesi sayılabilecek bisküvilere dokunmadan. “Benim derdim başka. Tamamen iyileştim ama doktoru ikna edemiyorum. Buradan çıkmama yardım etmelisin.”
“Ben de sizin gibi bir hastayım,” dedim. “Doktor benim sözümü neden dinlesin ki?”
“Onu ikna etmen gerekmiyor,” diye karşılık verdi. “Kim olduğunu biliyorum. Bir şekilde halledersin sen.”
“Daha önce içinize sindirememiştiniz yardımımı istemeyi. Şimdi ne değişti?”
“Çarem kalmadı,” dedi kapkara gözlerini benimkilere dikerek. “Bazen belayı def etmek için başka bir belaya ihtiyaç duyuyor insan.”
“Bela?”
Asabi hareketlerle yüzünü ovuşturduktan sonra, “Bir cin,” dedi. “Karıma bir cin musallat oldu. Gidip onu kurtarmam lazım.”
“Nereden biliyorsunuz bunu? Eşiniz mi söyledi?”
Başını hayır anlamında iki yana salladı. “Bazen beni de ziyarete geliyor namussuz. Açıkça bir şey söylemiyor ama bakışlarından, tavırlarından anlıyorum. Karıma tecavüz ediyor… Onu görünce ölü gibi kaskatı kesiliyorum, korkudan sesim çıkmıyor, nöbet geçiriyorum. Mazhar Hoca o sebeple bırakmıyor beni, hâlimi hastalığıma yoruyor. ”
“Nasıl bir şey bu cin?”
Düşünmeksizin, bir çırpıda cevapladı sorumu Abuzer: “Ufak tefek, maymun boyunda, uzun kulaklı, kafasında şapkası var, aşırı kıllı ve gözleri dikine… Adı Gaffur.”
“Peki ne yapmayı düşünüyorsunuz dışarı çıkınca?”
“Karımı o şeytandan koruyacağım,” dedikten sonra hafifçe boğazını temizledi. “Sen kusura bakma, sözüm meclisten dışarı.”
Gayri ihtiyari gülümsedim. “Eşiniz nerede şu an?”
“Babamgillerle kalıyor.”
“Onlar yardımcı olamaz mı?”
“Yok. Benim gitmem şart.”
“İsteğini yerine getirirsem karşılığında ruhunuzun sonsuza kadar bana ait olacağını biliyorsunuz, değil mi? Bir çıkış izni için çok büyük bir bedel.”
Abuzer çok geçmeden taburcu edildiyse de hürriyeti maalesef çok uzun sürmeyecekti. Karısına musallat olduğu gerekçesiyle yirmi yerinden şişleyerek katlettiği kişi, Abuzer’e göre Gaffur isimli bir cin, gazetelerin yazdığını göre de öz babası Cafer Batı’ydı. Şüphesiz, iki görüş de gerçeği yansıtmaktaydı.