Ankara’nın namlı kabadayılarından Kürt Cemali 1962’de vurulur. Yazar Haldun Taner ise bu hadiseyi yerinde inceler ve Türk tiyatro ve sinemasının klasiklerinden Keşanlı Ali Destanı böylelikle doğar. Altındağ’dan Sineklidağ’a, rahmetli Engin Cezzar’dan gününümüze bir modern zamanlar destanının öyküsü…
Ankara’nın Altındağ semti pek çok şiirde söz konusu edilir. Bunların en güzellerinden biri Orhan Veli’nin 1947’de yayımlanan Yenisi adlı şiir kitabının sonundaki “EK” kısmında yer alır. Başındaki açıklama şöyledir:
Altındağ, Ankara’nın arka tarafında kurulmuş büyük bir fakir fukara mahallesidir. Aşağıda okuyacağınız parçalar bu mahalleden bahseden uzun bir şiirden alınmıştır. Sabaha karşı bütün Altındağ rüya görür. Burada, sadece, bir genç kızla bir lağamcının rüyasını okuyacaksınız”.
Arkasından rüyaları anlatan şiir gelir. Kitabın yayımlanmasından hemen sonra, Orhan Veli’nin lisede en etkilendiği edebiyat öğretmenlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar, Varlık dergisindeki bir söyleşisinde Altındağ şiiriyle ilgili bir roman temennisinde bulunur: “Orhan, Altındağ’ını roman olarak yazdığı zaman daha mes’ut olacağım” (Edebiyat Üzerine Makaleler, MEB, 1969, s. 539)
“Altındağ, Ankara’nın arka tarafında kurulmuş büyük bir fakir fukara mahallesidir. Aşağıda okuyacağınız parçalar bu mahalleden bahseden uzun bir şiirden alınmıştır. Sabaha karşı bütün Altındağ rüya görür. Burada, sadece, bir genç kızla bir lağamcının rüyasını okuyacaksınız”.
Orhan Veli üç yıl sonra öldü. Yaşamının son yıllarında, yazılarıyla da, toplumsal konularla gittikçe daha çok ilgilendiğini gösteren şair, şiirinin devamını yazabilseydi bir roman olmasa da bir Altındağ destanı çıkabilirdi ortaya. Yeni bir destan için yaklaşık 15 yıl beklemek gerekti.
Orhan Veli’nin elyazısıyla “Altındağ” şiiri. Kürt Cemali de bu semtte yaşamıştı.
Ankaralı Kürt Cemali
Altındağ’ın namlı kabadayılarından Kürt Cemali, 1 Nisan 1962’de zamanın yine namlı kabadayılarından Hacettepeli Mehmet’in kulübünde yani kumarhanesinde vurularak öldürülür. Anlatılanlara göre bir ara elektrikler kesilir ve geldiğinde Kürt Cemali vurulmuştur. Gazeteler günlerce bu cinayeti yazar. Cemali’yi sevenler yürüyüşler yapar, intikam yeminleri ederler. Hatta Nuri Sesigüzel bir taşplak çıkarır: “Ankaralı Kürt Cemali’ye Ağıt”. Söz ve müzik Nail Bayşu’ya aittir:
Kaderim böyleymiş, ağlama anam
Cemalin boyandı al kızıl kana
Dört tane yavrumu bıraktım sana
Layık mıdır felek bu ölüm bana
Ben ölürsen bağlatmayın başımı
Arkadaşlar diksin mezar taşımı
Annem silsin gözlerimin yaşını
Dertli yazın mezarımın taşını
Cinayete karıştıkları iddiasıyla tutuklanan kabadayı Mehmet ve Dündar Kılıç, 1963 affıyla hapisten çıkarlar. Mehmet Kılıç 1965’te Kürt Cemali’nin yeğeni Nuri Coşan tarafından Hergele Meydanı’nda vurularak öldürülür. Dündar Kılıç’sa daha sonra çok ünleneceği İstanbul’a göçer, onlarca insanı vurduğunu kabul etmesine rağmen, Cemali’yi vurduğunu hiçbir zaman kabul etmez. Yıllar sonra Halit Çapın’a anlattıklarından (Bir Kabadayının Anatomisi), Nuri Sesigüzel’in plağının ne kadar etkili olduğunu anlayabiliriz: “Halit abi, Allah inandırsın, Ankara’da bu plakları dinleyip, rakıyı, şarabı içen, silahlanıp bizi öldürmeye çıkıyordu…” Nuri Sesigüzel’e bununla ilgili serzenişte bulunduğunda, “Seni tanımış olsaydım. Sana zararlı olacağını bilseydim yapmazdım” cevabını alınca, söyleyecek lafı kalmaz Dündar Kılıç’ın.
Mehmed Kemal’in Kürt Cemali’yi anlattığı yazı, 29 Mayıs 1982 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmıştı (Cumhuriyet Arşivi). Nuri Sesigüzel “Ankaralı Kürt Cemali’ye Ağıt”ın hem 45’liğini hem taş plağını çıkarmıştı.
Cemali’nin yakın arkadaşlarından Nurettin Eser’in (1937-2006) anılarına oğlu Selim Eser’in yazdığı önsözden Yılmaz Güney’in de Kürt Cemali’yle ilgilendiğini öğreniyoruz: “(Anıları) için Yılmaz Güney babama film senaryosu konusunda çok ısrar etmiş fakat babam zamanın erken olduğunu düşünerek eve kadar gelip yazıların bir bölümünü okuyan Yılmaz Güney’in isteğini geri çevirmiştir. Yılmaz Güney’in o dönemde çok ilgi duyduğu Kürt Cemali’nin hayatı bu kitapta gün yüzüne çıkıyor. Nasıl yaşadı, nasıl öldürüldü…” (http://www.nurettineser.com).
Bildiğim kadarıyla Nurettin Eser’in anıları, ne yazık ki yayımlanmadı.
Gerçek ve destan Keşanlı Ali Destanı’nın Haldun Taner tarafından imzalanmış ilk basımı (solda üstte). Cemali Coşan, namı diğer Kürt Cemali’nin ölüm haberi ve birkaç fotoğrafı (Nurettin Eser arşivi).
Keşanlı Ali Destanı
Şimdi biraz da Keşanlı Ali Destanı kitabından bahsedelim. Sineklidağ adlı gecekondu mahallesinde geçen Haldun Taner’in iki bölüm 15 tabloluk bu oyunu, ilk defa Gülriz Sururi-Engin Cezzar Topluluğu tarafından 31 Mart 1964’te Muammer Karaca Tiyatrosu’nda sahnelendi. Müziğini Yalçın Tura’nın yaptığı eserde Genco Erkal hem rol aldı hem de oyunu sahneye koydu. 50’ye yakın rolün olduğu oyunda Keşanlı Ali’yi geçen hafta kaybettiğimiz Engin Cezzar, Zilha’yı ise Gülriz Sururi oynadı. Diğer rolleri oynayanlardan da birkaç isim verelim: Semiha Berksoy, Çetin İpekkaya, Aydemir Akbaş, Ani İpekkaya, Merih Dinçsor, Hasan Kuruyazıcı…
Oyunun başarısı muazzam oldu, yurtiçinde ve yurtdışında yüzlerce kez sahnelendi. Sinemaya uyarlamasında Fatma Girik ve Fikret Hakan başrolleri paylaştılar, yönetmen Atıf Yılmaz’dı.
Keşanlı Ali Destanı sahnelendiği yıl kitap olarak da basıldı. Kitabın başında oyunda rol alanların ve sahnelenmesinde emeği geçenlerin listesi var, fakat herhangi bir önsöz yer almıyor.
Engin Cezzar, Keşanlı Ali rolünde
İlk defa 31 Mart 1964’te sahneye konan Keşanlı Ali Destanı’nda başrollerde geçen ay ölen Engin Cezzar ve Gülriz Sururi yer almıştı.
Sonraki yıllarda Keşanlı Ali’nin kimliği, daha doğrusu esin kaynakları üzerine tartışmalar oldu, makaleler yazıldı. İnternette pek çok örneğini bulabilirsiniz. Bu konuda en önemli kaynak kişi bence Mehmed Kemal’dir.
Mehmed Kemal, Mayıs 1982’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazı dizisi “Türkiye’nin Kalbi Ankara”da Cemali’yi ve Haldun Taner’in kendisini ziyaretini anlatır. Bu yazıyı ufak tefek değişikliklerle Gayr-ı Resmi Yakın Tarih kitabına da almış. Yazı şöyle:
“Kürt Cemali’nin Ali’si…
Ankara’da Kürt Cemali’yi yeni vurmuşlardı. Gazeteler yazmış, sevenleri ağıtlar yakmışlardı. Cemali’nin vuruluşu kabadayılar arasında bir sorundu. Denge kurulmuş, kabadayıların çoğu kent değiştirmişlerdi. Birkaçı da daha sonra ünlenmek için İstanbul’a göç etmişti.
Bir gün Haldun Taner çıkageldi. Vatan’ın Ankara bürosunda beni buldu. Damdan düşer gibi “Şu Kürt Cemali işini öğrenmek istiyorum, bana yardım eder misin” dedi. Bana göre kabadayı öyküsünden öte gitmiyordu. “Kabadayılar arasında bir döğüş” dedim.
“Bana olayın geçtiği yerleri göster, kabadayılardan kimileriyle görüşmek istiyorum.”
Haldun’un isteği benim boyumu aşıyordu. Olayı bilenleri ve karışanları görüştürmek gerekiyordu. Aklıma hemen avukat Şefik geldi. Altındağ’da doğmuş, büyümüş, oranın kabadayıları ile arkadaşlık etmişti. Haldun’la tanıştırdım. Üçümüz birlikte Kürt Tahsin’e gittik. Tahsin durmuş, oturmuş, eleğini asmış, elini eteğini külhanbeylikten çekmişti. Haldun’a bir gecekondu kahvesinde öykünün girdisini, çıktısını anlattı. Baktım Haldun hiç not almıyor, Tahsin’i ürkütmemek için işi olağan sayıyor. Tahsin epeyce anlattı. Daha sonra büroya döndüğümüzde Haldun, hemen kâğıt kaleme sarıldı, duyduklarını unutmamak için ivedi kâğıtlara döktü.
Bir görüşme yetmemişti Haldun’a. Daha sonra birkaç kez rahmetli Avukat Şefik’le Altındağ’a gitti, başkalarını da dinledi.
Şefik şaşırıyordu.
“Bizim Altındağ’ı mı yazacak, Kürt Cemali’yi mi anlatacak”
“Bilmem. Belki yazacak.”
“Yazmayacaksa, ne diye bu kadar üstünde duruyor?”
“Kendisine sorsana…”
“Sorulur mu hiç koskocaman yazar.”
Şefik’in yaşamı yazarlar arasında geçiyordu. Karpiç’e gelen bütün yazarlar tanış idi. Nedense Haldun Taner’i tanıdıklarından ayırıyordu. Haldun, başka tür bir yazar gibi görünüyordu ona, kocaman.
Aradan epeyce bir süre geçti. Kürt Cemali’nin öyküsünden Keşanlı Ali Destanı çıktı. Bu şarkılı bir oyundu. Epeyce de tanıtımı yapılmıştı. O yıl ne yana bakılsa ‘Keşanlı Ali’ görülüyordu. O yılın yazında ‘Keşanlı Ali’ Ankara’ya geldi. Gençlik parkında bir yazlık tiyatroda oynayacaktı. Baktım Haldun Taner beni arıyordu. Hoş beşten sonra dedi ki:
“Kürt Cemali’den bir ‘Keşanlı Ali’ çıktı. Senin genç bir arkadaş vardı hani, beni Altındağ’a götürmüş kabadayılarla görüştürmüştü. Neydi onun adı?”
“Şefik, Avukat Şefik.”
“Şefik beyi ve seni Keşanlı Ali’nin yarın galasına davet ediyorum. Onu nasıl buluruz da söylerim?”
“Arayayım bakalım” dedim.
Birkaç yere telefon ettim. Karpiç’te olduğunu öğrendim. Haldun’la kalkıp Karpiç’e gittik. Daveti işitince çok sevinmişti Şefik.
“Ya”, diyordu “Demek bizim Kürt Cemali’den bir Keşanlı çıktı, öyle mi? Niye Cemali diye yazmadınız da Keşanlı Ali dediniz?”
“İşin raconu, öyle çıktı tezgâhtan.”
“Demek öyle çıktı.”
Kendi kendine söylenip duruyordu: “Demek öyle çıktı.” Sonra durdu.
“Hani Kürt Tahsin Ağabey var ya sana Cemali’yi anlatan”
“Evet.”
“Bir bilet daha versen de o da görse ‘Keşanlı Ali’yi… Bakalım Cemali’ye benzetebilecek mi?”
Adı mı olur, Haldun, Kürt Tahsin’i de galaya davet etti. Bir İstanbul efendisi olan Haldun’dan son günlerde çok söz ediliyor. Bu ortak öykü ara yerde kalmasın, gün ışığına çıksın, dedim. Oturup bir daha yazdım” (s. 103-105).
Keşanlı Ali’nin temelinde Kürt Cemali’nin olduğu kesin. Nitekim Haldun Taner de Keşanlı Ali Destanı’na 1983’te yazdığı ve ondan sonraki bütün basımlarda yer alan önsözde 60’lı yıllarda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde ders verirken, sık sık Altındağ’a gittiğini, çoğu akşam ve gecelerini orada geçirdiğini yazar. Gecekondu dünyasında geçecek bir oyun tasarlamaya orada başladığını da ekler. Üstü biraz kapalı da olsa Sineklidağ ile Altındağ arasındaki bağlantı Haldun Taner tarafından kabul edilmiştir.
Tiyatrodan sinemaya
Her sahnelemesi büyük başarı kazanan Keşanlı Ali Destanı oyunundan sonra, yazar Haldun Taner, Gülriz Sururi ve Engin Cezzar seyirciyi selamlıyor.
Keşanlı Ali Destanı sinemaya da uyarlanmış, Atıf Yılmaz’ın yönettiği filmde başrollerde Fatma Girik ve Fikret Hakan oynamıştı.
Çağdaş edebiyatın hep çağdaş kalmayı başaran nadir isimlerinden Joyce, eserlerinin bitmek tükenmek bilmeyen güzelliği ve derinliğiyle okurlarını şaşırtmaya devam ediyor. Neredeyse bir “Joyce endüstrisi” haline gelen büyük bir edebi araştırma etkinliğine kaynaklık eden yazar, metinlerindeki bilmeceler, sözcük oyunları ve olağanüstü kelime işçiliğiyle biliniyor.
ARMAĞAN EKİCİ
James Joyce 1882’de doğmuş, 1941’de ölmüş. İki dünya savaşını yaşamış edebiyatçılar kuşağından: Yahya Kemal, Kazancakis, Kafka, Pessoa ile akran, Tanpınar’dan ve Sabahattin Ali’den biraz daha büyük. İrlanda’nın 1920’lerdeki bağımsızlık savaşlarına da tanık olmuş.
Başlıca eserleri, bir öykü kitabı ve üç romandan oluşuyor: Dublinliler (1914), Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi (1916), Ulysses (1922) ve Finnegans Wake (1939). Bu kitaplar büyük ölçüde otobiyografik temellere dayanıyor; temaları, kişileri ile birbirlerine bağlanıyorlar. Kitaplar, o yılların İrlanda’sının atmosferini kayda düşürüyor. Joyce’un yapıtı, bu açıdan, Kazancakis ve Tanpınar gibi yazarların yapıtına benziyor; kitapları, kendi hayatını, çevresini, gözlemlerini kurgulaştırarak, yazarın içinden geçtiği tarihsel dönemleri tasvir ediyorlar.
Çocukluk yıllarını Dublin’de bir Cizvit okulunda geçirmiş. Cizvit eğitimi, Joyce’un düşünce ve dil dünyasında kalıcı izler bırakmış. Hıristiyanlığı reddetse, sık sık dalga geçse de, Katolik ritüeli, teoloji tartışmaları, Katoliklerin herşeyi katman katman sembollerle açıklayan düşünce dünyası Joyce’un yazılarında belirleyici olmuş.
Dublin, Paris, Pula, Trieste, Roma…
Joyce’un büyüdüğü yıllarda, İrlanda’da iki ana grup arasındaki gerilimler yükseliyordu: Bir tarafta kendini Britanya İmparatorluğu’na bağlı hisseden Protestan Anglo-İrlandalı üst sınıf, bunun karşısında, Joyce’un da dahil olduğu, Katolik, İrlanda asıllı halk. Bu çekişmelerin sonuçlarından biri, Dublin’de ilk defa Katolik öğrenciler için bir üniversite açılmasıydı (University College Dublin). Böylece, Protestan üst sınıfın üniversitesi Trinity College’a bir rakip gelmişti. Joyce da o yılların bu genç okulunun en meşhur mezunlarından.
Üniversiteden sonra, o kuşaktaki pek çok edebiyatçı gibi, gençlik yıllarında Paris’e okumaya gitmiş. Tıp derslerinden çok Paris’teki hayat ve felsefeyle uğraştığı ve sefalet çektiği bu macerası annesinin ölümüyle yarıda kesilmiş ve apar topar Dublin’e dönmüş. Kısa süre sonra, bir otelde çalışmakta olan taşralı bir kızla, Nora Barnacle ile tanışmış; tanıştıkları günü (16 Haziran 1904) sonradan Ulysses’de ölümsüzleştirmiş. Kısa süre sonra beraberce İrlanda’dan kaçmışlar; Hırvatistan’da Pula, İtalya’da Trieste ve Roma’da bir yandan İngilizce dersleri verip, banka memuriyeti gibi işlerle ailesini geçindirmeye çalışmış, bir yandan da kitaplarını yazmış.
Bu yıllarda başarısız bir girişimcilik macerası da var; Dublin’in ilk sinemasını açmış. Italo Svevo, Joyce’un İngilizce öğrencisi ve yakın arkadaşı olmuş. Svevo’daki yeteneği gören ve romanlarını yayımlaması için cesaretlendiren kişi Joyce. Joyce, Svevo ve eşini sonradan en önemli kitaplarındaki karakterlere ilham kaynağı olarak kullanmış. Joyce’un bu İngilizce derslerinden geriye kalan anılardan, “ders veriyorum” diye anlattıklarının arasında kelime oyunlarıyla, lüzumsuz şakalarla dolu cümleler olduğu anlaşılıyor.
İlk kitap ve tarihî bir eşik
Joyce’un ünlü romanı Ulysses’i, Paris’teki Amerikalı yayıncı ve editör Sylvia Beach basmıştı. Kitap, edebiyat tarihinde bir dönüm noktası olacaktı.
Sonraki yıllarda ailecek Zürich’e ve Paris’e taşınmışlar. Paris’teki modernist edebiyat çevresinin Joyce’u farkedip desteklemesi üzerine, kendisi döneminin en önemli, saygın yazarlarından birine dönüşmüş. Hemingway ile dostluk kurmuş; Ezra Pound, Joyce’un en önemli destekçilerinden biri olmuş. Zamanın önemli yeni edebiyat dergilerinde Ulysses ve Finnegans Wake tefrika edilmeye başlamış. Çağdaş edebiyata gönül vermiş iki kadının destekleri de Joyce’un ününün ortaya çıkmasında belirleyici olmuş; Harriet Weaver, Joyce’a yıllarca para desteği vermiş; Paris’te küçük, bağımsız bir kitapçıyı işleten Sylvia Beach ise Ulysses’in Joyce’un istediği gibi basılmasını sağlamış. Zamanın İngiliz ve Amerikan mahkemeleri Ulysses’i müstehcen, zararlı, kamu ahlakına aykırı bularak yasaklamış ve toplatmışlar; kitabın üzerindeki yasak ancak 1934’te kalkabilmiş.
Paris yıllarında, kendisinden sonraki kuşaktan başka bir İrlandalı dahi, Samuel Beckett gelip Joyce’u bulmuş; birlikte çalışmışlar, Joyce’un Beckett üzerinde büyük etkisi olmuş.
Ulysses sonrasındaki yıllarını bir yandan giderek görme yetisini yitirerek, bir yandan da Finnegans Wake’i yazarak geçirmiş. 2. Dünya Savaşından kaçmak için Zürich’e geri döndükten kısa süre sonra mide delinmesi yüzünden ölmüş.
Hayatı boyunca savaşı görür görmez tarafsız bir ülkeye kaçmaya çalışsa da, İrlanda’nın 1922’de bağımsızlığına kavuşmasına yol açan çatışmalar tüm gençliğine ve eserine damgasını vurmuş. Dönemin siyasi tartışmalarını ve kişilerini eserlerinde tekrar tekrar anar; ilk bakışta bize uzak gelse de, ulus-devletlerin doğuş yıllarındaki tartışmalar birçok açıdan Türkiye’nin yakın tarihiyle de paralellik taşır, bizim için çok tanıdıktır: İrlanda dilinin, İrlanda folklorunun tekrar canlandırılması, bir millet inşası, Britanya’nın egemenliğine karşı savaş konuları, Joyce’un karakterlerinin sık sık tartıştığı, andığı konular. Joyce, kurgu yapıtlarında, siyasi dünya hakkındaki görüşlerini ironik bir dille, kendisini geriye çekerek, bunun yerine karakterleri belli durumlarda tasvir edip boşlukları okuyucunun doldurmasını bekleyerek hissettirir.
Genç yaşta ayrıldığı ve tek tük kısa ziyaretler ve sinema macerası dışında bir daha hiç geri dönmediği Dublin, Joyce’un yapıtının merkezi olmuş. Tüm eserlerinde aslında başrolde Dublin’in sokakları, kişileri, dükkânları ve atmosferi var; aslında, hep, terkettiği şehrinin kendisinde bıraktığı anıları yazdığını düşünebiliriz. Eserlerinde Dublin ile ilgili olağanüstü ayrıntı zenginliğini koruyabilmek için sürekli rehberlere, kataloglara başvurmuş, arkada bıraktığı akrabalarına ve eşine dostuna kimi zaman çok tuhaf, ayrıntılı sorular sormuş.
Bir şehrin ve bir tanışmanın öyküsü Hayatında iz bırakan yılları geçirdiği Dublin’i, müthiş ayrıntılı ve olağanüstü bir yazı işçiliğiyle Dublinliler’e (1914) taşıdı. Bir tanışma hikâyesinden yola çıkılarak yazılmış nefes kesen Ulysses ise ilk baskısını 1922’de yapacaktı.
Dublinliler Joyce’un başlıca yapıtları arasında hacmen en ufak, en kolay başa çıkılanı bilir olanı. Çocukluk, ergenlik, olgunluk ve kamu hayatı temaları etrafında örgütlediği 15 öyküden oluşuyor. Joyce, bu öykülerinde, Dublin’de olup biten sahici hayatı, bu hayatta gördüğü sıkışmışlığı, “felç olma” halini anlatmış. Dublin’in gerçek insanlarının sefil hallerinin böylesine açıklıkla yazılmış olması, o dönem için şaşırtıcı olmuş; kimileri bunların yazmaya değer olmadığını, bunların edebiyatın konusu olamayacağını düşünmüşler. Kitabın yayıncısı, kitapta ima edilen kişilerin ya da meyhanelerin hakaret davası açmasından korkarak eserin yayımlanmasını yıllarca geciktirmiş, bu tartışma Joyce için büyük bir sıkıntı kaynağı olmuş.
Kitapta kullandığı önemli bir teknik var; kendisi buna “epiphany” adını takmış. Hıristiyanlıkta bu kavram İsa’nın dünyada görünüşünü, zuhur etmesini karşılıyor; üç müneccimin bebek İsa’yı görmeye geldiği gün “epifanya” yortusu olarak kutlanıyor. Joyce, kelimeyi insanın bir durumu, derin bir gerçeği aniden görmesi, “aydınlanma yaşaması” anlamında kullanmış. Kitaptaki öyküleri hep ilk başta beklenmeyen, nahoş bir gerçeğin açıkça söylenmeden anlaşıldığı bir ânın etrafında kurmuş.
Savaşlardan kaçtı, gözünü koruyamadı Ömrünü savaşlardan, işgallerden kaçmakla geçirdi. Aradığı, yalnızca sükunetti. Finnegans Wake’i yazarken bir yandan da görme yetisi azalıyordu. “Korsan gözlüğü” ile Yale Üniversitesi’nin bahçesinde…
Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi, Joyce’un kendi çocukluk ve gençlik yıllarını anlatıyor. Joyce’u bu romanda “Stephen Dedalus” adı altında görüyoruz. Bu, gerçek hayatta ilk öyküsünü yayımlarken kullandığı müstear ad; Stephen, Hıristiyanlığın ilk din şehidinin adı; Dedalus ise mitolojideki meşhur labirenti ve güneşe uçmayı denemekte kullanılan kanatları yapan ustanın adı. Kitap, bebekliğinden başlıyor, buradan Cizvit okulu macerasına geçiyor. Genç Joyce’un arkadaşlarıyla tartışmalarında bir estetik kuramına ulaşma çabasını, romanı kapatan günlük formunda sayfalarda Joyce’un edebiyata adım atma niyetinin ortaya çıkmasını görüyoruz.
Ulysses: Karakterlerin zihninden akanlar
Bunu izleyen Ulysses ise Joyce’a büyük ününü kazandıran kitap. Kitabın konusu, önceki iki kitabı izliyor; Dublinliler’deki karakterler kitapta ufak rollerde ortaya çıkarken, Portre’deki Dedalus ailesi de kitap boyunca önemli bir yer tutuyor. Ama bu sefer Joyce çok daha geniş hacimli, yepyeni, daha önce görülmemiş teknikleri deneyen ve çokboyutlu bir planla karşımıza çıkıyor.
Tüm roman sadece tek bir günde geçiyor; tek bir günün olayları büyük bir ayrıntıyla tasvir edilirken görünüşte ciddi bir “vaka” olmuyor gibi – asıl konunun bu ayrıntı zenginliği içinde ortaya çıkan Dublin (ve buradan devam ederek insanlık) portresi olduğunu, kitaptaki “aksiyon”un ise yalnızca tek günün önemsiz olayları değil, gün boyunca baş karakterlerin zihinlerinden geçenler yoluyla anlatılan tüm geçmişleri olduğunu dikkatle, sabırla okuyunca görüyoruz. Olayların dışarıdan değil de karakterlerin zihinlerinin içinden yazılmasına dayalı bilinç akışı tekniğinin yoğun olarak kullanılmasının en meşhur ve önemli örneklerinden biri bu kitap.
Joyce, romanı günün değişik saatlerine adanmış 18 bölüme yaymış. Bu bölümlerle Homeros’un destanı arasında çağrışım benzerlikleri kurmuş. Her bölümü ayrı bir üslupta yazmış, her türlü edebi ve edebi olmayan üslubun parodisini romanın içinde kullanmış. Bu yapının içine pek çok sembolizm katmanı yerleştirmiş; örneğin üç ana karakter olan Bloom, genç edebiyatçı Stephen ve Bloom’un eşi Molly, hem Homeros’taki Odysseus – Telemakhos – Penelope üçlüsüne, hem Hamlet’teki Kayıp Baba – Kayıp Oğul – Kraliçeye, hem Hıristiyanlığın Baba – Oğul – Meryem üçlüsüne karşılık düşüyorlar. Tüm bu teknik oyunlara, derinliğe rağmen, Joyce’un kendi sözleriyle, “kitapta tek bir ciddi kelime yok”: Herşey bıyıkaltından gülerek, insanlık halinin çaresizliğini sempatik, kalender bir gülümsemeyle tasvir ederek, hafiften alay ederek anlatılıyor.
James Joyce, son eşi Nora Barnacle ile kıyılan nikahın (1931) hemen ardından…
Torunu Stephen’la birlikte.
Finnegans Wake: Zirve mi, söz yumağı mı?
Joyce’un son büyük eseri Finnegans Wake ise diğerlerinden bambaşka bir kitap. Joyce bu kitap üzerinde yıllarca uğraşmış; kitabın nitelikleri, deneysel dili yakın çevresinde büyük fikir ayrılıklarına yol açmış. Ulysses’in gündüz diline karşı bir gece dilini, bir rüya dilini kurmak istemiş Joyce; tüm kitabın tek bir rüya olması mümkün. Bu nedenle, kitap boyunca kelimeler içiçe geçiyor, düzinelerce dilden ödünç alınmış kelimeler birbirine karışarak çokanlamlı bileşimler kuruyorlar; karakterler, olaylar, rüyadaki gibi birbirlerine karışıyor, birbirlerine dönüşüyorlar.
Joyce’un babasını, annesini, kendisini ve kardeşini bu karmaşa içinde bile seçmek, böylece önceki kitaplarıyla ve Joyce’un biyografisiyle bağlantılar kurmak mümkün; ama kitapta bundan çok daha fazlası da var. Kitabı yazarken sürekli kendi yazdıklarına güldüğü için eşini uyutmadığını, Nora’nın bundan şikâyet ettiğini biliyoruz. Pek az kişinin sahiden tüm ayrıntısıyla bilebildiği, ama meraklısı için sonsuz bir araştırma, kurcalama, yeni keşifler yapma sağlayan dev bir metin Finnegans Wake. Bu kitabı edebiyatın, romanın zirvesi olarak görenler olduğu gibi, Joyce’un dehasını çarçur ettiği, yanlış yola saptığı bir deney, amacından sapmış, anlaşılmazlaşmış bir söz yumağı olarak görenler de var.
James Joyce (en solda), yanında Ezra Pound. Paris 1923.
Joyce, günümüzde çağdaş romanın en önemli yazarlarından biri olarak görülüyor. Romanlarının yorumlanması, değerlendirilmesi, içlerinde yeni güzellikler, derinlikler bulunması tükenmiyor. Hayatı böylesi bir zenginlikle anlatmış olması, Ulysses’de ufacık unsurları bile yüzlerce sayfa ötesinden birbirine bağlamasındaki işçilik ustalığı, dili büyük bir keskinlikle kullanması, durumları, hisleri tam tamına ifade edebilmiş olması gibi özellikleri, Joyce’u yüzyıl başı Dublin’inin sınırlı gerçekliğinin çok ötesinde bir etki alanına kavuşturmuş. Meraklıları için Joyce bugün sonsuz bir keyif ve yenilik kaynağı; sayısız dile çevrilmiş eserlerinin film, tiyatro, grafik sanatlar, müzik uyarlamaları büyük bir zenginlik oluşturuyor.
Joyce’un yapıtı bir yandan da “Joyce endüstrisi” diye alay edilen büyük bir edebi araştırma etkinliğine kaynaklık yapıyor, sürekli Joyce ve eserleri hakkında yeni makaleler, kitaplar yazılıyor. Ulysses’in 16 Haziran’ında ise Joyce ile sahiden ilgili olan olmayan pek çok Dublinli, uluslararası ziyaretçilerle birlikte 1904’ün kıyafetlerine girerek Dublin’i tümden bir Joyce panayırına dönüştürüyorlar.
YAZILI KÜLTÜRE ÖNEMLİ BİR KATKI
‘Çevrilemez’ denen eserleri Türkçe’ye çevrildi, çevriliyor
James Joyce’un İngilizce söz oyunları, İngilizce’ye has kelime ve anlam kombinasyonları yüzünden başka bir dile tercüme edilmesi son derece zor, hatta imkansız görülen eserleri, yıllar içinde Türkçe’ye kazandırıldı.
Türkçe’de ilk Joyce’lar Joyce’un Türkçe’ye ilk girişi 1965’te gerçekleşti. Dublinliler içinden bir öykü, Gülçin Yücel çevirisiyle, Kardeşler adıyla basılmıştı. Yine aynı yıl Yeni Dergi’nin “Bilinç Akımı Özel Sayısı” ile Murat Belge’nin genç yaşında yaptığı Joyce’u inceleme girişimi de, Türkiye için bir ilkti.
Joyce, Türkçeye 1960’larda girmiş. 1965’te Dublinliler’in bir öyküsü “Kardeşler” adıyla, Gülçin Yücel çevirisiyle yayımlanmış. 1965’te Murat Belge, Joyce üzerine çalışmaya başlamış; Murat Belge’nin Yeni Dergi’nin Mayıs 1965 sayısındaki “Bilinç Akımı” dosyasında Ulysses’in kapanış bölümünden parçalar yayımlaması çok önemli bir dönüm noktası.
Murat Belge’nin genç yaşındaki bu başarılı girişimine rağmen sonradan Ulysses’in çevrilemez olduğuna karar vermesini bence ilginç bir fikir değişikliğidir. Belge, sonraki yıllarda Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ni (1966) ve Dublinliler’i (1987) çevirerek benim gençlik yıllarımda okuduğum Joyce külliyatının temellerini atmış oldu. Bu yıllarda Joyce’un daha küçük çaptaki eserleri de çevrildi; örneğin tiyatro oyunu Sürgünler 1979’da Selçuk Yönel çevirisiyle, mektuplarından seçmeler Kudret Emiroğlu çevirisiyle 1983’te, Dublinliler’deki Bir Küçük Bulut, Metin Celal çevirisiyle 1983’te, ilginç notlarla dolu ufak bir defter olan Giacomo Joyce ise 1986’da Zeynep Avcı çevirisiyle yayımlandı.
Geriye Ulysses ve Finnegans Wake kalmıştı. İlk deneyi, Yaşar Günenç, Yaba Yayınları’ndan yayımladığı ufak bir risalede Ulysses’in iki bölümünün dipnotlu çevirisini sunarak yaptı. Ulysses’i nihayet tam metin olarak Türkçeye getiren ise, Yapı Kredi Yayınları’nın Enis Batur’un idaresinde olduğu günlerde, yayınevinin Türkçeye çevrilmemiş önemli klasikleri Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Serisi adı altında Türkçeye kazandırma projesi oldu. Yayınevinin açtığı yarışmayı kazanan Nevzat Erkmen uzun bir çabayla çeviriyi tamamladı ve 1996’da Ulysses’in tam metni Türkçeye geldi, büyük yankı uyandırdı, tartışmalara yolaçtı ve YKY’nin en başarılı, uzun soluklu kitaplarından biri oldu. Meraklısı için, Erkmen’in çeviri üzerine çalışırken kendi yayınevinden çıkardığı, çeviriden bölümleri ve süreçle ilgili yazışmaları, notları içeren kitapçık bu süreçle ilgili çok ilginç bir birincil kaynaktır; çevirinin ardından yayımladığı Ulysses Sözlüğü de Türkçedeki tek örnek olmayı sürdürüyor.
2012’de listeye benim Ulysses çevirim eklendi; bu çeviride amacım, çok sevdiğim bu kitabın mealini, ruh halini, mizahını, dil özelliklerini bir de kendi gözümden okura sunmak, kitabın üzerindeki soğukluk, anlaşılmazlık, soyutluk aurasını kırarak kitabın aslında ne kadar insanî ve komik bir kitap olduğunu göstermekti.
Düşünen adam
Fotoğraflarında daima kafasını meşgul eden bir şey varmış gibi gördüğümüz Joyce’un, Wyndham Lewis tarafından yapılan portresi de öyle (1921).
2000’li yıllarda Joyce yayımlamak ve çevirmek bambaşka bir nedenle çok zorlaşmıştı: Joyce’un torunu yayın haklarını çok sıkı bir şekilde denetlemeye, uyarlamalara, çevirilere izin vermemeye başlamıştı. Anladığım kadarıyla, bu nedenle, Murat Belge çevirilerinin yeni basımları uzun süre yapılamadı. Telif hakkı sınırlamasının kalkmasıyla (ben 2008’de bu işe giriştiğimde bu sorunun farkında değildim, talih bize yardım etti) hem Murat Belge çevirileri tekrar basıldılar, hem de yeni Joyce çevirileri ortaya çıkmaya başladı. 2011’de Osman Çakmakçı’nın çevirisiyle Joyce’un şiirleri, 2013’te Fuat Sevimay’ın Eleştiri ve Deneme Yazıları çevirisi yayımlandı. Dublinliler’in Seda Özdil ve Mustafa Bal imzalı yeni çevirileri; Portre’nin ise Fuat Sevimay imzalı yeni bir çevirisi ortaya çıktı. Nil Sakman da Giacomo Joyce’u tekrar çevirdi.
Finnegan’ın vahı ve uyanması Joyce’un Finnegans Wake adlı eseri, son olarak aşağı yukarı aynı zamanlarda iki farklı çevirmen tarafından Türkçeye çevrildi. Aylak Adam Yayıncılık tarafından basılan, Umur Çelikyay çevirisi Finneganın Vahı ve Sel Yayınları aracılığıyla basılan Fuat Sevimay çevirisi Finnegan Uyanması.
2015’te ise yıllarca olur mu, olmaz mı diye tartışılan Finnegans Wake’in iki ayrı çevirisinin birden hazırlanmakta olduğunu duyduk. 2015 sonunda Umur Çelikyay’ın çevirisiyle Finnegans Wake’in ilk bölümü, 2016 sonlarında ise Fuat Sevimay’ın tam metin çevirisi yayımlandı. Böylece iki çevirmen de yıllarca bu çevirinin olmaz, olanaksız olduğunu söyleyenlere karşı masaya birer metin koyarak çıtayı yükselttiler, Türkçe yazılı kültüre büyük bir katkıda bulundular. Çelikyay’ın çeviri çalışması sürüyor.
Joyce hakkında yazılan en önemli kitaplardan biri olan, edebi biyografi sanatının en başarılı örnekleri arasında sayılan ve Joyce’un hayatı ve eserleri arasındaki bağlantıları kurmakta çok önemli yer tutan Richard Ellmann’ın klasikleşmiş Joyce biyografisi Zafer Avşar’ın çevirisiyle, Andrew Gibson’un Joyce’un eserlerine sinen politik tavrı büyük bir özgünlükle incelediği biyografisi ise Orhan Düz’ün çevirisiyle son yıllarda yayımlandı. Joyce’u daha iyi tanımaya başlamak isteyenlere, artık baskısı bulunmayan, çizgiroman formatında, Ülkü Tamer’in çevirisiyle yayımlanmış Yeni Başlayanlar İçin Joyce kitapçığını da özellikle tavsiye ederim; formatı sizi yanıltmasın, kitabın yazarı senatör David Norris günümüzde Joyce’u tanıtma, sevdirme işinin en önemli isimlerinden, kitap da Joyce’a giriş için okunabilecek en iyi metinlerden biridir.
Türk edebiyatında Joyce Etkisi
Bundan 39 yıl önce yine bir Aralık günü ölen ünlü romancımız Oğuz Atay, özellikle Tutunamayanlar’da Joyce’un geliştirdiği tekniklerden yararlanmıştı.
Oğuz Atay’ın kült romanı Tutunamayanlar (1972), teknik açıdan James Joyce’tan etkilenmişti.
Joyce’un okunmaz olmak, anlaşılmaz, soğuk olmak yönündeki kötü ününe karşın, aslında, Türk edebiyatının ciddi takipçileri Joyce’un teknik özelliklerine, oyunlarına alışıklar. Oğuz Atay, Tutunamayanlar’ın teknik yapısını kurarken Nabokov’un Solgun Ateş’inden ve Joyce’un Ulysses’inden yoğun olarak yararlanmıştı; Ulysses’in Hamlet ve İsa sembolizmlerini, üslup parodilerini, romanın bir anda halüsinatif bir tiyatroya dönüşmesini, noktasız-virgülsüz bölümü tekniğini biz aslında çoktan Tutunamayanlar’da okumuş ve sevmiştik. Bu, bence en azından Oğuz Atay’ı tanıyanların Joyce’tan korkmaması için önemli bir neden.
Tanpınar’ın günlüklerinin ve Aydaki Kadın’ın yayımlanması da, bize Tanpınar’ın da Joyce’u çok yoğun ve ciddi olarak çalışmış olduğunu, Ulysses’in anlık çağrışımlara dayalı bilinç akışı tekniklerini günlüklerinde ve Aydaki Kadın’da bire bir kullanmış olduğunu gösterdi. Aydaki Kadın’ı severek okuyabilen bir okurun da Ulysses’den korkmasına neden yok.
Nurullah Ataç’ı bugün okuyacak gençler için alay konusu edilebilecek birçok örnek çıkacaktır: Taplamak, yoluğ, dörütmen, ılgımlamak, bediz, nen… ‘Ekşilerin’ mavraları için define sandığından öylesine seçtiğim madde başlıkları. Gelgelelim, bu önerileri “tutmadıkları” için sarakaya alan aklıevveller, yazarken kullandıkları “tepki, sav, ürün, karşıt, beğeni, yapıt, giz” gibi sözcükleri Ataç’ın dolaşıma soktuğundan habersiz, gülünç duruma düşeceklerdir.
Cemal Süreya’nın “Ataç’ın Yazarları” adlı denemesinde, soykütük çerçevesini gerektiği gibi oturttuğunu söylemeliyiz. Belki Ataç’ın deneme türünün klâsik ustalarıyla yüzleşme biçimi biraz daha açılabilir: Samsatlı Lukyanos’tan Montaigne/Bacon karşılaştırmasına uzanarak. Benim bu bağlamda asıl üzerinde durmak istediğim konu, Ataç’ın Alain ile buluşması.
Ataç, bana kalırsa hayli şaşırtıcı biçimde çok geç tanışmış Alain’in yapıtıyla. 1957 Mayıs’ında öldü Ataç, güncesinden Pléiade baskısı seçme propos’ları 16 Ağustos 1956 günü aldığı, ertesi gün okumaya koyulduğunu öğreniyoruz. Kalan dokuz ay içinde beş kez üzerinde durmuş Alain’in, ölümünden iki hafta önce yazdıkları ‘durum’u olanca açıklığıyla ortaya koyuyor:
“Aylardır Alain’i okuyorum (…). Gençliğimde, yetişim çağında tanısaydım Alain’i, ne iyi olurdu! Onun etkisinde olmak isterdim. Şimdi ne denli okursam okuyayım, net öğrenirsem öğreneyim, artık gerçekten etkileyemez beni. (…) onların (Gourmont, Léautaud, Gide) etkisine, düşüncemin yumuşak olduğu yıllarda okuduğum yazarların etkisine, Alain’in de karışmasını isterdim… Geçti artık, bundan sonra yeniden başlayamam, kendimi yeniden kuramam ki!”
Bu kadar doğru konumlandırma olur! Ataç, birey(sel)liğinden dolayı Gide’i, şair duruşu ve yapıtı nedeniyle Mallarmé’yi taçlandırmıştı; ama bu iki figürden etkilendiğini söyleyemeyiz yazarken: Rémy de Gourmont ve Léautaud üzerinde asıl etkiyi yaratmış iki yazardı — selâmlamaktan geri durmamıştır onları. Burada ilginç olan, kendisine asıl ‘rol modeli’ olabilecek Alain’i, “propos”ların yazarını geç keşfini Ataç’ın da neredeyse şaşkınlıkla karşılaması.
Besbelli, Alain’i okumazdan önce kafasında olumsuz bir önyargı taşıyormuş. Günce’deki ilk çıkmalarında bunun izleri hemen farkedilebiliyor. Okumayı sürdürdükçe önce sarmış Alain’in “propos”ları; sonra, hemen sonra, büyük beğeniyle sözetmeye başlamış onlardan, sonunda yukarıda aktardığım paragrafa gelmiş çatmış.
Gene de, Ataç’ın Alain’i yeterince tanımaya vakti kalmadığını biliyoruz. Pléiade dizisindeki ilk seçmeler cildi şüphesiz “propos”ların mahiyeti hakkında yeterince fikir sahibi olmayı sağlayabilecek bir toplamdı; ne ki, buzdağının görünen küçük kesitiydi: Alain 3.083 “propos” yazmıştı!
Öte yandan, “propos”lar Alain’in yapıtının belki en özgün cephesini oluşturuyordu ama, yapıtın önemli bir cephesi de “dizgeye dayanan” felsefî kurgusu öne çıkan kitaplarına bağlıydı: Ataç onları duymuş olsa bile görememişti(r). Görse, tanışsa, ne denli ilgilenecekti ayrı konu, bana kalırsa “propos”lara odaklanmayı sürdürecekti.
Şair, yazar ve eleştirmen Nurullah Ataç, 59 sene önce 59 yaşında yine bir Mayıs ayında vefat etmişti.
Kavrama dönersek, Ataç bir karşılık bulmakta haklı olarak zorlanmıştır: “Türkçede ne demeli propos’ya? Bulamıyorum şimdi. “Fıkra”, “sohbet”, “söyleşi… Hepsi de eksik geliyor bana. Doğrusu, Fransızcada da bulamazsınız başka bir söz, onun için ne olduğunu iyice tanımlayamazsınız. Niçin? Bir başkalığı, kendine vergi bir büyüsü mü var o propos tilciğinin? Alain kattı ona o büyüyü, başka bir dilde kolay kolay belirtilmez anlamı. Çok kimselerin propos’ları olabilir, vardır, onlar için “şunun dedikleri”, “bunun konuşmaları” dersiniz, olur biter… Yeni bir tür yaratmış Alain”.
“Propos”, gündelik konuşma dilinin yaygın kullanımdaki bir sözcüğüdür gerçekten de. Alain’in ona yüklediği özelliği bir tek seçmiş olmasına bağlayabiliriz: Bir yazı türü değildi yarattığı, Ataç’a katılmıyorum, kişisel bir kalıp kurmuştu, kıpkısa ve özlü bir deneme kalıbı, sıradan bir sözü yakıştırmıştı ona, üç bin kez tekrarlandığında kendisine ait olduğu izlenimini peydahlamıştı. Yoksa, Ataç’ın fıkra-sohbet-söyleşi önerilerinden biriyle karşılanabilirdi pekâlâ “propos”, ele avuca sığmaz bir nitem sayılmazdı.
Ataç’ın yazılarının çoğu da “propos”dur! Dilimiz alışmış, kolayımıza gelmiş, “deneme” diyoruz tümüne. Prospero ile Caliban’dakiler “deneme”dir şüphesiz, birçok yazısı sohbetle söyleşi arası bir kıvamda, yazı diliyle konuşma dili arası salınımda değil midir?
Bana öyle geliyor ki, Alain’i geç keşfeden Ataç, onda bir ikizini değilse bile bir kardeşini bulmuştu — şaşkınlığının, hayıflanmasının asıl nedenini burada aramalıyız. Oysa kendisini ikizinden kanımca olumlu anlamda ayıran ana özelliği ortadaydı: Alain neresinden bakılsa uzlaşmacı biriydi, buna karşılık Ataç radikal ve devrimciydi.
Ataç 1952’de şöyle yazmıştı: “Dil devrimine saldırmaları boşuna değil… Siz hele ‘nûr-ı aynim’ demeğe başlayın, kadına gene maşlahı, çarşafı giydirirsiniz. Yüzü açık sevgiliye ‘nûr-ı aynim’ denmez ki!..”. Bu satırları benim doğduğum yıl yazmış Ataç. Şimdi karşı-devrimlerin dönemi. Dile, düşünceye, topluma, hayata aşırılıkla bakmaya dönmeli.
İkidebir dönüyorum Nurullah Ataç’a; yıllar geçtikçe sevgim ve saygım artıyor o huysuz, tekinsiz -izlenimi doğuran- adama. Yaşıyor, bu sözlerimi okuyor olsaydı, büyük olasılıkla bir ucundan başlayarak yüklenirdi bana; birşey değiştirmezdi duyduğum sevgide saygıda, söyleyecekleri.
Yılların, geçen yılların eskittiği bir dolu özellik bulunabilir Ataç’ın yazdıklarında, tavır ve düşüncelerinde; birinde hiç eskime olmamış bana kalırsa: Yenilik tutkusu. Gene de, sevgimin saygımın zamanla dozunu yükselten temel etmen, onun aşırılığı. Sanırım, yaşım ilerlerken çoğunu törpüleme yanlışına düştüğüm aşırılıklarım, çoğunu ehlîleştirdiğim yabansılıklarımı yüzüme okkalı şamarlar halinde geri çeviriyor Ataç, önemli bir bozgunumu yüzüme vuruyor.
Yeniden, peşpeşe, birkaç kitabını okudum bu aralar. Söyleşiler’in 1942-1953 arası yazılıp biraraya getirilmiş denemelerini kitap çatısına oturtan gerçi kendisi değildi, ama iyi kotarılmış o toplamın belirgin bir ekseni olduğu tartışılmaz: Öztürkçe savaşı.
Kitabın sunumunu üstlenen Fahir İz, bana kalırsa doğru konumluyor Ataç’ın duruşunu: “Özleştirmede aşırı gittiğinden yakınanlar oldu. Evet aşırı idi. Bile bile aşırı idi. Her akımın bir aşırı ucu olur. Bu uç akımı diri tutmak için ileri atılan akıncıları bayrağı altında toplar. Öztürkçeyi genç yazarlar arasında yayan, onlara sevdiren Ataç, Ulus’taki bir yazısında, bunu bir amaç için yaptığını, yoksa yabancı kökten gelen bütün sözcüklerin Türkçeden atılamayacağını çok iyi bildiğini yazmıştır. Ataç’ın bu öztürkçeciliğiyle alay edenler oldu, bugün de oluyor”. Bu satırlar 1954’ten. 2016’da alay bile edilmiyor, Ataç’ın geçmişteki aşırı çabalarını yeni kuşaklar tanımıyor.
Söyleşiler’i bugün okuyacak gençler için alay konusu edilebilecek birçok örnek çıkacaktır: Taplamak, yoluğ, dörütmen, ılgımlamak, bediz, nen… ekşilerin mavraları için define sandığından öylesine seçtiğim madde başlıkları. Gelgelelim, bu önerileri tutmadıkları için sarakaya almakta herhangi bir güçlük çekmeyecek aklıevveller, doğal olarak, yazarken kullandıkları tepki, sav, ürün, karşıt, beğeni, yapıt, giz — gibi sözcükleri Ataç’ın dolaşıma soktuğundan habersiz, gülünç duruma düşeceklerdir.
Ataç, 1946 yılına dek “kelime”ye bir karşılık önermemiştir. İlk hamle 1947 ortası gelir: “Yazılarımı hep türkçe kelecilerle (kelimelerle) yazmak isteyişime kızanlar, omuz silkip gülenler çok ya, ara sıra bir iki tatlı sözle gönlümü alanlar, beni yüreklendirenler de oluyor”.
Sorgulamayı aklından geçirmeden karşı çıkmayı yeğleyenlerin gözünde bin yıllık (?) kelimenin yerine “keleci”yi icât etme çabası düpedüz oyun bozanlık kapsamına girmekteydi. Gelgelelim, Ataç’ın burada yaptığı kelimenin yerine kelime icat etmek değildi; “kelime”yi önceleyen “kelici”yi öneri olarak deniyor, sunuyordu: Türk Dil Kurumu’nun ilk cildi 1943 yılında yayımlanan Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü’nün ilk cildinin kapağında “Türkiye Türkçesinin Tarihi Sözlüğü Hazırlıklarından” ve “XIII. Asırdan Günümüze Kadar Kitaplardan Toplanmış” ibareleri yeralmıştı ve sözlüğün 441-442. Sayfalarında “keleci”, söz ve lâkırdı anlamında, Yunus Emre’den (“Asıl mani budur söz, keleci çok”), Dede Korkut kitabından, Kelile ve Dimne’den, Kısasal Enbiya’dan örnek alıntılarla yeralmıştı.
Tarama ve Söz Derleme sözlükleri çok değerli çalışmalardır. Ataç, bir parçası olduğu kurumun etkinliklerini yakından izliyor, sonuçları sıcağı sıcağına görüyor, yazılarını yazarken yeni bir dilin olanaklarını genişletmeyi hedefliyordu. Saplantılı olmanın uzağındaydı: “Keleci”yi önerdikten tamıtamına yedi ay sonra konuya döner: “Şimdiye dek kelime yerine keleci diyordum, pek de beğenmiyordum; çünkü keleci, kelime değil, söz demektir; bundan böyle tilcik, belki de tilci diyeceğim. Til, dil lûgât demektir, tilcik, tilci de ‘küçük til’ demek olur”.
Nurullah Ataç’ın gençlik yıllarından (sol altta) ve son dönemlerinden iki portresi…
“Nedir bu?”, diyenleri duyar gibiyim: “Deney tahtası mı dil, neden üzerinde anlaşma sağlanmış ögelerle oynaşılsın ki?”. Bu tepkiyi verenler fert yerine birey, ferdiyet yerine bireycilik geçti diye öfke saçıyorlar mı bugün? Ataç o adımı 1948’de atmıştı, attığında kaç kişi değişime hazırdı sorusu tartılmalı. “Medeni” yerine “uygar”, “fazilet” yerine “erdem” belki de bütün kulakları tırmalamaktaydı.
Sonuçta “kelime”nin ne keleci, ne tilcik karşılığı olabildi. Melih Cevdet Anday’ın öne sürdüğü “sözcük” enikonu yaygınlık kazansa da, “kelime” yerini korumayı sürdürdü. Bugün bir “özleştirme akımı”nın varlığından sözedemeyiz. Buna karşılık, kazanımlarını hiçesaymak ancak tutuculukla açıklanabilir, kanısını taşıyorum. Şüphesiz, arı dil sevdasının tehlikeli sulara çağıran bir boyutu olduğu doğrudur; ama, ters yönde bir korumacılık eğilimi daha az tehlikeli sayılmamalıdır. Ataç, dil devriminin bütün öteki devrimleri içerdiği düşüncesindeydi. Söyleşiler’de yer alan ve ilk kez 1952’de Ulus gazetesinde yayımlanan yazısında apaçık söyler bunu: “Dil devrimine saldırmaları boşuna değil: Eski dili getirebilirlerse eski düşünceleri, duyguları, görüşleri, eski töreleri de gene getirebileceklerini umuyorlar. Siz hele “nûr-i aynim” demeğe başlayın, kadına gene maşlahı, çarşafı giydirirsiniz. Yüzü açık sevgiliye “nûr-i aynim” denmez ki! Bir deneyin, bakın siz de gülmüyor musunuz?”.
Bu satırları benim doğduğum yıl yazmış Ataç. Şimdi karşı-devrimlerin dönemi. Dile, düşünceye, topluma, hayata aşırılıkla bakmaya dönmeli.
Tütün, sigara, puro, pipo… Sanatın, edebiyatın vazgeçilmez temaları. Bugün azılı tiryaki de olsa, aklı başında kimse bu öldürücü bağımlılığı savunamaz. Ancak seri katillerin, pedofillerin bile hakları kollanırken, tiryakilere zebani muamelesi yapılması, uygunsuz koşulların onlara reva görülmesi de kabul edilemez.
Yılların içinde/n ağır ağır oluşturduğum Tütün Tutkusu antolojimi bir gün karar verip kurar mıyım, emin değilim. Yeşilay zihniyetinin hışmına uğramaktan korkmuyorum, korkacak olsam beni kalp ve akciğer hastası kılan, günden güne ölümümü hızlandıran tiryakilikten korkardım. Antolojiyi kurma tasamın altında tütüne övgü niyeti de okunsun istemem: XIX. yüzyılda absent, verem ile frengi, XX. yüzyılda tütün, kanser ile kalp hastalıkları vebadan doğan boşluğu doldurmuşlardır, bunu kabul etmemek için insanın aklını peynir ekmekle yemiş olması gerekir, hayır yemedim.
Neden, öyleyse, Tütün Tutkusu antolojisine niyetlendim? Önce, bu bağımlılığın kültürel zeminini gözden uzak tutmamak; sonra, onu handiyse ölesiye kılan özelliklerini serimlemek; bir de doğurduğu ürünlerden bir seçki hazırlamak toplam hedefimi tanımlıyor(du), yolda, durmadan işaretleri çentikledim.
Sigaradan vazgeçememe çizgisi, sigaradan vazgeçme çizgisiyle atbaşı ilerlemiş. Şairler (Prévert, Oktay Rifat, Necatigil), bakınız “bir cigara içimi”, dumana boğmuşlar kelimeleri, sayfaları. Pipocular (Van Gogh, Magritte, Simenon, Berk, Edgü), purocular (Brecht, Infante) yan alanlar açmışlar. Yabana atılamayacak keş nüfusunun üyelerine ayrıca gelmek gerekir.
Sigarasız görülmesi zor büyük şair Yaman bir tiryaki olan Cemal Süreya, fotoğraflarının pek çoğunda sigarasıyla poz vermiştir, Ara Güler.
Antolojiyi kurmaktan ikidebir vazgeçiyorsam, bünyemi kavuran bağımlılığı bir anlamda taçlandırmayı yakışıksız bulduğum içindir — itirafsa itiraf.
Antolojiyi kurma fikrine ikidebir yatkın bir ruh haline dönüyorsam, gerekçesi karşıdan geliyor: Yasakçı zihniyetin haklı savaşını budalaca bulduğum zorlamalarla süslemesi, içimde yeni, taze bir diklenme hareketini tetikliyor — şu deneme ondan.
★ ★ ★
Bir tütün tutkusu antolojisini Claude Lévi-Strauss’un Çiğ ve Pişmiş’de aktardığı Bororo efsanelerinden başlatmak gerekir: Tütünün yaratılışına ilişkin olağanüstü ilkel rivayetler hayalgücünün sınırsızlığını kanıtlar. Bu ilk adımın ardından hemen modernlere sıçramak kaçınılmaz — eğer tömbekiye afyon koymayacak, esrar sarmaya kalkışmayacaksak.
Antolojinin başköşesine İtalyan edebiyatının özel romancısı Italo Svevo’yu koymak bir bakıma zorunluysa, bir tek Zeno’nun Ölümü romanında başrole çıktığı için değil, sigarayı bırakmak ve bırakamamak yazarı ömrü boyunca oyalamıştır: Ölümünden çok sonra bağımsız bir kitap halinde okur önüne çıkan Son Sigaralar’da günlüğünden ve mektuplarından seçilmiş parçalar da yeralır.
Bir başka ana örnek, bir sanatçıyla bir yazarın ayrıksı yazışmalarının merkezine oturmuştur: Dubuffet ile Gombrowicz, mektuplarında “sigara” üzerinden çatışırlar. Gombrowicz, tıpkı şiire olduğu gibi sanata da karşıdır: “Ekmek yaşamsal, sigara yapay bir maddedir, sanat da öyledir” der. Dubuffet, ki sıkı bir tiryakiydi, ekmekle sigarayı aynı gereksinim giderme kefesine koyarak karşı en kanatıcı satırlarını Hasan-Âli Yücel’e bir mektubunda buluyoruz:
“Âliciğim, cigarasız yaşamak güç. Şu anda belki iki milyonuncu defadır cigarayı terk ediyorum. Vâkıâ tam yirmi üç gün oldu içmeyeli ama her dakika yeniden karar alarak (…). Hastanede hep karşımdaki denizi, adaları seyrederken bütün manzarayı büyük ve marifetli bir tiryakinin eseri gibi tahayyül ederdim; bulutla güneşin kendisi, mavi gökyüzü hepsi bana gümüş savatlı bir tabaka, yasemin çubuk ve tabaka tabaka dumanı yığılan bir cigara gibi gelirdi. Fakat bu kadar çok sevdiğimiz ve muhtaç olduğumuz şeyi neden bu kadar kötü kullandık. Gerçeği şu ki, son zamanlarda cigaranın zevkini alamıyordum artık. Fart-ı istimal bu melekeyi bende öldürmüş, bu kapıyı bana kapatmıştı. Halbuki günde on, on iki cigara ile mesut olma ihtimali daima vardı. Keratanın yokluğu da güzel. Âli, tadı dudaklarımı ve dilimi ısırıyor. Kokusu burnumu, yüzümü, gözlerimin içini ısırıyor. Hiçbir Hint veya Japon orospusu hatırımda bu kadar canlı yaşamaz. Hiçbir zaman ve hiçbir şeyde kendimi bu kadar dul, bu kadar eşinden ayrılmış hissetmedim. Sanki iki koşulu bir arabayı tek başına çeken bir atım. Her hareketim kendiliğinden çolpa oluyor” (31 Mart 1959).
Gazeteci ve şair Sylvia von Harden’in (1894-1963) portresi, Otto Dix, 1926.
Tütün tutkusu antolojisi bu tür okkalı parçalara dayanmalı. Bir dolu şairden, yazardan cımbızla çekilecek mısralar, satırlar ile kotarılacak bütünlük:
“Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
Memleketimin şarkıları ve tütünü gibi”
(Nâzım Hikmet)
“Dün fena sıkıldım akşama kadar:
İki paket cigara bana mısın demedi”
(Orhan Veli)
“Sigara içenlere ateş etmeyiniz”
(Cemal Süreya)
uzar gider bir liste.
★ ★ ★
Bugün hangi havayolları hangi güzergâhlarda uçakta sigara içilmesine izin veriyor, veriyorlar mı, bilemiyorum; bildiğim, yıllardır sigara içme yasağını haklı olarak uygulayan şirketlerin bu konuda uyarı anonsları yapmayı sürdürdüğü. Ne sanıyorlar, durumdan habersiz bir yolcu sızmış olabilir mi uçağa, yoksa kafamıza kakmaktan mı haz devşiriyorlar? Kapalı mekânlarda bulundurulması zorunlu, çirkinin çirkini, ceza duyurulu levhâlar kaldırılacak olsa, göremeyen hemen bir sigara mı yakacak sanıyorlar? Diyelim, bunlar yasal yaptırım, peki, ya gerisi, ötesi?
RTÜK dumana karışamıyor ama sigara oyuncunun ağzındaysa onu tanıyamıyoruz. İçki şişeleri, bardaklar aynı buğulu müdahalelerle örtülüyor. Buna karşılık, filimde kan gövdeyi götürüyormuş, şiddetin feriştahı sözkonusuymuş, tecavüz varmış, çocuk dövülüyormuş, hayvan keyfekeder öldürülüyormuş tasa değil: Tütünün alkolün yanında lâfı mı olur?
Tütün yasağını ilk dayatan Hitler olmuştur, şimdi başka buyurganlar iz sürüyor. Bu zihniyetin sahipleri insanları farklı yollardan imha ederler, işi tütüne alkole bırakmak istemezler. Tüttürme yasağının en keskin uygulaması yanılmıyorsam ABD’dedir: Açık ara en büyük sigara üreticisi. Haklı siyaset: Ne de olsa “öteki”leri yoketmenin her yolunu denemeyi biliyorlar.
Sigara öldürür! Vincent Van Gogh’un “Yanık sigaralı iskeletin kurukafası” isimli tablosu, 1885-86, Van Gogh Müzesi, Amsterdam.
Piponun, puronun belki değil, sigara içmenin lumpenlere, azgelişmiş ülkelerin vasat insanlarına özgü bir bağımlılık türü olduğundan adı gibi emin bilge kişilere rastlıyorum öteden beri. Georges Pompidou’yu, Helmut Schmidt’i, Mustafa Kemal’i sigarasız gördüğümü anımsamıyorum. Purosuz Churchill, Che, Castro düşünülebilir mi? Ataç mı lumpendi, Reşat Nuri mi? Sartre, Godard, Thomas Mann mı, yatağında sigarasıyla ölen Bachmann mı, “sigara içmek için yaşıyorum” diyen Musil mi, Oktay Rifat ya da Bilge Karasu mu?
★ ★ ★
“Tüttürmek Öldürür”: Bütün dillerde sigara paketlerinin üzerine koyulan bu savsöz iyi seçilmiş, sayısal veriler doğruluyor: Başta kalp ve damar hastalıkları, kanser, solunum yetersizliği, tütün bağımlılığı öldürücü gerçekten. Azılı tiryaki de olsa, aklı başında kimse tersini savunamaz; savunursa, ölüm kamplarının varlığını yadsıyanlardan farkı kalmayacağını bilir. Ben sözgelimi, edilgin içicilik konusundaki duyarlığı da haklı buluyorum. Diklendiğim, tiryakilere zebani muamelesi yapılması, uygunsuz koşulların onlara reva görülmesi: Seri katillerin, pedofillerin bile hakları kollanıyor!
Yasakçılığın ifrata tefrite kaçtığı durumlar gözden kaçırılmamalı. Red Kit’in sigarası ağzından alınmıştı, Tati’nin piposu hedef alınıyor şimdi: Düpedüz kültürel bir saldırı örneği bu.
“Tüttürmek Öldürür” de kesmedi sigara düşmanlarını. Önce yan savsözlere başvuruldu, nahoş görüntülerle pekiştirilerek: İktidarsızlık tehditi taşıyan paketlerin yerine Laz erkeklerin hamilelikle ilgili uyarıyla donanımlı paketleri satın alma öyküleri panzehir gibiydi.
Burada durulamadı: Markaları gizleyen, anonim sigara paketleriyle ilgili yasa yürürlüğe girme aşamasında. Açık söylemeli, bir kültürel saldırı daha sözkonusu: Sigara paketleri, logoları ve tasarımlarıyla tarihsel önem taşıyan bir ikonografik kesittir; bir dolu çalışma yapılmıştır üzerilerine. Simge değerleri yabana atılamaz: Gauloises paketi, faşist işgâle karşı çıkan direnişçilerin bir tür parolası sayılmamış mıdır? Caydırıcılığı çok şüpheli bir sözde önlem adına silinecek suretler, gizlenecek isimler sayılamaz bunlar.
Buyurun buradan yakın Alman grafik sanatçısı, tasarımcı ve fotoğrafçı Paul Schuitema’nın ağzında sigaralı, elinde sigara tabakalı otoportresi, 1930.
“Tüttürmek Öldürür” — bu bağlamdaki özgün yaklaşımlardan birine Jean Clair’in günlüğünde (Journal Atrabilaire, 2006) rastlamıştım: “Yaşamak Öldürür” başlıklı bölümde bir (eski?) tiryakinin yanlı nostaljik isyanını okumak eldedir şüphesiz; gelgelelim, içinde yaşadığımız dönemin “öldürür”lerinin uçsuz bucaksızlığına işaret eder Clair, abartılı ‘sağlıklı yaşam’ reçetelerinin insanı bütün “zevk”lerden korumaya kalkışan, yerine tatsız tuzsuz (her iki anlamıyla), sası bir yaşama üslûbu dayatan perspektifini birden eldiven gibi ters çeviriverir: Her kıvanç kaynağına kilit asılan bir dünyada, kaçınılmaz ölüm olgusuna güyâ sırtını dönerek kokusuz bir hayat geçirmeyi ciddi bir seçenek olarak görebilir miyiz?
Bu yıl 400. ölüm yıldönümünde anılan İngiliz şair ve tiyatro yazarı William Shakespeare hakkında bildiklerimiz çok az ve sıkıcı. Hamlet’i, Macbeth’i, Romeo ve Juliet’i bu taşralı küçük burjuvanın yazdığına inanamayanlar, hayalkırıklığının üstesinden gelmek için 200 yıldır kavga ediyor.
Eski “kahramanların” yaptıklarını incelemekle yetinmeyiz; neye benzediklerini, kişiliklerini, hayatlarındaki ayrıntıları ölesiye merak ederiz. Gelgelelim geride bıraktıkları izler soluktur. Birkaç resmî belge, eğer şanslıysak bir günlük parçası, bir-iki mektup, dönemin bir ressamının portresi… Ama bunlar koskoca bir hayata yetmediğinden, boşlukları doldurmaya başlarız. O çağa ilişkin diğer bilgilerimiz, teoriler, hipotezler, giderek hayalgücümüz devreye girer. Son olarak önyargı ve niyetlerimiz de içeri sızar.
Oyunları ve şiirleri dışında Shakespeare’den kalan maddi izler, onu merak edenleri çıldırtacak kadar azdır. Elimizde birkaç imza dışında kendi eliyle yazılmış bir kağıt yoktur. Anekdotlar bir iki paragrafı geçmez. Geriye vaftiz, evlilik, ölüm kayıtları, birkaç ticari belge, bir-iki mahkeme kaydı, oyunları için yapılmış izin başvuruları ve sıkıcı bir vasiyetname kalır.
İlk folyo 1623’te basılan ilk folyonun kapağında, Mantin Droeshout’un yaptığı gravür vardı.
Shakespeare sanki ikiye bölünmüştür. Bir yanda Stratford-upon-Avon adlı bir kentte, esnaf sınıfından girişimci bir babanın iş bilir oğludur; tahıl ticareti, hatta tefecilik yapar, mal-mülk alır. Bir yanda Londra’da tiyatro topluluklarında ortak, oyuncu ve yazardır. Stratford’daki aile hayatında birkaç sıradan skandal sezilir. İlk çocuğu evlendikten altı ay sonra doğar, ikinci kızı evlendikten iki hafta sonra damadı başka bir kadınla ilişki kurduğu için cezaya çarptırılır. Tek oğlu 11 yaşında ölür.
Londra’da nasıl bir özel hayatı olduğunu bilmeyiz. Sonelerinin bazılarını “fair youth” (güzel delikanlı) dediği bir kişiye yazmıştır; acaba eşcinseldir midir? Öte yandan dönemden kalma bir günlükte, ilginç bir anı yer alır: III. Richard oyununa hayran kalan bir hanım, başrolü canlandıran aktör Richard Burbage’den III. Richard kıyafetiyle evine gelmesini rica eder. Bunu duyan Shakespeare, arkadaşından önce davranır, kıyafeti giyip hanımı ziyaret eder ve “eğlenirler”.
“Shakespeare ve Arkadaşları Denizkızı Meyhanesinde” adlı tabloda, yazarın yanısıra Francis Bacon, Ben Jonson, Southampton Kontu ve Sir Water Raleigh da tasvir edilmiş.
Kişiliğine ait bilgilerimiz de pek azdır. 1592’de Robert Greene adlı bir yazarın Shakespeare’e saldırdığı ünlü pasaj, onunla ilgili ender kayıtlardan biridir. Greene, büyük şairin sonradan görme, entrikacı, nankör, daha iyi yazarların başarısından nemalanan, her türlü iş peşinde koşan bir serseri olduğunu belirtir. Sonradan görmeliği, “centilmen” unvanına verdiği önemle de kanıtlanabilir. Babası 1596’da resmî başvuru yapıp bir arma almıştır, oğlu da tiyatro belgelerinde adını çoğu zaman “William Shakespeare, gent. (centilmen)” diye geçirir. 1602’de açılan bir davada, arma dağıtımıyla görevli memur Sir William Dethick, aşağı sınıftan insanlara unvan dağıtmakla suçlanır, aralarında Shakespeare de vardır.
Shakespeare’in 3’ü kayıp 40 oyun yazdığı varsayılır. Bu bilgiler iki arşive dayanır. O dönemde kitapçı, kağıtçı ve maatbacılar loncası Stationers’ Company’ye başvuran yayıncılar basacakları kitabı kaydettirmektedir. Bu kayıt defterlerindeki oyunların çoğunda yazarın adı bile geçmez. Bir başka arşiv de, saray eğlencelerinden sorumlu, “Master of the Revels” adı verilen memurun kayıtlarıdır. O dönemde görevi üstlenen Sir Edward Tilney, otoritesini saray balolarından Londra’daki tiyatrolara kadar yaymıştır. Shakespeare’in 30 oyununun sahnelenme iznini o vermiştir.
Oyunların ilk baskıları hatalarla dolu ve eksiktir; belki de yazarın elyazmasına değil, oyuncuların aklında kalanlara dayanmaktadır. Oyunların ilk toplu baskısı, ölümünden sonra 1623’te yayınlanır. “İlk Folyo” denilen ve 36 oyundan oluşan bu kitap, Shakespeare’in aktör arkadaşları Heminges ve Condell tarafından yayına hazırlanmıştır. İkincil bir kaynak da, o dönemde oyunları seyredenlerin anılarıdır. Örneğin Londra’yı ziyaret eden İsviçreli hekim Thomas Platter, 21 Eylül 1600’de günlüğüne “Saz damlı bir tiyatroda Julius Caesar ile ilgili bir trajedi gördüm, 15 kişi çok iyi oynuyordu” diye yazar. Oyunların ne zaman yazıldığına dair ilk kronoloji araştırması da 1778’de Edmund Malone tarafından yapılmıştır.
Oyuncu David Garrick’in öncülüğünde 1769’da Stratford’da yapılan ilk Shakespeare Jübilesi, şairin artık İngiltere’nin ulusal şairi olarak kabul edildiğini gösterir. Ancak asıl 19. yüzyıl başında romantizmin etkisiyle bir Shakespeare patlaması yaşanır. Romantikler açısından Shakespeare külliyatı öyle mükemmeldir ki, bunu sıradan bir insanoğlunun eseri olarak düşünmek neredeyse imkansızdır. Öte yandan, Victoria çağı İngiliz milliyetçiliğinin bazı ideolojik unsurları da şekillenmiştir. Artık kısaca “Bard” yani “Ozan” diye anılan Shakespeare, İngiliz toprağının bozulmamış bir çocuğu, İngiliz usulü bir “saf Anadolu delikanlısı”dır. Küçük taşra kentinde doğup eğitim görmemesine rağmen büyük bir ozan olmayı başarmıştır.
“Anonymous” filminde meşhur Globe Tiyatrosu ve eller üzerinde Shakespeare.
Bu iki görüş arasındaki çelişki, Amerikalı bir kadın yazarı derin derin düşündürür. Delia Bacon, The Philosophy of the Plays of Shakespeare Unfolded adlı kitabında (1857), oyunların Shakespeare’in adını kullanan bir dizi eğitimli yazara ait ortak bir eser olabileceğini iddia eder. Aynı dönemde “tarihsel eleştiri” denen bir tür filizlenmektedir. Buna göre bir metnin anlaşılabilmesi, o çağın ve yazarın hayatının incelenmesine bağlıdır. Delia Bacon’a göre, Shakespeare oyunlarının arkasında, dönemin despot hükümdarları I. Elizabeth ve I. James’e karşı gizliden gizliye muhalefet eden Sir Francis Bacon, Sir Walter Raleigh, Edmund Spencer gibi yazarlar bulunmaktadır.
Ortak yazarlık fikri, az sonra yerini tek bir adaya bırakır: Sir Francis Bacon (1561-1626), I. Elizabeth devrinin devlet adamlarındandır, başsavcı (adalet bakanı) olmuştur. Ayrıca deneyselciliğin babası sayılan bir düşünürdür. Şifrelere olan merakı iyi bilinir. Bacon’ın Stratford’lu Shakespeare’in adını kullanarak oyunları yazdığı iddiası yayılır.
Delia Bacon’ın (Francis ile akrabalığı yoktur) kitabının dönemin entelektüelleri üzerindeki etkisini ne kadar abartsak azdır. Oh, nihayet rahatlarlar. Gittiği okullarla ilgili hiç kayıt bulunmayan, karısı ve kızları okuma-yazma bilmeyen (resmî belgelerde üç kadının imzası yerine haç işareti vardır) bu taşralının onların bildiği Shakespeare ile ilgisi yoktur. Onların Shakespeare’i, oyunlarından da anlaşıldığı gibi, Antik Çağ kültürünü, mitolojiyi, İtalyan Rönesansını, tarihi, askerliği, siyaseti, hukuku, saray yöntemlerini bilen bir entelektüel olmalıdır. Burada belki İngiliz züppeliği de devreye girer. Oxford veya Cambridge üniversitelerine gitmemiş biri nasıl büyük bir yazar olabilir? Sonraki yıllarda fanatikler, Francis Bacon’ın Shakespeare oyunlarında kullandığı varsayılan şifrenin anahtarını bulmak için İngiltere’nin altını üstüne getirmiş, hatta makineler geliştirmiştir.
Shakespeare meydan okuyor George Cruikshanck’in (1792- 1878) karikatürü: Shakespeare, çevresini sarmış Kıskançlık, İkiyüzlülük, Kurnazlık, İftira gibi düşmanlara karşı “Shakspeare’in Gücüyle Hepinize Meydan Okuyorum!” diye bağırıyor
1920’de yeni bir aday ortaya atılır. J. Thomas Looley (1870-1944) adlı bir İngilizce öğretmeni Shakespeare Identified adlı eserini yayınlayarak, Shakespeare’in adının dönemin şairlerinden Oxford Kontu tarafından kullanıldığı iddiasını ortaya atar. Bu yeni tezde ilginç olan nokta, Looley’nin sunduğu kanıtlardır. “Şifre makineleri labirentini” terketmek istediğini söyleyen Looley, Shakespeare şiirleriyle, Oxford Kontunun bilinen şiirlerini inceleyerek ortak özellikleri karşılaştırır, iki şair arasında “zihinsel” bir paralellik kurar. O günden beri, Shakespeare külliyatını aslında Oxford Kontunun yazdığı iddiasını destekleyenlere “Oxfordcular”, Stratford’lu Shakespeare’in yazdığına inananlara “Stratfordcular” adı verilir.
Looley’nin kitabı edebiyat dünyasını sallamıştır. İddiasına inananlar arasında Sigmund Freud, Orson Welles, Charlie Chaplin gibi isimler vardır. Oxfordcu tez dallanıp budaklanır, yeni fanteziler doğar. Asıl yazar olarak başka isimler öne sürülür. 1950’lerde Amerikalı Ogburn ailesi Oxfordcu davanın önderliğini üstlenir. Charlton Ogburn ve eşi Dorothy’nin dev kitabı This Star of England, 1952’de yayınlanır. Bayrağı devralan oğulları Charlton Ogburn Jr., 1984’te The Mysterious William Shakespeare: The Myth and the Reality’yi yayınlar.
Shakespeare’in Stratford-upon-Avon’daki anıt mezarı ve imzasının bulunduğu vasiyetnamesinin son sayfası.
Oxfordcular saflarına yeni üyeler katmak için çalışırken, Stratfordcu “resmî cephe”, yani akademisyenler de boş durmaz. Ancak her iki tarafın aynı tuzağa düştüğünü görürüz. Kullandıkları yöntem, Shakespeare’in satırlarında “asıl yazarın” izini aramaktır. Örneğin bazı Stratford yanlıları, Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ölümünün babasını ne kadar etkilediğini göstermek için külliyatı incelemiş, Danimarka Prensi Hamlet ile Hamnet arasında bir ilişki olabileceğini iddia etmiştir (Hamnet’in adı vaftiz babası fırıncı Hamnet Sadler’den gelir). Oxford yanlıları ise, Hamlet’in bazı maceraları (korsanların eline düşmesi, onun kızı Ophelia ile arasının açılması) ile Oxford Kontunun hayatı (o da korsanların eline düşmüş, I. Elizabeth’in bakanı Lord Burghley ile çatışmış, onun kızı Anne ile evlenmiş ve sonradan karısıyla arası açılmıştır) arasında paralellikler kurarak tezlerini güçlendirmeye çalışmıştır.
1960’larda yapısalcılık edebiyat eleştirisine damgasını vurduğunda, Shakespeare’in satırlarında yazarı arama tutkusuna da bir süre ara verilir. Bu akıma göre, bir metnin anahtarı yazarın hayatı, dönemin koşulları, vb. değil, metnin kendisidir. Ancak yapısalcılık etkisini kaybetmeye başlayınca, Oxford tezi yeniden canlanır. Bu arada artık internet çağı başlamıştır. Bugün kavga dijital medyada büyük bir yer kaplamaktadır. Stratfordculara göre Oxfordcular UFO’culardan farksızdır. Oxfordculara göre Stratfordcular özgür düşünceden yoksun, muhafazakâr bir akademik camiadan ibarettir. Neyse ki yazarın kimliğiyle ilgili kavga, okurların ve seyircilerin bu oyun ve şiirlerden aldığı zevki bozmayı başaramamıştır.
100’E YAKIN SHAKESPEARE ADAYI
Othello’yu Şeyh Zübeyir mi yazdı?
Shakespeare külliyatının gerçek yazarı olarak öne sürülen kişilerin listesi 100’e yaklaşır. Aralarında I. Elizabeth ve I. James de bulunur. En çok öne çıkan isimler, önem sırasıyla Oxford Kontu, Francis Bacon, dönemin diğer ünlü tiyatro yazarı Christopher Marlowe, Rutland ve Derby kontlarıdır. Osmanlı Arap yazar Ahmed Fâris eş-Şidyak (1804-1887), uzun yıllar Londra’da yaşamış bir Shakespeare hayranıdır. Othello’yu çok inandırıcı bir Arap karakter olarak görür. Hatta “Shakespeare, aslında bir Arap olmalı” diye düşünür. Fâris’in bu fantezisi sonradan Arap literatüründe geliştirilerek bir efsaneye dönüşmüştür. Buna göre, Elizabeth dönemi İngiltere’sinde kıyıya vurmuş bir gemi enkazından kurtulan Arap tüccar Zübeyir, kısa sürede İngilizce öğrenmiş ve o benzersiz oyunları yazmıştır…
OXFORD KONTU
Macera romanı kahramanı
İngiltere’nin en asil ailelerinden birine mensup olan 17. Oxford Kontu Edward de Vere’in (1550- 1604) hayatı bir dizi maceradan oluşur: Düellolar, Avrupa’ya kaçışlar, İtalya gezileri, Kraliçe I. Elizabeth’le yakınlaşmalar, aşklar, siyasi komplolar, deniz kazaları,vb. Lord Oxford çok iyi eğitim almış bir şair, komedi yazarı ve tiyatro tutkunudur. Oxford’s Men adıyla bir tiyatro topluluğu vardır. Shakespeare’in oynadığı Blackfriars Tiyatrosunun binası da ona aittir. Onun gerçek Shakespeare olduğuna inananlardan bazıları, 19. yüzyıl sonunda “Prens Tudor teorisini” ortaya atar. Buna göre Oxford Kontu, sadece Shakespeare’in adını kullanarak bütün oyunları yazmakla kalmamıştır; Kraliçe Elizabeth’le gizli bir aşk yaşamış, bu ilişkiden bir çocuk doğmuştur. Çocuk, Shakespeare’in şiirlerini ithaf ettiği Southampton Kontu Henry Wriothesley’den başkası değildir…
1916’DA BİR MAHKEME KARARI
‘Yazarın Francis Bacon olduğu anlaşılmıştır’
Francis Bacon
ABD’de Shakespeare’in kimliğini saptamak üzere kurulan yapay mahkemeler ünlüdür. Ama bunların en komiği, 1916’da Chicago’daki gerçek bir davadır. Film yapımcısı William Selig, Shakespeare oyunlarından film yapacağını, ama asıl yazarın Francis Bacon olduğunun öne sürüldüğünü, yazarın kimliğinin tespit edilmesi gerektiğini söyleyerek mahkemeye başvurur. Yargıç Richard Tuthill, asıl yazarın Francis Bacon olduğuna hükmeder. Ertesi gün Chicago Tribune gazetesi “Aha! Sherlock yaya kaldı!” başlığıyla dalgasını geçer: “Londra’da Globe Tiyatrosu çevresindeki dostları tarafından kısaca Bill diye anılan William Shakespeare, dün Yargıç Tuthill tarafından müflis ilan edildi”.
Chicago Tribune gazetesinin 1916’da yaptığı ve mahkemenin kararıyla dalga geçen haberin kupürü
BELGELERE GÖRE KISA BİYOGRAFİ
1564 İngiltere’de Stanford-upon- Avon kentindeki Holy Trinity Kilisesinde John Shakspere’in oğlu William vaftiz edilir. Doğum günü bilinmez ama 23 Nisan’da doğduğu düşünülür.
1582 William Shakespeare ile Anne Hathyaway evlenir.
1583 Kızları Susanna vaftiz edilir.
1585 İkizler Hamnet (erkek) ve Judith (kız) vaftiz edilir.
1592 Tiyatro sahibi Philip Henslowe’un kaydına göre VI Henry oyunu Strange’s Men adlı tiyatroda sahnelenir.
1593 Venus and Adonis adlı şiirin ilk kaydı.
1594Titus Ardronicus piyesinin ilk baskısı.
1594Rape of Lucrece şiirinin ilk kaydı.
Londra’daki Gray’s Inn’de Yanlışlıklar Komedisi’nin sahnelendiğine dair bir kayıt bulunur.
1596 Hamnet Shakespeare defnedilir.
1597 Richard III, Richard II ve Romeo ve Juliet oyunlarının ilk baskıları.
1597 Shakespeare, 60 sterline Stratford’da New Place adında büyük bir ev alır.
1598 Francis Meres’in kitabı Palladis Tamia’nın basımı için izin alınır. Kitapta Shakespeare ve 12 oyunundan söz edilir.
1599 Londra’da The Globe tiyatrosu yapılır. Shakespeare ortaklardan biridir.
1600 Thomas Platter’ın günlüğüne göre, Julius Caesar sahnelenir.
1600 Shakespeare’in tiyatro topluluğu Chamberlain’s Men, As You Like It’i kaydettirir.
1601 II Richard Globe tiyatrosunda Chamberlain’s Men tarafından sahnelenir.
1601 Shakespeare’in babası John defnedilir.
1602 Shakespeare, Stratford’da 320 sterline 400 hektarlık toprak, altı ay sonra da bir köy evi alır.
1603 Yeni Kral I. James, Chamberlain’s Men’i himayesine alır ve topluluğun adı King’s Men olarak değişir.
1604Othello sarayda sahnelenir.
1606 Kral Lear sarayda sahnelenir.
1607 Shakespeare’in kızı Susanna doktor John Hall ile evlenir.
1608 Shakespeare’in annesi Mary defnedilir.
1608 Shakespeare’in topluluğu King’s Men, Blackfriars Tiyatrosuna ortak olur.
1609 Shakespeare’in soneleri toplu olarak basılır.
1611 Sarayda The Tempest (Fırtına) sahnelenir.
1611 Astrolog Simon Forman, günlüğünde The Winter’s Tale (Kış Masalı), Macbeth ve Cymbeline’in sahnelendiğinden söz eder.
1613 Globe Tiyatrosu’nda yangın çıkar.
1616 Shakespeare’in kızı Judith, Thomas Quiney ile evlenir.
1616 Shakespeare vasiyetnamesini imzalar. Her şeyini büyük kızı ve varislerine, onlar ölürse ikinci kızı ve varislerine bırakır. İki oyuncu arkadaşına yüzük almaları için bir miktar para ayırır.
1616 Shakespeare ölür. İki gün sonra, Stratford’da vafiz edildiği Holy Trinity Kilisesi’ne gömülür.
18. yüzyıla kadar “orijinallik” bir değer değildi. Hem Doğu’da hem Batı’da da sanatçı ve şairlerden eskilerin izinden gitmesi, onlarla aynı konuları hatta aynı üslupla işlemesi beklenirdi. ‘Mutlak özgünlük takıntısı’, bireyselliğin kutsandığı modern zamanlarda doğdu, ‘fikri özel mülkler’ telif haklarıyla korumaya alındı. Taklit mi esinlenme mi tartışması hiç bitmeyecek.
Bugün yaşamış olsaydı, mutlaka cin fikirli bir köşe yazarı çıkar, “Shakespeare intihalci çıktı!” diye başlık atardı. İngiliz şair ve tiyatro yazarının bütün konularını başka eserlerden aldığını biliyoruz. Aynısını kendi klasik edebiyatımız için de söyleyebiliriz. Acaba Fuzulî, “Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge/ Ne açar kimse kapum bâd-ı sabâdan gayrı” dizelerini yazarken Necati’nin, “Beni ağlan beni kim üstüme gelmez ölicek/ Bir avuç toprağ atar bâd-ı sabâdan gayrı” beytinden “intihal” mi yapmıştı? Veya Leyla ve Mecnun’u yazarken, kendisinden önce aynı konuyu anlatmış olan Ali Şir Nevai veya Nizami gibi başka şairlerin hırsızı mıydı?
Shakespeare ve Fuzuli ile ilgili bu sorular anlamsız gelebilir. Ancak telif hakkı kavramının büyük değer taşıdığı, yasalarca korunduğu günümüzde, bir başka yazarla aynı konuyu işlemek, aynı sözleri kullanmak çok da kolay değil.
İntihal, yani bir başkasının eserini kendisine mal etme, çok yalın bir kavram gibi gözükse de “Olgunlaşmamış şairler taklit eder, olgun şairler çalar” (T. S. Eliot) veya “Bir kitabı kopya etmek intihaldir, birçok kitabı kopya etmek araştırmadır” (Mizner) gibi ünlü sözler, intihalin pek basit olmadığını gösterir. Bir intihal sözlüğü (Le Dictionnaire des Plagiaires) yazan günümüz Fransız yazarlarından Roland de Chaudenay bile şöyle der: “Derleme, kültürün başlıca taşıtıdır”.
Açık bir taklit Zeki Faik İzer, Fransız ressam Eugène Delacroix’nın “La liberté guidant le peuple” (1830) adlı tablosunu “Inkilâp Yolunda” (1933) adlı bir tabloya dönüştürmüş.
Buradan, bir başkasının eserini çalmanın meşru olduğu sonucu çıkmasın. İntihal, her zaman utanç verici bir hırsızlık olarak görüldü. Daha 1. yüzyılda Romalı şair Martialis’in, şiirlerini çalan Fidentinus’a karşı yazdığı epigramlar, bunun hiç hoş karşılanmadığını gösteriyordu: “Kitaplarımın hırsızı, bir şairin tek bir metne ve ucuz bir papirüs parçasına bedel olduğunu sanıyorsan yanılıyorsun: Alkış, iki üç paraya alınmaz”.
Peki, “imitatio”nun (taklit), yazar, şair, nutuk atan politikacı için başlıca teknik olarak görüldüğü eski Roma’da intihal derken ne anlaşılıyordu? İntihal ve taklidi birbirinden ayıran birkaç nokta vardı: İntihal yapan, çaldığı malzemeye yeni bir katma değer eklemiyordu. Aynı malzemeyi yeniden kullanmak meşruydu ama bunun sonucunda asgari sanat standartlarına ulaşmayı başaramayan bir esere “intihal” demek mümkündü. “İktibas” yani alıntı kavramı da aynı dönemde önem kazandı. Cicero’ya göre, intihalcinin asıl suçu, kaynaklarını saklamasıydı. Yaşlı Plinius, Historia naturalis’in ilk cildinde yararlandığı yazarların bir listesini verirken, intihalcileri bu işi yapmamakla suçluyordu.
Hangisi gerçek? Nisan 2015’te Dulwich Resim Galerisi, Jean- Honoré Fragonard’ın “Genç Kadın” isimli tablosunun orijinaliyle taklidini yanyana sergileyerek ziyaretçilerinden gerçek eseri tahmin etmesini istedi. Doğru cevabı verenlerin oranı %11 oldu.
Ama asıl kıyamet modern zamanlarda, bireysellik, orijinallik, özel mülkiyet gibi kavramların göklere çıkarıldığı dönemde koptu. 18. yüzyıla kadar “orijinallik” bir değer değildi. Doğu’da da Batı’da da sanatçı ve şairlerden eskilerin izinden gitmesi, onlarla aynı konuları işlemesi beklenirdi. Romalı düşünür Seneca yazarlara “eskileri hazmetmelerini” sıkı sıkıya öğütlemişti. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserinde Semerkantlı Nizâmî Arûzî (12. yüzyıl) ve Şems-i Kays’ın (13. yüzyıl) öğütlerini örnek veriyordu. Bunlara göre: “(Bir şair için) daha gençliğinde eskilerin şiirlerinden yirmi bin beyit ezberlemek, sonrakilerin eserlerinden on bin kelimeyi gözönünde tutmak, üstatların divanlarını daima okumak lazımdır”.
10.6 milyon $’lık bir kopya eser Modernite öncesinde, orijinal esere sanatsal bir değer katması koşuluyla taklitçilik hoş görülüyordu. Felice Ficherelli’nin 1640 tarihli Saint Praxedis isimli tablosu (solda), ünlü Hollandalı ressam Vermeer tarafından 1655’te yeniden yapılmış, taklit eser geçen sene 10.6 milyon dolara alıcı bulmuştu.
Fuad Köprülü’nün bunları aktardıktan sonra yaptığı modernist yorum ise ilginçti: “Bu telkinlerin, o devir sanatkârlarını nasıl fena bir taklide sürükleyeceği pekâlâ anlaşılır. Şahsiyetin inkişafı için hiçbir serbest saha bırakmayan, taklidi ve nazireciliği şiddetle revaçta tutan bu edebi terbiye tarzı, Tanzimat devrine gelinceye kadar bizim şairlerimiz için de başka türlü değildi”.
Köprülü, İngiliz şair Edward Young’ın Conjectures on Original Composition (1759) adlı eserini okusaydı, kuşkusuz beğenirdi. Young’a göre, yazarlar öncekileri taklit etmekten vazgeçmeliydi: “Ne kadar orijinal olurlarsa o kadar iyidir”. Ayrıca şu sözleri, özel mülkiyet-bireysellik-orijinallik ilişkisini de ortaya koyuyordu: “Taklitçi, tacını başkasıyla paylaşır. Orijinal ise alkışın tamamını hak eder”. Birkaç on yıl sonra, ilk Alman romantikleri Schelling, Schlegel, Novalis gibi şairler, bu orijinallik fikrini alarak yücelttiler ve romantizmle birlikte aynı konuların yeniden işlenmesi geleneği yavaş yavaş son buldu.
İngilizler çarpıttı Türk ressam çaldı 1915’te Çanakkale Harbi sürerken Gökçeada’da eğitim yapan İngiliz askerleri (üstte). Dönemin İngiliz gazeteleri bu fotoğrafı “Türk siperlerine saldıran kahramanlar” diye vermiş; Cumhuriyet döneminde bir ressam, askerlere Türk üniforması giydirerek Sakarya Savaşı’nı “canlandırmış” (ortada). Aynı açıdan bugünkü arazi.
Müzikte de işler farklı değildi. Örneğin Vivaldi’nin (18. yüzyıl) operalarında kötü karakterlerin aryalarını kendisi bestelemeyip olduğu gibi başka bestecilerin operalarından alması doğal karşılanıyordu. Veya Mozart’ın ilk dört piyano konçertosunu başka bestecilerden “kopyala/yapıştır” yöntemiyle derlemesinde bir kötülük görülmüyordu.
Tahmin edileceği gibi resimde intihal zordur. Zeki Faik İzer’in, Fransız ressam Eugène Delacroix’nın “La liberté guidant le peuple” (1830) adlı tablosunu “Inkilâp Yolunda” (1933) adlı bir tabloya dönüştürmesi, açıktan açığa yapılmış bir taklittir. Ancak modernite öncesinde, ressam imzasına bugünkü kadar önem verilmediği açıktı. Eski düzende, usta-çırak ilişkisi içinde, bir atölyede birçok ressam bir arada çalışıyordu. Örneğin Venedikli ressam Tiziano’nun yaptığı Kanuni Sultan Süleyman resimlerini ele alalım. Bunlar bir seri üretimin sipariş üzerine çoğaltılmış parçalarını andırır. Ayrıca bunları Tiziano’nun mu, atölyesindeki başka ressamların mı yaptığı tam olarak bilinmez.
Ünlü nakkaşların durumu da böyleydi. Elbette bazıları şöhrete kavuşuyor, hatta çizgilerinden tanınıyordu. Örneğin Babür Şah, nakkaş Kemalüddin Bihzâd’ın (Kemaleddin Behzad) minyatürlerini hemen tanıdığını, çünkü sakallıları sakalsızlardan daha iyi çizdiğini yazar. Öte yandan Bihzâd da diğer nakkaşlar gibi, nakkaşhanede, usta-çırak ilişkisi içinde, ortaklaşa çalışmaya dayalı bir geleneğin parçasıydı. Kimbilir hangi resmin tamamını kendisi yapmış, tezhib, tahrir, tasvir gibi çalışma aşamalarının hangisini üstlenmişti? Bazılarına “el-fakir Bihzad” veya “kâr-i üstâd-ı Bihzad” diye imza atmıştı ama o kadar tanınmasına rağmen, yaptığı bazı minyatürlerde de imza yoktu. Batılıların onu keşfetmesiyle birlikte (19. yüzyıl) hangi minyatür onun elinden çıkma sorusuna cevap aranmaya başlandı. Nakkaş Osman’ın durumu da farksızdı. Örneğin Sigervatname’deki (Zigetvar Savaşı Tarihi) minyatürlerin ona ait olduğu, 20. yüzyılda birkaç sanat tarihi çalışması sonucu belirlenmişti.
Günümüzde yazar, besteci ve ressamın kim olduğuna verilen büyük önem, bireysellik ve orijinallikle birlikte telif hakkının ortaya çıkışıyla başlayan bir eğilimin parçasıdır. İlk telif hakkı yasası (Kraliçe Anne Yasası, 1710) yayıncı karşısında halkın bilgilenme hakkını korumak için çıkarılmıştı. Çünkü matbaacı, satın aldığı esere sonsuza kadar sahip olabiliyordu. Telif hakkı, aynı nedenle Amerikan Anayasası’nın birinci maddesine (8. Bölüm, 8. Bend) girmişti: “Bilimin ve yararlı sanatların gelişmesi için, yazarlara ve mucitlere kendi yazı ve buluşları üzerindeki haklarının kısıtlı sürelerde verilmesi”.
Ancak sanat ve bilimin serbest dolaşımını sağlamak uğruna yaratıcının hakkını kısıtlayan bu düzenlemeler, zamanla intihali de cezalandıran bir özel mülkiyet hakkına dönüştü. Bern Konvansiyonu sayesinde, bir ülkeden diğerine çeviri yoluyla yapılan intihallere de set çekilmeye çalışıldı (1886). Günümüzde ortaya atılan intihal suçlamalarının bu kadar çok olmasının bir nedeni de, akçeli, dolayısıyla gayet etkili olan fikir mülkiyeti yasalarından kaynaklanmaktadır.
HIRSIZ DA HIRSIZDAN ÇALAR
Shakespeare’in oyunu: Bir çalıntı ‘Fırtına’sı
Shakespeare’in konularını başka yazarlardan alması, klasik geleneğe tamamen uygundu. Ama Fırtına adlı son oyununa baktığımızda işi iyice abarttığını görürüz: Konuyu William Strachey adlı bir yazarın kitabından, oyunun yapısını İtalyan commedia dell’arte türünden, karakterlerin konuşmalarının ciddi bir bölümünü Fransız denemeci Montaigne ile Latin şairi Ovidius’tan (neredeyse kelimesi kelimesine) almıştı. Hınzırca bir ayrıntı daha ekleyelim: Son yapılan araştırmalarda Shakespeare’in konuyu “çaldığı” kitabın yazarı William Strachey’nin de bir intihalci olduğu, kitabında anlattığı Bermuda’daki deniz kazası hikayesini çok daha önce yazılmış başka dört kitaptan aldığı ortaya atıldı.
MİLLÎ MARŞLAR NE KADAR MİLLÎ?
Münasebetsiz XV. Louis, 10. Yıl Marşı’nı söylermiş!
Müziğin milli değil evrensel bir dil olduğunu unutanlar, her yerde “skandallarla” karşılaşmaya hazırlanmalıdır. Büyük Britanya’nın “God Save The King/ The Queen” (Tanrı Kralı/Kraliçeyi Korusun”) marşının, Fransa Kralı XIV. Louis’nin bestecisi Lully’nin kendi kralı için yazdığı “Grand Dieu Sauve Le Roi” (Büyük Tanrı Kralı Koru) adlı eserinden alındığı iddiasını çürütmek için İngilizler çok mürekkep dökmüştür. Buna karşılık Fransız milli marşı “La Marseillaise”in (1792) Avusturyalı besteci Mozart’ın 25. piyano konçertosunun (1786) ilk bölümüyle benzerliği de Fransızları kara kara düşündürür. Cemal Reşit Rey’in bestelediği “Onuncu Yıl Marşı”nın (1933) başının, Fransız düşünür (ve vasat besteci) Jean-Jacques Rousseau’nun “Le Devin du Village” operasında (1752) Colette’in “J’ai perdu tout mon bonheur/ J’ai perdu mon serviteur” diye başlayan aryasındaki ilk temayla benzerliği dikkati çeker. Bu opera ilk kez sarayda sahneye konduğunda Fransa Kralı XV. Louis’nin çok hoşuna gittiği, kralın gün boyu sarayda davudi sesiyle “Çıktık açık alınla” (yani “J’ai perdu tout mon bonheur”) diye şarkı söyleyerek dolaştığı söylenir. Bu örnekler intihal değildir ama marşların ulusal ve ideolojik özellikleri nedeniyle tartışmaya açıktır. Aslında, besteciler her zaman birbirlerinin müziğinden motif ve cümleleri alarak geliştirir. Bu arada Almanya’nın “Deutschland Deutschland über alles” dizesiyle tanınan milli marşının ise, Haydn’ın 1797’de Avusturya İmparatoru II. Franz’ın doğum günü için yazdığı marş olduğunu ekleyelim.
YAKIN TARİHİMİZDE İNTİHAL TARTIŞMALARI
Şiirden romana, suçlama edebiyatı
Peyami Safa, başka yazarlara yaptığı intihal suçlamalarıyla ünlüydü. Bu edebiyat dedektifi, Türk romanının en popüler örneklerinden Çalıkuşu’nun (1922) Léon Frapié’nin L’institutrice de Province (Taşra Öğretmeni, 1897) adlı romanından çalındığını öne sürmüştü. Léon Frapié (1863-1949) eğitim ve kadın haklarına ilgisiyle tanınan bir romancıydı. Taşra Öğretmeni adlı romanında, Louise Chardon adlı genç bir öğretmen kızın bir köy okulunda çektiği sıkıntıları, Reşat Nuri Güntekin ise Çalıkuşu’nda Feride adlı İstanbullu bir kızın aşk acısı nedeniyle evden kaçarak Anadolu’da öğretmen olarak hayatını sürdürmeye çalışmasını anlatmıştı. İki romanda da eğitimin aksaklıklarına değiniliyor, yalnız bir kadının istismara açık olduğu vurgulanıyordu ama Çalıkuşu’nda aşk acısı öne çıkarken, Taşra Öğretmeni eğitim üzerine yazılmış tezli bir romandı.
Türk şiirinin en ünlü örneklerinden biri de intihal suçlamasıyla karşılaştı. Ahmed Hâşim’in “Yarı Yol” (1923) şiirini İngiliz şair Rudyard Kipling’in The Jungle Book (Ormanın Kitabı, 1894) eserinde Maymunların Şarkısı adlı şiirden çaldığı öne sürüldü. “Maymunların Şarkısı” ile herhalde “Road Song of the Bandar-Log” başlıklı şiir kastediliyordu. Ancak maymunların ağzından yazılmış bu şiirde “Half-way up to the jealous moon!” (Yarı yoldayız kıskanç aya doğru!) dizesiyle Ahmed Haşim’in “Yarı yoldan ziyâde mâha yakın” dizesi arasındaki yakınlık dışında hiçbir benzerlik kurulamaz. İki şiirin temalarının da uzaktan yakından ilişkisiz olduğunu eklemek gerekir.
Ülkü Tamer 50’li yıllarda İlhan Berk’in kendi şiirlerini çaldığını söylemiş, Berk’in de “evet beğendiğim şeyleri alırım” demesi büyük tartışma yaratmıştı. Erdoğan Alkan Şiir Sanatı kitabında Türk şairlerinin Fransız şairlerinden aldıkları dizeleri yazmış, Cemal Süreya, A. Muhip Dranas ve birçok şairden karşılaştırmalı örnekler vermişti. 70’li yıllarda Burhan Günel Yazko dergisinde Adalet Ağaoğlu’nun Huxley’in kitabından “fazlaca etkilendiğini” dile getirmiş, tartışmaya Mina Urgan ve Leyla Erbil de katılmıştı. 80’li yıllarda da Murat Bardakçı, Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanının çalıntı olduğunu iddia etmişti.
1983’de Nobel Edebiyat Ödülünü alan William Golding’ in kült eseri Sineklerin Tanrısı, ilk yazıldığı sırada yayınevleri tarafından “çöp, sıkıcı ve manasız” olarak nitelenmiş, basılmamıştı. Mevcut söylemin dışına çıkan, bilindik düşünsel çerçeveyi zorlayan bir başyapıtın ilginç hikayesi…
Yirmi iki kez reddedildikten sonra basılan Dublinliler ancak 379 adet satılır, bunların 120 tanesi kitabın yazarı James Joyce tarafından alınmıştır. James Joyce! Dünya edebiyatının dev ismi, yayınevlerini kapı kapı dolaşmış kendini bir türlü kabul ettirememiş! Basıldığında da hemen hemen hiç satmamış! Bu tür hikayeleri çok severiz. Zamanında değeri anlaşılamamış yazarların varlığı öncelikle bize umut verir. Yazıyor olmasak bile, hangi işle uğraşırsak uğraşalım çoğu zaman yeterince anlaşılmadığımızı düşünürüz ve bu tür anekdotlar günün birinde değerimizin bilineceğine dair duyduğumuz inancı pekiştirir.
Filmleri de çekildi İngiliz yazar William Golding’in 1954 tarihli romanınından uyarlanan ve Cannes’da Altın Palmiye’ye aday gösterilen 1963 tarihli ilk “Sineklerin Tanrısı” filminden bir kare.
Ama daha önemlisi edebiyat elitine karşı içimizde birikmekte olan öfkeyi bir nebze olsun yatıştırır. Köşebaşlarını tutmuş örümcek kafalı editörlerin, yayıncıların, eleştirmenlerin tarih önünde komik duruma düşeceklerini umut etmek içimizi soğutur. Tabii tarihin ya da zamanın mutlak yargıç olduğuna duyduğumuz bu keskin inanç da sorgulanabilir. Çünkü tarihin değerini teslim etmediği ve bu yüzden de varlıklarını dahi bilmediğimiz nice önemli eser olabilir. Muhtemelen onları asla öğrenemeyeceğiz. Bizim bilebildiğimiz sadece olumlu örneklerdir. Sırf bu az sayıdaki olumlu örneğe bakıp zamanın adaletine güvenmek oldukça iyi niyetli bir yaklaşım…
Hangi yapıtın başarılı olacağını öngörmek gerçekten de çok kolay bir iş olmasa gerek. Joyce’un Dublinliler’iyle yarışacak denli çok sayıda red yemiş bir başka kitabın macerasından söz etmek istiyorum. Yıl 1953. Londra’nın en saygın yayıncılarından Faber & Faber’e ulaşan “Strangers from Within” adlı dosyanın her halinden çok sayıda yayınevinden reddedildiği belli olmaktadır. Sayfa kenarları yıpranmış, eskimiş bu dosyanın üzerinde Faber’e ve birçok yayınevine profesyonel ön okuma yapan Polly Perkins’in okuma notu vardır. Basılmayacaklar kategorisine alınmak üzeredir. Perkins kitabın ön yazısında şöyle yazmıştır:
“Zaman: Gelecek. Sömürgeler üzerinde patlayan bir atom bombası hakkında saçma ve ilginç olmayan bir fantezi. Bir grup çocuk Yeni Gine yakınlarında vahşi bir yere düşer. Çöp ve sıkıcı. Manasız” (John Carey, William Golding: The Man Who Wrote Lord of the Flies, Free Press, 2009, s 157).
Eğer bu dosya geleceğin efsanevi editörü Charles Monteith’in eline geçmeseydi 20. yüzyılın modern klasikleri arasında yer alacak olan bu roman belki de Faber & Faber tarafından da reddedilecekti. Halen okunmakta ve tartışılmakta olan, insan doğasına dair çok önemli noktalara değinen bu romanın ilk reddedilişi de değildir. Charles Montheith’in yayınevini de ikna etmesi pek kolay olmaz; satış müdürüne göre asla satmayacak bir kitaptır bu. Çok da haksız sayılmaz. İlk baskısı çok fazla ilgi uyandırmamıştır. Ancak belli bir süre sonra Amerika’da üniversite kampüslerinde ‘bir orman yangını gibi’ yayılır. Bu deyim Charles Montheith’e ait; kitabın ilk sunulduğu halinden bizim bildiğimiz versiyonuna dönüşmesinde çok büyük katkısı olan bir editördür. Üstelik henüz yolun çok başındadır ve bu onun ilk işidir.
Gerçekle söylenceyi birleştiren… 1983’te William Golding’e Nobel Edebiyat Ödülü’nü layık gören İsveç Akademisi, gerekçesinde yazarı şöyle tanımlamıştı: “Gerçekle söylenceyi ustaca birleştiren, insanın ruhsal ve fiziksel boyutlarını derinlemesine inceleyen romancı…”
Daha sonra Sineklerin Tanrısı adıyla yayınlanacak ve yazarı William Golding’e Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıracak olan bu romanın gerçekten de insan doğası hakkındaki genel inançlara ters düşen, devrimci bir yanı vardır. Hikaye 2. Dünya Savaşı’nın külleri henüz çok tazeyken yazılmıştır. İnsanlığın en uygar kesiminin kısa bir süre içinde arka arkaya yaşadığı iki savaşın yarattığı büyük yıkım ve Auschwitz’deki Nazi toplama kamplarının, toplu mezarların, sistematik, soykırımın ortaya çıkması modernliğin ideallerine duyulan güveni sarsmıştır. Artık hemen her konuda aydınlanmanın öğretisi sorgulanır olmuştur. Sineklerin Tanrısı bu atmosferde yazılan diğer romanların aksine meseleyi farklı bir yerinden inceler. William Golding romanının temel düşüncesine ilişkin şöyle diyor:
“İkinci Dünya Savaşı’ndan önce toplumsal insanın mükemmelleşebileceğine inandım; yani doğru bir toplum yapısı iyi niyeti üretecekti; ve bu sayede tüm toplumsal hastalıkları toplumu yeniden düzenleyerek ortadan kaldırabilirdiniz. Bugün de benzer bir şeye inanıyor olabilirim; ama, savaştan sonra inanmıyordum çünkü inanamıyordum. Bir insanın diğerine neler yapabileceğini keşfetmiştim. Bir insanın diğerini bir silahla öldürmesinden, ya da bir bombayla havaya uçurmasından söz etmiyorum. Totaliter devletlerde yıllardır süregiden sözcüklerle ifade edilemeyecek o kötülükleri düşünüyorum. Şu kadar çok Yahudi’nin şu veya bu şekilde ortadan kaldırıldığını söylemek bile yeterince kötüdür (temizlendi, böyle derler, şık bir deyimle); ama o dönem öyle şeyler yapılmıştı ki bunları bir kez düşünmeye başladığımda eğer aklımdan kovamazsam fiziksel olarak hasta oluyorum. Bunlar Yeni Gine’deki kafatası avcıları ya da Amazonlardaki bir ilkel kabile tarafından yapılmadı. Bunlar büyük bir ustalık ve soğukkanlılıkla eğitimli insanlar tarafından, doktorlar, kanun adamları, arkalarında bir uygarlık geleneğini taşıyan insanlar tarafından yapıldı. Tüm o yılları yaşayan biri, insanın arının bal yapışı gibi doğal bir şekilde kötülüğü ürettiğini anlamıyorsa ya kör ya da aklını kaybetmiş olmalıdır. İnsanın ruhen hastalıklı bir yaratılışı olduğuna inanıyordum ve yapabileceğim en iyi şey yarattığı uluslararası felaketle hastalıklı doğası arasındaki bağlantının izini sürmekti” (William Golding, The Hot Gates, s. 85-86).
Romanın bizim hiç okuyamadığımız ilk versiyonu uzun bir üçüncü dünya savaşı anlatımıyla başlar. Bu savaştan korunmaya çalışılan bir grup çocuk özel bir uçakla sömürgelerin üzerinde uçarken bombalara hedef olur ama özel tüp kabinler sayesinde (romanın aslında bir bilimkurgu olduğunu hatırlayalım) ıssız bir adaya sağ salim inerler.
Editörün gafleti, yazarın zaferi Golding’in ilk başvurduğu yayınevine gönderdiği mektubun üzerinde editörün red notu. Sineklerin Tanrısı’nın 17 Eylül 1954 tarihli ilk baskısının kapağı.
Romanı basmak üzere yazarıyla görüşmelere başlayan Charles Montheith bir dizi değişiklik önerir. Bunlardan biri de girişteki o uzun savaş sahnelerinin atılmasıdır. Bu yüzden bildiğimiz Sineklerin Tanrısı çocukların adaya düşmelerinden sonra başlar. Burası cennet gibi bir yerdir. Çocuklar daha önceden okumuş oldukları Mercan Adası’na benzetirler burayı. Büyükler olmadan güzel zaman geçireceklerini bile düşünenler vardır içlerinde.
Oysa bu romanda hiçbir şey o iyimser çocuk klasiğindeki gibi olmayacaktır. Romanın Türkçe baskısında, kitabı dilimize kazandıran Mina Urgan bu noktayı çok güzel özetler. Robert Michael Ballantyne tarafından 1857’de yazılan Mercan Adası’nda da üç İngiliz genci ıssız bir adaya düşer; bir süre yalnız başlarına yaşarlar, ardından yerlilerle temas ederler. Romanın özelliği İngiliz gençlerin gittikleri bu vahşi doğa parçasına kendi uygarlıklarını taşıyabilmeleridir. Hem bilgilerini hem de değerlerini beraberlerinde götürebilirler. Tıpkı kendinden yine yüz yıl önce yazılmış olan, James Joyce’un tipik İngiliz sömürgeci ruhunu gösterir dediği, Marx’ın Kapital’de analizini yaptığı Robinson Crusoe’da olduğu gibi burada da Avrupa aklının kazanımlarının vahşi doğaya taşınarak oraların da uygarlaştırılabileceği anlatılır. Evrensel doğrunun yolculuğudur bu. Oysa Sineklerin Tanrısı bu romanlara, özellikle de Mercan Adası’na verilmiş sert bir cevaptır.
Sineklerin Tanrısı’nın değerinin anlaşılamaması sadece bir edebiyat geleneğinin içindeki farklılıkla açıklanamaz. Mevcut söylemin dışına çıkan, bilindik düşünsel çerçeveyi zorlayan ya da alaşağı eden çoğu zaman ideolojik bir meydan okuma içeren bu eserlerin hali hazırda hüküm süren edebiyat kanonu tarafından reddedilmesi bizi şaşırtmamalıdır. Golding’in Sineklerin Tanrısı yayınlandığı 1954 yılında değil, daha sonraları, 60’ların başında özellikle Amerika’daki üniversite öğrencileri arasında yaygınlaşmaya başlar. Altmışlı yıllar insan doğası üzerine düşüncelerin yoğunlaşacağı ve tartışmaların çeşitli yönlere doğru derinleşeceği döneme karşılık gelir. Denilebilir ki Sineklerin Tanrısı hem zamanın ruhunu anlamış hem de kurulmasına katkı sağlamış bir eserdir.
Bir kez kitabını yayınlatıp, insanlara yazdıklarını ulaştırdıktan, o aşılmaz görünen eşiği aştıktan sonra görece olarak yazarın işi kolaylaşır. Artık yazdıklarını yayınevi editörleri yeni bir yazarın ilk kitabı gibi okumazlar, hele ki dışarıda okur hazır bekliyorsa… Bir başka Nobel ödüllü yazar Doris Lessing de böyle düşünüyordu. “Kendi adımla yayımlayacağım bir kitap yine binlerce satacak, eleştirmenler yine övgüler düzecekler” diyerek bir deneye girişir. Edebiyat tarihinin en ilginç girişimlerinden biridir bu. 1982 yılında Jane Somers adıyla gönderdiği iki romanı öncelikle kendi İngiliz yayıncısı tarafından reddedilir. Bu başlı başına bir skandal sayılır. Amerikalı yayıncısı ise bu deneyden haberli olarak kitapları yeni bir yazar gibi yayımlar. Yeni bir yazarın ilk kitaplarını kaç adet basıyorsa o kadar basar, o oranda reklamını yapar. Tabii sonuç ortalama bir yeni yazarın aldığı sonuçtur. Doris Lessing bu deneyleri, yeni yazarların önündeki yolun ne kadar zor ve çetrefil olduğunu göstermek için yaptığını söyler. Haklıdır da…
Benzer bir deneyi yakın zamanda Harry Potter’ın yazarı J. K. Rowling de yapmıştır. Kitap yazarak dolar milyarderi olan yazar, bu sefer kitabını Robert Galbraith adıyla yayımlatır ve ilk baskısı sadece 1500 adet satar.
Bilimkurgunun başyapıtı İki kere beyaz perdeye aktarılan ve defalarca sahnelenen Sineklerin Tanrısı, gelmiş geçmiş en önemli bilimkurgu eserler arasında.
Bir roman, bir kitap hiçbir zaman sadece yazılı bir metinden ibaret değildir. Tıpkı diğer sanat eserlerinde olduğu gibi sosyolojik, siyasi ve hatta psikolojik bileşenleri vardır. Yayınevlerine, eleştirmenlere ve okurlara çeşitli etiketlerle yüklenmiş olarak ulaşır. Yazarının kimliği, cinsiyeti, yaşı, daha önce yazdıkları, yaşadıkları, çektiği acılar ya da başından geçmiş ilginç maceralar, giriştiği kişisel ya da siyasi mücadeleler, kamusal alandaki varoluşu, savunduğu düşünceler… Hepsi yapıtla birlikte ulaşır. Tüm bunlara yayınevlerinin ya da yazarların bilinçli olarak tasarladıkları sunum stratejileri de eklenince ortaya karmaşık bir tablo çıkmaktadır. Bu durum sadece kitaplar ve sanat eserleri için geçerli değil tabii, belki biz bunu kabullenmekte güçlük çekiyoruz. Saf yanımız, yine de zamanın en adil hakim olduğuna inanmayı sürdürüyor…
Tarihi eserlerin Irak dışına kaçırılmasını önlemek için satın alma politikası izleyen Süleymaniye müzesi büyük bir sürprizle karşılaştı. Gılgamış destanına ait bir kil tablet, 800 dolara müze koleksiyonuna katıldı.
Irak Kürdistan Özerk Bölgesi’ndeki Süleymaniye Müzesi’nde kadim destanların anası Gılgamış’a ait yeni bir kil tablet ortaya çıktı. Sürpriz buluntu hem Gılgamış Destanı’nın bölümlerinin sırasını değiştiriyor, hem karanlıkta kalan bazı noktalara ışık tutuyor, hem de yazıta fazladan 20 satır ekliyor.
Eserin müze koleksiyonuna katılma hikayesi oldukça ilginç. Irak’ın işgalinden sonra başlayan tarihi eser yağması çılgınlığı sırasında Süleymaniye Müzesi tarih varlıklarının yurt dışına kaçırılmasına engel olmak için getirilen her eser karşılığında kaçakçılara sorgusuz sualsiz ödeme yapma politikası izliyordu. Gılgamış Destanı’na ait yeni kil tablet, 2011 yılında müzeye karanlık bir sima tarafından satılan 80-90 parçalık bir koleksiyonun içinden çıktı. Profesör Faruk Al-Rawi eserleri incelerken, satıcı da müze yöneticisi Abdullah Haşim ile pazarlık halindeydi. Bilim adamı tabletin önemini fark eder etmez Haşim’e adama ne kadar para istiyorsa vermesini söyledi. 800 dolara el sıkışıldı.
Birbirine muhtemelen satıcı tarafından acemice yapıştırılmış toz-toprak içindeki tablet temizlendikten sonra yapılan incelemede onun Gılgamış Destanı’nın Yeni Babilce yazılmış üzerinde altı sütun bulunan V. tabletinin sol yarısı olduğu anlaşıldı. Yeni buluntuda deşifre edilen mısralarda Uruk kralı Gılgamış ile arkadaşı Enkidu’nun tanrıların evi Cedar ormanının bekçisi dev yarıtanrı Humbaba’yı nasıl öldürdükleri anlatılıyor.
Gılgamış ile Enkidu’yu, Humbaba’yı öldürürken tasvir eden duvar kabartması.
UZMAN GÖRÜŞÜ
Doğu’nun İlyada’sı
ŞEVKET DÖNMEZ
Gılgamış Destanı, dünya edebiyatı ve felsefesinin başlangıç noktasıdır. Destanda Sümer sitesi Uruk’un Tufan öncesi krallarından Gılgamış’ın sadık arkadaşı Enkidu’nun ölümü sonrasında çıktığı yolculukta ölümsüzlüğü arayışı anlatılmaktadır. Gılgamış bu uzun yolculukta, ölümsüz yaşamı elde etmiş tek insan olan Tufan’dan kurtulmuş Utanapiştim’le görüşür, ölümsüzlük bitkisinin yerini öğrenir ve onu bulur. Uruk’a dönüş yolunda ırmakta yıkanıken bir yılan sudan çıkıp bitkiyi götürür. İnsanoğlunun nasibi de böylece sonsuz yaşam yerine ölüm olur. Yaklaşık 300 dize olduğu tahmin edilen Gılgamış Destanı’nın kayıp parçalarında neler anlatıldığı konusunda bugüne değin yalnızca tahmin yürütülebiliyordu. Bu çok önemli keşif, roman tadındaki destanın sır olan bölümlerini bilmemizi sağlayacaktır.
Kafka’nın meşhur eseri Dönüşüm, yazılışının 100. yılında kendini doğruluyor. Hangi hayvan türü yarışabilir insanoğluyla, kötülük düzleminde?
Dilleriyle barışamayan toplumlar düşünce üretmekte zorlanıyorlar, böylesi toplumların bireylerinin daha çok kanı oluşturdukları gözlemleniyor; her köşeden “kanaat önderleri”nin fışkırmasının temel nedeni bu.
Bizde, dil düzleminde barışıklık yaşanamamasının ana gerekçesini Osmanlıcadan kopmamıza bağlayanların sayısı azımsanamaz. Mazhar Osman’ın 1925 basımı “Tabâbet-i Ruhiye Rehberi”ni, dostum Yücel Demirel’in yayımlanmamış çevrim yazısından okumaya çalışıyorum: Topu topu 90 yaşındaki bu metinde geçen “ebkemiyyet-i tahrisiye”, “usret-i nutk u tahrir”, “kelâm-ı taharri tagayyürâtı” türünden terimlerle bilmem nereye ne kadar gidebilirdik?
“Yeni” dil sorunları çözmüştür diyemiyoruz buna karşılık. Görünüşte hiçbir bulanıklık taşımayan bir dizi kavrama bakalım: Değişim, dönüşüm, başkalaşım üçlüsü önünde zihin karmaşası yaşadığımızı kanıtlayan çok sayıda örnekten biri üzerinde durmak yeterli: Yunan/Latin kökenli kültür dünyasında değişim (change/ment), dönüşüm (modification), başkalaşım (metamorphose) anlam ayrışmalarını ifade ediyor. Karşılık ararken pusulamız şaşkın: Ovidius’un anıt kitabı Türkçede Dönüşümler, Apuleius’un başyapıtı Başkalaşımlar başlığıyla yayımlandı sözgelimi. Oysa kavram aynı kavram. Michel Butor’un romanını (La Modification) Değişme, Kafka’nın öyküsünü (Die Verwandeurg) Değişim ve Dönüşüm başlıklarıyla ağırladık dilimizde: Belli ki işin içinden çıkamıyoruz bir türlü! Bu koşullarda metinleri doğru okumayı, değerlendirmeyi, yorumlamayı bekleyebilir miyiz? Şüphesiz, her çeviri, her çeviri denemesi bir yandan da bir yorum(lama) girişimidir; gelgelelim yorumun temellendirilmesi, bunun bazı örneklerde (Kafka gibi) okurla paylaşılması kaydıyla. Olmadığında, ipin ucu- nun kaçırıldığı gerçek.
Franz Kafka’nın öyküsü bu yıl 100 yaşına bastı. Kurt Wolff Verlag’ın ilk baskısının kapağında 1916 tarihi, içindeyse Aralık 1915 tarihi yeralıyor; yazar öyküsünü yıl içinde ayrıca bir dergide yayımlamıştır. Öyküyü de, yazarı “keşfeden” ilk yabancı dil Fransızcadır, 1930’lu yıllarda; Türkçeye ilk çevirisi de, 1955’de Vedat Günyol tarafından Fransızcadan yapılmış, Kâmuran Şipal’in Almancadan çevirisiyse 1987’de yayımlanmıştır. Bugün kitapçı raflarında çok sayıda çevirisine rastlıyoruz (Kafka artık kamu malı) ve dört ayrı başlık önerisine: “Değişim”, “Dönüşüm”, “Metamorfoz” ve “Metamorphosis”!
Sözkonusu kargaşa başlık sorusuyla sınırlı sayılmaz: Bir ölçüde içeriği de bağladığına tanık olunan bir başka konu, kitabın kapak tasarımıyla ilişkili; yıllar önce tarafı olduğum bir tartışmaya yeniden değinmek gereğini duyuyorum burada: Kitabın bütün dünya dillerinde kapağına yerleştirilen “böcek” için Kafka’nın yayıncısına “sakın ola ki kapağa böcek resmi koymayın” uyarısı yaptığı bilmezden geliniyor. Yazarın bu uyarıyı ısrarla gündeme getirmesinin canalıcı yanı şurada: Gregor Samsa düpedüz böceğe dönüşmüş değil elbet (Kafka fantastik edebiyata yakın bir edebiyat adamı değildi), kendisini o sabah uyandığında öyle hissediyor, görüyor — ailesi de: Ağır bir depresyon ortamında süzülen, yataktan çıkmayı reddeden, birkaç ay önce tanıştığı Felice’den mektubuna yanıt gelmedikçe bu durumda kalmakta ısrarlı genç adam bir tür böcekten farksız o anda: Bir başkalaşım geçiriyor.
Nabokov gerçi Kafka yorumunda, Freud’u ve ruhçözümleme geleneğinin simge takınaklarını ağır ironiyle ele alır ama, bu öyküde sonuç olarak, eğretilemenin ve başkalaşma duygusunun belli bir ruh halinin anlatımına yaslandığını yadsımak güçtür. Felice’nin yanıtı aynı gün Kafka’ya ulaşır, ertesi gün metni yazmaya girişir, iki aya yakın bir sürede öyküyü tamamlayacaktır. (Oysa “Duruşma”yı bir gecede yazmıştır).
Bir yapıtın yoruma açık olduğunu söylemek bile fazla. Yorum çoğulluğu yapıtı hem zenginleştirir, hem de yorar. Kafka’nınkinin bu bağlamda tipik bir modern odak haline geldiği biliniyor: Asrî Zamanlar insanının neredeyse bütün koşulları görülegelmiştir onda. Samsa’nın hikâyesine dönersek, başlığı “Değişim”den “Dönüşüm”e dönüştüren Ahmet Cemal, çevirisine yazdığı önsözde gerekçesini sunar: “Almancada Die Verwandeurg bir değişimden çok köktenci bir olguyu, tümüyle değişip başkalaşmayı dile getiren bir sözcüktür; burada gerçekleşen bir değişim değil bir ‘dönüşüm’dür”.
Bir bakıma, sık rastlanan yabancılaşma temasına sokulan bir yaklaşım. Kişinin ait olduğu ortamın yabancısı durumuna geçmesi, modern edebiyatta ve felsefede varoluş biçimine ilişkin bir hal olarak konumlanmış, Marxçı kuram karşı kutuptan eleştirel sorgulamayı genişletmişti. Samsa’yı ne ölçüde yaratıcısının bir otoportre çeşitlemesine indirgeyebiliriz ayrı bir konu, buna karşılık, en azından günlüğünde, “defter”lerinde ve mektuplarında belirdiği kadarıyla, Kafka’nın kendisine kuşatan bütün halkalara, ailesine ve kentine, ülkesine ve parçası olduğu uygarlığa uyum gösterme olanaksızlığı belirgindir. Walter Benjamin, 1934’de yayımladığı “Franz Kafka” denemesinde, yazarın yapıtını ıskalamanın iki anayolundan sözeder: Biri, ruhçözüm eksenine bağlıdır sözkonusu yorumların, ötekisi teolojik eksenlidir.
Bu sonuncuya, hem de çok yakın tarihlerde (Nisan 2015), bir yazarımızda rastladık: “Edebiyat ve Öteki Şeyler” başlıklı seminerinde, Kurmaca Alıştırmalar’ından tanıdığımız Gökdemir İhsan, “kadim tahkiye beşeri kâmil insan seviyesine çıkarmaya gayret ediyordu, modern tahkiye mineral seviyesine indirdi” savından hareketle yargısını Kafka’nın öyküsüne bağlıyor: “Kafka’nın kahramanını böceğe dönüştürmesi çok tehlikeli”.
Gökdemir İhsan, bütün masal mirasını, Ovidius ve benzerlerinin başkalaşım çizgisinde yarattığı gelenek deposunu hiçesaydığı yetmiyormuş gibi, modern edebiyatın geniş bir bölümünü de bir çırpıda kötülük hanesine yazıyor. Hayvan evrenini teolojik esaslara bağlı bir bakışaçısıyla horgörmesiyse köhne perspektifiyle malûl bütünüyle. Beşerin hangi kâmil boyutundan sözettiğini anlamakta ayrıca güçlük çektiğimi söylemek isterim: Haber bültenleri tıkabasa aşağılık insan öyküleriyle dolu değil mi her gün? Hangi hayvan türü yarışabilir insanoğluyla, kötülük düzleminde?
Modern edebiyat, başta Kafka’nın yapıtı, tepeden tırnağa hayvan hikâyeleri, meselleri ile doluysa, o damarın ucu Doğunun ve Batının klâsik metinlerine bağlı olduğu içindir. Gregor Samsa’ya gelince, asıl trajik boyut, o başkalaşadursun, en yakınındaki “insan”ların dışavurduğu sağırlıkta, soğukkanlı zulûmde, kıyım kararlığında biçim almaz mı?
Hekimlerim konuşma teknikleri ve bir ebenin sıkı kontrolü altında her gün boğazımdan aşağı yuvarlanan avuçla sinir hapının hastalığım konusunda kifayetsiz kaldığına hükmetmiş olacak ki, üzerimde elektroşok tedavisi tatbik etmenin elzem olduğuna kanaat getirmişlerdi. Bu işe nezaret eden iki hekimden biri, narkoz mütehassısı, beni ayılttıktan sonra kulağıma eğilip eski bir meslektaşının, Galop Vehbi’nin, benimle görüşmek üzere odamda beklediğini bildirdi. Doğrusu hiç de bir cehennem heveslisinin dertlerini dinleyecek halde değildim ama az önce beynime 80 ile 110 Volt arası cereyan tatbik etmiş ve dahasını da memnuniyetle yapabilecek gibi görünen kişilerle münakaşaya girmek mantıklı değildi. “Galop Vehbi?” diye tekrarlayabildim sadece sedyeyle götürülürken.
“Aslında adım Galip,” diye açıkladı odamdaki kanepeye yerleşmiş çayını yudumlayan Hitler bıyıklı beyefendi. “Doktor Galip Vehbi. At yarışı merakımdan dolayı arkadaşlarım bana Galop lakabını uygun gördüler. Bilirsiniz, sevincimizle üzülen, üzüntümüzle sevinen kişilere arkadaş denir.”
Enteresan bir konuya değinmişti, ancak uzun uzadıya sohbet edemeyecektim. Bunun yanı sıra, herhalde biraz da, doğrudan benim kapımı çalmak yerine araya doktorlarımdan birini sokarak geldiği için soğuk bir tavırla, doğrudan konuya girdim. “Hikayeniz nedir ve benden ne istiyorsunuz?”
“Eğer aşk, dedikleri gibi seni mahvedecek şeyi seçmekse benim saadetimin de mahvımın da müsebbibi atlardır. Anadolu’da vazife yaptığım yılları sırf bol bol at binerek geçirdiğim için hayatımın en güzel günleri addederim,” dedi Doktor Galop lakabını hakkeder bir iç geçirmeyle. Ardından çayından bir yudum çekip gerçeklere döndü. “Lâkin bu büyüleyici mahluka karşı duyduğum muhabbet bununla sınırlı kalsaydı bugün karşınızda olmazdım muhakkak ki.” Acaba bir zoofili vakasıyla mı karşı karşıyayız diye kaygılanmaya başlamıştım ki baklayı çıkardı ağzından. “At yarışları yüzünden her şeyimi kaybettim. Malımı, mülkümü, eşimi, işimi, dostlarımı…”
Bir kumarbazdı demek ki Galop Vehbi. “Hangisini geri istiyorsunuz peki?” diye sordum derdini bir an evvel söyler de çekip gider umuduyla. “Hiçbirini” diye yanıtladı, başını iki yana sallayarak. “Biz cerrahlar diğer doktorlardan biraz farklı oluruz, hele ki benim gibi beyin cerrahları. Bir insanın hayatı, lafın gelişi değil, kelimenin hakiki manasıyla ellerimizin arasındadır. En ufak bir hatada, dikkatsizlikte hastanın masada kalması işten değildir. O yüzden büyük bir mesuliyet duygusuyla hareket etmemiz lazım gelir. Karşınızdaki zavallı işte bu gerçeği unutup, mesleğine, yeminine, insanlığa ihanet etmiş biridir.” Verilen şokların etkisiyle olacak, at yarışı tutkusuyla cerrahi arasındaki bağlantıyı kurabilecek halde değildim; bıraktım izah etsin. “Kumar yüzünden son hızla felakete doğru sürüklenirken, bu gibi durumlarda ekseriyetle görüldüğü gibi hayatıma alkol de girmişti. Uzatmayayım, içkiliyken bir çocuğun ameliyatına girdim. Tümörü temizlerken neşteri biraz fazla kullandım ve bu yüzden bir yavrucak hayatı boyunca felç kaldı.”
“Ve şimdi bu hatayı tamir etmek istiyorsunuz?”
“Hayır, bu haftasonunun altılı ganyan neticelerini öğrenmek istiyorum.”
“Nasıl?”
“At yarışı neticelerini” diye açıkladı Doktor Galop. “Büyük ikramiyeyi kazanmak için.”
Ne yalan söyleyeyim, bunu hiç beklemiyordum. “İsteklerinizi sorgulamak benim işim değil” dedim. “Ama bundan emin misiniz? Vicdan azabından ölecek gibi duruyorsunuz.”
“Bakın” dedi Galop Vehbi. “Ben inançlı bir insanım ve benim gibilerin ne kadar büyük günahlar işleseler de nihayetinde cennete gideceği söylenir. Ben buraya vicdan azabından kurtulmak için değil, sonsuza kadar cehennemde yanmayı garantilemek için geldim.”