Kategori: Edebiyat Tarihi

  • Hayvan gibi avlanırpazarda satılırlardı

    ESİR / ESİRCİ Savaş, akın ve baskınlarda ele geçirilen, Afrika’da, Kafkasya’da, Kuzey ülkelerinde hayvan avlar gibi yakalanan erkek-kadın, çocuk yabancı tutsaklara, İslâm huku­kunda esir (çoğulu: üserâ)-köle denirdi. Her beş tutsaktan bi­ri pençik (vergi) olarak devlete verilir, diğerleri esir tüccarları aracılığıyla satılırdı. Tacirler, al­dıkları köleleri sınıflandırır, ba­kım ve eğitimden geçirir, değer­lilerini saray ve konaklar için ayırır, “sıradanlar”ını satışa su­nardı. Köle satın alanlar bunları her işte kullanır, kadınsa nikâh­sız eş edinebilirdi. 19. yüzyılda köle ticaretini yasaklayan ulus­lararası anlaşmalar imzalansa da Doğu ülkelerinde, Avrupa ve Amerika’da köle alım-satımı da­ha bir süre önlenemedi. Esir Hanı-Esir Pazarı İstan­bul’da Kapalıçarşı’ya yakın bir handı. Köle ve cariyeler burada açık artırmayla veya el altın­dan yüksek fiyatlarla satılır­dı. Sultan Abdülmecid 1848’de bir fermanla köle alım-satımını yasaklayarak Esir Hanı’nı yık­tırdı ama köle-cariye alım sa­tımı gayriresmî olarak devam etti. Siyahi köle ve cariyeler Fa­tih’deki hanlarda, kadınlar Top­hane’deki Karabaş mahallesin­de pazarlanırdı.

    ESLİHÂ-İ ASKERİYE MÜ­ZESİ (Askerî Silahlar Müzesi) Savaş ganimeti olan ve ilgili ku­ruluşlardan toplanan eski silah­lar, Topkapı Sarayı bahçesinde­ki İç Cebehane denen Aya İrini Kilisesi’nde depolanmıştı. Bu­rası 1909’da “Esliha-i Atika Mü­zesi” (Eski Silahlar Müzesi) adı verilerek ziyarete açıldı.

    ESNAF ŞEYHİ Ahilik-fütüv-vet geleneğine dayalı debbağ­lık, ayakkabıcılık, saraçlık gibi el zanaatlarında üretim ilke­leri, kalite, ustalık, çıraklık sorunlarıyla ilgilenen, esnaf­la yönetim-yargı arasındaki ilişkileri düzenleyen dernek başkanı. Zanaat ve ustalık so­runları, çırak yetiştirme, kalite kontrol, üretim, fiyatlandır­ma-pazarlama, meslek disip­lini, arasta işleriyle ilgilenen ve denetimler yapmak üzere seçilmiş meslek mensubu da “yiğitbaşı”ydı.

    ‘Yunan köle, Türk sahip’ İngiliz oryantalist William Allan’ın 1838 tarihli tablosu, İstanbul’daki esir pazarından bir anı yansıtıyor. 1829-30’da kenti ziyaret eden sanatçı, pazarlanan Yunanlı genç kızı ve atı üzerindeki alıcı Türk paşayı gündelik detaylarla birlikte, “melodramatik” tarzda resmetmiş.
  • Us kardeşler ve gazetecilik namusu

    Us kardeşler ve gazetecilik namusu

    Son Osmanlı ve Cumhuriyet devirlerinin önemli gazeteci kardeşleri Mehmet Asım Us ve Hakkı Tarık Us, başta Vakıt olmak üzere birçok kıymetli gazete ve yayıma imza attılar. Mustafa Kemal ve İstiklal Harbi’ni destekleyen Us kardeşler, basın özgürlüğünü de sonuna kadar sahip çıkmışlardı.

    23 Teşrinievvel 1333/23 Ekim 1917 tarihinde Mehmet Asım Us ve Ahmet Emin Yal­man’ın ortaklığı ile kurulan Va­kıt gazetesi, yayın yaşamını yak­laşık 50 yıl sürdürmüş Türk ba­sın tarihinin temel taşlarından biridir. Manisa (Saruhan) iline bağlı Gördes kasabası doğumlu Us kardeşlerin kurucusu olduğu bu gazete Bâbıâli’de bir ekol ol­muş, gazete dışında kurdukları Vakıt Kütüphanesi isimli yayı­nevi aracılığı ile yayınladıkları kitaplar çok önemli bir boşluğu doldurmuştur.

    Us kardeşler ve gazetecilik namusu
    Vakıt gazetesinin kurucuları
    Hakkı Tarık Us
    Us kardeşler ve gazetecilik namusu
    Mehmet Asım Us

    Gazetenin dışında Vakıt Kütüphanesi’nin yayımladığı “Dün ve Yarın Külliyatı”, En­gels, Tolstoy, Flaubert, A. Daudet, Virgile, Hegel, Plu­tarkhos, Aristo ve benzeri pek çok Batılı düşünür, ya­zar, biliminsanının eserle­rini Türkçeye kazandırmış­tır. Ahmet Emin Yalman ile Asım Us’un ortaklığı beş yıl kadar sürmüş, ortaklık 1923 Mart ayında sonlanmıştır.

    Us’lar hakkında Gazeteci Bir Aile Us’lar künyeli çok kıymetli bir kitap yayınlayan Nuri Akba­yar ve Orhan Koloğlu’nun tes­bitine göre, 23 Ekim 1917’de ilk sayısında gazete amacını, “Adı eski fakat kendi yeni olan ga­zetemiz bugünkü sahiplerinin elinde bulundukça temiz ve le­kesiz kalacak, memleket menfa­atlerinin ve gazetecilik sevgisi­nin aydınlığı içinde saf ve sami­mi yayınlar yapacaktır” şeklinde açıklar. 1950’li yıllardan sonra İstanbul basınında söz sahi­bi olmaktan uzaklaşan Vakıt, 1966’da kapanmıştır. Us kardeş­lerin kurdukları ve Vakıt Yurdu ismini verdikleri binada yer alan Vakıt Müessesesi, Haber-Ak­şam Postası (1931-1957), En Son Dakika (1939-1949) adlarıyla iki gazete daha çıkarmıştır.

    Hakkı Tarık Us’un önderli­ğinde yayınlanan Kitap ve Ki­tapçılık / Le Livre et Librairie dergisi (1 Kanunisani 1936-15 Nisan 1937, 30 sayı) Türkiye’de çıkan en önemli kitabiyat dergi­lerinden biridir. İçindeki bilgiler, yayıncılar ve sahaflar ile söyle­şiler, o yıllarda çıkan yeni yayın­ların sağlıklı künye bilgileri açı­sından bugün büyük bir başvuru kaynağı, araştırmacılar için elki­tabı gibidir. Basın ve gazetecilik tarihi üzerine çalışacakların ilk elden bakmaları gerekli bu dergi koleksiyonu, çok nadir bulunur eserlerdendir.

    Bâbıâli’de bir okul

    Vakıt gazetesinin sahibi Asım Us Gördüklerim, Duyduklarım, Duygularım (İstanbul, 1964) ve Asım Us 1930-1950 Hatıra Not­ları (İstanbul, 1966) başlıklı iki önemli anı kitabı yayınlamıştır. Bâbıâli’de bir okul görevi gören Vakıt gazetesinin sahibinin bu anı kitapları, basın, gazetecilik, siyasi tarihimiz, devrin sosyal yaşantısı, yaşanmışlıklar açı­sından önemli kaynaklardandır. Hatıra notlarında Asım Us “Ga­zeteci hadiseleri göstermek için bir ayna, bir fotoğraf olamaz. Şu halde gazeteci bir ayna, bir fo­toğraf gibi tesbit etmelidir de­mek imkansız bir şey istemektir. O halde gazeteciden istenecek şey, sadece duygularını samimi olarak ifadeden ibarettir. Hadi­selere candan dikkat etmek ve samimi olmak; işte iyi bir gaze­teci bu samimiyeti gösterebilen­dir. Samimi olan gazeteci deveyi pire yapmaz. Deveyi deve, pireyi pire olarak gösterir…” diye yaza­rak gazetecilik görüşünü açıkla­maktadır.

    Us kardeşler ve gazetecilik namusu
    Vakıt gazetesinin eski Türkçe nüshası (sağda) ve Türk basın tarihine geçen kadrosu (üstte).
    Us kardeşler ve gazetecilik namusu

    Gazete 1917’de İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarın­da, ortakların 250 lira sermaye koyması sonucu Matbuat Mü­dürlüğüne verilen bir dilekçe kuruldu. İlk tesbit edilen isim “Haber” iken Matbuat Müdü­rü Hikmet Bey’in (Şair Nazım Hikmet’in babası), eski dönem­de çıkan ve kapanan Filip isimli gazetecinin çıkardığı “Vakit” is­mini önermesiyle isim tescillen­di. Ahmet Emin Yalman’ın 10 Mart’ta tutuklanıp Kütahya’ya sürgün edilmesindan sonra ga­zeteye tamamen sahip çıkacak olan Asım Us, 12 Mart 1919’da “Tevkifden Sonra Muhakeme” başlıklı yazıyı kaleme alıyordu. Bu yazıda yazar, “bir insanı 24 saat bile sebepsiz tutuklamanın suç olduğunu, mahkemelerin aleni yapılması gerektiğini, da­vaların kin ve intikam duygula­rıyla yapılamayacağını savunu­yor, yeni bir baskı döneminin baçladığını vurguluyordu” (Ak­bayar/Koloğlu sayfa: 30). Çok rahatlıkla 2017 yılına da uyan bu yazı gibi pek çok yazının ya­yınlandığı Vakıt, Ankara’nın İs­tanbul’daki sözcüsü gibiydi. 18 Kasım 1918’de gazetede yapılan bir mülakatta, “Ordumuzun en büyük kumandanlarından” diye tanıtılan Mustafa Kemal Paşa’ya yakın bir gazete oldu Vakıt.

    23.871 sayı

    Gazete Vakıt adından başka, çe­şitli nedenlerle kapatılmasından sonra Arapça kökenli “vakıt” is­minin türevleri olan Muvakkit, Evkat, Mütevakkıt gibi isimler­le yayımlanmıştır. Kanunevvel (Aralık) 1928 yılına kadar 3.944 sayı eski harflerle ve 1966’ya ka­dar yeni harflerle 19.927 sayı ya­yınlanmıştır. Vakıt gazetesinin ikinci büyük ismi de Hakkı Ta­rık Us’tur. Büyük bir kütüphane ve süreli yayın koleksiyonu sa­hibi ve bağışçısı Hakkı Tarık Us, gazetecilikte çok önemli başarı­lar elde etmiş bir meslek men­subudur. Çerkes Ethem’le ilk rö­portajı yapan Hakkı Tarık Bey, işgal yıllarında Millî Mücadele için çalışanlar safında yer almış­tır. Tek parti döneminde pek çok konuda karşı çıkışlarda bulunan Hakkı Tarık Us’a o dönemde ar­kadaşları “mûteriz”(itiraz eden) lakabını vermişlerdir.

    Hakkı Tarık Us, 25 Temmuz 1931’de kabul edilen ve hüküme­te “saltanat, hilafet, anarşizm, komünizm” propagandası ya­pan yayınlara kapatma yetki­si tanıyan basın yasasına da tek parti döneminde tek karşı çıkan milletvekili olmuştu. Sahaflar Çarşısı’nın 6 Ocak 1950 tarihin­de kısa bir sürede yanmasından sonra yeniden yapılması, eski Sahaflar Çarşısı’nın yeniden modern bir tarzda ihyası için en büyük çabayı sarf edenlerden biri de yine Hakkı Tarık Bey’dir. Hiç evlenmeyen Hakkı Tarık, gelirinin büyük bir bölümünü kurmak istediği kütüphaneye harcamıştır. Kütüphane ile ilgili ayrıntıları da içeren 22 madde­lik vasiyetnamesi, ölüm tarihi olan 21 Ekim 1956 pazar günün­den itibaren geçerli olmuş, an­cak bu isteği ölümünün 9. yılın­da, yani 1965 senesinde yerine getirilebilmiştir.

    İrili ufaklı 15 esere imza atan Hakkı Tarık Us, Türk basın-ya­yın dünyasının vazgeçilmez isimlerinden biridir. Eserleri halen başvuru kaynağı olarak kullanılmakta, biraraya getirdi­ği süreli yayınlardan dünyadaki bütün araştırmacılar yararlan­maktadır.

    VAKIT
    Yevmi Gazete
    Sahib-i İmtiyaz:
    Mehmed Âsım [Us],
    Hakkı Tarık [Us]
    Baş muharrirleri:
    Ahmed Emin
    [Yalman], İsmail
    Ramiz, Hüseyin
    necati, Ahmet Şükrü
    [Esmer].
    Yazarlar: Hakkı Tarık
    Us, Mehmed Asım Us,
    Ali Ekrem Uşaklıgil,
    Refik Ahmet
    Sevengil.
    Basıldığı yer: İstanbul
    Vakıt Matbaası.

  • Hem çadır kurar hem can alırlardı

    Hem çadır kurar hem can alırlardı

    ÇADIR MAHKEMESİ Yıldız Sarayı bahçesinde, Ortaköy tarafındaki Malta Karakolu önünde, biri büyük diğerleri küçük birkaç çadır kurularak Midhat Paşa ile öteki suçlananların yargılanması. Duruşmalara 15 Mayıs 1881’de başlandı. Mahkeme-i İstinaf hükümleri burada verdi. Mahkeme-i Temyiz de aynı çadırda toplanarak kararları onayladı. 

    ÇADIR MEHTERLERİ/ MEHTERÂN-I HAYME-İ HASSA Padişah çadırı, otağ-ı hümâyûnu, padişahın saray dışında gideceği yere götürüp kuran, seferde de padişah bir otağdayken ikincisini sonraki konaklama yerine götüren, böylece her türlü hava ve yol koşullarında çadır denklerini taşıyarak padişaha, sefer serdarıekremine, maiyetindekilere, ortada otağ-ı hümâyûn, âdeta kasaba ölçeğinde çadır ordugâhı hazırlayacak olanak ve pratiğe sahip bir örgüttü. Ocak komutanı çadır mehterbaşısı, İstanbul’daki ocakları da İbrahimpaşa Sarayı yanındaki Mehterhâne idi. Mevcutları dört odada 800 dolayındaydı. Avadanları, kendir, ip direk, merdiven kanca, balta, pala, satır vb. olduğundan, aralarından ayrılan bir grubun cellatlık görevi de vardı. Bunlar, çengele vurmak, darağacında asma kazığa oturtmak, baş kesmek işlerini gayet maharetle yaparlardı. Sefere gidilmediği zamanlarda çadır ve otağları onarır, bakımlarını yapar, yeni otağlar imal ederlerdi. Otağ, çadır, sâyebân, iç kaplama kumaş ve çadır bezlerini dokuyan, diken ocak terzileri ayrı bir örgüttü. Saraçları da vardı. 

    ÇAKALOZ/ ÇAKLOR Namlusuna doldurulan çakıl taşlarını düşman saflarına savuran küçük top. 

    ÇÂKER/ÂNE Resmî yazışma kurallarına göre, yazı sahibi astın, hitap ettiği üstüne, kendisinden söz etmesi halinde kullandığı “kulunuz” anlamındaki deyim (Örneğin: “mâlûmât-ı çâkerânem”: Kulunuzun bilgisi). 

    Çadırın önünde cellat 1553’te Şehzade Mustafa’nın idamı ve cesedinin başında cellatlar. Çadır mehterleri içindeki bir grubun cellatlık görevi de vardı. Minyatür: Seyyid Lokman. 
  • Klasik yazarların en popüleri JANE AUSTEN

    Klasik yazarların en popüleri JANE AUSTEN

    Dünya edebiyatının en ünlü kadın yazarı, tam 200 yıl önce 41 yaşında öldü. Yazdığı altı romandan hiçbirinin ilk baskısının kapağında kendi adı yer almıyordu. Bunlardan sadece dördünün basıldığını görebilmişti. Öldükten sonraki iki yüzyılda Jane Austen romanları bir endüstriye dönüştü. Büyüledikleri arasında 1. Dünya Savaşı siperlerindeki İngiliz askerleri de vardı, günümüzde televizyon başındaki Türk seyirciler de. 

    Bugün dünyanın en zengin kadın yazarının (hatta yazarının) yaklaşık 1 milyar dolarlık bir servetle İngiliz J. K. Rowling olduğu tahmin ediliyor. Garip bir tesadüf sonucu, 200 yıl önce ölen yine İngiliz, yine kadın bir başka yazar, onunla rahatlıkla rekabet edecek durumda. 41 yıllık hayatında altı romanı tamamlayabilmiş, bunların yalnız dördünü yayınlatabilmiş. Kitaplarından elde ettiği tüm gelir 684 sterlini (bugün 60 bin sterlin) ancak geçen Jane Austen (1775-1817) bugün neredeyse bütün dillere çevrilmiş romanlarıyla, 1930-2017 arasında bunlardan uyarlanan, esinlenen, başka dönem ve ülkelere taşınan 75 sinema, televizyon filmi ve dizisiyle, başka yazarların kaleme aldığı “esinlenme” ve “devam romanları” ile 1 milyar doları çoktan aşmış, çarkları bir türlü durmayan büyük bir endüstrinin kaynağı. 

    Jane Austen’ın yaşamı, dünya tarihinin en çalkantılı geçiş dönemlerinden birine tekabül ediyordu. Doğduğu yıl Amerikan Bağımsızlık Savaşı başlamış, sonra ABD kurulmuş, Fransız Devrimi olmuş, Napoléon iktidara gelip Rusya’yı işgal etmiş sonra düşmüş, İngiltere’de endüstri devrimiyle birlikte ilk işçi eylemleriyle köle ticaretine son verilmesine yönelik ilk kampanyalar başlamış, ilk büyük fabrikalar kurulmuş, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Hindistan’daki egemenliğini genişletmişti. 

    Jane Austen ve Anne Hathaway Anne Hathaway, yazarın hayatını konu alan “Becoming Jane” filminde (2007). Jane Austen’in James Andrews tarafından yapılan suluboya portresi (yanda). 

    Bütün bu başdöndürücü gelişmeler romanlarında ancak çok uzaktan yankılanıyordu; çünkü Jane Austen, çok iyi bildiği İngiliz taşrasındaki orta sınıfın ve küçük toprak sahiplerinin sıradan yaşamını anlatıyordu. Gerçi sonradan göreceğimiz gibi, bu uzak yankılar bile sonraki eleştirmen ve tarihçiler açısından dönemi yansıtan önemli kanıtlar olarak yorumlanacaktı. Yazar bu çevreyi anlatmaktan hiç vazgeçmedi. 

    Yeteneğine hayran olan entelektüel erkekler, kendisine çeşitli akıllar fikirler vermekten vazgeçmiyor, heyecanlı bir macera romanı veya ahlakçı bir didaktik roman yazmasını tavsiye ediyorlardı. Sonunda Jane “Çeşitli Çevrelerden Gelen İmalar Üzerine Bir Roman Planı” adlı bir hiciv yazarak kendisine verilen öğütlerle dalga geçmekle yetindi. 

    15 yaşında yazdığı kitabı, ablası resimledi Jane’in 15 yaşında yazdığı “İngiltere Tarihi”nin elyazmaları bugün British Library’de. Yazıları, ablası Cassandra’nın resimleri süslüyor. 

    Aslında Jane Austen etrafında olan bitenlerden tamamen kopuk bir yaşam sürmemişti. İngiliz kraliyet donanmasının şöhretinin en yüksek olduğu bu dönemde iki ağabeyi denizci olmuş, amiralliğe kadar yükselmiş ve Karayipler’den Hint Okyanusu’na kadar deniz savaşlarında yer almışlardı. En yakın arkadaşı, sonradan ağabeylerinden biriyle evlenen Eliza de Feuillide’in Fransız kocası devrim sırasında giyotinle idam edilmiş, Eliza İngiltere’ye sığınmıştı. Jane Austen’ın hayranlarından biri İngiltere Naip Prensi George’du (sonradan Kral IV. George), ancak Jane Austen onun kişiliğinden de politikalarından da her zaman nefret etmiş, özel mektuplarında kendisiyle acımasızca dalga geçmişti. 

    Jane Austen, düşük gelirli, çok çocuklu bir papaz ailesinin küçük kızıydı. Ailenin erkek çocukları kendi başlarının çaresine baktılar. Birini zengin akrabaları evlat edindi, ikisi donanmaya girdi, birisi banker oldu ve iflas etti. Ailenin kızları Cassandra ve Jane, ikincisi ölene kadar birbirlerinden hiç kopmadı. Aralarındaki mektuplaşma, sonradan Jane Austen’ın yaşamıyla ilgili en önemli kaynak haline geldi. 

    Ailenin en büyük zevki amatör tiyatroculuktu ve Jane bu ortamda ilk yazı denemelerine çok küçük yaşta başlamıştı. 15 yaşındayken yazdığı “İngiltere Tarihi”nin başına “taraflı, önyargılı ve cahil bir tarihçi tarafından kaleme alınmıştır” notunu düşmüş, bunları 1. Cilt, II. Cilt ve III. Cilt diye toplamıştı; hiciv yeteneği ilk kez bu denemede ortaya çıkıyordu. Zaten hiciv en önemli yeteneklerinden biriydi. Mektup-roman şeklinde yazdığı uzun öyküsü Lady Susan, ünlü Fransız mektup-romanı Tehlikeli İlişkiler’i andıran bir baştan çıkarma, komplo, ahlaksızlık öyküsü anlatıyordu; ama yazar kitabın sonunu şu sözlerle hafifletmeden duramamıştı: “[Kahramanlarımız] arasındaki bu mektuplaşma da, Posta İdaresi’nin gelir kaybına rağmen, nihayet sona erdi”. 

    Sadece 41 yılda altı roman yazdı dördü yayımlandı 1811 Sense and Sensibilty (Kül ve Ateş, Aşk ve Mantık) 1813 Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur, Gurur ve Önyargı) 1814 Mansfield Park 1815 Emma 1817 Persuasion (İnanç)- öldükten sonra yayınlandı. 1817 Northanger Abbey (Northanger Manastırı)- öldükten sonra yayınlandı. Ayrıca pekçok hikaye ve yarım bıraktığı birkaç roman yazdı;“Lady Susan”adlı öyküsü ilk kez geçen yıl sinemaya uyarlandı. 

    Jane Austen doğduğu sırada yayıncılar, yeni telif hakkı yasaları nedeniyle eski kitapların yayın hakları dolduğu için sürekli yeni yazar peşindeydi. Öyle bir kadın yazar furyası vardı ki, 1810’larda kadınların kaleme aldığı yeni eserlerin sayısı erkeklerinkinden yüzde 23 daha fazlaydı (bu durum 1820’lerde erkeklerin yeniden öncülüğü almasıyla sona erecekti). Kadın yazarlar, “gotik” denilen, hayaletli perili macera romanlarıyla popüler okuru ele geçirmişti. İşte Jane Austen’ın edebi üretimi, bu gotik romanlarla 19. yüzyılın Thackeray, Dickens, Trollope gibi yazarlarının gazetelerde tefrika edilen uzun romanları arasındaki kısa bir döneme denk gelmişti. 

    Bu olumlu koşullara rağmen, aynı zamanda Fransa ve İngiltere arasındaki neredeyse hiç bitmeden süren savaş, özellikle de Napoléon’un Britanya adasına uyguladığı abluka nedeniyle kağıt zor bulunuyor, bu da yayıncıları zorluyordu. Jane Austen ömrü boyunca ağabeylerini aracı kullanarak romanlarını bastırmak için uğraştı. Romanını satın alan ancak basmadan bekleten yayıncılardan iki kere el yazmalarını geri satın almak zorunda kaldı. 

    Hiçbir zaman istediği parayı elde edemedi. Londra’da banker olan ağabeyi Henry, sürekli olarak kız kardeşinin “amatör” bir yazar olduğunu etrafa yayıyordu; çünkü o dönemde genç, bekâr bir kadın bir “profesyonel” olamazdı. Oysa 15 yaşından ölene kadar durmadan yazan Jane’in kendisini hiç de böyle görmediği belliydi. Kızkardeşi Cassandra’ya, “Yazacak bir ruh halinde değilim, ama hevesim gelene kadar yazmalıyım” diyor, özellikle Pride and Prejudice (Gurur ve Önyargı) adlı romanıyla övünüyor ve bu kitaptan “benim sevgili çocuğum” diye sözediyordu. 

    Jane Austen’in hayattayken sadece dördü basılan romanlarının ilk baskılarının hiçbirinin kapağında kendi adı yoktu. İlk romanın kapağında “bir hanım tarafından yazılmıştır” (“by a lady”), sonraki romanlarının kapağında ise “bir öncekilerin yazarı tarafından yazılmıştır” denilmişti. 

    Chawton’daki evi müze oldu Jane’in uzun süre yaşadığı İngiltere Chawton’daki ev şimdi bir müze. Kitaplarına son halini verdiği masa. 

    Babası öldükten sonra annesi ve ablasıyla birlikte o taşra kentinden bu taşra kentine sürekli yer değiştiren Jane Austen, sonunda zengin ağabeyinin malikanesinin yakınlarında bir eve yerleşti. Romanlarına son halini verdiği yuvarlak sehpa, oturma odasının bir köşesinde duruyordu. Yeğeni yıllar sonra halasını şöyle anlatıyordu: “Çalışmalarının çoğu, birçok kez rastgele yarıda kesilme pahasına herkesin oturduğu oturma odasında kaleme alınmış olmalı”. Yani Jane Austen, 1928’de Virgina Woolf’un Cambridge Üniversitesi’nde verdiği ünlü konferansına sonradan “Kendine Ait Bir Oda” başlığını atmasına yol açan kadın yazarlardan biriydi. Woolf’a göre, bir kadının büyük bir yazar olması için kendine ait bir odası olması gerekiyordu. Şunları söylemişti Virgina Woolf: “Acaba, Jane Austen elyazmalarını konuklardan saklamayı gerekli görmemiş olsaydı, Pride and Prejudice daha iyi bir roman olur muydu? Anlayabilmek için birkaç sayfa okudum, ama içinde bulunduğu koşulların yapıtını en küçük biçimde zedelediğine dair hiçbir iz bulamadım. Belki de onun en büyük mucizesi buydu”. 

    Özenli bir kurguyla yazılmış bu romanların en büyük özelliği, yazarın sanki hep anlattıklarına bıyık altından güldüğü izlenimi yaratmasıydı. Konu hiç değişmiyordu: Taşrada yaşayan, az gelirli genç kadınlar, geleceklerini sağlama almaya çalışıyorlardı. Bu nedenle aşk kadar para da bu romanların başlıca temasıydı. Öyle ki, California Üniversitesi’nde ekonomi tarihçisi Shannon Chamberlain, Jane Austen külliyatının modern ekonomi tarihine giriş dersi olarak okutulabileceği kanısındaydı. Ona göre Jane Austen’ın eserleri, Ulusların Zenginliği’nin yazarı, büyük iktisatçı Adam Smith’inkilerle aynı rafta durmalıydı; çünkü ahlak-para ilişkilerine bakışları aynıydı. 

    Jane Austen’ın romanları şu tür klasikleşmiş cümlelerle doluydu: “Parası pulu olan her bekâr erkeğin kendine bir yaşam arkadaşı seçmesinin kaçınılmaz olduğu, herkesçe benimsenen bir gerçektir (…) Bu gerçek çevredeki ailelerin kafasına öyle bir yerleşmiştir ki, zengin bekârı, kendi kızlarından birinin tapulu malı sayarlar” (Pride and Prejudice). Veya kahramanlarından birine söylettiği ve için için dalga geçtiği şu sözler: “Yılda iki bin (sterlin) son derece mutevazı bir gelir. Fazla iddialı olduğumu sanmıyorum. Hizmetkârlar, bir veya belki iki araba, av için birkaç at, daha azına olmaz” (Sense and Sensibility). “Bugüne kadar duyduğum en iyi mutluluk reçetesi, yüksek bir gelirdir” (Mansfield Park). 

    Austen filmlerinde ünlüler geçidi 1940 tarihli “Pride and Prejudice” filminde Laurence Olivier ve Greer Garson oynadı (en üstte). 2005’teki filmde Keira Knightley baş roldeydi (ortada). 1995’teki “Sense and Sensibility”de Emma Thompson ve Kate Winslet, iki kardeş Jane ve Cassandra’yı canlandırmıştı. 

    Jane Austen’ın döneminde kadınların “iyi bir evlilik” dışında bir kariyerleri olamayacağı için, kahramanlarının başlıca kaygısının bu olması şaşırtıcı değildi. Oysa kendisi, pek çok talibi çıkmasına ve pek çok erkekle flört etmesine rağmen hiç evlenmemişti. 1802’de zengin bir evde misafirken, ailenin oğlu Harris Bigg-Whither’ın evlenme teklifini kabul etmiş, ancak gece fikrini değiştirmiş ve ertesi sabah alelacele çıkıp gitmişti. 

    Romanlarında sık sık rastlanan bir tema da, meşhur İngiliz “ekber evlat” sistemiydi. Toprakların parçalanmaması için mülklerin en büyük oğula bırakılması ve özellikle kızların baba mirasından mahrum kalması, Jane Austen’ın eleştirdiği geleneklerden biriydi. 

    Peki romanlarında anlattığı “yılda iki (veya üç, dört, beş) binlik” erkeklerin geliri nereden geliyordu? Mansfield Park romanında, toprak sahibi Sir Thomas Bertram, işlerini düzeltmek için Antigua’ya gidiyordu. Antigua, ancak 1961’de Barbuda ile birlikte bağımsızlığına kavuşmuş, Karayip Denizi’ndeki İngiliz sömürgesi adalardan biriydi. Bu şeker adalarının bütün serveti, Afrika’dan getirilmiş siyah kölelerin emeğine dayanıyordu. Yani Jane Austen’ın karakteri bir köle sahibi ve bir sömürgeciydi. Edward Said’in Culture and Imperialism (1998) kitabına aldığı makalelerinden biri “Mansfield Park” adını taşıyordu; ona göre romanda Antigua’dan şöyle bir bahsedilmesi, 19. yüzyıl başında İngiliz toplumunun bu uzaklardaki kölelere bakış açısını yansıtıyordu. Ertesi yıl 1999’da “Mansfield Park” sinemaya uyarlandığında, senaryoya kölelikle ilgili daha açık bir öykü eklendi ve Sir Thomas Bertram rolünü de 2005 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Harold Pinter üstlendi. 

    Jane Austen külliyatı, öldükten sonraki 200 yıl içinde çeşitli aşamalardan geçti. Taşra yaşamının kimilerince sıkıcı sayılabilecek, büyük maceralardan yoksun anlatımı, zaman zaman edebiyat çevrelerinde “Jane Teyze” gibi alaycı yorumlara neden oldu, ancak okurların sevgisini hiç kaybetmedi. Tek oğlunu 1. Dünya Savaşı’nda kaybeden şair Rudyard Kipling, bu romanları okuyarak avunmuş, bir öyküsünde de Batı cephesinde siperlerdeki bir grup askerin kurduğu “Jane Austen Kitap Kulübü”nü anlatmıştı. Winston Churchill de II. Dünya Savaşı’nın çalkantıları sırasında akıl sağlığını Jane Austen okuyarak koruduğunu yazmıştır. 

    Belli ki bu romanlar okurlar üzerinde avutucu bir etki yaratıyordu. Bu ihtiyaç devam ettiği sürece de satış rakamları düşmeyecekti. Jane Austen’ın dediği gibi: “Birine gelir bağlamaya görün, o artık sonsuza kadar yaşar”. 

    TÜRKÇE’DE JANE AUSTEN 

    Onlarca çeviri sayısız baskı 

    Jane Austen’ın eserleri Türkçe’de sayısız defalar ve farklı çevirilerle yayınlandı. 1960’larda başlayan bu yayınlar günümüze kadar sürdü. Altın Kitaplar, 1968’de Nihal Yeğinobalı’nın çevirisiyle Aşk ve Gurur adı altında Pride and Prejudice’i yayınladı. 2006’da romancı Hamdi Koç’un yaptığı yeni çeviri ise Gurur ve Önyargı adını taşıyordu. Nihal Yeğinobalı Mansfield Park’ı Umut Parkı, Sense and Sensibility’yi Kül ve Ateş adıyla çevirdi. Sonraki yayınların bazılarında romanların adı Mansfield Parkı veya Akıl ve Tutku veya Aşk ve Mantık olarak değiştirildi. Emma’nın çevirmeni de yine Nihal Yeğinobalı’ydı. Northanger Manastırı, Hamdi Koç tarafından çevrildi. Sevim Anlı Persuasion’ı İnanç olarak Türkçe’ye aktarırken; Meryem Kutlu Yıldız Lady Susan’ı, Rana Tekcan ise Gençlik Eserleri adı altında yazarın diğer yazılarını Türkçe’ye çevirdi. 

    AŞK VE GURUR 

    Türkiye’de bile TV dizisi oldu 

    Sadece Pride and Prejudice’i (Gurur ve Önyargı veya ilk çevirinin adıyla Aşk ve Gurur) ele alsak bile, Jane Austen’ın yarattığı endüstrinin boyutlarını görebiliriz. Bu romandan 1938, 1940 ve 2005’de birer sinema filmi yapıldı. Roman 1952, 1957 (İtalya’da), 1958, 1961 (Hollanda’da), 1967, 1980 ve 1995’te televizyon filmlerine uyarlandı. 

    Tabii bir de “gevşek uyarlamalar” var; 2004’te romanın kahramanı bir Hintli oldu ve “Bride and Prejudice” (Gelin ve Önyargı) adlı Hint-Amerikan filmi çekildi. Gazeteci Helen Fielding’in Bridget Jones adlı roman dizisi ve bundan yapılan filmler, açıktan açığa Pride and Prejudice’den esinlenmişti. 2009’da Aşk ve Gurur ve Zombiler adlı roman ve bundan yapılan film, ünlü hikayeyi zombiler arasına taşıdı. Roman elbette bir Marvel çizgi filmi de oldu. Youtube’da yayınlanan vloglar şeklindeki, Emmy ödüllü “Lizzie Bennet Diaries”, romanın günümüz hayatına ve teknolojisine uyarlanmış şekliydi. Ayrıca pek çok “devam romanı” yazıldığı gibi, İngiliz ve Amerikan popüler edebiyatında “Regency novels” (Niyabet Dönemi romanları) adı verilen, İngiltere’de 1811-1820 döneminde geçen bir aşk romanı akımını doğurdu. Son örnek Türkiye’den: Bu yıl Show TV’de gösterilen “Aşk ve Gurur” dizisi, romanı bugünün Türkiye’sine taşıyor. 

  • Türkçe: Bir konuşma dili

    Türkçe: Bir konuşma dili

    Türkler dilde devamlılığı sözde, konuşmada ve işitmede götürürken, yazıda böyle bir ihtiyaç duymamıştır. Bu açıdan da makamlarda devamlılık, kurumsallaşma da geliştirilmemiş, sözü söyleyen kişiler önem kazanmışlardır. Çin’de ise coğrafya değişmediği gibi, konuşulan değil yazılan dil devamlılık unsuru olmuştur.

    9. yüzyılda yaşamış olan el-Cahiz, halife ordularında çarpışan Türkler hakkındaki görüşlerini Türklerin Faziletleri adlı bir risalede toplamıştır. Ramazan Şeşen tarafından Türkçeye çevrilen bu eserde, Cahiz’in bahsettiği Türklerin göçebe kökenli olduğu görülür. Bizim okul kitaplarında “Memlûk” diye bahsi geçen bu Türkler, o yıllarda kitleler halinde Orta Asya’dan gelip esir düşmüş kişilerdi. O yüzyıllar Orta Asya’sının ne kadar karışık olduğu düşünülünce, batıya doğru bu göçlerin aslında bir kaçış olduğu da anlaşılmaktadır. Yoksa el-Cahiz’in dile getirdiği gibi cengaverlikleri ve kahramanlıklarıyla tanınan bu Türklerin hepsinin nasıl esir düştüğünü anlamak güçtür. 

    El- Cahiz, Türklerden bahsederken onların tarım ve el sanatları ile değil, ata binmek, avcılık yapmak, ganimet elde etmek ve çeşitli memleketleri dolaşmakla meşgul olduklarını söyler. Yazarın anlattıklarına göre, her tarafta dolaşan bu Türkler arasında vatan sevgisi diğer milletlerden daha fazla ve köklüdür. “Vallahi, onlar vatanlarına yabanda bağlı develerden daha fazla iştiyak duyarlar. Zira deve Oman’daki vatanını ve yerini Basra’da da olsa özler. Herşeye basarak, her vadiyi çiğneyerek, ancak ömründe bir defa geçtiği yollardan tekrar memleketine gelir” der. 

    Aslında bu benzerlik burada biter; zira tarihte Asya’nın doğusundan batısına göç eden Türklerden vatanlarına geri dönenleri pek bilmeyiz. Bugün Çin’de yaşayan Salarlar, Melikşah ordularına takılarak doğuya gidip vatanlarına dönen Salur (Oğuz) kabilesi gibi örnekler yok denecek kadar azdır. 

    Vatanlarını özleyen Türkler yeni gittikleri yerleri Karadağlar, Göksularla döşeyerek vatan hasretini bir nebze olsun gidermeye çalışmışlardır. Cahiz’e göre Türkler, “ikamet etmekten, bir yerde eğlenmekten, uzun müddet kalmaktan, beklemekten, az hareket etmekten, az işle meşgul olmaktan nefret ederler”di. 

    Türklerin tarihinde coğrafyanın değişmesi, bir yerde doğup başka yerde yaşamak, doğduğu yerlerle ilgili duygular beslemek sık görülen bir olaydır. Aslında burada yaşanan gerçek ile beslenen duygular arasında bir fark görülür. İdeoloji (adet, töre) ile uygulama arasında da görülebilen bu fark bazen uçurum kadar derin olabilir. Örneğin Türklerin tarihinin ne kadar eski olduğu bizim için çok önemlidir ama, öte yandan her şeyin yenisini isteriz. Bu tür ikilemler uzun bir liste oluşturur. Herhalde tarih boyunca doğduğu yerleri bırakıp yeni yerlere göçmüş olan bu kültür, coğrafyayı değiştirdiği gibi alfabesini, yazısını hatta dinini de değiştirmiş, ancak İslâmiyet’e girdikten sonra inanç dünyası sabitlenmiştir. Eskiyi bırakıp yenisini almanın bu kadar doğal geldiği bir kültürde, devamlılığı daha çok dil ve o dilde düşünme tarzı sağlamış gibi görünüyor. 

    Tabii dil derken, burada konuşulan ve “işitilen” bir dilden bahsettiğimizi gözardı etmemeliyiz. Alfabe değişiklikleri ile eskiyi bırakıp yenisini almakta beis görmemişiz. Örneğin Kadim Türklerin Orhun yazıtlarında kullandığı alfabe Uygurlar tarafından benimsenmemiş ve bugün Uygur alfabesi dediğimiz Ön Asya kökenli ve Soğdların çokça kullandıkları bitişik harflerden oluşan tamamen başka bir sisteme geçilmiştir. Daha sonra meydana gelmiş Arap, Latin ve Kiril alfabeleri ise herkesin malumudur. Dilde devamlılığı sözde, konuşmada ve işitmede götürürken, yazıda böyle bir ihtiyaç duyulmamıştır. Bu açıdan da makamlarda devamlılık, kurumsallaşma da geliştirilmemiş, sözü söyleyen kişiler önem kazanmışlardır.

    Tarih yazımında devamlılığın ve kurumsallaşmanın vurgulandığı Çin’de ise coğrafya değişmediği gibi, konuşulan değil yazılan dil devamlılık unsuru olmuştur. Modern öncesi dönemde yeni kurulan sülaleler geçmiş sülalelerin tarihini yazmayı ve bu çerçevede eski sülale mensuplarını kendi bünyelerinde içermeyi devletin devamlılığı açısından düstur edinmişlerdi. Örneğin 618-905 yıllarında hüküm sürmüş Tang sülalesinde üst düzey görevliler, önceki sülalelerin ileri gelen kişileri idi. Yazılı dilde de ülke, memleket, devlet, cumhuriyet anlamlarını taşıyan “im” (guo) kelimesinin millet, millî anlamına da gelmesi bu devamlılığın simgesiydi. 

  • Türkçede ilk demokrasi tanımı

    Türkçede ilk demokrasi tanımı

    DAİRE-İ UMÛR-I MİLLET Millet İşleri Kurumu, meclis. 1877de açılan ilk Meclis-i Meb’usân’ın, Sultanahmet’teki Adliye binasında toplandığı salonda asılı levha. Bu büyük yazı bir anlamda ulusal egemenliği vurgulayan Türkçe ilk demokrasi tanımlaması idi. Başkanlık kürsüsünün arkasındaydı. Üstünde II. Abdülhamid’in tuğrası, altında “Padişahım çok yaşa!” cümlesi vardı. Meclisin açılış oturumu ise Dolmabahçe Sarayı muayede salonunda yapılmıştı. 

    DADI Çocuğa doğumundan başlayarak bakıcılık eden, yaşamını ona vakfetmiş yaşlı câriye veya yanaşma dul kadın. Farsça ‘dada’dan galattır. 

    DAĞLI EŞKİYASI Rumeli’nde, daha ileri boyutta da bütün Balkanlar’da, 18. yüzyıl ikinci yarısından 19. yüzyıl sonlarına kadar yaşanan âyanlık ve derebeyliğe koşut yol kesme, soygun baskın olgusu. Her iki durum merkezî otoritenin zayıflamasının, güvensizliğin, Rusya ve Avusturya ile savaşların getirdiği yeniklik ve yoksulluğun sonucuydu. Bu uzun dönemde, dağlı eşkiyası denen soyguncular giderek arttı. Bunlara savaşlardan sonra başıboş kalan âyan milisleri de katıldı. Sırp ve Bulgar çeteleri köylere ve kasabalara baskınlar düzenledi. Yolcuları soydular öldürdüler. 18. yüzyılın son evresinde Osmanlı paşaları, özellikle Çirmen Mutasarrıfı Ali Paşa, dağlı eşkıyası başbuğlarından Arnavut Deli Hüseyin, Koca Ahmed ve Sertap çetelerini ortadan kaldırdı. Filibe – Edirne yolunu kesen eşkıya, 1797’de Dağlı ve Kırcalı çeteleri sindirildi. Sırp ve Bulgar ayaklanmaları sürecinde çapul ve kalkışmalar Trakya’ya kadar taşındı. Başına buyruk yerli âyanlar da dağlı eşkıyasına karşı milis birlikleri kurmayı yeğlediler. Kırcalıların yaşadığı Deliorman’da, Silistre’de, İbrail’de, Rusçuk ve Tırnova’da, Edirne’ye yakın Vidin’de, Gümülcine ve Serez’de, Edirne, Tekirdağ ve Lüleburgaz’da âyan derebeylerin egemenlikleri başladı. Yılıkoğlu Süleyman, İbrailli Ahmed Ağa, Pazvandoğlu Osman Paşa, Tokatçıklı Süleyman, Serezli İsmail Bey, dağlı eşkıyası sürecinde palazlanan yerel otoritelerdi. Diğer yandan Arnavutluk’ta Tepedelenli Ali, Yunanistan ve Mora’da oğulları Muhtar, Veli ve Salih Paşalar, İşkodra’da Mehmed Paşa-zâdeler, Avlonya’da İbrahim Paşa hâkimiyet kurmuşlardı. II. Mahmud’un bunlara karşı mücadelesi yıllarca sürdü. 

    Millet İşleri Kurumu 1877’de açılan ilk Meclis-i Mebusan ve başkanlık kürsüsünün arkasında, II. Abdülhamid’in tuğrasının altında “Daire-i Umûr-ı Millet” ( Millet İşleri Kurumu) yazısı vardı. 
  • Hiciv üstadı şahane derbeder: Neyzen Tevfik

    Hiciv üstadı şahane derbeder: Neyzen Tevfik

    Son Osmanlı ve erken Cumhuriyet devrinin ünlü şair ve sanatçısı Neyzen Tevfik, gündelik hayatında yadırganmış, hapishanelerde, hastanelerde, meyhanelerde ve tımarhanelerde hiç yadırganmamış, aksine benimsenmiş bir insandı. Bilinmeyen yönleri ve belgeleriyle… 

    Bu yazımızda Neyzen Tevfik’in iki imzalı kitabını ve birkaç resmini sunacağız sizlere. Pek çok taş plağa kaydedilen eserlerini de bu arada dinleyebilirsiniz. Neyzen, 24 Mart 1879’da Bodrum’da doğmuş. Doğum tarihini bir beyitinde şöyle bildirir: 

    “Tamam bin iki yüz doksan altı sâlinde 

    Kademzen oldu şu hâke o ruh-ı nâlende” 

    Babası Rüşdiye mektebi muallimi Hasan Fehmi Bey, annesi Emine Hanım’dır. Babasının memleketi, Bafra’nın Kolay nahiyesi olduğu için soyadı kanunuyla “Kolaylı” soyadını almışsa da o hep “Neyzen” ya da Neyzen Tevfik olarak anılmıştır. 

    Hasan Fehmi Bey, zamanına göre oldukça açık fikirli, sanat ve musikiden anlayan bir öğretmendi. Bunun etkisi Neyzen Tevfik’te de görülür. Daha çok küçük yaşlarda sap ve kamıştan düdükler yaparak çalar. Kasabaya gelen dervişlerin üflediği neyi duyduğu an bu sese vurulur; o sırada henüz yedi yaşındadır. 

    1892’de babasının tayini dolayısıyla Urla’ya taşınırlar. Bir yıl sonra da bir berber dükkânından gelen ney sesini duyar. Uzun zamandır aradığı bu sese yönelir. Berber Kâzım Efendi ney çalmaktadır. Ona adeta yalvarır ders vermesi için. Kâzım Efendi, babadan izin alındıktan sonra, Tevfik’e ney dersi vermeye başlar. 

    Aşağı yukarı aynı günlerde Neyzen Tevfik ilk sar’a nöbetini geçirir. Aile büyükleri bunu neyin etkileyici sesine bağlayarak onu bu aşkından ayırmaya çalışırlar; bu arada okulu da bırakmak zorunda kalır. Ama nöbetlerin sonu gelmez. Emine Hanım oğlunu tedavi için İstanbul’a götürür. Altı ay dolaşmadıkları hoca, üfürükçü ve doktor kalmaz. Sonunda zamanın ünlü doktoru Musevi Pepo hastalığı kontrol altına alır ve aileye bir de öğüt verir: “Çocuğun ney çalmasına karışmayın. Üstüne fazla düşmeyin, istediğini yapsın”. 

    Neyzen’in başına buyruk yaşamı başlamıştır. Yalnızca neyle yetinmez, saz, tanbura, bağlama, cura çalmayı da öğrenir. Biraz düzelen Tevfik’i babası yatılı olarak İzmir İdadisi’ne verirse de sar’a nöbetleri yeniden başlar ve okulu bırakmak zorunda kalır. Bundan sonraki durak İzmir Mevlevihanesi’dir. Şeyh Nurettin Efendi’nin beğenisini kazanır ve şeyhin kardeşi Neyzenbaşı Cemal Bey’den ders almaya başlar. 

    Mevlevîhane aynı zamanda aydınların da uğrak yeridir. Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Ruhi Baba ve Şair Eşref gibi pek çok isimle burada tanışır. Şair Eşref yalnızca dostu ve hocası olarak kalmayacak, ona hiciv sanatının kapılarını da açacaktır. İlk şiiri bu sıralarda yayımlanır. 30 Nisan 1314 (Miladi 13 Mayıs 1898) tarihli Muktebes dergisinde çıkan bu şiir bir gazeldir. 

    Değişik kaynaklarda farklı tarihler verilse de, 1900 veya biraz öncesinde İstanbul’a gelerek Fatih’te Fethiye Medresesi’ne girer. İlk yıllar çok sıkı çalışır. Başında sarık, dersleri izler. Bu arada şair Mehmet Akif de (Ersoy) arkadaşı olmuştur. Sonra rivayet muhtelif: Birine göre medresenin cübbe, şalvar ve sarığı yerine Mehmet Akif’in verdiği setre pantolonu giydiği için, diğerine göre de oda arkadaşlarının ricasını kıramayarak medrese içinde ney üflediği için medreseden ayrılmak zorunda kalır. 

    Önce Fatih’teki Şekerci Hanı’na, sonra da Çukurçeşme’deki Ali Bey Hanı’na yerleşir. Bu arada babasını tanıyan ve daha sonra şeyhülislâm olan Musa Kâzım Efendi onu kendi derslerine kabul eder. Onun sayesinde Neyzen Tevfik, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci, Şair Şeyh Vasfi gibi edebiyatçılarla tanışır. Bir yandan Mehmet Akif’le olan dostluğu da sürmektedir. Ona ney dersleri verir ve Mehmet Akif de Neyzen’e Arapça, Farsça ve Fransızca çalıştırır. 

    Neyzen imzalı Azâb-ı Mukaddes İhsan Ada tarafından hazırlanan ve 1949’da basılan Azâb-ı Mukaddes. “Aziz dostum Necati Bey’e Neyzen Tevfik” yazılarak imzalanmış. 

    Arkadaş çevresi gittikçe genişlemektedir. İbnülemin Mahmut Kemal, Tevfik Fikret, Uşşakizade Halit Ziya, Ahmet Rasim, Tanburi Cemil, Hacı Arif Bey, Yunus Nadi gibi isimler artık onun dostlarıdır. Yazdığı hicivler yavaş yavaş yönetimi kızdırmaktadır. Önce hakkında saraya jurnaller uçmaya başlar, sonra tutuklanır. Onbeş gün hapis yattıktan sonra çıkar. Ama artık mimlenmiştir ve hafiyeler devamlı peşindedir. 

    Arkadaşlarına zarar vermemek için onlardan uzak durur. Kendini Beyoğlu meyhanelerine atar. Tek tesellisi içkidir. Bu arada Sütlüce Bektaşi Tekkesi’ne devam ederek Şeyh Mümin Baba’dan nasip alır. Ama siyasi baskı iyice artmıştır. O da pek çok Sultan Abdülhamid karşıtı gibi yurtdışına çıkmaya karar verir ve Mısır’a gider; yıl 1903’tür. En yakın arkadaşlarından Şair Eşref de oradadır. 

    Mısır’daki yaşamıyla ilgili değişik kaynaklarda değişik bilgiler verilir ama orada da hicivlerine devam ettiği biliniyor. Abdülhamid ve özellikle Mısır Hidivi üzerine yazdığı hicivler dolayısıyla tutuklanmak istenir. Bundan Kaygusuz Sultan Bektaşi tekkesine sığınarak kurtulur. 

    1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra Mısır’da durmaz ve İstanbul’a döner. Sirkeci rıhtımına ayak bastığında Meşrutiyet ilan edileli henüz 28 gün olmuştur. Önce hürriyetin ilanını büyük sevinçle karşılayan Neyzen Tevfik, İttihat ve Terakki’nin baskılarını arttırması üzerine, onları da hicveder ve yine tutuklanır. 

    1910 yılında Cemile adlı bir hanımla evlenir, Leman adını verdikleri bir kızları olur. Ama bu evlilik çok kısa sürer. Kızı henüz üç aylıkken Cemile Hanım babasının evine döner. Savaş sırasında askere alınır, mehterbaşı olarak askerlik yapar. 1919 yılında ilk kitabı Hiç yayımlanır. 

    Kurtuluş Savaşı bittikten sonra birkaç aylığına Ankara’ya gider. Cumhuriyete ve devrimlere bağlılığını ifade eden, Mustafa Kemal’i yücelten şiirler yazar. Fakat hastalığı ve alkol alışkanlığı nedeniyle sık sık Toptaşı Tımarhanesi’nde, Zeynep Kâmil Hastanesi’nde ve daha sonraları Bakırköy Akıl Hastanesi’nde tedavi görür. Burada onun önce doktoru sonra (tabiri caizse) müridi olan Rahmi Duman, Neyzen Tevfik üzerine şöyle yazmış: “Onu yakinen tanımak mahzariyetine 1932’de erdim. O tarihte, genç bir asistan olarak Bakırköy Akıl Hastahanesindeki 18 numaralı serviste (ehline) açmış olduğu şiir ve felsefe kürsüsünün hevesli ve usanmak, yılmak bilmeyen bir talebesi olmuştum. (Fuzuli) nin şiirlerinin tetkik ve tahliline ömrünün 25 senesini veren (Terzibaşıyan), bu 25 sene için: Ömrümün daima iftiharla anacağım 25 senesidir .. diyor. Benim hayatımda da, 1 Kasım 1932 den 29 Ocak 1953 e kadar –Neyzen’in vefat tarihi- geçen 21 senelik devre, edebi, felsefî varlığımın Neyzen hazinesinden doluşu seneleridir. 

    Neyzen’de herkes kendine göre, kendine uygun bir taraf bulurdu. Bu sebeptendir ki o, hapishanelerde, hastahanelerde, meyhanelerde ve tımarhanelerde hiç yadırganmamış, bütün bu birbirine aykırı yerlerde benimsenmiştir”. 

    Rahmi Duman, Bakırköy Akıl Hastanesi’nin 21. koğuşunun Neyzen’e tahsisini de sağlamıştır. Neyzen bu koğuşa istediği zaman gelir, istediği kadar dinlenir ve istediği zaman da çıkar gider. 

    Neyzen Tevfik’le ilgili bir anıyı, para koleksiyoncularının çoğuna öğretmenlik ve ağabeylik yapan rahmetli M. Bülent Coşkun’dan dinlemiştim: Neyzen Tevfik bir hamamın külhânını mesken edinmiştir. Aynı yerde hırsızlar, yankesiciler, hamallar ve serseriler de kalmaktadır. Sabah işe (!) giderken herkes gücüne göre Neyzen babalarına bir şeyler vermektedir. Bir yankesici yanına yaklaşarak bir kibrit kutusu uzatır. Kutuyu açan Neyzen şaşkınlıkla içindeki iki bite bakar sonra da tevekkülle gömleğinin içine atar. Zaten her gece en az iki kere kalkıp topluca bit kırma ve kaşınma seansları yapmaktadırlar, ha iki bit eksik ha fazla! Fakat o gece Neyzen kaşınmak için uyanmadığını ancak sabah fark eder; hediye edilen bitler vücudundaki diğer bitleri telef etmiştir. ‘Zavallı bana en kıymetli hazinesini vermiş’ der Neyzen Tevfik hikâyesini bitirirken. 

    1930’larda İstanbul Belediyesi’nin bağladığı yardım aylığını saymazsak, hiçbir zaman düzenli bir geliri olmadı Neyzen’in. Şahane derbederimizin yaşamı 28 Ocak 1953’te son buldu. Cenaze namazı Beşiktaş’ta, Sinan Paşa Camii’nde kılınırken mahşeri bir kalabalık onu uğurlamaya geldi. Yalnız cami değil, ana cadde, kahveler, kıraathaneler, yolun karşısındaki Barbaros Bulvarı tıklım tıklımdı. Memurların, müdürlerin, profesörlerin yanında, kılıklarına ellerinden geldiği kadar çeki düzen vermiş sarhoşlar, esrarkeşler ve sokak serserileri hep beraber uğurladılar Neyzen’i ebediyete. Çünkü o kelimenin tam anlamıyla göstermişti onlara baki kalanın bu kubbede hoş bir sada olduğunu. 

    ‘AĞLAMALI BİR HIÇKIRIK’ 

    5 liralık borcu ödeyen Hiç kitabı 

    Neyzen Tevfik’in 1919’da yayımlanan ilk kitabı: Hiç!.. Neyzen Tevfik bir Bektaşiydi, ve “Hiç” Bektaşilerin anahtar kelimelerinden biridir. Şöyle imzalamış “Çok aziz Ayhan Yaşaroğlu’na (matbu: Neyzen’in teranesi)! değilse de: heman heman nefehât diyarından ağlamalı bir hıçkırık Neyzen Tevfik”. 

    Ayhan Yaşaroğlu, Kanaat Kitabevi sahibi Ahmet Halit Yaşaroğlu’nun oğludur. Kendisi de kitapçılıkla uğraşmış, Teşvikiye’de bir kitapçı dükkânı açmıştır. Neyzen Azab-ı Mukaddes’in önsözünde bu kitabı anlatır: “İşgal devrinde Eskişehir’de iken Hiç’i yazmıştım. Bunu üstad Ahmet Halit Bey basmak lûtufkârlığında bulundu. Müteşekkirim. Kaç nüsha basıldı? Bunu sormak cür’etini kabul edemem. Yalnız şunun farkındayım ki, hepsini tanıdığım halde, hiçbir işportacının sergisinde veya bir attar dükkânında kese kâğıdı olarak da görmedim. İşte bu ilk perişannamenin kârından Ahmet Halit Yaşaroğlu, Sirkeci’de Manto denilmekle maruf olan meyhaneciye beş lira olan borcumu verdi. Bana da zannedersem bir miktar kitap vermişti. Onları ise Eskişehir’de Yunanlılar alıp götürdüler”. 

    DÖRTLÜKLER ARASINDA 

    Neyzen Tevfik, Tevfik Fikret ve Mehmet Akif 

    Büyük şair Tevfik Fikret, kendisini şöyle anlatır: 

    “Kimseden ümmîd-i feyzetmem dilenmem perr ü bâl; 

    Kendi cevvim kendi eflâkimde kendim taa’irim. 

    İnhinâ tavk-ı esâretten girandır boynuma; 

    Fikri hür, irfânı hür, vicdânı hür bir şairim.” 

    Neyzen Tevfik’in “kıt’a”sı, aynı düşünceyle yazılmış gibi: 

    “Felsefemdir kitab-ı imânım, 

    Taparım kendi ruhumun sesine. 

    Secde eyler hakikatim her an, 

    Kalbimin âteş-i mukaddesine.” 

    Yine Tevfik Fikret büyük ümitler bağlanan İttihad ve Terakki Fırkası’nın uğrattığı hayal kırıklığı ile şu ünlü şiiri Doksan Beşe Doğru’yu yazmıştı: 

    “Bir devr-i şe’amet: Yine çiğnendi yeminler, 

    Çiğnendi, yazık, milletin ümmîd-i bülendi. 

    Kaanun diye, topraklara sürtüldü cebînler; 

    Kaanun diye, kaanun diye kaanun tepelendi…” 

    Neyzen’in elyazısıyla… 


    ‘Felsefemdir kitab-ı imânım, Taparım kendi ruhumun sesine. Secde eyler hakikatim her an, Kalbimin âteş-i mukaddesine.’ 

    … 

    Neyzen sanki buna yanıt yazmış: 

    “Kim demiş kanun alınmıştır ayaklar altına 

    Böyle bir halin vukuunda hamiyyet çiğnenir. 

    Devleti yolsuz görenler halt eder bir beldede, 

    Kaldırım olmazsa kaanun-ı hükûmet çiğnenir.” 

    Bu kıt’anın altında Neyzen Tevfik’in şöyle bir açıklaması var: “Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın kanuna aykırı bir harekette bulunması üzerine Babanzade İsmail Hakkı ‘Kanun çiğnendi, kanun çiğnendi’ diye bağırmıştır. Bu kıt’a o vesile ile yazılmıştır”. (Azab-ı Mukaddes, s.75) 

    Hürriyet ve İtilâf Fırkası için mi yazılmıştır yoksa, İttihad ve Terakki Fırkası için mi? Yoksa istibdada karşı mı? Ne farkeder ki? Bakın bir beyitinde ne diyor Neyzen: 

    “Türkü yine o türkü sazlarda tel değişti, 

    Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti”. 

    Şimdi de çok sevdiği dostu Mehmet Akif Ersoy’un bir dörtlüğüyle Neyzen’in bir dörtlüğünü yan yana koyalım. Önce Mehmet Akif: 

    “Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! 

    Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? 

    ‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye ta’rif ediyorlar; 

    Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” 

    Ve Neyzen: 

    “Hadisâtı oku her an, o zaman geçti deme; 

    Hâbil’i Kaabil’i sağ belle, basiretle geçin. 

    Asl-ı kaanun-ı tabiatta tagayyür yoktur; 

    Vak’a tebdil-i kıyafetle gelir hergün için.” 

    Böyle bir insandı Neyzen: Mehmet Akif’i de anımsatabilir Tevfik Fikret’i de. Edebiyatımızda bunu yapabilecek başka bir kalem sahibi bulmak sanırım oldukça zordur. 

  • Selâtin ve ulu ibadethaneler

    Selâtin ve ulu ibadethaneler

    CÂMİ/ MESCİDÜ’L-CÂMİ: Müslümanların ibadet için toplandıkları yere câmi, Cuma namazı için gerekli minberi bulunan mabetlere de “ulucâmi, Cuma câmisi, câmi-i kebîr, mescidü’l-câmi” denmiştir. Arap dünyasında câmi yerine, Kur’an’da geçen mescid denirken Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dünyasında, aynı zamanda mimari bir tanımlama olarak vakit namazları kılınan minbersiz, minaresiz mahalle ve köy ibadethânelerine mescid, kentlerdeki tam donanımlı, Cuma, bayram namazları kılınan büyük ibadethânelere de câmi deniyordu. Daha gerilere gidildiğinde, Cuma namazlarının her kentte tek câmide toplanılarak kılınması koşulken, kent alanlarının genişlemesi, nüfus artışı sonucu, Kahire, Bağdat ve Şam’da 13. yüzyılda fetvâlarla Cuma câmilerine yenileri eklendi. Anadolu Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde de örneğin Konya, Sivas, Divriği, Bursa, İznik ulucâmilerinde tek Cuma mescidi kuralı geçerliyken, Edirne ve İstanbul payitahtlarında sayılar çoğaldı. İstanbul’da Ayasofya, Beyazıt, Süleymaniye gibi selâtin câmiler, Cuma câmii işlevindeydi. Osmanlı Devletinin kapanışına değin kentlerde yapılan câmilere minber konulması ve Cuma namazı kılınması için Meşihat’tan berât alınması koşuldu. Köy ve mahalle mescitlerinde Cuma namazı kılınmazdı. 

    CÂMİ’İ-EBÜLFETH: İstanbul fâtihi II. Mehmed’in yaptırdığı bu kentteki ilk selâtin câmi. Mehmediye, daha sonra Fâtih Câmii denmiştir. 

    CÂMİ’Ü’L-EZHER: Medresetü’l-Ezher de denir. Fâtimîler döneminde Kahire’de yapılan 972 tarihli büyük câmi ve medrese. Memlûkler döneminde yenilendi. Yavuz’un Mısır’ı fethinden sonra câmi işlevi yanında İslâm bilimleri, Arap edebiyatı ve sosyal bilimler merkezi oldu. Zengin vakıfları sayesinde İslâm dünyasının her tarafından gelen öğrencilerin, Arapça, İslâmî bilimler, İslâm felsefesi öğrendikleri başçıl medrese konumu kazandı. 1872’deki reform girişimine karşın klasik öğretim sistemini korudu. 

    II. Abdülhamid döneminin ünlü fotoğrafçıları Jean Pascal Sébah ve Policarpe Joaillier’den Fatih Camii. 19. yüzyıl sonları… 

    NECDET SAKAOĞLU’NUN OSMANLI TARİHİ SÖZLÜĞÜ 

    Osmanlı tarihinin temel sözcükleri

    Yayın Kurulumuzun seçkin isimlerinden tarihçi Necdet Sakaoğlu’nun son kitabı Osmanlı Tarihi Sözlüğü, geçen ay piyasaya çıktı. Sakaoğlu, bu sözlüğün özelliklerini ve içeriğini anlattı.

    #tarih Yıllar süren araştırma, derleme, fişleme ile hazırladığınızı bildiğimiz Osmanlı Tarihi Sözlüğü Alfa Yayınları tarafından geçen ay yayımlandı. Daha önce de Osmanlı padişahları, kadın sultanlar, Osmanlı sarayı, Osmanlı coğrafyası ve kentleri konulu kitaplarınız yayımlanmıştı. Bu çalışmanızın amacı nedir ve içeriğini nasıl belirlediniz? 

    NECDET SAKAOĞLU “Osman/Osmanlı” adlarından başlayarak açıklamakta yarar var: Devletin kurucusu Osman’dan türetilmiş bir sözcük Osmanlı. Doğrusu Otman mı, Ataman mı kesin bilmiyoruz. Arapça “Tarih” sözcüğü ise “Historya”nın karşılığı. Bunlardan kurulan kavramın kapsayacağı kurum, kavram, deyim, olay ve adları hesaplamak ve bir kitapta toplamak zor, bunun bir bitirme noktası da yoktur. Okurken, yazarken, konuşurken Osmanlı tarihiyle ilgili sözcükleri, örneğin, padişah, hanedan, şehzade, saray, cülus, sadrazam, paşa, sefer, harem ağası, kapıkulu… ve daha yüzlercesini kullanırız. Bunlar arasında sağlık-hekimlik, beslenme, edebiyat… alanlarıyla ilgili olanlar da örneğin hekimbaşı, has mutfak, kaside… gibi, okul sıralarında kültürümüze katılmış sözcükler de vardır. Bilmediklerimiz için de sözlük ve ansiklopedilere başvururuz. 

    Bir örnek olarak “çini”yi ele alalım. Çin çıkışlı, topraktan türetilmiş renkli cilalı kap kacak veya plakalar, yani çinicilik sanatı aklımıza gelir.

    Şimdi ben sorayım: “Çinicibaşı”, “Çiniden aşağı, Çiniden yukarı” bunlar ne demek? En kapsamlı sözlük ve ansiklopedilerde anlamlarını bulamamak doğaldır. Çünkü her ikisi de doğrudan Osmanlı tarihi ve dünyasıyla ilgilidir. Çinicibaşı, saray mutfağında padişaha özel yemekleri pişiren, hazırlayan uzman aşçıların unvanıydı. “Çini’den aşağı Çini’den yukarı” da Osmanlı sarayında, Baltacı denen görevlilerin koğuşunda iki farklı odaydı. Duvarları çini kaplı olanda, bir üst düzeydeki Baltacılar, ötekinde henüz o düzeye terfi etmemişler yatarlardı. Okurlar denemek için “çinicibaşı” veya “Çini’den yukarı, Çini’den aşağı” için sözlük ve ansiklopedilere başvurabilirler. 

    Bu arada bir de “Baltacı” geçti. Bunlar, saray hademeleri zümresindendi. Görevleri arasında gerçi saray ocaklarına odun taşımak da vardı ama, onları dış dünyaya tanıtan asıl görevleri, mevkib-i hümayun denen saltanat kortejlerinde, gözalıcı üniformaları, omuzlarına dayadıkları hilâl ağızlı baltalar ile boy göstermeleri, padişahın yakın koruma görevini üstlenmeleriydi.

    #tarih Kitabın önsözünde, 6 bin dolayında kavram, mekân, kurum ve olayın yeraldığını belirtiyorsunuz. Başka ilginç örnekler verebilir misiniz? 

    NECDET SAKAOĞLU Osmanlı paleografyası ve eski metinlerinde geçen ve zamanla terkedilen belki birkaç on bin kavram, sözcük söz konusu. Bunlardan, tarih okumalarımızı kolaylaştıracak olanlara bu sözlükte öncelikle yer verdik. Bir seçim yapmadan şu örnekleri sıralayalım: Arz-ı dâi-i kemine, Atabe-i sipihr-i ittilâ’-i hazret-i sultânî, Bâlâsı hatt-ı hümâyûnla tasdik ve tevşih olunmuş, Ceneral-i ordu-yı hümâyûn, Defter-i Sicilyateyn, Efsâr dûzan-ı hassa, Feth-i bâb-ı makaal eylemek, Gözden sürmeyi çalmak, Hal’ü akd eshâbı, İhkak-ı hukuk-ı ibâd ve hıfz-ı bilâd, Kahvehâne ukalası, Kırmızı Kitap, Kısa sedir/sofra, Libâs-ı mahsusa-yi kefere, Meclis-i Âlî-i Hazâin, Merammatçılar Ocağı, Mîr-i âb, Mükemmel kapu ve dâire halkı, Neşr-i Maarif ve Ta’mim-i terbiye, Nuhbet’ül-etfâl, Ortakapu meş’alecileri, Paşa defterlisi, Pençe, Püsküllü oturak kavuk, Revâbıt-ı kalbiye-i vatandaşî, Rûz-merre destâr, Sâhib-i değnek, Siyâset, Şakk-ı âsâ kaziyesi, Şehrizol Eyâleti, Şehzâde alayı, Tahsin-i Hüner Madalyası, Tavhâne/toyhâne, Tokad, Ulemâ-yı fihâm-ı resmiye, Usûl-i cedide-i Avrupa, ücret-i sûkûk,Üsküdar Cengi, Vapurhâne, Yedi altun başlı sancak, Zaleme-i vülât, Zenperestlik, Zeyrek yokuşu hotoz…

    #tarih Hocam bir son söz?

    NECDET SAKAOĞLU Osmanlı kültürüne ait kavramları okuyup yazmada, özellikle seslendirmede hiç hata yapmamaları gerekenlerin bile “beka”ya “bekâ”, “erkân”a “erkan” , “muhatab”a “muhattab” dediklerini duydukça okudukça, kitabî kaynaklar yanında fonetik imlâ aygıtlarına da gereksinim olduğunu düşünüyorum. Teşekkür ederim. 

  • Onun gibi diyar olmaz

    Onun gibi diyar olmaz

    BAĞDAT: İslâmiyetin önemli kültür merkezlerinden. Abbasî Halifeliğinin başkenti. 1534’te Sultan Süleyman’ın Irakeyn seferinde Osmanlı sınırlarına katıldı. Kent ve çevresindeki kutsal yerlere Sünnîler kadar Şiîlerce de değer verildiğinden, 1623’te İran Şahı I. Abbas tarafından işgal edildi. Ancak Sultan IV. Murad, 1638 seferiyle şehri ikinci kez aldı. 18. yüzyılda Osmanlı yönetimi giderek zayıfladığından yerel Kölemenler kente ve çevresine egemen oldular. II. Mahmud’un saltanatında ve sonrasında Osmanlı kimliğini yetkin valiler güçlendirdi. Bu durum1917’deki İngiliz işgaline kadar sürdü. Bağdat, Irak-ı Arab denen ülkenin ve Bağdat eyaletinin merkeziydi. Sancakları: Hile, Zenk-âbâd, Rumahiye, Aneh, Cengule Cevazir, Bayat, Semavant, Dertenk, Derne, Vâsıt, Kerend, Demirkapu, Karaniye, Kabur, Geylân Alişâh’tı. Umâdiye Hükümeti ise yurtluk ve ocaklık konumundaydı. 

    BAĞDAT DEMİRYOLU: İstanbul’u Bağdat’a bağlayacak bu hattın yapımına 1878’de başlandı. Sultan II. Abdülhamid’in padişahlık görevine gelir gelmez başladığı ve en önem verdiği projelerinden biriydi. Alman Deutsche Bank ile Anadolu Demiryolu Şirketi 931 km’lik ilk bölümü 1895’te tamamladı. Konya’dan başlanan ikinci aşama 15 yıl sürdü ve 1037 km’lik bir bölümü bitirilse de 1918’de Dünya Savaşı sona ererken, demiryolu henüz Nusaybin’e ulaşmış bulunuyordu. 

    BAĞDAT KÖŞKÜ: Topkapı Sarayının mimari ve sanatdeğeri yüksek iç köşklerinden, IV. Murad’ın 1639’da Bağdat’ı fethi anısına yaptırdığı köşk. Köşkün içindeki süslemelerin tamamlanması IV. Murad döneminden sonrasını bulmuştur. Padişahın tekliğini ve dünya egemenliğini simgeleyen tek kubbe, tek mekân, tek ocak, tek askı vurgulamalarının en mükemmel tasarımıdır. Sonraki padişahlar, günlük çalışma ve kabullerini, meşveret toplantılarını, eğlence programlarını, iftar ve akşam yemeği servislerini, arada aileleriyle buluşmalarını burada yaparlar, burada fasıl dinler, kitap okurlar, Enderûn içoğlanlarının müsamere ve gösterilerini izlerlerdi. Köşkte bir padişahla ilgili son anı, VI. Mehmed Vahideddin’in cülûs için saraya geldiğinde, tören öncesinde heyet-i vükelâca (bakanlar kurulu) burada karşılanışıdır. 

    Bağdat, “Camiler şehri”nden bir görünüm, 1919. 
  • İnsanlık taslamak veya kemik gömmek

    İnsanlık taslamak veya kemik gömmek

    “İnsan, kötü zamanlara hazırlıklı olmalı” diyor Metin Münir yazısında; “bir şeyler biriktirmeli, bir şeyler saklamalı. Kemik gömen köpekler, fıstık saklayan sincaplar, arılar ve karıncalar gibi…” Söz alan, söze giren, yazan insanlar korku kafesinin içine itiliyorlar. Korku yaratıcıları hasta, korkanlar haklı, ama harflerden korkmanın ecele faydası yok. 

    Bizimkisi gibi kronik yüksek voltaj hattı üzerinde yaşanan ülkelerde, basın organları da koşut bir işlev üstleniyor. Köşe yazarlarına ya öfkelerimizin sözcüsü ya da kaynağı olduğu için başvuruyoruz. Kendi payıma, rahatlamak ve rahatlatılmak istemiyorum, tepkimi kabartacak yazılara da gereksinme duymuyorum (olup bitenler, daha doğrusu bitmeyenler buna yetiyor, artıyor); dilediğim, ufkumu genişletecek yazılarla karşılaşmak yayın organlarında. 

    Böylesine bir ortamda gücün gücü öylesi örneklere rastlamak. Beşir Ayvazoğlu’nun Karar’daki yazılarının tiryakisiyim şu sıralar: Sözgelimi “Yangın Vaaar!” ya da “Lodos Paşa” başlıklı denemeleri canalıcı parantezler açtı sıkışmış dünyamda. 

    Hemen her yazısı beni düşünce alıştırmalarına yönelten bir başka gazeteci-yazar, düzenli olarak T24’de yazan Metin Münir. 2016’da çıkan son yazısı (27 Aralık), “Kötü Zamanlar için Hazırlık”, tam anlamıyla bilge bir yaklaşım getiriyordu. 

    “İnsan, kötü zamanlara hazırlıklı olmalı” cümlesiyle başlıyordu yazısı: “Bir şeyler biriktirmeli, bir şeyler saklamalı. Kemik gömen köpekler, fıstık saklayan sincaplar, arılar ve karıncalar gibi. Kötü zamanlar mutlaka gelir. Hazırlıklı olmalı. Ama olunabilir mi? Nasıl olunabilir? Kötü zamanları kötü insanlar yaşatır”. 

    Yazısının devamında geçmişin büyük bilgelerine başvuruyordu Metin Münir: “Konfüçyus, ‘Hükûmet kötü ise dağlara çekil’, diyor. Taocular, ‘Dağlara hükümet kötü olsa da olmasa da çekil, diyor”un ardından sözü Montaigne’e veriyordu: “Kötü zamanlarda bir köşeye çekilip susmak” gerektiğini savunan ve kulesindeki odasına çekilerek bu “doğru”yu hayatına geçiren derin adama. 

    Yazı, pek çok benzerim gibi tahteravalli salınımında seyrededurayım, düşüncelere savurdu beni. Taoculuğu tanımam, önerilerini kesinkes doğru buluyorum. Şu var: Bir doğruyu benimsemek onu yaşarken uygulama basiretini göstermek anlamına gelmiyor. Zamanla çenemi tutmayı öğrendim sanırım, sözlü etkinlik çağrılarının çoğunu, görsel olanlarının tümünü geri çevirir oldum. Tövbe tutmayan elim. Yazmak yaşamsal edimse, ki benim için ne yazık ki ve iyi ki öyle, yazmakla yetinebilirdim pekâlâ — oysa, bir de yayımlıyorum. 

    Karanlık dönemlerde yazmanın kişiye yaradığı gerçek, yayınlamak ne işe yarayabilir kestiremiyor, ikilem içinde kalıyorum. Gelgelelim, “kötü zamanlar”ın en büyük panzehirlerinden birinin okumak (kitap, resim, filim, beste okumak) olduğuna hâlâ inandığım gerçek: Yazılmazsa okunabilir mi? 

    Bir kefede susanlar, bir başkasında susturulanlar, “kötü zamanlar”ın gözde araçlarından biri susturucu. Söz alan, söze giren, yazan insanlar korku kafesinin içine itiliyorlar. Korku yaratıcıları hasta, korkanlar haklı, ama harflerden korkmanın ecele faydası yok. 

    “Kötü zamanlar”da bir tek susmak değil suçluluk duygusunu yaratan ve besleyen: Ölüm(ler) kol gezerken Hayat’tan sözetmek de çelişki dalgaları doğuruyor kalem sahibinde: “Şimdi şundan ya da bundan yola çıkarak yazmanın sırası mı?”. İyi de yalnızca öfke saçarak, yüzünü ağlama duvarına çevirerek, yakınarak, lânetleyerek “kötü zamanlar”ı altetmek elde mi?

    “Haberlerin sinirini bozmayacağına söz verirsen gazeteyi veririm”. Andrew Toos, CartoonStock

    Tutuklamalarda “sessiz kalma hakkı”nı yüksek sesle dile getirmek hukuksal bir zorunluluk. Sonrasında, suçlanan kişi dilerse “susma hakkı”nı kullanabiliyor, dilerse “savun(ul)ma hakkı”nı sözcüsü avukat(lar)ına devredebiliyor. Mağdur şüphe yok ki “söz hakkı”na sahiptir, isyanını dile getirecek, uğradığı haksızlıkları yükses sesle ifade edecektir. Mağdurdan yana olanlar da. Gene de dikkat kesilmek gerekir bu durumlarda: “Rol çalma” kuyusuna düşülmemeli, “fırsat rantı” sağlama eşiğinden uzak kalınmalı bana kalırsa.

    Toplum, söz hakkını da susma hakkı gibi pek sevmiyor. İkisini de izne bağlama eğilimi içinde. İkisine birden sınır tayin etme yanlısı:

    Söz gümüşse sükut altın; söz aramızda; sözüm meclisten dışarı: söz geçirmek; söz sahibi olmak; sözü ağzına tıkamak: sözü kesmek… Bir toplumun deyimleri onun buyurganlık gizilgücünün derecesini ölçmekte başvurulacak temel kaynak. Aile içinden başlayan, okul sıralarında bir boyut daha kazanan söz cenderesi. Kaldı ki hiç konuşmadan sözünüzü sakınmayacağınız biliniyor: Askerliğimi yaptığım dönemde, bir üst rütbeli ifade etmişti bunu: “Kötü bakmak yasaktır !”

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda, Bilge Karasu keşişlere uygulanan Bizans cezasına gönderme yapmıştı : Ölene dek konuş(turul)mak! Asıl beklenen, ölene dek olabildiğince susmak. Konuşamayan, söz alamayan insanların oluşturduğu toplumlar canlı statüsünde görülebilirler mi?

    Kem gündeme kapılmaktansa yazacağını yazmak, söyleyeceğini söylemek Metin Münir’in güzelim benzetmesiyle köpeğin kemik gömmesi herhalde. Şu yaşadığımız dünyada, günlerde insanlık taslamaktansa…