Kategori: Edebiyat Tarihi

  • 56 yıl sonra Oğuz Atay’dan gelen mektup

    Ünlü edebiyatçımızın 1961 tarihinde arkadaşına yazdığı sekiz sayfalık mektup, Oğuz Atay’ın yazarlık kariyeri öncesi dünyasına ışık tutuyor; sonraki ölümsüz eserlerine dair ipuçları barındırıyor.

    Ara Güler’in unutulmaz fotoğrafı.

    Oğuz Atay, bu toprakların yakın edebiyat tarihine damgasını vurmuş çağdaş Türk romancı. 2012 Aralık ayında yayımlanan 47. sayımızda, “Hissiyatımızın Tarihçisi” başlığıyla kapak konusu yaptığımız Atay, bu coğrafyada yaşayan insanların gündelik “haller”ini, yani bize kendimizi gösteren müstesna bir yazardı.

    1977’de ölen Atay, eserlerinin kazandığı başarıyı, okurlarının büyük ilgisini, başeseri Tutunamayanlar’ın nihayet geçen yıl İngilizce olarak yayımlandığını göremedi. Ne var ki tüm bunların bu şekilde olacağını yaşarken öngörmüş bir zekaydı: “Önce kendini tanıtmalısın, yaptıklarınla ispat etmelisin kendini. Başkaları nasıl yapmışsa, nasıl yapıyorsa öyle davranmalısın. Kendini önce başkalarına kabul ettirmelisin ki biz de kabul edebilelim. Bunun için de belki ölmelisin. Unutulmalısın. Unutulan herkesin hatırlanması için ne kadar zaman geçiyorsa, o kadar zaman geçirmelisin mezarda. Orada bile acele etmemelisin. Senden önce ölüp, senden önce unutulanlar ve hatırlanmayanlar var. Dur bakalım, dur hele. Sıranı bekle” (Tutunamayanlar).

    Ölümünün 40. yılında, Oğuz Atay’ın 60’lı yılların sonlarında başlayan yazarlık serüvenini değil, öncesindeki hayatından bilinmeyen ve önemli bir belgeyi de okurlarımızla paylaşmak istedik (Gerçi bilindiği gibi kendisi üniversitede de hocalık yapmış, Yol Mühendisliği ve Topografya adlı iki ders kitabı yazmıştır).

    Askerlik arkadaşı ve meslektaşı rahmetli Avşin Baysal’a 19 Mayıs 1961’de yazdığı mektup, evlilik kararını ve bunu nasıl aldığını, anladığını anlatıyor. Nefis bir Türkçe’yle yazılan mektup için Avşin Baysal’ın eşi Yıldız Hanım’a, Oğuz Atay’ın ilk eşi Fikriye Hanım’a, kızı Özge ve torunu Oğuz Kansu Canbek’e minnettarız.

    Gürsel Göncü

    OĞUZ ATAY’IN MEKTUBU

    19 Mayıs 1961

    Sevgili Avşin,

    Sana uzun zamandır yazmadım, daha doğrusu artık yazışma alışkanlığımızı kaybettik. Bu önemli haber de olmasaydı belki uzun bir süre daha yazışmayacaktık. Evet sana önemli bir haberim var: evleni­yorum. Bizim bazı davranışlarımız galiba çok benziyor. Ben de senin gi­bi bu haberi bir mektupla veriyorum. Senin yaptığın gibi uzun bir “yazışa­mama” devresi sonunda bu sessizliği bozarak seni -bana da öyle olmuştu-şaşırtıyorum. Daha başka benzeyişler var. Evleneceğim kızı daha önce tanı­yordum. Fakat uzun zamandır görüş­müyorduk. Bir gün ona -yalnız, yolda değil- sinemada rastladım. Konuş­tum. Sonra… sonrası belli. Bu cümle çok söylenmiştir ama yeniden yazıla­bilir: evlenmeye karar verdik. Belki şu satırları okurken “sen de mi?”, “yok canım”, “vah! vah!” ve benzeri sözleri aklından geçireceksin. Eksik olma­sınlar, buradaki arkadaşlar bu sözle­rin öyle varyasyonlarını buldular ki senin yeni bir şey söyleyebileceğini sanmam. Onun için ciddi ve “mesele­nin ehemmiyetine müdrik” (!) fikirler beklerim senden. Yalnız şu arada be­lirteyim: bu konuda yapılan esprile­ri (arkadaşların yaptığı) ben şahsen komik bulmadım. Evet, bütün bu ta­kılmaların gerisinde, akılları kurcala­yan soruya gelelim: neden evleniyo­rum? Ben, hani şu falan filan adam, mangalda kül bırakmayanlar banka­sı umum müdürü, nasıl olur da… Bu soruların çoğunu cevapsız bıraktım, ya da beylik cevaplar verdim; çünki birçoğunun düşündüklerimi anlama­yacağını ya da inanmayacağını gör­düm. Fakat –iltifat değildir- senin bu konuda daha anlayışlı olduğunu bildi­ğim için düşüncelerimi anlayacağını, daha doğrusu anlamak değil de -tabii anlayacaksın- sözlerin gerisindeki kuramları sezeceğini –bence burada en yerinde kelime “sezgi”- sanıyorum.

    Evet, neden evleniyorum? Sebep­lerden bir tanesi çok apaçık. Fazla açıklamanın gereksiz olduğunu sen de takdir edersin. Belki de harbi kay­betme sebeplerini “önce barut yoktu” diye saymaya başlayan subaya ben­ziyorum. Bundan sonraki sebepleri önemli saymayabilirsin. Nitekim bir­çok kimse öyle düşündü. Bu konu­da objektif olamıyacağımı bildiğim için hiçbir düşünceyi kötülemiyece­ğim; sadece bu sebebin dışında başka sebepler de olduğunu sandığım için bunları kaydetmekle yetineceğim.

    Kendini halletmeyen insan kendi dışında hiçbir şeyi halledemez

    Kendimi, huzursuzluk arayan, karışık işleri çözmekten hoşlanan bir adam sanıyordum. İnsanlara ancak mutlak huzursuzluğun bir şeyler yaptıracağını ve huzurun ölüm gibi bir şey olduğunu düşünüyordum. Yanılmışım. Gerçekten çok huzur uyuşturabilir; ama gereksiz huzursuzluklar aynı derecede zararlı olmaz mı? Sonra huzur ayaklarını uzatıp yatmak ve hiçbir şey düşünmemek demek değildir. İnsan en hareketli ve yorucu devresinde bile huzur içinde olabilir. Bu düşüncelerimi her zaman söylediğim şu cümle ile belki özetleyebilirim: “Kendini halletmeyen insan kendi dışında hiçbir şeyi halledemez”.

    Kendimi, huzursuzluk arayan, ka­rışık işleri çözmekten hoşlanan bir adam sanıyordum. İnsanlara ancak mutlak huzursuzluğun bir şeyler yap­tıracağını ve huzurun ölüm gibi bir şey olduğunu düşünüyordum. Yanıl­mışım. Gerçekten çok huzur uyuştu­rabilir; ama gereksiz huzursuzluklar aynı derecede zararlı olmaz mı? Son­ra huzur ayaklarını uzatıp yatmak ve hiçbir şey düşünmemek demek de­ğildir. İnsan en hareketli ve yorucu devresinde bile huzur içinde olabilir. Bu düşüncelerimi her zaman söyledi­ğim şu cümle ile belki özetleyebilirim: “Kendini halletmeyen insan kendi dı­şında hiçbir şeyi halledemez”. Düşün­cenin istenilen bir yere teksif edile­bilmesi için diğer noktalardan kolay­ca ayrılması, yani başka meselelerin halledilmiş olması gerekir. Ben daha önce -son bir yıldır yeni şeyler düşü­nüyorum- insanın bir şeye kendini ve­rebilmesi için başka her şeyi terket­mesi gerekir sanıyordum. Fakat ya o şeyler seni terketmiyorsa. Bıraktığın şeyler senin tam insan, bütünüyle in­san olmanı engelliyor. Seni asosyal bir tip yapıyor. İnsanın dışına çıkan biri, insanlar için ne yapabilir? Ben, kendi­mi hiçbir zaman tam asosyal görme­dim. Bunu sen de bilirsin. Turhan gibi bir tip olmayı hiçbir zaman düşünme­dim. Bununla birlikte gene de bende kırıcı, yıkıcı bazı taraflar vardı. Hatır­larsın yedek subay okulunda arkadaş olduğumuz ilk günlerde sana da kırıcı davranmıştım. Senin tolerans duygun ve kolay kırılır bir insan olmamanın dostluğumuzun kurulmasında önemli payı olmuştur. Bir insan kendisine so­rulan şeylere sinirli bir şekilde, kırıcı cevaplar veriyorsa kendinde bir eksik­lik var demektir. Rahat bir konuşma tarzı karşındakine emniyet verir. Ben insanları sert ve alaycı uslublarımla şaşırtmayı tercih ediyordum. Böyle bir insan değildim. Sadece öyle görünme­min daha akıllıca olduğunu sanıyor­dum. Yumuşak görünmenin gerçekten de öyle olmak anlamına geldiğini dü­şünüyordum. Oysa benim anladığım tarzda bir sertlik ancak “gergedanlara” yakışırdı. İnsan dış tesirlere kapısı­nı kapamak için derisini kalınlaştırır. Böylece sağlamlık kazandığını sanır. Oysa kalıplı düşünceleri bozulmasın, hazmetmeden edindiği şeyler tenkit süzgecinden geçmesin diye tıpkı Io­nesco’nun insanları gibi “isteyerek” derisini kalınlaştırır. (Bu sözlerimden piyesi gördüğümü ve çok beğendiği­mi anlamışsındır) Piyesteki Botard’ı hatırla. Her şeyin gerisinde “hile se­zen”, hiçbir şeye “görmeden” inanma­yan gergedan bir “toplumcu”. Ben öyle “toplumcu” olmak istemiyorum. Ben insanlara ait olan şeyleri seviyorum. Gergedanlara ait olanları değil. İnsan­lara ait şeyleri sevdiğim için onların severek yaptığı bir şeyi ben de yapıyo­rum: evleniyorum.

    Sana bizim dergi işinden bahset­miştim. Turhan’ın son gün ayrılışı­nı da anlattığımı sanıyorum. İşte ben Turhan’ın o günki tartışmada gerge­danlaştığını gördüm. Hem de tıpkı Ionesco’nun oyununda olduğu gibi. Tıpkı Ahmet Evintan’ın oynadığı gibi: arkadaşının yanında ve yavaş yürü­müş. Bu piyes hakkında çok şey söyle­mek istiyorum. Görüştüğümüz zaman daha uzun konuşuruz. Sadece piyesi seyrederken içinde yaşadığımı (ta­bii gergedan olarak değil Beranger olarak -ne kadar mütevaziyim (!) de­ğil mi?) ve artık düşüncelerimi ifade ederken gergedanı dilimden düşür­mediğimi söyleyebilirim; söylemek istediklerim böylece o kadar kısalı­yor ki.

    Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum

    Sonra, biliyor musun ben saadetten hoşlanıyorum. Onun için de evleniyorum. Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum. Bir insanın idam edilişini düşünmekten ne kadar hoşlanmıyorsam, saadetin kelimesini bile düşünmekten de o kadar hoşlanıyorum. Kendimi ölçtüm, biçtim; meziyetlerimi, kusurlarımı düşündüm. Sonra karar verdim: benim bu halimle bile birçok insandan daha fazla mesut olmaya hakkım var. Pek öyle kötü bir adam sayılmam; ne dersin?

    Sonra, biliyor musun ben saadet­ten hoşlanıyorum. Onun için de ev­leniyorum. Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum. Bir insanın idam edilişi­ni düşünmekten ne kadar hoşlanmı­yorsam, saadetin kelimesini bile dü­şünmekten de o kadar hoşlanıyorum. Kendimi ölçtüm, biçtim; meziyetle­rimi, kusurlarımı düşündüm. Sonra karar verdim: benim bu halimle bile birçok insandan daha fazla mesut ol­maya hakkım var. Pek öyle kötü bir adam sayılmam; ne dersin?

    Bu yazdıklarımdan beni gevşeyip, yere serilmiş sanabilirsin. Ben öy­le sanmıyorum. Aksine eğer bundan sonra bir şey yapacaksam daha im­kânlı olacağıma inanıyorum. Bir de şu mesele var: “bir şey yapacaksam” dedim ya. O “bir şey” “dünyaya niza­mat vermek” olmayacak galiba. Bir şeyin doğru olduğunu bilmek başka onu gerçekleştirmek ise çok başka. Şu halimle belki çevremdekiler içinde bu işi en çok ben becerebilirim, ama bir işin yapılması için sadece “bazı insan­lardan daha iyi olmak” yetmez ki. Bi­zatihi (kelime çok eski ama daha iyisi yok) değerli olmak gerek. Ben son se­nelerde bir şeyler öğrendiysem şunu iyi anladım: bu işi iyi yapmak güç ve şartlar uygun değil. O zaman da şu ka­lıyor: davanın bir neferi olup ayak iş­leri yapmak. Özür dilerim, ben biraz ihtiraslıyım: her işte yukarıda olmak isterim. Beni egoist bulmadığını tah­min ederim. Gerçek bu yazdıklarım. Sen de biliyorsun. İnsanları bir şey yapmaya zorlayan kuvvet –işin mahi­yeti ne olursa olsun- ihtirastır. İhtiras çalışmanın gıdasıdır. Ben ise çok yo­ruldum boş yere: İhtirasımı kaybet­tim bu işte.

    Tabii en başta gelen sebepler­den birisi de Fikriye, evleneceğim kız. Belki sana bahsetmişimdir. Her zaman eğer bir gün birisiyle evlenir­sem muhakkak bu iş onunla olacak diye düşünürdüm, evlenmeyi hiç dü­şünmediğim zamanlar da onu hatır­lardım. Bence çok vasıflı bir kız. Ta­bii bu düşüncem de sübjektif olabilir. Belki “bana öyle geliyor.” Fakat tanı­yınca senin de öyle bulacağını sanı­yorum. Sana ondan bahsetmeyi çok isterdim, fakat sana mektupla anlat­mam çok güç, hem de boyuna sev­dikleri kızdan bahseden tipleri ben eskiden beri biraz yadırgarım. Aynı şeyi yapamayacağım. Buna rağmen seninle karşı karşıya gelince bahset­meyi isterim. Yalnız şu kadarını söy­liyeyim: ben kendisini gerçekten se­viyorum ve üstün buluyorum. Bana emniyetin vardır sözlerime inanırsın değil mi?

    Her şeyin gerisinde ‘hile sezen’, gergedan bir ‘toplumcu’ olmak istemiyorum

    İnsan dış tesirlere kapısını kapamak için derisini kalınlaştırır. Böylece sağlamlık kazandığını sanır. Oysa kalıplı düşünceleri bozulmasın, hazmetmeden edindiği şeyler tenkit süzgecinden geçmesin diye tıpkı Ionesco’nun insanları gibi “isteyerek” derisini kalınlaştırır… Her şeyin gerisinde “hile sezen”, hiçbir şeye “görmeden” inanmayan gergedan bir “toplumcu”. Ben öyle “toplumcu” olmak istemiyorum. Ben insanlara ait olan şeyleri seviyorum. Gergedanlara ait olanları değil. İnsanlara ait şeyleri sevdiğim için onların severek yaptığı bir şeyi ben de yapıyorum: evleniyorum.

    İşte sevgili Avşin, durumum böy­le. Daha fazla yazmak isterdim ama buna benim vaktim ve kafam senin de sabrın müsaade etmez (ne yerin­de (!) bir söz değil mi). Fikriye ile Ha­ziran başında evleniyoruz. Fazla ha­zırlık yapmıyoruz. Evlenir evlenmez vapurla geziye çıkacağız. Biliyorsun benim “permi” denen bir vapurla ge­zi hakkım var. Seninle buluşup uzun uzun konuşmak isterdim. Haziran 20’den itibaren yeniden İstanbul’da­yım. Gelirsen çok sevinirim. Olmaz­sa gezi sonrasında biz geliriz. Çoğul konuşmamı yadırgamıyorsun ya? Ne yapalım oldu bir kere. Sana bu kadar uzun yazdım; hemen cevap verip dü­şüncelerini bildirmezsen darılırım ha. Şimdilik bu kadar. Gözlerinden öperim. Yıldız’a selamlar.

  • Batı’da taç giyme bizde kılıç kuşanma

    JİMNASTİKHÂNE Selim Sırrı Bey’in (Tarcan) girişi­miyle 1910’da İstanbul’da baş­latılan beden eğitimi çalış­malarına, Türkçe “Terbiye-i bedeniye” dersi de denilmişti. Kadıköy’de Papazın Bağı’nda gençlerle jimnastik çalışma­ları yapan Selim Sırrı, 1916’da da aynı yerde ilk jimnastik bayramını düzenledi. Müdür­lüğünü yaptığı Cağaloğlu’nda­ki Muallim Mektebinde jim­nastik dersleri verdi. Mercan Yokuşu’nda da “Jimnastikhâ­ne” adında bir kurs açmıştı.

    KÂĞID/KAĞIZ Kâğıt. Fars­ça “kâğız”dan Türkçeleşmiş­tir. Arapçası “kırtas”tır. Kamış kalem ve mürekkeple yazmaya uygun, resmî-özel yazışmalar­da, hat, berat, ferman yazımla­rında, yazma kitaplarda kulla­nılan kâğıtlar özel tezgâhlarda üretilir, kullanım alanına göre aharlamak, tılâlamak, müh­relemek gibi işlemlerden ge­çirilirdi. Haşebî (selülozdan), Dımışkî (Şam’da üretilen), ha­rirî (ipek), âbâdî, Semerkandî, Buhara gibi pekçok türü vardı. Kâğıthâne’de üretilen İstan­bulî/ İstanbul kâğıdı, hattat­lara göre âbâdîye eş değerdey­di. Venedik’ten gelen kâğıda “Alikurna” denirdi. Kâğıtla­ra renklerine göre şekerrenk, çiğ, süt beyaz, sarı, gülkurusu, kiremidî, filizî, süt mavisi, do­nuk, kirli, ebrûlu, damgalı (fi­ligranlı) vs. denirdi.

    KILIÇ KUŞANMA/ ALAYI Tahta çıkan padişahın beline dinî tören ve dua ile hüküm­darlık ve halifelik kılıcı bağ­lanması. Bu gelenek Batı’da­ki tac giymenin karşılığı bir âdetti. Cülustan birkaç gün veya bir hafta sonra yeni pa­dişah kılıç kuşanmak için sa­raydan Eyüp Sultan türbesi­ne giderdi. Gidiş ve dönüşe kılıç alayı, taklid-i seyf (bkz) merasimi, türbeler ziyareti de deniyordu. Törenin bir amacı yeni padişahı halkın görüp ta­nımasıydı. O gün İstanbullu­lar tören güzergâhını ve Haliç kıyılarını doldururdu. Askerî birlikler, saray erkânı, yöne­ticiler, ilmiye ve tarikat ileri gelenleri de kalabalık gruplar halinde alayı izlerlerdi. Gidiş denizden saltanat kayığıy­la yapılmışsa, dönüş karadan ve atla olurdu. Kılıç kuşan­ma öncesinde veya saraya dö­nüşte, padişahın atalarının türbelerini ziyaret etmesi de gelenekti. Eyüp Sultan Tür­besinde şeyhülislâm, naki­büleşrâf veya Mevlevi çelebi efendisi tarafından Hz. Mu­hammed’in, sahabelerden ya da padişah atalardan birinin kılıcı dua ile padişahın beli­ne takılırdı (örneğin II. Mah­mud, Hz. Muhammed’e ait olduğu sanılan kılıcı, II. Ab­dülhamid ise Hz. Ömer’in kı­lıcını kuşanmışlardır).

    II. Abdülhamid’in kılıç kuşanma töreni Sultan 7 Eylül 1876’da Hz. Ömer’in kılıcını kuşandıktan sonra atıyla Eyüp Sultan camiinden saraya dönüşünü gerçekleştirmekte.
  • Şair Eşref’in kalemi Galata Köprüsü’nü yerinden oynatmıştı

    Abdülhamid devrinin ünlü muhalif edebiyatçısı Şair Eşref, Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki’yi de hicvetmekten geri durmamıştı. Köprüden geçenlerden para alınmasını eleştiren şair, bir kaza sonucu parçalanan köprüyle ilgili yazmış; Namık Kemal’in ölümünden sonra da türbesini yaptıran Abdülhamid’i –ti’ye almıştı.

    Türk hiciv sanatının en büyük ustaların­dan Şair Eşref, şahit olduğu veya gaze­tede okuduğu bir olayı da çok etkileyici bir şekilde dizelere dökebilen usta yazarları­mızdan biriydi. Onu biraz hatırlayalım.

    Şair Eşref 1847’de Manisa’nın Kırkağaç ilçesinin Gelenbe bucağında doğmuştur. Ol­dukça serbest ve zeybek giysileri içinde geçen gençliği sırasında özel hocalardan ders almış­tır. Memuriyete 1870’de Manisa Sancak Tah­rirat Kalemi’nde başlamış, daha sonra Akhi­sar’da mal müdürlüğü ve Alaşehir’de kayma­kam vekilliği yapmıştır. 1878’de İstanbul’da yapılan sınavı kazanan Eşref, pek çok ilçede kaymakamlık görevinde bulunmuştur. Gördes kaymakamıyken 1902’de Hafız İsmail ve Tev­fik Nevzad Beylerle birlikte İzmir’de tutuk­lanmış ve evinde zararlı evrak bulundurmak suçundan 1903’de 1 yıl hapis cezasına çarptı­rılmıştır. Cezasını çekip cezaevinden çıktığın­da, kendisinden sonra gelecek pek çok şairin kaderiyle ilgili kehaneti de içeren şu dörtlüğü yazmıştır:

    Çektiğim cevr-ü cefanın sebebinden sorma,

    Deme kim: – Badıhava menkabe dellalı budur!

    Hapis ile, nefy ile, işkence ile ömrü geçer,

    İşte Türkiye’de şair olanın hâli budur!

    Münif Fehim’in fırçasından Şair Eşref.

    1904’de yaşamından endişelenerek Mısır’a gitmiş ve orada Deccal adlı eserini yayımlamış­tır. 1905-1906 arasında Avrupa’da dolaşan Eşref, sonra Mısır’a dönerek Meşrutiyet’in ilanına ka­dar orada kalmıştır. Bu sırada İstimdâd (1906), Deccal (ikinci ve üçüncü kitaplar-1907), Şah ve Padişah (1908), Hasbihal Yahut Eşref ve Kemal (1908) ve İran’da Yangın Var (1908) adlı eserleri basılmıştır.

    “Hürriyetin ilanı”ndan iki ay sonra İstan­bul’a gelir. Turgutlu’da kısa bir kaymakamlık dö­neminden sonra 1909’da Adana vali muavinliği­ne atanır. Dört ay sonra muavinliklerin kaldırıl­masıyla emekli olur.

    İstibdat döneminde Abdülhamid ve istibda­dı hicveden Eşref, Meşrutiyet döneminde de bir şeylerin yanlış gittiğini gördükçe İttihat ve Te­rakki’yi de hicvetmekten geri durmamıştır. Bu bakımdan pek rahat yüzü görmeyen Eşref, 22 Mayıs 1912’de Kırkağaç’ta veremden ölmüştür.

    Köprüden ilk bedava geçiş 31 Mayıs 1930 gecesi saat 12.00’de Galata Köprüsü’nden yaya geçişi ücretsiz oldu. Karaköy tarafında ilk bedava geçiş için bekleyenler…

    Şair Eşref ve köprü müruriyesi

    Galata köprüsünden parayla geçilmesini bir türlü içine sindiremeyen Eşref şöyle yazmıştı:

    Ahaliyi köprüden on para vermezse geçirmezler,

    Ne feyz ummaktayız böyle bir dilenci hükümetten?

    Galata Köprüsü için kesilen biletler (köprü müruriyesiüstte) ve biletçi (altta)…

    Galata Köprüsü 1845’te Abdülmecid’in annesi Bezm-i Alem Valide Sultan tarafından yaptırılmış, ilk üç günden sonra geçiş için para tahsil edilmeye başlanmıştı. Yayalar, at arabaları hatta hayvanlar için farklı geçiş ücretleri tahsil ediliyordu. Yıllar içinde bu köprü yerine yenileri yapıldı ama geçiş ücreti devam etti. Köprünün iki başında duran be­yaz ve cepsiz elbiseler giyen memurlar, boyunla­rına asılı kumbarayla el açıp, gelip geçenden geçiş parasını yani, müruriyeyi toplamaya çalışırlardı. Tartışmalar da hiç eksik olmazdı. Kimi bozuk para aramak bahanesiyle ceplerini karıştırarak memu­ru dakikalarca bekletir, kimi de “parayı verdim ya!” diyerek kavga çıkarırdı.

    II. Meşrutiyet’ten sonra da her şey bu minvalde devam etti. 1909’da meydana gelen bir olay üzerine Şair Eşref yine bu konuda yazdı. Köprüye çarpan bir vapur yapının bir kanadını koparmış ve kopan bu parça Mar­mara’ya doğru devrilmeden açılmıştı. Etraf­tan yetişen römorkörler bu parçayı geri getir­mişlerdi. Şair Eşref bu tarihi anı ölümsüzleş­tirmiştir:

    Geçenlerden alırlar para kıt’a-i tarik âsâ,

    Devamından bu halin vakt-i hürriyette âr etti,

    Bila mucip yıkıldı gitti sanma dâr-ı dünyadan

    Dilenmekten usandı, köprü ârından firar etti!..

    Devirler, köprüler değişti ama Galata Köp­rüsü’nden paralı geçiş 31 Mayıs 1930 gecesi sa­at 12:00’ye kadar sürdü.

    Namık Kemal’in mezarı

    Servet-i Fünun’un 4 Ağustos 1324 (17 Ağustos 1908) tarihli 901. sayısında Namık Kemal’in Bolayır’daki anıt-mezarının resmi yer alır. Kü­çük bir türbe görüntüsündeki mezar, tamamen mermerden yapılmıştır. Derginin tarihine dik­kat edildiğinde, II. Meşrutiyet’in ilanından (23 Temmuz) hemen sonraya denk düştüğü görü­lür. Aynı derginin kapağında iki hürriyet kahra­manı Niyazi ve Enver Beylerin resimleri vardır; Namık Kemal’in özlediği devir başlamıştır.

    Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem (Bolayır), Tevfik Fikret’in ölümünün ikinci yıldönümün­de yayımlanan Muallim mecmuasındaki “Bir Hatıra” başlıklı yazısında çok ilginç bir bilgi vermektedir: Namık Kemal’in türbesinin planını da, resmini de bir başka büyük şair, Tevfik Fikret tanzim etmiştir.

    Namık Kemal’in mezarı Şair Eşref’in ithafı


    Servet-i Fünun’un 17 Ağustos 1908 tarihli nüshasında Namık Kemal’in mezarının resmi. Mezarın planını Tevfik Fikret yapmış, masraflarını da II. Abdülhamid karşılamıştı. Şair Eşref ise bu durumu “… Yaşamında ona küçücük bir ev dahi bağışlamadı amma/ Ölümünde onun için gösterişli bir türbe yaptırdı” diyerek edebiyat tarihine yazacaktı.

    Şair Eşref (1847-1912) bu mezar için iki dörtlük yazmıştır. İlkinde, II. Abdülhamid’in mezarın masraflarını karşılamasını kendine göre yorumlar:

    Eb-ü’l Ekrem Kemâl’in rıhletinde hazret-i Haydar

    Şarâb-ı kevseri merhûma attırdıkça attırdı;

    Kızıl Sultan anınçün türbe inşa eyledi sanma,

    Yine avdet eder havfiyle mermerle kapattırdı.

    Yani, günümüz Türkçe’siyle yazmaya çalı­şırsak:

    Ekrem’in babası Kemal’in vefatında Hazreti Ali

    Kevser şarabını rahmetliye attırdıkça attırdı;

    II. Abdülhamid Han ona türbe inşa eyledi sanma,

    Tekrar döner korkusuyla üzerini mermerle kapattırdı.

    Diğer dörtlükte de türbe şöyle söz konusu edilmekteydi:

    Şeh-i âli-himem Nâmık Kemal’in bilmedi kadrin,

    Diyenler nefsini ifrît-i istibdâda kaptırdı.

    Hâyatında küçük bir hâne ihsân etmedi amma,

    Vefâtında anınçün muhteşem bir türbe yaptırdı.

    Bugünkü Türkçe’yle:

    Himmet sahibi (II. Abdülhamid) Han bilmedi değerini

    Namık Kemal’in, diyenler nefsini zorba şeytana kaptırdı.

    Yaşamında ona küçücük bir ev dahi bağışlamadı amma,

    Ölümünde onun için gösterişli bir türbe yaptırdı.

    Yazımızı Şair Eşref’in Kırkağaç’taki mezar­taşında yazılı olan kendi dörtlüğü ile bitirelim:

    Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için,

    Gelmesin reddeylerim billahi öz kardaşımı

    Gözlerim ebna-yi ademden ol rütbe yıldı kim

    İstemem ben fatiha, tek çalmasınlar taşımı!..

    Ne yazık ki Eşref’in bu kehaneti tutacak ve bir müddet sonra mezartaşı kırılacaktır.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-39.jpg

    Karagöz dergisinde Galata Köprüsü vakası

    28 Ocak 1909 tarihli Karagöz dergisinin kapağındaki karikatür, bir kaza sonucu Galata Köprüsü’nden bir parçanın kopmasını hicvediyordu. Şair Eşref de aynı hadiseyle ilgili yazacaktı.“- Canım Karagöz… O köprü parçasını nereye götürüyorsun… Bırak…- Ben onu Yemiş İskelesi önündeki çöplükte buldum. Denizde herkesin bulduğu kendi malıdır. Kimseye vermem.- İyi ama arabalar geçemiyor…- Daha iyi ya… Denize düşmek tehlikesinden kurtulurlar… Ben bunu ada mevkuflarına otel yapacağım”.

  • İbrahim Paşa Sarayı: Önce mehterhane sonra hapishane…

    İbrahim Paşa Sarayı: Önce mehterhane sonra hapishane…

    IRAKEYN İki Irak. Irak-ı Acem denen İran’ın Tebriz merkezli kuzeybatı bölgeleri ile Arap yarımadasının Irak-ı Arab denen Osmanlı egemenliğindeki Musul’dan Bağdat’a kadar olan güneydoğu bölgesi. 

    ISKARLAT/BEDELİ Venedik çuhası. Boyası solmayan dayanıklı bir kumaştı. Bir adı da Yeniçeri çuhası idi. Sekbanbaşıya ve Yeniçeri Ocağı’nın diğer büyük ağalarına her yıl verilen giyimlik kumaştı. Kimi yıllar kumaş yerine ıskarlat bedeli ödenirdi. 

    ISLÂHHÂNE İlk kuruluşunda sanat okullarına verilen ad. İlkini, bu adı da veren Midhat Paşa 1865’te Niş’te açtı. Bundan sonra diğer Osmanlı vilayetlerinde de açıldı. Bunlar, Türkiye’de programlı ilk meslek-sanat okullarıdır. 1868’de yürürlüğe giren nizamnâme (tüzük) ile adı “sanayi mektebi” oldu. Bu ad ilk kez, İstanbul Sultanahmet’teki Kılıçhane’de açılan sanat okuluna verildi. 

    İBRAHİM PAŞA SARAYI Sultanahmet’deki eski sadrazamlık konutu. Bu işlevini ve Enderun’a aday yetiştirilen acemi ocağı özelliğini zamanla yitiren ve yer yer harap olan görkemli saray, 19. yüzyılda, bir bölümü Mehterhane, bir bölümü de Kuyud-ı kadime Mahzeni (arşiv) yapıldı ve malî -askerî evrak belgeleri burada korumaya alındı. Bir bölümü askerlik dairesi yapıldı. Daha önce Mehterhane bölümü hapishaneye çevrilince, İstanbullular yarı alay yarı eleştiri, bu saraydan bozma hapishaneden dolayı diğer cezaevlerine de “mehterhane” dediler. Suç işlediği savıyla tutuklanan Şair Eşref’in buraya kapatılılırken söylediği “Açıl ey bâb-ı Mehterhane biz de mihmandarız!” dizesi meşhurdur. 

    İBRİKDAR Sarayda Hasoda içoğlanlarındandı. Törenlerde padişahın murassa (mücevher işli) ibriğini taşırdı. Vezir konaklarında da ibrik gulamı denen köleler, efendisine elini yüzünü yıkarken, abdest alırken leğen ve ibrik hizmeti verir, su döker, havlu tutardı. Doğal ki başka görevleri de vardı. II. Abdülhamid’in ibrikdarbaşı korkutucu bir fiziğe sahip Zeybek Hasan Ağa, söylentiye göre saraydaki gizli işkenceleri uyguluyordu. 

    İNŞÂ-YI KÂRGİR TEŞVİK-İ UMUMİSİ Ülke genelinde taş ve tuğla inşaatı teşvik eden 1845 tarihli ferman. Bu amaçla bir de tamim (genelge) yayımlandı, kargir (taş ve tuğla) bina yapmak isteyenlerin ruhsat almış sayıldıkları duyuruldu. Amaç, yangınlara neden olan ahşap ev-işyeri yapılmasını önlemekti. 

    Beş yüzyıllık sadrazamlık konutu Kanunî Sultan Süleyman’ın damadı ve ikinci veziri (Pargalı) İbrahim Paşa’dan adını alan Sultanahmet’teki sadrazamlık konutu, 1967. II. Bâyezid döneminde (1481-1512) yapılan bina, bugün Türk ve İslâm Eserleri Müzesi. 
  • Agatha Christie: Polisiyenin kraliçesi

    Agatha Christie: Polisiyenin kraliçesi

    Tüm dünyanın polisiye romanlarıyla tanıdığı Agatha Christie, yüz milyonlarca satan kitaplarıyla bu türün en çok okunan ismi oldu. 41 sene önce ölen ünlü yazarın gerçek hayatı, romanlarındaki karakter ve olayları şekillendirmişti. Önümüzdeki ay çıkacak çizgiroman, Agatha Christie’nin hayatını ve roman kurgularının nasıl şekillendiğini anlatıyor. 

    1A
    Agatha Christie 15 Eylül 1890 – 12 Ocak 1976

    Birçok unvanı-ismi olsa da, onu “Polisiyenin kraliçesi” olarak biliyoruz. 1890’da “Agatha” ismini vaftiz töreninden sadece birkaç dakika önce, “Christie” soyadını ise 1914’te Archibald Christie ile evlendiğinde alacak Agatha Mary Clarissa Miller; bunlar dışında Lady Mallowan, Mary Westmacott, Ariadne Oliver olarak da adlanıyor. 

    Daha edebiyat dünyasına giriş yapmamışken, on sekiz yaşında, hasta yatağında oyalansın diye annesinin teşvikiyle ilk romanı Güzellik Evi’ni (The House of Beauty) ablasının daktilosuyla iki günde yazdığında, Mac Miller Esq takma adını kullanmıştı. Bununla birlikte takma isim konusu ilk polisiye romanı Ölüm Sessiz Geldi’yi The Bodley Head yayınevi ile görüşmeleri sırasında da gündeme gelir ve Agatha polisiye bir roman için “kadın yazar”ın engel teşkil edeceğini düşünüp yayıncısı John Lane’e kitabın Martin West ismiyle basılmasını önerir. Ancak nihayetinde kitap Agatha Christie diye basılır ve bu isim yerleşir. 

    86 yıllık dolu ve çok yönlü bir hayat…Yazarlık, arkeologluk, seyyahlık, sörfçülük, eczacılık… Tabii en başta ona dünya çapında ün sağlayan yazarlık. Polisiye hikaye ve romanlarının yanısıra radyo, tiyatro oyunları yazmış, bunlara ek olarak üç şiir kitabı ve gizemi 20 yıl boyunca çözülemeyecek Mary Westmacott takma ismiyle altı romantik aşk hikayesi de kaleminden çıkmıştır. Bütün bu eserleriyle bugün dünya üzerinde iki milyardan fazla satan Agatha Christie, İncil’den ve Shakespeare’in eserlerinden sonra, en çok okunan yazar unvanına sahip. Henüz 1959’da eserleri 103 dile çevrilmiş ve 400 milyondan fazla satmıştı. 

    Yazarlığına şüphesiz en büyük katkıyı, onun seyyahlığı sağlamıştır. Dünya üzerinde gezmiş olduğu birçok yerden edindiği anılar, onun romanlarındaki detaylara çeşni, karakterlerine renk katmıştır. 

    İlk eşi Archie ile ayrılığının hemen ardından, yalnız başına yapacağı ilk uzun soluklu seyahatine çıkar. Ünlü romanı Doğu Ekspresi’nde Cinayet’e de ilham kaynağı olacak bu tren yolculuğu sırasında annesinin ani ölümü, Archie’nin sadakatsizliği gibi konularla uğraşır. Doğu Ekspresi’yle Londra’dan İstanbul’a, oradan da Bağdat’a yolculuğu onu farkında olmadan Max Mallowan’a götürecek ve arkeolojinin hayatına girmesine vesile olacaktır. İkinci eşi ünlü arkeolog-oryantalist Max Mallowan’la birlikte, gerçekleştirdiği gezilerin sıklığı daha da artar. Suriye, Irak ile Mısır’daki önemli arkeolojik kazı alanları arasında mekik dokumaya başlar.. 

    Mallowan ile 1930’daki evliliğinin ardından 1933’te Mısır’a ailecek gerçekleştirdikleri seyahatte Nil nehrinde bir tekne turuna katılır, önemli arkeolojik kazı alanlarını ziyaret eder. Turun ardından Asvan’da kaldıkları Cataract Oteli’nde yazacağı Nil’de Ölüm de, nehir üzerinde bir teknede geçmektedir ve hikayenin ana karakteri Signor Richetti bir arkeologdur! Sonuç olarak Christie, Nil’de Ölüm’ün yanısıra Mezopotamya’da Cinayet, Ölümle Randevu, Bağdat’a Geldiler romanlarını da bu yoğun arkeolojik gezilerin meyvesi olarak dünya edebiyatına kazandırır. 

    _2B
    Küçük Agatha ve babası Fred Miller Agatha, “mutlu çocukluğunu” geçirdiği Torquay’deki Ashfield malikanesinde, Amerikalı bir simsar olan babası Fred Miller ile birlikte. 
    _2A

    Tüm bu eserler arasında Türk okurlar için en bilindik olan, Doğu Ekspresi’nde Cinayet’tir. Ancak bu trenle yaptığı ilk seyahatte İstanbul’a vardığında Pera Palas 411 numaralı odada kaldığı ve eseri burada yazdığı iddiası, bugüne kadar hâlâ gizemini korumaktadır. Otobiyografisinde Pera Palas’a dair bir şey görünmezken, bu otelle rekabet halindeki ünlü Tokatlıyan Oteli’nde kaldığına dair izler daha açıktır. Arkeolojiye olan ilgisi, kendisini sadece romanlarında göstermez. Bu seyahatler boyunca aktif olarak kazılarda yer alır; önemli parçaların temizlenmesi ve muhafaza edilmesi (Irak’ın kuzeyindeki Nimrud antik kentindeki kazılar sırasında küçük fildişi heykelciklerin temizlenmesinde nemlendirici kreminin ne kadar faydalı olduğunu şaşırtıcı bir şekilde kanıtlar), çanak çömleklerin restorasyonu, buluntuların fotoğraflanması gibi birçok görevde de eşine yardımcı olur (Nimrud’da onarılmasına yardım ettiği eserlerin bir kısmı bugün British Museum’da sergilenmektedir). Ayrıca kazılara finansal açıdan isimsiz şekilde destek olduğu gibi, seyahat masraflarını da hep kendi üstlenmiştir. 

    _3A
    İlaç ve zehirler üzerine uzmanlık Agatha Christie, Kızılhaç hastanesinde Ekim 1914’ten Aralık 1916’ya kadar gönüllü olarak çalıştı. Burada birçok ilaç ve zehrin kimyasal bileşimlerini öğrenecek ve bunları polisiye romanlarında kullanacaktı. 
    _3B

    Seyahatleri sırasında kazanmış olduğu yeteneklerden bir diğeri ise sörfçülüktür! 1922’de Güney Afrika’da sörf yapmayı öğrenir. Torquay’da ilk gençlik yıllarında başladığı ve seneler içinde bir tutkuya dönüşen yüzmenin ardından, Yeni Zelanda, Avusturalya ve Hawaii’de de bol bol sörf yapar. Tarihe “Britanyalı ilk kadın sörfçü” olarak geçen Christie, bu sporu “kalasla yüzme” olarak adlandırır. 

    Christie’nin bir başka yeteneği ise eczacılık ve zehirler üzerinedir. 1. Dünya Savaşı başlayıp ilk eşi Archie savaşa gittiğinde yalnız kalan Agatha, gönüllü olarak Torquay’deki Kızılhaç hastanesinde çalışmaya başlar. Ekim 1914’ten Aralık 1916’ya kadar toplam 3400 saat çalıştığı hastanenin revirinde, birçok ilaç ve zehrin kimyasal bileşimlerini öğrenir ki, bu da onun polisiyeleri için harika bir bilgi kaynağı olacaktır. Bu konudaki uzmanlığı, 1917’de Londra Eczacılar Kurumu tarafından verilecek eczacı asistanlığı diplomasıyla da tescillenir. 

    20. yüzyılın başında kadın olmak şüphesiz günümüzden çok daha zordur. “Kızlar sekiz yaşına kadar okumamalı” diye okula yollanmayıp evde eğitim gören Agatha, daha ilk başta okumayı kendi kendine öğrenerek aykırı bir edebi karakter olacağının işaretlerini vermiştir. 

    O hayatı boyunca eserlerinde yaratmış olduğu ve bugün bütün Agatha Christie hayranları tarafından bilinen ünlü hafiyeler Hercule Poirot, Miss Marple, Tommy ve Tuppence karakterlerinin sadakatleriyle yetindi. Hayatına giren erkeklerin ona ihanet etmeleri, belki de Agatha’nın onlara ihtiyaç duyan bir kadın olmamasındandı. Veya hiçbir zaman onun tam olarak kim olduğunu anlayamamışlardı: Agatha Christie mi, Bayan Mallowan mı, Mary Westmacott mu, yoksa Ariadne Oliver mı? 

    Ama okurları onu anladı; Agatha Christie ölümsüzleşti. 

    _6A
    CHRISTIE’NIN SAYFİYESİ: GREENHOUSE MALİKANESİ
    Agatha Christie çocukluğundan beri hayalini kurduğu Devon’daki Dart nehri kıyısında bulunan devasa Gürcü malikanesini, 1938 yılında satın aldı. Burada ailesiyle birlikte rahat ve mutlu zamanlar geçirdi. Fotoğrafta ikinci eşi Max Mallowan ile birlikte yürüyüşte görülüyor.
    image-(3)
    _7A_1
    İNGİLTERE’NİN İLK KADIN SÖRFÇÜSÜ
    Dünya turu sırasında 1922’nin ilk aylarını Güney Afrika’da geçiren Agatha Christie, Muizenberg plajında sörf yapmayı öğrenmişti. Tarihte ilk İngiliz kadın sörfçü olarak geçen Christie, “kalasla yüzme” olarak adlandırdığı sporu Hawaii’deki Waikiki plajında icra etmekte. 
    image-(5)-1
    _8A
    image-(5)
    CHRISTIE ÇİFTİ DÜNYA TURU ESNASINDA HAWAII’DE
    Agatha Christie ilk kocası Archie ile dünya turları sırasında Hawaii-Honolulu’daki Donna Oteli’nde konaklar. Resimde Agatha otelin plajında dinlenirken görülüyor.
    grandtour-hc-c
    İLK KOCASI ARCHIE İLE DÜNYA TURUNDA
    1922’de Binbaşı Belcher’ın daveti üzerine imparatorluk kolonileri hakkında düzenlenen bir fuar olan British Empire Exhibition’ın tanıtımında görev alan ilk eşi Archibald Christie’ye eşlik ederek on ay boyunca dünyayı gezmişti. Yolculuk 20 Ocak 1922’de R.M.S. Kildonian Castle gemisiyle Southampton’dan başlamıştı. 
    image-(4)
    _10A
    OSCAR KOKOSCHKA’NIN AGATHA CHRISTIE PORTRESI Christie’nin torunu Mathew Picard, büyükannesinin 80. doğum günü için 1968 yılında Oscar Kokoschka’ya bir portresini yaptırır. Ünlü ekspresyonist ressam bunun karşılığında, “arkadaş indirimi” de yaparak, on beş bin Pound alır. 
    image-(6)
    _11A
    image-(8)
    KRALİÇE II. ELIZABETH İLE İKİNCİ BULUŞMA
    1971’de Buckingham Sarayı’nda kraliçenin elinden “Britanya İmparatorluğu Komutan Şövalye Nişanı”nı aldıktan sonra, onunla ikinci kez Kasım 1974’te Doğu Ekspresinde Cinayet’in Londra’daki galasında buluşmuştu. 
    _12A
    image-(7)
    MASADAN YANSIYAN GERÇEK VE KURGU
    Ünlü yazar 1934’te satın aldığı Wallingford’da, Thames nehri kıyısındaki bu evde 1976’dan ölümüne kadar Max Mallowan ile birlikte yaşadı. Christie, birçok eserini bu aynalı masada yazdı. Fotoğrafta aynadan yansıyan Mallowan’ı görüyoruz. 
    _17B
    image-(9)-1,
    image-(9)
    VE PERDE İNDİ: POIROT’NUN ÖLÜMÜ Christie’nin “nefret uyandıran, gösterişli, cansıkıcı ve benmerkezci” olarak tanımladığı hafiyesi Hercule Poirot o kadar meşhur oldu ki, çoğu zaman kendi yazarını bile gölgede bıraktı. Poirot sonunda, Christie’nin 1975’te yayımlanan Ve Perde İndi romanında öldü ve ardından 6 Ağustos 1975 tarihli New York Times’da çıkan “Meşhur Belçikalı Dedektif Hercule Poirot Öldü” başlıklı ilanla, adına ölüm ilanı verilen tek kurgusal kahraman olarak tarihe geçti. 
    11 GÜNLÜK MUAMMA

    Ünlü yazarın gizemli kayboluşu

    Christie’nin hayatında en ilginç vakalardan biri, şüphesiz 3 Aralık 1926 günü itibariyle 11 günlük ortadan kayboluşudur. “İstediği zaman ortadan kaybolabilme yeteneği”nden daha önce eşi Archie’ye de bahsetmiş olan Agatha, saat 21.45 sularında ortadan kaybolur. Morris Crowley marka arabası bulunduğunda, içinde süresi dolmuş bir ehliyet ve kıyafetleri vardır. 1000’den fazla polis ve 15 bin civarında gönüllü onu bulmak için seferber olur. The Daily News gazetesi onun hakkında her türlü bilgiyi getirene 100 Pound ödül vaadeder. Yazarı arayanlar arasında Sherlock Holmes’ün yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle da bulunmaktadır. Nihayet Christie, 14 Aralık günü Harrogate şehrinde Swan hidroterapi otelinde sağ salim ortaya çıkar. Otele kendisini, eşinin metresi Nancy Neele’in soyadını alarak Teresa Neele olarak kaydettirmiştir. Bu tuhaf kayboluşuna asla açıklık getirmeyecek, hafızasını kaybettiğini söyleyecektir; fakat anlaşılacağı üzere annesinin ani ölümü ve kendisini aldatan eşinin etkisi şüphesiz büyüktür.

    _16A
    image-(10)
    ÇİZGİROMAN

    Agatha Christie’nin Gerçek Hayatı

    71ebjfv-9cl

    Agatha Christie’nin otobiyografisinden yola çıkılarak hazırlanan grafik roman, okuyucuyu onun hayatından gerçek kesitlere ve eserlerinde yaratmış olduğu dünyaca ünlü hafiyeler Hercule Poirot, Miss Marple, Tommy ve Tuppence’a dair mizah dolu bir hikayeye davet ediyor. Çizgiroman, Christie’nin hayatına, yarattığı karakterler hakkındaki düşüncelerine, iç dünyasına, ilişkilerine dair gerçekçi ama bir o kadar da mizahi bir bakış açısı sunarak başarılı senaryosuyla okuyucuya bir solukta kendini okutturuyor. Alexandre Franc’ın müthiş çizim yeteneğiyle görselleştirilen kitabı, Anne Martinetti ve Guillaume Lebeau yazdı. Kitap KaraKarga Yayınları’ndan önümüzdeki ay yayımlanacak. 

  • Hil’at: Şan-şerefle dolu, kürkle kaplı onur kaftanı

    Hil’at: Şan-şerefle dolu, kürkle kaplı onur kaftanı

    HÂNEDAN Monarşiyle yönetilen toplumlarda devlet yönetimini sahiplenmiş soylu aile. İktidarın, sonraki kuşaklara geçmesiyle hanedanın devlet ve toplum üzerindeki egemenliği giderek daha çok meşruiyet kazanırdı. Bu süreklilik nedeniyle hanedanların kutsallığından da sözedilirdi. Osmanlı Hanedanı’nın son padişahlarının “zat-ı kudsiyet-i tâcidârî” unvanını benimsemeleri bundandır. 

    HAREM MUZIKASI 19. yüzyılın ikinci yarısında Dolmabahçe Sarayı’nın harem dairesinde 80 genç kızdan oluşturulan bando takımı. Abdülmecid zamanında kuruldu. Saray cariyelerinden seçilen ve eğitilen müzisyen kızlara özel bir üniforma öngörüldü. Güvez kadife üzerine yanları sırma ile işlenmiş pantolon, yakası kolları etekleri işlemeli göğsü sırma kordonlu, parlak düğmeli kısa setre, başlarına da kadifeden tırtıl püsküllü ve kenarları işlemeli fes, yaklarında rugan potinler giyerlerdi. Harem mızıkasında nefesli ve vurmalı sazlar vardı. Tambur majörü de kızdı. Harem Muzıkası, bayramlarda düğünlerde saray içinde görev yapar, padişah hareme geçtiği zaman, marş çalarak karşılamada bulunurdu. 

    HAŞV/HAŞİV Eski Türkçe’de gereksiz sözlerle yazının şişirilmesiydi. Haşv iki türdü: “Haşv-i müfsid” yazının kolay anlaşılmasını önleyecek doldurmalardı. “Haşv-i gayri müfsid” anlamı duraksatmayan fakat lafı uzatan doldurmalardı. Bunlardan birincisi kimi zaman kasten ve yazıyı ancak erbabının anlayabilmesi amacıyla yapılırdı. Haşv, Osmanlı edebiyatında olduğu kadar Osmanlı bürokrasisinde de geçerliydi. 

    HIDİVLİK/HIDİVİYET Büyük vezirlik. 8 Haziran 1867’de Abdülaziz’in Mısır Valisi İsmail Paşa’ya bağışladığı unvan. Bundan önce İsmail Paşa “Aziz-i Mısr” unvanını istemişti. Bunun için çıkarılan iradeye “hıdiviyyet fermanı” denildi. Hıdivlik unvanını, İsmail Paşa’dan sonra Tevfik Paşa ve Abbas Hilmi Paşa da kullandılar. Bu unvan, eskiden kimi yazışmalarda Osmanlı sadrâzamları için büyük vezir anlamında kullanılıyordu. Bundan sonra Mısır valileri “hıdiv-i Mısır” olarak anıldı ve “devletlû, fehametlû” sanını kazandı. 

    HİL’AT Padişah veya veziriazam tarafından başarı kazanan devlet adamlarına, komutanlara, elçilere, yabancı konuklara giydirilen kürk kaplı onur kaftanı. Yüksek bir görev verilenlere de başarı beklendiği belirtilerek hil’at giydirilirdi. Padişah hil’atlarına “hil’at-ı fâhire-i şâhane” denirdi. Osmanlı sarayında bir hil’at hazinesi, sürekli hil’at diken terziler vardı. Yeni padişah, görevde bıraktıklarına hil’at dağıtırdı. Buna “ibkâ hil’atı” denirdi. Saraydan başka bir görevle ayrılanlara da “hil’at-ı vedâ” giydirilirdi. II. Mahmud’un kıyafet devriminden sonra hil’at geleneği bırakıldı. Tanzimat’ta hil’at yerine saat, kılıç, köstek, çelenk, nişan verilmesi âdetti. 

    Sultan huzuruna hil’at ile çıkılır Vanmour’un tablosunda III. Ahmet’in huzurunda bir Fransız elçi. Zorunlu olduğu üzere, söyleyeceklerini şapkasını çıkarmadan başını öne eğerek söylüyor ve huzura çıkmadan önce kendisine giydirilen hil’at ile padişah karşısında bulunuyor. 
  • Şair olmaktı tüm suçu faşistlerin iktidarında: Federico Garcia Lorca

    Şair olmaktı tüm suçu faşistlerin iktidarında: Federico Garcia Lorca

    Federico Garcia Lorca’nın İspanya’nın en sevilen şairi olması, 38 yaşındayken katledilmesini engelleyemedi. Çünkü faşistler şairleri sevmezdi. Franco yanlısı sivil milislerin Granada’yı ele geçirmesinden sonra Lorca evinden alındı, 1936’da sorgusuz sualsiz kurşuna dizildi. 1965’te diktatörlüğün polis teşkilatının hazırladığı raporda “itiraf ettikten sonra öldürüldü” deniyor, fakat neyi itiraf ettiği belirtilmiyordu. Şair, belki de “hayatın güzelliğini zeytin dallarını kıpırdatan rüzgarın sesinde” bulduğunu itiraf etmişti, kim bilir?

    Genç adam bir türlü karar veremiyordu. Üniversite yıllarını geçirdiği Madrid’te kalmak mı onun için daha güvenli olurdu, yoksa yasemin kokuları, portakal ağaçları altında o güzelim çocukluğunu yaşadığı Granada’daki ailesinin yanına sığınmak mı? Oysa bir an önce karar vermek zorundaydı çünkü can güvenliği açısından ülkenin politik koşulları korkutucu düzeyde sertleşmeğe başlamıştı.
    İspanya, 1936 yılının yaz aylarında ülkeyi ortasından bölecek çok kanlı bir içsavaşın eşiğine gelmişti. Milliyetçi General Franco taraftarı faşistlerin giriştiği suikastlar, halk misillemeleri, grevler, kilise yakmalar, sağcı muhalefet liderinin polislerce vurulması, ülkedeki gerilimi günden güne arttırmaktaydı. Cinayetler yaygınlaşmaya başlamıştı.

    Küçük Federico 6 yaşında, 1904.

    İspanyol şiirinin en çok tanınan ve sevilen şairi Federico Garcia Lorca, kendini ömrü boyunca politikaya hiçbir zaman yakın hissetmemişti. Siyasal sınırlara inanmadığını söylüyor, tehlikeli bir milliyetçi akımın yaygınlaştığı o yıllarda dahi melezliğini kimseden saklamıyordu. Simsiyah saçları, koyu renk teni vardı. “Ben bir şairim” diyordu. “İspanya’yı eserlerimde dile getiririm, onu iliklerimde duyarım, ama bunun dışında hiçbir bağnazlığım yoktur”.

    Oysa gün, bağnaz milliyetçilerin günüydü. Faşist iktidarlar şairleri sevmez. Lorca gibi çağdaş değerlere inanan, yoksul halkın yanında olan, hayatın güzelliğini “zeytin dallarını kıpırdatan rüzgârın sesinde bulan” şairlere İspanya’da artık yer yoktu.

    1898’de Granada yakınlarında Fuento Vaqueros’ta toprak sahibi bir baba ile öğretmen bir anneden doğan Federico, çocukluğunu Granada’da geçirmişti. Henüz on sekiz yaşındayken ilk şiirlerini yazmaya başlayan genç adam için Guadalquivir nehri yakınlarındaki binlerce zeytin ağacı ile çevrili, bir yanı verimli, diğer yanı kıraç topraklarla kaplı Granada dünyanın en güzel yeriydi. Yirmi yaşındayken Impresiones y Paisajes (İzlenimler ve Görünümler) adlı kitabı yayımlandı. Hukuk okumak için gittiği Madrid’te ülkenin önde gelen sanatçılarıyla dostluklar kurdu. Luis Bunuel, Salvador Dali, Jorge Guillen, Rafael Alberti, Juan R. Jimenez gibi önemli kişilerle tanıştı, onlara şiirlerini okudu. Henüz yirmi iki yaşındayken yazdığı oyunlar artık bütün ülkede sahnelenmeye başlamıştı. Onu dünya çapında üne kavuşturacak olan Canciones’in (Türküler) ilk bölümünü yazmaya başladı.

    Yıllar sonra onu cellâdının elinden kurtarmak için son ana kadar çırpınacak olan, İspanyol müziğinin büyük ustası Manuel de Falla’yla dost oldu. O yıllarda Madrid Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş, Canciones’i bitirmiş, Romancero Gitano’yu (Çingene Türküleri) yazmaya başlamıştı.

    Federico Garcia Lorca, 1926.

    1932’de dostu Eduardo Ugarte ile birlikte gezici bir halk tiyatrosu olan La Barraca’yı kurdu. Devrimci, sol eğilimli bir anlayışla büyük İspanyol klâsiklerinden oyunlar sahneye koydular. Tiyatronun toplumsal eşitsizliğe karşı direnen halkın eğitimi için bir araç olduğuna inanıyor, “Hep yoksullardan yana oldum, hep öyle kalacağım” diyordu.

    Durup dinlenmeden yazdı. Kısa ömrüne sayısız şiir, başta Bodas de sangre (Kanlı Düğün), La casa de Bernarda Alba (Bernarda Alba’nın Evi) ve Yerma olmak üzere “ülkesinin doğasını, sıcakkanlı insanlarının acımasız, sert törelerini anlattığı” on dört tiyatro oyunu sığdırdı. 1933’te yazdığı Kanlı Düğün ona dünyaca tanınmışlık kazandırdı. Artık Amerika, İngiltere, Fransa, Arjantin, Uruguay, Brezilya, Mexico, Küba’ya yaptığı yolculuklarda oyunlarını sergiliyor, şiir üzerine konferanslar veriyor, bütün dünya onu alkışlıyordu.

    Ülkesinde siyasal koşulların çok sertleştiği 1934’te İspanya’ya döndü. Hükümet iki kara yıl anlamına gelen ve “buonio negro” denen süre içinde işbaşında kalacak sağcı bir koalisyonla devrilmiş, maden işçilerinin ayaklanması silâh gücüyle bastırılmıştı. O yıl Madrid’e yerleşen Şilili büyük şair Pablo Neruda ile tanıştı, yakın dost oldu.

    1934 yazında büyük bir acı yaşadı, Manzanares arenasındaki bir boğa güreşinde çok yakın dostu torero Ignacio Sanches Mejias’ı kaybetti. Dostunun ölümünden sonra ünlü ağıtı Llanto por Ignacio Sanchez Mejias’ı yazdı:

    Çıkmamıştır Sevilla’da Tek bir prens o ayarda,
    Kılıcına denk bir kılıç,
    Öyle sağlam yürek ya da.
    Onun akıl almaz gülü
    Bir aslanlar ırmağıysa
    Mermer bir beden demeli
    O hesaplı sakınmaya.
    Endülüslü Roma hali
    Altın bir süstü o başa,
    Gülümseyişini saran
    Sümbül incelik ve zekâ.
    Ne toreroydu alanda!…

    Ev arkadaşı Dali Salvador Dali, şairin en yakın arkadaşlarından biriydi. Bir dönem aynı evi paylaşmışlardı, 1925.

    1935’in Şubat ayında bir gazeteciye Intraduccion al Muerte’yi (Ölüme Önsöz) yazmayı plânladığını söylediğinde ölümün ona yaklaşmakta olduğunu hissediyor muydu, bilinmez. Başka bir gazeteciyle son konuşmasında “Herkesin kardeşiyim ben” diyordu. “Saçma sapan, milliyetçi bir fikir uğruna kendini harcayan adamdan tiksinirim”.

    1936’nın bir Temmuz günü yakın dostu, Şili’nin Madrid Büyükelçisi Carlos Morla, Frankist ayaklanmanın başlamasından birkaç gün önce, Lorca’ya Madrid’de daha güvende olacağını, şehirden ayrılmaması gerektiğini söyler. Oysa genç adam ailesinin yaşadığı şehirde kendini daha güvende hissedeceğine inanmaktadır. Granada’ya giden gece treninde yer ayırtmıştır.

    Trende onu tatsız bir sürpriz beklemektedir. Kaderin tuhaf bir rastlantısıyla -belki de oyunlarındaki trajik kahramanlarının alınyazılarına benzer bir önseziyle- onu tutuklayacak Ruiz Alonso’yla aynı yataklı vagonda seyahat etmektedir. Tren gece karanlığında Madrid’den Granada’ya doğru Kastilya düzlüklerinde yol alırken, cellat ile kurban komşu kompartmanlarda uyamaktadırlar.

    Sergilenmeye değer pasaport 1929-30 yıllarında Columbia Üniversitesi’nde eğitim gören Lorca’nın ABD’ye gitmek için 1929’da aldığı pasaport. New York Halk Kütüphanesi’nde 2013’te açılan “Poet in New York” isimli sergiden.

    Ruiz Alonso tutucu Katolik partisi milletvekillerinden olup parlamentodaki sandalyesini kaybettiği için memleketine dönmektedir. Alonso, Lorca’nın hemşehrisidir. Onu peronda gören Lorca’nın canının sıkıldığını anlatır sonraları dostu Rafael M. Nadal. Lorca, Alonso’nun arkasından “Kertenkele, kertenkele” diye bağırır. Endülüs inancına göre bir yılan görüldüğünde, yılanın ezeli düşmanı kertenkeleyi yardıma çağırmak adettir.

    18 Temmuz’da Fas ve Kanarya adalarındaki İspanyol garnizonları Madrid’deki Cumhuriyetçi yönetime karşı ayaklanırlar. Ülkeyi 1975’teki ölümüne dek 39 yıl boyunca inim inim inleterek yönetecek olan General Franco, 19 Temmuz 1936’da milliyetçi isyancıların başına geçer.

    Lorca’nın ölüme yolculuğu artık başlamıştır.

    20 Temmuz’da Franco’nun dostu General Campins, Granada’nın büyük bir kısmını ele geçirir. Asiler şehrin ünlü mahallesi Albaîsin’deki direnişi bastırırlar. Yüzlerce suçsuz insan “Kara Müfrezeler” adını taşıyan sivil milisler tarafından katledilir. General Valdes şehre vali olarak yerleşir. Falanjistler (faşist eğilimli askeri yönetim taraflıları) “şüphelileri” temizleyecek bir örgüt kurar.

    O Temmuz ayında ölüm Granada’da kol gezmekte, Lorca’ya her gün biraz daha yaklaşmaktadır. Lorca kendini daha güvende hissetmek için kentin biraz dışındaki Huerta de San Vicente’ye yerleşir. Bir-iki gün içinde iki silahlı adam gelir, onu orada bulur, bir yere kıpırdamamasını söyler. Bunu bir tehdit mektubu izler. Orası da artık güvenli değildir. Karşıt görüşte olmasına rağmen, eski dostu olan Falanjist Parti üyesi Luis Rosales ve kardeşlerinin evine sığınır. Ama o iki adam üç-beş gün içinde gelir, onu orada da bulur.

    Soldan sağa: Salvador Dali, Moreno Villa, Luis Bunuel, Lorca, José Antonio Rubio, Mayıs 1926.
    Efsane dostlar efsane dostluklar Soldan sağa: (Ayaktakiler) Rafael Alberti, Luis Bunuel, Federico Garcia Lorca. (Oturanlar) Eduardo Ugarte, José Diaz, Maria Theresa Léon ve gazeteci arkadaşları Gonzalez.

    17 Ağustos’ta yakalanır, hapse atılır. Federico’nun hapiste olduğunu öğrenen dostu Luis Rosales, şehrin valisi Valdes’e koşar, Lorca’nın serbest bırakılması için yalvarır. Vali ona arkadaşı için kaygılanacak bir şey olmadığını söyler, yollar. Oysa o sırada Federico koridorun sonundaki hücrede tutukludur.

    Ayaklanma başladığından beri evinde saklanmakta olan Manuel de Falla da, dostunun tutuklandığını öğrenince her türlü tehlikeyi göze alarak valiliğe çıkar ama artık çok geçtir, gözleri yaşlı evine döner.

    Ölüm kamyonu şafak sökerken yola çıkmıştır. Federico ile birlikte 30-35 kurban vardır. Kamyon Sierra yamacındaki Viznar’a gelir. Ortalık çepçevre mahpus barakalarıyla doludur. Sonra Fuento yolunu izleyerek Alcafar’a ulaşır. Tutuklular indirilir ve dağın üstünde bir çukur kenarına kurulmuş tabyaya götürülür. Federico ilk bir-iki kurşunla devrilecektir.

    İki dev şair aynı karede Lorca (soldan üçüncü), Pablo Neruda (sol başta) ve diğer arkadaşlarıyla birlikte Buenos Aires’te bir partide, 1934.

    Ölürsem bir gün beni gitarımla gömün altına kumun.
    Ölürsem bir gün gömün beni portakal ve nanelerin içine.
    diye vasiyet etmiştir bir şiirinde. Cesedi 20 Ağustos’ta Viznar-Alcafar yolu üzerinde bulunur.
    İspanyol şair Antonio Machado, Lorca’nın ölümünü dizelerinde şöyle anlatır: Tüfekler arasında yürürken görüldü o,
    Uzun bir sokaktan Çıktı soğuk kıra,
    Gün doğarken daha Şafakta, yıldızların altında
    Öldürdüler Federico’yu
    Cellâtların mangası
    Bakamıyordu yüzüne
    Kapadılar hepsi gözlerini.
    Dua ettiler: Tanrı bile kurtarmayacak seni!
    Düşüp öldü Federico
    -Alnında kan, kurşun barsaklarında-
    Cinayet Gırnata’da işlendi.
    Biliyorsunuz, -zavallı Gırnata’da-
    Onun Gırnatası’nda.

    Granada’da o yaz “şüpheli” bulunan köylü, kentli, okuryazar olmak üzere 15.000 kişi kurşuna dizildi. İspanyol şiirinin en çok sevilen şairinin neden öldürüldüğü kesin olarak bilinmiyor.
    Ölüm tutanağında ise şu satırlar yazılı: “Harbin tevlit ettiği bazı yaralar yüzünden vefat etmiş bulunmaktadır”

    (Yazıdaki kimi bilgiler Nedim Gürsel’in Güneşte Ölüm kitabı ile çevirisini Said Maden’in yaptığı Federico Garcia Lorca ve Çingene Türküleri kitaplarından alınmıştır).

  • Gâvur: Kâfirden bozma ‘ateşe tapan’dan türeme

    Gâvur: Kâfirden bozma ‘ateşe tapan’dan türeme

    ‘Gâvur’ atalarımız 2016 Mayıs’ında, 24. sayımızın kapak konusu olmuştu.

    Gâile: Devleti tehlikeli sorunlara sürükleyen, çözümü sürüncemede kalan büyük sorunlar. Örneğin Girit gâilesi.

    Galata Sarayı: Klasik Osmanlı okullarının başlıcalarından. II. Bayezid döneminde kuruldu. Burada Enderun’a alınacak adaylarla Kapıkulu Süvari adayları yetiştirildi. II. Mahmud burada Batılı anlamdaki ilk Tıb okulunu açtı. Binanın yanmasından sonra yerine 1868’de yenisi yapıldı. Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) burada öğretime başladı.

    Galatasaray Mektebi / Tıbbiye-i Adliyesi: II. Mahmud’un 1838’de açtığı hekimlik ve eczacılık okulu. İlk otopsi çalışmaları burada yapıldı. Ünlü hekimler buradan yetişti (örneğin Marko Paşa). 1848’de Galata Sarayı binası yanınca, okul Hasköy’deki Humbarahane binasına taşındı.

    Garb Ocaklar: Kuzey Afrika’daki üç özerk Osmanlı eyaletinin ortak adı. Trablusgarb, Tunus, Cezayir. Bunların özel yönetim biçimleri vardı. Osmanlı Devleti’ne bağlılıkları ise son dönemlerde tamamen biçimseldi. Bu eyaletleri yöneten “dayı”lara paşalık rütbesi verilirdi. Tunus ve Cezayir’i 19. yüzyıl ortalarında Fransa işgal etti. Trablusgarb 1912’ye dek Osmanlı egemenliğinde kaldı.

    Gâvur: Müslümanların Hıristiyanlar için kullandığı deyim. Arapça “kâfir” sözcüğünden bozma veya Farsça ateşe tapan anlamındaki “gebr” sözcüğünden türeme. Tanzimat döneminde bu kelimenin resmî yazı ve görüşmelerde kullanılması yasaklanmıştı.

    Gâye-i Hayal: Tanzimatçıların hayal ettikleri yüksek ülkü. Ziya Gökalp, ülkücülüğün hayalî değil gerçekçi olmasını savundu. Bu deyim yerine “Mefkure” deyimini benimsedi.

    Gâzi: Din uğruna savaşan Müslüman. Savaşlara doğrudan komuta eden eski padişah- lar bu unvanı almadıkları halde, savaşa katılmayan cepheye gitmeyen sonraki padişahlar, dönemlerindeki zaferleri vesile sayarak adlarının önüne “gazi” sanını yazdırırlardı; bunun için şeyhülislâmdan fetva almaları koşuldu. Örneğin II. Abdülhamid’e gazilik fetvasını Hayrullah Efendi verdi.

    Gerdûne-i Hümayun: Padişahların uzun yolculuklarda, yağışlı, soğuk havalarda veya rahatsızken bindikleri kapalı araba. Dört atlı, kupa türünden süslü saray taşıtlarıydı.

    Goygoycu: Topluca dilencilik yapanlar. Muharrem ayında ülkenin her tarafında küçük gruplar halinde evleri dolaşır, aşure erzakı ve sadaka toplarlardı. Genellikle kör dilencilerdi. Diğer dilencilerden farkları, Kerbelâ olayı ile ilgili mersiyeler okuyarak, önlerindeki çolak ya da topal dilencinin değneğine birbiri ardınca tutunarak gezmeleri, okudukları ilâhilerin aralarında “hoy goy goy canım!” demeleriydi.

  • Nâzım Hikmet: Yahya Kemal gençliğimdi biraz da…

    Nâzım Hikmet: Yahya Kemal gençliğimdi biraz da…

    Türk edebiyatının iki büyük şairi hayattayken tanışmış, genç Nâzım, Yahya Kemal’in öğrencisi olmuştu. Nâzım Hikmet’in eşi Münevver Hanım’a, Yahya Kemal’in ölümü üzerine 1 Kasım 1958’den hemen sonra yazdığı mektup, son duruşmada Yahya Kemal üzerine düşündüklerini ortaya koyuyor. Türk şiirinin iki büyük ismi arasında, edebiyattan kişisel ilişkilere uzanan hadiseler… 

    NÂZIM HİKMET’İN TAMAMI İLK KEZ YAYIMLANAN MEKTUBU

    Yahya Kemal-Nâzım Hikmet ilişkisinin çok iyi anlatılmamış olduğunu düşünüyorum. Bu ilişki hep Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın gölgesinde kalmıştır: Nâzım Hikmet Deniz Lisesi’nde öğrenciyken Celile Hanım ve Yahya Kemal arasında duygusal bir yakınlık doğar. Bu yakınlık dolayısıyla “Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet” diye başlayan cümleler hemen sonu hüsranla biten bir aşk hikâyesine dönüşür. 

    Yahya Kemal, Celile Hanım’la 1916’da Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) tarafından götürüldüğü Çamlıca Bektaşi Dergâhı’nda tanışır. O sırada Celile Hanım, Nâzım Hikmet’in babasıyla evlidir. 1918’de ayrıldıklarında, Nâzım Hikmet aile dostları Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın aracılığıyla girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’nde öğrencidir. Yahya Kemal de aynı okulda tarih dersleri vermektedir. Hayranlık duyduğu kadının oğluna özel ilgi gösterir. O zamanlarla ilgili bir anısını yıllar sonra Ekber Babayev’in düzenleyerek yayımladığı bir konuşmada şöyle anlatmış Nâzım Hikmet: 

    “Büyük bir Türk şairi, Türk şiirine o devir için yeni bir şiir dili ve anlayışı getiren Yahya Kemal anama sevdalıydı sanırsam. Evde şiirlerini okurdu anam. Bahriye Mektebi’nde tarih öğretmenimdi şair. Kız kardeşimin kedisi üstüneydi yazdığım şey. Yahya Kemal’e gösterdim, kediyi de görmek istedi ve şiirimde anlattığım kediyi gördüğü kediye o kadar benzetmedi ki, bana ‘Sen bu pis uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsun, şair olacaksın’ dedi. (Yön dergisi, 1.5.1967) 

    Nâzım Hikmet’in üçüncü şiirim dediği “Samiye’nin Kedisi” adlı şiiri şudur: 

    Yeşil deniz gibi gözleri vardı 
    Beyaz tüyleriyle bir küme kardı 
    Ağzını süsleyen sedef dişlerdi 
    Baygın nazarı ta ruha işlerdi 
    Severken aldatıp birden kaçardı 
    Okşarken apansız pençe açardı 
    Onda bir kadının gururu vardı 
    Sürmeli gözlerinden riya akardı 

    Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden çıkan bir kitabın başındaki boş sayfalara Celile Hanım’ın çizdiği karakalem bir desende kedinin ismini de görüyoruz: Pisik. 

    00Old-Isolated-Papers-and-Textures
    Nâzım’ın Yeni Mecmua’da yayımlanan Yahya Kemal’in düzelttiği şiiri. 

    Ekber Babayev’in yazısında anlatıldığına göre, Yahya Kemal, öğrencisinin “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı ilk şiirini bazı düzeltmeler yaptıktan sonra Yeni Mecmua’nın 3 Ekim 1918 tarihli sayısında yayımlatmıştır. Yahya Kemal’in isim babası olduğu ve katkıda bulunduğu Yeni Mecmua, Ziya Gökalp tarafından çıkarılıyordu. Daha sonra ufak tefek değişikliklerle Ümit ve İnci gibi dergilerde de çıkan bu şiir şöyledir: 

    Bir inilti duydum serviliklerde 
    Dedim: Burada da ağlıyan var mı? 
    Yoksa tek başına bu kuytu yerde, 
    Eski bir sevgiyi anan rüzgâr mı? 
    Hayata inerken siyah örtüler, 
    Umardım ki artık ölenler güler, 
    Yoksa hayatında sevmiş ölüler, 
    Hala servilerde ağlıyorlar mı? 

    Tam o yıllarda Celile Hanım-Yahya Kemal aşkının dedikodusu almış yürümüştür. Nâzım, evlerine kendisine ders vermek için gelen hocasının paltosunun cebine, bir gün annesiyle evlenmesine karşı olduğunu kesin bir şekilde belirten bir mektup koyar: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz!” Mektubun ne kadar etkisi olduğu bilinmez ama, dedikoduyu fazla uzatmadan, Celile Hanım evliliğe hazırlanırken Yahya Kemal’in vazgeçtiğini söyleyelim. Otuz iki yıl sonra, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin’e gönderdiği 5 Nisan 1950 tarihli mektubunda Yahya Kemal’e yazdıkları için duyduğu üzüntüyü anlatır. O sırada Yahya Kemal, hapishaneden çıkabilmek için mücadele veren Nâzım Hikmet’in af dilekçesini imzalamaktan çekinmiştir: 

    “Fakat Yahya Kemal’in istinkâfına [çekinmesine] üzüldüm. Ters anlama, zavallı adamcağıza vaktiyle hiç de kendime yakıştıramadığım bir mektup yazmış olduğumu hatırlayıp üzüntülü bir hayıflanma duydum”. 

    2017-06-20-PHOTO-00000199
    Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden 1895 basımı bir kitabın ilk sayfasındaki Celile Hanım çizimi. Üst tarafta “Samoş’un kedisi Pisik” yazıyor. 

    Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in annesiyle evlenmesini istemez, ama onun mısralarına ilgisi hiç azalmaz. 1919’da Peyk-i Şevket Torpido Kruvazörü’nde yazıp Yahya Kemal’e ithaf ettiği “Şair” adlı şiirde onu anlatır: 

    Her gün daha dalgın görürdüm onu 
    Bu ıssız beldenin sokaklarında 
    En acı gülüşün sezdim yolunu 
    İri gözlerinin nemli akında 
    Bir gün bakmıştım da gittiği yere 
    Kimdir diye sordum ben geçenlere 
    Dediler bir şair küskündür şehre 
    Mersiye dolaşır dudaklarında 

    Memet Fuat’ın Gölgede Kalan Yıllar adlı kitabında hem bu şiirin yazılışının hikâyesini, hem de Nâzım Hikmet’in 40’lı yıllarda Yahya Kemal’le ilgili düşüncelerini bulabiliriz. Memet Fuat, Nâzım Hikmet’in mahpus yattığı Bursa Hapishanesi’ne yaptıkları bir ziyareti anlatıyor: 

    “Bir gittiğimizde müdürün odasında oturuyorduk. (Nâzım Hikmet) Birden bana dönüp, ‘Ankara’da bir dergi Yahya Kemal’le ilgili bir soruşturma açmış, gençler bol keseden atıp tutuyorlar. Sen de söyledin mi yoksa bir şeyler?’ diye sormuştu. ‘Hayır,’ demiştim. ‘Kaynak’ dergisiydi soruşturmayı açan. Genç kuşak sanatçıları Yahya Kemal’i yeren sözler ediyorlardı. Tanınmış bir yazar olmadığım için bana sorulmamıştı. Sorulsa, o toplu karşı çıkış içinde herhâlde ben de olumsuz konuşurdum. Nâzım, ‘Aman, oğlum,’ demişti, ‘Bunlar çok büyük sanatçılar, bütün o sözleri söyleyenler unutulup gider, Yahya Kemal gene dimdik ayakta kalır. Sonradan pişman olacağın şeyler söyleme bu çapta ustalar için…’ Arkasından, daha önceden de bildiğim bir olayı, gemide güverte nöbeti tutarken, Yahya Kemal’in bir dizesinin kuruluş özelliklerini çözmeye çalışarak, bir aşağı bir yukarı, nasıl sabahı bulduğunu anlatmış, elini göğsüne bastırıp, ‘Hocamdır’ demişti. Bana soru gönderilmemiş olmasına o anda çok sevinmiştim.” (Gölgede Kalan Yıllar, YKY, İstanbul 2013, s. 413) 

    002017-06-20-PHOTO-00000195
    Yahya Kemal Beyatlı’nın 1947’de Tasvir için imzaladığı fotoğrafı. 

    Nâzım Hikmet 1932’de basılan Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı kitabında, Roy Dranat’ı Benerci’yle konuştururken Yahya Kemal’in “Abdülhak Hâmid’e Gazel”indeki 

    Yattık bülend servilerin gölgesinde şâd 
    Dehrin bu hây ü hûyuna meclûb-i handeyiz 

    beytine gönderme yapar: 

    Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz, 
    yaz: 
    Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz 
    Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz 

    Roy Dranat’ın olumsuz bir karakter olduğunu gözönüne alırsak, bu göndermenin bir eleştiri olduğu düşünülebilir. Nâzım Hikmet bütün saygısına rağmen, yeri geldikçe, şiir konusunda Yahya Kemal’i eleştirmiştir. Bursa Mahpushanesi’nden Adalet Cimcoz, Kemal Tahir ve Memet Fuat’a yazdığı mektuplarda bu eleştirilerin örnekleri görülebilir. Örneğin Adalet Cimcoz’a Temmuz 1948’de yazdığı mektup oldukça teknik eleştiriler içermektedir. Yahya Kemal’in kafiyenin bütün tarz ve inceliklerini bildiğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor Nâzım Hikmet: 

    “Fakat yine de, mesela son okuduğum ‘Endülüste Raks’ isimli şiirinde yedinci ve sekizinci, yani arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini şöyle tertipler: 

    "…… yürür gibi
    öldürür gibi 
    sürmeli 
    öpmeli” 

    Yürür gibi ve öldürür gibi, çifte yani redifli kafiyelerin hemen arkasına yani gibilerin bi’leri ardından sürmeli ve öpmeli, yani li’ler… Üstad redifli, medifli, yani klasik, mukayyet kafiyelerle bu şiirini yazdığına göre arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini, mukayyet kafiye olmayan bi’ler ve li’lerle yapmamalıydı. Birinci beytin gibilerinden sonra, ikinci beytin kafiyeleri sesli harfle bitecekse, daha kalın olmalı yahut sessiz harfle bitmeliydi. Dedim ya bütün bunları üstad benden çok iyi bilir, elbette bilir. Fakat şimdiden söyleyelim ki, herhalde tenezzül etmediğinden değil, belki daha ziyade bilgisini tatbik edememesinden” (Şükran Kurdakul, Nâzım’ın Bilinmeyen Mektupları, Broy Yayınları, İstanbul 1987, s. 39). 

    Nâzım, aynı mektupta Yahya Kemal’in şiirini genel olarak eleştirirken, hakkını da verir: 

    “Yahya Kemal’in ne güzel mısraları, beyitleri, kıt’aları vardır da, bunlar bir kül halinde tek bir şiir olmadan önce dilden dile dolaşırken nasıl güzeldirler de şiir haline gelince, vahdet halinde, yani bir mimari içinde okununca değerlerini kaybediverirler” (Age, s. 32). 

    c107a16a-cfb9-4009-bc7b-3e3aa441db30
    Balaban’ın çizgileriyle Münevver Andaç (1917- 1998) 

    Nâzım Hikmet, her mısraı çok güzel olan şiirlerin imkânlarının dar olduğu fikrini, şiir hakkında Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda da incelemiştir. 

    Yahya Kemal de Nâzım Hikmet’in şiiriyle ilgilenir, Vâ-nû’ları her ziyaretinde yeni şiirlerini dinlemek isterdi. Müzehher Vâ-nû, onun ziyaretlerine her gelişinde, “Nâzım’dan mektup var mı? Bizim oğlan ne yazmış, okuyun bakalım?” dediğini söyler ve şöyle devam eder: 

    “Sessizce dinlerdi şiirleri. Yepyeni bir tarz olarak çok beğendiğini söylerdi, belki gönül almak için bilemem. Tabii yazardık mektuplarımızda Nâzım’a, Yahya Kemal’den söz ederdik. Nâzım da onun gıyabi muhabbetine şu rubaisiyle yanıt vermişti: 

    MUKAYESE
    Osmanlıların en usta şairi Yahya Kemal gelir aklıma: 
    bir camekânda şişman ve mustarip görürüm onu. 
    Ve her nedense birdenbire hatırlarım: 
    Yunan dağlarında ölen topal Bayron’u.” 
    (Müzehher Vâ-nû, Bir Dönemin Tanıklığı, Cem Yayınevi, s.40) 

    Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in “Açık Deniz” adlı şiirine gönderme yapmış gibi görünüyor. Şöyle başlıyor şiir: 

    Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum; 
    Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum. 
    Kalbimde vardı “Byron”u bedbaht eden melâl 
    Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl... 

    Nâzım Hikmet, Bursa Mahpushanesi’nden Memet Fuat’a gönderdiği 09.01.1950 tarihli mektupta da Yahya Kemal’den bahsediyor. Memet Fuat daha önceki mektubunda, İngiliz filolojisini bitirirken üzerine tez yazdığı romantik İngiliz şairi William Wordsworth (1770- 1850) ile Yahya Kemal’i karşılaştırmış olacak ki Nâzım Hikmet şu satırları yazmış: 

    “Sonra unutma ki, ihtiyarlamanın bir de başka tarafı var: İhtiyarlamak kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. Kendinden başkasını sevmeyen insan ise şair filan değil, ancak nefes alan ölü olur. Senin İngiliz şairiyle bizim Yahya Kemal arasında belki şiir tekniği bakımından yahut senin şairin ihtiyarlığından sonra yazdığı şiirlerin muhtevası bakımından benzerlik vardır. Bilmiyorum. Dedim ya, o İngilizin şiirlerini hiç okumadım. Zaten İngilizce bilmem, tercümelerini de görmedim. Fakat bir meselede bizim Yahya Kemal’den ayrılıyor gibime geldi. Bizim Yahya Kemal teknik bakımdan, Türk diline yaptığı hizmet bakımından filan hakikaten usta şairdir. Fakat her zaman ihtiyardı. Hiçbir zaman genç olamadı. Hâlbuki İngiliz, gençlik günleri de görmüş, diyorsun.” (Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, Adam Yayınları, İstanbul 1991, s. 106-107) 

    İhtiyarlık üzerine yazdıkları, üç yıl önce yazdığı “Hatunumun Gözleri Elâdır Da…” başlıklı şiirinin son mısraına bir göndermedir: 

    Kalın, beyaz boynu kırışan kızım, 
    imkânsızdır ihtiyarlamamız bizim, 
    etin gevşemesine bir başka tâbir gerek, 
    zira ki ihtiyarlamak: 
    kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. 

    Bir sonraki, 27.01.1950 tarihli mektupta tartışma devam ediyor. Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in Türk şiir diline getirdiği ve kendisinin de çok faydalandığı temiz dili kabul ederken, bu haddinden fazla temiz dilin konuşma diline faydası olmadığını vurguluyor: 

    IMG_6133

    “Yavrum, evladım, oğlum. Senin İngiliz şair, ne dersen de, bizim Yahya Kemal beye benzemiyor. Hatta dil meselesinde. Mesela, senin anlattığına göre, senin İngiliz, İngiliz şiirine tertemiz konuşma dilini getirmiş. Yahya Kemal Bey ise, Türk şiirine temiz bir dil getirdi ama, bu konuşma dili değildi. Temiz fakat apayrı bir ‘şiir’ diliydi. Yahya Kemal’in dilde ve Türk şiirinin umumiyetle teknik bahislerindeki hizmetini inkâr etmiyorum, bu hizmet büyüktür, ben şahsen ve benden sonrakiler bundan bol bol faydalandık. Fakat dedim ya, bu dil temiz, lüzumundan fazla temiz ve bundan dolayı da suni, cilalı, ölü bir ‘şiir’ diliydi ve ‘şiir dili’ ne kadar mükemmel olabilirse o kadar mükemmeldi. Yahya Kemal beyi öz bakımından ele alırsak, onu karakterize edecek bir cümle söylemek yeter: ‘Türk küçük burjuva münevverliğinin ümitsizliğe düştüğü yıllarda – geçen seferberlik yıllarının sonu ve mütareke yılları – yahut aynı münevverliğin irticaa doludizgin gittiği şimdiki yıllarda ve son dünya harbi yıllarında, yani iki büyük sıçramayla şöhretini yapmıştır. Bu iki sıçramanın arasında bir devir var, daha doğrusu iki merhaleli bir fasıla var: Milli Kurtuluş hareketinin devam ettiği yıllar, Anadolu’nun emperyalizme karşı ayaklandığı yıllar ve sonra Cumhuriyet yahut Atatürk inkılâpları devresinin yılları. Yahya Kemal Bey bu iki merhaleli fasılada unutulmuştur.” (AGE, s.109-110) 

    Nâzım 13 yıl hapis yattıktan sonra cezası indirildiği için 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşur. Bütün hastalıklarına rağmen 49 yaşında askere alınmak istendiğinden, üç aylık oğlu Memed’i ve eşi Münevveri bırakarak 17 Haziran 1951’de yurtdışına çıkar. 

    Yahya Kemal Beyatlı 1 Kasım 1958’de öldü. Nâzım Hikmet aşağıdaki mektubu herhalde ertesi gün yazdı. Son duruşmada bir şairin, hocasını ve başka bir şairi hatırlaması, Nâzım Hikmet’in kendi duygularını da en güzel ifade ettiği mektuplardan biri: 

    2017-06-20-PHOTO-00000198

    “Canım karıcığım. Dün gece radyoda dinledim: Yahya Kemal ölmüş. Büyük şair. Hocalarımdandı da, hem de çok şey öğrendiğim hocalardan. 73 yaşındaymış. Bir hayli zaman uyuyamadım. Yahya Kemal gençliğimdi biraz da. Büyük şair, usta. Telgraf çekeyim dedim… Kime? Ne tuhaf şey ne garip hâldeyim, Yahya Kemal’in ölümünden duyduğum acıyı, halkıma bildirmek için telgraf çekecek adresim yok. İşte böyle. Hava bu sabah açtı. Günlük güneşlik. Senaryoya başlıyacağım. Kafam bomboş, yüreğim keder dolu ağzına kadar, böyle bir ruh hâliyle senaryo yazmağa başlamak nasıl olacak bilmiyorum, ama başkaca çarem de yok, çalışmak lâzım, yaşamak için değil, unutmak için, dalıp dalıp gitmemek için, düşünmemek için kötü kötü. İşte böyle gülüm. Kusura bakma, senden uzaklık, sensizlik başta, muhacirlik, hattâ benimkisi gibi kardeş evinde de olsa, sevdiğim, inandığım bir dünyada da olsa, yazdımdı ya, ölümden beter. İşte böyle, ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır. Rahmet Yolları Kesti’nin Fıransızcasını aldım. Hasretle. 

    1951’de yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, İstanbul’daki karısıyla 1955’e kadar mektuplaşamadı. O yıl Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak, Dünya Barış Konseyi’nin Belçikalı üyesi Elizabeth Blum’un isteği üzerine, Adnan Menderes’le konuştu ve mektuplaşma iznini kopardı. O tarihten sonra Nâzım ve Münevver birbirlerine sık sık yazdılar. Bu mektuplar günyüzüne çıkmadı. Hâlbuki araştırmacı Aydın Aydemir 1999’da üçüncü basımı yapılan Nâzım Nâzım adlı kitabında Münevver’e yazıldığını belirtmeden, bu mektuplardan 30 sayfa alıntı seçerek “Nâzım Hikmet Anlatıyor” başlıklı bir bölüm oluşturmuş. Aydın Aydemir’in kitabı ve özellikle bu bölüm, Nâzım Hikmet hakkında çok değerli bilgiler vermektedir. 

  • Ferace: Çuhadan, softan, fantezi kumaştan…

    Ferace: Çuhadan, softan, fantezi kumaştan…

    Fayton: 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ilk yarısına kadar İstanbul’da ve vilayet merkezlerinde yaygın taşıt aracı. Lastik kaplamalı dört tekerlekli, çift at koşulan, tentesi körüklü dört kişilik yaylı arabalardı. Faytonlar, modaya ve ihtiyaca göre çeşitli biçim ve adlar aldı. Bu yenilerine “hinto”, “talika”, “kâtip modası”, “kira arabası” gibi adlar verilmişti. Kapalı türlerine “kupa” denirdi..

    Fenarîzâdeler: Ulema ailelerinin tanınmışlarındandır. Osmanlı Devletinin ilk şeyhülislâmı olan, Maveraünnehir’den gelip Bursa’da ölen Fenarî Mehmed Şemseddin Efendi (1350-1430), 1424’te Müftî’l-enam (şeyhülislam) oldu. Torunu kazasker Fenârî Alâeddin Efendi (öl. Bursa 1496), İstanbul Çapa’daki Lips manastırını mescit ve zâviyeye ( Fenârî İsâ Camii) çevirtmiştir. Aynı soydan diğer bir şeyhülislâm, Fenarîzâde Muhiddin Efendi, Kanunî Süleyman döneminde dört yıl (1541-1545) bu görevde bulunmuştur. Ailenin sonraki kuşaklarında kadı, müderris ve kazaskerler vardır.

    Ferace: Kentli Türk kadınların geçen asırlarda giydiği üstlük. Çuhadan, softan, son dönemlerde Avrupa’dan gelen fantezi kumaşlardan yapılırdı. Cepleri, yakaları işlenir, uzun etekli, bol ve dar modellerde dikilirdi. Soylu ve zengin aile hanımları al renkli ferace giyerlerdi. Ferace ile mantonun belirgin farkı, mantonun daha kısa etekli ve devirme yakalı oluşuydu. Feraceyi, başörtüsü olarak yaşmak tamamlardı. İlmiye sınıfından büyük pâyelilerin törenlerde giydikleri sırma işlemeli üstlüklere de ferace ve “biniş”; bunun kürk kaplısına ise “ferace samur kürk” denirdi. Bunu şehzadeler de giyerlerdi. Kadın feracesi ve ulema feracesi binişler, 1848’den sonra daha az kullanıldı. Kadınlar arasında çarşaf modası başladı.

    Uçuk renkli, ışıltılı feraceler

    19. yüzyıl ikinci yarısına doğru Payitahtta, Avrupa’yı kıskandıran bir “kadın modası” yaşadı. Saray ve konak haremlerinden seyrana, teferrüce açılan hanımefendiler uçuk renkli, ışıltılı feraceyle Batılı hanımlara fark attılar.