Kategori: Edebiyat Tarihi

  • Seyfiye: Yeni ordunun yeni ‘kılıçlı’ sınıfı

    Seyfiye: Yeni ordunun yeni ‘kılıçlı’ sınıfı

    Ss

    Saray: Monarşik, yarı monarşik yönetimlerde hükümdara/hanedana özel büyük ölçekli ve örgütlü resmî-hususi konut. Osmanlı padişahlarının İstanbul ve Edirne’deki saraylarından ayrıca sadrıâzam ve vezirlerin, taşra valilerinin, derebeylerinin de mülkleri veya resmî sarayları vardı. Taşra valilerinin ikametgâhlarına “paşa sarayı” deniyordu. Buna karşılık güçlenen ve zenginleşen ailelerin, sarayları örnek alarak yaptırdıkları görkemli, hatta resmî işlevli ikametgâhlarına çoğunca konak denilmiştir. Saray-ı sultanî: Padişah sarayı, saray-ı asâfî: Sadrazam ikametgâhı, saraydar: Saray personeli, saray ağası/ağaları: Saray bölümlerini yöneten ve bekleyen görevlilerdi.   

    Seyfiye: “Kılıçlılar” denen asker sınıfı. II. Mahmud’dan itibaren yeni ordu örgütüne bağlı en küçük rütbeliden müşire kadar olan subay ve paşalar bu sınıfı oluştururdu. Mülkiye ve ilmiye sınıfları ile seyfiye sınıfı arasındaki rütbe – derece koşutlukları nizamname ve talimatlarla belirlenirdi.

    Süfera-yı Ecnebiye: Yabancı devletlerin elçileri, İstanbul’daki başlıca daimi elçiler. Tanzimat dönemi ve sonrasında önde gelen daimi elçiler İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya, İsveç, İran ve ABD’yi temsil ediyorlardı.

    Huzur ve adalet için

    II. Mahmud döneminden itibaren var olan seyfiye sınıfındaki görevliler, reayanın huzurlu yaşayabilmesi ve adaletle yönetilebilmesi için merkezde ve taşrada görev yaparlardı.

  • Oryantalist ama bildiğimiz gibi değil!

    Oryantalist ama bildiğimiz gibi değil!

    Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden Lord Byron, eserleri kadar hayatıyla da sıradışı bir portre çizmiş, 36 yıllık kısa yaşamı bitmeden dünyaca üne kavuşmuş bir sanatçıydı. Doğu’yu “sahip olunması” gereken bir öteki olarak gören, Doğu’nun kültürel farklılıklarını üstünkörü tanımaya çalışan Avrupa-merkezci oryantalistlerden çok farklıydı. İngiltere’den İstanbul’a, Yunan bağımsızlık mücadelesine uzanan fırtınalı bir hayat…

    Lord Byron’un doğduğu dönemde (1788) Doğu’nun Batı’ya karşı üstünlüğü, daha net şekilde ifade etmek gerekirse, Batı’ya komşu olan Osmanlı İmparatorluğu’nun başat bir güç olduğu günler artık geride kalmıştı. Aydınlanma ve Endüstri Devrimi’ni yaşamış (ve yaşayan) Batı, artık ne Haçlı Seferleri dönemindeki ne de Muhteşem Süleyman’ın karşısındaki Avrupa’ydı. Bilim ve tekniği kullanarak hem ekonomik olarak hem de askerî sahada Doğu’nun fersah fersah ilerisindeydi; adeta başka bir çağı yaşıyordu.

    Byron’ın dünyaya geldiği 1788 yılının hemen ertesinde Fransız Devrimi gerçekleşecek ve bunun sonucunda monarkların, prenslerin ve yabancı hanedanların yönetimindeki tüm halklar yöneticilerine karşı bir ulus olarak başkaldıracaklardı. 1776’da ise Amerika’daki on üç koloni Büyük Britanya’dan ayrılmayı talep ederek bir bağımsızlık savaşına girmiş ve sonucunda hem Britanya yönetiminden kurtulmuş hem de anayasası olan bir cumhuriyete kavuşmuştu.

    Dönemin süper gücü Büyük Britanya’da entelektüel ve siyasi çevrelerde tartışma konusu da bu dönemde ulus, anayasa ve cumhuriyet gibi yenilikçi fikirlerdi. Byron da büyük amcası “Şeytani Lord” William Byron’ın vefatı ile kendisine kalan büyük mirasla hem bu konuları anlayıp tartışabilecek eğitimi görebildi hem de bu konuların konuşulduğu çevrelerde kendine yer bulabildi. İngiltere’nin en köklü okullarından Harrow’da ve daha sonra Cambridge’de okurken geleceğin önemli siyasileri ile arkadaş oldu. Bunların başta gelenlerinden biri de liberal/Whig görüşleri Byron ile tanıştıran John Cam Hobhouse idi.

    Siyaset dışında genç yaşlarından itibaren şiire ilgi duyan Byron’ın ilk yayımlanan kitabı Hours of Idleness önemli bir başarı yakalayamamıştı. Sonrasında ise o dönemde her genç İngiliz aristokratının yaptığı gibi 1809’da “Grand Tour”a çıkmış, fakat Avrupa Napoléon Savaşları nedeniyle karışıklık içerisinde olduğu için Portekiz’de başlayan yolculuğu Sevilla, Cadiz ve Cebelitarık ile devam etmiş, sonrasında ise Malta’ya ve oradan Osmanlı topraklarına, Atina’ya varmıştır. Bu seyahatinde fiziken Doğu ile tanışmış olsa da genç Byron’ın bu coğrafyaya aşinalığı çok daha önceye, okul dönemindeki yıllara dayanmaktaydı. Bilim ve sanata hamilik yapan Abbasi halifesi Vasık ile ilgili kurgu bir roman olan William Beckford’un Vathek isimli romanı onun favori kitaplarından biriydi; aynı zamanda klasik İran şairleri Sa’di, Firdevsi ve Hafız’ın şiirlerini ünlü bilgin Sir William Jones’un çevirisinden okuyarak onlara hayran kalmıştı. Yine aynı dönemde Kuran‘ın İngilizce mealini yazmış olan George Sale’nin çeviriye/meale giriş yazısı olan “A Preliminary Discourse” adlı yazısından etkilenmişti.

    Sanatta romantik dönemin önemli kavramlarından biri olan “şarkiyatçılık”a bu şekilde derin bir ilgi duymuştu; fakat Byron’ın Doğu’ya bakışaçısı dönemin çoğu şarkiyatçısından farklıydı. Doğu’yu “sahip olunması” gereken bir öteki olarak gören, Doğu’nun kültürel farklılıklarını üstünkörü tanımaya çalışan bir Avrupa-merkezci bakışaçısı yoktu. Şark, o yıllara kadar edebî eserlerde kimi zaman şiddetin ve baskıcılığın olduğu kimi zaman da tam tersine saf sevginin, kayıp masumiyetin tekrar keşfedildiği veya cennetvari sahnelerin olduğu bir mekan olarak işlenmişti.

    Ancak bazı eserlerde de hayalkırıklığına dönüşen sevdaların, gözboyayan masumiyetin olduğu ve yeryüzü cennetinin kaybolduğu finallerle yapılan bir hiciv vardı. Bu eserlerin çoğu Doğu’yu siyasi ve dinî propaganda amaçlı gezmiş, bu coğrafya insanının ancak bozulmuş imgelerini sunan kişiler tarafından kaleme alınmıştı. Byron ise yaptığı seyahatler ile Doğu’yu tam anlamıyla deneyimlemeye çalıştı ve bu kültürü özümsemeye gayret etti. Oradaki hayatı ve kültürü yaşayarak, ondan keyif alarak ve onun üzerine çalışarak kendi doğruları için hareket etmeye uğraştı.

    Byron’ın Doğu’ya ilk seyahati (1809-1811)

    23 Eylül 1809 tarihinde Patras’a, Osmanlı egemenliğindeki Yunanistan’a varmasıyla Byron’ın Şark ile ilgili tecrübe ederek elde ettiği ilk düşünceleri şekillenmeye başladı. Patras’tan, Yanya’yı Yunan Aydınlanması’nın merkezlerinden biri haline getiren Tepedelenli Ali Paşa ile buluşmak üzere Arnavutluk’a geçti. Arnavut asıllı Ali Paşa, sarayında Yunanca konuşan, kültüre önem veren, askerî olarak “Müslüman Bonaparte” lakabını hak edecek kadar başarılı, fakat düşmanlarına karşı da bir o kadar acımasız ve şehvet düşkünü biriydi. Onun bu yapısı Byron’a şiirlerindeki karakterleri için büyük bir ilham verdi.

    Lord Byron
    Lord Byron’un Thomas Phillips tarafından 1813’te, Atina’da Britanya büyükelçisinin evinde yapılmış olan tablosu. Tepedelenli Ali Paşa ile Arnavutluk’ta zaman geçirmiş olan Lord Byron geleneksel Arnavut kıyafetleri içerisinde resmedilmiş.

    Arnavutluk ziyaretinden sonra Atina’ya, oradan Mart 1810’da İzmir’e ve ardından Mayıs ayında İstanbul’a geçti. Byron bu toprakları ziyaret etmeden önce gezginler için elkitabı olmuş Richard Knolles’un The Generall Historie of the Turks (1603) and William Eton’ın A Survey of the Turkish Empire (1789) adlı eserlerinden faydalanmıştı; fakat deneyimledikleri bu kitaplarda yazanlardan çok farklıydı. Öncelikle “Osmanlılar, tüm kusurlarına rağmen saygı duyulmayacak insanlar değiller”di. Bu topraklardaki yüksek eğitim seviyesi, ticaretteki değiş-tokuş ve barter sisteminin adilliği, kültürün özgünlüğü, yaşamın ve meskenlerin yüksek kaliteye sahip olması ve el zanaatlarındaki incelik Byron’ın dikkatini çekmişti. Ayrıca Türklerin, Müslüman olmamalarına rağmen Yunanlılara karşı üstün ve ayrımcı bir bakışaçısına sahip olmadığını, aksine Müslüman Araplara karşı böyle bir tutum takındıklarını farketmişti.

    Yine 19. yüzyıl başlarında şarkiyatçılık ile beraber popüler olan bir kavram da “filhellenizm”di, yani Yunan kültürüne duyulan hayranlık. Öncelikle Aydınlanma Düşüncesi ve daha sonra 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başında genelde padişahların ferman ve izinleriyle yapılan Osmanlı topraklarındaki “arkeolojik” kazılarla yaygınlaşan Yunan kültürüne duyulan hayranlık, Batı’daki birçok liberal entelektüel gibi Byron’da da vardı. Onun için de Yunan kültürü Batı’nın kökeniydi. Hatta Byron’ın yakın arkadaşı ünlü şair Percy Shelley, tüm Batılıları kastederek “hepimiz Yunanız” diye başlayan bir çağrıyla Avrupa’daki ülkeleri Yunanistan’ın bağımsızlık mücadelesine destek olmaya çağırmıştı. Ancak büyük general ve devlet adamı Themistocles’in yaşadığı Antik Yunan ile Byron’ın kendi karşılaştığı ve tanıdığı Yunanistan aynı mıydı? O dönemin Yunanistan’ı ne kadar Batı’ya aitti?

    Gezgin şair
    Lord Byron, dönemin üst sınıf mensubu birçok İngiliz genci gibi Osmanlı topraklarına doğru bir yolculuğa çıkmıştı. Atina ile İzmir’de uzun süre kaldı. Lord Byron, arka planda Atina Akropolis’i ile Yunan giysileri içerisinde.

    Byron bu Batılı aydınların Yunan halkını ve kültürünü Antik Yunan ile bir tutarak, onun bağımsızlık mücadelesini idealize ettiğinin farkındaydı. Diğer yandan seyahat ettiği Doğu ne kadar Doğu’ydu? O, genelde eleştirildiği üzere Şark’ı sadece Osmanlı ve Türkler üzerinden tanımlamıştı, zira sadece onları görmüştü ve Arap coğrafyasına hiç gitmemişti. 1811’de Britanya’ya dönen Byron, Osmanlı topraklarındaki tüm bu seyahatlerinde edindiği izlenimlerle “Childe Harold’s Pilgrimage”i ve daha sonra Şark ya da Türk Hikayeleri diye geçen “The Giaour”, “The Bride of Abydos”, “Lara” ve “The Corsair” adlı şiirlerini yazmış ve bu eserlerle ülkesinde ve tüm Avrupa’da büyük bir şöhrete kavuşmuştu.

    Byron anavatanına elveda diyor

    Byron ülkesine döndü ve geçirdiği beş yıldan sonra 1816’da bir daha dönmemek üzere Britanya’dan ayrılarak İtalya’ya yelken açtı. Napoléon savaşları artık geride kalmış ve eski kıta tekrar toparlanmıştı. İtalya’da kaldığı yedi sene içerisinde farklı şehirlerde bulundu ve İngiliz şair Shelley ve Thomas Moore ile birçok kez görüştü. İtalya’da iken bile Doğu ile ilişkisini koparmadı. Venedik’teki Ermeni San Lazzaro Manastırı’nı ziyaret etti ve burada Ermeni kültürüne ve tarihine merak saldı. Hatta İngilizler için Ermeni dilbilgisi kitabı ve Ermenice-İngilizce sözlük oluşturulmasına katkıda bulundu. Yine İtalya’dayken en önemli eserlerinden Don Juan adlı hiçbir zaman tamamlayamadığı kitabını yazmaya başladı. 1823’e gelindiğinde artık buradaki amaçsız bulduğu hayatından sıkıldı ve Londra Filhellenik Cemiyeti kurucularından Edward Blaquiere’in ısrarıyla Cenova’yı terkederek Yunanistan’ın bağımsızlık davasını desteklemek üzere önce Britanya idaresindeki Kefalonya’ya ardından da Mesolongi şehrine geçti.

    Londra Filhellenik Cemiyeti, Avrupa ülkeleri arasında 1821’de başlayan Yunan Bağımsızlık Savaşı’na destek veren en son, fakat en etkili Batılı kuruluş olmuştu. Öncelikle Fransızlar, Yunan bağımsızlık mücadelesi ilgili destek toplamak üzere birçok yayın yapmış ve belli sayıda savaşçı ve parasal destek toplayabilmişti. Prusya devletinin karşı çıkmasına rağmen, ilginç bir şekilde bu isyana en çok savaşçı Almanlar’dan toplanmıştı. Prusya ve Avusturya, Fransa ve Britanya’daki yönetimlere göre baskıcı rejimlerdi, Yunanistan’daki bir bağımsızlık savaşının kendi ülkelerine de zarar verebileceğini düşünüyorlardı. Özellikle Avusturya’da Metternich “Osmanlıların Yunanistan’daki hakimiyetinin meşru olduğunu ve buna karşı çıkmanın imkan dahilinde olmadığını” vurguluyordu. Bunda tabii Avusturya’nın hakimiyetinde farklı milletler bulunan bir imparatorluk olması önemli bir sebepti.

    Böylece Almanların çoğunlukta olduğu savaşçı gruplar, 1821 ve 1822 yıllarında Marsilya’dan kalkan gemilerle Yunanistan’a ulaştılar. Bu gruplar içerisinde çok az İngiliz bulunmaktaydı. Avrupalı bölüklerin desteklediği Yunan birlikleri 1822’de Peta Muharebesi’nde Tepedelenli Ali Paşa’nın eski komutanlarından olan Ömer Vrioni kumandasındaki Osmanlı ordusu tarafından ağır bir yenilgiye uğradı. Eğer 1823’teki büyük Tophane yangını olmasaydı, Yunan İsyanı bu muharebenin üzerine tamamen bastırılabilirdi. Bu yenilgi ile Yunanlar arasında “bölgecilik” başgösterdi. Bu muharebede ordunun başında Avrupa’da eğitim görmüş, Fransızcası Yunancasından daha iyi olan ve Avrupalı giyim kuşama sahip Alexandros Mavrokordatos bulunmaktaydı. Kendisi önemli Rum ailelerden olan ve Eflak’ı yöneten Fenerli ailelere mensuptu.

    Aleksandros Mavrokordatos
    1821’de başlayan Yunan Bağımsızlık Savaşı’nda düzenli bir hükümet kurulması için çalışan Yunan siyasetçi Mavrokordatos. Bir dönem İstanbul’da Yunanistan temsilciliği yapmış ve üç kere Yunanistan başbakanlığı görevini üstlenmişti.

    Savaştaki yenilgi sonrası Yunanlılar arasında bir içsavaş patlak verdi. Mavrokordatos yerini Petrobey diye de bilinen Petro Mavromihalis’e bırakmak zorunda kaldı. Mavromihalis’in destekçilerinden biri de, miğferiyle Homeros’un Odysseus‘undan çıkmış gibi görünen başarılı askerî lider Theodoros Kolokotronis idi.

    Lord Byron, farklı bölgelerin desteklediği gruplar arasındaki bu içsavaş sırasında Blaquiere’in ısrarıyla Yunanistan’a vardı. Londra Filhellenik Cemiyeti, aslında Yunanlılar hakkında sadece yüzeysel bir bilgiye sahip Blaquiere sayesinde büyük miktarda borç para toplamıştı. Bu paralar Yunanistan’a ulaştırılırken bağımsızlık savaşı için önemli bir figür olarak Byron ikna edilmişti; zira o artık şöhretinin zirvesinde bir şairdi. Byron her ne kadar Yunanlılara sempati duysa da, bu savaş ile ilgili önce kendisini motive edecek bir şey bulamamıştı; fakat sonra askerî zaferler kazanmanın amaçsız bulduğu yaşamına bir amaç katacağını düşünerek Blaquiere’in teklifini kabul etmişti. 5 Ocak 1824’te Yunan anakarasına vardığında, Blaquiere ona haber vermeden çoktan Britanya’ya dönüş yoluna geçmişti.

    Yunan Bağımsızlık Savaşı Sözkonusu savaş Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla son bulacaktı. Georg Perlberg burada çarpışan Osmanlı ve Yunan birliklerini resmediyor.

    Byron gerçekçi bir bakışaçısıyla, savaş idaresinin savaş beylerinin çıkarları için yapıldığının ve bunların da Batı’dan gelen askerî bilgi birikiminden ve Avrupalı birliklerden ziyade kendi davaları için kullanabilecekleri para yardımıyla ilgilendiklerini kısa sürede farketti. Filhellen Cemiyeti de Fenerli Rum Mavrokordatos yerine, “gerçek” bir Yunan gibi gözüken Kolokotronis ve destekçilerine parayı vermeyi tercih etti. Bu arada Byron, kendi parasıyla Arnavutlardan ve Sulyotlardan (Yunanca konuşan Arnavut kökenli bir halk) oluşan kendi birliğini kurdu. William Parry isimli bir İngilizi kendine askerî danışman yaptı. Ancak sefer için hazırlıklar yaparken birliğindeki huzursuzluk bir isyana dönüştü; sonrasında ise birlik tamamen dağıldı. Şubat ayında ağırlaşan sara krizleri ile sağlığı iyiden iyiye bozuldu. Tedavisi için yapılan kan alma işlemi onu yorgun düşürdü ve muhtemelen yine kan alma sırasında mikrop kaptı. 15 Nisan 1824’te yüksek ateş nedeniyle öldü (ölmeden önce “zavallı Yunanistan” dediği rivayet edilir).

    Theodoros Kolokotronis 1821-1829 arasında Osmanlı egemenliğine karşı verilen Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın generali Theodoros Kolokotronis atının üzerinde. Kolokotronis’i efsaneleştiren savaş, 1822’de Dervenakia’da Dramalı Mahmut Paşa karşısında kazandığı zafer olmuştu.

    Lord Byron birliğiyle herhangi bir zafer elde edememiş olsa da bu topraklardaki ölümü, Yunanistan’ın bağımsızlık davasının birçok ülkeden destek bulmasını sağladı. Lord Byron, şarkiyatçı eserler verirken Doğu’yu kötülememiş, Doğu’yu manzum hikayeleri için bir sahne olarak görmüştü. Kimi zaman kendisinin de ifade ettiği gibi “şarkiyatçı” klişeleri okurların ilgisini çekmek ve eserlerinin popülaritesini arttırmak için kullandı. Şark’ı önyargısız bir şekilde gözlemlediği gibi Yunan kültürüne olan hayranlığını eserlerinde göstermiş, deneyimlediği Yunanistan’daki gerçekleri ve olguları rasyonel bir şekilde mektuplarında değerlendirmiştir. Yunanistan’ın bağımsızlık mücadelesi sırasında ölmesi, onu Yunanlılar için bir ulusal kahraman haline getirmiştir.

    Efsanenin peşinde

    Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçmişti!

    İngiliz edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden olan Lord Byron, 22 Ocak 1788’de George Gordon Byron adıyla Anglo-İskoç bir ailede doğdu. Henüz 10 yaşındayken büyük amcasının ölümüyle baron ünvanı, az bir miktarda para ve İngiltere’de önemli mülkler kendisine kaldı. Harrow’da ve Cambridge’de okudu. Daha o yıllarda birçok gönül ilişkisi yaşadı, yine aynı yıllarda şiire merak saldı. İlk denemeleri başarısız oldu ama onun aklında hep şair olmak vardı.

    1809’da üst sınıfa ait birçok İngiliz gencinin yaptığı gibi rotasını doğuya, Osmanlı yönetimindeki topraklara çevirdi. Atina’da ve İzmir’de uzun zaman geçirdi. Hem Türk hem de Yunan birçok arkadaşı oldu. Mayıs 1810’da tıpkı Yunan efsanesinde olduğu gibi Leandros’u örnek alarak Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçti. Daha sonra bu deneyimine Don Juan adlı eserinde referans yapacaktı. Dönemin Kostaniyye’sinde fazla zaman geçirmeden ülkesine geri döndü ve yazdığı eserler onu büyük üne kavuşturdu. İngiltere’de karmaşık ilişkiler, skandallar ve aldığı borç paralarının getirdiği zorluklarla uğraştı. 1815’te Annabella Millbanke ile evlendi ve bu ilişkiden Ada isimli bir kızı oldu; fakat Byron’ın bitmek bilmeyen çapkınlıkları yüzünden evlilik 1816’da son buldu.

    Leandros’un izleri Ünlü şair Mayıs 1810’da, Abydos kralının efsaneleşen oğlu Leandros’u örnek alarak Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçmişti.

    Yaşadığı zorluklardan yorulan ve bundan kaçmak isteyen Lord Byron aynı yıl ülkesinden ayrılarak Belçika üzerinden İsviçre’ye geçti. Cenevre’deyken romantik dönemin ünlü şairlerinden Percy Bysshe Shelley ile arkadaş oldu. Daha sonra İtalya’da hem Shelley hem de edebiyatçı Thomas Moore ile zaman geçirdi. Burada da birçok aşk yaşadı; bunlardan en önemlisi evli olan Kontes Guiccoli ile olanıydı. Shelley’nin Spezia Körfezi’nde ters bir akıntı nedeniyle boğularak ölmesinden sonra Byron, son yıllarını geçireceği Cenova’ya yerleşti. Ardından da bağımsızlık savaşına destek verebilmek için geçtiği Yunanistan’da, Missolonghi şehrinde hastalanarak öldü. Ölümünden sonra her ne kadar Yunanlılar kahramanlarının orada gömülmesini isteseler de, naaşı balmumlanarak İngiltere’ye gönderildi. İngiltere’de yakınları onun Westminster Manastırı’na gömülmesini istedi; fakat manastır Byron’ın yaşamında sorunlu bir ahlak anlayışı olduğunu söyleyerek buna izin vermedi ve bunun üzerine başka bir mezara gömüldü. 1965’te ise naaşı taşınarak Westminster Manastırı’nda hakettiği yere taşındı.

    36 yıllık kısa yaşamında, Don Juan, Childe Harold’s Pilgrimage, Manfred, The Giaour, Mazeppa gibi İngiliz şiirinin klasikleri olan eserleri yarattı. Henüz hayatta iken uluslararası üne sahip ilk kişi oldu; yaşadığı dönemde buna “Byromania” denildi. Ayrıca eserlerinde yarattğı, kendisi ile çokça ortak noktaları olan ve birbiri ile benzer özelliklere sahip karakterler, yeni tip bir edebi kahraman ortaya çıkardı: “Byronik kahraman”. Bu tanımlama daha sonra filozof Friedrich Nietzsche’nin “übermensch” kavramına da ilham verecekti.

  • Rakkase: Kıvrak ve sanatkârane

    Rakkase: Kıvrak ve sanatkârane

    Rr

    Ramazan Kararnâmesi: 30 Ekim 1875’te yayınlandı. Bu tarihe göre itfası gereken devlet tahvillerinin yarısı için “Ramazan” adı altında yeni senetler verilerek, bunların faiz ve anapara ödemeleri beş yıl ertelendi. Diğer yarısına ise %5 faiz öngörüldü. Bu uygulama ile toplam 70 milyon (altın) lira borcun yarısı (35 milyon) %100 artırma ile ertelenirken diğer yarısı da faiziyle birlikte ilk beş yıllık ödeme programına alınmış oluyordu. Bu işleme maliye tarihinde “te’cil-i düyûn” denmiştir. Ramazan Kararnamesi, Osmanlı Devletinin, dolayısıyla sadrıâzam Mahmud Nedim Paşa’nın itibarını sarstı.

    Raks-Künan / Rakkase: Mesleği toplum veya seçkin bir grup önünde kıvrak hareketlerle ve müzik eşliğinde oynamak olan cariyeler. Sadece padişahın huzurunda sanatını icra eden dansçılara “raks-künan” denirdi.

    Revan Köşkü / Sarık Odası: Topkapı Sarayı iç köşklerinden, IV. Murad’ın (1623-1640) Refan Seferi ve zaferi anısına yapılan has oda. Uzun bir süre padişahların el- bise odası /gardrobu gibi kullanılmış; tören kürkleri, kabaniçeler, sarıklar, sorguçlar burada saklandığından “Sarık Odası” adıyla da anılmıştır.

    Rüûs Maaşı: 18. yüzyıldan başlayarak ilmiye ricâline ve küçük yaştaki çocuklarına bağlanan ödenek.

    Levni’nin (öl. 1732) “Raks eden kadın” eseri Topkapı Sarayı Müzesi’nde.

  • Padişah: Bir iklime hükmeden kişilik

    Padişah: Bir iklime hükmeden kişilik

    Pp

    Padişah: Büyük şah, imparator. Eski tarihçilere göre İslâm memleketinin hükümdarına sultan, melik denirdi. Padişah ise bir iklime hükmeden demekti. Osmanlı hükümdarları başlangıçta bey, Yıldırım’dan (1389-1402) başlayarak sultan, II. Mehmed’in (Fatih) İstanbul’u alışı, batıda doğuda ülkelerin zaptıyla da, hakan, imparator yani padişah kimliği kazandılar. Padişahlığın ilk dönem yazışmalarında “Saadetlû padişahım”, “Devletlü padişahım” gibi yalın hitaplar kullanılırken zamanla unvanlar abartıldı. “Şevketlü kerametlû inâyetlû padişahım”, “Şevketlû mehâbetlû inayetlû kudretlû velinimet-i bî-minnetim efendim padişahım”, “Padişah-ı Osmaniyân Sultan hazretleri” gibi hitaplar yerleşti. “Padişâh-ı İslâm-penah” ise İslâmiyet’in ve Müslümanların koruyucusu demekti. “Padişah-ı güzîn Halife-i Rûy-i zemin”, yeryüzünün seçkin hükümdarı ve İslâm halifesi anlamına geliyordu.

    Pençe: Sadrazam, vezir-vali, beylerbeyi buyruklarına özel bir istiflemeyle yazılan imzalardı. Adla birlikte görev-unvanını da içerirdi. Pençenin yanına bir dua cümlesi veya hikmet beyti yazılması, kişinin mührünün basılması da usuldendi. Sadrazam buy-rultularına pençe konulması 1861’e dek sürdü. Bu tarihten sonra “vezirazam” unvanı ve kişinin adı yazılı mühür basılmaya başlandı. Maliye yazılarındaki pençelere “kuyruklu” denirdi.

    Prankı: Şakloz’dan büyük, “bedoluşka”dan küçük bir top.

    Padişah deyince

    Kanunî Sultan Süleyman’ın padişahlığın simgesi üç sorguçlu yüksek kavuklu ve kaftanlı bir portresi (Levnî).

  • Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil

    Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil

    Mezarlık seferlerim, tek tek mezar ziyaretlerim: Altında, bilinen türden olmasa da, bir başka türden ‘ölümden sonra hayat’ inanışının izleri okunabilir. Ne arıyorum aile kabristanında, Beckett’inkinde, Halil Şerif Paşa’nınkinde, başkalarında -herhalde kör bir iletişim hattı. Yıkıntılara, fabrika ölülerine beni mıhlayan da farklı bir güdü sayılmaz: Kaybolmuş olanın kaybolmamış tarafı.

    Frank Joseph’in devasa biyografisinin son bölümünü okuyordum; daha önce bir denememde dokunup geçtiğim konu üzerinde yeniden düşüncelere daldım: Feyodr Dostoyevski, keşke, Bir Yazarın Günlüğü’ne yaklaşık son beş yılında savurduğu enerjiyle Karamazof Kardeşler’in Alyaşa odaklı tasarladığı yeni cildini yazmış olsaydı. Gerçi 60’ında öleceği aklından geçmiyordu ama, Frank Joseph tanıkların onu aynı dönemde bir ihtiyar gibi, çok yorgun halde betimlediklerini aktarıyor -belli ki hazırlanmamış, beklememişti.

    Bir Yazarın Günlüğü baştan uca hezeyan dolu; o hezeyan katsayısı bir yazar egosunda görüldüğünde yakışıksız (bence), kahramanlarına akıtıldığında volkanik etki yaratıyor oysa. Frank Joseph, günlükle eşzamanlı öyküler arasındaki geçişimlere ustalıkla dikkatİ çekiyor (51. Bölüm, s. 777-791 arası). Dostoyevski’nin Avrupalılara, Türklere, Yahudilere çullanış biçimi Nazilerinkinden pek farklı değildir! Kendi düşünceleri olduğunda küçültücü, kahramanlarına yedirildiklerinde pekâlâ uçurucu bulmam, paradoks merakımla ilintili değil bence.

    Dostoyevski’de o dönemin öne çıkan sorunlarından biri “intihar” konusu: İki güçlü öyküsüne, günlüğündeki cılız fikirler gölge düşürüyor gene. İyi ve kötü intihar kararları, haklı ve haksız gerekçeler var onun gözünde. Her durumda bir Camus beklenemezdi Dostoyevski’den: İnsana yaraşır bulmuyor hayatından vazgeçme, onu sonlandırma seçimini. Bugünleri yaşıyor olsaydı, o kafayla ötanazi yanlılarına yüklenirdi.

    Neden birisi iyi ve haklıydı onun gözünde? Çünkü bir ikonaya sımsıkı sarılarak üst kattan kendini boşluğa bırakan genç kadın maddi sıkıntılarıyla başedemez hâle gelmişti. Öbürünün kararı metafizik gerekçelere dayandığı, Hayat’ı anlamsız ve yaşanmaya değmez bulduğu için intiharı seçmesini kabul edememişti.

    İntihar vakaları karşılaştırılabilir mi? Birkaç yıl önceydi, şarkıcı Dalida’yı, yaşamını ve intiharını konu edinen bir belgeseli izlerken, içimden “Celan’ın intiharıyla bir tutulabilir mi?” diye sormuş, ertesi gün, gene içimden konuya (soruya) döndüğümde, zihnimin yüzeye vurduğu bu yaklaşımın utanç verici olduğuna varmıştım -bugün de öyle düşünüyorum.

    Neden bir tutulamayacaktı ki? Kişiliklerinin, yaşama biçimlerinin, kararı verme gerekçelerinin farklı oluşu ne değiştirirdi? İkisi de “mal de vivre”den muzdaripti: Hayat, Ölüm’den daha ağır gelmişti ikisine de.

    Gelgelelim, intihar vakaları karşılaştırılabilir: Klaus Mann’ınkiyle Göring’inkini bir tutamadığımı görüyorum örneğin. Bu, beni tavrını uygunsuz bulduğum Dostoyevski’yle aynı hizaya oturtuyor.

    Paradokslarımız her vakit mutluluk sağlamıyor. Böylesi ikilemli, sallantılı konumlara düşüldüğünde, kişinin kendisini hoşgörmesini hoş bulmuyor, horgörmeyi öğrenmesi gerektiğine inanıyorum.

    Onuruyla intihar etmezse öldürüleceğini bildiği halde nazlanan Romalı senatör Paetus’un karısını yücelttiğimi unutmuş değilim, nasıl unuturum: Korkan kocasına karşı bileğini keserek kurduğu “Bak Paetus, acımıyor” cümlesine yılların içinde birkaç kez büyüteç tuttuysam, davranışların en soylusu saydığım içindi. Peki, Berlin’deki bunker’de Eva Braun’un, ondan da çok altı çocuğunu kendi eliyle intihar ettiğini hesaba katarak Bayan Goebbels’in seçimlerini nasıl tartıyorum -olanca açıklığıyla söyleyebilir miyim, yoksa o itici “dengeli düşünce sahibi” edâsına mı sığınırım?

    Kraliçe Elizabeth’e kalmayan dünya

    Bir yanda İrlanda, İngiltere ve Fransa’nın kraliçesi I. Elizabeth’e benzeyen bir figür ve diğer yanda böcekler ve sürüngenler arasında neredeyse çürümüş bir kafatasının yer aldığı 18. yüzyıldan bir balmumu canlandırma. Önceki yüzyıllardaki resim sanatının karakteristik teması olan “Vanitas”, aynı zamanda eserin de adı ve yaşamın beyhudeliği anlamına geliyor.

    Camus’nün Defterler’i de (III. kitap) tıkabasa ölüm ve intihar ‘motif’leriyle dolu. Ve buna payanda okumalar: Dostoyevski, Nietzsche.

    1959 sonu, bir istatistik veri aktarıyor, kaynak belirtmeksizin: Her gün 140 bin, her dakika 97 kişi ölüyormuş, bir yılda 57 milyon insan. Aradan geçen altmış yılın sonunda, dünya nüfusunun 7 milyarı aştığı bugün, kimbilir nereye dayanmıştır veriler. Her gün 200 bin, her dakika 150 kişi ölüyorsa, bir yılda Türkiye nüfusuna denk insan ölüp gidiyor demektir. Unutuyor değilim, kim unutur: Bundan fazlası dünyaya geliyor aynı sürelerde. Öylesine sıradan doğum ve ölüm, nesnel ölçülerle bakıldığında. Sorun öznel ölçülere geldiğinde başlamıyor mu?

    Ben öleceğim, yaşamayı sürdürenlerin hiçbir anlamı kalmayacak o an.

    Yoksa, o son anda öfkeyle, hasetle, tam tersine acıma duygularıyla mı bakacağım kalanlara?

    Mezarlık seferlerim, tek tek mezar ziyaretlerim: Altında, bilinen türden olmasa da, bir başka türden ‘ölümden sonra hayat’ inanışının izleri okunabilir. Ne arıyorum aile kabristanında, Beckett’inkinde, Halil Şerif Paşa’nınkinde, başkalarında -herhalde kör bir iletişim hattı. Yıkıntılara, fabrika ölülerine beni mıhlayan farklı bir güdü sayılmaz: Kaybolmuş olanın kaybolmamış tarafı. Beylerbeyi’nde, yol kazısında 1500 yıllık bir kilisenin kalıntıları bulunduğu haberi yüksek bir heyecan dalgası uyandırdı içimde -ben ki katıksız inançsızım. Gelgitli düşünceler, ruh halleri, derin ya da yüzeysel paradokslar.

    Mezarlar saydam yapılmalıydı. Toplum izin vermez buna: Camın içinde cesetin çürüme sürecinin izlenebilmesi olasılığına kesinkes hasta bir fikir gözüyle bakılır. Oysa, can çekip gitmiş, kalan kütle uzatmalı bir hayat biçiminin sahnesi -benim vücudumun çözülüşü görünsün isterdim.

    Öldü sanılarak gömülenlere ilişkin anekdotlara öteden beri rastlanıyor. Kimilerinde yerleşik korkudur. Kaldı ki, kimse istemez bu soy bir sonu, kim ister? Beni bir ölçüde ilgilendiren konu, beyin ölümü sonrası algı yeteneğinin hemen körelip körelmediğidir. Ölüm cezası uygulamalarında rastlandığını cellâtların tanıklıklarından, adli tıp yetkililerinin söylediklerinden öğreniyoruz: İnfazın bitmesi, gövdenin kafa kesilmiş de olsa, ânında ölmesi anlamına gelmiyor: Organizma birdenbire susmuyor, büsbütün durması vakit alıyor. Belki algı var da, algılayan yok. Bilmiyorum, ayrıca tıbba inanmıyorum, şöyle: Bilemedikleri bildiklerinden fazla.

    Thomas Mann, günlüğünde, geçirdiği ciddi bir akciğer ameliyatı sonrası, ilk ayılır gibi olduğunda, yanıbaşındaki eşine, üstelik nedense İngilizce “çok canım yandı” dediğini aktarıyor ve peşisıra ekliyor: “Tabiî böyle bir şey sözkonusu değildi, anestezi total uygulandığı için herhangi bir acı hissetmemiştim”. Haftalar sonra düşünür: Kesilip biçilen gövdenin maruz kaldığı acıverici işlemlerin sonuçları uyuşturulduğu için beyne ulaşmasalar bile tene işliyor olabilirdiler. Oradan, ölüm sonrası gövdenin yakılması fikrine duraksayarak bakmaya başladığını görüyoruz Thomas Mann’ın.

  • Odalık: Hizmete özel, çekici ve kaliteli cariye

    Odalık: Hizmete özel, çekici ve kaliteli cariye

    Odalık: Satın alınan köle kadın. Ev işleri için değil, satın alan efendisinin cinsel arzularına hizmet eden nikâhsız cariyelerdi. Güzellik ve seksüellikle orantılı değerleri de, hizmet cariyelerinden yüksekti. Efendisinin yatağını paylaşan bu köleler, bir bakıma servet, saygınlık, özenilirlik katma değeri idiler. İslâm ülkelerinde odalık edinimi yaygındı. Odalık alım satımı Osmanlı kentlerinde 1840’lara değin serbest ve şer’i idi. Tanzimat döneminde şer’an caiz ama kanun gereği yasaktı ve alım satımı kaçak olarak devam etti. Köleliğin yasaklanmasına karşın, Kafkasya ülkelerinden getirilen odalıklar el altından yüksek fiyatlarla satılır, bunların en güzelleri saraya alınırdı. “Müstefrişe” de denen saray ve konak odalıkları, “hotoz” ve “çarpi” denen tülbent başbağı takar, yakası kürklü kutni kısa entari, canfes etek ve şalvar giyerlerdi. 

    Otağ-ı Hümayun: Padişahlara özel görkemli ve konforlu büyük çadır/çadırlar. Otağ-ı sultanî de denirdi. Dış örtüleri kırmızı –saltanat renginde-olurdu. Çadır (hayme) mehterleri kurup kaldırırdı. Padişahın uzakça bir yere gideceği zaman ilk otağ Çırpıcı Çayırı, Davutpaşa Sahrası, Doğancılar’da kurulurdu. Bir menzilde iken diğer otağ daha ilerdeki menzile kurulurdu. Otağ dıştan çok güzel görünümlü, renkli saçak ve sırmalarla süslüydü. Yanında bir galeriyle bağlı ikinci bir çadır daha bulunurdu. Padişahlar sefere çıkmaz olunca, başkomutan konumundaki sadrıâzam, serdarıekremler seferlere otağla giderlerken onları sefere uğurlayan padişaha da Davutpaşa Sahrası’nda, Edirne’de, Sofya’da, ayrıca büyük törenlerde otağlar kurulurdu. Örneğin yaptığı gezi sırasında V. Mehmed Reşad için Kosova Sahrası’nda otağ-ı hümayun kurulmuştu. 

    Ölüm Eri: Dalkılıç, serdengeçti de denmiştir. Gazâ denen fetih seferlerine gönüllü katılan ve ölümle sonuçlanacak saldırıları gerçekleştiren yiğitlerdi. Akıncı birliklerinde yer alırlardı. 

    Alman ressam Gustav Richter’in 19. yüzyıl sonlarında yaptığı “Odalisque” portresi. 

  • 53 yıl boyunca 2459 sayı çıkan: Servet-i Fünun

    53 yıl boyunca 2459 sayı çıkan: Servet-i Fünun

    Türk basın ve edebiyat tarihinin yıldızı Servetifünun dergisi, ülkemiz yayıncılığında ilklere imza atmıştı. Yazarları, baskı kalitesi, fotoğrafları ve yayın çizgisiyle bir gelenek yaratan dergi, kurucusu Ahmed İhsan Tokgöz’ün vizyonu ve çalışkanlığıyla son Osmanlı döneminden 2. Dünya Savaşı yıllarına kadar yaşadı. 

    Türk edebiyatında bir akımının, bir edebiyat topluluğunun simgesi olmuş, imparatorluk yıllarında yayına başlayıp cumhuriyet döneminde de hayatını sürdürmüş olan büyük bir dergidir Servetifünun

    Kurucusu kabul edilen Ahmed İhsan Tokgöz ile özdeşleşen, onlarca edebiyatçının yazı yazdığı, ilk eserlerini neşrettiği, basın tarihi açısından pek çok ilke imza atan bir süreli yayın Servetifünun. 1944 yılı Nisan ayına kadar 2459 sayı çıkan, uzun ömürlü bir dergi. 

    27 Mart 1891 (14 Mart 1307) tarihinde Nikolaidi Efendi tarafından çıkarılmakta olan Servet gazetesinin bir çeşit eki olarak tasarlanan Fenni dergi için verilen ruhsat ile yayın hayatına başlar. Ahmed İhsan’ın ifadesiyle “Bu ünvan devr-i münhedim istibdadın tedâbir-i mecnunanesi neticesidir” yani yıkılan istibdat (baskı) devrinin delice tedbirlerindendir. 

    Servetifünun Türk edebiyatında önemli bir akımın yayın organı oluşunun dışında bir de fecr-i âti edebiyat topluluğunun da doğduğu süreli yayındır. Bu nedenle de dergi, edebiyat tarihimizin vazgeçilmezlerinden biridir. 

    Servetifünun dergisi edebiyat tarihi açısından olduğu kadar, Türk basın tarihi açısından da çok önemlidir. Basın ve yayıncılık hayatında pek çok ilk, bu derginin yayımlanış sürecinde gerçekleştirilmiştir. Derginin kurucusu Ahmed İhsan Tokgöz, ilk yıllarda basım teknikleri, matbaalar, yayın işlerini incelemek için Avrupa’ya seyahat etmiş, araştırmalarda bulunmuştu. Avrupa’da o zamanlar yeni uygulanmaya başlayan çinko üzerine kimyasallar ile kazıma klişe tekniğini, yani “çinkografi”yi Türkiye’ye getirmiş ve Servetifünun’da uygulamayı başarmıştı. İstanbul’da çinko klişelerin kullanımı böylece başlamış, Servetifünun dergisinin 27. sayısında çinkografi ile basılan Tophane Cami klişesi Türk basınında bu teknikle basılan ilk klişe olarak kabul edilmiştir. 

    Türk basınında ilklerin dergisi Ahmed İhsan Tokgöz tarafından 1891’de yayım hayatına başlayan Servet-i Fünun ve başka gazeteler. 

    Daha sonraki yıllarda Fransa’dan Napier isimli bir sanatkar İstanbul’a getirilmiş ve şimşir tahta kalıplar üzerine klişe yapımı daha da geliştirilmeye çalışılmış, bu alanda Osman Hamdi Bey’in yardımlarıyla Sanayi-i Nefise Mektebi’nde (Güzel Sanatlar Akademisi) özel sınıf açılmıştır. Napier bu okulda Fransızca hâk sanatı dersleri vermiştir. Bu nedenle Servetifünun iyi bir edebiyat dergisi olmanın yanısıra görsel özelliği açısından Türk basın tarihinin en önemli yayınlarının başında gelir. 

    Derginin ilk sayfasında yer alan çok şık bir klişe veya fotoğraf, Servetifünun’un en önemli özelliklerinden biridir. İlk yıllar Nabizade Nazım, Ahmed Rasim, Ali Ferruh, Mahmud Sadık Bey’ler yazı kadrosunu oluşturmuşlardır. Bu kadroya Doktor Besim Ömer Paşa [Akalın] Paris’ten dönüp katılmış ve dergide tıbbi ve sıhhi yazılar yayımlamaya başlamıştır. İlk yıllar derginin tirajı 600 olup bu sayı giderek artmıştır. 1893 yılında dergiye Uşşakizade Halid Ziya katılmış, ölümüne kadar Servetifünun’a yazı yazmıştır. Chicago Sergisi komiseri Hakkı Paşa’nın dönüşü vesilesiyle basılan resminin, Osmanlı ricaline ait ilk fotoğraf yayını olduğu Ahmed İhsan tarafında iddia edilmektedir. 

    Ahmet İhsan Tokgöz

    22 Haziran 1894 tarihinde dergiye 8 sayfalık bir “kısm-ı siyasî” (siyasal bölüm) ilave edilmiştir. Recaizade Ekrem, Halid Ziya, Tevfik Fikret bu sayılardan itibaren yazılar yazmaya başlamışlardır. Nabizade Nazım’ın Zehra isimli romanı ilk kez Servetifünun’da tefrika edilmiştir. 

    1896’da Cenab Şehabeddin, Ali Nadir, Süleyman Nazif de derginin yazar kadrosuna dahil olmuştur. 1897’de ise Hüseyin Cahid, Müftüoğlu Ahmed Hikmet, Hüseyin Siret, Mehmed Rauf, Hüseyin Suad isimli edebiyatçılar kadroya katılmıştır. 1899’da Halid Ziya’nın Aşk-ı Memnu’su tefrika edilmiş, yine aynı yıl Ali Nusret, İsmail Safa, Faik Ali, Mehmed Emin, Abdülhak Hamit Tarhan yazarlar arasına katılmışlardır. 

    Baskı tekniğinde öncü bir dergi

    Ahmed İhsan, Avrupa seyahatlerinden dönüşte baskı tekniği alanındaki yenilikleri yanında getirmişti. Servet-i Fünun sadece iyi bir edebiyat dergisi değil, Türk basın tarihinde tasarımda da devrim yapan bir yayındı. 

    1897’deki Osmanlı-Yunan savaşı sırasında Servetifünun dergisi “Evlad-ı Şühedâ ve Malulin-i Guzzât-ı Osmaniye” (Şehitler ve gaziler) yararına bir “nüsha-i mümtaze” özel sayı çıkarmıştır. 16 sayfalık bu sayı numara almamış, ayrıca satılmıştır. İâne Sergisi Komisyonu’nun izniyle basılan özel sayıda Mihrünnisa Hanım’ın bir şiiri, Recaizade Ekrem Bey’in bir hikâyesi ve Ahmed İhsan’ın ifade-i mahsusası (önsözü) yer alır. 

    1901’de Servetifünun dergisinin kurucusu Ahmed İhsan, yazar Hüseyin Cahid ve kontrol memuru Veled Çelebi cinayet mahkemesine gönderilmiş, bunun bir tuzak olduğunu anlayan Adliye Nazırı Abdurrahman Paşa ve Kurenâdan Beylikçi Arif Bey’in yardımları sayesinde gazeteciler temize çıkmışlardır. 

    II. Abdülhamid dönemini Ahmed İhsan kendi ifadesiyle şöyle anlatmaktadır: “1902/3/4/5/6/7 seneleri zarfında Servetifünun’un neşriyatı, ziraatta gübrecilik, hıfzıssıhaya, çocuğa bakmak gibi sırf maddi mevzulara münhasır kalmış ve artık Servetifünun mekteb edebisinin hayatına Yıldızın (Yıldız Sarayı kastediliyor) gaddar eli muvakkaten nihayet çekmiştir. Yalnız Servetifünun garbin terakkiyatına aid resimleri bol bol dercederek dolayısile garbı anlatmak istiyordu. Kezalik renkli resimler tabına da memleketimizde ilk defa olarak, bu sırada başlamıştır. Servetifünun müessisi Ahmed İhsanın refakatinde muharrir dostu Mahmud Sadık kalmıştır”. 

    Elli üç yıllık ‘Servet’imiz 

    İmparatorluğun son dönemlerinde çıkmaya başlayan dergi, 1920’de Ahmed İhsan’ın (solda) tekrar Avrupa’ya gitmesiyle kapanmıştı. Dergi 1924’te tekrar çıkmaya başladı ve 2. Dünya Savaşı sonlarına kadar varlığını sürdürdü. 

    22 Temmuz 1910 tarihinde Servetifünun dergisinin 1000. sayısı çıkmıştır. Bu numara yazarların resim ve el yazı örneklerinin yer aldığı özel bir sayı şeklinde çıkarılmıştır. Türk basınında bu da süreli yayınlar konusunda bir ilktir. 

    1912’de Servetifünun’un tarihini anlatan 48 sayfalık bir kitapçık bastırılmıştır. Bu kitapçık da dergicilik tarihimizde bir derginin tarihini kendi yayını olarak anlatmasından dolayı ilklerden kabul edilir. 

    Ahmed İhsan Tokgöz, üstadı Ahmed Midhat Efendi’nin tavsiyesine uyarak, maddi özgürlüğünü sağlayarak, kimseye muhtaç olmaması için Servetifünun matbaasını teknik ve ticari yönden çok güçlü hale getirmişti. Böylece yüzlerce kitap, broşür, dergi Servetifünun matbaasında basılmıştır. Türk yayın tarihinin en büyük basımevlerinden biridir. 

    1914’te dünya savaşının başlamasıyla gazeteci [Babanzade] Mahmud Sadık yönetiminde gündelik yayınlanmaya başlayan Servetifünun’un bu dönemi de üç yıl sürmüştü. Sonrasında haftalık olan yayınını sürdüren dergi, 1920’de Ahmed İhsan Tokgöz’ün tekrar Avrupa’ya gitmesi ile kapandı. Lozan’da basın temsilciliği görevini üstlenen Ahmed İhsan’ın 1924’te İstanbul’a dönüşü ile Servetifünun tekrar faaliyet geçti. 1928’deki harf devriminden sonra yeni harflerle yayımlanmaya devam eden Servetifünun bir dönem “Servetifünun – Resimli Uyanış” adıyla çıkmaya devam etti ve 20 Nisan 1944’te 2459. sayıda kapandı. 

    Ahmed İhsan Tokgöz’ün 29 Aralık 1942 tarihinde Değirmendere’de ölümüyle matbaa binası ve işletme uzun bir zaman bocalamış ve gerilemiştir. Uzun yıllar aile dostu olan Afitab firmasının kurucusu Mehmed Sadık Kağıtçı’ya sağlığında işletmesini devretmek için en yetkili adayın Kağıtçı’nın büyük oğlu Mürteza Kağıtçı olduğunu söyleyen Ahmet İhsan Bey’in vasiyeti sayılabilecek bu sözleri üzerine yapılan anlaşma ile, Servetifünun matbaası ve şirketi “İstanbul Matbaacılık Anonim Şirketi” adıyla faaliyetini sürdürmeye başlamıştı. 1980’li yılların sonunda İstanbul Matbaacılık faaliyetine son vermiş, böylece Servetifünun dergi ve matbaası tamamen tarihe karışmıştır. 

    Türk matbuatında kalitenin ismiydi Ahmed İhsan, üstadı Ahmed Midhat Efendi’nin tavsiyesiyle Servetifünun matbaasını teknik ve ticari açıdan çok güçlü hale getirmişti. 1980’de kapanana kadar Türk yayın tarihinin en büyük basımevlerinden biriydi. 
  • Zamanın kafa kağıdı: Nüfus tezkiresi

    NAKKAŞ/ NAKŞÎ Minyatür ressamı. Doğu-İslâm dünyası klasik resim ustaları çoğun­ca minyatür tekniğini tercih etmişlerdir. Nedeni, derinlikli resim ve gölgeli figür yapma­nın, “yaratma” hevesi dolayı­sıyla günah olduğu yorumuy­du. Osmanlı dönemi iç mi­marisinde, kalem işi kubbe ve tavan bezeme ve resimlerini yapanlara da nakkaş denirdi. Evliya Çelebi, bunların İstan­bul’da 40 dükkândan oluşan bir arastada faaliyet gösterdik­lerini yazar.

    NAKKAŞHÂNE Topkapı Sa­rayı’nda, nakkaşlar ağasının yönettiği resim atölyesiydi, 15. ve 16. yüzyıllarda burada ünlü nakkaşlar yetişti. Nak­kaş Osman, Lokman, Nigârî, Matrakçı Nasuh … bunlardan­dır.18. yüzyıl ilk çeyreğinde ise kendisi de hattat, müzehhip ve nakkaş olan III. Ahmed’in teşvikiyle ünlü Nakkaş Levnî, Seyyid Vehbî’nin Surnâme’sini resimlemiştir.

    NEVBET/NÖBET MERA­SIMI Mehterhane konseri. Saray avlusunda günün iki ve­ya üç vaktinde (sabah, ikindi, yatsı) nevbet vurmak (konser vermek) eski bir Türk geleneği olup, hakanın bağımsızlığının duyurulması anlamına gelirdi. Vezir valiler de görev yaptık­ları eyaletlerde paşa sarayının önünde aynı geleneği sürdü­rürlerdi.

    NEVBETHÂNE Padişahın otağ-ı hümayunu önünde, ve­zir, serdar ordugâhlarında ve kalelerdeki mehter çadırı, ko­ğuşu veya kulesi. İstanbul’da­ki saray nevbethânesi Sur-ı Sultanî’nin bir kulesi idi. Daha sonra İbrahimpaşa Sarayı’na taşınmıştı.

    NÜFUS TEZKIRESI Kimlik belgesi. Kişinin adını, lakabını, baba ve ana adını, doğum yeri ve tarihini gösteren tek yaprak­tan ibaret belge. Daha önceki Mecidiye yerine 1864 tahririn­den (nüfus sayımından) son­ra dağıtıldı. Halk bu belgelere “kafa kağıdı” adını vermişti.

    Kişi lakabıyla bilinir


    Osmanlı döneminde kimlik
    belgeleri sahibinin adını,
    lakabını, baba ve ana adını,
    doğum yeri ve tarihini
    gösteren tek yapraktan
    ibaretti.

  • Cenab Şahabettin’in ‘pahalı’ kelimeleri

    Servet-i Fünun’un büyük kalemi Cenab Şahabettin, eşi benzeri olmayan bir “kuyumcu”, bir söz büyücüsüydü. Mağrur bir tavırla “düşman”larıyla alay etti; özellikle de Şinasi’nin tohumunu attığı “sade dil” yanlılarına ironi dolu oklar fırlatmayı sürdürdü. Bugün okunmuyor. Okunmamasının birincil nedeni okunamaması: Bir avuç okurun sökebildiği bir dil -daha doğrusu bir “zümre dili”nin en uca taşınmış hali.

    Fotoğrafa, resme, çizgiye, hareketli hareketsiz gö­rüntülere, sözün özü İm­ge’ye gözlerimi dikip bakmak­tan vazgeçemiyorum: Görüne­nin arkasındaki görünmeyen kadar, belki ondan çok yeterince görünmeyen mıhlıyor beni im­gelere: Sanki ben birşey söyle­mesem, baktığım, bakakaldığım öteki şey eksik kalacak.

    2017 yazı, tatilin tenhalaştır­dığı şehrin bir köşesindeki kah­ve masasında bir başıma otur­muş, günışığı altında, çantamda taşıdığım siyah-beyaz, yaklaşık 80-90 yaşlarında bir fotoğra­fa bakıyorum -basıldığı zemin­de (Yeni Adam dergisinin 1932 tarihli bir sayısı) fonu enikonu karanlıkta kalmış (belki de ge­çen zaman içinde daha da oku­naksızlaşmış) fotoğrafta Cenap Şehabettin, yazı masasından ob­jektife bakıyor, dolayısıyla yal­nızca “büst”ü görünüyor.

    Elhân-ı Şitâ
    Cenab Şahabettin’in Elhân-ı
    Şitâ şiirinden bir kısım:
    Sen açarken çiçekler
    üstünde
    Ufacık bir çiçekli yelpâze,
    Na’şın üstünde şimdi, ey
    mürde,
    Başladı parça parça pervâze
    Karlar ki semâdan düşer
    düşer ağlar.

    Bir an başımı kaldırıyorum, karşımdaki görüntünün (bir so­kak kesiti ve ufarak bir park) içinde bir boşluk, bir bulanıklık alanı yaratarak düşünüyorum: Şu anda, yeryüzünde, benden başka Cenab’ı aklından geçiren biri var mıdır?

    Şüphesiz “yoktur, olamaz” türünden bir kesinlik arayışına sapmak en hafifinden saçmalık olurdu; akademik gerekçelerle şairin yapıtı üzerinde konakla­yan araştırmacılar, öğrenciler düşünüyor, arıyordur onu her­halde -gene de, neresinden ba­kılsa, bir avuç meraklı sözkonu­sudur olsa olsa.

    Cenab’ı bu kadar tenha bıra­kan tercihleri miydi, yazgısı mı? Edebiyat tarihi, bir “disiplin”­den sözediyorum, onu dönemi­nin majör bir şairi olarak anıyor, konumluyor. Yaşarken de öyle görülmüş. Bugün okunmadığını biliyoruz (1984 İstanbul Üniver­sitesi yayını Bütün Şiirleri bir daha basılmadı). Okunmaması­nın birincil nedeni okunamama­sı: Bir avuç okurun sökebildiği bir dil -daha doğrusu bir “zümre dili”nin en uca taşınmış hali.

    ★ ★ ★

    Edebiyat-ı Cedide’nin dört atlısı, Servet-i Fünûn dönemine ve uzantısı Fecr-i Âti hareketine uzanan çizgide, modernleşme hazırlığıyla Batılılaşma süre­cinin atbaşı ilerleyişinde etkili olmuşlardı: Fikret ve Cenab şiir­de, Halid Ziya ve Mehmet Rauf nesirde önü çekiyorlardı. Fik­ret erken yaşta öldü; Osmanlı­ların çöküşüne tanık olmuştu, cumhuriyete geçişe yetişeme­di. Cenab’ın ölüm tarihi 1934, Mehmed Rauf’unki 1931, Uşak­lıgil’inki 1945; onlar Cumhuri­yet’in hızlandırdığı kültürel dö­nüşümle, bunun Dil ve Edebiyat alanında yaşanan altüst oluşla yeni kipsellikler yaratmasına ta­nık oldular.

    Bir tek, o da belli ölçüde, Ha­lid Ziya’nın dönüşüme uyum sağlayabildiği söylenebilirdi: Ya­pıtını okunabilir hale getirmek için çaba gösterdi son dönemin­de, gelgelelim hayatını düpedüz kıran bir olay, oğlunun intiha­rı küstürdü onu. Mehmed Rauf da tökezleyerek tamamlamıştır yaşamını. Cenab’a gelince… 12 Şubat 1934 günü şehre çöken ve herşeyi sekteye uğratan kalın kar örtüsü en yakınlarının bile cenazesine katılmasını engelle­menin ötesinde, şiirinden çıka­rak son on beş yılını neredeyse kaybolmuşçasına geçirmesine yolaçan bir işaret gibiydi. Edebi­yatımızda hiçbir şair var iken bu kadar yok olmamıştır.

    ★ ★ ★

    Yahya Kemal-Hâşim ikilisi­nin taç giyeceği dönemi önce­leyen çeyrek yüzyılın, yolaçıcı­lığı üzerinde durulan Hâmid’i ayırırsak, iki şiir kutbunu Fik­ret-Cenab ikilisi oluşturmuştu. Öylesine kalıcı bir utku sayıl­mıştı ki çıkışları, kimsenin ak­lından 1920’li yılların başın­da Cenab’ın anakronik konu­ma düşeceği geçmiş olamazdı. Başta yoldaşları Fikret ve Halid Ziya, ölçüsüz övgülerle doruğa tırmandırmışlardı şairi. Servet-i Fünun dergisinde, özellikle Pa­ris dönüşü yayımlamaya koyul­duğu şiirler enikonu tepki do­ğurmuştu gerçi; ama her “yeni”­liğin yarattığı kırılgan dalgalar olarak nitelenen karşı hamleleri, yandaşlarıyla birlikte bertaraf etmekte zorluk çekmemişti. Eşi benzeri olmayan bir “kuyumcu”, bir söz büyücüsüydü edebiya­tın yüksek tabakasındaki hem­cinslerinin gözünde; mağrur bir tavırla “düşman”larıyla alay ediyor, özellikle de Şinasi’nin to­humunu attığı sade dil yanlıla­rına ironi dolu oklar fırlatmayı sürdürüyordu. Nesirlerindeki üslûbu da yere göğe koyamadık­ları görülür: Halid Ziya, bu alan­da ondan bir devrimci yontacak ölçüde övgüsüne sınır tanıma­mıştır.

    Tepkilerin ve yüceltmele­rin çakıştığı konu, şiirlerinde kullandığı dilden geliyordu Ce­nab’ın: Yunus Kâzım kimi “garip tabirler, uydurma sözler, fazla alafrangalık, hattâ filan veya fa­lan şairden intihaller” diye özet­ler genel kanıyı. Bütün Şiirler’in imzasız sunu yazısında “Ce­nab’ın müsveddeleri arasında, günlük dilde kullanılmayan ke­limelerle dolu defterler vardır” saptamasının ardından, az ileri­de, “başvurduğumuz hiçbir lü­gatta bulunmayan bir takım ke­limeler” kullanmış olduğundan sözedilir ve eskilerin bu eğilimi garabet olarak tanımladıklarına dikkat çekilir.

    Cenab Şahabettin


    Osmanlı Devri’nin son döneminde Edebiyat-ı Cedide’nin başta gelen iki şairinden biri olan Cenab Şahabettin 1919’dan itibaren sessizliğe bürünmüş ve 1934’ün Şubat ayında hayata gözlerini yummuştu.

    ★ ★ ★

    Önce ama, birçok yaşamöy­küde karşımıza çıkan, gerçek ile rivayetin başbaşa kaldıkları sat­ranç tahtasına bakılmalı. Cenab, farklı kaynaklar farklı tarihler veriyor gerçi, 1889’da askeri tıb­biyeyi bitirdikten sonra, cilt has­talıkları üzerine ihtisas yapmak amacıyla 1890 yılında gönderil­diği Paris’te üç (dört?) yıl kaldı. “Cenab Paris’te bulunduğu dört yıl içinde Fransız şair ve muhar­rirleri arasına karışmış oldu­ğu” görüşünün neye dayandığını bilmiyorum; bu doğrulanmamış “bilgi” Cenab tarafından yayıl­mış olabilir. Sonuçta “kim”le­rin arasına karışmış olduğuna ilişkin hiçbir kayıt yok elimiz­de -kendi sözleri, yazıları dahil. Bir mektup dışında: Arkadaşına, Verlaine’in şiirlerini çok sevdi­ğini, Mallarmé’ninkileri ise hiç anlamadığını yazmış.

    Garabet belki de burada: Mithat Cemal’in deyişiyle “tek taşlar gibi pahalı kelimeler se­çen” Cenab, Verlaine’in sade dilli şiirinden çok Mallarmé’nin tektaşlardan örülü Poésies’si­nin (Bir Zar Atımı henüz ya­yımlanmamıştı ya, yayımlandı­ğında bizde ilk gören acaba kim olmuştu ve ne zaman!) yakının­daydı, seçtiği yol düşünülürse. Şu farkla: Sözcüklerden kelime avlamıyordu Mallarmé, ana­dilinden uzaklara doğru sefere çıkmıyordu.

    Hüseyin Cahit’in biraz saf biçimde söyledikleri önemli: “Cenab’ın, Fikret’in Arapçala­rı -maatteessüf- kuvvetli olduğu için, öteden beriden bulup (abç) yeni kelimeler çıkarırlardı. Biz de, geri kalmayalım diye, yeni­lerini aramaya mecbur olur­duk”. Ruşen Eşref’le söyleşisin­de öldürücü yargısını getirir: “Herhalde, her aklı başında in­san şunu kabul eder ki: Artık ne bir Cenab’ın, ne bir Süleyman Nazif’in üslûbu, o terkipleriyle istikbâle hakim olamaz; hâkim olmak şöyle dursun, istikbâle geçemez bile”.

    84 yıl geçmiş ölümünün ar­dından.

  • ‘Oğuz evlenme teklif etti; ben hemen ‘evet’ deyince çok şaşırdı’

    Oğuz Atay’ın ilk eşi Fikriye Hanım, Oğuz Atay’la 50’li yılların sonlarında başlayan tanışıklıklarını ve evlilik kararını anlattı.

    – Oğuz Atay’la ne zaman ta­nıştınız?

    – 1956 yılıydı ilk tanıştığımız­da. Her hafta Cumartesi gün­leri Oğuz bize yemeğe gelirdi. Saat 12.00-01.00 olunca kalkıp gidiyordu. Sonra bizim ev kala­balıklaştı. Dedim ki “Oğuz artık seni çağıramayacağım. Çünkü ev çok kalabalık”. “Ne yapalım” dedi. Biraz tereddütlüydü o dö­nem. Dedim ki “Ne düşünüyor­sun, ne istediğini biliyor mu­sun?” “Vallahi, tam bilmiyo­rum” dedi. “İyi” dedim ben de.

    – 🙂

    – Komik, komik. Sonra Oğuz kayboldu. Ama ben de me­rak etmiyorum. Yani, tamam. Son sınıf, okul bitirecek falan. Derken ben o sırada kararımı verdim. İngiltere’ye gitmek is­tiyorum. Konsolosluğa gittim, okulların adreslerini aldım. Bunların hepsine birer mek­tup yazdım. Hepsinden cevap geldi. Önümüzdeki sene Eylül ayında başlayabilirsiniz diye.

    Oğuz Atay’ın ilk eşi Fikriye Hanım Oğuz Atay’ın ilk eşi Fikriye Hanım 60’lı yıllarda yaşananları yayın yönetmenimiz Gürsel Göncü’ye anlattı.

    – Ne zaman?

    – 1957-58 yıllarıydı. Anka­ra’da imtihana girdim ve sonra Londra’ya tasarımcılık eğitimi­ne gittim.

    – Üç sene kaldınız.

    – İki sene.

    1960’ta yurda döndüğünüz­de “ihtilal” olmuş muydu?

    – Evet, olmuştu. Hatta benden büyük bir arkadaş “kardeşi­ne de söyle, o da gelsin. Gitme” dedi. “Ama askerlerin gelmesi belki de fena olmaz” dedim. O tabii Afrika ülkelerindeki gibi bir şeyler düşünüyor. “Bizde öyle olmaz” dedim.

    – Ne zaman döndünüz Tür­kiye’ye?

    – 60 Ağustos’unun sonunda yer bulabildim uçakta. Öyle ko­lay değildi o zaman. Eylül’de İstanbul’daydım. Kardeşimle beraber Cihangir’de oturmaya başladık. Güneşli sokak, Nar apartmanında. Artık kendim çiziyorum, kendim yapıyorum. Derken Şubat ayında bütün iş­ler kesildi bütün piyasada.

    – Peki tekrar karşılaşma?

    – Kardeşim bir akşam “sine­maya götüreyim seni” dedi. “Peki” dedim. Çıktık, Melek’e gittik o zaman. Tam antrakt­ta baktım, Oğuz böyle önden geçiyor. Döndü, şöyle biraz da tereddüt etti, selam verdi. Al­dım. Ondan sonra “geldin mi” diye sordu. “Geldim” dedim. “Nasıldı” dedi. “Çok iyiydi” dedim. Sonra bir gün kapı ça­lındı, Oğuz geldi; ama ev çok kalabalıktı, gitti. İkinci gün yi­ne geldi, yine kalabalıktı, yine gitti. Üçüncü günü kalkmadı. Herkes gitti. O oturuyor. Ama perişan bir vaziyette. Pazar Mecmuası’nı çıkarmışlar. Yor­gun. Canı çıkmış yani. Oturdu. Evlenme teklif etti. Ben de ka­bul ettim. “Hemen kabul ediyor musun?” dedi. “Evet” de­dim. “Hani düşüneyim denir. Ne yapıyorsun, kaç para alı­yorsun falan denir değil mi?” dedi. “Evet” dedim. Şimdi dü­şünüyorum da büyük cesaret.

    İki ay içinde gün aldık. Anne­siyle, babasıyla tanıştırdı. On­lar da bizimkilere geldiler. “Eh çocuklar zaten karar vermiş­ler, bize fazla bir şey düşmü­yor. Peki.” dediler.