Modernleşme ya da Batılılaşma adı verilen imparatorluğun son dönemi ile cumhuriyet döneminde de İstanbul edebiyatın merkezinde kaldı. Mahmut Makal’ın Bizim Köy adlı eseri ilk kez Anadolu gerçeğine “içeriden” eğilen yapıt olma özelliğini taşımış, peşisıra, Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlarla “köy edebiyatı”nın gerçekçi kanadı boy atmıştı.
Mahmut Makal, Bizim Köy’ün parçalarını Varlık dergisine 1948’de göndermiş; kitabın ilk basımını 1950’de gerçekleştirmiş Yaşar Nabi Nayır. Bizim Köy’ün yarattığı etkiyi bugünden bakarak ölçmek de yerine koymak da kolay değil: Öylesine güçlü bir parça tesirli bomba etkisi doğurmuş ki, dönemin cumhurbaşkanı Celâl Bayar genç yazarı Çankaya köşküne davet etmiş; peşpeşe dünya dillerine çevrilme serüveni gelmiş arkadan; Fransa’da örneğin Plon yayınevinin şanlı dizisi Terre Humaine’den çıkmış.
Fotoğraf, çok genç Mahmut Makal ile babası, Köy Enstitüsü’nde okumak üzere doğduğu köyden ayrılmak üzereyken çekilmiş. 2. Dünya Savaşı’nın bittiği yıl, savaşa katılmamış olsa da dönemi büzüşmek zorunda kalarak geçirmiş bir ülkenin en yoksul köylerinden birinden, onu tam nereye götüreceğini kestirmesinin olanaksız olduğu belirsiz geleceğe ilk adımını atmaya hazır bu çocuk-genç, çok geçmeden kâğıda kaleme sarılarak benzersiz yapıtını verecek.
Bizim Köy’ün benzersizliği bir ölçüde Makal’ın yaklaşımının ve yazınsal üslûbunun özgünlüğüne bağlanabilir; ondan çok öncülük konumuna bağlı olarak değerlendirilirse daha bir yerinde olur. Şüphesiz Osmanlı döneminde güçlü bir halk edebiyatı damarı vardı; gene de, özellikle yazılı edebiyat payitaht çıkışlıydı.
Bizim Köy ve Un Village Anatolien Mahmut Makal’ın ilk baskısı 1950’de Varlık Yayınları’ndan çıkan kitabı ve aynı eserin Plon Yayınevi’nce basılan Fransızcası.
Modernleşme ya da Batılılaşma adı verilen imparatorluğun son dönemi ile cumhuriyet döneminde de İstanbul edebiyatın merkezinde kaldı. Yakup Kadri’sinden Reşat Nuri’sine, Refik Halit’ine Anadolu’ya bakış İstanbul pencerelerindendi. Bizim Köy ilk kez Anadolu gerçeğine içeriden eğilen yapıt olma özelliğini taşımış, peşisıra, Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlarla “köy edebiyatı”nın gerçekçi kanadı boy atmıştı: Fakir Baykurt’un, Başaran’ın, Talip Apaydın’ın, daha nicesinin ürünlerinin doğuşunda Makal’ın yarattığı dalganın payı büyüktü. Onları, olağanüstü bir modern epope yaratmayı başaran Yaşar Kemal, Marquez’in büyülü gerçekliğine yakın bir çizgiyi görkemli Ötegeçe hikâyeleriyle işleyen Tahsin Yücel, Ferit Edgü’nün Güney Doğu Anadolu yaşantısından süzdüğü etkileyici ikiz romanları Kimse ve O (Hakkâri’de Bir Mevsim), İkinci Yeni şiir hareketinin Anadolu çıkışlı şairleriyle Cahit Külebi-Gülten Akın odaklı bir serüvenin güçlü örnekleri izlemiştir: Metropol sultasını kıran bir Anadolu yenidendoğuşu.
Bizim Köy’den yarım yüzyıl sonra Azad Ziya Eren ile yollarımız kesişti. Güneydoğu Anadolu’nun bugün olduğu gibi o gün de kırılamamış “makus talihi”nin tekrarlandığı uç noktalarından birinde köy öğretmenliği yapıyordu. Bölgenin insanıydı ama Mahmut Makal gibi çok yoksul bir kesimden, eğitimden yoksun bir aileden gelmiyordu Azad: Hem ciddi bir kültürel-sanatsal donanımı vardı hem de yazdığı şiirlerden ve denemelerden hemen farkedildiği gibi, üslûbu ve gustosuyla yüksek bir modernist hizayı hedef seçmişti.
Köyden ayrılırken…
Mahmut Makal ile babası İsmail Makal. Mahmut Makal’ın Köy Enstitüsü’nde okumak üzere doğduğu köyden ayrılmak üzereyken çekilen veda fotoğrafı: 23 Mart 1943. İ. H. Tonguç Belgeliği.
Sır sayılmaz: Azad Ziya Eren’i Sakızköy Güncesi’ne doğru kışkırttım o dönemde. Bizim Köy’den onca yıl sonra “bizim köy”ün bir türlü değiştirilemeyen yazgısını gene içeriden, Anadolu’nun en yoksul köylerinden birinden, sıradışı bir dille, seslendirmeyi başardı: “Örtmen”i olduğu çocukların fotoğrafları, Makal’ın babasıyla çekilmiş fotoğrafının yanına iliştiler: Mahzun, acılı albüm.
Sakızköy Güncesi, içeriden ama dışarıdan, sımsıkı bir belgesel metin, canyakıcı bir tanıklık getirdi. Kendi payıma, duraksamadan Yaşar Kemal’in güçlü röportajlarının hizasına koyuyorum o kitabı. Terimin varolduğunu sanmıyorum, bir “smart camera” gibi dolaşıyor köyün ortasında, diplerinde Azad’ın kalemi, çektiği filmin herbir karesi gözü yakıyor. Çocukların yüzünden Mahler’in şarkılarını dinliyoruz.
Ama unutmamak gerekir: Azad Ziya Eren’i bu kitaba sıkıştırmak doğru olmaz. Tam tersine, gücü ve önemi ne olursa olsun Sakızköy Güncesi, yazarının güzergâhında ayrıksı bir sapak olmuş, öyle kalmıştır. Merkezindeyse, şiirlerinin asal çizgiyi temsil ettiği söylenmeli: Çok katmanlı, yer yer ezoterik boyutlar arzeden, oldukça yoğun, koyu bir yazı. Denemelerinde de benzer özellikler göze çarpıyor Azad’ın: Edebiyat, sanat, felsefe üzerine kurduğu her parça kurmakta olduğu bütünlüğü doğruluyor: Sanki büyük bir puzzle kutusunu dolduruyor yıldan yıla, usul usul tablo beliriyor önümüzde, bir kitabından ötekine. Azad, bir kültürel coğrafyanın sınırlarına hapsetmedi kendini: Kozmopolit bir yazı adamı.
Dünya şairi Nâzım Hikmet’in şiirleri, onlarca dile çevrildi, milyonlarca kişiye ulaştı. Şairin SSCB’de olduğu dönemde kendisine yollanan Türkçe mektuplar, bugün Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi’nde (RGALİ) bulunuyor. Bu mektuplar Türkçeye olan tutkuyu ve en önemlisi Türkçe konuşan halkların dillerinin korunmasında ve Türkçenin yaygınlaştırılmasında Nâzım Hikmet’in ne kadar önemli bir rol oynadığını gösteriyor.
Azerbaycan’a birkaç kez gittiğimde, oradaki Türkçü ve milliyetçi çevrelerde dahi Nâzım Hikmet’e büyük sevgi ve saygı beslendiğini görmüştüm. Duydukları bu sevgiyi de en çok “onun sayesinde Türkçemizi koruyup geliştirebildik” sözleriyle açıklamışlardı.
Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi’nde (RGALİ) yaptığım araştırmalar esnasında bu sözlerin değerini çok daha iyi anladım. Nâzım’a okurlarından gelen çok sayıda mektubu incelerken, özellikle SSCB dışındaki diğer ülkelerden yollanmış Türkçe mektupların sayısı hiç de azımsanmayacak kadardı. Bu mektuplar, özellikle de sosyalist blok içinde yer alan farklı ülkelerdeki Türk azınlıkların anadillerini bir yönüyle de Nâzım sayesinde koruduğunu ve geliştirdiğini gösteriyordu. Nâzım’a Türkçe şiirlerini göndermesi ricasıyla çok sayıda mektup yazılmış, bunlarda Türkçeye olan tutku dile getirilmiştir. Mektup yazanlar arasında sadece Türk azınlıklar değil, Türkçeyi sonradan öğrenmiş kişiler ya da Türkiye’den uzun seneler önce göçetmiş olanlar da vardır.
Nâzım Hikmet, Bulgaristan’ın Kırcaali şehrinde Türk nüfus tarafından ekmek ve tuz ile karşılanıyor, Eylül 1951 (Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy, “Nâzım Hikmet ve Bulgaristan Halk Cumhuriyeti”, BAL-TAM Türklük Bilgisi, No. 20, Mart 2014, s.75).
Nâzım, o dönem şiirleri ve diğer eserleriyle adeta Türkçenin dünyadaki büyükelçisi gibidir. Nâzım’ın şiirleri, Türkiye haricinde sadece çevirileriyle değil, Türkçeleriyle de elden ele dolaşmış, insanların yüreklerine işlemiştir. Ve en önemlisi Türkçe konuşan halkların dillerinin korunmasında ve Türkçenin yaygınlaştırılmasında önemli bir rol oynamıştır.
Tam metinlerini sunduğumuz mektupların hepsi Türkçe yazılmıştır ve mektuplardaki açık yazım yanlışları dışındaki hiçbir noktaya dokunulmamıştır. Mektupların tamamı ilk kez yayımlanmaktadır.
Nâzım’ın bu mektuplara elinden geldiğince cevap verdiği ve okurlarının böylesi taleplerini yerine getirmeye çalıştığı bilinmektedir. İnsan, bu mektuplara Nâzım’ın verdiği cevapların şimdi nerelerde olduğunu düşünmeden edemiyor.
Türkçe olarak basılan Seçilmiş Şiirler kitabı.
ROMANYA: TÜRK OKULU ÖĞRENCİLERİ
Türkçe kitaplarınıza kavuşursak bize ne mutlu!
“8 Mart 1952
Sayın yoldaş
Nâzım Hikmet
Biz Rumen Halk Cumhuriyeti’nde Cerna-Voda (Boğas köy) Türk ilkokulu öğrencileri, sizin dünyada barışı korumak ve demokrasi uğrunda sarsılmaz büyük bir şair olduğunuzu öğrendik. Burada kalmış Türk azlığın en küçük köyüne kadar kendi dilinde okulları var, işçi partisi sayesinde serbest ve eyi yaşamaktadırlar. Fakat Türk olmak itibarile, okuyacak ders kitaplarından başka kitaplarımız yok.
Hele sizin güzel manzumeleriniz bizi ne kadar çok meraklandırıyor. Gazetelerde sizin için yazılmış parçaları toplayıp, tutuyoruz. Lâkin Türkçe bir yazınızı elde edemedik. Bunun için size yakarmayı düşündük. Eğer bu küçük mektubumuzla sizin bir resminize ve bazı Türkçe kitaplarınıza kavuşursak bize ne mutlu!
Var olun büyük şair!
Türk okulu öğrencileri”
(RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 286, yaprak 7)
Nâzım Hikmet’in Bulgaristan Komünist Partisi Yayınevi tarafından Sofya’da (1951).
BULGARİSTAN: NÂZIM HİKMETYARATICILIK DERNEĞİ
Büyük şairin adına yaratıcılar derneği…
Türkçe olarak basılan Zoya kitabı.
“26 Ocak 1963
Literaturnaya Gazeta
Moskova
Redaktör yoldaş,
Müsaade ediniz de, gazeteniz vasıtasiyle, büyük Türk şairi ve dünya barış mücahidi Nâzım Hikmet’in doğum yıldönümü münâsebetiyle hararetli selâmlarımızı ve insanî temennilerimizi sunalım. Biz, Bulgaristan’ın Kırcali sancağı Studenkladenets köyü “Kalinin” internat [yatılı] okulu öğrencileri bu ders yılı esnasında büyük şairin adını taşıyan yaratıcılar derneği kurduk. Dernekte bir yönden edebî bilgilerimizi genişletmekte, edebiyat nazariyesinin ışıkları altında sanat, gerçi, insanî sanat ummanına dalmakta, diğer yönden tarihin yarattığı, halk felsefesinin gıdalandırdığı dünya progresist [ilerici] edebiyatı büyüklerinden Şekspir, Göte, Hayne, Şiler, Puşkin, Tolstoy, Gorki ve onların gerçi yolundan insanlık namına şaheserler veren ve vermekte olan Mayakovski, Nâzım Hikmet, Pablo Neruda, Lui Aragon, Go Mo Jo, Corci Amaru, Nikolas Gilyen, bizim Nikola Vaptsarof gibi kalem ve kalbiyle sınıfsız çağ hizmetkârlarının hayat ve yaratıcılıklariyle tanışmaktayız. Pek yakınımızda olan kardeş çağının [Yakın gelecekteki kardeşlik çağı] hakîkî hizmetkârları olacak olan bizler, büyük Türk şairi ve Dünya barış lavriyatı [ödülü sahibi] Nâzım Hikmet’in doğum yıldönümünü mutantan [görkemli] bir şekilde karşılamak için hazırlık yapmaktayız. 7 Şubat tarihi [Nâzım Hikmet’in doğum günü 15 Ocaktır. Bahsedilen tarih şairin doğum günü dolayısıyla yapılacak etkinliğin tarihi olmalıdır] yaratıcılar derneğimizin bir bayramı olacaktır.
“Nâzım Hikmet” yaratıcılar derneği azaları, bütün öğretmen ve öğrenciler yıldönümü münasebetiyle büyük şaire başsağlığı [‘başsağlığı’ sözünden Türkiye’de kullanıldığı üzere vefat için değil kelimenin birebir karşılığı olarak sağlık dileği anlaşılmalıdır] diler, yaratıcılığında, biz, komünizm neslinin hizmetine, terbiyesine meşale olacak büyük başarılar temennî eder ve dâhi Lenin’in memleketinde hakikî yaratıcılık hürriyeti bulan şaire uzun ömürler dileriz.
Saygılarımızla:
Dernek yönetmeni Mahmut Çavuş,
Dernek sorumluları: Rasim Tahir ve Bojidar Petkof “
(RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 286, yaprak 32)
Nâzım Hikmet’in Halk Gençliği Yayınevi tarafından Sofya’da (1950)
YUGOSLAVYA: ŞAİR ADAYI NİMETULLAH
Şiirlerinizi okurken yüreğimde bir ağır taş büyüyor
“Saygıdeğer Büyük Türk şairi Nâzım!
Bu ilk mektubumu isterdim ki sizlere çok güzel bir mektup yazayım. Fakat nedense istediğim gibi olmuyor. Çünkü sizlere bütün yazmak ve söylemek istediğim şeyleri şu kâğıda sığdıramayacağım.
Ben Yugoslavya’da doğmuş, büyümüş bir Türküm. Bir kardeşim İstanbul’da Teknik fakültesinde işlemektedir, öbürü ise Yugoslavya’nın Zagreb kentinde tahsil görmektedir. Ben bu yıl liseyi bitirmiş, gazeteci işini görmekteyim. Bu gelecek okul yılında ben de İstanbul’da tahsil görmeyi düşünüyorum. Bu okula kabul olunmazsam Belgrad’a gideceğim. İşte on yıl şiirlerle yaşayan bir gencim. Bu yıl şiirlerimin bir kitap halinde basılmasını beklemekteyim.
Nâzım Hikmet’in Üsküp’te (1967) Türkçe olarak basılan Sevdalı Bulut kitabı.
Sizin Üsküp’te Şiirler ve Taranta Babuya Mektuplar, İstanbul’da Yeni Türk Şiiri Antolojisi yayımlanan kitaplarında şiirlerinizi okumuş, “Bizim Radyodan” [Türkiye Komünist Partisi’nin Türkçe yayın yapan radyosu] ve “Budapeşte Radyosundan” [Budapeşte Radyosu’nun Türkçe yayın servisi] şiirlerinizi işitmiş, yazmış, sevmişimdir. Daha geç “Budapeşte Radyosundan” adresinizi arattırmaya düşüncede iken, bir gün Zagreb’den Belgrad’a giderken bir Sırp profesörüyle tanışıp adresinizi aldım. Buna ne kadar sevindiğimi yazı ile tarif edemem. Şimdilik en büyük isteğim sizlerle mektuplaşmak, şiirlerinizi elde etmek hem de şiirlerinizi Yugoslavya’da yayımlamaktır. Eğer bu isteğimi kabul ederseniz beni en büyük sevinçlere gark etmiş olursunuz. Ötesini size bırakıyorum. Ben de elimden geldiği kadar buradan veya Türkiye’den kitap ve dergi aratıp sizlere göndermekten çekinmeyeceğim.
Ey Türk şairi Nâzım. Bu yazılarımı dizerken birkaç şiirlerin yanımda duruyor. Onları okurken ve sizi düşünürken yüreğimde bir ağır taş büyüyor, kabarıyor, sanki iğnelerle kalbimin duvarlarını deliyor da deliyor!..
Ey her şeyden en çok sevdiğim büyük Türk şairi Nâzım. Bu defa yeter olsun yazdıklarım. Şimdilik sizden sabırsızlıkla bir küçücük yazı alacak umuduyla kalıyorum.
Son olarak sabırsızlıkla şiirlerinizi bekler sevgi ile saygı ve selamlarımı sunarım, şairim Nâzım.
Nimetullah
Adresim: Nimetullah Hafız, Bosanska – 11, Prizren, F.N.R. Yugoslavya”
Yürek koparan şiirleriniz bana öyle tesir etti ki…
“29 Mayıs 1956
Yoldaş Nâzım Hikmet’e selamlar
Mektubuma başlamadan evvel sizin kıymetli vaktinizi bu birkaç satırımla kayıp ettirdiğimden dolayı sizden özür dilerim.
Fakat sizin yürek koparan şiirleriniz bana öyle tesir etti ki size bu satırları yazmaktan kendimi alı koyamadım. Yisrael’e Türkiye’den 11 sene evvel geldiğime rağmen (on beş yaşımda iken) şiirleriniz beni maziye öyle yaklaştırdı ki daha dün Türkiye’yi bıraktım hissi verdirdi.
Kibutsunda [kolonide] birkaç Türkçe bilen arkadaşlarımla beraber bize Türkçe şiirlerinizi yollamanızı rica ederiz. İbranice yazılmış şiirlerinizi adeta ezbere öğrendik. Eğer ricamızı yerine getirirseniz kendimizi mesut hissedeceğiz.
Mektubuma son verirken ümit edelim ki Türkiye imperyalizm bağlarından kurtulur, ve sizin şiirleriniz Türkiye’de gün görür. Saygılarımla şalom şalom.
[İmza]
Adresim: Yakov Kohen Kibuts Ruhama Daar Na Negev / Yisrael”
(RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 293, yaprak 2)
Nâzım Hikmet’in Üsküp’te (1964) Türkçe olarak basılan “Bulutlar Adam Öldürmesin” kitabı.
MACARİSTAN: ESKİ BİR SAVAŞ ESİRİ
Belki Türkçe yazabildiğime taaccüp [hayret] edersiniz
“Budapeşte, İkinci Kânun [Ocak] 22, 1962
Sevgili Yoldaş Nâzım Hikmet!
Altmış yaşınızı doldurduğunuzdan Népszabadsag [Halk Hürriyeti] Macar gazetesi vasıtasile haber aldım ve aynı gazetede “İnsanların Şarkıları” başlıklı manzumenizin Macarca tercümesini de okudum ve onu çok beğendim.
Müsaadenizle bu münasebetle size candan gelen en iyi tebriklerimi arz eder, halkınızın ve dünya sulhu menfaatine çalışacağınıza çok muvaffakiyetler dilerim.
Belki Türkçe yazabildiğime taaccüp [hayret] edersiniz. Ben bunu size kısaca izah etmek isterim. Daha 1917 senesinde Rus esaretinde, Sibirya’da Türklerle bir binada oturup onlardan güzel lisanınızı öğrendim ve hatta vatanıma 1920 senesinde avdet ettikten sonra da Budapeşte’deki Türk talebeleri beni uzun senelerce okutmuşlardır.
Ne yazık ki İkinci Dünya Harbi’nden sonra çok meşgul olduğumdan dolayı temrin [alıştırma] için vaktim kalmadı ve Türkçe kitaplarım da yoktur. Türkçeyi unutacağımdan endişe ederim.
Böylelikle, eğer siz bana en sevdiğiniz şiirlerinizden birkaç tane göndermek lütfunda bulunursanız, ben çok memnun ve minnettar olurdum.
Sizi rahatsız ettiğim için özür diler ve sizi candan selamlarım.
[İmza]
Vallay K. Friges
Hizmetten çekilmiş banka memuru
Budapest, XI., Bereck-utca 25.
P.S. Melfufen size Népszabadsag gazetesi 1962 İkinci Kânun tarihli nüshasının bir sayfasını gönderiyorum.”
Küçük mektubumla sizleri biraz rahatsız etmiş olacağım belki. İlk önce affınızı dilerim. Sizleri çok gördüğüm ve dinlediğim var. Sözleriniz daha kulağımda henüz. Siz Türk halkının sevimli bir evladısınız. Eserleriniz mükemmel. Okuyoruz kana kana. Hattâ çoğunca Rusça bile. Yine güzel. Bulgarca da olsa, nasıl olursa olsun mükemmeldirler.
Ağabeyim, ben Bulgaristanlıyım. Filoloji tahsilim var. Bundan beş sene evvel Türk halk masallarını toplamıya başladım. Bugün elimde oldukça masal var. Çok güzel, çok verimli hoş, halk kokuyorlar mis gibi, gül gibi. Ne güzel ne güzel. Şimdi onları işlemiye düşünüyorum. Bu hususta ilk önce sizlere de bazı şeyleri sormak istiyorum.
Topladığım masalların hepsi halk diliyle. Gramer kaideleri biraz ört-pas edilmiş. Süs biraz az. Hadiselerin seçimi de öyle. Bu hususiyetleri düzeltebilirim mi? Kendimden de katabilirim mi? Öyle ki, esas ide ve fikir yine hakim kalsın.
Eflatun Cem’in “Bir Varmış, Bir Yokmuş” masalları elimde. O, onları işlemiş. Bana öyle geliyor. Ben nasıl yapayım! Faydalı olabileceğim mi, bu inandığım ve 5 senelik emeğimle?
Ağabey, bana yol gösterici bir cevap yazsanız pek çok memnun kalırım.
Hoşça kalınız. Binlerce selâmımı kabul edin. Vazifenizde semereli iş temenni ederim.
Gönderen: Muhitdin
Adresim: Bulgaristan, Kolorovgradski, Muhitdin M. Mehmedov.”
(RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 283, yaprak 30-31)
VALİDE SULTAN Padişah anası. İlk kez bu sanla anılan ve “Mehd-i Ulyâ-i saltanat” da (saltanatın yüce beşiği) denen, II. Selim’in hasekisi III. Murad’ın annesi Nûrubânu’dur. Buna, “ilk-eski” oluşu nedeniyle “Atik (eski) Valide” de denmiştir. Sonraki valide sultanlar: Safiye, Handan, Mahpeyker (Kösem), Hadice Turhan, Gülnûş, Saliha, Şehsüvâr, Mihrişah, Sineperver, Nakşıdil Bezmiâlem, Pertevniyâl ve en son V. Murad’ın annesi Şevkefzâ’dır. Oğullarının padişahlığını gören bu devletli analar, protokolde Avrupa’daki kraliçelere eşit konumdaydılar. Oğlu tahta geçen dul kadınefendi, “Valide Sultan Alayı” denen törenle, gümüş arabada ve kortej eşliğinde saltanat sarayına gelir; kendisini merasim kapısında karşılayan oğlu padişah, elini öperek Harem kapısına kadar arabasının yanında yürürdü. Son dönem valide sultanlarını Meclis-i Vükelâ (bakanlar kurulu) toplantılarında valide sultan kethüdası temsil ederdi.
VEZİRÇoğulu vüzerâ. Padişahın buyruklarını uygulayan, onun adına egemenlik yetkilerini kullanan, buna karşılık padişah katında hayat, mal ve görev güvencesi olmayan, mülki-askerî yüksek görevli. Sözcüğü, “ağır yük-günah” anlamındaki Arapça “vizr” veya “sığınılacak yer-güç” anlamındaki vezer/vezr köküne bağlayan görüşler vardır. Abbasi halifeleri, İslâm devletlerinin hükümdarları, dünyevi sorumluluklarını vezirlere yükledikleri gibi, Osmanlı padişahları da Çandarlı ailesin-den bireylerle başlayarak, en son 1917’de bu ünvan verilerek sadrazam atanan Talat Paşa’ya kadar, Osmanlı ülkesini sivil-asker vezirlerle yönetmişlerdir.
VLADİKALIK Karadağ’ı1852’ye dek Osmanlı Devleti adına yöneten, dinî açıdan da İstanbul Rum Patrikhanesi’ne bağlı, Vladika unvanlı piskoposluk makamı.
Hadice Turhan Sultan
Sultan İbrahim’in eşi ve IV. Mehmet’in annesidir. 5 yıl saltanat naibesi sıfatıyla Osmanlı Devleti’ni yöneten Hadice Turhan Sultan, Osmanlı tarihinin en uzun valide sultanlık yapan ve kadınlar saltanatının sonunu getiren sultandır.
Bana “içinde yaşadığımız toplumu; konuşan, okuyan, yazan insanımızı gösterin; size dilinizin halini söyleyeyim” dense yeridir. Bizimkisi hâlâ Türkçe ile Osmanlıca, kendi kelimelerimiz ile yabancı dillerden üşüşenler arasında bînamaz: Handiyse düşman kardeşler çarpışıyor burada; biri silâh diye eline “mesele”yi, ötekisi “sorun”u alıyorsa, üçüncüsü “problem” ile dalaşa girmeye hazır.
İnsan, gençken kendi dilini bildiğini sanıyor. Yabancı dil öğrenmeye başladığımda, öğretmenimize bir sözcüğün anlamını sorar, ondan başından atmak, “sözlüğe bak” demek varken, “sözlüğe bakalım” yanıtını alırdım. Birlikte bakılırdı sözlüğe; aynı davranışla benzeri bir okulda karşılaşan, sözcüklere ve sözlüklere tutkun Samih Rifat bu olayı sık anardı. Kendi dilini öğrenmek için de kırk fırın ekmek yemeye gereksinmem olduğunu o dönemeçte kavradım ben: Sözlüklerden gel zaman git zaman özerk bir diyar kuracaktım kitaplığımın raflarında.
Derin ve koyu bir sözlük yaşantısı önünüzde iki dipsiz kuyu açar: Gayya ve Zemzem. İkisine yönelik ortak fiil aramak ise, ikincinin fiili bulmak, ilkininki kaybolmak olarak tanımlanabilir. Peki aranan anlam mıdır? Yoksa karşılık, tanım, köken bilgisi, kullanım alanı, örneksel kullanım mı? Biri, tümü. Sözcükler, insanlar aynı: Kimi tekeşli, kimi çokeşli (çünkü birden fazla anlamlı), kimi bulanıktır. Eşanlamlılık tuhaftır ayrıca: Neden tek bir sözcük olmalıyken birçoğu önümüze sürülür -bana kalırsa, hiçbir sözcüğün tamıtamına eşanlamlısı yoktur.
Bulmak, düz yolda ilerlemek bir bakıma. Kaybolmak, Borges’in imgesiyle “çatallanan yollar”ın orta yerinde an gelip pusulasız kalmak: Bir “av”ın peşine düşmüşsünüz, sözlükten sözlüğe sıçrar olmuşsunuz, bir noktada işin içinden çıkamayacağınızı görmüşsünüz. İki yıldır “Oturum” başlıklı bir metin üzerinde çalışıyorum; düze çıkarsa, okur “iskemle” ile “sandalye” arası bir düzine sözcük arasında çırpınış öykümle karşılaşacak, bunu kendi deneyim(ler)iyle karşılaştıracaktır.
Çok erken yaşta yitirdiğimiz “sözlüklerin efendisi” Yücel Dağlı, bilgisayarında bütün Türkçe sözlüklerin içeriklerini yekpâre bir sözlükte buluşturmuştu; ortak hedefimiz güçlü sermayeli bir kuruluşu tasarıyı gerçekleştirmeye ikna etmekti. Başaramadık: Dil(imiz) kimin tasası(ydı)?! Arada, Yücel’den kişisel düzlemde yardım ister, alırdım. Hiç unutmam, bir ara saattaki ‘akreb’in peşine düştüğümde ona başvurmuştum: A4 boyutlarında 60 sayfayı aşkın bir çıkış aldım. Gönderdiği dosyayı hâlâ gözüm gibi saklarım. Bir dolu sözlükçünün arayışlarını, yoklamalarını, bulup buluşturmalarını cemediyordu dosya: Ah, insanı akrepler sokmaya görsün! Her sözcük günü gelir kıvrandırır, kıvrandıracaktır.
Yücel Dağlı arkasının sağlam olduğunu biliyordu: Şemseddin Sami’den Agop Dilaçar’a (kütüklerimizdeki en alımlı soyadı), Ömer Asım Aksoy’dan Tahsin Saraç’a pek çok emeğini ve ömrünü sözcük yapımına adamış birey çıkmıştı bu diyarlardan. Mustafa Nihat Özön’den Yıldız Moran’a, Sevan Nişanyan’a kuyuyu iğneyle kazanlar… Onlara Okyanus’tan Kubbealtı’na, ansiklopedik sözlüklere (örneğin Meydan Larousse’a) anonim katkıda bulunmuş olanları eklersek ciddi bir nüfus çıkar önümüze -birkaç yüz sözcükle dünyası sınırlanan büyük nüfusun karşı kefesinde teraziyi dengede tutmuşlardır.
Kuyuyu iğneyle kazanlarAgop Dilaçar, Yıldız Moran. Mustafa Nihat Özön, Ömer Asım Aksoy (altta) Türkçenin “kuyusunu iğneyle kazan” dil emekçilerindendi.
Ama Gayya, ama Zemzem, sonsuz arayışları üzre sözlük kuyuları açanların heykelleri dikilmiyor ülkemizde. Bir-ikisini nasılsa unutmamışız ama birçoğunun emeği hiçe sayılmış. Bana “içinde yaşadığımız toplumu; konuşan, okuyan, yazan insanımızı gösterin; size dilinizin halini söyleyeyim” dense yeridir. Bizimkisi hâlâ Türkçe ile Osmanlıca, kendi kelimelerimiz ile yabancı dillerden üşüşenler arasında bînamaz: Handiyse düşman kardeşler çarpışıyor burada; biri silâh diye eline “mesele”yi, ötekisi “sorun”u alıyorsa, üçüncüsü “problem” ile dalaşa girmeye hazır.
Oğlum okula başladığında, arabayla bir yere gittiğimizde, yolboyu bir oyun tuttururdum: Müşfik, müşkülpesent, münafık, mükerrer, mürüvvet, müstakil, mümkün, münazara, mümessil… “Baba, uyduruyorsun…” Hayır, benim kuşağım “mü”lerin pek çoğunu duyarak, okuyarak büyümüş, gene de aygıta, olguya, ilkeye, kökene sevdalanmaktan geri durmamıştı. Yerine göre “hayat”, yerine göre “yaşam demeyi sürdürürüm ve kaş kaldıranlara, parmak sallayanlara aldırmam: Kelimelere de, sözcüklere de sınır çizenlere döndüğüm sırtımdır.
Dilin belden aşağı işleyişi de gönlümüzü çelmiştir. Nefî’yi, Eşref’i, Neyzen’i sevdik; Develioğlu’ndan Aktunç’a, gene erken yaşta yitirdiğimiz Filiz Bingülçe’ye argonun sularına açılmak hazlar kattı bize. Cem Behar’la “bahtsız deveyi çölde kutup ayısı” derin tartışmalara girdik. “Dlyrk” kelimesini Türk Dili dergisinde çıkacak yazımdan dışlamak isteyen Cahit Külebi’ye, Tahsin Saraç’ın TDK yayını Fransızca-Türkçe sözlüğündeki “nymphomane” maddesine bakmasını söylemiştim: Açıp baktı ve “yrkbdlsı”yla karşılaşınca, “yahu, bu Tahsin bizi mahvedecek” dedi, unutamam. Hiçbir sözcük ayıp olamaz, ayıp olan namussuzluktur.
Fransızca-Türkçe Sözlük deyince, Saraç’ınki bugün de dolaşımda. Buna karşılık, Orhan Suda’nın hazırladığı sözlük ‘aşırı gelişkin’ olması gerekçesiyle okura sunulamamıştır (Fransızca eğitim veren yerli eğitim kurumlarına duyurulur!). Ben, Darago’nun sözlüğüne sık başvururum; sahaflarda bile zor bulunuyor. Kanaat Kitabevi’nin üç ciltlik resimli sözlüğü de dolaşımda değildir; hazırlayan heyette Reşat Nuri Güntekin, Ataç ve İsmail Hami Danişmend’in yanyana geldiğini anımsatalım. Suat Sinanoğlu’nun yetkin Yunanca-Türkçe Sözlüğü’nü yayımlayacak babayiğit var mıdır bugün? Dün varmış.
Kitaplığımdaki bir daha günyüzü görmemiş önemli başka sözlüklere gidiyor gözüm: TDK yayını (1946) Eti Dili Sözlüğü ve Dilbilim Terimleri Sözlüğü (1949), nereden nereye gidildiğinin iki kanıtı. Ama benim gözdem, TDK’nın 1948’de yayımladığı, Dr. Şefik İbrahim İşçil ile ‘Türkçe Edebiyat Öğretmeni’ Ali Ulvi Elöve’nin Bursa’da hazırladıkları, büyük boy 974 sayfalık Türkçe Hekimlik Terimleri Üzerine Bir Deneme’dir -lütfen okur bu cümlemin her birimini döne döne tartsın ve bu tansığın üç çeyrek yüzyıl önce burada nasıl gerçekleşebildiğini ve bugün neden gerçekleşmeyeceğini düşünsünburası artık orası mı?
Hekimlik yüce bir meslek dalı ve yaşayan bütün canlıları ilgilendiren boyutu ortada. Nece konuşuyor hekimlerimiz? İşçil-Elöve ikilisi önermişler: Diüretik yerine işetken, ortopedi yerine üye onarımı, laparoskopi yerine karıniçi bakın. Meslektaşları aldırış etmemişler. Dr. İşçil’in, 1940’da Bursa’da yayımladığı “Türkçede Yabancı Terimler Hakkında Bir Münakaşaya Cevap” broşürü önümde: Orada “vitamin yerine dirimöz, ultraviyole yerine morüstü demeyi öğrenmezsek her ürünü dışarıdan almaya boyuneğeceğiz” demiş. Daha ne diyebilirdi? Çok genç yaşta sinemaya merak salmış, 7. sanatın gramerini öğrenmek için Martin’in Le Language Cinématographique başlıklı kitabını hatmederek işe başlamıştım. Bir süre sonra sinema yazıları yazmaya heveslendim (1970-72 arası), benden önceki kuşaklar montaj yerine kurgu’yu, travelling yerine kaydırma’yı, plonje yerine dalışaçısı’nı kafa patlatıp önermemiş, oturtmamış olsalardı bilmem nece yazacaktım? Hâlâ, TDK’nın peşpeşe yayımladığı, çeşitli alanlara yönelik terim sözlüklerinden yararlanıyoruz. Yitirilmiş bir savaşın ardından, ağır yaralı, inliyor meydanda sözlük tutkunları, sözcük yaratıcıları: “Gökkonuksal avrat” diye çabaları küçümseyen vasat idraklılar Facebook’du, Twitter’di dolaşıyor muzaffer edâlarıyla ortalıkta.
UNESCO’nun her onbeş günde bir dünyada konuşulan dillerden birinin öldüğü konusunda çanları çaldığına daha önce değinmiştim. Türkçe, hayır, öyle kolay ölecek, öldürülecek dillerden biri değil neyse ki: Dede Korkut’un, Kutadgu Bilig’in, Yunus’un, Mercimek Ahmed’in dili bizimkisi. Komşusu dillerin, içeriden hem de, boyunduruğu altına sokulmuş olmasına karşın yüzyıllar boyu direnebilmiş, sindiği sanılan yerden dikilerek geri dönmüş, yeniden büyük yapıtlar doğurmuş. “Yalnızca insanlar ölür, öteki canlılar telef olur” diyen Heidegger’e katılmıyorum: Dili kurumuş, çürümüş insanlar, cahil kuşaklar da telef olur; Dil’ini kalıcı kılan, iki kuyu arası ine-çıka yaşamayı sevenlerden geriye birşeyler kalır.
Ünlü şair 1951’de Türk vatandaşlığından çıkarıldıktan sonra Polonya vatandaşlığı için başvurmuş ve 1955’te kabul edilmişti. Nâzım Hikmet’in Varşova arşivlerindeki başvuru ve kabul belgeleri ilk kez günışığına çıkıyor.
Varşova’da Nâzım Hikmet’in izini sürüyoruz. Onun “Saman Sarısı” adlı şiirine ilham veren Varşova Bristol Oteli akşam ışıl ışıl parlıyor. Şehrin merkezindeki bu seçkin mekan 1901 senesinde açılmış; mucizevi şekilde 2. Dünya Savaşı’nın korkunç yıkımında ayakta kalabilmiş. Savaş sonrası, Nâzım’ın burada kaldığı yıllarda devletin işlettiği bir otel olarak hizmet vermiş; 1970’lerin sonunda kapanmış. 1993’te restore edildikten sonra tekrar otel olarak hizmete giren bu tarihî bina, 2005 ve 2013’te de restorasyon görmüş. Halen de şehrin hafızasını yaşatan en özel mekanlardan birisi.
Polonya ulusunun büyük şairi Adam Mickiewicz’in 1855’te Istanbul’da öldüğü ev, bugün bir müze olarak korunuyor. Ne yazık ki, Polonya vatandaşı da olan Türk şairi Nâzım Hikmet adına Varşova’da bir plaket bile bulunmuyor.
17 Haziran 1951’de Türk vatandaşlığından çıkarılan Nâzım Hikmet, 3 Haziran 1963’teki ölümüne kadar Moskova’da yaşadı; çeşitli ülkelere seyahatler yaptı. Şair Moskova’da yaşamasına rağmen Sovyetler Birliği vatandaşı değildi.
Kerç Boğazı’nın stratejik noktasında Yenikale, Kerç Boğazı’nın dar yerinde, Azak Denizi’ne giriş-çıkışları kontrol eden stratejik bir mevkideydi (üstte). Kerç kenti, adını Türkçedeki “karşı” sözcüğünden alıyor (altta).
Nâzım’ın anne tarafından büyük dedesi, Konstanty Borzecki isimli Polonya kökenli bir subaydı. 1826’da Polonya’da doğmuş, Prusya’ya karşı 1848 ayaklanmalarına katılmış, yenilgi sonrasında 1849’da Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmış ve Osmanlı ordusunda yüzbaşı rütbesi ile görev almıştı. 1851’de Müslüman oldu ve Mustafa Celalettin ismini aldı. Kırım Savaşı’na katıldı. Paşa rütbesi ile Karadağ’da savaşırken yaralandı ve 1876’da hayatını kaybetti. 1869’ta yayımlanan Fransızca yazdığı Eski ve Modern Türkler kitabı Türk ulusçuluk düşüncesinin ilk eserlerinden birisi sayılır ve kendisinden sonraki kuşakları etkilemiştir.
Türk vatandaşlığından çıkarılması sonucu vatansız kalan Nâzım Hikmet, büyük dedesi ile olan aile bağı nedeniyle 1955’te Polonya vatandaşlığına başvurdu. Biz de Varşova’da Nâzım’ın izini devlet arşivlerinde sürmeye karar verdik. Değerli dostlarımız Karol ve Kasia Zbikowski bize yardımcı oldular. Polonya devlet arşivlerine girerek Nâzım Hikmet’in Türkiye’de ilk kez yayımlanan olan Polonya vatandaşlık başvuru belgelerine ulaştılar ve bizim için tercüme ettiler.
5 Ekim 1955 tarihinde Polonya vatandaşlığına kabul edilen Türk dilinin büyük şairi Nâzım Hikmet Ran, Bakanlar Kurulunun 5 Ocak 2009 tarihli kararıyla yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu!
Belge 1: Nâzım’ın iltica talebi
Nâzım’ın iltica talebi “Polonya Halk Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’na, Borzencki Nâzım, Nâzım ve Celile oğlu, Selanik 13 Ekim 1902 doğumlu. Rica olunur. Türk vatandaşlığından çıkarılmam ve vatansız bir kişi olarak yaşamam nedeniyle lütfen bana Polonya vatandaşlığı veriniz. Aile büyüklerimden birisinin Polonyalı olması nedeniyle bu talebi yapmaktayım. Nâzım Hikmet Varşova, 28 Eylül 1955” Bu mektup Leh dilinde başka bir kişi tarafından elle yazılıp, Nâzım Hikmet tarafından yeşil mürekkep ile imzalanmıştır.
“Polonya Halk Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’na,
Borzencki Nâzım, Nâzım ve Celile oğlu, Selanik 13 Ekim 1902 doğumlu.
Rica olunur.
Türk vatandaşlığından çıkarılmam ve vatansız bir kişi olarak yaşamam nedeniyle lütfen bana Polonya vatandaşlığı veriniz. Aile büyüklerimden birisinin Polonyalı olması nedeniyle bu talebi yapmaktayım.
Nâzım Hikmet
Varşova, 28 Eylül 1955″
Bu mektup Leh dilinde başka bir kişi tarafından elle yazılıp, Nâzım Hikmet tarafından yeşil mürekkep ile imzalanmıştır.
Belge 2
“Devlet Konseyi’ne Talep, Borzencki Nâzım’a Polonya vatandaşlığı verilmesi hakkında Borzencki Nâzım, 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Polonya vatandaşlığı talep etmektedir. Eserlerini Nâzım Hikmet adıyla yayımlayan seçkin şair, aile büyüklerinden birisinin Polonyalı olduğunu beyan etmektedir. Borzencki Nâzım bugün vatansız bir kişidir ve Türk vatandaşlığından çıkartılmıştır. Devlet Konseyi ofisi, konseyden aşağıdaki kararı oylamasını talep etmektedir: Polonya vatandaşlığı hakkındaki 8 Ocak 1951 tarihli yasanın 10. ve 13. maddelerine istinaden Devlet Konseyi 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Hikmet ve Celile oğlu Borzencki Nâzım ‘a Polonya vatandaşlığı
“Devlet Konseyi’ne Talep,
Borzencki Nâzım’a Polonya vatandaşlığı verilmesi hakkında
Borzencki Nâzım, 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Polonya vatandaşlığı talep etmektedir. Eserlerini Nâzım Hikmet adıyla yayımlayan seçkin şair, aile büyüklerinden birisinin Polonyalı olduğunu beyan etmektedir. Borzencki Nâzım bugün vatansız bir kişidir ve Türk vatandaşlığından çıkartılmıştır. Devlet Konseyi ofisi, konseyden aşağıdaki kararı oylamasını talep etmektedir:
Polonya vatandaşlığı hakkındaki 8 Ocak 1951 tarihli yasanın 10. ve 13. maddelerine istinaden Devlet Konseyi 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Hikmet ve Celile oğlu Borzencki Nâzım ‘a Polonya vatandaşlığı verir.
Varşova 3 Ekim 1955”
Belge 3
“Polonya Devlet Konseyi Kararı 17/55 – 5 Ekim 1955 Devlet Konseyi’nin vatandaşlık verdiği isimler: 4. Borzecki Nâzım”
“Polonya Devlet Konseyi Kararı 17/55- 5 Ekim 1955
Devlet Konseyi’nin vatandaşlık verdiği isimler: 4. Borzecki Nâzım”
Saman Sarısı
Seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım peronda benden başka da kimseler yoktu durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada saçları saman sarısı kirpikleri mavi kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı üst ranzada uyuyanı göremedim habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini baktım arkasından üst ranzada ben uyuyorum Varşova’da Biristol Oteli’nde yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu oysa karyolam tahtaydı dardı genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada saçları saman sarısı kirpikleri mavi ak boynu uzundu yuvarlaktı yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu oysa karyolası tahtaydı dardı vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu … “
Ölüme, ölümüne “doğru” ilerlediğini iyi kötü sezen Kafka onun adını almıyor ağzına, biz “ona doğru” yazdığını görüyor, okuyoruz. Canetti ise ölüme “karşı” yazma kararı aldığında 37 yaşında, sağlığı yerinde; bu uzun yolda asıl onu hırpalayacak olan, yakınlarının ölümlerinin tanığı konumuna düşmek.
Jean-Didier Urbain’in her kültürel tarih çalışmasına dikkatle eğildim bugüne dek; sıra altbaşlığı “Batıda Mezarlıklar ve Bellek” olan Ölüler Takımadası’na (1989; gnş. basım 2005) geldi. Gecikmiş ama uygun zamanlamaya denk gelen bir okuma deneyimi.
Urbain’in mezarı kitaba, mezarlığı kütüphaneye benzetmesi bana çok ilginç görünmedi açıkçası. Buna karşılık, ada benzetmesi yerinde: Yerleşim yerinin az dışında da olsa yeri, ortayerinde de olsa, ondan sınırlarıyla ayrılır o topografik kesit; büyük şehirler için takımada kullanımı bu nedenle uygun. Çok olmadı, kimbilir kaçıncı kez, Feriköy’deki Latin Katolik mezarlığına düşürdüm yolumu: İstanbul’un tam merkezinde bir başka ülke-yerli yabancılarla yerlileşmiş yabancıların diyarı.
Mezarlıkların bir dil geliştirdiği savına katılıyorum Urbain’in: Her kültürde farklı ve yüklü bir simgesel donanımla konuşur mezar(lık)lar, harfleri ve rakamları, imleri ve imceleri işe koşar, simge-biçimlerden açık seçik ya da örtük iletilerde bulunur, mürekkep ve çetrefil, eşi bulunmaz bir ‘codex’ler zinciri yaratmıştır-bütün coğrafyalarda.
Louis Bazin’in, Bacqué-Grammont/Vatin ikilisinin yayına hazırladıkları Stelae Turcicae’lerden (I-VI) hareketle gösterdiği gibi, Osmanlı ölüm kültüründe Orta Asya kökenli bir anadamarla İslâmi anadamarın içiçe geçtiği maya egemendir. Günümüze gelesiye pek çok ögesi kullanımdan kalkmış olsa bile, Osmanlı döneminden kalan yabana atılamayacak sayıda ve türde örnekten sözkonusu dilin “gramer”ini de, “sözlükçe”sini de sökmekte güçlük çekmeyiz.
Cumhuriyetin bu dilde de kırılma yarattığını kesinleyebiliriz: Taş işçiliğindeki zanaat kaybı, Ahlat mezartaşlarının görkemli stilistiğinden bugünün her tür estetik kaygıdan yoksun kalıplarına, dudak uçuklatıcı boyutlarda. Simge donanımlarında yaşanan dönüşüm, farklı toplumsal rol modellerinin oluşumuna koşut biçimde gerçekleşmiştir. Yazıtlarda başvurulan dil örüntülerinde süreklilik (Fatiha) ve başkalaşım (modern ve post-modern ifadeler) içiçe geçmektedir.
Burada, öncelikle, çoğunluk≠azınlık mezarlıkları karşıtlığı üzerinde durmak önemli. Farklı inanç sahipleri için “kare”ler de ayrılsa, bağımsız mezarlıklar da tesis edilse, sıkıştırılmış azınlıkların gömü yerlerinin kalıcılığı sınırlıdır: Harbiye Orduevi’nden Askerî Müze’ye uzanan kesitteki Ermeni mezarlığı ‘şehir büyürken’ sırra kadem basmış olanlardan yalnızca biri- nedir ki ayrıca, bin yılı aşkın hüküm sürmüş Bizans’tan tek karış mezarlığa rastlamak elde midir? Öte yandan diller ölüyor, kültürler nasıl ufalanmadan korunsun?
Mezarlık kültürünün uç bölgelerinde sessiz, suskun diller konuşuluyor: Kargışlı statüsündekiler, sözgelimi Eyüp’teki cellât mezarlığının siyah taşları dilsizdi. “Kimsesizler” mezarlığında fakirlik söz alamaz. Geliyor, bu tabloya mezara saldırıların her türlüsü ve buna özgü dil kullanımı ekleniyor: Bir karşı kültür mü, hayır, bir tür yok kültür.
Kafka o kitabı yazmamış, dahası varolunca yokolsun dilemiş; Son Defterler adı üstünde, Alman yayıncıların kavurucu kararı ile kitaplaşmış bir süreçyazısı: Kafka’nın son 28 ayında, “içindekiler”i ayırmaksızın (Şato’nun bölümleri, Şarkıcı Josefine türü öyküler, notlar) peşpeşe dizdiği parçaları içeren defterlerin başında oturan yakında öleceğini kestiriyor; tam ne zaman bilemiyor, ondan, tamıtamına: Ölümüne doğru yazmak.
Canetti ve ölümBulgar doğumlu ünlü romancı Ölüme Karşı Kitap’ını yazmaya giriştiğinde henüz çok gençti. Kitap gerçekten de ölüm fenomenine karşı düşünsel bir serüvene adanmıştı.
İki kitap arasındaki belirleyici ortak nokta: Canetti de böyle bir kitap yazmamış, daha doğrusu yapmamış: İçindekileri yazmış olan o, kitabı inşa eden değil: Yapılsın, bırakmış.
1988’den bir not (s. 372): “Ölüme Karşı Düşünceler. Tek olasılık: Fragmanlar halinde kalmaları. Onları sen yayımlamamalısın. Onları organize etmemelisin. Onları birleştirmemelisin”.
Yazı/n tarihinde örneğine benim rastlamadığım bir karar, bir vasiyet, Gordium çeşitlemesi- bu konuya yerinde dönmek isterim, yeri burası değil.
Ölüme Karşı Kitap, 1905 doğumlu Canetti’nin 1942-1994 (ölüm yılı) arası defterlerine çoğu kez steno yazısıyla düştüğü “not”lardan oluşuyor. Yazar, 1982-88 arası bir kitap inşa etmeye çaba göstermiş, yaklaşık 160 sayfalık bir kesiti daktiloya çek(tir)miş (İnsanın Taşrası’nda yeralan bölüm), kitabını gene de erdirememiş. Sonsözünde, Musil nasıl son cümlesini bulamadığı için romanını bitiremediyse (herhalde bıyıkaltından gülümseyerek), Canetti de başlangıç cümlesini yazamadığı için kitabına girişememişti diyor Peter von Mat- bu konunun üstünde durulmaya da değer. Hemen söylemeliyim: Karşı konumdan da olsa, bu tür bir kitabın en son cümlesini kendisinin yazamayacağını düşünmesi, yazarın incipit tutukluğuna düşmesi için bana kalırsa yeterliydi.
Kafka ve ölüm Bohemyalı yazar, Canetti’nin aksine, ölüm ondan henüz seneler boyu uzaktayken değil, yanıbaşındayken Son Defterler’i kaleme almıştı.
İki kitabın ortaklıklarından çok ayrıldıkları noktaya odaklanıyorum. Ölüme, ölümüne doğru ilerlediğini iyi kötü sezen Kafka onun adını almıyor ağzına, biz ona doğru yazdığını görüyor, okuyoruz.
Canetti’nin yaklaşımı temelden farklı: Ölüme karşı yazma kararı aldığında 37 yaşında, sağlığı yerinde, bu uzun yolunda asıl onu hırpalayacak olan yakınlarının ölümlerinin tanığı konumuna düşmek.
Son Defterler’e ait öyküler arasında “Yuva” ile “Şarkıcı Josefine ya da Fare Ulusu”, kıpkısa metinler arasında “Mecazlar” öncelikle önem taşıyor. Yazı yoluyla kendini gömmek. Toprağın altına harfler üzerinden gömü uzamı oturtmak. Zorlama yorumla(mala)r mı? Hastalığı gitgide yaşam alanını kaplama yolunu tutmuş birinden başka ne yazması beklenirdi?
Türkçenin kolaylaştırdığı doğru, işimi: Yazmak değil Kafka’nın son döneminde yaptığı: Kazmak.
Necdet Sakaoğlu’nun yazdığı Osmanlı Tarihi Sözlüğü, Alfa Yayınları tarafından yayımlandı. 6.000’i aşkın maddeden örnekler…
ULU CAMİCâmi-i kebir, mescidü’l-câmi, Cuma câmii de denmiştir. Bunlar, kent halkının topluca Cuma namazı kıldığı mabetlerdi. Selçuklu ve Beylikler döneminde bu adla yapılan eserlerin birçoğu günümüze ulaşmıştır. Osmanlı Devleti’nin ilk yüzyılında İznik ve Bursa’daki Ulucami adını taşıyan birer mabede karşılık, daha sonra Edirne’de ve İstanbul’da yapılanlara ulucami adı verilmediğini vakıf kayıtları belgelemektedir. Bunun yerine Câmi-i kebir, Eski cami, -örneğin Ayasofya Câmi-i kebiri, Sultan Bâyezid Câmi-i kebiri, Mehmediye (Fâtih), Süleymaniye, Selimiye- adları verilmiştir.
USKUMRU / LONDURA“Orta” da denirmiş. Kalın, dayanıklı ve kaliteli İngiliz çuhası. Londra’daki tezgâhlarda dokunur, Osmanlı kentlerinde de satılırdı.
ÜLKÂ / ÜLKE Yurt, vatan. Bir devletin egemenliğindeki coğrafya parçası. Moğolcadan Farsçaya ve Türkçeye geçmiştir. Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Mısır’ı sınırdaş ülkeleri, “Ülkâ-yı Mısrıyye” adı altında birleştirerek Memâlik-i Osmaniye gibi bir imparatorluk kurmayı düşlemişti.
ÜMMÜ’D-DÜNYA Kahire (Mısır) için yakıştırılan tanımlama: Dünyanın anası. Bunun gibi Mekke için Ümmü’l-bilâd (beldelerin anası), Kur’an-ı Kerim için Ümmü’l-kitâb (kitapların anası); Arapça’ya, daha kapsamlı olarak Arapça, Farsça, Türkçe karışımı Osmanlıcaya ümmü’l lisân; Hz. Muhammed’in eşleri için ümmü’l-mü’minîn (müminlerin annesi/anneleri) denmiştir.
ÜSRÛBÎ Kubbelerin dıştan örten kurşun levhaları, kubbeleri taşıyan büyük taş sütunlarla kaideler arasına kurşun yastıklar döken ustalardı.
ÜSTSadrıâzam ve vezir kürkü. Sırma işlemeli kumaşla kaplı, kolları çift yenli (iki parçalı) tören üstlüğüydü. Erkân kürkü.
TAHT-I HÜMAYUN: Padişahın tören sırasında oturduğu altın kaplı, mücevher bezemeli, sedir-koltuk. Topkapı Sarayı hazinesinde saklanan tahtların bu en önemlisi, cülus ve bayram törenlerinde kullanılırdı. Tarihsel işlevi nedeniyle saray müzesinin en değerli öğelerindendir. Taht-ı âlî, baht-ı saltanat Sultanlığın bahtı, yüce makamı anlamında cülus hatt-ı hümayunlarında geçer.
TÂ’İFE: Osmanlı tebası içinde, milliyet, din, cemaat, cinsiyet, göçebelik özellikleriyle farklılık gösteren topluluklara verilen isim. Bu farklılığı seçebilenler birtakım kuralları gözetirlerdi. Örneğin bir Müslüman bir Hıristiyana “selâmün aleyküm” demez, “sabahı şerifiniz hayırlı olsun” der, din ve milliyet duygularına dokunacak konulara girilmezdi.
TÎR-GERAN: Ok atıcılar. Tîr-endâz, tîr-ger, tîr-zen de denmiştir. Tirkeş de aynı anlamda olmakla birlikte at eyerine bağlanan ok torbasına denirdi.
TULÛAT: Doğaçlama sanatı. Orta oyununun sahneye uyarlanmış türü. Yazılı metne gereksinim duymaksızın sahne alan sanatçıların doğaçlama oynadıkları mizahi-eleştirel oyunlar. Kurucusu Güllü Agop bilinir. 19. yüzyılda en canlı ve etkili dönemini yaşadı. Her oyunun sanatçılarca kurgulanmış bir “çerçeve” konusu olmakla birlikte, tekerleme ve öykünmelere dayalı, esinini de seyirci işleyişi, zıtlıkları karşı karşıya getirme, kapıştırma akışından alan bir yapısı vardı. II. Meşrutiyet’le birlite Dârü’l bedayî kurulunca etkinliğini yitirdi.
Sultan II. Süleyman’ı tahtında gösteren bir minyatür (Paris- Bibliothèque Nationale, Cabinet des Estampes, Od nr. 6)
ŞAM-I ŞERİF:Dımışk, Dımışk-ı Şam da denilen, Osmanlı Devleti’nin Suriye eyaleti ve yönetim merkezi olan Arap kenti. Osmanlı kültüründe Şam ön adıyla birçok deyim – söz yerleşikti. Şam alacası (kumaş), Şam baba (tatlı), Şam ekmeği (francala), Şam şekeri (ince boru gibi renkli şeker), şambabası (sözü dinlenmeyen) Şâmî (Şam yapımı), Şam kılıcı, Şam işi…
ŞEHBÂL: 14 Mart 1909- 24 Temmuz 1914 tarihleri arasında, Hüseyin Sadreddin (Arel) tarafından 15 günde bir yayımlanan genel kültür dergisi. Edebiyat, tarih, müzik, moda konularında yazılar, konulardan bağımsız özgün fotoğraflar içermekteydi. Yazarları arasında, -yayıncısından başka- Halid Ziya (Uşaklıgil), Faik Ali (Ozansoy), Hıfzı Tevfik (Gönensay) gibi aydınlar da vardı.
ŞİRKET-İ HAYRİYE: 1850’de İstanbul’da kurulan denizcilik işletmesi. Osmanlı hükümetinin girişimiyle Tersaneden alınan gemilerle faaliyete geçen işletme, kısa zamanda gelişti. Osmanlı Devleti’nin kapanışından sonra da aynı adla daha 22 yıl çalıştı. 1944’te şirketin mal varlığı Devlet Denizyollarına geçti. Şirket-i Hayriye, Boğaziçi’nden başka Adalar, İzmit, Yalova, Bandırma hatlarında da vapur çalıştırmıştır.
Mükemmel içerik ve tasarım
Osmanlı Devleti’nin son döneminde yayımlanan Şehbal mecmuası, müthiş tasarımı ve tanınmış yazarlarıyla dikkati çekerdi.
1575’te Osmanlı korsanlarına esir düştü. Beş sene Cezayir’de kaldı. İstanbul’a hiç gelmedi. Defalarca kaçmaya çalıştı, yakalandı ama sonunda fidye vererek kurtuldu. Kendisini üne kavuşturan ve dünya edebiyatının klasikleri arasında sayılan Don Kişot, ülkesine döndükten sonra, 58 yaşında yayımlandı. Ünlü İspanyol şair ve yazarın, efsanelerin ötesinde az bilinen gerçek öyküsü.
Yakınçağ İspanyol edebiyatının en meşhur ismi Miguel de Cervantes Saavedra’nın Memâlik-i Mahrûsa’daki esaret hayatı, son yıllarda gazete ve popüler dergilerde defalarca gündeme geldi. Ancak, nereden türediği bilinmeyen bir şekilde, İspanyol yazarın İnebahtı bozgununda (1571) esir düştüğü ve İstanbul’a götürüldüğü ve hatta Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camii’nin inşaatında çalıştığı öne sürüldü.
Oysa, Astrana Marín, Emilio Sola, José F. de la Peña, María Antonia Garcés, Jean Canavaggio ve Ertuğrul Önalp gibi tarihçilerin çalışmaları, İspanyol arşivlerindeki belgeler ve bizzat Cervantes’in eserlerindeki “esaret,” “ihtida” ve “Türk” gibi temaların tahlilinin bize sunduğu detaylı bilgiler, bütün bu iddiaların asılsız olduğunu açıkça göstermektedir.
İlk olarak, İspanyol yazar ne İnebahtı’da esir düşmüştür ne de Osmanlı başkentini görme şansına erişmiştir. Uluç Ali komutasındaki hafif korsan kalyetelerini saymazsak Osmanlı donanmasının tamamının kaybedildiği ve Hıristiyanlara ilaç gibi gelen bu muharebede, kadırgaların üzerinde savaşan piyadelerden birinin Cervantes olduğu doğrudur. Ancak, şairimiz esir düşmemiş, sadece üç mermi yemiş ve sol elini kullanamaz hale gelmiştir. Kendisine “Lepanto Çolağı” da denen Cervantes hayatı boyunca bu kaybından gurur duyacak ve yıllar sonra Don Kişot’un başarısından bahsederken sağ elinin şanı için sol elini kaybettiğini söyleyecektir. Bu noktada gene Türk basınında ve bazı kitaplarda iddia edildiği gibi ortada bir kol kesme durumu olmadığının, sadece yazarın elinin sakatlandığının bir kez daha altını çizmek isteriz.
Miguel de Cervantes Saavedra Cervantes, kendisine daha sonra “Çünkü içim, makul bir saatte uyuyabilecek kadar huzura kavuşmadı henüz.” satırlarını yazdıracak olan zor bir hayat yaşadı.
Sol elini kullanamaması askerlik yapmasına engel teşkil etmemiş olacak ki, Cervantes altı aylık bir tedaviden sonra gene görevinin başına dönecek ve Don Juan komutasındaki müttefik Hıristiyan donanmasıyla 1572 ve 1573’teki Tunus Seferi’ne katılacaktı. Napoli’ye dönüp 1575 Eylül’ünde kardeşi Rodrigo ile beraber Barcelona’ya yelken açmış dört kadırgadan biri olan Sol’a binince, kaderi ve sanatı geri dönülemez bir şekilde değişecektir. Limandan ayrıldıktan birkaç gün sonra çıkan fırtına filoyu dağıtmış ve Sol’u diğerlerinden ayırmıştır. Aslında alçak güverteli oldukları için rüzgarlı ve dalgalı kış aylarını korunaklı limanlarda geçirmeye özen gösteren kadırgalar için, Eylül ayı seyrüsefer mevsiminin tam anlamıyla kapandığı bir dönem değildir. Ancak gene de yazın sakin havası ve durgun sularının yerini sert kuzey rüzgarları almaya başlamıştır. Bu rüzgarlar tarafından açık denizlere sürüklenen Sol, 26 Eylül’de Cezayir korsanlarını eline düşecek ve böylece Cervantes’in beş senelik esaret hayatı başlayacaktır.
Sol’a saldıran üç Cezayir kadırgasının kapudanı Arnavut Memi’dir; ancak Cervantes saatlerce süren mücadelenin ardından esir edildiğinde, aynı isimli başka bir reisin, Rum mühtedi Deli Memi’nin payına düşmüştür. Yakalanan esirler, önce geminin hocası tarafından defter edilmiş, daha sonra da eğer küreklerde boş yer varsa buralara yerleştirilmiş, yoksa da elleri kolları bağlanarak kadırganın ambarına konmuş olsa gerek. Bu durumda esirler, güvertenin altındaki dar, ışıksız ve nemli bir ambarda gemi geri dönene kadar 1-2 hafta beklemek zorunda kalırlardı. Ancak, genelde mukavemete alışık olmayan, fakat bu sefer tüccar gemilerinin aksine kendisini koruyan asker yüklü bir gemiyle kanlı bir mücadeleye girişmek zorunda kalan korsanlarımızın yaralarını sarmak ve yüklerini boşaltmak hemen Cezayir’e döndükleri tahmin edilebilir.
Tutsaklık
Cervantes’in asıl canını sıkan ambardaki yolculuk değil, üstünden çıkan referans mektubudur. Bu mektup, korsanlarımızın yazarı önemli biri sanmalarına yol açmıştır. Hayalgüçleri zincirden boşalmıştır: Bazıları Cervantes’in kralın kuzeni ya da bir dükün oğlu olduğunu söylemekte, onlara karşı çıkanlar ise bir piskopos olduğunda ısrar etmektedir.
Esir ticaretinde uzmanlaşmış Osmanlı korsanları, dönemin tabiriyle “namdâr beyzâde”leri, yani yüksek fidye verebilecek önemli şahsiyetleri işe koşmazdı ve kilit altında tutarlardı. Korsanların eline düşeceğine anlayan yolcular, hürriyetlerine yüksek paha biçilmemesi için hemen üstünü başını yırtmaya başlar ve zenginlik ve toplumsal ayrıcalık belirtisi olan bütün eşyalardan kurtulmaya çalışırdı. Buna karşılık korsanlar ise, tutsaklarının ellerinin narin olup olmadığına bakar, avuç içlerinden fal bakarak kim olduklarını anlamaya çalışır ya da geminin kaptanı ve katibini falakaya yatırıp sorguya çekerlerdi. Bu karmaşa içerisinde, Cervantes gibi fakirlerin yalancılıkla suçlanıp zengin sanıldığı ve dolayısıyla ödeyemeyecekleri bir fidye miktarıyla karşılaştıkları da olurdu.
Tutsağının değerini abartan Deli Memi Reis, Cervantes için 500 ekü gibi yüksek bir rakam talep eder. Her ne kadar fidyenin bulunmasını zorlaştırsa da, talep edilen böyle yüksek miktarlar, esirleri kadırgalarda kürek çekmekten, surlarda, madenlerde ya da tarlalarda çalışmaktan kurtarmaktaydı. Ancak, eli çolak olan Cervantes’in bu tip işlere koşulması zaten mümkün olmadığından, “fidyelik köle” olmak onun pek işine yaramamışa benzemektedir. Aksine, çoğu zaman boynunda zincirlerle dolaşacak ve Frenklerin baño/bagno dedikleri esir zindanlarından birinde hapis tutulacaktır.
Binlerce kişiyi barındıran bu zindanlarda devlete ait esirlerin yanısıra efendileri tarafından buraya konan tutsaklar da kalmaktaydı. Bunlar gündüz işlerine gider ve şehirde serbestçe dolaşabilirlerdi; gece ise zindana dönmek zorundaydılar. Bunlar tipik bir zindandan çok daha kompleks yapılardı; içlerinde şapel, meyhane ve hastane gibi kısımlar da bulunmaktaydı. Bu son ikisinin hem içeriye, hem dışarıya açılan kapıları olur, böylece Cezayir halkına da buradaki hizmetlerden yararlanma şansı doğmuş olurdu. Ancak Cervantes, fidye için ayrılmış tutsaklara ayrılmış zindanda kaldığından, dışarıyla teması kısıtlı kalmıştı. Üstüne üstlük, efendisi Deli Memi ailesine yalvarıp para istemesi için Cervantes’i kasıtlı olarak kötü muameleye tabi tutmaktan da geri kalmayacaktı.
Zindanda 5 yıl Cervantes’in, Cezayirli korsanlara esir düşmesinin ardından İspanya’ya dönebilmesi beş senesini aldı. Bu beş sene boyunca Uluc Hasan’ın kölesi olarak yaşadı.
Kaçış denemeleri
Cervantes’in bu kötü muameleye karşılığı, aynı eserlerindeki kahramanlar gibi kaderinin dizginlerini cesurca eline almak olmuştur; zira Deli Memi’nin beklediği para bir türlü gelmemektedir. Cervantes, tutsak düşmesinden hemen 4-5 ay sonra ilk kaçış denemesinde bulunur. Araplardan kendisine bir kılavuz bulmuş ve yanına birkaç Hıristiyanı da alarak en yakındaki İspanyol hisarı olan Vahran’a ulaşmayı denemiştir. Ancak, Kuzey Afrika’nın zorlu topografyasında 400 kilometre yürümek pek de kolay değildir. Su ve yiyecek bulmak zaten zordur; üstüne üstlük sıcak hava, aslan ve çita gibi vahşi hayvanlar ve hiç de dost olmayan Berberî kabilelerden korunmak için gece seyahat etmek gerekmektedir. Kılavuzları şehirden çıktıktan ve parayı aldıktan sonra sırra kadem basınca, Cervantes ve arkadaşları için geri dönmekten ve ağır bir şekilde cezalandırılmamak için dua etmekten başka bir seçenek kalmamıştır.
Esaretten kaçış Beş İngilizin, Berberi Kıyısı üzerinden Cezayir’deki köle hayatlarından kaçışlarını gösteren 1684 tarihli bir çizim.
Cervantes dönünce, Cezayir üzerine yazılmış İspanyolca, Fransızca, İngilizce, Almanca ve İtalyanca sayısız eserde anlatılan ve okuru dehşete düşüren kulak kesmek, çengele asmak, kafasının tepesini yakmak, çarmıha germek ve kadırgalarla dört ayrı yöne çekip paramparça etmek gibi dehşetengiz işkencelerin hiçbirine maruz kalmamıştır. Belirli bir okuyucu kitlesi için yazılan, klişeler ve stereotiplerin etkisinde kalan bu tip yanlış yönlendirmelerin etkisiyle, kölelerin pahalı metalar oldukları ve esir sahiplerinin genelde iktsadî, bazen de dinî saiklerle gereksiz şiddete başvurmaktan kaçındığı unutulmamalıdır. Hakikaten Deli Memi de fidyesinden yüksek bir meblağ umduğu Cervantes’i sopalatmakla yetinmiş ve sakatlayıcı ya da öldürücü bir ceza vermemiştir.
Suç ve ceza Hollandalı şair ve çizer Jan Luyken’in 1684 tarihli bu illüstrasyonu, Türklerin kölelere dönük uyguladığı cezai tedbirleri resmediyor. Kaçmaya çalışan veya emirlere itaatsizlik eden köleler çeşitli işkencelere maruz bırakılıyordu.
Tabii falakanın ve artırılmış güvenlik önlemlerinin Cervantes’i caydıracağını düşünmüşse, yanılmış olmalıdır. 1577 sonbaharındaki ikinci denemede Cervantes gene yalnız hareket etmemiş, ancak bu sefer deniz yolunu tercih etmiştir. Miguel, şehrin dışında bir mağaraya 14 hıristiyan tutsağı saklayıp bunları beş ay boyunca beslemiştir. Annesinin bulup buluşturup yolladığı parayla esaretten kurtarılan kardeşi Rodrigo, esir asilzadelerden aldığı mektuplarla Mayorka ve Valensiya’ya gidecek ve buradaki valilerden, mağaradaki zavallıların kurtarılması için Cezayir kıyılarına bir gemi yollamalarını ister. Hakikaten, gene yeni ıtlak edilmiş bir gemi kaptanının kumandasında bir fırkata (6-12 oturaklı ufak kadırga)yollanacak, ancak mürettebattan kimse kıyıya inip saklanan esirlere haber vermeye cesaret edemeyecekti; zaten mağaradaki tutsaklara erzak taşıyan İspanyol mühtedisi korkup yetkililere haber verince herkes kıskıvrak yakalanmıştı. Yeni beylerbeyi Uluc Hasan Paşa’nın önüne çıkartılan Cervantes bütün sorumluluğu üstlenecek, ancak bir kez daha 5 aylık bir hapisten başka bir cezaya çarptırılmayacaktı.
Demir parmaklıkların ‘İnebahtı Çolağı’nı durdurmaya yetmediği aşikârdır. Cervantes bu dafe bir Müslüman ulakla Vahran valisine ve şehirdeki diğer önemli kişi ve arkadaşlarına mektuplar gönderip üç asilzadeyle birlikte zindandan kaçmasına yardım edebilecek bir casus göndermelerini talep eder. Kendisi de zamanında esir düşen ve Cezayir’de çıkardığı başarısız isyan nedeniyle 23.000 ekü gibi anormal bir meblağa hürriyetine kavuşan vali Martín de Córdoba, Cervantes’e yardım etmekte pek nazlanmayabilirdi; ancak Cervantes’in ulağı Müslüman casuslar tarafından Vahran’ın kapısında yakalanacak ve Cezayir’e geri getirilecekti. Uluc Hasan, “hain Müslüman”ın derisini yüzdürmekte tereddüt etmemişti. Cervantes’in payına ise 2.000 değnek düşmüştü ki bu ölüm demekti. Allah’tan araya girenler Hasan’ın öfkesini yatıştırırlar ve İspanyol şairin hayatı kurtulur. Bu noktada, Canavaggio ve Garcés gibi tarihçiler Cervantes’in korsanlarla İspanyol casuslar arasında devam eden gizli görüşmelerin bir parçası olabileceğini ve bu yüzden önemli kimseler tarafından himaye edilmiş olabileceğini belirtseler de, bu iddialar tahminden öteye gidememiştir.
Cervantes Cezayir’den kaçmayı son kez Eylül 1579’da, yani İstanbul’da Kılıç Ali Paşa Camii’nin inşaatında çalıştığı iddia edildiği günlerde denemiştir. Pes etmek nedir bilmeyen şairimizin edindiği bilgiye göre, o sıralarda Cezayir’de bulunan Valensiyalı bir tüccarın sağladığı parayla, Abdurrahman adlı Gırnatalı bir İspanyol mühtedisi 12 oturaklı bir fırkata satın alacaktır. Eski adı Girón olan Abdurrahman, dinini terkettiğine pişman olan birçok mühtediden sadece biridir ve Cervantes’in şehirdeki en önemli esirlerden 60 tanesini koymayı planladığı fırkatayla birlikte vatanına dönmek istemektedir.
Cervantes literatürü Cervantes’in Cezayir’de köle olarak geçirdiği zaman ve kaçma girişimleri, hayatının ilerleyen senelerinde sanatında önemli bir rol oynayacaktı.
Ancak gene son anda birşeyler ters gider; Floransalı bir mühtedi kendilerine ihanet edecek ve planları Uluc Hasan Paşa’ya anlatacaktır. Kaçma planına dahil edilmediği için öfkelenen bir Dominiken keşişinin de olayı doğrulaması üzerine, Cervantes çareyi bir arkadaşının evinde saklanmakta ve Uluc Hasan’ın sinirlerinin geçmesini beklemekte bulmuştur. Teslim olduğunda Hasan’ın bütün tehditlerine rağmen suç ortaklarını ele vermeyecektir. Cervantes’in adeta Don Kişot’a yaraşır bu şövalyevari tutumunun zalimliğiyle ün yapmış Hasan’ı etkileyip etkilemediğini bilmiyoruz; ancak bir kez daha hayatını bağışladığı ve bu sefer bizzat sarayında hapsettiği düşünülürse, Cervantes’e özel bir önem atfedildiği de ortadadır. Üstüne üstlük, haşarı İspanyol’u Deli Memi’den 500 eküye satın almayı da ihmal etmemiştir.
Don Kişot ve atı Rosinante Şövalyeleri anlatan kitapların tutkunu olan eski toprak ağası maceraperest Don Kişot’un mazlumları korumaya çalışırken düştüğü durumların anlatıldığı roman, modern Batı edebiyatının ilk ve en parlak örnekleri arasında.
Esaretten kurtuluş
Cervantes’in esir düşüşü kadar, esaretten kurtarılışı hakkında da bazı açıklamalar yapmak şarttır. Mesela 9 Mart 2015 tarihinde Hürriyet gazetesinde çıkan “Cervantes İstanbul’da Ameleydi” başlıklı haberde, Cervantes’in “başarılı çalışmalarından” ötürü serbest bırakıldığı gibi, Akdeniz’deki esaret ve fidye pratiklerinin mantığına ters bir iddia bulunmaktadır. Amele olarak nitelendirilen Hıristiyan bir askerin bir caminin inşaatında ne gibi başarılar göstermiş olabileceğini okuyucumuzun takdirine bırakarak, bir kez daha belgelere yöneliyor ve işin aslını keşfediyoruz.
Varını yoğunu satan anne Leonor de Cortinas’ın yolladığı paralar ilk başta sadece Cervantes’in kardeşi Rodrigo’yu kurtarmaya yetmişti. Ancak acılı anne, yakınları İslâm diyarında esir düşen birçok gariban gibi kralın kapısını aşındırmaktan ve ısrarla arzuhaller sunmaktan geri kalmayacaktı. Ailenin fakru zaruretinden dem vuran, Cervantes’in İnebahtı’daki kahramanlıklarıyla Katolik kralın tebasına karşı sorumluğunu hatırlatan bu arzuhallerde, Leonor kendisini bir dul gibi göstererek Hıristiyan hassasiyetlerini sonuna kadar sömürmeye çabalamıştı. Ancak, karşısında bu tip numaralara karşı talimli ve her zaman iflasın eşiğinde bir hükümet olduğundan, talep ettiği 500 eküyü hiçbir zaman alamayacaktı. Tek elde edebildiği, Mağrib’e 2.000 ekülük ticaret yapma izniydi. Edeceği kârla, oğlunu kurtarması gerekiyordu; ancak gerekli kefilleri bulamadığından bu proje suya düştü.
En sonunda ailenin biraraya toplayabildiği 300 ekü, Mağrip’e gidip köle kurtarmakla görevli Triniter keşişlerine teslim edildi. Her ne kadar 180 Hıristiyanı kurtarmayı başarsalar da, Hasan’ın Cervantes’i aldığı fiyattan daha aşağıya bırakmamakta direnmesi işleri karıştırmıştı. Tehlike büyüktü; Cezayir beylerbeyliğinden alınan ve İstanbul’a doğru yola çıkacak olan Hasan, Cervantes’i yanında götürmeye hazırlanıyordu. Fidye aracısı Juan Gil adlı keşiş, inisiyatif alıp aradaki farkı uhdesindeki paralarla kapatmasa, Cervantes’in Kılıç Ali Paşa Camii’ni görmesi ve medyada çıkan haberlerin en azından kısmen doğru çıkması mümkün olabilirdi; ancak, bu durumda şairimizin esaretten kurtarılmasının zorlaşacağı ve daha pahalıya patlayacağı da kesindir. Zira, İspanyolların o dönem İstanbul’da ne elçileri vardı ne de fidye aracılığı yapan Triniter ve Merseder keşişlerinin Doğu Akdeniz bağlantıları. İstanbul’a yollanan Habsburg tebası esirler, ancak Venedik balyosunun araya girmesiyle, o da uzun ve çetrefilli pazarlıklar sonrasında serbest kalabiliyorlardı.
Yazar Cervantes
Ülkesine geri döndükten sonra İspanya’nın önemli edebiyatçılarından biri olarak üne kavuşacak olan Cervantes’in Don Kişot da dahil olmak üzere bir çok eserinde esaretinin izlerini görmek mümkündür. Günümüze kalan komedilerinden İstanbul’da geçen ve zorla hareme alınmış bir İspanyolun hikayesini anlatan Oviedolu Katalina Sultan (La Gran Sultana); yer yer otobiyografik özellikler de taşıyan ve esaretin ayırdığı bir karı kocanın biraraya gelme mücadelesini konu alan Cezayir’de Yaşam (El Trato de Argel); Hıristiyan bir kadın tarafından büyütülen Zehra’nın Fas şehzadesi Abdülmelik’le evlenmeden önce İspanya’ya kaçma girişimlerinin ana tema olduğu Cezayir Zindanları (Los Baños de Argel); 1556 ve 1563 yıllarındaki Vahran kuşatmalarının Müslüman ve Hıristiyan aşıkları birbirine kavuşturmasını hikaye edinen Cesur İspanyol (El Gallardo Español) ve Roma ordusuna esir düşmemek için intihar eden Kelt halkının hikayesini anlatan Numansiya Kuşatması’nı (El Cerco de Numancia) bunlar arasında saymak mümkündür.
Yurda dönüş Cervantes, maddi durumu iç açıcı olmayan ailesinin kölelik fidyesini zorlukla ödemesinin ardından İspanya’ya döndü ve bir edebiyatçı olarak ün kazandı.
Kaderin bir başka garip bir cilvesi de, Cervantes’in Cezayir’de geçirdiği beş yılı ve esaretinin sanatına etkisini inceleyen en önemli eserlerden birini yazmanın, kendisi de Kolombiyalı gerillaların elinde 17 ay tutsak kalmış birine, María Antonia Garcés’e nasip olmasıdır.
PORTRE
Miguel De Cervantes De Saavedra (1547-1616)
58 yaşında ünlü oldu
İspanyol edebiyatının en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilen Cervantes, 1547’de Madrid yakınlarındaki Alcalá de Henares’te dünyaya geldi. Ailesinin maddi sıkıntıları nedeniyle eğitimini yarıda kestiği yetmezmiş gibi, düelloda adam öldürdüğü gerekçesiyle İspanya’dan kaçıp İtalya’ya sığınmak ve burada askere yazılmak zorunda kaldı. İnebahtı Muharebesi’nde tek kolunu kaybeden Cervantes, 1575’te İspanya’ya dönerken Cezayir korsanlarına esir düştü. 1580’de İspanya’ya döndükten sonra, vergi mültezimi ve donanma eminliği gibi görevlerde bulunduysa da, maddi sıkıntılar yakasını bırakmadı ve bir ara kısa süreliğine tekrar mahpus damına düştü.
Şeytanın bacağını ise Don Kişot’un ilk kısmını yayınladığı 1605 yılında kırdı. Kendisini İspanya çapında üne kavuşturan bu eserin ikinci cildi 1615’te yayınlandı. 1617’de Madrid’deki ölümüne kadar Parnaso’ya Yolculuk, Yeni Perde Arası Oyunlar ve Persiles ve Sigismunda’nın Acıları gibi birçok eser kaleme aldı.
Cezayir 1725 tarihli, renkli bir Cezayir tasviri. Resimde eski Cezayir’e açılan beş temel kapıdan biri olan Bab-Azoun görünüyor.
16. yüzyıldan itibaren Akdeniz’in en önemli korsan limanı olarak karşımıza çıkan Cezayir, aynı zamanda serhaddin en kozmopolit şehirlerinden biriydi. Müslüman nüfusun yanısıra, şehirde Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçmiş, yani “hidayete ermiş” her miletten mühtedi bulunmaktaydı. Cervantes ile aynı dönemde esaret hayatı yaşayan Portekizli din adamı Dr. Antonio Sosa, bu mühtedilerin içinde Brezilya, Yeni İspanya (Panama Kanalı’nın kuzeyindeki İspanyol toprakları), Habeşistan ve Hindistan da dahil olmak üzere 52 değişik memleketten insan olduğunu belirtirken iddialı bir şekilde eklemeden duramamıştı: “…dünyada hiçbir Hırıstiyan milleti yoktur ki Cezayir’de ondan gelme bir mühtedi olmasın”.
Topraksız köylülerin ekmeğini kazanabileceği ve hatta sınıf atlayabileceği fırsatlar diyarı Cezayir, adeta Akdeniz’in Amerikası’ydı. Sözü gene Sosa’ya bırakıyoruz: “Türkiye, Balkanlar, Anadolu ve Suriye’de herkes Cezayir’den bahsediyor, aynı bizim Kastilya ve Portekiz’in Hindistan’ından [yani Amerika’dan] bahsettiğimiz gibi”.
Türkler ve Mühtediler
Osmanlı korsanları: Müslüman ve Hıristiyanlar birlikte sefere çıktılar
Pazarlık Dominikli rahipler, Cezayir’de Hıristiyan kölelerin serbest bırakılması için pazarlık halindeler, 1637.
Savaş zamanları Donanma-yı Hümayun ve Tersane-yi Amire’de çeşitli görevlere getirilen korsanlarımız, İstanbul’un deniz savaşlarına yatırım yapmadığı dönemlerde başlarının çaresine bakmak durumundaydılar. Cezayir, Şerşel, Becaye, Cicel, Benzert, Halkü’l-Vad, Susa, Cerbe ve Trablus gibi limanlardan 30-40 gün süren akınlara çıkıp ya denizdeki yolcu gemilerini ele geçirir ya da İspanya ve İtalya kıyılarında sahil yerleşimlerini basıp esir kaldırırlardı. 1580’lerden itibaren Cebelitarık’ın ters akıntılarını yenmeyi de başaracaklar ve Azorlar, Kanarya Adaları, Manş Denizi, Hollanda ve İngiltere kıyılarına akınlar düzenleyeceklerdi. Bu baskınlar, 1627’de İzlanda’ya, 1629’da Faroe Adaları’na ve 1631’de İrlanda’nın Baltimore limanına kadar uzanacaktı.
Her ne kadar korsanlarımız için “Osmanlı” ifadesini kullansak da, Akdeniz serhaddinin özel şartlarının ürünü olan bir kültürel çeşitliliğe dikkati çekmek isteriz. Korsanlarımız arasında Türkler kadar, Arnavut, Rum, İtalyan, İspanyol, Korsikalı, Sardinyalı, Sicilyalı ve Fransız mühtediler de bulunmaktadır. 1581’de Cezayir filosunu oluşturan 35 reisten sadece 13’ü (%37) Müslüman oğlu Müslüman ya da dönemin tabiriyle “doğuştan Türk”tür. Kalan 22 kişi (%63) ise mühtedi, yani “meslekten Türk”tür.
Son olarak bir kişinin de Yahudilikten ihtida ettiğine dikkat çekelim. Avrupa’nın her yerinden kovulan Yahudilerin bile korsanlarımızın arasında yer bulması, fırsatlar diyarı korsan limanlarının kültürel çeşitliliğinin en güzel kanıtıdır. Kuzey yelkenlilerin Akdeniz’i istila etmesi üzerine, 17. yüzyılın başından itibaren Hollandalı, İngiliz, Valon, Danimarkalı, Hamburglu kuzey korsanları başta Cezayir olmak üzere korsan limanlarına akın edecekti. Bu kuzey denizcilerinden Siemen Danseker ve John Ward gibileri, ihtida etmedikleri halde Hıristiyan denizcilerin yanına Müslüman yeniçerileri de alarak Cezayir’den akınlara çıkabilecekti. Bu, Hıristiyanlarla Müslümanların beraber korsanlık yapması demekti.
17. yüzyılın ilk yarısında altın çağını yaşayan Müslüman korsanlığı, 18. yüzyılla beraber etkisini yitirmeye başlayacak, 19. yüzyılda Avrupa devletlerinin askerî müdahaleleri sonucu tamamen ortadan kalkacaktır.
Esirler nasıl seçilirdi?
Cezayir köle pazarında satın alma kriterleri
Devletin ve beylerbeyinin payına düşenler ayrıldıktan sonra, akınlarda ele geçirilen tutsaklar köle pazarına getirilir ve alıcılarla satıcılar arasında kıran kırana bir pazarlık başlardı. Kölelerin dişlerine bakarak peksimet çiğneyip çiğneyemeceği, dolayısıyla kadırgada kürek çekip çekemeyeceği anlaşılmaya çalışılırdı. Gene, ellerinden birinin çalışmaya alışık olup olmadığını belirlemek mümkündü. Elleri narin olanlar toplumun üst tabakalarına mensup demekti; yani yüksek miktarda fidye talep edilebilirdi. Aynı zamanda avuç içine bakarak bir kölenin kaçıp kaçmayacağının ve ne kadar yaşayacağının anlaşılabileceğine inanılırdı. Satın almadan önce esirlere ileri geri gitmek, eğilmek ve zıplamak gibi çeşitli hareketler yaptırmak adettendi. Gözler dikkatli incelenir ve insanların huyunu yansıttığı düşüncesiyle fizyonomileri tetkik edilirdi. Önemli biri olduğu sandığı Cervantes’i efendisi Deli Memi satmaya yanaşmadığı için, şairimiz bu köle pazarında satışa çıkarılmamıştır.