Son yıllarda “kargaşalık çıktı”, “orada bir kargaşalık olmuş” gibi kullanımlar çok duyulur oldu. Günümüzde “lık” soneki olur olmadık kullanılarak yeni ve yanlış sözcükler türetiliyor. Hanedan mensubiyetini (mensupluğunu) ekmek kapısı yapmaya çalışırken berbat Türkçesiyle ortaya atılanlar ise “Osmanlı Hanedanlık”ı diye yazıyorlar.
Bugün artık çok az kullandığımız, belki bazı Rumeli göçmenlerinin ağzından işitebileceğimiz bir sözcük var: “Kalaba”. Bu sözcük, günümüz Türkçesindeki “kalabalık”ın karşılığı. Dolayısıyla bazı eski yayınlarda “orası çok mu kalaba?” ya da “büyük şehirler kalaba olur” gibi cümleler okuduğumuzda şaşırmamalıyız. “Kalabalık” sözcüğü de kalaba olma halini anlatan bir sözcük olarak türemiş. Ayrıca “kalabalık etmek” deyimine de girmiş. Yani bir yeri gerekli gereksiz doldurmak, bir şeyin ya da kişinin başına üşüşmek anlamlarında kullanılmış. Tıpkı “kaba”dan türetilen “kabalık etmek” fiilindeki gibi. Şimdilerde ise “orası çok kalabalık”, “büyük şehirler kalabalık olur” gibi cümleler kullanıyoruz.
Verdiğimiz bu örneğin, dilde bir anlam kayması ve bu haliyle gayet doğal ve zararsız bir dönüşüm olduğunu söyleyebiliriz. Ama “-lık” sonekinin maceraları maalesef burada bitmiyor. Günümüzde bu sonek, olur olmadık kullanılarak yeni ve yanlış sözcükler türetiliyor. Bunlardan biri “kargaşalık”. Anlamsız bir sözcük olan “kargaşalık”ı, “kargaşa” yerine kullananlar türedi. Halbuki, “bir yerde kargaşa çıkar” veya “kargaşa olur”. Biz de “kargaşanın içinde kalmak” istemeyiz, “kargaşadan uzak dururuz”. Ama anlamsız bir biçimde “kargaşalık çıktı”, “orada bir kargaşalık olmuş” gibi kullanımlar çok duyulur oldu. “Kargaşa” zaten bir isim; “kalaba” gibi sıfat değil. Dolayısıyla -lık sonekiyle o sıfatı taşıma halini anlatan bir isim türetmeye müsait olamaz. Ancak “kargaşalık”ın, “kargaşa”yla eşanlamlı olan “karışıklık” sözcüğüyle karıştırılarak, yani gene cehalet sonucunda kullanılması sonucunda yayılmış olma olasılığını da yabana atmayalım. 1960’larda “bilhassa”yla “bilakis”in başlarına gelen gibi…
Bir saçmalık: “Hanedanlık”
Son zamanlarda aynı biçimde türeyen başka bir saçmalık da (bu sözcüğü burada yeni bir örnek vermek için kullanmadım; kendiliğinden geliverdi!) “hanedanlık” sözcüğü. Burada da sözkonusu olan, bir isimden başka bir isim türetilmesi. Hem de ne isim! Tümüyle anlamsız. Üstelik, bu sözcüğü daha birkaç gün önce Osmanlı Hanedanı’na mensup olan birinin ağzından yazmışlardı sosyal medyada. “Hanedan”, Arapça “aile”nin Farsçası. Ha “Al-i Osman”, ha “Osmanlı Hanedanı”… İkisi de aynı anlamı taşıyor. Ama “hanedanlık” dediğinizde, “ailelik” demiş, yani “hödüklük etmiş” oluyorsunuz. Bu cehaletteki hileyi okurlarımız seziyorlardır umarım. “Osmanlı Hanedanlık”ı deyimi, aslında “Osmanlı ailesi” demek için değil, “Osmanlı Monarşisi” demek için kullanılıyor. “Monarşi”yi, yani krallığı Türkçeye doğru dürüst çevirecek olursanız da “Osmanlı Sultanlığı” demeniz gerekir. Eh, bu da bugün kulağa pek hoş gelmez, değil mi?
19. yüzyıl sonlarına doğru büyük hız kazanan teknolojik gelişmeler, ülkeler ve insanlar arasındaki mesafeleri kısalttı. Artık bir “iletişim çağı” başlamıştı. Dr. Zamenhof’un icat ettiği Esperanto lisanı, her dilden-milletten insanın ortak konuşacağı bir dil iddiasıyla ortaya çıktı ve kısa sürede etkili oldu. Osmanlı Devleti’nde ve sonrasındaki erken Cumhuriyet devrinde gazeteci Ahmet İhsan (Tokgöz) ve öğretmen Mehmet Hulusi (Aydınoğlu) bu dilin öncüleri oldular.
Esperanto dilinin mucidi Aslen göz doktoru olduğu halde filoloji sahasında tanınmış olan Ludwig Lazar Zamenhof’un (1859-1917) yakasında Esperanto rozetiyle bir portresi.
İnsanoğlu 19. yüzyılda elektrik ve buhar enerjisini elde etmiş, teknoloji ürünleriyle mesafeler kısalmışsa da, farklı lisanların konuşulması ciddi bir iletişim problemi oluşturuyordu. Ticaret gemileri, demiryolları, telgraf hatları geliştikçe toplumlararası mesafeler kısalıyor, etkileşim hızlanıyordu.
Haberleşme ve konuşmada ortak bir dile sahip olma ihtiyacı giderek artmıştı. Mevcut dillerden birinin ortak dil sayılarak ihtiyacın giderilmesi akla yakın görünse de uluslararası rekabet, toplumların dil ve milliyet bağlarını reddedip bir başka milletin dilini ortak dil olarak benimsemesini imkânsız kılıyordu.
16. ve 17. yüzyılda coğrafi keşifler ve askerî operasyonlarla sömürgeciliğe başlayıp, dünya ticaret yollarını aşındıran Avrupalılar için uluslararası ortak bir dil ihtiyacı ortadaydı. Akdeniz havzasında denizciler ve tüccarlar açısından “Lingua Franca” bu ihtiyacı nispeten karşılıyordu. Fransızca 18. yüzyıl sonlarından itibaren diplomasi dili olarak bir ölçüde ortak dil olarak benimsenmişse de, bütün dünya halklarının kendi dillerini terk edip Fransızcayı kabul etmesi düşünülemezdi.
1880’de Alman Katolik papazı Johann Schleyer, 20 yıl süren çalışmanın ardından temeli İngilizceye dayanan “Volapük” adını verdiği yapay bir dil icat etmişti. Bu dilde “vol” dünya, “pük” dil demek olduğundan, kelime “dünya dili” anlamına geliyordu. Avrupa’da büyük bir heyecanla karşılansa da zorluğu sebebiyle kısa sürede gözden düşmüştü. Bu sırada aslen göz doktoru olup filolojiyle de meşgul olan Dr. Ludwig Lazar Zamenhof devreye girdi.
Mehmet Hulusi Bey? 1925’te İsviçre’nin Cenevre kentinde toplanan Esperanto Kongresi’ne, Mehmet Hulusi Bey de katılmıştı. Toplu fotoğraf olmasından dolayı muhtemelen kendisi de bu karenin içerisinde. Tüm çabalarımıza rağmen Mehmet Hulusi’nin (Aydınoğlu) suretini gösterir bir belgeye ulaşabilmiş değiliz.
Dr. Zamenhof o zamanlar Rusya’ya bağlı, günümüzde Polonya’daki Bialystok şehrinde 1859’da doğmuştu. Babası İngilizce ve Fransızca öğretmeniydi. Zamenhof’un çocukluğundan itibaren çokdilli bir dünyası olmuştu. Ailesinde Rusça konuşuluyordu. İbranice ve Yidişçeyi de ailesinden öğrenmişti. İngilizce, İtalyanca, Almanca, Fransızca bilgisiyle yapma bir dili oluşturabilecek lisan bilgisine çok erken yaşta sahip olmuştu.
Londra’da yapılan 56. Esperanto Kongresi’nin afişi, 1971.
Yoğun bir Yahudi nüfusu olan Bialystok’da Rusça, Lehçe, İbranice, Yidişçe ve Almanca konuşuluyordu. Yahudiler refah seviyesi ve kültürel gelişim noktasında önde gelmelerine rağmen Çarlık Rusyası’nda baskılara maruz kalıyorlardı. Bialystok Yahudileri’nin çoğunluğu, yükselen siyonist hareketin taraftarlarıydı. Dr. Zamenhof da Moskova’da bulunduğu, Varşova’da Tıp Fakültesi’nde eğitim gördüğü zamanlardan itibaren Yahudi toplumunu iyi gözlemlemiş ve aktif bir siyonist olmuştu.
Öncelikle dünyanın her yanına dağılmış Yahudilerin o yıllardaki dil ayrılıklarını gidermek için Yahudilere yönelik ortak bir dil inşa etmeye niyetlendi. Bir süre sonra Yahudilerin dil birliğini sağlamaktansa tüm dünya ulusları arasında milliyet ve dil unsurlarının çatışmalara sebep olmamasına, insanların ana dillerini unutmadan ortak bir dille bağlantı kurmalarına çalışmanın daha doğru olduğu düşüncesiyle siyonist hareketten ayrıldı ve kendini tamamen yeni bir suni dil için çalışmaya verdi.
Uzun ve meşakkatli uğraşılar sonucunda 1887’de Internacio Lingvo (Uluslararası Dil) isimli kitabını dünyaya tanıttı. Dr. Zamenhof yazar olarak kendi adını belirtmeden, müstear olarak Dr. Esperanto (Dr. Umutlu) adını kullanmıştı. Böylelikle kendisi yeni icat ettiği dile “Uluslararası Dil” adını verse de, Esperanto ismi daha çok sevilip benimsendi. Taraftarlarına da Esperantist adı verildi. Dünyanın önemli şehirlerinde her yıl kalabalık kongreler düzenlendi. Bu kongrelerde dilin asla değiştirilemeyecek kuralları ve kelime türetme usulleri belirlendi. Kendilerine bir bayrak ve marş düzenlediler. Dr. Zamenhof 1917’de ölmeden önce eseri olan dilin dünyanın her noktasına yayıldığını gördü.
1925 yılında Alman Esperantistlerinden bir grup. (Wolfgang Sterneck Arşivi)
Kozmopolit yapıyı savunan, insanlığın ortak dil sayesinde barışa, huzura kavuşacağına inananların hayranlığını ve sempatisini toplayan bu hareketin karşısında duranlar da oldu. Fransa’da birçok Esperantist olmasına rağmen, Fransa devletinin dünyadaki ve bilhassa sömürgelerindeki egemen konumunu kaptırmamak için bu yeni dile pek sıcak bakmadığı iddia edilir. Hitler ise Kavgam kitabında Esperantonun bir Yahudi komplosu olduğunu belirtir. Naziler iktidara geldiklerinde Esperantoyu yasakladılar. 1943’te Nazi işgalindeki Polonya’da Zamenhof’un aktif Esperantist kızları Lidia ve Zofia, Treblinka toplama kampında gaz odasına gönderilirken, oğlu Adam da Nazi kurşunlarıyla can verdi.
Osmanlı döneminde Esperanto faaliyetleri
Bizde ise Servet-i Fünun’un sahibi ve başyazarı Ahmed İhsan (Tokgöz), neredeyse bir Esperantist gibi çalışıp mecmuasında bu dili tanıtan övgü dolu yazılar yazdı, hatta bir de kitap kaleme aldı. Servet-i Fünun’un 27 Mayıs 1901 tarihli 532. sayısında Hasan Hamid’in, 26 Ekim 1905 tarihli 757. ve 31 Mayıs 1917 tarihli 1350. sayılarında ise imzasız olmakla beraber muhtemelen Ahmed İhsan’a ait ve Esperantoyu geniş ölçüde tanıtan yazılar yayımlandı.
Haşet Yayınevi’nin 1910’da Paris’te iki cilt halinde bastığı Zamenhof’un eserinden çevrilen Fransızca-Türkçe-Esperantoca sözlük ve gramer kitabında, Servet-i Fünun gazetesinin reklamı ve iç kapağında Ahmet İhsan Matbaası adının bulunması, bu kitapların yayımlanmasında Ahmed İhsan’ın doğrudan katkısı olduğuna delildir. Ahmed İhsan’ın 1912’de neşrettiği Esperanto: Bir Lisan-ı Beynelmilelin Faidesi adlı kitabın sonundaki “ihtar-ı mahsus” bölümünde Türkiye’deki Esperantistlere yönelik bir anket de vardır. Hazırlanan formda Esperanto dilini bilen, kullanan veya taraftar olanların meslekleriyle birlikte isimlerini içeren bir liste hazırlamak amacıyla sorular yöneltilmiştir.
Esperanto afişleri Esperantistler ilk dönemlerinden itibaren oldukça etkili afişlerle kamuoyunun karşısına çıktılar.
Tanzimat döneminde, kozmopolit, çok dilli, çok dinli Osmanlı toplumunu birarada tutabilmek düşüncesiyle Osmanlılık ideolojisi yaygınlaştırılmak istenmişti. Kapitülasyonların hüküm sürdüğü o yıllarda, ecnebiler Osmanlı topraklarında serbestçe ticaret yapabiliyordu. Bunlar İstanbul, İzmir, Selanik, Bursa, Beyrut, Yafa gibi ticaret merkezlerinde koloniler halinde yaşıyor ve Osmanlıları ticaretin dışına itiyorlardı. 19. yüzyılda Osmanlı vatandaşı gayrimüslimler —kendi okullarında olsun, misyoner okullarında olsun— çocuklarının lisan eğitimine çok emek verdikleri halde Türklerin lisan bilmezliği ticarette zafiyetlerine de sebep olduğundan, kısa sürede ve kolaylıkla öğrenildiği iddia edilen Esperanto ile bir anlamda bu açığın kapatılması da düşünüldü.
1911’de Dresden şehrinden Julius Reumann imzasıyla Hariciye Nezareti’ne gönderilen mektupta; Almanya hükümetinin Türkiye’nin medeniyet yoluna girmesinden memnun olduğu, Osmanlı Devleti’nin muhtelif halklarını yekdiğerine yakınlaştıracak, ticari muamelatının genişlemesine yardımcı olacak ve öğrenilmesi gayet kolay olan Esperanto lisanını bi’l-cümle okullarda öğretiminin mecburi tutulmasından bütün devletlerin hoşnutluk duyacağı bildiriliyordu [BOA. HR.TO 542/39].
Esperanto üzerine ilk kitaplar ve bunlardaki Servet-i Fünun reklamı.
İstanbul’un işgal altında olduğu 1920’de Dersaadet Esperanto Cemiyeti namıyla bir dernek de kuruldu. Kurucuları ve kuruluş senediyle ilgili belgeler kataloglanmış tasniflerde henüz bulunamamıştır. Esperanto adıyla İstanbul’da kurulan ilk resmî dernek olmalıdır. Dâhiliye Nezareti Hukuk Müşavirliği’nin kararında “kuruluş ilmühaberinin alınmasını istirham eden dilekçeye ekli nizamnamelerin içeriğinden, siyaset ve sair hususlarla alakalı olmayıp İstanbul ve civarında Esperanto lisanının yayılmasına çalışacakları anlaşılmakla kuruluşunda bir sakınca bulunmadığı, ancak dilekçe ve nizamnamelere yapışık pulların üzerinde cemiyetin resmî mührü bulunmadığından bu eksikliğin giderilmesinden sonra faaliyetlere başlanabileceği” belirtilmiştir [BOA. DH.HMŞ 4-1/4-146].
Cumhuriyet döneminde Esperanto faaliyetleri
Cumhuriyetin hemen başlarında günümüzde adı hiç hatırlanmayan Mehmet Hulusi (Aydınoğlu) adlı bir öğretmenin Esperanto faaliyetleriyle karşılaşıyoruz. Aydın Sanayi İdadisi tarih ve coğrafya öğretmeni Mehmet Hulusi Bey’in 1925’te Cenevre’de düzenlenen 17. Esperanto Kongresi’ne Maarif Vekâleti namına katılması, devlet nezdinde Esperantonun kabul edildiğini gösterir. Mehmet Hulusi Bey, Cenevre’deki faaliyetlerinin raporunu Maarif Nezareti’ne sunmuş, Aydın’da Esperanto öğretimine izin verilmesini talep etmiştir. Bu talebe verilen cevapta “memleketimizde Esperantonun arzu edenlere öğretilmesinde bir mahzur görülmediği gibi bilakis işbu beynelmilel lisan cereyanının memleketimizde de yakinen takip edilmekte olduğunu göstererek Esperantocuların takdirini mûcib olacağından” bahsedilir [BCA. 180.09.242.1212].
Mehmet Hulusi Bey 1929 Ağustos’unda Budapeşte’de düzenlenecek Esperanto kongresine hükümet namına katılmak istediğine dair bir dilekçe yazar. 1928’deki alfabe değişikliği sonrasında sade dil ve yeni harflerle öğretim usulünün bir tebliğle sunulması talebiyle davet edilmiştir. 45 hükümetin katılacağı bu kongreye çok önem verilmektedir. “Irk itibariyle bir olduğumuz Macar milletinin bu arzusunu yerine getirmenin iki millet arasındaki dostluğu kuvvetlendireceğini” belirtir. Kongre ve konferanslar faslından tahsisat verilmesini talep eder. İmzasını da 1925 Cenevre Mümessili Mehmet Hulusi olarak atmıştır. Ne var ki “bundan önce de muhtelif zaman ve yerlerde toplanan bu gibi kongrelere katılmakta bir fayda görülmediği” gerekçe gösterilerek talebi reddedilir [BCA. 30.10.229.541.6].
1929 ve 1947’den resmî belgeler Budapeşte Kongresi’ne katılımın uygun görülmediğine, Türkiye Esperanto Derneği’nin kurulmasına dair belgeler. Yeni kurulan bir derneğin adına, henüz kuruluşunda “Türkiye” adının eklenmesi, o dönemde de günümüzde de çok nadir gerçekleşen bir durumdur.
Mehmet Hulusi Bey mücadelesini sürdürür. Esperantoyu uluslararası ticaret ve iktisadi harbin lisanı olarak görmektedir. Mekteplerde okutulan lisanlardan fayda sağlanamadığını ileri sürer ve öğrenilmesi kolay olan Esperanto eğitiminin okullarda verilmesini talep eder. Maarif Vekili Esat Bey’in [Sagay] Esperantonun mekteplerde öğretilmesinde esaslı bir fayda görülmediğine dair yazısıyla konu kapanır [BCA. 30.10.144.32.13].
6 Kanun-ı Evvel (Aralık) 1931 tarihli Akşam gazetesinde, Paris Ticaret Odaları kongresinde Esperantonun ticaret odaları arasında yardımcı dil olarak kullanılması kararı üzerine İstanbul Ticaret Odası’nın karara uyacağının İktisat Bakanlığı’na bildirildiği haberi verilir. Haberde Ticaret Odası salonlarında Esperanto konferansları vereceği belirtilen Hulusi Bey, öğretmen Mehmet Hulusi Bey olmalıdır.
13 Kasım 1947’de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü imzalı bir kararnameyle Esperanto dilinin yurdumuzda yayılması amacıyla merkezi Aydın olmak üzere emekli öğretmen Hulusi Aydınoğlu ve arkadaşları tarafından “Türkiye Esperanto Derneği”nin kurulmasına izin verilir. Bu karar 28 Kasım 1948 tarih ve 6766 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girer. Hulusi Aydınoğlu 1948’de Esperanto-Türkçe sözlüğünü yayımlar.
Günümüzde Esperantonun dünya çapındaki etkisi azalsa da, ortaya koyduğu alt-kültürle yaşayan en uzun süreli yapma dil olmuştur. Ülkemizdeki çok az Esperantistin sosyal medyada örgütlendikleri birkaç mecra dışında faaliyetleri duyulmamaktadır. 1970’lerde dernek ve sözlük çalışmalarında adı çok geçen Hayrettin Dural’a dair arşivde belge bulamadık. Yine de bugün adı hiç anılmayan isimleri gündeme getiren belgeler ve diğer neşriyattan bahseden yazımız, bu konudaki bilgi eksikliğini bir nebze giderecektir.
16. YÜZYIL
İlk suni dil: Baleybelen
Dünyada düzenli bir grameri ve sözlüğüyle günümüze intikal etmiş, bilinen ilk yapma dil Osmanlı âlim ve tasavvufçularından 1528-1604 arasında yaşayan Muhyî-i Gülşenî’nin ortaya koyarak “Baleybelen” adını verdiği dildir. Dr. Zamenhof’un Esperanto dilinden 300 yıl önce icat ettiği bu yapma dil ortaya çıktığında, takipçilerinin, konuşanlarının varolup olmadığı bilinemiyor. Baleybelen’in Halep’te bulunan yazmasına ulaşan Avusturyalı meşhur tarihçi Hammer, içinden çıkamadığı kitabı Fransız oryantalistlerinden Sacy’ye göndermişti. Onun tespitleriyle yapma bir dil olduğu anlaşıldı. Mithat Sertoğlu’nun bulduğu ayrı bir nüsha ve onun adlandırmasıyla “Balibelen” lisanı 1966’da Hayat Tarih mecmuasında tanıtıldı. Mevcut bütün yayınları ve yazmaları yeniden değerlendiren Prof. Dr. Mustafa Koç tarafından 2005’te detaylı şekilde neşredildi.
1915’ten
Savaş karşıtı bir Esperantist: Yakup Girin’in mektupları
1. Dünya Savaşı sırasında sadrazamlık makamına yazan Yakup Girin Bey, Esperanto dilinin önemini anlatmış, askerlikten muaf tutulmasını arzetmiş, “bir Esperanto bağlısı hangi dine inanırsa inansın ve hangi dille konuşursa konuşsun bütün insanları kardeş tanır. Kendi milletini sevmekle birlikte hiçbir milletten nefret edemez” demişti.
Türkiye Esperantistlerinin en aktiflerinden biri olduğu anlaşılan Yakup Girin’in 1. Dünya Savaşı sırasında zorunlu seferberlik ilan edilmesinden sonra, devrinin önemli bir entelektüeli olan Sadrazam Said Halim Paşa’ya gönderdiği mektupları çok önemlidir. Esperantonun barışçı felsefesini acımasız bir dünya savaşının hüküm sürdüğü sıralarda savaş karşıtı bir üslupla, cesaretle anlattığı satırları anti-militarist bir manifesto gibidir. Yakup Girin’in günümüzün “Esperanto Türkiye” web sitesinde Kakobo/Yakobo Guerin olarak adı geçen Esperantist olması muhtemeldir.
Bu zatın Esperantonun Türkiye’deki yegâne mütercimi ve propagandisti olduğu iddiasıyla seferberlikten istisna tutularak askerlikten muafiyetini talep ettiği ve bir hafta arayla Sadaret makamına gönderdiği iki arzuhali vardır. Bunlardan ilki şöyledir:
“Yeni Esperanto dilinin Osmanlı Devleti dâhilinde hemen yegâne yayıcısı ve tercümanı olmam sebebiyle askerlikten muaf tutulmam için Eğitim Bakanlığına verdiğim dilekçe savaş hali dolayısıyla bu talebin kabulüne imkân olmadığı gerekçesiyle reddedildi. Bu karar isabetli olmakla birlikte Esperanto yalnız eğitimle alakalı olmadığından hatta bütün milletin hayatıyla da alakalı olduğundan barış zamanında müzakere edilinceye kadar Sadaret tarafından kesin olmazsa da geçici ve müstesna kabilinden bir askerlik muafiyeti verilmesi istirham olunur. Zira Esperanto’nun yayılmasındaki birinci maksat çeşitli milletler arasında yerleşmiş ve bir devleti her zaman sarsıntıya uğratan karşılıklı nefret ve muhalefeti ortadan kaldırıp yerine sevgi ve dostluğu ikame etmek olduğundan, bu dil hükümetin en sadık hizmetkârlarındandır.
Bir Esperanto bağlısı hangi dine inanırsa inansın ve hangi dille konuşursa konuşsun bütün insanları kardeş tanır. Kendi milletini sevmekle birlikte hiçbir milletten nefret edemez. Savaş zamanında bile kalbinde düşmanlara karşı merhamet hislerini taşımaktan bir an geri kalmaz. Nitekim Esperanto bağlısı Almanya imparatoruyla Saksonya kralı düşmanlarını yenmeye çalışırken, adaleti yerine getirirken barışın geri gelmesi için acele etmekten başka bir şey düşünemezler. Esperanto bu gibi duygu ve düşüncelerin milletler arasında yayılmasına bir anlamda vesile olduğundan insanlığın mutluluğuna hizmet etmiş oluyor. Her zaman vaktini hakkın ve adaletin kazanmasına ayıran Osmanlı hükümeti, bir Osmanlı Esperantistini himayeye almakla, aynı insaniyet duygularıyla dolu olduğunu, dost ve düşman kanının fazlaca dökülmesinden sakındığı, savaştan çok barışı sevdiği ve savaşın yalnız haksızlıkları, eşitsizlikleri ortadan kaldırmak emeliyle ilan edildiğini bir defa daha dünyaya göstermiş olacaktır.
Almanya, Amerika, İspanya hükümetleri eğitim, ticaret ve sair bakanlıklarına bağlı veya bağımsız şekilde Esperanto resmî daireleri açarak, bu dairelerin reis ve memurlarının geçimlerini sağlama almışlardır. Maişetimi kendimden başkası sağlamadığı halde kimseye yük olmak istemeyen benim gibi bir ferde teşvik olmak üzere askerlikten muafiyet belgesi verilmesinde bir sakınca görülemeyeceğini ümit ediyorum. Zaten büyük ihtimalle bir-iki aydan sonra bir anlaşma imzalanarak savaş (Birinci Dünya Savaşı) memnuniyet verici bir şekilde sona erecektir. Esperanto’nun kaynağı olan Lehistan’ın tamamen Alman-Türk nüfuzu altına girdiği bir sırada bu kadarcık bir zaman için Sadaret’in sayesinde Esperanto kitap ve belgelerimi kaybetmek endişesinden kurtulayım. İleride işe başlayarak bu gibi faydalı bir dairenin kurulmasına veya başka hizmetlerin yerine getirilmesine çalışayım. Gerçi bir karar vermezden önce Sadaret tarafından Esperanto’nun incelenmesi faydadan uzak değildir. Fakat ecnebi memleketlerinde olduğu gibi Osmanlı hükümeti dâhilinde de Esperanto’nun süratle yayılması ve resmî daireler arasında bir Esperanto dairesinin açılması yararlı mıdır, değil midir gibi önemli meselelelerin çözülmesi için bu dilin Eğitim Bakanlığı’ndaki üst düzey memurlarca öğrenilmesi ve bir sene denenmesi gerekeceğinden şimdilik geçici mahiyette askerlikten muafiyet belgesinin verilmesini dilerim. Savaşın bitmesinden bir sene sonra acizâne çalışmalarımla meydana gelecek binlerce Esperanto bağlısının teşekkür ve iyi dileklerini şimdiden arz eder, sadakat ve bağlılık hislerimi takdimden şeref duyarım.
Dersaadet’te Meserret Oteli’nde Yakub Girin”
Türk Esperantisti Yakup Girin’in Sadrazam Said Halim Paşa’ya arzuhali/ mektubu.
Osmanlı döneminde yerleşen ve günümüze kadar ulaşan en yaygın unvan olan ‘efendi’nin ifade ettiği anlamlar ve kullanım alanları…
Dilimizdeki “efendi” sözcüğü, Yunanca “avthentis”ten gelme; ama tarihin bir cilvesi olarak Türkçe haliyle yeniden Yunancaya geçmiş. Geç dönem Osmanlı Türkçesinde çok ilginç bir kullanımı var. “Efendim” veya “Efendimiz” biçiminde saygı duyulan herkes için, kendisinin eline bakanların kullandığı bir kelimedir [“velinimetim(iz) efendim(iz)” ya da yalnızca “efendimiz”]. Yanında çalıştığınız adamdan tutun da padişaha kadar kullanılabilir.
Bir de yüksek rütbeli herkese yazılan mektup ya da dilekçeler “efendim” formülüyle başlardı. Bu gibi kişiler kendi aralarında yazışırken de “efendim” sözcüğünü kullanırlar, önüne ve arkasına da kişinin rütbesine münasip başka sıfatlar koyarlardı (Başbakandan İçisleri Bakanına: “Utufetlu Efendim Hazretleri”; İstanbul Belediye Başkanından İçişleri Bakanına: “Devletlu Efendim Hazretleri”).
Bir unvan olarak kullanımı daha da ilginçtir. Bütün şehzadeler, veliaht da dahil “efendi” olduğu gibi (Abdülhamit Efendi, Reşat Efendi), bütün ilmiye mensupları ve din adamları için de bu sözcük kullanılırdı. Mahalle imamı da Ahmet Efendi, şeyhülislam da Ahmet Efendi’ydi. Öte yandan, ne kadar yüksek bir devlet memuru olurlarsa olsunlar bütün gayrimüslimler de efendi (Tahrirat-ı Hariciyye Kalemi Müdürü Sahak Efendi) olarak anılırdı. Bu çok önemli, zira Müslüman olmayanlar da bakan, vali veya büyükelçi olduklarında Müslümanlar gibi “paşa” olabiliyorlardı. Ancak Müslüman olmayan cemaatlerin dinî liderlerine tıpkı şeyhülislamlar gibi “efendi” diye hitap edilmiştir.
Abdürrahim Efendi
Sultan 2. Abdülhamid’in oğlu Şehzade Abdürrahim Efendi, Fausto Zonaro, 20. yüzyıl başları, Pera Müzesi.
Memurların en küçük rütbelileri de “efendi”dir; tıpkı Enver ve Mustafa Kemal Paşalar’ın babaları gibi. Belli bir rütbeden sonra “bey” oluyorlar, sonra da, eğer yukarıda verdiğimiz görevlere atanırlarsa, “paşa”. Söylediklerimizden anlaşılabileceği gibi, Müslüman olmayanlar “bey” olamazlar, efendilikten paşalığa geçerlerdi. Ancak 1909’da çıkan bir kanunla, sivil kökenliler için “paşa” sanı, bir tek başbakanlara verilir oldu. Örneğin Talât Paşa, 1917 Şubat’ında sadrazam olmadan önce “Dahiliye Nazırı Talât Bey”di.
Askerler için de durum aynıdır. Teğmenler ve yüzbaşılar Ahmet Efendi, binbaşıdan albaya kadar Ahmet Bey, sonra da “Ahmet Paşa”.
Bir de sayıları çok az olan “beyefendiler” vardı. Bunlar ya ilmiye kariyeri yaptıktan sonra din dışı bir sivil memuriyete geçmiş olanlar ya da yüksek memur çocuğu olmaları nedeniyle “bey” olup da ilmiye kariyerine girenlerdir (Sadrazam Haci İvaz Mehmet Paşa’nın oğlu Şeyhülislâm İbrahim Beyefendi).
İlginç bir gelişme de “beyefendi” sözcüğünün Cumhuriyet döneminde çok saygı duyulan kimseler (Bakanlar vs.) için kullanılır olmasıdır. Örneğin Başbakan Adnan Menderes’ten söz eden Demokrat Partililer kendisine “Adnan Bey” demezler, “Beyefendi” derlerdi.
Sivil topluma gelince… Konumuzu payitaht İstanbul’da kullanılan Türkçeyle sınırlayacak olursak, bütün küçük esnaf “efendi”ydi (Tütüncü Mehmet Efendi). 20. yüzyılın ortalarına kadar kullanılan bu unvan, neredeyse 1960’lara kadar taksi ve dolmuş şoförleriyle tramvay vatmanları için de geçerliydi. Aşağı yukarı aynı sıralarda “efendi”liğe terfi eden apartman kapıcılarına 20. yüzyıl ortalarına kadar “ağa” dendiğini okurlarımız eski gazete haberlerinden saptayabilirler. Aynı unvan, sivil dünyada bahçıvanlar, askerî düzende ise çavuşlar için geçerliydi.
‘Elçiye zeval’ …olmaz!
“Elçiye zeval olmaz” ve “Allah devlete millete zeval vermesin”deki “zeval” kelimesi “yokolma” anlamında kullanılıyor. Oysa kelime, “güneşin ulaştığı tepe noktası” anlamına gelir.
NECDET SAKAOĞLU
Günümüzde belki yaşlılardan duyulabilen eski deyimler vardır. “Allah devlete millete zeval vermesin”, “elçiye zeval olmaz/elçiye zeval yok” bunlardan. Her ikisini de yerinde ve doğru kullandığımız söylenemez.
Sözlükler “zeval”i Arapça gösteriyor. “Zâil” gibi bir-iki örnek dışında türevleri yok. Arapçaya daha eski dillerden katılmış olabilir. Farsçanın, Arapçanın Türkçeyi istila ettiği evrelerde zeval de bir dilekle, bir atasözünde öğe olmuş. “Zeval vakti” (öğle), “kable’z-zeval” (öğleden önce), bâde’z-zeval (öğleden sonra), “zevalî saat” (alafranga), doğrudur. Buna karşılık zeval kelimesi eski birçok deyimde çarpıtılmış ve “yokolma” anlamında kullanılmıştır: “İlim ve kemal zeval-pezir değildir” (yokolmaz); “Dünya zeval bulur, ahiret bakidir”; “zeval-pezir” (yokolucu); “zeval-i nâ-pezir” (fani olmayan, sonsuz); “ser’i-üz-zeval (dayanıksız, yokolan, gelip geçici); bî-zeval (ölümsüz!)
Dünyanın çevresini hesaplayan 3. yüzyıl biliminsanı Eratosthenes güneşin ulaştığı en yüksek noktadan, “zeval”den yararlanmıştı.
Dertli de bir beytinde: “İkbâle zeval erse ne var sende kemal var /Mağrur-ı kemal olma ki ardında zeval var” demiş. Merhum Nihad Sami Banarlı, bir edebiyat dersimizde Yahya Kemal’in “Sonbahar” şiirinde geçen “zeval”i (“Her gün sürüklenip yaşamak ruha bâr olur/ İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu / Bir başka musikiye geçiş farzeder bunu / Teslim olunca va’desi gelmiş zevâline / Benzer cihana gelmeden evvelki hâline”) sormuş birkaçımız birden “ölmek, yokolmak” demiştik! Yanlışlarımızı bize düzelttiren bu müstesna öğretmen: “Bakınız tepe noktasında!” diyerek pencereden güneşi işaret edip gülümsemişti. Bu “bilmiyorsunuz, öğrenin!” demekti. Bizi araştırmaya yöneltmek için böyle “iham”lara başvururdu. Öğrendik: Yaz-kış her gün güneşin ulaştığı tepe noktası, öğle anı “zeval”dir (Fr. Midi).
Mehmet Âkif, Safahat’ta “Zevali beş geçe Boston’dan ayrılınca tren” demiş. Güneşin doğuşu, yükselişi, ufka inip-batışı “zeval” ile devletin kuruluşu, yükselişi, yıkılışı arasında benzerlik kuran bilge, bu deyimle “devlet-millet yaşamında zeval/zirve aşılırsa, yıkılış gelir” uyarısında bulunmuş. A. N. Asya da, “Tanrım dünyada yiğitlik / Erlik zeval bulmaz olsun” dizelerinde, kelimeyi yine doğru anlamıyla kullanmış.
Sonuç: “Zeval”, güneşin dünyaya göre dikildiği en yüksek konum. “Zeval” konusunu ilk çalışanlardan biri ilkçağ bilgini Eratosthenes’di (öl. MÖ 192) kuşkusuz. Sonraki laf anlamazlar, zirve anlamındaki “zeval”e daha yaygın bir “yokolma” anlamı yüklemişler.
Peki “elçiye zeval olmaz”a ne demeli? Bu atasözündeki “zeval” de dokunulmazlık çağrıştırıyor ve yukardaki örnekteki gibi kelimenin gerçek anlamıyla herhangi bir ilgisi yok.
‘Allah rahmet eylesin’
Definden sonra söylenir
Bilindiği gibi “Türkiye Devleti” ya da “Türkiye Cumhuriyeti” demeleri gerekirken “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” diyerek siyasal cehalet sergileyen politikacılarımızı, ölüm haberleri üzerine Allah’tan rahmet dilerken duyuyoruz sık sık. Ölüm haberinin ardından, “Allah taksiratını affetsin”, “Allah günahlarını affetsin”, “Mekânı cennet olsun” vs. denir. “Allah rahmet eylesin” tabiri ise “ancak ve ancak definden sonra” kullanılır. Bugün maalesef devletin tepelerinden askeriyeye birçok lider veya kurum, bir ölüm veya şehit haberi gelir gelmez sosyal medyadan “Allah rahmet eylesin”i yazıveriyor!
Müslüman olmayanlar için ise “Toprağı bol olsun” denirdi ve hâlâ da öyledir.
Alman filozof Jürgen Habermas, felsefe konusunda karamsar; bir geleceği olmadığını ileri sürüyor. Gene de yapabileceği tek şeyin Kant’ın üçlüsünde beklediği kanısında: Ne bilebilirim? Ne yapmalıyım? Neyi umut edebilirim? Fransız filozof ve gazeteci Régis Debray’nin son kitabında ise “bazı” Avrupalıların bu uygarlığı yalnızca kendilerinin “aslen” temsil ettiklerini sanmaları, “öbür” Avrupalıları hafifsemeleri görülüyor.
Geçen ay El Pais adına Jürgen Habermas ile yapılan söyleşinin çevirisini (Le Courrier International, Temmuz 2018) okurken farklı köşelere sıçradı durdu düşüncelerim.
Münih’e yarım saat mesafede, Starnberg gölü kıyısında bir evde, eşi tarihçi Ute Wesselhoeft ile yaşıyor düşünür; 89 yaşında ve yeni kitabı üzerinde çalışıyor. Tavşan dudağı türü bir deformasyonu var ağzının (fotoğraflarından hemen seçilen bir özellik), konuşma güçlüğü çekmiş hep, hocalık mesleği açısından ciddi handikap ayrıca. Herhalde bundan, “büyük amfileri ve derslikleri hiç sevmem” diyor bir ara ve tenha (ve ola ki seçilmiş) bir izleyici kitlesini yeğlediği ortada.
Eski aydın figürüne (Sartre, Bourdieu) yer kalmamasının nedenini, onların sözüne kulak verecek bir çevrenin artık olmamasına bağlıyor Habermas. Sözkonusu çevreyle birlikte nitelikli basının da ortadan kalkışına dikkat çekiyor; bu gelişmede başta televizyonun mallaştırıcı bakışaçısı, bütün yeni iletişim düzeninin payı yüksek ona göre.
Debray’nin oğluna verdiği nasihat “Bir su damlası hakkında ‘her şeyi’ bilen, ama ondan ötesinin ayırdına varmaktan aciz, kör cahil bir Nobel ödüllü olacağına ‘çoğul’ biri ol”.
Felsefe konusunda da oldukça karamsar; bir geleceği olmadığını ileri sürüyor. Gene de yapabileceği tek şeyin Kant’ın üçlüsünde beklediği kanısında: Ne bilebilirim? Ne yapmalıyım? Neyi umut edebilirim?
Sıfır noktasına epey yakın, her şeye karşın, buradan yola çıkmayı deneyebiliriz hâlâ.
Habermas’ın anadilinde “çevre” için hangi karşılığı kullandığını bilemiyorum; “çevre”yi geniş bir alan olarak gördüğü ortada: Dikkat kesilmeye yatkın bir toplumsal zümre. Yavaş yavaş eridiğini, hemen hemen kaybolduğunu hem de çok geç keşfettiğimiz alan. Orada, sözgelimi 1970’li yıllarda, gençlerin ve olgun yaştakilerin diyalogu yüksek derecelere tırmanabilmişti. İki taraf da birbirine kulak kesilirdi. Gazetelerin, dergilerin, üniversitenin ateşi düşmezdi. Ben dönemi iki uçta yarıyarıya geçirdim: Paris ile Ankara’nın arasındaki mesafe enikonu daralmış gibiydi. Şimdi de öyle: İki şehirde de çöl rüzgârı esiyor.
Nazilerin iktidara gelişlerinin ardından çok sayıda Alman yazarı, sanatçısı, düşünürü sürgüne çıkmak zorunda kalmıştı. O dönemde sürgüne çıkan bir tek insanlar değildi ama; kimi kurumlar da tası tarağı toplamak durumunda kalmışlardı: Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Merkezi, Horkheimer’in uzgörüsü ve çabalarıyla ABD’ye, Warburg Enstitüsü ise olağanüstü kütüphanesiyle Londra’ya taşınmıştı. İlki, savaşın bitimini izleyen yıllarda adresine döndü, ikincisi yeni vatanında kalmayı yeğledi. 3. Reich Almanya’nın beynini ve ruhunu daraltmıştı.
Frankfurt Okulu’nun Amerika yıllarında, ‘ikinci adam’ Adorno’nun bir yandan The Authoritarian Personality dolaylarında çalışmalarını yürütürken, dikkatli bakılmazsa ikincil sayılabilecek bazı önemli araştırmalara yöneldiğini görüyoruz: Amerikan toplumunun hızlı ‘yükselen’i astroloji tutkusu üstüne analiz girişimi bunların başında gelir.
İrrasyonelin toplumsal düzlemde rasyonelleştirilme süreci, ülkesinde okült sapkınlıkların piramidin doruğundan tabanına sirayeti ile koşut özellikler taşıyordu. Kitlelerin yalan ölçekli yaşam değerlerine inandırılma kolaylığı, bugün de Dünya’nın çehresini belirlemiyor mu?
Habermas: 89 yaşında89 yaşındaki Jürgen Habermas, 1971’den beri tarihçi Ute Wesselhoeft’le birlikte Münih’in hemen dışındaki evlerinde yaşıyor ve yeni kitabı üzerinde çalışıyor.
Régis Debray’nin güzergâhına ve duruşuna saygım var; görüşlerini çoğu zaman paylaşamadım. Son iki kitabı gene ikilemde bıraktı beni: Müflis Bilânço, oğluna uzanan itirafnamesi önemli. Ben de kuşağımın, gençlik beklentileri gözönüne alındığında yenik sayılması gerektiğini öne sürmüştüm: Düşlerimiz gerçekleşmedi (onları biz gerçekleştiremedik), ötekilerin kâbusları çöktü üstümüze ki o kâbuslar ötekilerin ne yazıktır düşleriydi.
Debray’nin oğluna temel öğüdü benim de işime gelen, çünkü seçtiğim oluş biçimini yansıtan bir yolayrımına dayanıyor: “Bir su damlası hakkında her şeyi bilen, ama ondan ötesinin ayırdına varmaktan aciz, kör cahil bir Nobel ödüllü olacağına çoğul biri ol!”
“Su damlası” benzetmesi açıkçası işime geldi. Yaklaşık on yıldır çalışıyorum “Bir Su Masalı” üzerinde. Konuya yoğunlaşmam elbet beni “uzman” kılmadı. Pek az şey biliyordum su hakkında ya da doğru dürüst bilgim yoktu o konuda demem daha yerinde olur; bir sürü bilgi edindim, öncesinde düşünmediğim cephelerine yönelme fırsatım doğdu ve elimden geldiğince değerlendirdim bunu. Peki kimlere başvurdum yolda? Bazıları, “su damlası”ndan ötesini belki (?) görememiş bilginlerdi. Debray’nin alaycı tonunda kibirli otodidaktın bir tür örtülü kompleksi etkili olmuş olabilir.
İkinci kitap(çık), Gallimard’ın yeni dizisi “Tracts”dan (sıkı yayın tasarısı) çıkan Hayalet Avrupa. 40 sayfalık konumlama denemesini iki oturuşta okudum ve açıkçası kısır bakış olarak değerlendirdim. Bazı Avrupalıların açmazı bu uygarlığı yalnızca kendilerinin aslen temsil ettiklerini sanmalarından, öbür Avrupalıları hafifsemelerinden kaynaklanıyor. Debray’de, Paris’ten Avrupa’ya bakışta ayrıcalıklı (en haklıyı, doğruyu, —tek, biricik dememek için!) özellik olduğu kanısı yeretmiş besbelli.
Daire bazen içinden, merkezinden, bazen çemberinden, hattâ dışından net görünür oysa.
Günümüzde yaygın olarak sosyal medyada kullanılan ve dergimizin adının başında da yer alan “#” işareti, 2007’den bu yana bilişim teknolojisinde veri aktarma işleri ile ilgili kullanılıyor. “Heştek” kelimesi ise bununla sınırlı değil. Gerek Evliya Çelebi’de gerekse diğer Kırım ve Osmanlı kaynaklarında Başkurtlar için kullanılmıştır.
Dergimizin adı #tarih diye yazılır, “heştek tarih” diye okunur. Heştek baştaki işaretin adı; günümüzde sosyal medyada özellikle twitter mesajlarında konu belirlemek için kullanılıyor. Ben bu işareti müzik notalarını yarım ton tizleştirmeye yarayan “diyez işareti” olarak biliyordum. İnternette de diyez işareti diye bakarsanız (#) simgesini görmek mümkün.
Aslında “hash” ve “tag” sözcüklerinden meydana gelen kelimenin ikinci yarısını bilmek kolay: “tag” etiket anlamına gelir. Kelimenin ilk yarısı “hash” ise daha çok bir kıyılmış patates yemeği için kullanılır. Burada “hash” aslında, ufak ufak doğrama, kıyma ve sonra da karıştırma hareketlerini belirler. Bu anlamıyla (#) işareti ve “hashtag” sözcüğü bilişim teknolojisinde veri aktarma işleri ile ilgili kullanılmaya başlanmış (2007). Bu gelişmede bu işaretin tarihsel olarak numara kavramı için kullanılmasının da etkisi var.
Bugün 2010 Office programındaki “ekle” (insert) komutunun altında (#) işareti de numara demektir. Ancak internete girip Türkçe “hash” veya “hashtag, heştek” diye arayınca sadece twitter’daki kullanımları açıklanıyor. Günümüz Türkçesinde sözcük daha çok İngilizce şekliyle “hashtag” olarak kullanılıyor, ancak kelimenin arkasından parantez içinde (heştek) diye de yazılıyor.
Öte yandan telefonlarımızdaki (#) işaretine kare tuşu diyoruz. Kısacası gündem hızla değiştiği gibi, sözcükler de tarihsel anlamlarını yitirip salt sanal veya teknolojik ortamdaki anlamlarıyla ve birbirleriyle bağlantısız olarak öğreniliyor. Bu açıdan sanal ortam, insana altı boş ve tarihi olmayan terminolojileri düşünmeden kullandırtıyor. Dergimizin adının #tarih olması ise nüktedan bir şekilde bu eksikliği kapatmış oluyor.
Heştek kelimesi öte yandan sırf bu işaretle sınırlı değildir. Bizim Evliya Çelebi de Heşdek/Heşteklerden sözeder. Onun bahsettiği Heştekler, Ebülgazi Bahadır Han’ın “İstek” diye de bahsettiği Başkurtlardır. 13. yüzyılda Karakurum’a kadar giden Plano Carpini ve W. Rubruck, Başkurtların bulundukları Ural Dağları’nın güneyi ve güneybatısının Büyük Hungaria’nın bir parçası olduğunu zannetmişler.
Başkurtların kendilerine komşu Macarlarla karıştırılması anlaşılır bir durumdur. Ancak bazen bir ülke veya millet içeriden ve dışarıdan farklı olarak adlandırılır. Örneğin bizim “Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i” ağıtındaki “nemçe”, Rusların Almanca konuşanlar için kullandığı bir terimdir. Dilsiz anlamındaki “nemetz”, Rusça konuşamadıkları için Avusturyalılara verilen isimdir. Türkçeye “nemçe” olarak giren bu isim, halen Sudan Arapçasında “nemse” şeklinde Avusturya için kullanılmaktadır.
Bugün bizim Arnavutluk dediğimiz ülkenin adı Batı dillerinde Albania’dır; Arnavutlar ise kendileri için Şkiperi veya Şkiperia (Kartallar Ülkesi) adını kullanmaktadırlar. Benzer bir durum Başkurtlar için de söz konusudur. Onlar kendileri için çok eskiden beri Başkurt adını kullanmışlardır ancak dışarıdan farklı farklı algılanmışlardır. Evliya Çelebi’nin kullandığı Heşdek ise gene bir komşuları olan Ostiak’lardan gelmektedir. Bir Fin kavmi olan Ostiakların adı, Kırım ve Osmanlı kaynaklarında Başkurtlar için kullanılmıştır. Yakında İş Bankası Kültür yayınlarından (İşkültür) yayınlanacak olan Zeki Velidi Togan’ın Başkurtların Tarihi adlı eserinde bu ilişkiler ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır.
Tarihte ve bugün kalabalık bir nüfusa sahip olmayan Başkurt halkı, erken dönem İslâm kaynaklarında ise Heştek adıyla değil de kendi adlarıyla ele alınır. Onlardan bu kadar çok bahsedilmesinin sebebi, bugünden de bildiğimiz yeraltı madenleri, kıymetli taşlar ve tilki, kunduz gibi derileri Hazar sahillerine ve güneydeki İslâm dünyasına gönderebilmiş olmalarıdır. Kısacası, ucu Anadolu’ya da uzanan kuzey-güney ticaret yolu üzerinde varlık gösterdikleri zaman İslâm kaynaklarında Başkurt olarak görülürler. Çinggisli Altın Orda Devleti’nin bu yol üzerinde hakimiyet kurmasından sonra ise bu bağlantı kopmuştur. Sonucunda Osmanlılar ve Evliya Çelebi onları güney ile değil de kuzey bağlantıları çerçevesinde tanımışlar ve Heştek diye bilmişlerdir.
Günümüzdeki “heştek” tabiri ise bize anlık mesajlar iletmekte ve tarih hakkında pek düşündürmemektedir. Her anın bir anı olduğunu düşünürsek, hayat ve tarih de bu anların, anıların toplamı değil midir?
Üniversitedeki kız arkadaşlarımızdan birinin kimlik kartının medeni hal bölümünde “bâkire” yazdığını görmüş, çok gülmüştük. Anlaşılan nüfus memuru muhafazakâr bir vatandaştı ve ona göre henüz evlenmemiş bir kadın ancak bâkire olabilirdi. Ama nüfus memurumuz “bekâr”ın dişilinin “bâkire” olduğunu sanıyor, yani bu iki kelimenin aynı kökten, Arapça “bikr”den türemiş olduğunu sanıyordu. Tümüyle yanlış tabii. “Bâkire”, “bâkir”in dişili; “bekâr”ın değil. Bunlar da “el değmemiş” demek. Hiç cinsel ilişkide bulunmamış bireyler için kullanıldığı gibi, insanların henüz ayak basmadığı topraklar için de kullanılmış bir kelime. İsterseniz “balta girmemiş orman” yerine “bâkir orman” da diyebilirsiniz. “Bekâr” ise Farsça. Farsçadaki doğru okunuşu ise “bî-kâr”; yani işsiz demek. İşsiz delikanlılara kız verilmediği için, “işsiz adam” demek olan deyim, “evlenmemiş adam” demek olup çıkmış. İş yoksa aş yok; aş yoksa da eş yok; gayet basit!
Alp Er Tunga Destanı’ndaki ‘ödlek’ kim?
İran üzerinden Anadolu’ya gelirken yüzlerce kelime almış atalarımız Farsçadan; ama anlamını, karşılığını değiştirdiğimiz Türkçe kelimeler de olmuş. Bunlardan birini neredeyse hepiniz biliyorsunuz; en azından hepinizin bilmesi gerekiyor çünkü lise son sınıf edebiyat kitabında Alp Er Tunga Destanı’nı okumamış olanınız yok:
‘Alp Er Tunga öldü mü
Issız acun kaldı mı
Ödlek öcün aldı mı…’
Kim bu “ödlek”? Zaman tabii. Erken Ortaçağ Türkçesinde “ödlek”, “zaman” demek. Yani Alp Er Tunga’yı öldüren korkak bir düşmanı değil, zaman. Gerçi zamanın hepimiz için korkak bir düşman olduğunu söylemek abartılı olmaz sanırım. Anlam da bunun için değişmiş zaten. Evet, anladınız. “Zaman” ile “korkak” arasında ortak ne yan var, değil mi? İkisi de kaçıyor işte!
İETT’de ‘sonraki’, metroda emir!
İETT otobüslerindeki anonslarda, durakların neredeyse tümünün adlarını yanlış okuyan, güzel sesli ama İstanbul’u tanımayan bir hanım kızımız var. Örneğin “Kazasker” diyeceğine “kaz asker” diyor; yani kafası fazla çalışmayan, geri zekâlı bir askerden sözediyor. “Etemefendi” diyeceğine “Etem, efendi” diyor; yani Etem’in efendi bir çocuk olduğunu söylüyor. Ama bir de “gelecek durak” diyeceği yerde, “bir sonraki durak” diyor ki, olacak şey değil! Benim bildiğim kadarıyla sıralama, “şimdiki”, “sonraki”, “daha sonraki” (veya “bir sonraki”) diye gider. Sonrakine de Türkçede “gelecek” denir; “gelecek hafta”, “gelecek sene” ya da “gelecek ders”te olduğu gibi.
Bu açıdan metromuz iyi. Orada konuşan hanım kızımız, Allah’a şükür, “gelecek istasyon” diyor. Ama peronlarda olmadık şeyler var; anonslarda da. Yerlerde, “4’lü Vagon Bölgesi”, “8’li Vagon Bölgesi” yazıyor! Ne demek “4’lü vagon”? “8’li vagon” nasıl bir şey? Ya “4’lü katar (tren) bölgesi” olur, ya da “4 vagon bölgesi”. Anlambilim konusunda henüz İstanbul metrosunun öğreneceği çok şey var anlaşılan. Sekiz vagonlu trenlerin istasyona gelmesinden kısa bir süre önce de, “Gelecek tren sekiz vagonludur; lütfen kırmızı bölgelere ilerleyiniz” anonsu yapılıyor. Bu ne demek? “Mavi bölgelerde durmayın” demektir. Aslında, “kırmızı bölgelere ilerleyebilirsiniz” denmesi gerekir. Acaba emretmeyi mi seviyorlar?
Metro istasyonlarında…Ya “8’li katar (tren) bölgesi” olur, ya da “8 vagon bölgesi”.
‘Başını sokacak bir yer’ konusu yazarlar için genelde ağır yaşamsal sorun kaynağı olmuştur. Öte yandan niteliksiz bir yazarın Türk dostu olmasından övünç payı çıkarılamaz herhalde, karşı kefede Lord Byron’u “biz”e kurşun sıktı diye kitaplığımızdan kovamayacağımız gibi. Öte yandan, bir yazarın bir ülkeye, o ülkenin insanlarına sayıp sövmesini de sığ tavır sayıyorum ben.
Okudum mu, duydum mu, nerede rastladığımı çıkaramıyorum, bir ‘dolaylı cümle’ beni Kazancakis kuyusuna düşürüverdi! ‘Dolaylı’, çünkü cümle Eleni Kazancakis’e ait, yazara değil. İlk iş Nikos Kazantzakis–A Biography Based on his Letters kitabını çekip çıkardım rafından, sayfadan sayfaya yürürken aradığım ayrıntıya ilişkin çok sayıda göndermeye rastladım, ama kuyuya dalınca bambaşka noktaların üstüne de düşüyor ilgi ışığı.
Nabokov kadar alaycı, Gore Vidal ölçüsünde gaddar değerlendirmeler çıkmaz benden ya, Kazancakis’in ‘yazarlarım’dan biri olduğunu söyleyemem gene de. Giritli kökenlerim çok uzakta, ama Hüseyin Hâki Efendi’nin ya da babası Kandiyeli Mehmet Emin’in Nikos’un babasıyla hemşeri olmaları gıcıklıyor içimi: Kimbilir, belki de aynı kıraathanede görüşüp kaynatıyorlardı!
Çokdilliliği, çokyerliliği, çokyönlülüğü, verimliliği yabana atılamayacak özellikleri. Buna karşılık, savrulma yeteneği de yüksek: Nietzsche’den Buda’ya, oradan Lenin’e! Coğrafyası da bir savruluşlar beldesi: Girit’ten Atina’ya, Aynaroz’a; Berlin’de, Paris’te, Moskova’da uzun konaklamaları, bir ucu Çin’e öbürü Mâçin’e uzanan seferleri, Antibes’e yerleşmesi… fıkır fıkır bir hayat.
Zorba’nın yaratıcısı Ünlü Yunan yazar Nikos Kazancakis’in 1946’da kaleme aldığı Zorba The Greek, 1964’te aynı adla film olmuş; Anthony Quinn (sağda) başrolde yıldızlaşmış, Mikis Theodorakis’in film müziği unutulmazlar arasına girmişti.
Çok ve hızlı çalışmış. Beni ilgilendiren, gelgelelim, yazamadığı opus magnum’u -ona bir başka sefer döneceğim.
Masama El Greco’ya Mektub’u getirdim. Ölümünden sonra yayımlanan yaşamöyküsünü bitirmiş miydi?
Sanmıyorum: Kitap oylumuna karşın bu haliyle eksik duygusu uyandırıyor bende. Türün güçlü örneklerinden: Vladimir Nabokov kusura bakmasın, onunkisinden daha düşük düzeyde değil kesinkes.
Eleni Kazancakis’in kitabı aradıklarımı bulmama yardımcı oldu. İnternetten iki canalıcı kaynağa ulaştım ayrıca: Krakov Üniversitesi yayını, Michal Bzinkowski’nin makalesi: “Akritas–NK’s Little-Known Unrealized Epic Project”iyle, (2017) Sydney Review of Books’da geçen yıl (Mart 2018) çıkmış sıkı bir eleştirel deneme: Vrasidas Karalis’in “NK and the Temptations of Writing”i son derece ufuk açıcı metinler. Bu arada, Girit Tarih Müzesinin (İMK) sitesinde dolgun bir Kazancakis bölümü olduğunu söylemeliyim.
Assisi’de, tıpkı Nikos, bir süre kalmak isterdim doğrusu. Şu körelmiş ciğerlerimle o merdivenin basamaklarını katetmek.
Ama asıl: Sikelianos’la Aynaroz’a gitmek: Büyük talih! Ve büyük buluşma -bence (Kusura bakma Vladimir Vladimiroviç!).
***
Thomas Hardy’nin gençlik ürünü How I Built Myself A House (1865) kısa, derli toplu, önemli bir metin. Okurken, yanda bir alan açtı zihnim: “Dünya Edebiyatında ve Sanatında Ev” başlıklı dev bir ansiklopedi kotarmak üzere geniş, uluslararası bir ekip kurmaya kalkışmış buldum kendimi gündüşümde. Uçsuz bucaksız bir kapsama alanı: Locus Solus’üyle, Hayat Kullanma Kılavuzu’yla, Whyte’ın ya da Hopper’ın ev sahneleriyle, Psycho’yla bizimkileri buluşturacak bir corpus.
Hardy’nin ev yapımı bir genç yaş hamlesine dayanıyor (özel hayatının derin sıkıntılarını düşününce: Ev bir huzur yuvası değildir ille; Bir kâbus merkezi de olabilir aynı uzam). ‘Başını sokacak bir yer’ konusu yazarlar için genelde ağır yaşamsal sorun kaynağı olmuştur.
Anlamakta güçlük çektiğim, yazarın (kişinin) geç, bazan çok geç yaşta ev yapımına davranması: Hayatını böylece uzatacağına ilişkin bir inancın payı var mıdır bu soy hedef tayinlerinde? Thomas Mann’ın günlüğünde, ölümüne iki yıldan az bir süre kala Zürih yakınlarında almaya karar verdikleri ultima domus’la ilgili paragraflar şaşırtıcı: Varlıklı bir yazar Mann, pekâlâ Lolita zengini Nabokov gibi konforlu bir otelde geçirme yolunu tutabilirdi son demlerini; hayır, o yaşta yeni bir mülkün sorunlarıyla uğraşmayı göze alıyor; aylar süren bir didiniş.
Öte yandan “beşinci ev”ine yerleştiği için çok mutlu Mann, oysa son perdesinde oyunun -farkında.
1954, Ocak ayı. Kazancakis, çevirmeni Knôs’e yazdığı mektupta, Antibes’de Eleni’yle yeni satın aldıkları, yarıyarıya yıkıntı haldeki küçük evin onarım çalışmalarından sözederken eklemeden yapamaz: “10. yüzyılın Müslüman ermişlerinden birine sormuşlar: Neden kendine bir ev inşa etmiyorsun? “Etmiyorum, çünkü” demiş: “Bir falcı 700 yıl yaşayacağımı söyledi, bu kadar kısa bir süre için ev yapmaya değer mi?” Bana da bir falcı 83 yıl yaşayacağımı söylemişti. Ve ben kendime ev yapacak kadar saf ve kibirliyim!”.
Yazar ve ev Nikos Kazancakis (arkada, ortada) ve Eleni Kazancakis (önde, solda), Egina adasındaki evlerinin önünde, arkadaşlarıyla.
Kazancakis ‘son ev’ini yaptırdığında 71 yaşındaydı, üç yıl daha yaşamıştır. Ölüm yeri: Hastane odası.
Nabokov’unki farklı mıydı?
‘Son ev’ birden fazla anlamın taşıyıcısı olabilir, kişiden kişiye değişen bir semantik gizilgücü olduğunu söyleyebiliriz. Kimine göre ülküsel huzur-evinin arayışıdır ola ki, yaşlılık çağında. Kimi, bir bakıma tarihinin yaklaştığını gördüğü ya da sezdiği ölümü tehir etmenin adresi olarak görmüş olabilir onu. Çağdaşlarımız, evlerinin kendilerini öteleyerek temsil edebileceklerini tasarlamayı öğrenmiş, vasiyetlerini o yönde kaleme almışlardır -yakınlarının ya da kamunun aynı yönde karar alarak evlerini koruduğu yazar (Sait Faik), sanatçı (Dali), düşünür (Nietzsche) nüfusu azımsanamaz.
Ev, bu koşullarda yazarın “piramit”i: Masası, yazı aksesuvarları, kitaplığı, okuma koltuğu, yatağı, yemek takımı (Hüseyin Rahmi evi), içi doldurulmuş hayvan yoldaşı (Flaubert’in papağanı), ölüm maskesi ya da el kalıbı, giysileri – uzun, geniş, derin fetiş dünyası.
Evlerine, hiç değilse bahçelerine gömülme (Aziz Nesin, Seha Meray) isteği bu dünyaya bir işaret olarak hayatını da kazıma isteğine bağlı belki de.
Öteden beri, kültürel bağlamda aidiyet vurguları sevimsiz görünür bana, dilimiz alışmış bazılarına, kaçınamıyoruz, kaçınmalıydık. “Kadın sanatçı”, “zenci yazar”, “Nişli Agâh” ya da “Arap Hâşim”, anlamsız olmanın ötesinde fakir ve çirkin nitelemeler. “Türk dostu yazar”, “Türk düşmanı yazar” da ilkel bir kategori. En son, Kazancakis dolayısıyla açılıp edindiğim bir kitabı, Oktay Sönmez’in Kazancakis’e Mektuplar’ını (Varlık, 2011) bu nedenle yarıda bıraktım: Yazar öylesine takmıştı ki Kazancakis’teki “Türk düşmanlığı” motifine, 6-7 Eylül faciasının faturasını bile ona çıkarmaya kalkışıyordu!
Romantik ve “Türk düşmanı” Romantik akımın ünlü temsilcilerinden İngiliz şair ve yazar Lord Byron (1788- 1824), hem Osmanlı-Türk kültüründen etkilenmiş hem de Yunanistan’ın bağımsızlığı için savaşmıştı. Ölümünden sonra, Yunan millî kıyafetleri ve arkada Acropolis’le (Atina) canlandırılan bir tablosu.
“Türk’ün dostu” ya da “düşmanı” olması bir yazarı değerlendirmenin ölçüsü olacaksa, bu konuda kayıtsız kalanlar çoğunluktadır, ne yapacağız onları? Niteliksiz bir yazarın Türk dostu olmasından övünç payı çıkarılamaz herhalde, karşı kefede Lord Byron’u “biz”e kurşun sıktı diye kitaplığımızdan kovamayacağımız gibi.
Öte yandan, bir yazarın bir ülkeye, o ülkenin insanlarına sayıp sövmesini de sığ tavır sayıyorum ben. Gide, Türkiye gezisinde yazdıklarını Polonya ya da Nepal için de yazsaydı küçümserdim açıkçası. Tek içten bulduğum yüklenme konusu, kişinin kendi ülkesi ve insanlarıdır bana kalırsa ve her babayiğidin harcı olmuyor Thomas Bernhard’ın tavrı.
Hiçbir ülkenin dostu, düşmanı olmak geçmedi aklımdan. Yöneticilerine öfke duyabilirim bazı ülkelerin (ki duyuluyor elbette), ama bütün vatandaşlarına yönelik tektip bir duygu nasıl taşırım? III. Reich yıllarında rejime kökten muhalif Almanlar yok muydu; nasıl “Alman düşmanı” kesilebilir kişi?
Bütün düşman kesildiklerinin kendisine düşman olduğundan emin bazıları: Öyle işlemiyor ille de çarklar.
YANLIŞ: Muayede salonunda imza merasimleri yapılırdı.
DOĞRU: Muayede salonu bayramlaşmalar içindi.
İZAH Danışmanlar “muayede” ve “muahede” farkını bilmiyor
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bilindiği gibi geçen ayın 25’i akşamı, sanatçı ve sporcularla Dolmabahçe Sarayı’nda biraraya geldi.
Erdoğan’ın konuşmasının sonunda dile getirdiği bir husus, sonrasında kimsenin dikkatini çekmedi. Cumhurbaşkanı tam olarak şöyle demişti:
“Bildiğiniz gibi burası Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede Salonu. Bu salonda inşasından bu yana sadece uluslararası toplantıların imza merasimleri, imza törenleri yapılmıştır. Her zaman toplanılan her zaman buralarda törenlerin yapıldığı bir salon değil; onun için adı muayede salonu ve bizler de bu salonu, doğrusu, böyle müstesna günlerde, bu tür uluslararası toplantılar vesilesiyle biraraya gelmiş ve burada toplanmışızdır…”.
Son cümledeki basit Türkçe hatası, konuşma dilinde olabilecek, kabul edilebilir bir hata. Ancak önceki cümledeki “…bu salonda inşasından bu yana sadece uluslararası toplantıların imza merasimleri, imza törenleri yapılmıştır. Her zaman toplanılan her zaman buralarda törenlerin yapıldığı bir salon değil; onun için adı muayede salonu” cümlesi oldukça hatalı.
Bu salonda hiçbir uluslararası toplantı veya imza merasimi yapılmadı. Zira bu salon, sadece saraydaki bayramlaşmalar için planlanmış ‘Büyük Salon’dur. Bayram günleri bu salonun ortasına taht kurulur; padişah devlet ricalinin, ulemanın, cemaat reislerinin ve ve saray halkının bayram tebriklerini kabul ederdi.
Cumhurbaşkanını, daha doğrusu danışmanlarını/metin yazarlarını yanıltan ise, belki de kelimenin “yanlış bilinmesi”dir. “Muayede”, içindeki “iyd” yani “bayram” kökünden geliyor. Muayede salonu adı da buranın bayramlaşma mekanı olduğunu açıklamakta. “Muahede” ise içindeki “ahid” yani “antlaşma”dan geliyor.
‘Büyük Salon’da büyük buluşma Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sanatçı/ sporcularla buluşması, Dolmabahçe Sarayı’nın ‘Muayede Salonu’nda gerçekleşti.
Arno Schmidt, Bargfeld’deki ufarak evini satın alıp yerleştikten bir süre sonra, kasabanın çocukları, “Her şeyi not ediyor! Her şeyi not ediyor!” diye bağrışarak arkasından koşar olmuşlar. Bu anekdottan çıkarılacak ders: Ya açık havada, görünerek, not almayın ya da çocuklara aldırmayın.
Elias Canetti’nin İnsanın Taşrası başlığıyla yayımlanan “seçme notlar”ını okuyorum; kendi deyişiyle: “Çok sayıda cilt oluştu: Burada sunduğum, yalnızca dar kapsamlı bir seçkidir”. 1942-1972 notlarından yapılmış seçkiyi, sonraki yıllara uzanan başkaları izledi.
Ahmet Cemal, “Canetti’nin Notlar’ı, dünya edebiyatında tamamen kendine özgü bir türdür” diyor önsözünde. Canetti’yi bu çerçevede öncelemiş yazarlardan birkaçına değinmiştim: Leopardi, Coleridge, Schlegel, Novalis, Valéry… uzar gider liste. Filozofları, fragmanter yazının Schopenhauer, Nietzsche ile ağırlığını koymuş düşünürlerini hiç saymıyorum.
Canetti’nin “not”ları, tanım üzerinde bir tartışma alanı yaratmış mıdır bilmiyorum, yaratabilir. Aufzeichnungen kavramına Rilke’nin Malte’sinden âşinayız: Necatigil de “notlar”da karar kılmıştı. Gelgelelim, Almanca kelimenin “not”tan fazla, o karşılıktan taşan özellikleri yabana atılamaz: Kayda geçirince, kayda düşme türünden bir boyutu daha görülüyor ki, Canetti’de olduğu gibi, “günce”yle kesiştiği de söylenebilir.
Bulgar yazar Elias Canetti, tuttuğu notlarla da meşhur.
Canetti’nin “not”ları aforizmadan düşünsel alıştırmaya doğru açılıyor. Hiçbir biçim taslak halinde değil burada, çünkü her birim nihai halinde. Oysa not düşmek, not almak daha çok bir hazırlık fikri doğuruyor zihinde: Coleridge’in Notebooks’u baştan uca öyle tutulmuş defterlerden oluşuyor örneğin. Valéry’nin Defterler’inde, olmuş parçalarla geliştirilesi çıkmalar içiçe geçer. Canetti’ninki en çok Zibaldone’yle kıyaslanabilir, sanıyorum (çünkü yazarın bütün notlarını görmedim, üç seçkiden hareketle bu tanıyı getiriyorum).
“Not” konusuna iki kez değinmiştim (Yazboz, 2000 ve Suya Seng CX, 2013). Barthes’ın 1978-79 seminerleri daha sonra yayımlandı ve orada yazarın ‘not alma süreci’ne ilişkin, roman bağlamında kuşattığı kesitin önemini görme fırsatımız doğdu: “Şimdiye ait küçük bir parça” (vurgu RB’nin) ile “tümce” arasındaki yola ışık düşürüyordu seminerin son bölümü. Barthes bir fiş tutkunuydu (bkz: “R/B”), dolayısıyla binlerce not tutmuştu; notatio’nun, not etme eyleminin düzeylerini olabildiğince ayrıştırabilecek deneyime sahipti. Kısanın kısası haliyle “alınmış olan not, özetlenemeyecek olan şeydir” (vurgu RB’nin), evet, ama ne her not, ne de her not alma biçimi böyledir: Bambaşka düzeylerle karşılaşırız not düşme eyleminde, kimileri birkaç sayfadan oluşur notların, çok katmanlıdırlar. Zincirin halkaları halinde gelişen, geniş zamanlara yayılan, ortak merkezli notlar, biribirilerine gönderilidirler.
İmdi, aufzeichnungen tamıtamına çakışmıyor not ile: Her birimi çelişiyor geçicilik işleviyle. Schlegel’e atfedilen özdeyiş altını çizer: “Bir fragman, tıpkı küçük bir sanat yapıtı, kendisini kuşatan dünyadan bütünüyle ayrılmış ve kendi içinde tamam kılınmış olmalıdır; aynı bir kirpi gibi”.
Filologlar, Alman Romantiklerinin kilit kavramlarından “witz”in çevrilemezliği üzerinde buluşuyorlar. Zekânın anlık parlayışı ile ortaya çıkan yetkin sözde, öte yandan, bir “cinfikir”lik, bir “çıkıntılık” (Schlegel boşuna “burun”la özdeşleştirmiyor “witz”i) payının ağır bastığı düşüncesi göze çarpıyor. Bir tür şimşek-düşünce diyemez miyiz, ani ışığını hesaba katarak? Schlegel, “zihnin yoğunlaşmış patlaması” tanımını getiriyor.
İlk bakışta, “özdeyiş”ten sözedildiği akla gelebilir. Athenaüm dergisinde Schlegel’in de, Novalis’in de yayımladığı “parça”ların bir bölüğünün özdeyiş niteliği taşıdığı görülür gerçi, ama bir çoğu o çerçeveden taşan özlü düşünsel alıştırmalardır. Şüphesiz, herbirinde kısalık belirleyici özellik olarak göze çarpar; gelgelelim “kısa” karmaşık bir biçimdir, tektip bir sınıflamayla işin içinden çıkılamaz.
“Zettel’s Traum” isimli 1334 sayfalık devasa romanıyla bilinen Alman yazar Arno Schmidt, çevresinde olup biten her şeyi not almasıyla nam salmıştı.
Sık sık Canon’un, edebiyat tarihinin ve eleştirinin tasnif saplantıları, “tür” kategorileri ve dayatmaları konusunda kalem oynattığımı gören görmüştür. Kısa(lık) bir ölçüdür sonuçta, kendi başına bir “tür” değildir, buna karşılık çok sayıda tür nitemi peydahlamıştır. Kimilerinin görece yaygınlık kazandığı gerçek; kimileri ise kişisel kullanımlar olarak kayıtlara geçmiştir.
“Kısa”, her durumda bir gereksinmeyi karşılar. İşin içinde boy ölçüşmenin payı hissedilir: Belli bir yoğunluk derecesinin korunması hedef tutulur. Bir dolu örnek-metin, dilense açılabileceklerini gösterir; tersine, Klébaner’in deyişiyle “azraklık sanatı”nın gereği yerine getirilmiştir. Her yazı adamının başvurduğu yol sayılmaz, genelde doğurgan zihinlerin seçimidir.
“Kısa”yı “veciz”le çakıştıramayız her vakit, özünde bu özellik azçok yeretse de. Kestirmeden gitmek, kestirip atmak, kısa kesmek, kıssa’ya uzanmak farklı gemleme biçimleri ister.
Arno Schmidt, Bargfeld’deki ufarak evini satın alıp yerleştikten bir süre sonra, kasabanın çocukları “herşeyi not ediyor! herşeyi not ediyor!” diye bağrışarak arkasından koşar olmuşlar. Bu anekdottan çıkarılacak ders: Ya açık havada, görünerek, not almayın ya da çocuklara aldırmayın. Öyle yapıyorum. Barthes “fikir” ile “not” arasındaki köprüye dikkati çeker: Unutmamak için yazmak. Mikro-teknik konusuna eklemleyerek: Cebe sığacak bir not defteri ve yaylı tükenmez kalem. Artık ceket kullanılmayışından sözeder. Yelek(ler) ne güne duruyor?! (Bir yelekliler örgütü olduğunu bilmeyenlere rastlanır). “Fiş”ler başka: Masa isterler. Orada, not almanın ötesine geçilir. Ama kısa’lar fişlerden doğmaz, notlardan yürürler.
Her tarihsel dönem, kendi anlamları-anlatımları doğrultusunda bir terminoloji oluşturur. Bugün özellikle ülkemizde, iyiden iyiye günlük siyasetin yörüngesine göre şekillenen bu kavramlar, ünlü şair Nâzım Hikmet’in döneminde de tartışma konusuydu. “Vatan haini” olarak damgalanan Nâzım’ı o dönemde destekleyenler ise, onu “Türk dünyasının, Türk milletinin müstesna bir kıymeti” olarak selamlamışlardı. Arşiv belgeleri konuşuyor…
“Kendimi ilk önce komünist, sonra Türk, artık sonrasında da yazar olarak görüyorum.” Nâzım Hikmet
“Nâzım, şu kadar yıldır yurdundan uzak olduğu halde, Türk kalmasını bildi!” Aziz Nesin
Türkiye’de “Türk”, “Türkiyeli”, “millîlik” vb. kavramlar üzerinden tartışmalar sürerken Nâzım Hikmet’in açlık grevine başlamasıyla ateşlenen özgürlük kampanyası, konuya dair önemli örnekler barındırıyor. Bu kavramlara Türkiye’deki sosyalist hareketin o dönem nasıl baktığını göstermek açısından bunlardan bazı örnekler sunmak faydalı olacaktır. Dönemin sosyalist hareketinin enternasyonalizmle yurtseverliği birbirinden kopmaz bağlarla birarada gördüğü, millî olunmadan enternasyonalizmin, enternasyonalist olunmadan da millîliğin içinin boşalacağını değerlendirdiği net bir şekilde tespit edilmektedir.
Türkiye Komünist Partili (TKP) gençlerin öncülüğünde kurulan İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği, Nâzım Hikmet’e dair bildirilerinde söze başlarken “yarın memleketimizin mukadderatını eline alacak olan ve bunun sorumluluğunu bütün varlığı ile duyan Türk Gençliği adına” hareket ettiklerini vurgulamıştır (Halk Gençliği, 7 Temmuz 1950). Bu gençler “Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği hakiki Türk gençliğini temsil” ettikleri iddiasındadır (Nuhun Gemisi, 17 Mayıs 1950). Nâzım’ın yoldaşlarına göre şairin açlık grevi, “Türk vatanını yalnız kendi inhisarları altına almak ve her türlü vasıta ile bunu temin etmek isteyenlere karşı”dır (Nâzım Hikmet gazetesi, 23 Mayıs 1950).
Nâzım Hikmet gazetesinden çağrı 30 Mayıs 1950 tarihli Nâzım Hikmet gazetesinin birinci sayfası. (TÜSTAV Arşivi)
İstiklal Marşı konusundaki tavır
İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği, 15 Mayıs 1950’de Lâleli Çiçek Palas’ta Nâzım Hikmet’e özgürlük talebiyle bir eylem de düzenlemiştir. Orada toplanan sosyalist gençler için Nâzım, “Türk milletinin en yavuz evladı” ve “Türk milletinin gözbebeği”dir (Nâzım Hikmet, 18 Mayıs 1950, s.3; Nuhun Gemisi, 17 Mayıs 1950). O eylemi provoke etmek isteyenler de cevaplarını ilerici gençlerden alacaklardır. TKP çevresinin çıkardığı Nuhun Gemisi gazetesi ve Bulgaristan Komünist Partisi gençlik teşkilatının Türkçe yayın organı Halk Gençliği, o gün yaşananları sayfalarına şöyle taşımıştır:
“Büyük şairimiz Nâzım Hikmet’i kurtarmak için Yüksek Tahsil Gençlik Derneği tarafından 15 Mayıs [1950] Pazartesi günü saat 14’te Lâleli Çiçek Palasta bir toplantı tertip edildi. Hak ve sanat sever gençlerle, aydın ve işçilerden mürekkep bir kalabalığın iştiraki ile yapılan bu toplantı çok heyecanlı oldu (…) Toplantı temiz bir hava içinde devam edip giderken, yavaş yavaş içeriye sızan bazı kimselerin bağırıp çağırdıkları, hatiplerin sözlerini kesmeğe çalıştıkları görülüyordu. Toplantıyı tertip edenlerden bir genç, polislerden bu uygunsuz hareketi önlemelerini rica etmişse de bu teşebbüsten hiçbir müspet netice alınmamış ve toplantı bu asabî hava içinde devam etmiştir. Bu adamlar bir aralık her zamanki yaptıkları gibi İstikâl Marşımızı kendi bozguncu maksatlarına âlet etmek istemişlerdir. Fakat toplantıya iştirak edenler, İstiklâl Marşımızın böyle çatlak bir sesle söylenmesine tahammül edememişler, marşımızı vakur ve gür sesle okuyarak bu çatlak sadaları bastırmışlardır (…) Polisin gevşekliğinden faydalanan bu kötü niyetlilerin tecavüzü artırmaları üzerine toplantıya İstiklâl Marşı ile son verilmiştir. Bu sırada kapıyı tıkamış olan tahrikçilerden biri:
– Haydi arkadaşlar nasyonalistler dışarı! diye bağırınca bir başkası:
– Hayır arkadaşlar, faşistler dışarı hitabiyle hakikî hüviyetlerini açığa vurdular…” (Nuhun Gemisi, 17 Mayıs 1950; Halk Gençliği, 20 Haziran 1950)
Nâzım Hikmet, Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’nde Mehmet Ali Aybar’la, Nisan1950 (Fotoğraflarla Nâzım Hikmet, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Yayınları, İstanbul, Eylül 2006 s.89)
Nâzım Türk bayrağıyla
Nâzım, Moskova yakınlarındaki Peredelkino’daki duvarında Türk bayrağı asılı sayfiye evinde. Bulgaristan’da yaşayan Türk komünistlerinden Fahri Erdinç, 1956 yılında bu eve girdiği zamanı anlatırken şu satırları yazmıştır: “Duvarda, en görünür yerde, spor takımlarının alıp verdiğine benzer bir üçgen bayrak, ayyıldızlı bayrağımız.” (Fahri Erdinç, Kalkın Nazım’a Gidelim, Varlık Yayınları, İstanbul,1987, s.52)
‘Türk dünyasının gözbebeği’
Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu ise “Büyük Türk şairi Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için” TBMM Başkanlığı’na gönderdiği ve Nuhun Gemisi’nde tam metni yayımlanan 5 Mart 1950 tarihli mektupta şu ifadelere yer vermiştir: “Türk Milleti Türkiyeden Padişahı ve hilâfeti söküp atmak ve hür bir hayata kavuşmak için 30 sene evvel kanını dere gibi akıttı ve Cumhuriyeti kurdu. Bu suretle istibdadı, irticaı ve sömürgeci-yabancıları vatandan atan Türk milleti başta sevgili Atatürk olduğu halde bir çok yenilikler yaptı. Cumhuriyetten istifade ederek ilimde ve fende yükselmeği bir ödev olarak bildi. Halbuki bugün dünyada Halk Demokrasilerinin ilerlediği bir zamanda Türk milletinin gözbebeği olan Büyük Şair Nazım Hikmetin Cumhuriyet idaresinin kanunlarına aykırı olarak zindanlara atıldığını görüyoruz ki Kemalist Türkiyenin ceza kanunları buna müsaade etmemektedir. Nazım Hikmet dünya çağında yüzümüzü güldüren, göğsümüzü kabartan ve bütün Avrupa ediplerinin takdirle andıkları büyük bir şairimizdir, ve Kıbrıs Türk işçileri onunla iftihar etmektedir” (Nuhun Gemisi, 15 Mart 1950).
Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu ise o dönemde Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a gönderdiği mektupta da Nâzım’ın “Türk dünyasınca büyük bir ehemmiyete haiz” olduğunu vurgulamış ve şairi “Türk dünyasının gözbebeği” şeklinde tanımlamıştır (Nâzım Hikmet, 6 Haziran 1950)
Siyasi mizah dergisi Nuhun Gemisi17 Mayıs 1950 tarihli Nuhun Gemisi gazetesinden. (TÜSTAV Arşivi)
Nâzım’ın millîliği
Aynı zamanda Nâzım’ın dostları, özgürlüğe kavuşturulması için yürütülen mücadele sırasında şairin “gayri millî” olduğuna dair yapılan propagandalara da çok net şekilde cevap vermiş ve şairin açlık grevine başlamasının ardından uğradığı haksızlıklarla mücadele için çıkan fikir ve politika gazetesi Nâzım Hikmet’te “Sanatta ‘Millilik’ Meselesi” başlıklı bir yazı kaleme almışlardır. Yazı, millîlik ile evrenselliği bir bütün olarak ele almaktadır:
“Fikri görüşleri, miyop bilgi dağarcıkları fakir kişiler, Nâzım’ı gayri millî olmakla ithama kalkışmışlardı. Cemiyetini inkâr ediyor, kendini inkâr ediyor demişlerdi. Bugün Nâzım san’atın öyle yüksek zirvelerinde ki hasımları bile onu kabul etmek zorunda kalıyorlar. (Bedreddin Destanı), (Büyük Destan), (Memleketimin İnsan Manzaraları) bu topraklarda yeni birer dağ silsilesi gibi yükseliyor. (Büyük Destan) bütün olarak neşredilip, halk oyuna sunulduğu gün, Atatürk’e basma kalıp methiyeler yazanlar, onun 26 Ağustos Gecesi’nin yanına hangi mısralarını koyup da boy ölçüşebilecekler. Hangi şairimizin dili, Türkçenin güzelliklerini ve zenginliğini Nâzım kadar bize bol bol ve cömertçe veriyor? Yalnız şuna da işaret etmeliyim ki, (Bedreddin Destanı) ve (Büyük Destan) ne kadar (milli) iseler, bizimseler, (Taranta Babu) ve (Benerci) de aynı derecede edebiyatımızın öz malıdır. Aynı derecede (millidir). Nâzım’ı bu memleket çıkartmıştır ve eserleri bu memleketin tarihinin, kültürünün, dilinin, hayatının eserleridir. (…)
Bizim olan bu şiirlerin muhtevasında ve şeklinde insanî olanı, dünya çapında olanı görmemek için insanın miyop değil, doğrudan doğruya kör olması lâzım. Ve yine, Nâzım san’attaki başarıları için kendi memleketinin kültürüne ve tarihi serine ne kadar borçlu ise, aynı zamanda dünya fikir, edebiyat ve inkılâp hareketlerine o kadar borçludur.” (Nâzım Hikmet, 13 Haziran 1950)
Sadece Türkiye’den değil, yurtdışından bakınca da Nâzım, evrenselliğinin yanında Türk milletinin şairidir. Sovyet siyaset-sanat çevreleri ve basını, batısından doğusuna dünyanın ilerici hareketleri, bu nitelemeden geri durmamıştır.
Prag’da öğrenim gören ve şairin özgürlüğü için Türk hükümetine telgraf gönderen Irak, İran, Endonezya, Hollanda, Trieste, Hindistan, Nijerya, Vietnam, Kıbrıs, Arjantin, Yunanistan, İtalya, Kanada, Arap, Filistin, Ekvador, Meksika, İspanya ve Norveç’ten üniversite öğrencileri için Nâzım, “Türk millî şairi”dir (Handan Durgut, Nâzım’ın Cep Defterlerinde Kavga, Aşk ve Şiir Notları, s.124-125) İranlı devrimciler, Nâzım’ın “Türk milletinin hürriyeti için” çalıştığını yazarken (Nâzım Hikmet, 4 Temmuz 1950), Irak’ın ilerici çevreleri şairin “Türk milletine yaptığı hizmetler”in altını çizmektedir (Nâzım Hikmet, 20 Haziran 1950).
NÂZIM’A 19 MAYIS MEKTUBU
Emperyalizme karşı millî bağımsızlık davası
Nâzım’ın yoldaşları, şairin özgürlüğe kavuşup Sovyetler Birliği’ne yerleşmesinden sonra da “milliyetçilik” konusunda aynı tavrı sürdürmüşlerdir. TKP’lilerin yurtdışında kurdukları İleri Jön Türkler Birliği adına Doğan Aksoy tarafından 19 Mayıs 1952’de gönderilen mektup, bunun tipik bir örneğidir. Orijinali Rusya Toplumsal Siyasal Tarih Devlet Arşivi’nde (RGASPİ) saklanan mektuptan parçalar ilk kez yayımlanmaktadır:
“Çok sevgili Nâzım yoldaş,
Türk halkının emperyalist istilacılara karşı silahlı ayaklanmaya kalkışının 33’ncü yıldönümüne rastlayan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutladığımız şu sırada, milli kurtuluş gençliğinin büyük rehberi, ilhamcısı ve dostu olan size, yurtdışındaki vatansever Türk gençliğinin sevgilerini ve bağlılık selamlarını yolluyoruz.
19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı Türk gençliğinin emperyalizme ve irticaa karşı, milli bağımsızlık, barış ve daha [Burada “geleceği” niteleyen bir sıfatın yazılmasının unutulduğu anlaşılmaktadır] bir gelecek için savaş günü olarak kutlarken, Türk halkının milli kurtuluş savaşına genç yaşta bilfiil katıldığınız 1919 yılından bugüne kadar, milli ve sosyal kurtuluş, demokrasi ve barış davası için yürüttüğünüz kahramanca ve amansız mücadele vatansever Türk gençliğinin önünde en değerli, en parlak bir örnek olarak durmaktadır.
Vatanımızı bir Amerikan müstemlekesi ve dostumuz Sovyetler Birliği’ne karşı bir tecavüz üssü haline sokan vatan haini, harp kundakçılarının sizi Türk vatandaşlığından atma iddiaları, şahsınıza karşı adi yalan ve iftira kampanyaları, Türk halkını milli bağımsızlık ve barış davasını nasıl tükenmez bir enerji ve dirayetle savunduğunuzu göstermektedir. Sizin düşmanlarınız milli bağımsızlığın ve barışın düşmanlarıdır. Ve dolayısile Türk halkının ve milli kurtuluşçu Türk gençliğinin düşmanlarıdır.
Sizin 1919’dan bugüne kadar emperyalizme karşı yurdumuzun milli bağımsızlık davası için, hapislere ve ölüm tehditlerine rağmen yürüttüğünüz mücadeleyle 1919 milli kurtuluş davasına sonuna kadar sadık kaldınız. İşte bunun için milli kurtuluşçu Türk gençliği sizi, Türk halkının emperyalizme karşı mücadelesinin şampiyonu olarak selamlıyor ve size layık antiemperyalist mücahitler olmaya savaşıyor. (…)” (Türkçe orijinali için bkz. RGASPİ fond 495, liste 266, dosya 47 (II), yaprak 108, 108 arkası. Rusça çevirisi için bkz. RGASPİ fond 495, liste 266, dosya 47 (II), yaprak 103-106. Mektubun zarfı için bkz. RGASPİ fond 495, liste 266, dosya 47 (II), yaprak 107, 107 arkası).
Doğan Aksoy’un Nâzım Hikmet’e mektubu.
BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN COŞKUSU
Camilerde mevlitler gümbür gümbür ama…
Bir Bulgaristan Türkünün Türkçe olarak gönderdiği ve Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi’nde (RGALİ) bulunan aşağıdaki mektup da Nâzım Hikmet’in Türklük ve millet bahsinde o dönem yarattığı etki ve düşünceyi ifade etmektedir. Tam metnini sunduğumuz ve orijinal diline dokunmadığımız mektup, ilk kez yayımlanmaktadır:
“24 Eylül 1959
Kızanlık
Sayın Nazım Hikmet yoldaş!
Ey Türk milletinin karanlık gecelerinin nurlu yıldızı bay Nazım Hikmet yoldaş. Bütün dünyada anılmış, hürriyet seven milletlerin ruhunu uyandıran ve göklere seda eden kardeşimiz. Kalbimizde milli sevgisi duygusu olan iki samimi arkadaş, Kızanlık kasabasının köylerinde doğan ve faşist idâresinin acısına katlanan, tozmoz edilenlerin duyguları olup da ve Türk milletinin çekisini anlayanlar ve bu milletin hürriyetini düşünenleriz.
İngiliz ve Amerikan sömürgecilerinin pençeleri altında Türk milletinin kanını emen ve kanını emdiren ibrikçilerden kurtuluş çaresini düşünüp de, sizlere yüz sürüp imdada ve malumata bu mesele hakkında ihtiyacımız var. Bu sevgili anavatanımızda biz çok hürriyet için çalışan ve milli ruhu düşünceli gençlerle acep nasıl olup da biri birimizle fikir değiştirmek olabilir? Bu milletin arasında bulunan gençler sizin tutmuş olduğunuz yoldan gidiyorlar mı?
Ey güzel anavatan, bir gün gelecekte ve al kırmızı sancağın altında güneş gibi parıl parıl parıldayacaksın. Bu fakir yoksul halkımız dünyada o kadar mı talihsiz de, daha hürriyete kavuşamadı?
Milletin hükümdarları kendi intereslerine [çıkarlarına] bakıyorlar ve kendi ceplerini doldurup da milleti fakir bırakıp ve millet için hiçbir kolaylık düşünmüyorlar. Gün gelip de soru ve suallere nasıl cevap verebilecekler?
O ak sarıklı hocalar, koca amucalar camilerde mevlitleri gümbür gümbür yapıyorlar, öte yanda ise insanlığa yakışmayıp kef kemâller ediyorlar. E böyle bir milletin işi ileri gider mi? Gemileri batmayıp da ve uçakları hükümdarlarla yere düşmez mi? Siz tabi soracaksınız acaba kim bu milli hürriyeti düşünen gençler. Bunların geçmişlerine bilginizin ihtiyacı vardır. İşte birinci arkadaşımız ismi şudur: Terzi Aptulla İbrahimov: ‘Küçük yaşta mektebimi köyümde ikmâl ettim ve sonra ise Eski Sağra kasabasına sanat öğrenmeğe vardım. Bir zengin çorbacının [Osmanlı döneminde taşrada ileri gelen Hıristiyanlara verilen ad] kolu altında sanata devam etmiştim. 1943’üncü yılda Hitlerci hükümdarları Bulgaristan’da durmalarına rağmen Türkleri, komünistleri ve Yahudileri tozmoz etmeğe başladılar ve uyanık Türk gençlerini birer birer sürgün ettiler. İşte bu gençlerin arasında ben de bulunuyordum. 3 gün ve 3 gece trenlere sımsıkı yükletilmiş Pirin Dağlarına sürüldük. Burada bize dediler ki siz sürgünsünüz. Aç, susuz, yedi yemedi, odundan ve tozmozdan 7 günde bütün saçlarım başımdan döküldü ve bunun için ben onlara bir yerde rahat vermiyecem, her yerde bulup onların başlarını eğeceyim’.
İkinci arkadaşımızın ismi şudur: Öğrenci Osman Bülbül: ‘Küçük yaşta mektebimi köyümde ikmal ettim ve sonra ise Kızanlık kasabasında orta tahsilde devam ediyorum. Bu yıl birinci yılımızdır, daha çokça Bulgar tahsil okullarında devam ediyoruz. Onun için bir yerimde yanlışımı bulursanız af edin, sade IV. sınıfı Türk okulunda bitirmişim. Kalanlarını ise Bulgar okullarında bitireceyim. İlerde meram var Sofya’da yüksek tahsilimi partiyna şkolasında [parti okulunda] almam mümkündür’.
Mektubumuza son verirken özlemiş selamlarımızı sunar ve büyüklerin ellerinden sıkar ve küçüklerin (milletin) gözlerinden öperiz ve bu yol üzerinde yorulmadan çalışmalarına candan dileriz. Acele karşılık bekliyoruz.
SON
Adresim şudur: Aptulla İbrahimov
Kızanlık
St. Oreşkov Caddesi, No. 1” (RGALİ fond 2250, liste 119, dosya 20, yaprak 20 arkası)