Kategori: Edebiyat Tarihi

  • Defoe ve Camus’de veba ve karantina: Bugünün aynası, aynısı!

    Defoe ve Camus’de veba ve karantina: Bugünün aynası, aynısı!

    İngiliz yazar Daniel Defoe Veba Yılı Günlüğü’nde (1722) gerçek bir olayı, 1665 Londra veba salgınını bir roman tadıyla anlatır. Fransız yazar Albert Camus de Veba’da Cezayir’in Oran kentinde 1940’larda yaşanan kurgusal bir salgını romanlaştırır. Sayısız insan bu kitapları herhangi bir hapsolma-kuşatılma durumunun, yokolma tehdidinin temsili olarak okumuştur. Günümüzdeki COVID-19 salgınının ortaya koyduklarıyla şaşırtıcı benzerlikler…

    İkinci veba pandemisi Batı dünyasını Ortaçağ’ın sonlarında vurur ve artçı salgınlarla birkaç yüzyıl devam eder. Hayatın, dolayısıyla edebiyatın bir parçası olur. İlgisiz metinlerin içinde aniden karşımıza çıkar. Boccaccio’nun Decameron’unda 10 kişi Floransa’da veba salgını nedeniyle bir eve kapanır, birbirlerine öyküler anlatırlar. Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inde iki âşık haber taşıyan ulağın yolda karantinaya alınması yüzünden ölüme sürüklenir.

    Doğrudan salgını konu edinmiş yazarlar da vardır. Bunların içinde iki başyapıt öne çıkar: İngiliz yazar Daniel Defoe’nun 1722 tarihli Veba Yılı Günlüğü (A Journal of the Plague Year) ve Fransız yazar Albert Camus’nün 1947 tarihli Veba’sı (La Peste).    

    İki yazar da salgınlara takıntılı bir ilgi duyarlar. Daniel Defoe 1722’de vebayla ilgili iki kitap yayımlar: Veba Yıllığı Günlüğü ve daha az bilinen Veba İçin Gerekli Hazırlıklar (Due Preparations for the Plague). Albert Camus ise 1947’de Veba’yı yayımladıktan 1 yıl sonra Kuşatma (L’État de Siège) adlı oyununda veba korkusunun tuzağındaki bir başka kenti gündeme getirir.

    Yaşlı Brueghel’in ünlü resmi “Ölümün Zaferi”, 16 yüzyıldaki Veba salgınını canlandırıyor.

    Bu takıntının nedenleri vardır. Daniel Defoe 1720 Marsilya veba salgınıyla ilgili haberlerden çok etkilenir, kendisi beş yaşındayken Londra’da patlak veren 1665 veba salgınını hatırlar. Bugün bizim yaptığımız gibi, dünya bir salgının avucuna düşmüşken geçmişteki afetlere bakmak ister. Albert Camus ise Fransız sömürgesi Cezayir’de, Oran kentinde doğmuştur. Burada 20. yüzyılda sık sık kolera ve tifüs salgınları patlak verir. Camus 1940-41’de tam da Oran’dayken kentte bir kolera salgını birkaç bin kişinin ölümüne neden olur.

    Okurlar bu kitaplarda anlatılan salgınları bir çeşit metafor olarak görmüştür. Dehşet, çaresizlik ve kötülüğün pençesine düşmüş birer kent distopyası okuduklarını düşünürler. Zaten Albert Camus kitabının başına Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe romanından şu alıntıyı koymuştur: “Gerçekten varolan herhangi bir şeyi varolmayan bir şeyle temsil etmek ne kadar mantıklıysa, bir hapsolma şeklini de bir başkasıyla temsil etmek o kadar mantıklıdır”.

    Bu alıntı iki veba yazarı arasındaki bağlantıyı da gösterir. Albert Camus herhalde Veba Yılı Günlüğü’nü okumuştur; Daniel Defoe’nun gözde temalarından biri olan hapsedilme korkusu ve kurtulma arzusunu gayet iyi bilir. Camus için salgın bir metafordur. Fransa’nın 1940-1944 arasında Nazi işgali sırasında yaşadığı hapis, iç sürgün ve korku ortamını bir veba salgını yaşayan Oran’a taşır. Bu nedenle kimse Veba’yı tam da bahsettiği konuyu yani salgını anlatan bir metin olarak okumaz. Camus’nün kendisi de, Roland Barthes’ın romana yönelik eleştirilerini cevaplarken vebanın bir metafor olduğunu açıkça belirtmiştir: “Veba’nın birçok açıdan okunmasını istedim ama bariz içeriği, Nazizme karşı Avrupa direnişiydi”.   

    Daniel Defoe, Londra’da veba salgını başladığında 5 yaşındaydı ve ailesiyle şehir dışına kaçmışlardı.

    Daniel Defoe’nun Veba Yılı Günlüğü ise yıllarca herhangi bir kaba sığdırılamaz. Nedir bu metin? Tarihî bir roman mı? Geçmişe dönük uzun bir röportaj mı? Bir tarih araştırması mı? Ele alınan konu yani 1665 Londra veba salgını gerçek bir olay olduğu, Defoe’nun metni belgelere dayalı rakam ve istatistiklerle dolup taştığı halde, kitaba bir ara “roman” denilmesi uygun görülür. Yazar insan duygularını öyle bir güçle aktarır ki tarih veya gazetecilik kalıplarına sığmaz. Zaten Daniel Defoe istemeden romancı olmuş bir tür gazetecidir. En ünlü iki romanı Robinson Crusoe ile Moll Flanders’ın bile birer röportaj olduğuna inandırmak istemiştir okurlarını. Otomatik Portakal’ın yazarı Anthony Burgess, onun için “İngiliz edebiyatının en büyük yalancısı” demiştir.

    Her iki kitabın kendilerinden birinci tekil şahısla sözeden birer anlatıcısı vardır. Veba’nın en son sayfasında bu anlatıcının aynı zamanda romanın kahramanı Doktor Bernard Rieux olduğu açıklanır. Veba Yıllığı Günlüğü’nün anlatıcısı ise Londralı bir saraçtır (at koşumları yapan bir zanaatkâr). Kitabın en son satırında adının H. F. olduğunu öğreniriz. Bu iki anlatıcı bizi korku dolu iki şehirde ev ev, sokak sokak dolaştırır.

    Albert Camus ise vebayı Nazi işgali sırasında yaşadığı hapis deneyimini anlatmak için bir metafor olarak kullandı. Yazar, romanının geçtiği Cezayir Oran’da.

    TEHLİKEYE UYANMA

    Herkes vebanın sona erdiğini biliyor; ölüler hariç

    Bir salgın patlak verdiğinde hekimlerden devletin tepesine kadar yetkililer hem geç kalmaktan hem erken davranmaktan korkarlar. Davranış bilimcilerin “taraflı doğrulama” dedikleri eğilimi benimser, yani istedikleri senaryoya inanmayı tercih ederler. Veba romanında iki hekim arasındaki şu konuşmaya kulak verelim:

    “…

    – Aslında ne olduğunu biliyorsunuz değil mi Rieux?

    – Analizlerin sonucunu bekliyorum.

    – Ben biliyorum. Analize filan ihtiyacım yok. Bir meslektaşın dediği gibi: ‘Mümkün değil, herkes bunun Batı’da yok olduğunu biliyor’. Evet, herkes biliyor, ölüler hariç. Hadi Rieux, ne olduğunu siz de benim kadar biliyorsunuz…

    ‘Evet’ dedi Rieux. ‘İnanılır gibi değil. Ama galiba veba’…”

    Veba Yılı Günlüğü’nde, Londralılar Hollanda ile iş yapan tüccarların mektuplarından salgının orayı kasıp kavurduğunu öğrenirler, söylentiler kulaktan kulağa yayılır:

    “Hükümetin ne olup bittiğini iyi bildiği anlaşılıyordu, salgının buraya sıçramasını önlemek için yapılması gerekenlere dair bazı toplantılar yapılmıştı ama bütün bunlar çok gizli tutulmuştu”. Az sonra fakir dış mahallelerde veba ölümleri başladığı halde, Londra’nın kalbinde yani sur içindeki City’de herkes rahattır, kaygılanmaz. Bir süre sonra, daha yetkililer bir tedbire başvurmadan zenginler şehri terketmeye başlar: “Sokaklar eşyalar, kadınlar, çocuklarla dolu arabalardan görülmez oldu. Korkunç, acı bir manzaraydı bu. Belediye başkanının kapısına ulaşmak mümkün değildi, geçiş izni ve sağlık sertifikası almak için herkes birbirini çiğniyordu, bunlar olmadan şehir dışında yolculuk etmek, bir handa gecelemek mümkün değildi. Belediye başkanı bir süre zorluk çıkarmadan başvuran herkese sertifika dağıttı”. 


    RAKAMLARIN ANLAMSIZLIĞI

    İstatistik tartışmaları ve gerçek sayıların gizlenmesi

    Bir salgın, rakamlar, tablolar ve grafiklerle belgelenir. Herkes resmî açıklamaları endişeyle bekler ama bir yandan da hasta ve ölü sayıları giderek anlamsızlaşır. Veba Yılı Günlüğü’nde anlatıcı H. F. durmadan haftalık “ölüm raporları”nı (Bills of Mortality) izler. Bunlar, Londra’da her mahalle kilisesinin kayda geçirdiği ölü sayısını ve ölüm nedenini belirten listelerdir. Kitap, mahalle mahalle karşılaştırmalı ölüm tablolarıyla doludur. H. F.’nin takıntısı bugün bizim istatistikleri izleyişimizi andırır:

    “Sonraki liste 23 Mayıs-30 Mayıs haftasına aitti, burada vebadan ölüm rakamı 17’ydi ama St. Giles mahallesindeki definler 53’e çıkmıştı, korkunç bir sayı! Bunlardan 9’unun vebadan öldüğü belirtilmişti. Ama araştırma yapılınca bu mahallede aslında vebadan ölen 20 kişinin daha olduğu öğrenildi, bir bölümünün lekelihummadan öldüğü yazılmış, diğerlerinin ise ölüm nedeni saklanmıştı”.

    Veba Yıllığı Günlüğü’nün ilk baskısında kitap “salgın sırasında Londra’da bulunan bir kişinin daha önce bilinmeyen günlüğü” olarak lanse edildi. Defoe anlatıcı olarak amcası saraç Henry Foe’nun baş harflerini (H.F.) kullandı.
    Londra’nın mahalle kiliseleri kendi bölgelerindeki ölüleri “bill of mortality” denilen haftalık listelere kaydederdi. Defoe’nun en önem verdiği kaynak buydu.

    Veba’da Doktor Rieux, 543’te Kostantiniyye’yi (İstanbul) sarsan ilk büyük pandemiyi hatırlar. Procopius, o sırada İstanbul’da 1 günde 10 bin kişinin öldüğünü yazmıştır. “On bin ölü, büyük bir sinemanın alabileceği seyircinin beş katı eder” diye düşünür Rieux. “Beş sinemadan dağılan insanları toplayıp şehrin meydanına götürün ve neye benzediği anlaşılsın diye hepsini öldürün. En azından bu isimsiz kalabalığa bir yüz verebiliriz o zaman. Ama tabii, böyle bir şey yapmak mümkün değil, zaten kim on bin yüzü tanıyabilir ki?”

    EV HAPSİ

    Ne kadar kapatılmış ev varsa o kadar hapishane vardı

    Veba Yılı Günlüğü’nün anlatıcısı, Londra’da Haziran 1665’te belediye başkanı ve ihtiyarlar heyetinin veba görülen evlerin karantinaya alınması kararından söz ederken “veba tarihinin bu bölümü çok acıklı; ama en feci hikayenin de anlatılması gerekir” der. Bu önlemin Bishopgate, Aldgate, Whitechappel gibi yoksul mahallelerde hastalığın yayılmasını durdurduğunu kabul eder ama ailelerin vebaya yakalanmış yakınlarıyla birlikte hapsedilmesi ona korkunç gelir. Belediye başkanı, kapısına kırmızı haç işareti konularak karantinaya alınan her evin önüne gece gündüz iki bekçi yerleştirmiştir. Aileler bu bekçileri aldatıp evden kaçmak için çare arar. 18 bekçi, kapısında bekledikleri insanlar tarafından öldürülür. Daha kurnaz yöntemlere başvuranlar da vardır. H. F.’nin aktardığı bir hikayede, evdeki vebalı hizmetçi yüzünden kapatılan bir aile, bekçiyi eczaneye yollamış, o gittikten sonra da kaçmıştır. Şöyle der H. F.: “Şehirde kapatılmış ne kadar ev varsa o kadar da hapishane vardı; hapsedilmiş insanların -bir suç da işlememiş olduklarından- buna tahammül etmeleri imkansızdı”.

    Salgının hüküm sürdüğü Oran’da da evler kapatılır. Üstelik karantina, “şehrin üzerinde bir devrim rüzgarı estirir, şiddet sahnelerine yol açar”. Şehrin giriş çıkışını kapatan askerlere saldırılar düzenlenir, evler yakılıp yağmalanır, bir-iki kişinin idamı etkisiz kalır: “Bütün şehir sakinlerini etkileyen tek önlem sokağa çıkma yasağının ilanı olur. Saat 11’den sonra zifiri karanlığa gömülen şehir taş kesilir”. Londra’da da kendisini iki hafta boyunca evine kapatan H. F. sonunda dışarı çıkar ama, eskiden kalabalıklarla dolu sokakların boşluğu yüzünden başı döner, yolunu kaybeder.

    Londra’da 1665 veba salgınında karantinaya alınan evlere kırmızı haç işareti yapılıyordu.

    ÖLÜLERİN GÖMÜLMESİ

    Sonuçta bu çukurlar insanlığın toplu mezarıydı

    Azrail’in arabacıları Londra veba salgınında sokaktan geçen arabacılar “Ölülerinizi getirin!” diye bağırır, topladıkları cesetleri açılmış derin çukurlara gömerlerdi.

    Londra’da veba zirveye ulaştığında tabut kalmadığından, ölenler el arabalarıyla taşınarak açılmış çukurlara rastgele fırlatılır. Bir keresinde H. F. karısını ve çocuklarını taşıyan arabanın peşinden çukura kadar koşarak feryat figan ağlamaya, bağırmaya başlayan bir adam görür: “Ölü arabasında kimisi çarşafa kimisi kilime sarılı 16-17 ceset vardı, bazılarının üstündeki örtüler arabanın sarsıntısıyla yolda düşmüştü. Çukura atıldıklarında tamamen çıplaktılar ama umurlarında bile değildi, çünkü sonuçta burası ‘İnsanlığın Toplu Mezarı’ydı”. Bu arada H. F. kara mizah diyebileceğimiz sahneler aktarır: İçip içip sızmış bir gaydacı yanlışlıkla ölü arabasına atılır, tam çukura fırlatılacakken ayılır: “Ölmedim ama değil mi?” diye sorar. Önce çok korkan arabacılar, bu felaketin ortasında ister istemez gülmeye başlar.

    Oran’da da tabut kalmaz, ölüleri şehir dışına taşıma işi tramvaylara düşer: “Kentliler bunun ne olduğunu sonunda öğrendiler. Kıyı şeridine geçişi yasaklayan polislere rağmen sık sık, grup halinde dalgalara doğru inen kayalıklara tırmanmayı ve tramvaylar geçerken arabalara çiçekler atmayı başardılar. Yaz gecesinde çiçek ve ölülerle yüklü araçların sarsıla sarsıla gittiği duyuluyordu”.

    HALK TIBBI

    Vebaya karşı nane pastilleri, benzeri görülmemiş şuruplar

    Bir enfeksiyon hastalığı başladığında, halk hemen buna yakalanmayı önleyecek mucizevi ilacın peşine düşer. Günümüzün “sumak suyu” gibi tedaviler 17. yüzyıl Londra’sında çoktur. Sokaklara yapıştırılmış afişler H. F.’nin dikkatini çeker: “Vebaya karşı ŞAŞMAZ haplar; BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ veba önleyici şurup; TEK HAKİKİ veba-suyu; Havanın bozulmasını önleyen MUHTEŞEM ilaç…” Bunlar o kadar çoktur ki H. F. hepsini yazsa bir kitap dolduracağını söyler. Kendi ceplerini doldurmak için halkı aldatanlara olduğu kadar bunların tuzağına düşenlere de ateş püskürür: “O kadar akıllarını kaybetmişlerdi ki, bu tür hapları, merhemleri, şurupları stoklarken sadece paralarını harcamakla kalmayıp bir de kendi kendilerini zehirliyorlardı”. 20. yüzyılda da mucize arayışı bitmez. Veba’da her gün gözlemlerini kayda geçiren roman kahramanlarından Tarrou, eczanelerde naneli pastillerin tükendiğini farkeder; çünkü birçok insan bulaşma tehlikesine karşı kendisini korumak için bunları çiğnemektedir.

    Veba Yılı Günlüğü’nde halk arasında özellikle sarmısak, sirke ve tütünün enfeksiyonu önlediği söylentisi yaygındır. H. F. çok şanslı bir çiftten sözeder. Erkek durmadan sarmısak ve tütün çiğnemekte, hastabakıcı olan karısı ise her tarafına sirke püskürtüp ağzını da sirkeli bir bezle kapatmaktadır. Bu sayede hiç maske takmadıkları halde salgını sağ salim atlatırlar.

    DOKTORLARIN ÇARESİZLİĞİ

    Hekimler ağızlarında maskelerle düşüp ölüyordu

    Londra’da 17. yüzyılda hekimlerin vebaya karşı yapabileceği fazla bir şey yoktur; hastaların boyun, kasık ve koltukaltlarında çıkan ve taş gibi sertleşen veba hıyarcıklarını keserek enfeksiyonu boşaltmaya çalışırlar ama fazla başarılı olamazlar. H. F. bu hekimlerin “başkalarının hayatını kurtarmak için insanlığın hizmetinde kendilerini feda etmeleri”ni övgüyle karşılar. Ama “… insanın gücü afallayıp kalmış, sona ermişti” diye ekler: “Veba bütün ilaçlara meydan okuyordu; hekimler bile ağızlarında maskeleriyle yakalanıyordu; başkalarına ne yapmaları gerektiğini anlatmaya, reçete yazmaya gidenler hıyarcıklara bürünüyor ve nasıl mücadele edileceğini öğretecekleri düşmana yeniliyor, düşüp ölüyorlardı”.

    Camus’nün romanında, 20. yüzyılda fazla değişen bir şey yoktur. Oran’da Dr. Rieux de aynı çaresizlik içindedir: “Sonunu göremediği bir dönem boyunca kendi rolünün artık insanları iyileştirmek olmadığını biliyordu. Onun rolü tanı koymaktı. Keşfetmek, görmek, tanımlamak, kaydetmek. Kadınlar onu bileğinden tutup yalvarıyorlardı: ‘Doktor, onu yaşatın!’ Ama o yaşatmak için orada değildi, tecrit emri vermek için oradaydı”.

    SALGININ SONU

    Mikrop hiçbir zaman ölmez, sadece uykuya dalar

    Öncekiler gibi Londra ve Oran’daki salgınlar da gün gelir, alınan önlemlerden çok, veba bakterisinin gücünü kaybetmesiyle kendiliğinden sona erer. H. F. yeniden sokağa çıkmaya başlayan Londralıları “firavunun hışmından kurtulup Kızıldeniz’i geçenler”e benzetir. “Tanrı’ya şükrettiler, ama kısa sürede O’nun işlerini unuttular”. Sonra “nankörlüğün ve her tür kötülüğün aramıza geri dönüşü” üzerine daha fazla konuşmayı reddeder ve günlüğünü bir zafer çığlığıyla bitirir: “Korkunç Bir Veba Vardı Londra’da/ Altmış Beş Yılında/ Yüzbin Can Aldı, Sildi Süpürdü/ Ama İşte Ben Hayattayım Hâlâ”.

    Oran’da salgın bittiğinde Dr. Rieux de sağ kalanlar arasındadır ama anlattıklarının bir zafer günlüğü olmadığını bilir. Şehirden yükselen sevinç çığlıklarını dinlerken “bu hafifleme duygusunun hep tehdit altında olduğunu” düşünür. Salgının bitişini kutlayan halk belki bilmemektedir ama Dr. Rieux “veba mikrobunun hiç ölmediğinin, yıllarca uykuya daldığının ve belki bir gün insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinin” farkındadır.

    Oran sokakları
    Camus’nun Veba’yı yazdığı yıllarda Oran’ın ana caddesi. Yazarın da orada bulunduğu 1940-41’de kentteki kolera salgını birkaç bin kişinin ölümüne neden olmuştu.

    DEFOE’NUN VEBA YILI GÜNLÜĞÜ’NDEN (1722)

    Kasap paraya dokunmuyor, sirkeli kaba konmasını istiyordu

    • Ev hapsi, herkesi dışarı çıkmak için hileye başvurmaya zorladı. Evden kaçanlar oradan oraya umutsuzca koşarken kime zarar verdiklerine aldırmıyordu.
    • Fakirler erzak depolayamıyordu, ne zaman bir ihtiyaç ortaya çıksa pazara gidip almaları gerekiyordu. Bu durum her gün tekrarlandığı için çoğu ölümü evlerine taşıdı.
    • İyi insanlar da biliyorum, hastalığa yakalandıktan sonra başkalarına bulaştırmak yerine, tam tersi kendi ailelerinin bile yanlarına yaklaşmasını yasakladılar, hatta en yakınlarını göremeden öldüler.
    • Pazara gidenler eti kasabın elinden değil, doğrudan çengellerden kendileri alıyordu. Kasap da paraya dokunmuyor, sirkeyle doldurduğu bir kaba konulmasını istiyordu.
    • Veba en çok yoksullar arasında yayılmıştı ama en korkusuz davrananlar da onlardı. Bir çeşit cesaretle ne iş bulsa koşuyor, en tehlikeli işleri bile üstleniyorlardı.
    • Dükkân sahipleri, gündelikçiler, muhasebeciler ve zavallı hizmetçiler işlerinden, çoğu zaman da evlerinden atıldı. Ticaret durmuş, yoksulun ekmeği yokolmuştu.

    CAMUS’NÜN VEBA’SINDAN (1947)

    Yoksullar çok zor durumdayken zenginlerin hiçbir eksiği yoktu…

    • Sağlık görevlileri kendi önerdikleri sağlık koşullarını gittikçe ihmal etmeye başladılar. İşte gerçek tehlike buydu. Rastlantıyla oynuyorlardı ama rastlantı kimseye ait değildi.
    • O ana kadar her zamanki gibi kendi işimizle ilgilenmiştik. Ama kentin kapatılmasıyla herkes aynı kefeye konulduğunu anladı.
    • Veba bir kere daha kendisine yönelik stratejileri şaşırtmayı başarmıştı, yerleşmiş gibi göründüğü yerlerde kaybolurken, beklenmediği yerlerde ortaya çıkıyordu.
    • Yoksul aileler çok zor durumdayken zenginlerin hiçbir eksiği yoktu. Vebanın tarafsızlığıyla vatandaşlarımız arasında eşitliği sağlaması beklenirken, tam tersine adaletsizlik duygusunu daha da güçlendirmişti.
    • Bazı mahalleler karantinaya alındı. Oralarda yaşayanlar ister istemez bu önlemin kendilerini hedef alan bir zorbalık olduğunu düşündüler.
    • Ah! Keşke bu bir deprem olsaydı! Şöyle bir sallanırdık, o kadar… Ölenleri, hayatta kalanları sayardık, iş biterdi. Ama bu Allah’ın cezası hastalık! Yakalanmayanlar bile kalplerinde taşıyor.
  • Kadınların sesi yokken onun divanı vardı

    Kadınların sesi yokken onun divanı vardı

    18. yüzyılın aydın İstanbul hanımefendilerinden Şair Fıtnat Hanım, pek nadir rastladığımız Osmanlı kadın şairlerin en önemlilerindendi. Osmanlı ilmiye sınıfının en tepesindeki beş şeyhülislamın bulunduğu bir aileye mensup bir kadın şairin varlığı, dönemi düşünüldüğünde “olacak iş değil” dedirtir. Hayatından geriye iki ölüm tarihinden başka pek bilgi kalmaması da öyle…  

    Asıl adı Zübeyde, şiirdeki mahlası Fıtnat olan bu 18. yüzyıl aydını İstanbullu hanımefendi; kendisi de yazar ve şair olan Şeyhülislam Ebu İshak-zâde Es’ad Efendi’nin kızı olarak dünyaya gelmiş. Lehcetü’l-lügat adlı bir sözlüğün yanısıra musikişinasların yaşamöykülerini içeren Atrabü’l-âsâr adlı bir esere de imza atmış.

    “Yaratılıştan kavrayışlı, anlayışlı” anlamındaki “Fıtnat” şiirlerindeki mahlasıyken, asıl adı bir şeyhülislâm kızı için uygun düşen Zübeyde’dir. Hibetullah yazanlar yanılmış. Ali Canib Yöntem’in İslam Ansiklopedisi’ndeki “Fıtnat/Fitnat” maddesindeki “(…) Hadikatü’l-Cevami, Lâleli Câmii bahsinde ismini Hibetullah olarak kaydeder” cümlesindeki yanlışlığı farketmeden alıntılayan N. S. Banarlı da Resimli Türk Edebiyatı C. II, s. 769, dipnot 46’da “Bu isim Hadikatü’l Cevami’de Hibetullah olarak geçer” demiş. Oysa Hadikatü’l-Cevâmi’de, Laleli Camii türbesinde gömülü 3. Mustafa’nın kızı Hibetullah anılıyordu!

    ŞAİR FITNAT HANIM-14
    Kendi elyazısıyla Fıtnat Hanım’ın divanının ilk tertibine ait kendi elyazısı ile müsveddesinde yaptığı bazı düzeltme ve ilâveleri gösteren sayfalar (İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, TY, nr. 2926, vr. 86b-87a)

    Fıtnat’ın doğduğu konak, birkaç kuşak ulema, şair, yazar aileleri barındırdığına göre o ortamda bir şair hanım yetişmesi ne kadar doğalsa yaşamına ilişkin kaynak yokluğu da o kadar tuhaf! İstanbul’da doğmuş, yaşamış ama hayatı konusunda bilgi yok gibi. Doğumu, eğitimi, evliliği mutlaka yazılmıştır ama günümüze salt iki (!) ölüm tarihi kalmış: 1780 veya 1783. Doğum tarihi bilinmiyor. Adını Osmanlı divan şairleri sırasına yazdıran bu aydın kadının divanı 1846’da Takvimhane’de taşbaskısı yöntemiyle basıldığı gibi, kütüphanelerde de elyazma nüshaları var.

    Şiirlerinden açık düşünceli ve aydın bir şair olduğu anlaşılan bu İstanbul hanımefendisinin soyuna bakıldığında şaşırtıcı bir tablo dikkati çekiyor: Büyükbabası Ebu İshakzâde İsmail Naim Efendi; amcası Şeyhülislam Ebu İshak-zâde İshak Efendi; babası Şeyhülislam Mehmed Es’ad Efendi; Fıtnat’ın amcası Es’ad Efendi-zâde Şeyhülislam Şerif Efendi, bu sonuncunun oğlu ve Fıtnat Hanım’ın yeğeni Şeyhülislam Mahmud Şerif Efendi… Hepsi de 1730-1780 aralığındaki şeyhülislamlar arasında yer almışlardır! Bu durum Fıtnat Hanım’ın şairliğini ister istemez sorgulatır. Osmanlı ilmiye sınıfının tepesinde ardarda beş şeyhülislamla örüntülü bir aile yapısından -döneminde “olacak şey değil” dedirten şair (Koca) Ragıp Paşa’nın, şair Haşmet’in çağdaşı- bu düzeyde bir kadın şairin yetişmesi şaşırtıcıdır. Sonradan üretilen söylentiler ciddiye alınırsa bu üçlü arasında latife, hiciv atışmaları yapılması da hayret vericidir.

    ŞAİR FITNAT HANIM-10
    ŞAİR FITNAT HANIM-9

    Dikkati çeken başka bir durum da adını kaç aydınımızın bildiği şüpheli Fıtnat Hanım’ın mezarının da korunamamış olması. Bursalı Tahir, Osmanlı Müellifleri’nde: “Muhaderat-ı kavm(kadınlar topluluğu) içinde medâr-ı mefharet (övünç kaynağı) olacak bir nâdire-i belagat (ender söz ustası)” diye tanımladığı Fıtnat Hanım’ın mezarının saptanamadığını yazmış: “Geçen yüzyılın kitabiyat ve teracüm-i ahval (bibliyografi ve biyografi) uzmanlarından İsmet Efendi, “Eyüp Sultan Türbesi arkasındaki sırtta” demiş: “Kimi Eyüplüler de Feshane’ye giden (Defterdar) caddenin sağındaki harap -Hubbî Hatun- türbesini gösterirlerken kimileri de Çarşamba’da İsmail Ağa Camii haziresindeki Ebu İshak aile kabristanında gömülü olmasını ileri sürmüşler”.

    Şu gerçek ortaya çıkıyor: Günümüzden yüzyıl önce Bursalı Tahir Bey, Fıtnat Hanım’ın mezarı denebilir bir iz bulamamış. Bugün kim nasıl bulabilir? Abdullah Eyyubî’nin, Eyüp Sultan ve çevresini anlatan Mecmua-i Vefiyât adlı yapıtında “Şeyhülislâm Murtaza Efendi türbesinin avlusunda, soldaki duvara bitişik mezardır” diye yazılmış. Bu kaynakta Fıtnat Hanım için “Şair Derviş Efendi’nin zevcesi Fıtnat Hanım’ındır” açıklaması var. 1980’de Arkeoloji ve Sanat Dergisi’nde yayımlanan “Şair Fıtnat Hanım’ın Mezarı” başlıklı makalede de aynı yer, “Defterdar Caddesi’ndeki Hubbî Hatun Türbesi haziresi” olarak vurgulanmış. Fıtnat’ın kocası Derviş Efendi de Rumeli Kazaskerliği’ne kadar yükselmiş ama, safdil, ilimden-irfandan, şiirden nasipsiz bir zatmış.

    ŞAİR FITNAT HANIM-13
    Fıtnat Hanım’ın bir dönem güzeli olarak tasvir edildiği “muhayyel” portresi.

    Fıtnat Hanım’ın eserlerinden bestelenenler vardır. Lâleli (1763) ve Beylerbeyi (1780) Camiilerinin manzum tarihlerini yazdığı bilinir. Adı, İstanbul Lâleli’de Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi’nin yan sokağına verilmiştir. Fıtnat’ı cazip-şuh bir dönem güzeli olarak gösteren “muhayyel” portresinin ressamını bilen herhalde vardır.

    Bursalı Tahir Bey, Osmanlı Müellifleri’nin 2. cildindeki “Fıtnat Hanım” bahsinde onun birkaç şiirine yer vermiştir. Şu beyit ilginç: “Tabiat rûşen olmaz olmadıkça dide-i Hak beyyin / Alır mı beyt-i bî-revzen ziyâ hurşid-i enverden”(Doğa aydınlık olmazdı Tanrı bakmadıkça / Penceresiz ev güneş ışığı alabilir mi?)

    ŞAİR FITNAT HANIM-5
    Fıtnat Hanım Divanı’nın ciltli kapağı ve son sayfaları.

    Adı geçen kitabın dizin sayfalarında yüzlerce şair adı sıralanmışken listenin sonuna 18 kadın şair için de yarım sayfalık “fihrist-i nisâ” (kadınlar dizini) eklenmiş. Fıtnat’ın da yeraldığı bu kısa dizindeki Osmanlı kadın şairleri şunlar: Zeynep, Sırrı Rahile, Şeref, Sıdkî Emetullah, Safvet Nesibe, Âdile Sultan, İffet Hatice, Fâize Fatma, Bahar-zâde kerimesi Kastamonulu Feride, Hazinedarzâde Fıtnat, Fıtnat Zübeyde İstanbulî,Fatma Kâmile Balıkesrî, Leylâ İstanbulî, Makbule Lemân İstanbulî, Fahrünnisâ Mihrî Amasiyevî, Nesibâ Tevfika İstanbulî, Nakiye Şerife, Nigâr Hanım binti Osman Paşa.

    Bunlardan, divanı yayımlanan Mihrî Hatun (Amasya, 1460-1506) Osmanlı kadın şairlerin ilklerindendir. Yine divanı olan Âdile Sultan (1826-1899) 2. Mahmut’un kızı, Abdülmecid’in kızkardeşi, Abdülaziz’in ablası, 2. Abdülhamid’in halasıdır. Sultan Abdülmecid’in kâtibi ve şehzade hocası Macar Osman Paşa’nın kızı olan şair Nigâr Hanım’ın oğlu Salih Keramet de şair Tevfik Fikret’in arkadaşıydı.

    DİVÂN-I FITNAT HANIM

    ‘Ne denlü olsa bî-tâb ü takat

    Yine etmez gönül senden feragat’

    ŞAİR FITNAT HANIM-11
    Fıtnat Hanım Divanı, Remzi Divanı ile aynı deri cilt içinde, 40 yapraktır.

    Kütüphanelerde daha başka elyazması nüshaları bulunan Fıtnat Hanım Divanı, Remzi Divanı ile aynı deri cilt içinde, 40 yapraktır. Yapraklar altın yaldızlı cetvellidir. Aynı hattat kalemiyle ve tâ’lik yazısıyla -divanlardaki tertibe üzere- ilk bölümde: Manzum münacaat; naat ile döneminin padişahları 1. Mahmut (1730-1754), ardılları 3. Osman (1754-1757), 3. Mustafa (1757-1774) ve 1. Abdülhamid (1774-1789) için kasideler, cülusiyeler, iydiyeler (bayram kutlamaları); başta Koca Ragıb Paşa yine aynı dönemin sadrazamları, Nigâr Hanım’ın babası Şeyhülislam Es’ad Efendi ve diğerleri için kasideler, medhiyeler, tarih düşürmeler; Şehzade 3. Selim ve Şehzade Mehmet ile Hibetullah Sultan için velâdetnameler; ileri gelenlerin yeni devlethâneleri (konak ve yalılar) için medhiyeler sıralıdır. İzleyen yapraklarda “mürettep divan” geleneğince kafiyelere göre harf sıralamasında Fıtnat Hanım’ın gazelleri, şarkı, kıta ve beyitleri özenle yazılmıştır. Bir örnek şöyledir:

    Tegafül eyleme ahvalimi bil / Aman ey Padişah-ı kişver nâz

    Dil-i zâra nigâh-ı merhamet kıl / Aman ey padişah-ı kişver-nâz

    Yeter cevr eyledin ben mübtelâya / Tahammül kalmadı dilde cefaya

    Şikâyet eylerim senden Hüdâya / Aman ey padişah-ı kişver-nâz

    Dil-i bî-çâreye rahm eyle şâhım / Çıkar eflâke her şeb sensiz âhım

    Nedir bilmem acep cürm ü günâhım / Aman ey padişâh-ı kişver-nâz

    Ne denlü olsa bî-tâb ü takat / Yine etmez gönül senden feragat

    Bu cevre yok mu sultânım nihayet / Aman ey padişâh-ı kişver-nâz

    Beyit:

    Gâm-ı azli çekenler neşve-i devlet nedir bilmez

    Düşen bîm-i firaka lezzet-i vuslat nedir bilmez

    (İşten çıkartılanlar devlet görevinde olmanın sevincini,

    Ayrılık tuzağındakiler de kavuşmanın tadını bilemezler)

    İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ’NDEN

    Akıcı yazar, ahenkli söyler…’

    Fıtnat Hanım’ın güvenilir bir biyografisi, Ali Canib Yöntem imzasıyla İslâm Ansiklopedisi’ndedir. Fıtnat Hanım’ın şiirlerinde “kadınlığın samimiyetini ifade eden parçalara tesadüf edilmediği”, lisanının ise akıcı ve ahenkli olduğu belirtilir.

     “(…) (Fıtnat’ın şiirlerinde) kadınlığının samimiyet ve hususiyetini ifade eden parçalara tesadüf edemeyiz. Acem mukallidi ve kaideci divan edebiyatı onu tamamen kendine bend etmiştir. O, bu mektebin erkek şairlerinden hiç fark edilmez. Daima nüfuzu altında kalmış olmamakla beraber, bilhassa Koca Ragıp Paşa gibi hikmet-furûşluk (bilgiçlik) eder. Fakat arasıra Nedim’i hatırlatan şuhluklarına tesadüf olunur. Selis (akıcı) yazar, ahenkli söyler; ancak kariha genişliğinden mahrum olduğu için bütün mazmunları gül, sünbül, şebboy, zülf ve geysû (saç) etrafında toplanır. Fıtnat’ın hayalleri ekseriyetle esasen pek dar olan mektebinin muayyen ve mahdut birkaç tabirine inhisar eder. (…) Lisanı pek az sürçer; yanlışları nadirdir ve kelimelerin nescinde (sıralanışında) mahareti göze çarpar.

    Fıtnat’ın Koca Ragıp Paşa ile ve Haşmet ile bir hayli “mutayebe” ve “mülâfatalari” (şakalaşmaları, atışmaları)nakledilir. Bir kısmı pek açık saçık olan bu fıkralardan çoğunun uydurma ve yakıştırma olduğu tahmin edilebilir.

    Kütüphanelerde, bu arada Üniversite Kütüphanesi’nin bilhassa Halis Efendi kısmında, hayli yazma nüshalarına tesadüf edilen divanı Mısır’da ve İstanbul’da basılmıştır.

    Son zamanlarda çıkan edebiyat tarihlerinde Fıtnat’tan bahsedilen bölümlerin bir kısmı kifayetsiz ve bir kısmı yanlıştır.

    (İslam Ansiklopedisi, Cilt 4. İstanbul, 1945, s. 626)

    TÜRK MEŞHURLARI ANSİKLOPEDİSİ’NDEN

    ‘Yazılarındaki kudret ve zarafet…’

    Fıtnat Hanım’la ilgili sınırlı kaynak, yazılarındaki kudret ve zarafete olduğu kadar, eğitiminin yüksekliğine ve nüktedanlığına da vurgu yapar. Türk Meşhurları Ansiklopedisi’ndeki pasajda, kendisiyle ilgili bazı hikayelerin de icat edilmiş olduğu söylenir.

    ŞAİR FITNAT HANIM-6

    “Fıtnat, divan edebiyatına mensup Türk kadınları arasında en değerli demeğe lâyık olanıdır. Kadınlarımızın seslerinin duyulmadığı bir zamanda yaşadığı halde büyük bir şöhret kazanmıştır. (…) Kütüphanesiyle meşhur olan babası, şiire ve edebiyata vakıf kardeşi de zarif bir şairdi. Demek ki Fıtnat Hanım on sekizinci asır İstanbul’unun en kibar ve ince bir muhitinde yetişti. Yazılarındaki kudret ve zarafet, tahsil ve terbiyesinin yüksekliğine delâlet eder. Ölümünde yaşlı olduğuna göre belki Lâle Devri’ni de çocukluğunda görmüştür.

    Onun irticalen şiir söylediği, hazırcevap ve nüktedan olduğu hakkında birçok fıkralar söylenir. Gerek Koca Ragıp Paşa ile gerek şair Haşmet ile lâtife tarzında müşaareleri (şiirle söyleşme) rivayet olunur. Bu hikâyelerin bir kısmı icat edilmiş olsa bile bir kısmı doğru olacaktır”.

    (İ. Alâettin Gövsa, Türk Meşhurları Ansiklopedisi, s.142-143)

  • Meclisle kamutay, valiyle ilbay arasında

    Meclisle kamutay, valiyle ilbay arasında

    Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 100. yılı nedeniyle dönemin meclis tutanaklarını ve hukuk metinlerini karşılaştırmak, 1932’de başlayan “Dil Devrimi”yle birlikte siyaset ve hukuk dilindeki “özleştirme” çalışmalarının git-gelli hikayesini de takip etmemizi sağlıyor.

    Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935’teki dördüncü büyük kurultayında onaylanan ve Atatürk’ün ölümüne dek yürürlükte kalıp, İsmet İnönü zamanında eski haline döndürülen tüzüğünde; Güneş-Dil kuramıyla Türkçeye yerleşen ve bugün artık yadırganmayan kelimelerle birlikte, hiç tutmamış ve unutulmuş pek çok kavrama da rastlayabiliyoruz: Dilerge (takrir), gösterit (temsil), imsilemek/oruntmak (temsil etmek), kasanık (mahkum), ödek (tazminat), şar (belediye), tutulga (zabıtname) gibi… Tüzükte artık anlamlarını ayrıca yazmaya gerek bırakmayacak sözcükler içinde ise şunlar var: Aday, başkan, çoğunluk, devrim, gerekçe, il/ilçe, kent, kurul, onaylamak, oturum, oy, önerge, tüzük, ulusal, üye, yönetmek… Atatürk’ün 1936’daki TBMM açılış konuşmasında, “sayın”, “kamutay”, “kurum” gibi kelimeleri kullandığını, 1938’de ise söylevine “Yüce Saylavlar (Milletvekilleri)” diye başladığını da biliyoruz.

    Dildeki özleştirme çalışmaları, Millî Mücadele döneminde 4 Mayıs 1920’de Maarif Vekâleti adını alan Bakanlık çatısı altında yürütülüyordu. Bu Bakanlığın ismi de 1923’ten 1935’te Saffet (Arıkan) Bey’in Bakanlığa geldiği tarihe kadar “Maarif Vekâleti” olarak kayıtlara geçmiş. 1935’ten itibaren, Atatürk’ün ölümüne dek ise aslen Fransızca olan “kültür” kelimesinin Türkçe olduğu ileri sürülerek Saffet Arıkan’a “Kültür Bakanı” denmişti. Hasan Âli Yücel’in bakanlığa başladığı 17 Mart 1939’dan itibaren yeniden Maarif Vekâleti adını alan makam, 1946’da Millî Eğitim Bakanlığı adını almış. İki cumhurbaşkanı döneminde eski dille yeni dil arasındaki bu git-gelli ilişkiyi, Atatürk’ün eğitim meselesini millî kültürün bir parçası olarak ele almış olması ve dildeki değişimi radikal ve hızlı bir şekilde uygulamaya koymak istemesiyle; İsmet İnönü’nün ise yargı ve yürütme arasındaki dil uyuşmazlığının yarattığı zorluklar nedeniyle kavramları Anayasa’da nasıl kullanılıyorsa o şekilde kullanmayı tercih etmesiyle açıklayabiliriz.

    Meclisle kamutay, valiyle ilbay arasında
    1938 tarihli Ulus gazetesi, Meclis yerine Kamutay kelimesini tercih etmiş.

    Bugün yerleşmiş olan birçok sözcüğü ise 1945 Anayasası’na borçluyuz. Birkaç örnek vermek gerekirse: Anayasa (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu), başkent (makar), yasama (teşri), yürütme (icra), yargı (kaza), egemenlik (hakimiyet), cumhurbaşkanı (reis-i cumhur), Bakanlar Kurulu (icra vekilleri heyeti), üye (aza), oy (rey), sanık (maznun), ödenek (tahsisat), içtüzük (dahili nizamname), gensoru (istizah), başkomutanlık (başkumandanlık), genelkurmay başkanlığı (erkân-ı harbiye-i umumiye riyaseti), dokunulmazlık (masuniyet), Yüce Divan (Divan-ı Âli), Danıştay (Şurayı Devlet), Yargıtay (Temyiz Mahkemesi), Sayıştay (Divan-ı Muhasebat), genel kurul (Heyet-i Umumiye), sıkıyönetim (idare-i örfiye), il (vilayet), ilçe (kaza), bucak (nahiye)…

    24 Aralık 1952’de ise 1945 Anayasası’ndan vazgeçilip 1924 metnine geri dönülmesi kabul edildi. Aradan iki ay geçmeden 11 Nisan 1945’te kabul edilen içtüzükten vazgeçilip, 2 Mayıs 1927 tarihli Dahili Nizamname’ye geri dönüldü. Tâ ki 1961 Anayasası’nda yerleşmiş ama kanuna girmemiş isimler tekrar kullanılmaya başlanana dek… Aradaki dönemde ise örneğin “Divan-ı Muhasebat” ile “Sayıştay”, “Vali” ile “İlbay”, “Şarbay” ile “Belediye Başkanı” arasında yapılan tercihler, özellikle gazetelerde ideolojik eğilimleri yansıtmaya devam etti.

  • Geçip giden kadınlar; durdurmaya çalışanlar

    Baudelaire’den Apollinaire’e, oradan Breton ve Aragon’a -Necip Fazıl ve Ahmet Muhip Dıranas’ı atlamadan- Char ve Cocteau duraklarından geçerek değişen ama hiç durmayan, dursa da yine giden kadınlar… “… Aslında otomobili süren erkeğin gaz pedalındaki ayağına ayağıyla basarken elleriyle gözlerini kapatarak onu ‘mutlak aşk’a davet eden kadın…”a doğru bir yolculuk.

    Freud Les Fleurs du Mal’i (Kötülük Çiçekleri, 1857) okumuş, Baudelaire’in şiiriyle tanışmış mıydı? Karşılaşmadıysa yazık: Gradiva çözümlemesiyle şairin “A Une Passante” (Geçip Giden Bir Kadına) şiiri arasına yakıcı bir köprü kuracaktı.

    Courbet’nin “L’Origine du Monde”unu (Dünyanın Kökeni) -tablo 1867’den ama- tanımış olamazdı; yapıt neredeyse yüzyıl boyunca dört duvar arasında kapalı tutulmuş, ortaya çıkarılmamıştı. Tanımış olsaydı, 1916’da yazdığı “Görsel Takınak Tasarımı için” başlıklı kısa, sıkı metninde, bir örneğinin Priene kazılarında bulunduğunu söylediği Baubô yontu figürüyle arasına köprü kurabilecekti: “Başsız göğüssüz, karnına bir yüz çizilmiş, yukarı doğru elbisesi sıyrılarak bir bakıma saçları oluşturulmuş” o kadın yarı gövdesinin arkasındaki öykü önemli:

    Kızı kaçırılan Demeter, Eleusis’e gelmiş, Dysaules ile eşi Baubô’nun konuğu olmuş; onun yaslı haline üzülen kadın, gülsün diye karnına çizdiği yüzü göstermek için eteğini kaldırmış.

    Bu iki küçük ukdeyi biribirine bağlayan, Vasfi Mahir Kocatürk çevirisiyle Baudelaire’in şiirinden iki dizeyi buraya almalı:

    “Bir kadın geçti, debdebeli bir elle

    kaldırıp sallayarak işlemeli eteğini…”

    Freud’un şanlı kanlı metinlerinden biri, başlığa çevrilmesi pek güç “Unheimliche” kavramını oturtan denemesi -geçerken, öylesine, ‘kaygı verici gariplik’ diyelim, tam oturmasa da.

    Orada, bu kez Hoffmann’ın “Kumlu Adam” öyküsüne odaklanır. Nathanaël, babasının ölümünden sorumlu tuttuğu kişiyi, annesinin çocukken yatmak istemediğinde anlattığı ürkünç masaldaki ‘uyumak istemeyen çocukların gözlerine avuç dolusu kum saçıp, onları kendi çocukları gagalarıyla gözlerini yesin diye yanında götüren’ adamla özdeşleştirir. Aynı dönemde fizik öğretmeninin uzaktan dürbünle gözetlediği kızı Olympia’ya âşık olur, oysa kız bir otomattır.

    Aşktan kaçamadı Kendisini bir “kaçış figürü” olarak tanımlamasına rağmen Louis Aragon, Elsa Triolet ile karşılaştıktan sonra ömür boyu sürecek bir aşka demir atmıştı.

    Göz ve bakış, bakmak ve işlemek, Gradiva çözümlemesindeki kadar önem taşıyor bu metinde de.

    Ama, nerede taşımıyor ki! Jean Rousset, Bakışları Kesişmişti adlı çalışmasında, bir dizi romanın ilk karşılaşma sahnesini bakış edimi üzerinden kuşatmıştı.

    Baudelaire ise geçen kadını “tek bakışıyla beni yeniden yaratan” diye tanımlar ve ekler: “Artık göremeyecek miyim seni sonsuzluğa dek?”

    Şiirin merkezine çöreklenmiş bir bak(ış)ma hattı.

    Biliniyordur, her eski yazarın uzmanları olur; bilmiyorum, Jensen, Baudelaire’in şiirini tanıyor muydu? Freud, Gradiva okumasında novellayı sayfalar boyu anlatır: “Resim yetişkin bir kızı yürür durumda göstermektedir; kız plilerle donatılmış giysisini eliyle biraz yukarı kaldırmıştır” diye başlayan betimlemesini sürdürürken, anlatının genç arkeolog kahramanının hamlelerinden birine değinir: “Yoldan geçenler (abç) arasında Gradiva’ya benzer birini görür gibi olmuş, birinin tıpkı Gradiva gibi yürüdüğünü algılamıştır”.

    Freud, çözümlemesine bugün de Vatikan’daki Museo Chiaramonti’de yeralan Gradiva rölyefinin bir fotoğrafını eklemiştir. Jensen, kıza Gradiva adını yakıştıran kahramanı Harold’a göre ‘kadınların mermerden yontuldukları’nı vurgulamıştır — Sait Maden’in Baudelaire’in şiirini çevirirken “mermer bacaklı”yı yeğlemiş olması ilginçtir.

    Jensen’in anlatısında bir kereliğine görünüp yitmez Gradiva’nın “hayalet”i, süreğen “hezeyan”ına eşlik ederken hayalden düşe, oradan sanrıya eksen değiştirir; tırnak içine aldığım asal kavramlar Freud’un metninden.

    Sait Maden “görünüp kaçan kadın”da karar kılmış; Kocatürk “kaçan güzel kadın”ı yeğlemiş “Geçip Giden Bir Kadına” çevirilerinde.

    Ya Baudelaire, Nerval’in “Genç kız yanımdan sekerek, Kuşku gibi şakrak ve canlı Geçti, elinde bir çiçek, Dilinde yeni bir şarkı”. (Alkan çevirisi) dörtlüğüyle başlayan “Luxembourg Parkı” şiirinden etkilenmiş miydi? Her şiirin arkasında onu tetiklemiş bir şiir olur kuralı geçersiz elbette; ama, Nerval’in şiirindeki kadını “bir bakışla ışık tutan” olarak anması, son dizenin “Mutluluk geçiyordu-kaçtı!” olması iki şiirin arkasına köprü döşemeye yetiyor.

    Kalabalığın içinde Hollandalı ressam Floris Arntzenius, 20. yüzyıl başında tamamladığı “Lahey’de Bir Sokakta” tablosunda kalabalık içinde bakışları kesişen ama yollarına devam eden kadın ve erkeği tasvir ediyordu.

    Her şiirin arkasında belki değil, pek çok güçlü şiirin peşinde çeşitlemeleri, açık örtük göndermeli uzantılarına rastlanıyor: Baudelaire’in “A Une Passante”ı o soy bir şiir: Modernitenin, metropollerden başlayarak sokağa çıkan, hedefli hedefsiz dolaşan insanlarından yepyeni “figür”ler oluşturmasıyla ete kemiğe bürünmüş bir İmge’yi belki yaratan, olmadı onu ilk gören, dile taşıyan.

    Georg Trakl’ın türev şiirini “Geçip Giden Biri”ne başlığıyla çevirmiş Ahmet Cemal. Bizim dilimizde “biri” cins belirsizliği taşıyor; sanırım doğrusu “Geçip Giden Bir Kadına” olmalıydı.

    “Bir zamanlar, geçip giderken

    Bir yüz görmüştüm,

    Acılarla dolu” diye başlayan, ilk bölümü

    “Öylesine geçip, gözden kaybolmuştu” dizesiyle tamamlanan şiirinde gerçi kararsızdır şair: Kendisi mi geçip gitmiştir, gördüğü yüzün sahibi mi, okuru bocalatır. Son iki dizeye bırakır enigmayı:

    “Geçmişe karışmış bir başka hayatta,

    Sevgilim dediğimdi”.

    Trakl’ın çetrefil içdünyasında sevgilinin kimliğinin, bir fücur ilişkisi yaşadığı kızkardeşi Margarethe olduğu biliniyor; şiirindeki kadını düş atmosferine yerleştiren, onu neredeyse “hayalet” statüsüne taşıyan büyük olasılıkla bu durumdu.

    Baudelaire’in “A Une Passante”ının bizim şiirimizdeki iki önemli yansısı olduğunu düşünüyorum. Necip Fazıl, “Hayal” şiiriyle (1924) sokulduğu imgesel kadını erotik bir kıvamla yokladıktan sonra, “Kaldırımlar”ın (1927) üçüncü bölümünde köprüyü kurar:

    “Bir siyah kadındır ki kaldırımlarda gece.

    Dalgın bir hayal gibi eteğini sürükler.

    Gözlerim onun kara gözlerine değince:

    Ey yolunu bekliyen, haydi düş peşime der”.

    Ahmet Muhip Dıranas’ın ise

    “Olvido”sunda rastlıyoruz çağrışım bağlantısına: “Salınan etekler” orada da mührünü vurur ve

    “Ya sen! Ey sen! Esen dallar arasından

    Bir parıltı gibi görünüp kaybolan

    Ne istersin benden akşam saatinde?

    Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,

    Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın…”

    diye şairin seslendiği kadın “hatıralar”la “unutuş” arası durmadan zonklar. Oradan, çok sonra, Attilâ İlhan’ın yoktular kadınlarına dek uzayacaktır yol.

    Kalabalıkların yalnız gezgini “flâneur” ise kendisi gibi firari bir kadınla karşılaşıyor.

    Claude Leroy’nun ne yazık ki Fransız edebiyatındaki uzantılarıyla sınırladığı -gene de- soluklu ve kuşatıcı incelemesi, “Geçip Giden Kadın Söyleni” (PUF, 1999) bir tek şiirin çok geniş bir etki alanı yaratabildiğini, aynı genişlikte bir ufuk çizgisi çektiğini kanıtlayan izler içeriyor.

    Öncelikle, Nerval’in andığım şiirinin yanısıra, Baudelaire’e esin verdiğini öne sürdüğü iki minör şairin -Borel ve Moreau- şiirleri üzerinde duruyor Leroy. Ardından, başta Villiers de l’Is- le-Adam, koşut bir izlek olarak, ‘şairin karşısına çıkan kimliği belirsiz kadın’ imgesinin açtığı alana yöneliyor. Arada, Gradiva olayına da uğruyor. Ama kitabın merkezini gerçeküstücü akımın temsilcilerinin ‘Geçip Giden Kadın’a çıkışlı yoğunlaşmaları oluşturuyor -yanıbaşlarına Benjamin’in okumalarını iliştirerek.

    Breton ve Aragon’da, daha sonra Char ve Cocteau’da da büyülü etkisi olmuş konunun: Rastlantı, karşılaşma, bir anlığına görünüp kaybolma, dolayısıyla “hayalet(imsi)” imgesi Baudelaire’de takınak halini aldıysa, Ann of Oxford Street’iyle Thomas de Quincey’in mührü esgeçilemez.

    Bu noktada, Benjamin’in “Les Fleurs du Mal” şairini bu kez Edgar Poe üzerinden “kalabalık” ile buluşturmasına dönülmeli. Modern yaşamın takviminde metropolün, büyük bulvarlara akan insanların, pasajların ve dükkanların doğurduğu çekim alanının altyapıyı hazırladığı, rastlantının topografik zeminini oturttuğu vurgulanmalı. Flâneur başlangıçta erkektir, neden sonra kadınla karşılaşır ve onun da firarî bir flâneur olduğunu, gelgelelim ele kolay geçirilemediğini sezer. Benjamin, Baudelaire’in şiirinde bakışların kesiştiğine dikkati çeker, gene de her flâneur erkeğin davranmaya hazır olmadığını bir bakıma sezdirir: Stefan George’un “eş” şiirinde erkeğin gördüğüne bakamadığını, henüz mahçupluk evresini aşamadığını ekler.

    Peşine takılma, anlaşılan bir adım sonra, Apollinaire ile başlamış: Şairin yaşamöyküsü de, şiiri gibi bu rastlantı peydahlama hamleleriyle tıkabasa doludur. Ama işin kuramını (deyiş yerindeyse) oluşturmayı aklından geçirmemiştir: Adım Breton ve Aragon ile atılacaktı.

    Gelinen noktada “Salonların Proust”u’na uğramamak olmaz. Leroy da öyle yapmış (agy, s. 120-121), yazarın yapıtından geçip giden Kadın’ların (çünkü Proust’un yapıtında sözkonusu olan bir “tür”dür) “hayaletsi” özelliklerini toplayan altın cümlelerden birinin, Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ne giriş mottosu olarak kondurduğu “elinizin altındaymış sandığınız an elinizden sıvışıp gittiğini” gördüğünüz kaçış insanlarına ilişkin saptamanın yeraldığı Tutsak Kadın tipinin karşıt ucu.

    Geçip gidenler “Geçip giden, belirsiz kadın” imgesi John Singer Sargent’in “Venedik’te Bir Sokak” tablosunda olduğu gibi 19. yüzyılın izlenimci ressamlarının da ilgisini çekmişti.

    Ama Proust’ta asıl Baudelaire tınısı Swann’ların Kıyısında’dadır: “Hayatına bir anlığına görünüşünün ardından geçip giden bir kadının duyarlığına yeni bir güzelliğin imgesini soktuğu, üstelik adını da, bir daha o sevgiliyi görüp göremeyeceğini de bilemeyen bir adam gibiydi”.

    Leroy, kendisinden çok önce, Deleuze-Guattari’nin Bin Yayla’da (s. 332) Proust’un elden sıvışıp giden (“être-de fuite”) insan figürüne odaklandığını farketmemiş. Oysa düşünür çiftin burada mimlediği kavram can damarı niteliği taşıyor: Proust’un elden sıvışıp giden varlıklarının temel özelliği hızları.

    Baudelaire’in şiirinden beri: Bir anda beliren ve o an yitip giden figürden tek kalan retinaya kazınan siluet-görüntüsü. Bin Yayla’da, bundandır, Proust’un (kendi kaleminden) kaçış kişilerinin acul karakterlerini yoğuran aşırı hareketliliği “kanat takmışlık”la tanımlayışının üzerinde durulur.

    Romantiklerin “kadın”ı, sonsuza dek geçip giden figürdü; Novalis peşisıra ondandır, ölmeye yatar. Baudelaire’de, görüyoruz, çiçek fâni: Açıyor, açılıyor, uzaklaşarak sönüyor, belleğe bıraktığı boşluğu kazıyarak. Gerçeküstücülerle bu kavşak aşılır: “Meçhûl Kadın” kimliğine kavuşacak, adıyla sanıyla rastlayan erkeğin hayatına gene de yarıyarıya ele geçirilemezliği içinden karışacaktır. Herşeyden önemlisi: Bir bakış(ma)dan ötesi, ete kemiğe bürünmüş, tepeden tırnağa ten kesilmiş somut bir gövdedir — eteklerini uzaktan hafif kaldırarak savurup giden kadının yerini “eteğini sıyırmış jartiyerinin ucunu tutturan” (Nadja, s. 178), aslında otomobili süren erkeğin gaz pedalındaki ayağı- na ayağıyla basarken elleriyle gözlerini kapatarak “mutlak aşk”a davet eden kadın almıştı. Bir devrim kuluçkasına yatmıştı Breton, hakkını teslim etmeli: Edebiyata, en düşük türü saydığı romana yüklenirken yeni bir yazı formatının peşinden gitmeyi seçmişti; orada, Hayat’ın ruletinin çemberinde hızla dönen bir Mélusine figürü bekliyordu.

    Breton ile Aragon’un başdaşlık serüvenleri bu dönemeçte kanlı, geri dönüşsüz bir ayrılışla tamamlandı. Aragon, öncesinde, korkusundan roman yazdığını gizlemiş, bir bölüğünü yaktığı, büyükçe bir bölüğü rastlantı eseri kurtulmuş, bulunabildiği kadarıyla 1997’de okur önüne çıkabilen Sonsuzluğun Savunusu (küçük versiyonu bağımsız korsan bir baskıyla dolaşıma çıkan “İrene’inki”, bu bitmemiş romanın bir bölümüdür), içiçe birkaç gönül ilişkisinin, aile dramlarının, dost çevresiyle hesaplaşmasının biribirilerine tutturulamaması nedeniyle bozguna dönüşmüştü. Anımsatmalı: Paris Köylüsü’nün de çıkageldiği, Paris ile Baudelaire sonrası yepyeni bir karşılaşma biçiminin kollandığı bir dönemdi. Aragon ile rastlantı mekanizması tersyüz olmuştur: Ne kadarı çiftcinselliğinden bilinemez, kendisini bir “kaçış figürü” olarak tanımlamıştır — gelgelelim, asıl aradığının, tam tersine, halatının sıkısıkıya bağlanacağı kuytu bir rıhtıma sığınmak olduğunu itiraf edecek, Elsa’ya bundandır demir atacaktır. Ne olursa olsun, Paris Köylüsü’nün özellikle ilk bölümünü kateden kadın figürlerine yazarın bakışı, Baudelaire’in gördüğü dünyanın dönüştüğünün göstergesi.

    Karşılaşma hikayeleri Claude Lelouch’un yazıp yönettiği 1969 yapımı “Bir Erkek ve Bir Kadın” (Un Homme et Une Femme) filminde Jean-Louis Trintignant ve Anouk Aimée. Bu “karşılaşma hikayeleri”, 1986 ve 2002’deki devam filmleriyle sürdü.

    Leroy kitabında pek çok yazınsal uzantısına uğruyor; Baudelaire’in bir “soneye dönüşmüş kadın”ının, kendi payıma birini ayırıyorum: René Char, Georges de la Tour’un Kandilli Madeleine tablosundan hareketle yazdığı şiiri bitirdikten sonra dışarı çıkar; metro istasyonunun koridorlarından birinde karşıdan gelen (aynı Nadja), hiçbir çekiciliği olmayan bir kadın tebelleş olur başına; kendi deyişle gizemli rastlaşmalar fikrinden uzaklaşalı zaten yıllar olmuştur; başından savmadan önce gene de adını sorar kadının ve “Madeleine” yanıtını alınca makaralar hızla geri sarılır.

    Baudelaire’in şiiri, Kutsal Kitap’ın girişindeki cümlenin Asrî Zamanlarda kurulan çeşitlemelerinden birini taşıdığı için yakıcı: Başlangıçta tesadüf vardı.

  • ‘Adamın dibi’ tuttu ama belki de gayet isabetli oldu!

    ‘Adamın dibi’ tuttu ama belki de gayet isabetli oldu!

    Adamın dibi lafını duyunca “Şimdi bu bana iyi bir şey mi söyledi” diye düşünmekten alıkoyamıyor insan kendini. Zira bir şeyin dibinin iyi olması nadir görülen bir durum. Belki bir istisna kazandibi olabilir ama son yıllarda “adamlığın yüksekliğini” anlatmak için, gayet pozitif anlamda kullanılan bu tabir belki de bir erkek ironisi!

    Özellikle son 10 yılda popüler dizilerdeki kullanımlarıyla birlikte yaygınlaşan, başlarda ironik tınılarla sarf edildiği ağızlara bile zaman içinde daha ciddi şekillerde sızan, yapışan, duyanı inceden sinir etse de kullanmaktan alıkoymayan nurtopu gibi bir terimimiz var: “Adamın dibisin” ya da “Adamsın, adam”! Başta “adam”ı işkillendiriyor. “Şimdi bu bana iyi bir şey mi söyledi” diye düşündürüyor. Zira herhangi bir şeyin dibinin iyi olması nadir bir durum. “Dibi görmek”, “dibe vurmak” olabilecek en kötü duruma düşmek anlamına gelirken, “zıkkımın kökü/dibi” yemek beğenmeyen nankörlere, “cehennemin dibi” ne hâli varsa görsün dediklerimize lâyık gördüğümüz laflar…

    Gazı kaçmış içeceğin, acılaşan kahvenin, ateşte unutulmuş yemeğin tortusunun kaldığı tencerenin dibinin de hayırla anıldığı pek görülmemiş. Belki kazandibi olabilir bunun istisnası diyeceğiz ama birinin adamlığının yüksekliğini anlatmak için seçtiğimiz kelimenin sütlü bir tatlıdan esinlendiğini iddia etmek de zor.

    Adamın dibisin

    (1) Ataerkil toplumlarda bir iltifat sözü. (2) Adamlığın her zaman üstün, şahane, yüksek bir mevki olduğu önkabulüyle, yerine göre “teşekkür ederim”, “helal olsun”, “aferin, bravo” anlamlarında kullanılan cinsiyetçi bir deyim.

    Dibini bırakıp adamlığın kendisine gelirsek… Her zaman “hasının”, “adam gibisinin”, “vurdu mu oturtanı”, “hiç ağlamayanının, belki arada bir gözüne toz kaçanının” makbul olduğu bu ulu mevki, elbette yalnızca “adamsın”, “adamın dibisin” deyimlerinde karşımıza çıkmıyor. Başka pek çok dilde de “insan”la eşanlamlı olarak kullanılan “adam”, doğru ve iyi olanın ölçü birimi olarak erkekliği işaret ediyor. Hatta bazen kadınlar için bile… Örneğin işini düzgün yapan bir kadına da “adam gibi iş yapıyor”, görünüşüne özen gösterene “adama benzemişsin” diyebiliyoruz.

    Adamlığın norm olduğu bu düzende yalnız kadınlar değil, bu adamlık çağrısına cevap vermeyen herkes de “harbi delikanlılar gezegeni”nden dışlanıyor. Biz hiçbir zaman kaba kuvvetiyle değil zekası, bilgisiyle varolana, racon kesmek yerine müzakere eden, anlamaya, anlaşılmaya çalışana, astığı astık, kestiği kestik olmak yerine duyarlı, zarif, komplekssiz olana yakıştırmıyoruz “adam gibi adamlığı”. Bunlar adamlık terazisinde hafif çekiyor; kadınsı, pasif, zayıf bulunuyor. Her kesimden siyasetçilerin “laiklik adam olmaktır”, “madam değil adam gibi ölmek” gibi beyanları da durumu daha iyiye götürmüyor tabii…

    Bu durumda adamlıkla derdi olanlara da, “adamın dibiyseniz orada kalın” demekten başka çare kalmıyor.

  • Gelibolulu Mustafa Âlî: Zaman ötesi bir tarihçi

    16. yüzyıl ikinci yarısında yaşamış Gelibolulu Mustafa, günümüz tarihçiliğine ışık tutan bir büyük usta, çok yönlü bir aydın kişilikti. Özellikle Künhü’l-Ahbar ve Menakıb-i Hünerveran adlı eserleri, 16. yüzyıl Osmanlı toplumsal ve siyasal yapısı anlamak yolunda temel kaynaklardan sayılır.

    Gelibolulu Mustafa Âlî (1541-1599) salt16. yüzyıl için değil sonraki dönemler için de ayrıcalı bir tarihçidir. Bu tanım, önemli eserlerinin çokluğu kadar tarihe ve tarih yazıcılığına bakışının da gereğidir. Olayları ele alışı, anlatışı, “tarih alanı”a boyutlar açıp yorumlarıyla eleştiri olanağı sağlayışı ve konuları ustalıkla işleyişiyle günümüz tarihçiliğine de ışık tutar.

    Gelibolulu Mustafa, nesir kadar nazımda da üstat, mahlası Âlî idi. Çok yönlü aydın kimliği dışında, deftardarlık göreviyle Osmanlı coğrafyasının kimi bölgelerini görmüş, gözlemlemişti.

    Elyazması Künhü’l-Ahbar’ın dördüncü rüknü, Kanunî Sultan Süleyman, 2. Selim ve 3. Murad dönemlerini içeriyor.

    30 dolayındaki eserlerinden ilk akla gelenler Künhü’l-Ahbar ve Menakıb-i Hünerveran’dır. Bu eserler 16. yüzyıl toplumsal ve siyasal yapılarını anlamak için önemlidir. Künhü’l-Ahbar dört “rükün”den oluşan kapsamlı bir genel dünya tarihidir. Dört rüknün ilk üçü peygamber kıssaları, Arap tarihi, Hz. Muhammed, 4 halife, Türkler ve Tatar beylikleri konularını içerir. 4. rüknün ana başlıkları ise Osmanlı Devleti ile Rum ülkeleridir. Eserlerinin çoğu basılmamıştır, bunlardan kayıp olanlar da vardır. Burada sadeleştirerek aldığımız parçalar Künhü’l-Ahbar’ın dördüncü rüknünden; Kanunî Sultan Süleyman, 2. Selim ve 3. Murat dönemlerindendir.

    Müellif-i kitap Mustafa Âlî

    Çok büyük ihtimal Gelibolulu Mustafa Âlî’yi de gösteren bu minyatürde (üst bölümde, beyaz giysili) Konya’daki Mevlana türbesinin ziyareti konu edilmiş. Mustafa Âlî’nin kolunun üzerinde “müellif-i kitap” yazısı okunuyor. Mustafa Âlî’nin karşısında, kendisine sunulan kitabı inceleyen ise Mustafa Paşa (Nusretnâme, Topkapı Sarayı Müzesi).

    KÜNHÜ’L-AHBÂR’DAN SAYFALAR

    24 Şubat 1528: Bir cinayet vakası ve sonraki seri idamlar

    “İstanbul’da, evlerde odun yarmak bahanesiyle sokaklarda gezip dolaşan yamak ve bekârlar… güçlü kuvvetli ekseri Arnavud namındaki inatçı kavim zümresinden olup bunların cibilliyetlerinde hıyanet ve fesat da vardı”.

    Yaprak 22/a – Dokuzuncu vak’a:

    “Yine sene-i erbaa ve silsin cemaziyelahirinin üçüncü (24 Şubat 1528) gecesi nefs-i İstanbul’da Sultan Selim Camii yakınında geceleyin bir Müslümanın evi basıldı. Kökü kazınırcasına evsahibi, köleleri, çoluğu çocuğu hepsi katl olundu. Hanenin çatı arasına  varıncaya cümle mülk yağma kılındı. Bu kördüğümün hikmeti ve esrarı beyan olmadı. Her ne kadar tecessüs olundu, yoklandı ise de hadisenin sırrı açıklanamadı. Âhirülemr padişahın gazabı şerare saçan ateşe döndü. Mahrusa-i İstanbul’da, evlerde odun yarmak bahanesiyle sokaklarda gezip dolaşan yamak ve bekârlar, baltalı dolaşan hainler ve müfsitler, evbaşân ki (serseriler) güçlü kuvvetli ekseri Arnavud namındaki inatçı kavim zümresinden olup bunların cibilliyetlerinde hıyanet ve fesat da vardı. Kapılara tembih olunup mahalleler teftiş ve tefahhus kılındı. Bunlardan sekiz yüzden ziyadesinin (!!!) çarşılarda, halkın gelip geçtiği yollarda boyunları vuruldu. Büyük küçük herkes dehşete kapıldı. Bu katliamdan kurtulan hıyanet bakiyeleri görünüşte hidayete ermiş görünenlerden tövbekâr olanların ekserisi  kaçmayı kalmaya tercih ederek payitahttan firar ettiler. Ondan sonra ol makule bir hal zuhur etmedi ve levent ve evbaş kısmından bir zümrenin kötülüğü görülmedi. Gerçi kalanların şer’i şerifçe katillerini icap eder hâlleri yoktu. Amma âlemin nizamı ve insanoğlunun intizamı bakımından beni âdem ahvalinin her zaman ve bilhassa İstanbul sakinlerinin ziyade teftişi şarttır.

    800’den fazla kişinin idam edildiğini anlatan sayfa: “Bunlardan sekiz yüzden ziyadesinin (!!!) çarşılarda, halkın gelip geçtiği yollarda boyunları vuruldu…”

    Ekim-Aralık 1572

    Marmara ve Ege’de yağmur-sel felaketi

    “Yağmur sellerinden yolcular ve tüccar yol alamaz oldu. Müneccimler bu ahvali o kevkev-i rahşendenin (parlak yıldızın) tesirinden saydılar”. 

    Yaprak 148/b-149/a – Onbirinci vak’a:

    “Sene-i semâninde ki cemaziyelâhirede (Ekim 1572) dünyanın şimal tarafında görünüşü Zühre (Venüs) cirminde bir yıldız doğdu. Değirmen gibi etrafı dolandı, nazardan kayboldu. Ve yine o senedeki Şaban ayında (Aralık 1572) durmadan yağan yağmurlar ve ‘azim seller, İstanbul ve Edirne’de ve etrafta, Manisa ve Kütahya havalisinde pek çok evleri tahrip etti. Hatta Edirne’de dört yüz meskûn evi sel aldı. Nice zaman yollar bağlandı. Yağmur sellerinden yolcular ve tüccar yol alamaz oldu. Müneccimler bu ahvali o kevkev-i rahşendenin (parlak yıldızın) tesirinden saydılar. Yine o senede Mekke-i mükerreme  taraflarında da ‘azim yağmurlar yağıp Harem-i Şerif’i sel bastığından hacıların su içinde tavaf ettikleri Kitâb-ı Bahr-i Râciz’de yazılıdır derler.

    ‘Azim seller, İstanbul ve Edirne’de ve etrafta, Manisa ve Kütahya havalisinde pek çok evleri tahrip etti.

    Nisan 1573

    Ayasofya civarında inşaat faaliyetleri

    “Cami-i Ayasofya etrafında olan evler ve ikametgâhlar satın alındı. Binaları yıktılar… Camii şerife muttasıl (bitişik) olan ilaveler ve kazurat ortaya çıktı.”

    Yaprak 149/a – Onikinci vak’a:

    Ayasofya Camii yanındaki düzenlemeleri anlatan sayfa.

    “Sene-i semanin zilhiccesinde (Nisan 1573) emr-i şerif-i sultanî varit olup Cami-i Ayasofya etrafında olan evler ve ikametgâhlar satın alındı. Binaları yıktılar. Kırk zira’(30 m) miktarı derinlikte kazdırılıp camii şerife muttasıl (bitişik) olan ilaveler ve kazurat ortaya çıktı. Sonra  güzel bir surla etrafı tamir olundu. Ayasofya kubbesine muttasıl pâyeler bina edildi ve iki minare-i azimeden gayri iki minare-i cedit inşaı dahi buyuruldu. (2. Selim) kendisine medfen  (türbe) yapılacak mahal-i lâtifi tayin kıldı. Eski medreseden gayri iki medrese-i celile-i Selimiye binası yapılması dahi emrolundu. Lâkin ömrü azizi vefa etmedi. Sair yerler tertip  kılındı ancak o iki medreseye başlamak müyesser olmadı”.  

    16. yüzyıldan bir gravürde Ayasofya Camii.

    28 Ekim 1579

    Uğursuz bir haber: Sokullu’nun katli

    “Mecnun-meczup kılığında hayırsız uğursuz bir müfsit, dilenci gibi huzuruna çıkmış… O fırsatta hançerine götürüp sadrazamın sadrına (göğsüne) bir hançer-i canistan vurmuş.”

    Yaprak 192/a – Ondördüncü vak’a:

    Vezirâzam olan Tavil Mehmed Paşa (Sokollu), Sultan Selim Şah’ın damadı idi. O  sene Ramazan’ın altıncı günü (28 Ekim 1579) cenab-ı serdara bu uğursuz haber vasıl oldu. O gün, o ulu vezir, hükümet makamında adaleti yaymak, yerinde tedbirle mezalimi kaldırmak için çalışır iken ikindi namazından sonra, mecnun-meczup kılığında hayırsız uğursuz bir müfsit, dilenci gibi huzuruna çıkmış. Vezir elini cebe vurup altın akçe ile himmette bulunmak üzere  iken o fırsatta hançerine götürüp sadrazamın sadrına (göğsüne) bir hançer-i canistan vurmuş. Vezirin ahir ömrü ve devleti, Hazret-i Ömer gibi şehadetle sona ererken ahiret saadeti de nasip olmuş. Mansıbı da (görevi) Rüstem Paşa merhumun muhterem damadı ikinci vezir makamındaki (Semiz) Ahmed Paşa’ya layık buyruldu.

    Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’nın katlini gösteren çizim.

    1582

    Şehzade Mehmed Han’ın sünneti ve 52 gün 52 gece han-ı yağma

    “Haftada bir kere nimet yağması (han-ı yağma) her üç günde bir padişahın bahşişi altın ve gümüş serpmek mukarrer idi… Görülmemiş gariplikler, acayip  gösteriler ise nihayetsiz oldu.”

    Yaprak 199/a – 202/a – Sene-i tıs’in ve tıs’amie (1582) tarihinde vaki’ sûr-ı hümayun cemiyetidir:

    Şehriyar-ı cihan, Selim Han oğlu Sultan Murad (3.) Han, kıymetli oğlu Sultan Mehmed Han’ın sünneti ve sünnet cemiyeti-i Muhammediye (düğünü) için iki cihetten riayet kast etti. (Evvela) ecdadı izamı zamanındaki sûr-ı pür sürurun (düğünlerin) ihracatı (hesap ve programı) defterleri görüldü. Ona göre cemiyet-i sûr-ı hıtân (sünnet düğünü) tedariki görüldü. Hatta mülûk-i etraftan (meliklerden) Mekke-i Mükerrem’e şerifine, Kırım Hanı’na hatta bazı hükkâm-ı Hindustan’e, müstakil emirler, müteferrikalar ve çaşnigirler gönderildi: Falan tarihte sûr-ı hümayunum mukarrerdir, dâvetimize icabet edesiz buyurdular (şiir).

    (…) At Meydanı Sarayı, bir saray-ı dilküşa idi ki mukabelesinde (karşısında) bir vasi (geniş) meydan ve yer yer bazı tılsımat-ı kadim ve minârât-ı acibe (acayip sütunlar) o arsada görülmede idi. Her zaman âl-i Osman sultanları cemiyet-i sûr-ı hıtâna (sünnet düğünü)  ferman ederlerse, saray içoğlanları ve harem-i muhteremdeki cariyeler, o Hud Cenneti misali makama (saraya) göçüp iki ay miktarı orada otururlardı. Bazı padişahlar, sûr-ı pür sürûr cemiyetinin kırk gün kırk gece devamına rağbet etmişlerdi. O eyyamın her bir gününün kıskanılacak, gecelerinin de Kadir gibi kutlu olmasını gözetmişlerdi. Fe-emma bu şehriyâr Sultan Murad bin Sultan Selim Han (şiir) altmış gün olmasını, her gün ve gecesinin de türlü çeşitli yemekler dağıtılarak arz-ı meserretle (gösterilerle) geçsin buyurmuşlar idi. Tafsil-i sûr-ı pür sürur (düğünün ayrıntıları) Câmi’ü’l-Buhur adlı kitabımızda yazılıdır.

    Surnâme-i Hümayun’dan 1582’de 3. Murad’ın oğlu Şehzade Mehmed için düzenlenen sünnet düğünü şenliklerinde camcılar loncasının çalışmalarını gösteren minyatür. Camcılar, tekerlekli bir araba üzerine yerleştirdikleri seyyar fırın yardımıyla camdan üretimin aşamalarını sergiliyor.

    El kıssa Mah-ı cemaziyelevvelin onikinci günü (6 Haziran 1582) Şehzâde-i âlî yani ki Sultan Mehmed Han, giyinip kuşanıp Burak benzeri bir ata binerek ağalar rikâb-ı şerifinde (sağında solunda) puyân ve revan (koşarcasına), vezirler önünce yürüyerek Eski Saray’dan çıkıp sûr olan makam-ı latife revan kıldılar (şiir).

    Bil-cümle ayan ve erkân da seherde atlandılar. Şehr-i İstanbul’un boş sokaklarında türlü türlü  alaylar bağlandı. O sırada sadrazam olan Sinan Paşa ve vekil-i sâni namındaki Siyavuş Paşa, Müşir-i sâlis hükmündeki Mesih Paşa ve dördüncü vezir Cerrah Mehmed Paşa, Rumeli Beylerbeyi İbrahim Paşa da padişahı karşıladılar. Ulema zümresinin büyüklerinden padişah hocası Hasan Can-zâde Mevlânâ Sadeddin, o tarihte kadıasker bulunan iki molla da bir garip tantana ve bir özge zemzeme (sesler) ile atlandılar. Daha sonra mum alması kaidesi icra kılındı (şiir).

    3. Murad’ın oğlu Mehmed için düzenlettiği 1582 sünnet düğününü anlatan sayfalar.

    Bunlardan gayri nahiller vardı ki üç yüz altmış hesabına yakındı. Evvela Saray-ı Atik’e ilettiler. Badehu erkân-ı devlet varıp ziynet ile At Meydanı’na getirdiler. Bir diğer cemiyet dahi şeker nakline baktı. Adı geçen Rumeli Beylerbeyi İbrahim Paşa ve sair ağalarla  melikü’l-ümera serapa atlandılar. Leşker alayı ile nahil-i suru getirdiler. Gerçi ecdad-ı izamlarından Sultan Süleyman Han, şehzadeleri için iki defa sünnet cemiyeti etmişler idi. Vüzera ve ulema ile olan Meclis-i şerifte kendiler bizzat hazır olup oturmuşlar idi. Ancak kendilerinin önüne müstakil ve mahsus sofra konmuş idi. Taama sunmada elleri ile iştirak vaki olmamış idi. Lâkin bu şehriyar-ı âlişan (3. Murad) o üsluba rağbet göstermediler. İki ay art arda çekilen ni’am-ı gûnâ gûndan (türlü çeşitli yemeklerden) gayri üç ziyafet-i kebir tertibini emreylediler ki evveli ulemaya, ikinci vüzeraya, üçüncü şeyhlere idi. Veziriazam bu cemiyetlerde başa oturdu. Yani ki vekâleten huzur-ı padişahîyi temsil etti. Sipahi ve yeniçeriler ile sair çeri güruhuna olan ziyafetlerin nihayeti yoktu. Amma izdiham-ı insandan yollarda yürünmek zordu. Zuhura gelen görülmedik gariplikleri gerektiği üzere görmek müyesser olmadı. Tulumcular namına iğrenç bir güruh peyda ettiler ki cümlesi yağa bulanmış sahtiyan kaftanlar giyip ellerine birer yağlı tulum alıp halka hücum ile yolları açarlar ve halk bunlardan kaçar. Alelhusus bir kel başlı oğlan, hasırdan dikme yapuk (kaput) ile ikide birde meydanda cevelân ederdi. Sair tulumcular onu gördükçe edebe riayet edip selam dururlardı (nazım).

    El-kıssa: Haftada bir kere nimet yağması (han-ı yağma) her üç günde bir padişahın bahşişi  altın ve gümüş serpmek mukarrer idi. Faraza bir düzineden fazla şehzadeleri avuç avuç para dağıtırlardı. Bu minval üzere ehl-i sukun (çarşı esnafının) her biri, birçok cemiyet ve pişkeş ile geldi. O mukabelede (o ölçüde) meram hâsıl ettiğinden, onlar da kese kese ödüle lâyık görüldü. Görülmemiş gariplikler, acayip  gösteriler ise nihayetsiz oldu. Minare boyunda üç kule ki kimi yekpare taştan ve kimi bina gibi örülmüş idi. Her birine adem çıkmak imkânsız iken bazı kimseler ya devlet başa ya kuzgun leşe deyip tırmanıp tepelerine çıktılar ve çok ödül aldılar. Cümleden daha şaşırtıcısı, bir demici harifi (ustası) arkası üzere yatıp karnı üzere örs koydurup soğuk demir dövdürdü. Bu kadar çekiçlerle demir döverlerdi. Hasılı kelam bu bapta  kalemlerle tafsil ve takriri mümkün olmadığından ancak müstakil kitap tahrir olundu.

    Şehzade Mehmed’in 52 günlük sünnet düğünü sırasında esnaf alayına katılanlardan İstanbullu aynacılar, Surnâme-i Hümayun.

  • Yakın dil tarihimizin ‘yerleşmiş’ dil hataları

    Türkiye’de son birkaç yıldır bir beka/ bekâ ve erkân/erkan ayıbı aldı başını gidiyor. Pek çok kişi, büyük büyük âdemler, bekâ, erkân derken yaptıklarını fark etseler bile düzeltemiyorlar.

    Bir yerdeki âkil ola duçâr-ı hakaret
    Erbâb-ı cehalet bulur envâ’-ı saade

    (Bir yerde akıllılar hakarete uğruyorsa,
    Orada bilgisizlikle geçinenler her mutluluğa ulaşır) – Anonim

    Kişiyi doğru bildiği  ama yanlış kullandığı sözcüklerden vazgeçirtmek kolay değildir. Yine de bu dergide yapılan örneklemelerle belki  bir fayda sağlanabilir. Türkiye’de resmî dil, büyük çoğunluğun da anadili Türkçedir. Dünya dilleri arasında da Türkçe lehçelerle konuşan, yazan uluslar vardır. Türkçenin bütün lehçe ve ağızlarında ortak özelliklerden biri ve başlıcası fonetik imladır. Yani Türkçe “sesli” öğrenilir. Yazımda ise olabildiğince söylenişteki sesleri doğru seslendirmeye olanak sağlayacak harfler kullanılır. Bu da bir eğitim işidir ve evde aile bireylerinden ama asıl okulda öğretmenden fonetik eğitimiyle kazanılır. 

    Türkiye’de son birkaç yıldır bir beka/ bekâ ve erkân/erkan ayıbı aldı başını gidiyor. Pek çok kişi, büyük büyük âdemler, bekâ, erkân derken yaptıklarını farketseler bile düzeltemiyorlar. Onlara, “yakın bir okula gidip söyleyiş ve yazılış temrinleri katılın” demek de haddimiz değildir. Ancak bu zât-ı muhteremler, bu doğal hataları tekrarlarken ana dillerinin Türkçe olduğunu da vurgulamış olmaktalar. Zira anadil Türkçede ses uyumları vardır. Komşu dillerden alınmış sözcüklerin bu kurala uymayanları, müzik dersindeki solfej çalışması gibi bir eğitimi gerektirir. Ancak bu yöntemle çocuk kız arkadaşı Nigâr’a Nigar, önündeki kâğıda kağıt, Kâzım’a Kazım demekten kurtulur. Bu yanlışa, 1941 basımı imlâ kılavuzunun yerini alan 1965 Yeni İmlâ Kılavuzu’nda, (^) işaretine gerektiren sözcüklerde yer verilmemesinin neden olduğunu da hatırlatalım.   

    Yanlış söylendikleri için göze değil kulağa batan yaygın galatlardan örnekler verelim:

    . Beka kelimesinde (k) kalın okunur veya söylenir. Arapça “süregiden, devamlılık” demektir. Bekâ diye bir sözcük yoktur. Zorlanırsa “bâki” olur, ağlamak demektir.

    . Muhatap,konuşulan, kendisine bir şey söylenen”dir. Muhattap diye Türkçeye yerleşmiş bir sözcük yoktur; “muhattat” vardır; çizgili, çizilmiş anlamındadır. 

    . Asgari/askerî: Askerlikle ilgili; oysa “asgar” küçük, “asgarî” en küçük demektir. 

    . Selahattin, Arapça iyilik, iyileşme, doğruluk, esenlik, barış anlamlarındaki salâh’tan “-ed-din” eki alarak “dinde barış gözeten” anlamında erkek adıdır. Oysa bu uydurma sözcük, “Sultan”ın çoğulu “selâtin” yerine kullanılan bir galattır. 

    . Tarîkat, ilk hecesi “ta”nın kısa, 2. hecesi “rî” nin bir vuruş uzun okunması gereken bildiğimiz “yol” anlamındaki “tarik”den türetilmiş, bir şeyhin, mürşidin yolundan gitme, öğretilerine uyma demektir. Eğer ilk hecesi uzun yani “tâ” okunur ve söylenirse terketmek anlamına gelir. Tasavvufta yol anlamında tarîk de, bırakma anlamında târik de (örneğin “târik-i dünya”) yaşama isteklerinden uzaklaşıp Tanrı’ya yönelen kişi demektir.   

    . Yaygın biçimde hatta mesleği hesap-kitap olanlar bile “sayı”, “para” ve “miktar” yerine “rakam/rakkam” demeye başladı ki yanlıştır. Rakamlar 0123456789’dan ibarettir. Bunlarla gösterilenlerse rakam değil sayıdır.  

    Bu vesileyle Salih Saim Unar’ı (1950’de 85 yaşında imiş), bu eski kalem efendisini rahmetle analım. Yaşlılığında bile, kitaplarda, dergi ve gazete yazılarında gördüğü yanlışlıkları doğrularını da yazarak düzeltirmiş. 85. yaş jübilesi için dostlarının 1954’te bastırdığı“Salih Saim”in Yazı Hatıraları ve Hayatı” broşüründeki düzeltmelerinden iki örnek verelim: 

    “17 gemileri iki gemimizden kaçıyordu”: “17 gemi iki gemimizden kaçıyordu” olacak. Çünkü Türkçede asli sayı sıfatlarından sonra gelen kelimeler cem (çoğul) edilmez.  “Felâkât-i millîye”: Felâket Arapça değildir. Arapça çoğul eki “-ât” almaz! 

  • ‘Since’in icadından beri en tarihî kurum bizimki!

    ‘Since’in icadından beri en tarihî kurum bizimki!

    Türkiye’de, özellikle büyük şehirlerde ve turistik yörelerde “Since ….” ibaresini sıklıkla mağaza ve binaların girişinde görmeye başladık. “1965’ten beri” veya sadece “1965” yazsanız ne olur? Uydurma bir tarihle böbürlenmek için yapılanlar maalesef sadece sivil girişimcilerle sınırlı değil.

    Son yıllarda İstanbul sokak ve caddelerini yeni bir sözcük sardı. Pek seyahat etmediğim için bilemiyorum; ama diğer büyük kentlerimizde de görülüyordur belki. Ayrıca, yabancı turistlerin çokça rağbet ettikleri güneyin önde gelen tatil merkezlerinde de bolca görülüyordur mutlaka. Bu yeni sözcüğün en önemli özelliği de Türkçe değil, İngilizce olması. Artık iyice meşhur ve maruf olan “since”den bahsediyorum.

    Şekerlemecisinden dondurmacısına, giyim-kuşamcısından ev alet-edevatçısına kadar bütün ticarethanelerin tabelalarındaki adların altında ya da üstünde bu “since”i görüyoruz. Hadi diyelim ki “1965’ten beri” yazarsanız biraz uzun olacak; sadece “1965” yazsanız ne olur? Görenlerin ne hayal etme olasılığı var ki, kuruluş ya da açılış tarihinden başka? Ama ben bunları bir yana bırakarak, sözcüğün varlığının arkasındaki anlam ve öneme değinmek istiyorum; zira ardından hep bir tarih geliyor ve bizim konumuz da tarih tabii.

    Geçen yıldan beri Bazı işletmeler, tabelasına gururla “Since 2018” yazarak geçen seneden beri devam eden “köklü bir geleneğin” parçası olduğunu duyuruyor.

    Konuya iyimser bir açıdan yaklaşacak olursak, olumlu bir yanı olduğunu söyleyebiliriz bu “since”in. Ne de olsa bir kurumsallaşma, bir kökleşme çabasının varlığına işaret ediyor. Tabii tek bir nesli aşmayacak bir tarih komik duruyor. En azından bir baba-oğul ya da damat sürekliliğini gösteren bir tarih olmalı ki, gören bu tarihsellik arayışını ciddiye alabilsin. Öte yandan, varlık süresinin kısalığı, komik dursa da belli bir özgüven sergilemesi açısından da olumlu görülebilir! Yani, “Yeniyiz, ama iyiyiz; iddialıyız” havası taşıdığını da söyleyebiliriz. Üstelik, burada bir de namusluluk boyutu var.

    Bunu müşteri çekmek için olmasa da, sırf gereksiz bir aşağılık kompleksinden kaynaklanan, uydurma bir tarihle böbürlenmek için yapanlar olduğunu biliyoruz zaten. İşin ilginç yanı, bu tür davranışların daha çok kamu sektöründe görülüyor olması. Öyle sanıyorum ki kamu sektörümüz bir dereceye kadar 1930’ların Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Kuramı’nın etkisi altında hâlâ. Örnekler çok. Mesela, biz bilirdik ki Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu Kara Kuvvetlerimizin kuruluş tarihidir. Yanılıyormuşuz. 12 Eylül sonrasında görünürlüğü daha da artan şu korkunç “16 Türk Devleti” anlayışının bir sonucu olsa gerek, yakın bir geçmişte Türk Kara Kuvvetleri’nin kuruluş tarih M.Ö. 209’a çekildi. İstanbul Harbiye’deki Askerî Müze de kuruluş tarihi olarak 1453’ü veriyor! Bilirsiniz; çocuklar bazen büyükleri şapşallaştıran, ezberlerini bozan, çok mantıklı sorular sorarlar. Akl-ı evvel bir bücür çıkıp da, “Madem 1453’te kurulmuş, adında neden Fransızca müze var?” diye sorsa, ana-babası ne yanıt verebilirler, çok merak ediyorum.

    Yakın zamana kadar Kara Kuvvetleri’nin 1963 yılında kurulduğunu sanıyorduk.

    Benzer bir durum yıllar önce askerliğimi yaparken benim de başıma gelmişti. Harbiye Marşı’nı söylerken, “Yüzyıllardır Harbiye bu orduya şan verir” diye çığırıyorduk. Başımızdaki üsteğmene bunun yanlış olduğunu, aslına uygun olarak “Yüz senedir Harbiye bu orduya şan verir” dememiz gerektiğini söylediğimde, bana “Sen müzik öğretmeni misin?” diye sormuştu. “Hayır, tarihçiyim” yanıtını aldığında bir-iki saniye durakladı ve “Git, yerine geç” dedi.

    Beni bu konuda daha da üzen, dedelerimizin böyle takıntıları olmadığını biliyor olmam. Nitekim Harp Okulu’nun 1945’te yayımladığı Harpokulu Tarihçesi 1834-1945 adlı kitabın önsözünde şöyle yazıyor: “Bugün birinci 100 yılını da 11 sene aşmış bulunan bu eski ve emektar kurumun tarihini yazarken türlü ve çeşitli kahramanlıklar yaratan mensuplarının manevî varlıkları karşısında heyecan duymamak kabil değildir. Onların aziz hatıralarını içinde toplamış bu kurumun tam bir tarihini layik olduğu kudretle yazmak çok güçtür. Mümkün olduğu kadar belgelere, hatıralara ve mevcut kayıtlara dayanılarak doğru bir tarih çıkarılmaya çalışılmıştır… Fakat buna rağmen bu eserin tam ve mükemmel olduğunu iddia edemeyiz. Bu suretle ileride daha doğru ve daha üstün bir tarih elde edebilmek için bu ocağın her mensubundan bu kitapta görülen yanlışlıkları ve eksiklikleri bildirmelerini büyük saygıyla dileriz”.

    Ben bu ocağın mensuplarından değilim gerçi; ama büyük dedelerimden birinin onun müdürlüğünü ve ders nazırlığını yapmış olması bana yeterince sorumluluk yükler sanırım.

    Siviller de bu konuda hem askerlerle hem de kendi aralarında yarış halindeler. Örneğin Galatasaray Lisesi’nin 1481’de kurulduğu iddia ediliyor. Nitekim Enderun okulunun uzantısı olarak kabul edebileceğimiz bir okul gerçekten de Galatasaray mahallesinde varmış o zamanlar. Gelin görün ki “sultânî” değildi bu okul. Hele “lise”, hiç değildi.

    566 yıllık üniversite! İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü’nün giriş kapısının üzerinde de kuruluş tarihi olarak “1453” yazıyor. Böylece üniversite yaşını İstanbul’un fethine kadar “büyütmüş” oluyor.

    Aynı durum, İstanbul Üniversitesi’nin 1453’te kurulduğunu iddia edenler için de geçerli tabii. Burada karşımıza çıkan ise Fatih Sultan Mehmet’in kurdurduğu medrese. Ortaçağ’da ilk kuruldukları zaman üniversitelerle medreselerin aynı işlevi gördükleri bilgisinin, bu saçmalığa biraz da olsa çanak tuttuğunu söyleyebiliriz gerçi. Ama başka bilgilerimiz de var. Uppsala Üniversitesi ya da Harvard Üniversitesi işe papaz yetiştirerek başlamışlar elbette; hattâ Harvard’ın ilk adı Harvard Seminary; ama zamanla öyle değişmişler, öyle şeyler okutur olmuşlar ki, Sultan II. Abdülhamit de payitahtında birçok medrese varken İstanbul Dârü’l-fünûnu diye bir kurum yaratma ihtiyacını hissetmiş. Ayrıca unutmayalım; sözkonusu “üniversite” olduğuna göre, yukarıda tanıştığımız bücür burada da bize kelimenin kökeni falan sorabilir.

    Gelenek iyi bir şey tabii; köklü olmak da öyle. Ama gelenek yaratmaya çalışmak ya da geleneği Taş Devri’ne kadar götürmeye çabalamak, olmayan kökler icat etmeye girişmek, “Geleneksel fastfood” veya “Yerli Himalaya tuzu” kadar gülünç oluyor. Ayrıca, eski olmanın mutlaka iyi, etkin ve yaratıcı olmak anlamına gelmediğini de biliyoruz. Dolayısıyla, “eski mi, yeni mi?” diye bakacağımıza, “iyi mi, kötü mü?” diye bakarsak daha doğru olur derim.

  • Evliya, ulema var ama evliyalar, ulemalar yok

    Evliya, ulema var ama evliyalar, ulemalar yok

    Osmanlı Türkçesindeki kimi kelimelerin günümüzdeki hatalı kullanımları, artık neredeyse yerleşmiş ve kabul görmüş durumda. Arapça gramer kaidesiyle çokluk hâle gelmiş kelimelere “lar/ler” eki ile ikinci bir çokluk eki eklenmesi en sık görülen yanlışlardan.

    Osmanlı Türkçesine Arapçadan geçmiş ve günümüzde kullanılan bazı kelimeler vardır ki onlar artık Türkçeyle hemhal olarak Arapça gramer kaidelerinin haricinde kabul edilir olmuşlardır. En çok kullanılanlar, Arapça gramer kaidesiyle çokluk hâle gelmiş kelimelere “lar/ler” eki ile ikinci kez çokluk hâline getirilenlerdir. Zannedilmesin ki bu durum Osmanlı Türkçesinin terkedildiği Cumhuriyet dönemine ait bir uygulamadır. Bilakis bu kelimeler Osmanlı devrinde çokça kullanılan yanlış söyleniş (galat) örneklerindendir.

    Arapça tekilArapça çoğulTürkçe çoğul
    AlimUlemaUlemalar
    VeliEvliyaEvliyalar
    ŞehidŞühedaŞühedalar
    VeledEvladEvladlar
    VarakEvrakEvraklar

    Türkçeye Arapça ve Farsçadan geçen kelimeler dilimize yerleşip Türkçenin kalıplarına uydurularak bizden biri olmuştur. Edebiyat tarihçisi Nihat Sami Banarlı Türkçe’nin Sırları kitabında bu konuyu anlatırken manara/minare, gul/gül, nerdüban/merdiven, câme-şuy/çamaşır, mide-nüvâz/maydanoz gibi örnekler verir.

    Zamanımızda Türkçeye Arapça ve Farsça’dan geçmiş kelimeler kullanılmakla birlikte bazıları gündelik hayatta yanlış telaffuz edilmektedir. Üstelik bu yanlışlıklar hızlı bir şekilde yayılmaktadır.

    En fazla dikkati çeken ve kulak tırmalayan yanlış söylenişlere örnek:

    • “Konuşulan, hitap edilen kişi” anlamındaki “muhâtap” kelimesinin “muhattap” şeklinde yazılışı ve telaffuzu.
    • “Güvenilir kimse” anlamında “yed-i emin” (emin, güvenilir el), tanınmayacak halde “yeddi emin” olmuş.
    • “İçine dert olmak” anlamındaki “ukde” yerine, “sorumluluk almak” anlamındaki “uhde” kullanılması.
    • “Karşılık olarak” anlamındaki “bilmukabele” yerine “birmukabele” şeklinde anlamsız bir kelimenin kullanılması.

    Bir de günümüzde dükkan, işletme, mekan isimlerinde terkip halinde (tamlama) isim yazılması furyası var. Bazıları manasız, iptidai hatta komik olan: “Lezzet-i Dürüm”, Bâb-ı Döner, Ehl-i Ciğer”.

    İyiyim! Siz?

    Sosyal medya ortamlarında mesajlaşmanın icaplarından olarak kelimelerin kısaltılması herkesin bildiği bir husus.

    Slm = selam, sa= selâmün aleyküm, as= aleyküm selâm, tmm = tamam, nbr = ne haber, mrb = merhaba, tbr = tebrikler, vs. Sosyal medyada alışılan bu durum, korkarım gündelik hayatta da yaygınlaşarak, bireyler arasındaki karşılıklı muhabbeti, sohbeti de etkileyecek. Evvelden bir kişiyle karşılaşıldığında sohbete girizgah için hâl-hatır sormak vardı. Birine;

    – Nasılsınız, iyi misiniz?

    diye sorulduğunda, hitap edilen kişi:

    – İyiyim, teşekkür ederim. Siz nasılsınız?

    diyerek mukabelede bulunurdu.

    Günümüzde bilhassa gençler arasında yukarıdaki diyalogun cevap kısmı şöyle oldu:

    – İyiyim! Siz?

    Sohbeti daha başlamadan katleden bir cevap. Yani “pardon, siz kimdiniz?” gibi. Neredeyse, “sana ne, yeter artık, bana soru sorma” diyecek!

    Yukarda dediği gibi! Günlük gazetelerimiz her gün haberleriyle olmasa da değişik uygulamalarla basın tarihimizde silinmez izler bırakıyor. Bunlardan birinin geçen aylarda 1. sayfadan verdiği haber spotunun son cümlesi, Türk basınının “yaratıcı” yönünü gösteriyor.
  • ‘Mecmua’ hem gönlün hem de tarihin aynasıdır

    ‘Mecmua’ hem gönlün hem de tarihin aynasıdır

    19. yüzyıl başlarında kaleme alınan 250 sayfalık elyazması eser, Osmanlı Sarayı’nda yetişmiş, Türkçeden başka Arapça ve Farsça da bilen, üst kültürden bir saray aydınına ait. İçerisindeki bilgi ve notlar, hem o dönemin gündelik hayatına hem de çok daha eski tarihli hadiselerin o devirde nasıl anlaşılıp, algılandığına dair önemli bir kaynak. 

    Özel kültür derlemeleri

    Eski edebiyatımızda; içerisinde gazel, dörtlük ve beyitler, kitabeler, tarih düşürmeler, nükteler, fıkralar, güfteler, kitabeler, özgeçmiş, doğum-ölüm kayıtları, anılar ve anekdotlar bulunan; kitap boyutunda ve ciltlenmiş, elyazması özel kültür derlemelerine “mecmua” denirdi. 

    Mecmua Arapça bir sözcük. Biraraya getirilmiş, toplanmış, derlenmiş demek. Tanzimat öncesi Türk yazını türlerindendir. Tanzimat ve sonrasında da İbnülemin Mahmud Kemal İnal’a (öl. 1957) kadar bu türe yeni örnekler katan aydınlarımız vardır. Geçen yüzyılların kültür meraklıları, edebiyat, tarih, hatıra, “lâtife” (fıkra), “faide”, “hikemiyat” (felsefe) ve “darbımesel”… seçkilerini, ciltlenmiş bir deftere yazar veya bir hattata yazdırırlarmış. 

    Mecmua denen bu kişisel elyazması defter-kitaplar eski edebiyatımızda başlı başına bir külliyattır. Kitap boyutundaki bu özgün kültür derlemeleri, geçmiş zamanların durağan dünyasında zamanı değerlendirmek için sıklıkla karıştırılır, arada eklemeler yapılır, notlar düşülür; eş-dost meclislerinde de bunlardan okumalar yapılırmış. 

     250 sayfalık elyazması

    Sarayda Silahşor, sonra Kapıcıbaşı olan kişinin deri kaplı şemseli mecmuası. 125 yaprak, 250 sayfa. 18 yüzyıl son çeyreği ile 19. yüzyıl ilk yıllarında manzum ve mensur metinlerle işlenmiş. 

    Kütüphanelerimizde bu genel tanıma uygun “mecmua-i letâif”, “mecmua-i eş’ar”, “mecmua-i tevarih” veya sahibinin adıyla -örneğin “Mecmua-i Ârif”- kayıtlı elyazmaları çoktur. Bunlar artık birer kaynak eser değerindedir. İçerdikleri bilgiler, gazel, dörtlük ve beyitler, kitabeler, tarih düşürmeler, nükteler, fıkralar, güfteler, özgeçmiş, doğum-ölüm kayıtları, anılar ve anekdotlar ise birer belge değerindedir. 

    Diğer yandan, bu gelenek devam ededursun Tanzimat ve sonrasında Türk basınında “ceride” ortak adıyla ilk Türkçe gazetelere -örneğin Ceride-i Havadis– koşut ilk Türkçe dergilere de bu eski gelenekten esinle mecmua denilmiştir. Haftalık, on beş günlük, aylık bu yayınlara mecmua -örneğin Mecmua-i edebiyat, Mecmua-i Ebüzzziya…- denilmiş; bu ad/tanım, cumhuriyet döneminde de bir süre -örneğin Hayat Mecmuası– devam etmiştir. Ancak elyazması mecmualarla matbuat (basın) mecmuaları (dergiler) arasında biçim, boyut, içerik benzerliği yoktur. Yazma eser kütüphanelerindeki eski kişisel mecmuaların her biri genellikle tek nüshadır. 

    Padişah ve oğulları 2. Mahmud’a kadar Osmanlı padişahlarıyla ilgili cetveller. Bu sayfada yatık olarak, 1. Abdülhamid’in oğulları Mustafa’nın (4.) ve Mahmud’un (2.) doğum tarihleri de yazılı. 

    Padişah fermanlarını, resmî mektupları, fetihnâmeleri… içeren mecmualara ise “münşeat” denir. Birer kültür ve siyaset tarihi kaynağı olan bu belgelerin ilk akla geleni, Feridun Bey’in (öl. 1583) padişahların ferman ve buyruklarını topladığı Münşeatü’s-Selâtin adlı eseridir. Şair Nâbî’nin (öl. 1712) kendi adıyla anılan münşeatı da resmî yazılar ve mektuplar içerir. Bunlar elyazması kitaplardan sayılageldiğinden, nüshaları vardır. 

    Burada konu aldığımız 125 yapraklı (250 sayfa) ve zengin içerikli elyazması “ünik” mecmuaya gelince… Bu mecmua şarkı-şiir derlemelerinin çokluğuna karşılık olay kayıtları, saray tarihi ve haberleri, tarih düşürmeler, tarih konuları, saray-kışla-cami-çeşme kitabeleri, ilaç tertipleri, doğum ve ölüm tarihleri gibi daha birçok bilgi ve alıntılar da içermektedir. Eski dağılmış mecmuaların önemli yaprakları da cilde eklenmiştir. 

    Mecmua, siyah ve sürh (kırmızı) mürekkep kullanılarak rik’a yazısıyla doldurulmuştur. Sahibi ve yazanı-derleyeni aynı kişi olmalıdır. 1807’de tahtan çekildikten 1 yıl sonra haremdeki dairesinde öldürülen 3. Selim’in katillerinin idam pusulalarının defterin muhtelif sayfalarına yazıldığı; padişah listelerinde de 4. Mustafa’dan (1807- 1808) sonra ardılı 2. Mahmud’un cülusu da (1808) kaydedildiği dikkate alındığında, bu padişahın ilk saltanat evresine tarihlendirilebilir. 

    İlk yaprağın başındaki dörtlüğün ilk dizeleri, bu yazmanın ve aynı türden diğerlerinin değerini vurgular: 

    “Mecmuâ âyinedir gönül âna fermânedir 

    Âşıklara eğlencedir sanduka-i eş’ar olur” 

    (Mecmua bir ayna gibidir, gönül onsuz olmaz. Aşıklar onunla avunur, şiirleri saklayan bir sadık gibidir)

    Sahip ve yazarı Osmanlı Sarayı’nda, enderunda yetişmiş, Türkçeden başka Arapça ve Farsça da bilen, üst kültürden bir saray aydını konumunda tanımlanabilir. Mecmuasını üç dilden seçkilerle doldurmuştur. Önce silahşor, sonra kapıcıbaşı düzeyinde; 1. Abdülhamid, 3. Selim, 4. Mustafa dönemlerinde (1774-180 arası) ve 2. Mahmud’un ilk saltanat yıllarında saray görevlileri arasında yer aldığı öğreniliyor ama, mecmuada adı geçmiyor. Ölüm tarihi de meçhulümüz. Ancak bu bilinmezler, arşivlerdeki sicil ve rü’us defterlerinde yapılacak bir araştırmayla saptanabilir. Hatta karşımıza giderek yükselmiş, vezir düzeyinde ünlü bir sima da çıkabilir. 

    Mecmua sahibi, yıpranmış, dağılmış eski yazmaların önemli gördüğü yapraklarını da kendi derlemesine eklemiş. Sonraki sahiplerin de kimi eklemeleri var. 88/b sayfasında, yazıp derleyene dair iki görev tevcihi ile bir de özel bilgi okunuyor: 

    “Mübarek rûz-ı pencişenbe günü, Şa’ban-ı şerifin yedinci günü saat yedide İncili Köşkde biniş-i hümâyun mahallinde huzur-ı hümâyûnda yer öpüp silahşorân-ı hassadan kayd ü sebt olunduk. 7 Şa’ban 1217” (1802’de silahşör unvanıyla 3. Selim’in koruma birliğine yazılmış). 

    “Mübarek rûz-ı pazarertesi, Şa’ban-i şerifin dokuzuncu günü tarihiyle kapıcıbaşılık hakire tevcih ve ihsan ve rü’us-ı hümayun tahrir ve ‘itâ olundu. 9 Şa’ban 1224” (1809’da yine bir saray görevi olan kapıcıbaşılığa atanarak kendisine rü’us denen kadro belgesi düzenlenmiş, yani aylıklı saray memuru olmuş). 

    Yazar aynı sayfada “Âsitâne’de dahil olduğumuz hamamlar” başlığı altında, İstanbul’da birer defa gittiği hamamları üç grupta sıralamış: 

    . Mahmudpaşa Hamamı / Mercan yani Örücüler / Acı Musluk / Yeni Hamam inşa’-i Sultan Mahmud (ı.) / Bostancı nâm-ı diğer Ketenciler / İbrahim Paşa /Ayasofya: 7 

    . Sultan Bâyezid / Vezneciler / Sultan Hamamı / Çengel Hamamı / Merdivenli Hamam / Tophane Hamamı: 13 

    . Kıztaşı Hamamı: fi N 1223 / Kocapaşa Hamamı fi14Z 1223. 

    Son iki hamama gidiş tarihleri, İstanbulluların ne kadar aralıklarla hamama gittikleri konusunda bir fikir verir diyebilir miyiz? Kıztaşı Hamamı’na Ramazan ayında, Koca Paşa Hamamı’na Zilhicce’nin 14 günü yani Kurban Bayramı ertesinde gittiğine göre ikisi arasında yaklaşık üç ay var!

    Mecmuadan seçmeler: Cami, yangın ve meydanlar

    Vâlide Camii

    Gümrük kurbünde iki minareli câmi-i şerifini padişah-ı cihan Sultan Mehmed Han hazretlerinin validesi Turhan Sultan bina ve itmam etmekle Cuma namazı için padişah alayla teşrif ettikde mukaddema valide sultan gelmişdi. Yek-zümrüt kabzalı bir hançer ve bir elmas kuşak ve elmas sorguç ve on re’s at valideden padişaha hediye olundu. Vâ’az ve vüzerâ ve ulema ve erkân-ı devlete kürk ve hıl’atlar hatib ve imamlara samur kürk vesa’ir hademe-i padişaha hıl’at ilbas edip 3080 kese (150 bin altın?) masrafla vücuda gelmiştir diye tarihte zikr olunup bir lâtif camidir. Taşrasından ve içerisinden nazar edenlere malum, duvarları çinilidir kanarya kafesine dışarıdan bakanlara müşabihtir (1074-1664). 

    Harik (Yangın)

    Şevvalin sekizinci gecesi saat ikide hariç-i, Bâb-ı cübb-i Alide harik zuhur ve şiddet-i rüzgârda içeri girip on kol oldu. Bir kolu Süleymaniye ve Eski Saray dıvarından Langa’ya Kapudanpaşa camiinde karar ve bir kolu Şehzadebaşı ve Eski Odalardan Langa’ya kadar bir kolu Langa Yeni Kapısından dışarı çıkıp hariç-i suru dahi ihrak ve bir kolu Zeyrek’den Saraçhane ve Meydan-ı Lahm ve bir kolu Aksaray ve Yeni Odalar’dan altı adet kışla ihrak eyledi ve bir kolu Avretpazar ta Davutpaşa ile yemin ve yesara tamam kırk saat yandı ki cami ve medaris130, 335 cami ve mescid 150 dekâkin 3420 (?), hamam 36, Maabir (?) 77400(?) muhterik oldu. Feth-i Hakanî’den sonra böyle ihrak-ı kebir, Sultan Selim-i Sânî zamanında zuhur etdi. Bir kere dahi budur. Lakin mukaddem olan harik vaktinde İstanbul böyle mamur değil bu defa olan zarar evvelki hasarata galibdir (1170-1757). 

    Ok Meydanı

    Ok Meydanı tabir olunur mahal bağ ve bostan idi. Padişah ok atmağa münasib sahra olur deyip ashabından iştira edip kemankeşlere tekye binasını vezir İskender Paşaya emr eyledi zira kavs cennetten çıkmıştı. Hazret-i Âdem aleyhisselamın ekdiği buğdayı kuşlar yemekten men’ için Cebrail aleyhisselam Hazret-i Âdem’e yay getirip talim etmişdir kemankeşlerin pîrleri, melekten Cebrail, beşerden Âdem aleyhisselamdır ve ashab-ı güzînden Sa’d ibn Vakkas’dır. Beş ayak iki adım hesab olunur. Beş adım üç gez ta’dad olunur. Peygamberimiz sallallahü vesellem hazretleri -Yarab her kim ok atıb yay takınırsa zafer talep ederse bir nusret isterse ümidine vâsıl eyle- deyü dua buyurmuşdur ve feragat eden bizden değil buyurmuştur ve ok ta’lim olunan mahal, ravzâ-i min riyâz-ı cennedir. İbtida bu meydana taş diken Bahtiyardır Bâ’dehu Molla Hüsrevdir ve kavl-i hesab ve Tozkoparan nâm yeniçeridir. Ba’dehu Sultan Bâyezid asrında Şücâ’ ve reisü’l-hattatin Şeyh (Hamdullah) hazretleridir ve Süleyman Han zamanında Silahdar-ı şehriyârî Ahmed Begdir. 

    At Meydanı (Burmalı Sütun) 

    Tunçtan yılan tılsımını Makbul İbrahim Paşa topuz atıp kesr etmekle İslâmbol’da yılanlar zuhuruna sebep oldu ve bu İbrahim Paşa Has Odada Tırnakçı Civan İbrahim Ağa idi. Sultan Süleyman canı hazz eylediğinden birden sadr-ı’âzam nasbeyledi (Sene 930)