Kategori: Edebiyat Tarihi

  • Gazetelerin haber yaptığı, gazetecilerin iktidar sarstığı bir dönemin duayen ismi

    Bir zamanlar Hürriyet’in efsane kaptanı Necati Zincirkıran bugün 92 yaşında. Gazetesini 1 milyon satışın üzerine çıkarmış bir genel yayın yönetmeni. Türk basınında, Simavi-Asil Nadir-Dinç Bilgin imparatorluklarının yükseliş ve çöküşlerine içeriden tanıklık etmiş bir ‘kara kutu’. 70 yıllık gazetecilik mesleğinde, Türkiye’yi ve dünyayı sarsan hadiseleri, haberleri, iz bırakan kişileri anlatıyor…

    O yaşayan bir gazetecilik efsanesi. Necati Zincir­kıran. 92 yaşında. Dim­dik ayakta. Kışın İstanbul’da, yazın Göcek’te teknesinde yaşı­yor. Hürriyet’i 1969’da 1 milyon tiraja “vurduran” genel yayın yönetmeni. Şimdi derinlerde bir yerde gibi duran Türk bası­nının kara kutusu. Haber deyin­ce, manşet deyince, gözlerinde hâlâ şimşekler çakan bir gazete gurusu…

    Onunla konuşurken içimde bir his… Sanki bana gazetecili­ğin gömülü hazinesinin yerini söyleyecek… Şifresini verecek… Gazetecilik ışıl ışıl parlayacak… Manşetler gökyüzündeki ekran­lara yazılacak… Her şey deği­şecek… Medya, Türkiye, dünya…

    Hürriyet’in kurucusu Sedat Simavi’nin oğullarına ve ge­lecek kuşaklara bıraktığı altın öğüdü, “Kalemini kır, fakat sa­kın satma” sözlerini onun ağ­zından dinleyen son iki tanık­tan biri Zincirkıran… Diğeri de bugün 96 yaşında olan ve Lond­ra’da yaşayan Haldun Simavi!

    Necati Zincirkıran hak bel­lediği gazetecilik yolunda, Türk basınının en fırtınalı sularında, kalemini satmadan, dümenini kırmadan sonuna kadar yelken basıp gitmiş bir isim.

    Hürriyet’in efsanevi genel yayın yönetmeni Necati Zincirkıran, Esentepe’deki mütevazı evinde Kerem Çalışkan’a konuştu.

    Gemi, dümen, yelken, ro­ta deyince… Biliniz ki bunlar Kaptan Zincirkıran’ın işidir. O Türkiye ve İngiltere’de denizci­lik okullarından mezun olmuş, ehliyetli bir uzun yol kaptanıdır aynı zamanda. Askerliğini Ka­radeniz’de AB-9 avcı botu ko­mutanı olarak, Şile’den Bulgar sınırına kadar devriye gezerek yapmıştır. Fırtınalara alışkındır.

    1960’ta, henüz 30 yaşında, o zamanlar Türk basınının amiral gemisi olan Hürriyet’in kaptan köşkünde dümeni eline alınca, bir an bile şaşırmadan, tered­düt etmeden, “Tam yol ileri” di­yerek, Türkiye’nin en çalkantılı yıllarında, kamuoyunda yarattı­ğı dalgalarla yükselmiş bir isim. Necati Kaptan’ın 70 yıllık basın macerasını izlerken rotayı şa­şırmamak için önce onun seyir defterinde, yıllar içinde uğra­dığı “basın adaları”nın listesini verelim: Hürriyet (1950-1969), Günaydın (1969-1990), Sabah (1991-2004). Zincirkıran, yarım yüzyıl boyunca Türk basınının hep tepe noktalarındadır.

    Haldun Simavi’nin yetiştirdiği delikanlı

    Baştan söyleyelim: Necati Zin­cirkıran, Türk basın dünyası­nın en akıllı, en zeki, en yaratıcı, ama aynı zamanda en huysuz ve mükemmeliyetçi patronu ola­rak bilinen Haldun Simavi’nin seçip eğittiği, güvendiği ve gaze­telerini emanet ettiği yegane ge­nel yayın yönetmenidir. Haldun Simavi de, Zincirkıran’ın genel yayın yönetmenliğini yaptığı yegane patronudur.

    Yaklaşık 20 yıl Hürriyet’te, 20 yıl da Günaydın’da Haldun Simavi ve Zincirkıran günlük sıkı temas içinde çalışmışlar­dır. Dile kolay 40 yıl. Uyumlu bir ikilidirler. Birbirlerine karşı ağızlarından kötü ve kırıcı bir sözcük çıkmamıştır. Halen de aynı dostluk ve arkadaşlık çer­çevesinde zaman zaman görü­şürler. Bu, bizim basınımızda zor rastlanan bir liyakat tescili­dir. Evrensel ölçülerde yüksek standarttır.

    Genç Necati, daha 50’li yıl­larda gazetecilik başarıları ne­deniyle Baba Sedat’tan iki unu­tulmaz ödül alır. Biri bir zarf içinde hayatında ilk kez gördü­ğü mor binlik, diğeri bir İtalyan kravat. Mor binliği (1.000 TL), maaşı 200 TL olan genç gazete­ciye atlatma bir röportaj nede­niyle verir Baba Simavi; kravatı da Kıbrıs ve Makarios röportaj­ları nedeniyle…

    Kıbrıs’ta bir cesur gazeteci

    Kıbrıs, Sedat Simavi için bir millî davadır. Bu dava 50’li yıl­larda Hürriyet’te bayraklaşır. 1953’te DP iktidarının Dışişle­ri Bakanı Fuat Köprülü “Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yok­tur” deyince Baba Simavi erte­si gün Hürriyet’te “GAFLET” diye manşeti çakar. Köprülü, Simavi’yi mahkemeye verir. Si­mavi 1953 Ekim’inde mahke­meye çıkar. Yarı felçlidir. Gözü yaşlı, ama başı dik “Ben ceza yesem de, zaman beni haklı çı­karacaktır” der.

    Türkiye’ye Hürriyet gibi bir gazeteyi armağan eden gazeteci Sedat Simavi, bu ağır stres al­tında, o mahkemeden 2 ay son­ra 11 Aralık 1953’te 57 yaşında vefat eder. Yaşasa ceza yiyecek­tir; ama zaman onu haklı çıka­rır. Zincirkıran “Simavi iktidara o manşeti atmasa Kıbrıs git­mişti” der. Türkiye bugün Kıb­rıs üzerinden Doğu Akdeniz ve Libya’ya uzanan sularda Mavi Vatan iddiasını sürdürüyorsa, bunu Sedat Simavi’nin iktida­rın yanlışlarını yüzüne vuran gazetecilik cesaretine borç­ludur. DP iktidarı daha sonra Hürriyet sayesinde halkın da sahiplendiği Kıbrıs meselesine sahip çıkar. Başbakan Mende­res ve yeni Dışişleri Bakanı Fa­tin Rüştü Zorlu, Kıbrıs’ta Tür­kiye’nin garantörlüğü tanına­na kadar büyük bir diplomatik savaş verir. Simavi gafleti önle­miştir.

    Zincirkıran, Ortadoğu’dan bildiriyor 1952 sonbaharında
    Zincirkıran’ın “Menfaatlerin
    Çatıştığı Orta Şark” başlıklı dizi röportajı 10 gün boyunca Haldun Simavi’nin (altta) mizanpajı ve başlıklarıyla yayımlanır.
    Zincirkıran 1957’ye kadar Kahire merkezli Hürriyet muhabiri olarak Ortadoğu’da cirit atar (üstte).

    Baba Sedat’ın Kanlıca’da büyük törenle toprağa veril­diği gün, ilk oğlunun doğum müjdesini alan Zincirkıran ona hemen Sedat ismini koyar. 1950’den itibaren Hürriyet’in başında fiilen Sedat Bey’in 25 yaşındaki oğlu Haldun Simavi vardır. Haldun Simavi ABD’de gazetecilik eğitimi ve stajı gör­müş; zeki, yetenekli ve mükem­meliyetçi bir gazetecidir. Genç­tir, hırslıdır, yeniliklere ve mo­dern teknolojiye açıktır. İlginç ve karizmatik bir kişiliği vardır. Sekreter ve şoför kullanmaz. Herkese “Yavrum…” diye hitap eder. Akıllı adamları sever, ap­tallardan nefret eder. Sert eleş­tirileri “fırça” niteliğindedir.

    Baba Sedat’ın fotoğraf ağır­lıklı halk gazetesi olarak tasar­ladığı Hürriyet, daha o yıllarda dönemin en büyük gazetesi 40 bin tirajlı Cumhuriyet’i çoktan sollamış, 100 binlik net satışı geçmiştir.

    ‘Pıt-pıt Necati’ Ortadoğu’da

    Genç Necati 1950’de 21 yaşında Yeni Sabah’ta haber yazma ve İngilizce sınavını geçer; Beyoğ­lu muhabiri olarak gazeteciliğe başlar. 3 ay içinde haberleriyle o kadar dikkati çeker ki, Hürri­yet’e transfer olur. O dönemde hızlı koşuşturması nedeniyle, “Pıt-Pıt Necati” veya “Küçükoğ­lan” diye anılır. Bu delikanlıda­ki gazetecilik cevherini erken farkeden Haldun Simavi onu sürekli Kıbrıs’a, Ortadoğu’ya, farklı ülkelere röportajlara yol­lar. Bir ara ABD’ye gazetecilik eğitimine de gönderir. Hürri­yet’e ilk daktilo genç ve acar muhabir Necati için alınır. İlk tele-foto da o yıllarda Hürri­yet’e girer.

    1952 sonbaharında Zincir­kıran’ın “Menfaatlerin Çatıştığı Orta Şark” başlıklı dizi röpor­tajı 10 gün boyunca Haldun Si­mavi’nin mizanpajı ve başlıkla­rıyla yayımlanır. Simavi, genç muhabirin getirdiği malzeme­yi övmekten de kaçınmaz. Zin­cirkıran 1957’ye kadar Kahi­re merkezli Hürriyet muhabi­ri olarak Ortadoğu’da cirit atar. Gitmediği ülke, görüşmediği lider, el atmadığı sorun kalmaz. Örneğin 1954’te Mısır’da dar­beyle başa geçen Atatürk hayra­nı Nasır ve subaylarının, destek aradıkları Türkiye nezdinde nasıl hayalkırıklığına uğradık­larına bizzat tanıklık eder (70’li yıllarda Suriye’de terör estiren Müslüman Kardeşler’e deste­ğin Ecevit-Erbakan koalisyonu döneminde Türkiye üzerinden geldiği bilgisini Ecevit’e Zincir­kıran iletir. Ecevit’in ricası ile haber girmez. Ecevit sonradan, ülke başsız kalmasın diye koa­lisyonu bozmadığını Zincirkı­ran’a söyleyecektir). Nasır’ın milliyetçi-hürriyetçi Arabın Sesi radyosu o yıllarda gerçek “Arap Baharı” rüzgarları estirir. Zincirkıran Irak’ta Kral Faysal, İran’da Musaddık, Ürdün’de Kral Tallal, Tunus’ta Burgiba, Cezayir’de Bin Bella ile röpor­tajlar yapar. Filistin mülte­ci kamplarına ilk giren yine odur. Bu kamplarda Türkiye’yi ABD-İsrail yanlısı olmakla suç­layan feryatları da Türkiye Zin­cirkıran’ın kaleminden öğrenir. ABD’nin o yıllarda Türkiye’ye Arap NATO’su (MEDO) kur­durma çabasını da genç gazete­ci sayfalara yansıtır.

    1956 Arap-İsrail savaşında, Zincirkıran’ın 20 metre önün­de giden araç vurulur. Zincirkı­ran’ın arkadaşı Magnum Ajansı sahiplerinden ünlü foto muha­biri David Seymour ve Jan Roy orada can verirler. Zincirkıran o gün şanslıdır. Türk basını bir daha hiçbir zaman, Zincirkıran ve Hürriyet’in o yıllarda ilgilen­diği kadar Ortadoğu ile ilgilenip haber yapmayacaktır.

    16 Mart 1953’te Zincirkıran, Neriman Hanım ile evlenmiş­tir. O sırada Çanakkale’de dep­rem olur ve genç çift balayını, depremden hâlâ sarsılan bir otel odasında Çanakkale’de ge­çirir. O sırada Dumlupınar de­nizaltı faciası da yaşanır ve Ça­nakkale’de balayı yerine zorun­lu mesai başlar. Genç gazeteci haber peşinde koşarken, eşi de bu tempoya alışacaktır.

    Ölümün nefesini defalarca hissetti
    Pek çok meslektaşı gibi Necati Zincirkıran da zaman zaman mesleği nedeniyle ölümle burun buruna gelmişti. 1956’da Ortadoğu’da muhabirlik yaptığı sırada 20 metre önünde giden araç vurulmuştu. 1959’da ise Menderes’in düşen uçağına binmekten son dakikada vazgeçmişti. Kaza yerinden ilk fotoğraflar onun imzasını taşır.

    6-7 Eylül hadiseleri ve Menderes’in uçağı

    1955’te İstanbul’da 6-7 Eylül olayları yaşanır. “Atatürk’ün evini bombaladılar” kışkırtması ile başlayan ve esas olarak Rum vatandaşları hedef alan saldı­rıları Zincirkıran adım adım izler. Kalabalığın elinden “bu polistir” diye kurtardığı Em­niyet Müdür Muavini Orhan Eyüpoğlu, daha sonra İçişleri Bakanı olunca, Başbakan İnönü’ye “Necati o gün benim ha­yatımı kurtardı” diyecektir.

    1957’de yılında Haldun Si­mavi, Zincirkıran’ı Ankara Bü­ro’nun başına getirir. Onu Ge­nel Yayın Yönetmenliği için adım adım hazırlamaktadır. Zaten o göreve yollarken bunu da söyler.

    1959’da Necati Zincirkı­ran Hürriyet Ankara Temsil­cisi olarak Kıbrıs görüşmele­rini izlemek için Menderes ile birlikte Zürih’tedir. Bu Türki­ye’ye 1974’te Kıbrıs’a müdahale hakkı veren Londra Antlaşma­sı’nın müzakere safhasıdır. Zin­cirkıran, Zürih’teki öngörüş­melerden sonra, Menderes’in “Ankara’dan birlikte Londra’ya gideriz” davetine rağmen, An­kara’ya dönmez. Londra’ya son imzadan önceki görüşmeleri iz­lemeye gider. Başbakan Mende­res’in uçağı 17 Şubat 1959 günü Londra’ya inerken pilotaj hatası sonucu Surrey Ormanı’na dü­şer. 15 kişi kazada ölür. Mende­res bir mucize sonucu kurtu­lur. Zincirkıran uçakta olmadığı için şanslıdır.

    O sırada Londra’da olan Zincirkıran, bu vahim olaydan sonra hemen kaza yerine gider. Kazanın dumanı tüterken çek­tiği fotoğrafları Hürriyet’e yol­lar. Kaza yerinde Menderes’in Bally marka ayakkabısını ça­murda bulur ve onu da yayım­lar. Hastaneye girerek, kazadan kurtulanların ağzından heye­canlı izlenimleri Türk okuruna aktarır. Hürriyet yine diğer ga­zetelere fark atar.

    Hürriyet, 1962’de Albay Talat Aydemir’in darbe girişimi karşısında “Demokrasi tehlikede, Ankara’da isyan” manşetini atması, darbecileri duratlatmıştı (üstte).
    1953’te ise Fuat Köprülü’nün “Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yok” açıklaması “GAFLET” manşetiyle haberleştirilmişti. Köprülü, Simavi’yi bu manşet nedeniyle mahkemeye vermişti (altta).

    Zincirkıran, Kıbrıs için ha­yatını ortaya koyan Mende­res’in ve büyük mücadele veren Zorlu’nun bu olaydan 2 sene sonra idam edilmelerini, tari­hin talihsiz bir sahnesi olarak esefle anar. 1960’daki askerî darbe sırasında da Zincirkıran yine olayların içinde, göbeğin­dedir. Hürriyet Ankara Temsil­cisi olarak Eskişehir’de Mende­res’i izler. Menderes, Eskişehir Şeker Fabrikası toplantı salo­nunda rektörlere “kara cübbe­liler” diye yüklendiği ünlü ko­nuşmasını yapar. Zincirkıran haberi telefonla yazdırır. Ertesi gün Menderes yola çıkmışken, sabaha karşı müdahale baş­lar. Zincirkıran şimdi de askerî darbenin içinden adım adım sa­at saat haber geçecektir.

    30 yaşında, Hürriyet’in başında

    1960 darbesiyle Türkiye’de ye­ni bir dönem başlar. Zincirkı­ran 1960 Eylül ayında Haldun Simavi tarafından Hürriyet’in başına getirilir. Şimdi hem 30 yaşındaki Zincirkıran hem de Hürriyet için yeni bir dönem başlamaktadır. Gazetenin ba­şına geçince, Ankara Büro’nun başına da o sırada Bonn’da ba­sın ataşesi olan Cüneyt Arcayü­rek’i getirir. Arcayürek, Zincir­kıran’a göre doğuştan gazeteci olanlardandır. Zincirkıran-Ar­cayürek ikilisi günde en az 9-10 defa telefonla konuşan müthiş bir eküri olurlar. Patlattıkları haberlerle Türkiye’yi sallarlar. Arcayürek daha sonra bu döne­mi “Gazete sanki bizimmiş gibi çalışıyorduk” diye anlatacaktır.

    22 Şubat 1962’de Necati Zincirkıran hayatının en önem­li gazetecilik sınavı ile yüzyü­ze gelir. Ankara’da Albay Talat Aydemir ve Albaylar Cuntası, İnönü hükümetine karşı darbe girişimi başlatır. Patron Haldun Simavi yurtdışındadır. Görüş­me imkanı yoktur. Zincirkıran demokrasiyi savunma ve dar­beye karşı çıkma kararı verir. Yazıişlerini toplar, Ankara’ya talimat yollar. Telefonlar kesik­tir. Arcayürek, Bursa üzerinden haber ve foto geçmeyi başarır. Hürriyet ertesi gün “Demokra­si tehlikede, Ankara’da isyan”­manşetiyle çıkar. Türkiye’nin en büyük gazetesinin karşı çı­kışı darbecileri duraklatır. Giri­şim engellenir, darbeciler yargı­lanmadan emekli edilir.

    Talat Aydemir bir süre son­ra İstanbul’da Necati Zincir­kıran’ı ziyarete gider. Bu bir tehdit ziyaretidir. O manşetin kendilerini sarstığını, ancak bir dahaki sefere buna fırsat bulamayacaklarını söyler Zin­cirkıran’a… Aydemir 21 Ma­yıs 1963’de Ankara’da ikinci kez darbe girişimi başlatır. Bu da bastırılır. Aydemir ve Fethi Gürcan idam edilir.

    Demirel, Johnson ve 68 kuşağı

    1964’te Adalet Partisi’nin ba­şına Demirel geçer. Haldun Simavi’yi de ikna eden Zincir­kıran, AP kongresi öncesi Hür­riyet’te “Barajlar Kralı” adı al­tında Demirel’e destek verir. 60’lı yıllar ünlü “Johnson Mek­tubu”nu Hürriyet’in manşet­ten verdiği yıllardır. 1964’teki Kıbrıs olayları sırasında ABD Başkanı Johnson, Başbakan İnönü’ye bir tehdit mektubu yazmıştır; Amerikan silahları­nın Kıbrıs’ta kullanılamayaca­ğını öne sürer. Bu mektup daha sonra Meclis’te gizli bir celsede okunur.

    Olayın peşine düşen Zincir­kıran, Arcayürek’ten bu mek­tubu mutlaka bulmasını ister. Arcayürek için o yıllarda Anka­ra’da “imkansız” yoktur. Mektu­bu, Dışişleri’nden eski bir arka­daşına telefonda okutturmayı başarır. Teybe alır. Kaseti Hür­riyet dağıtım kamyonu şöförü ile elden Zincirkıran’a yollar. Zincirkıran 13 Ocak 1966’da mektubun tam metnini Hürri­yet’te manşetten yayımlar. Tür­kiye ve dünya birbirine girer. Bütün dengeler değişir. Hükü­met 2 gün sonra İnönü’nün o zaman Johnson’a yolladığı ce­vap mektubunu da yayımlamak zorunda kalır. Bu mektup, İnö­nü’nün “Yeni bir dünya kurulur. Türkiye de orada yerini alır” dediği ünlü mektuptur.

    Balayında bile haber peşinde 16 Mart 1953’te, Neriman Hanım ile evlenen Necati Zincirkıran, balayını geçirdiği Çanakkale’de
    deprem olması, üstüne Dumlupınar denizaltı faciasının yaşanmasıyla balayı yerine zorunlu mesai yapar.

    Johnson mektubu, Türki­ye’de bir kırılma yaratır. Ülkede anti-Amerikan rüzgarlar esme­ye başlar. Daha sonra Amerikan emperyalizmine karşı sokağa dökülecek olan 68 kuşağının ce­binde Johnson mektubu vardır. Zincirkıran, salt gazetecilik faa­liyetinin, bir ülkenin toplumsal uyanışını nasıl tetiklediğinin çarpıcı bir örneğini vermiştir.

    Anneler Günü kutlaması­nı başlatırlar, liselerarası bilgi yarışması düzenlerler. Küçük ilanlar büyük ilgi çeker. “Altın Mikrofon”da ses sanatçılarını halka seçtirirler. Yıldırım Gür­ses’ten Cem Karaca’ya, Ferdi Özbeğen’den Edip Akbayram’a bir dizi sanatçı bu yarışmayla ünlenir.

    Demirören’in medyaya girişi

    Bugün Hürriyet’in sahibi olan Demirören Grubu’nun merhum patronu Erdoğan Demirören’i 60’lı yıllarda basın dünyasına bir ucundan sokan da Zincirkı­ran’dır. Kamyon yedek parçası ticareti yapan bu genci, o sırada Hürriyet’in kamyon dağıtım fi­losunun başına getirir. Hürri­yet şoförleri, o yıllarda pilotlar­la yarışan birer efsanedir. Saate karşı yarışan, sabah erkenden insanlara gazeteye yetiştirmeye çalışan şoförlerden can veren­ler de olur. Zincirkıran onları motive ederek fotoğraf makine­si vermiş; hepsini ayrıca bölge­lerden haber taşıyan şoför-mu­habir de yapmıştır.

    Simavi ailesi ve ayrılıklar

    Türkiye’de toplumsal mücade­lenin doruğa tırmandığı 1968, Hürriyet’teki Simavi İmpara­torluğu’nda kardeşler arasında ayrılığı da getirir. Bu, impara­torluğun çöküşü ve dağılışının da başlangıcı olacaktır. Haldun ve Erol Simavi, babalarının ölü­münden sonra 14 yıl boyunca birlikte çalışmışlardır. Haldun gazetenin başındadır, her şe­yidir. Erol Simavi ise daha çok idari işlere bakar. Aralarında görünen bir sürtüşme ve reka­bet yoktur. Erol ağabeyine dai­ma saygılıdır.

    1953’te Belma Hanım ile ev­lenen, Sedat ve Saffet adlı iki oğlu olan Erol Simavi o sıralar 35’ini geçmiştir. Para ve güç, basının gölgedeki imparato­runu kışkırtmaktadır. Ağabeyi Haldun ise bu ortamda ayrılma kararı verir. İki kardeş arasında bir protokol imzalanır. Haldun Simavi, Hürriyet’i kardeşine bı­rakır. Kendisi çeşitli gazete ve dergileri yayımlayan Veb Of­set’i alır. Erol, ağabeyinin yeni bir gazete çıkarmayacağı şartını da protokole koyar.

    1 milyon tirajlı manşetler 1960’ların sonu Hürriyet’in manşetleriyle gündem belirlediği dönemdir. 1969’da gazete, satışını 1 milyonun üzerine çıkarmayı başarır.

    Ve Günaydın…

    Ancak Haldun Simavi’nin ka­fasında yeni bir gazete “icat et­mek” vardır. Bu gazete Günay­dın’dır. Haldun Simavi fazla okumaktan hoşlanmayan Türk halkına fotoğraf ağırlıklı bir ga­zete hazırlar. Necati Zincirkı­ran’dan Hürriyet’te kalıp karde­şine destek olmasını ister. Bir de ondan Günaydın’ı derleyip toparlayacak genç bir gazeteci bulup kendisine göndermesini ister. Zincirkıran, Hürriyet spor servisinde gazeteciliğe başla­yan Rahmi Turan’ı Haldun Si­mavi’ye yollar. Bugün Sözcü’de yazan Rahmi Turan, “Tirajla­rın Efendisi” sıfatını kazanacak ve magazin ağırlıklı gazetecilik ekolünün öncüsü olacaktır.

    1968 Kasım’ında Haldun Simavi yönetiminde basın dün­yasına giren Günaydın kısa sü­rede tutunur ve çok satmaya başlar. Hürriyet’te kalan Zincir­kıran ise, artık neredeyse pat­ron gibidir. Hürriyet’in man­şetleriyle gündem belirlediği yıllardır. 1969’da gazetenin sa­tışını 1 milyonun üzerine çıkar­mayı başarır. Bu, yüzde 6’larda bir iade ile inanılmaz, görülme­miş ve sonrasında da görülme­yecek bir satış rakamıdır.

    Hürriyet’in kuruluşunun 21. yıldönümü olan 1 Mayıs 1969’da 1 milyon 100 binlik ti­rajı manşetten ilan ederler. Erol Simavi bunu kutlamak için Ayazağa’daki evinde gazete üst düzey yöneticilerine bir parti verir. Belma Simavi burada Ne­cati Zincirkıran’a özel bir zarf içinde bir adet “Hürriyet kuru­cu hissesi” takdim eder. Bu, çok büyük bir ödüldür.

    Gazeteciliğin dünyayı değiştirdiği yıllar Zincirkıran ve Arcayürek ikilisinin 1966’da yayımladığı Johnson mektubu, ortalığı karıştırır; ülkede Anti-Amerikan rüzgarlar esmeye başlar. 68 kuşağının cebinde bu mektup vardır. Zincirkıran, gazetecilik faaliyetinin toplumsal uyanışı nasıl tetiklediğini gösterir.

    Zincirkıran’dan Erol Simavi’ye veda

    Ancak Zincirkıran’ın içinde kö­tü bir his vardır. Gazeteci sez­gisi ile “Bu işler böyle gitme­yecek, bir yerden başımıza bir bela gelecek” endişesi içinde­dir. Bela, eski 27 Mayısçı Orhan Erkanlı olarak gelir. O dönem­de sağ-sol çatışmaları içinde, 12 Mart 1971 askerî muhtırasına doğru hızla sürüklenen Türki­ye’de Erol Simavi, muhtemel bir askerî darbeye karşı kendi­sini ve Hürriyet’i güvence al­tına almaya çalışır. Bunun için bulduğu önlem, eski darbeci, 14’lerden Orhan Erkanlı’yı ön­ce idari müdür olarak gazeteye almak, sonra şartlara göre gaze­teyi ona teslim etmektir. Necati Zincirkıran, Cüneyt Arcayürek, müessese ve idare müdürleri buna isyan ederler. Ancak Or­han Erkanlı 1969 yazında “Pat­ron temsilcisi” gibi ilginç bir unvanla Hürriyet’e gelir. Bunun üzerine Necati Zincirkıran “Ar­tık size hizmet edemeyeceğim” diyerek Erol Simavi ile yollarını kırgın, ama dostça ayırır.

    Ayrıldıktan sonra Zincirkı­ran, kendisine verilen Hürriyet kurucu hissesini de etik kaygıy­la Erol Simavi’ye iade eder. Erol Bey bu jeste karşılık 200 bin liralık bir çek yollar. Olayları iz­leyen Haldun Simavi, Zincir­kıran’a “Biraz dinlen, gel başla” der. İkili tekrar Günaydın’da buluşur. Zincirkıran, Günay­dın’ın ve Veb Ofset’teki diğer bir dizi yayının da başına geçer.

    Bu arada Hürriyet’te işler karışmıştır. Orhan Erkanlı, Yas­sıada Komutanı Albay Tarık Güryay’ın anılarını büyük bir reklam kampanyasıyla gazetede yayımlatır. Hürriyet okuru bü­yük tepki gösterir. Hürriyet’in tirajı 1 milyondan hızla 300 binlere düşer. Erol Simavi pani­ğe kapılır ve ağabeyini yardıma çağırır. Haldun Simavi ve Ne­cati Zincirkıran bir defa daha Hürriyet’in kapısından girer ve eski odalarına otururlar. Onlar gelince Orhan Erkanlı tası-ta­rağı toplayıp gider.

    Günaydın ile Demirel kavgası

    O sıralarda Günaydın ve Hal­dun Simavi, Süleyman Demi­rel’in eşi Nazmiye Hanım’a da­ir incitici bir haber nedeniyle sert bir kavga içindedir. Erol Simavi, Hürriyet’in bu kavga­ya karıştırılmasına karşı çıkar. Bu kavgada kardeşinin kendi­sini desteklemediğini gören Haldun Bey küser ve yeniden Zincirkıran ile birlikte Günay­dın’a döner. Yollar bir defa da­ha ayrılır. Demirel’e yönelik 12 Mart 1971 askerî muhtırasın­da basındaki bu kavganın da kuşkusuz etkisi vardır. Demirel şapkasını alır gider. Haldun Si­mavi de kavgayı keser. Demirel ancak 1977’de bir yemekte Zin­cirkıran’ın yanına gelip onunla barışacaktır.

    “Düdüklü Tencere” 22 yıl kaynadı

    Zincirkıran 1970’den, Gü­naydın’ın Asil Nadir’e satıldı­ğı 1988’e kadar 18 yıl boyunca Haldun Simavi ile birlikte Veb Ofset’in başında çalışır. Köşe­sinin başlığı “Düdüklü Tence­re”dir. Bu, Haldun Simavi’nin babası Sedat Simavi anısına verdiği bir isimdir. Baba Si­mavi, Hürriyet’teki köşesin­de o dönem mutfaklara giren düdüklü tencere yazısı yazın­ca, Babıâli’nin eski kalem er­babı tarafından çok eleştirile­cek, ama buna aldırmayacaktır. Zincirkıran da köşesinde Baba Simavi geleneğini sürdürerek 22 yıl boyunca basit-kısa cüm­lelerle halkın dertlerini köşesi­ne taşır.

    Zincirkıran Günaydın’da köşe yazarlığı dışında, önemli haber ve röportajlara da imza atar. Fransa’da İran İslâm Dev­rimi lideri Humeyni ile konu­şur. Sunay ve Ecevit’in Rus­ya gezilerini izler. Nixon’un Romanya gezisini en iyi veren o olur. Celal Bayar’a hatıra­larını anlattırır. Röportajları, genç gazetecilere ders gibidir. Günaydın, o yıllarda 700-800 binlik satış rakamlarına ula­şan, kolay okunan, haberleri fotoğraf ağırlıklı veren, önemli bir gazetedir. Gazete aynı za­manda bir okuldur. Sonraki dö­nemde Türk basınına ağırlığını koyacak birçok isim burada ye­tişir. Örsan Öymen, Aydın Öz­türk, Melih Aşık, Hasan Cemal, Erdoğan Alkan, Erdoğan Arı­pınar, Koray Düzgören, Necati Doğru, Reşit Aşçıoğlu, Orhan Bursalı, Can Pulak, Can Aksın, Teoman Orberk, Ahmet Örs, Tanju Akerson, Ahmet Korul­san, Ali Acar, Teoman Erel ve daha birçok genç… Çalışanlar, ağırlıklı olarak “sol” gelenekten gelen gazetecilerdir. O sırada Günaydın İstihbarat Şefi olan eski polis muhabiri rahmet­li Ahmet Vardar ara sıra haber merkezine girip “Çalışın ko­münistler!” diye bağırarak on­larla eğlenir.

    ANKA Ajansı da Günaydın yönetiminin desteğiyle Örsan Kardeşler tarafından kurulur. Oradan geçen gazeteciler de az değildir: Uğur Mumcu, Derya Sazak, Uluç Gürkan, Yazgülü Aldoğan, Füsun Özbilgen, Eşref Erdem, Adem Yavuz, Varlık Öz­menek…

    Zincirkıran’ın Günaydın’da resimaltı yazmayı öğrettiği Hasan Cemal de, 1980 sonra­sı Cumhuriyet’in Ankara büro şefliğinden genel yayın yönet­menliğine terfi edecektir. Ha­san Cemal, Cumhuriyet’in ba­şındayken haber ve manşet­te olduğu kadar resimaltlarına büyük önem verecek, titizle­necek ve sık sık fırça atacaktır. Hatta o kadar ki, Cumhuriyet’in o dönemdeki afacan delikanlısı Ümit Kıvanç, sonradan Aşkım Bana Resimaltı kitabını yaza­caktır.

    Yine Kıbrıs yine etkili gazetecilik

    1974 Kıbrıs çıkarması sırasında Zincirkıran’ın başında olduğu Günaydın çok etkili bir yayın yapar. Günaydın muhabiri Er­gin Konuksever makineli tüfek­le omuzundan vurulur. Ölüm­den döner. Eski Günaydın, yeni ANKA muhabiri Adem Yavuz ise Türkiye’ye ağır yaralı geti­rildikten sonra şehit düşer. Adı onlarca sokağa ve durağa verilir.

    1978’de Necati Zincirkıran, Haldun Simavi’den biraz izin ister. Köşe yazıları sürer ama her gün fiilen yazıişlerinin ba­şında olmayacaktır. Zincirkıran 1978’de Veb Ofset ve Günay­dın’daki hisselerini de satarak çekilir. Zincirkıran bundan son­ra her fırsatta soluğu 14 metre­lik teknesinde alacak ve denize açılacaktır.

    Zincirkıran 12 Eylül 1980 darbesini de teknede, Marmaris kıyılarında öğrenir. Darbelerden ve askerlerle muhatap olmak­tan pek hoşlanmayan Haldun Simavi için zor günler başlamış­tır. Evren’in gazete patronları ile yaptığı gezilere zoraki katılır. 1984 Kasım’ında Günaydın’da Haldun Simavi ile Rahmi Turan arasında bir kriz patlar. Rahmi Turan 40 kişilik bir ekiple ay­rılıp İstanbul’da gazete kurma­ya çalışan İzmirli basın patronu Dinç Bilgin’in yanına gider. 400- 500 binlik tirajı yakalayacak Sa­bah gazetesi böyle doğacaktır. 1986’da bu defa Dinç Bilgin ile anlaşamayan Rahmi Turan eki­biyle birlikte Günaydın’a döner. Ancak Haldun Simavi’nin işleri­ne karışmamasını, hatta yazıiş­lerine bile girmemesini ister.

    Halkın gündemi, yalın ve anlaşılır Necati Zincirkıran gazetecilikle ilgili fikirlerini şöyle özetliyor: “İnsana dair her şey haberdir. Halk merak eder, hakikati ister. Halkın derdi-sıkıntısı çok. Bunların peşine düşeceksin. Hakikatı arayacak, bulacak ve yazacaksın. Halkın anlayacağı gibi, yalın ve anlaşılır şekilde…”

    Haldun Simavi sahneden çekiliyor

    Haldun Simavi 1988’de, Özal’ın Türk basınına sokmaya çalıştığı Kıbrıslı milyarder Asil Nadir’e Günaydın grubunu 40 milyon dolara satarak basından tama­men çekilir. Asil Nadir’in Polly Peck imparatorluğu, Türk bası­nına girdikten 2 sene sonra çö­ker. İngiltere’de sahtekarlık ve “insider trading” suçlamaları­na uğrayan Nadir bir süre hapis yatar. Zincirkıran’a göre Türki­ye’de basın macerasına girme­se, bunların hiçbiri başına gel­meyecektir.

    1991’de Dinç Bilgin, Zincir­kıran’dan Sabah grubuna gelip ağabeylik yapmasını ister. İki­telli’de çok modern Sabah Pla­za-ATV tesisini kuran Dinç Bil­gin’in yükseliş yıllarıdır. Zafer Mutlu yönetimindeki Sabah, promosyon savaşları eşliğin­de Hürriyet’i de geçmiş, nazar boncuklu logosu ile en çok sa­tan gazete unvanını kapmıştır. Zincirkıran o sırada 470 bin sa­tan Bugün gazetesinde “Pence­re” başlıklı köşesinde ve Avrupa Sabah’ta başyazılar yazar.

    Erol Simavi de Hürriyet’i satıyor

    Erol Simavi 1994’te Hürriyet’i Aydın Doğan’a satar. Gazete­nin 70 milyon dolarlık borcu­nu üstlenen Doğan, Erol Sima­vi’ye de 70 milyon dolar öde­yerek Hürriyet’i 140 milyon dolarlık bir bedelle alır. Abdi İpekçi’nin ölümünden sonra 1979’da Milliyet’i alan Aydın Doğan, o yıllarda yükselen ba­sın patronudur. Doğan Gru­bu, Hürriyet ve Kanal D, CNN Türk gibi televizyonlarla bir­likte gerçek bir medya impa­ratorluğuna dönüşür. Aydın Doğan, çeşitli siyasi baskılar­la 2011’de Milliyet’i, 2018’de Hürriyet’i Demirören Gru­bu’na satıp devrederek medya­dan tümüyle çekilir.

    Erol Simavi 2015’te Mo­naco’da 85 yaşında vefat eder. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Kanlıca’daki aile mezarlığında babası Sedat Simavi’nin yanına defnedilir. Dinç Bilgin’in basın imparatorluğu da 2000’li yıllar­da Etibank soruşturmalarıyla çöker. Necati Zincirkıran med­yada Simavi, Asil Nadir, Dinç Bilgin imparatorluklarının yük­seliş ve çöküşünü içerden izle­miş ender bir gazetecidir. Do­ğan İmparatorluğu’nun tasfiye­sini de dışardan izler.

    Necati Abi ile zarif eşi Ne­riman Hanım’ın çay ikramı eş­liğinde 3 saati aşkın konuşuyo­ruz. O şimdi, “bir zamanlar dut­luk olan” Esentepe Gazeteciler Sitesi’ndeki mütevazı evinde yaşıyor.

    Necati Abi ile bakışıp gü­lümsüyoruz. Sormasam ayıp olacak! “Abi bugünkü gazeteci­lik için ne düşünüyorsun?”

    Arkasına yaslanıyor, “70 yıllık meslek hayatımda basını bu kadar özgürlükten yoksun, korku içinde görmedim” diyor. “Artık haber falan yapılmıyor… Gazetecilik iğdiş edildi. Basının kıymet-i harbiyesi kalmadı”.

    Söyleşinin sonuna doğru bir an yerinde doğruluyor, omuz­ları dikleşiyor. Sesinde gökler­den gelen ilahi emri aktaran tok bir şaman tınısıyla ağzından şu cümleler dökülüyor:

    “İnsana dair her şey haber­dir. Halk merak eder, hakika­ti ister. Halkın derdi-sıkıntısı çok. Bunların peşine düşecek­sin. Hakikatı arayacak, bulacak ve yazacaksın. Halkın anlayaca­ğı gibi yalın ve anlaşılır şekil­de… Doğru yazacaksın. Cesur olacaksın. Halkı aldatmayacak­sın. Güzel hikaye olacak, güzel başlık, güzel foto bulacaksın. Kağıtta da olsa, ekranda da olsa, bilgisayarda da olsa haber ha­berdir… Gazetecilik budur…”

    İçimde bir sevinç kıpırtısı…

  • Nâzım Hikmet’in 10+1 sıradışı eseri

    Nâzım Hikmet’in 10+1 sıradışı eseri

    Türkçemizin en büyüklerinden, dünyanın gelmiş geçmiş en önemli şairlerinden Nâzım Hikmet Ran 119 yaşında. İlk şiirinin yayımlandığı 16 yaşından (1902), son nefesini verdiği 61 yaşına (1963) kadar öyle etkili oldu ki, “dünya şairi” kimliği genç yaşında yeryüzünün neredeyse tüm coğrafyalarına ulaştı. Yasaklara, mahpusluklara rağmen dizeleriyle bütün insanlığı kucakladı. 

     1. YAYIMLANAN İLK ŞİİR / 1918 

    1
    Nâzım Hikmet’in ilk şiiri Yeni Mecmua dergisinde yayımlanır. Derginin kapağında Mehmed Nâzım ismi sol taraftaki blokta, en altta yer alır. 

    Nâzım Hikmet’in ilk şiiri 3 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua dergisinde Mehmed Nâzım imzasıyla yayımlanır. Henüz 16 yaşındaki şair, “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” şiiriyle derginin kapağından okuyucuya duyurulur. Ziya Gökalp tarafından çıkarılan Yeni Mecmua dergisinin yazar kadrosunda Yahya Kemal, Halide Edib (Adıvar), Refik Halid (Karay), Mehmet Fuat (Köprülü), Ahmet Emin (Yalman) gibi döneminin önemli isimleri vardır. 

    sıradışı eserler

    2. KİTAPTA İLK ŞİİR / 1920 

    Nâzım Hikmet’in şiirinin çıktığı ilk kitap ise Numaralı Kitaplar serisinden 1920’de Tanin Matbaası’nda 64 sayfa olarak basılan Üçüncü Kitap’tır. Burada Nâzım Hikmet’in “İman” ve “Namus” isimli şiirleri kendi ismiyle yer alır. Şair henüz 18 yaşındadır. Orhan Seyfi (Orhon), Celâl Sahir (Erozan), Vâlâ Nureddin, Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Yusuf Ziya’nın (Ortaç) da aralarında bulunduğu dönemin genç kalemleriyle kolektif olarak çıkarılan Numaralı Kitaplar, Yeni Edebiyat Neşriyatı adlı yayınevi tarafından 8 adet basılmıştır ve “şiir, hikaye, temaşa” üst başlığını taşır. Nâzım Hikmet ilk dönem şiirleriyle bu serinin beş kitabında vardır.

    Sıradışı eserler
    1920’de dönemin genç, geleceğin usta edebiyatçılarını biraraya getiren Numaralı Kitaplar serisinden Üçüncü Kitap ve Nâzım’ın şiirinin yer aldığı sayfa.

    3. İLK FOTOĞRAF / 1920

    Nâzım Hikmet’in bir yayında kullanılan ilk fotoğrafı, Ümid dergisinin 26 Ağustos 1920 tarihli 8. sayısındadır. Dergide çıkan “Lades” şiiri, şairin fotoğrafıyla okura sunulmuştur. 18 yaşındaki genç şair, bu şiiri “Güzide Halam’a” diye ithaf etmiştir. Aynı fotoğraf iki ay sonra Alemdar gazetesinin 30 Ekim 1920 tarihli sayısında, “Kısm-i Edebi” ekinde yayımlanacaktır.

    sıradışı eserşer
    Şairin yayımlanan ilk fotoğrafı 1920 Ağustos’unda çıkan Ümid dergisindeki şiirinin üzerinde yer alıyor.

    4. BATI’DA YAYIMLANAN İLK ŞİİR / 1925  

    Nâzım Hikmet, Aydınlık ve Orak Çekiç dergilerinde yazdığı yazılardan dolayı Takrir-i Sükun Yasası’na göre komünist örgütlenme ve propaganda ile içgüvenliği bozmaktan, Ankara İstiklal Mahkemesi’nce 15 yıl kürek cezasına mahkum edilir. 1925 Haziran’ında polis tarafından arandığı İzmir’den gizlice İstanbul’a, annesi Celile Hanım’ın evine gelir; buradan Moda-Mühürdar açıklarında bekleyen bir takayla, tayfa kılığında Sovyetler Birliği’ne kaçar. 

    9

    Şairin memleketini gizlice terketmek zorunda kaldığı o Haziran günlerinde; Fransa’da Henri Barbusse ile Paul Vaillant Couturier’nin çıkardığı, sol camianın en prestijli dergilerinden Clarté’nin (Berrak) kapağında “Occident-Orient (Batı-Doğu)” şiiriyle Nâzım Hikmet Fransız okura duyurulur. Nâzım, derginin Haziran 1925 tarihli sayısındaki şiirinde, 1923’te ölen ünlü Fransız oryantalist romancı Pierre Loti’yi şu dizelerle yerecektir: 

    “… 

    Çürük Fransız kumaşlarını 
    yüzde beş yüz ihtikarla şarka satan: 
    Piyer Loti! 
    Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer! 

    Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer, 
    Şarkın kurtulduğu gün 
    senin ruhunu 
    köprü başında çarmıha gerer 
    karşısında cıgara içerdim! 
    …” 

    Nâzım Hikmet’in Clarté’de yayınlanan “Piyer Loti” şiiri, Batı’da bir dergide yayımlanan bilinen ilk şiiridir. Yazar Nedim Gürsel ise Pierre Loti İstanbul’da adlı kitabında, “Nâzım Hikmet’in de, yıllar sonra Paris’te, bu şiirinde Loti’ye haksızlık ettiğini söylediğini Abidin Dino’dan dinlemiştim” diye yazacaktır. 

    5. ŞAİRLER DE ÇİZER / 1929 

    İlk kadın ressamlarımızdan Celile Hikmet’in oğlu Nâzım Hikmet, annesi gibi hem resime-çizime meraklıydı hem de bu yeteneğini az sayıda da olsa kimi kitabında imzasız olarak sergilemekten kaçınmamıştı. Öyle ki 835 Satır kitabının 1929’daki ilk baskısının kapağı Nâzım Hikmet imzalıdır. Kitabın bu ilk baskısındaki tipografik yaklaşım, döneminin Rus konstrüktivizm akımından etkilenmiş görünür. 1928’e kadar Moskova Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) hem öğrencilik hem eğitmenlik yapan şairin şiirlerinde de bu akımdan izler görülür. 

    “İyi haber: İpekçilik broşürleri işi gitgide yoluna giriyor. Şimdi bana broşür başına kaç para vermek lazım geldiği hakkında müzakere olunuyor. Broşürlerin kaynak resimlerini de bana yaptırıyorlar”. Nâzım Hikmet’in Piraye Hanım’a Bursa Cezaevi’nden yazdığı bu tarihsiz mektup, şairin bibliyografyasında müstesna bir yer edinen çizerliğini de gözler önüne seriyor. Bursa Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’nin desteğiyle yayınlanmış 7 adet broşürün metinlerinde ve metin içi çizimlerinde şairin imzasının olduğunu müjdeliyor. 

    10

    6. ‘MÜMTAZ OSMAN’ İMZALI OPERET / 1933 

    Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ve 1933’te gösterime giren “Karım Beni Aldatırsa” filminin senaryosunu ve filmdeki şarkıların sözlerini Mümtaz Osman yazmıştı. Nâzım Hikmet, İpek Film ve yönetmen Muhsin Ertuğrul’la ilk Türkçe operet-film için anlaşmış, o da senaryo ve operet güfteleri için daha önce Darülbedayi’de “Kafatası” ve “Bir Ölü Evi” piyesleri için beraber çalıştığı Nâzım Hikmet’le el sıkışmıştı. 

    Peki şair neden Mümtaz Osman müstear ismini kullanmıştı? 1932’de Nâzım Hikmet’in Gece Gelen Telgraf kitabıyla ilgili soruşturma açılmış, dönemin anti-komünist havasıyla okların her geçen gün üzerine yöneldiği şair, çareyi mahlas kullanmakta bulmuştu. Tıpkı daha sonraki film senaryolarında kullanacağı Selma Muhtar, M. İhsan, Ercümend Er ve İhsan Koza takma adları gibi. 

    İlk gösterimi 22 Ocak 1933’te yapılan, başrollerinde Feriha Tevfik, Ercüment Behzat ve Hazım Körmükçü’nün yer aldığı filmin bir de şarkı kitapçığı çıkacaktır. İstanbul’da ve İzmir’de dağıtılan ve içinde Nâzım Hikmet’in külliyatına girmemiş şiirlerin bulunduğu bu ufacık çok nadir kitapçığın kapağının üzerinde de Mümtaz Osman yazacaktır. Kitapçık, filmin gösterime girdiği 1933’te sinemalarda dağıtılmış ve Nâzım Hikmet’in o yıl basılan tek eseri olmuştu. 

    1933’te gösterime giren “Karım Beni Aldatırsa” filminde, filmle aynı adı taşıyan ve sözlerini Nâzım Hikmet’in yazdığı, Hazım Körmükçü’nin seslendirdiği parça, taş plak olarak piyasaya çıkmıştı.
    Parçayı, barkodu telefonunuza okutarak dinleyebilirsiniz. 

    Aynı yıl, filmde geçen ve sözlerini Nâzım’ın yazdığı “Aldatursa Beni Karum” adlı parça ile yine kendisinin yazdığı “Söz Bir Allah Bir” operetinin “Sorguya Çekme Beni” isimli parçası da Hazım Körmükçü’nün sesinden Gramofon Plak Şirketi tarafından plak olarak basılır. Plağın kapağında “Karım Beni Aldatırsa filminden” ibaresi yer alır ve filmdeki koro da Hazım Körmükçü’ye eşlik eder. 

    Nâzım Hikmet, “Mümtaz Osman” takma adıyla yazdığı iki operetin şarkı sözlerinin plağa aktarılmasıyla da telif ücreti alır. Bursa Cezaevi’nde mahpusluğu sırasında 5 Temmuz 1933 tarihinde eşi Piraye Hanım’a gönderdiği mektupta bu plakla ilgili şunları yazar: “Benim piyes işinin peşine düştüğün çok iyi. Bir de Vedat canıma, Vedat biriciğime söyle; onun da tanıdığı, İpekçi’lerden tanıdığı bir Sarı İhsan vardır. Bu ihsan benim ‘Karım Beni Aldatırsa’ filminin plaklarıyla alakadar. O plakların parasını da Vedat ondan sorsun”. 

    7. YAZDI VE YÖNETTİ: GÜNEŞE DOĞRU / 1937 

    Nâzım Hikmet’in 1937’de yazıp yönettiği tek uzun metrajlı filmi olan “Güneşe Doğru”, şairin kayıp eserlerinden biri. Arif Dino, Mediha Baran, Ferdi Tayfur, Safiye Ayla, Neyzen Tevfik gibi isimleri kadrosunda toplayan filmin kendisi gibi afişi de kayıp. Aradan geçen 84 yılda “Güneşe Doğru”nun çekildiğine dair en önemli kanıt ise iki sinema ilanı. 

    28 Ekim 1937’de İstanbul İpek ve İzmir Elhamra sinemalarında gösterime girdiği bilinen “Güneşe Doğru”nun Eskişehir Asri ve Yeni Sinema’ya ait bu sinema ilanları, filmin 6 Kasım 1937’de Eskişehir’de de gösterime girdiğini belgeliyor ve içeriğine dair önemli detaylar veriyor. İpek Film, filmi tanıtırken yerelliğe, “memleket filmi” oluşuna vurgu yapmış: “Üç senelik bir ayrılıktan sonra Türk rejisörleri – Türk artistleri – Türk musiki üstadları – Türk teknisyenlerinin yaptığı – Aşk – Güzellik – Vatan severlik – Heyecan ve sergüzeşt filmi” denilirken, 1934 yapımı “Leblebici Horhor Ağa”ya da vurgu yapılmış. 

    Sinema ilanlarında filmin konusu ve oyuncularına dair detaylı bilgiler yer alırken senarist ve yönetmen olarak Nâzım Hikmet ismine rastlanmaması şaşırtıcı değil. “Güneşe Doğru”nun çekileceği sırada, 1936’yı 1937’ye bağlayan gece, “komünistliğe tahrik amacına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım Hikmet gözaltına alınıp tutuklanacak ve 1937’nin ilk birkaç ayını Sansaryan cezaevinde geçirecektir. 

    “Güneşe Doğru” filminin Eskişehir’deki Asri ve Yeni Sinema’ya ait el ilanlarında, yönetmen ve senaryo yazarı olarak Nâzım Hikmet’in adı -malum sebeplerle- geçmiyor. İlan metninin son cümlesi ise dönemin samimiyet algısını göstermesi bakımından ilginç: “Bu yeni yerli filmimizin mevzuunun son kısmını bütün halkımızın merak edip göreceği bir eser olduğundan, koymuyoruz”. 

    8. YAŞARKEN TÜRKİYE’DEKİ SON ESERİ / 1949 

    Yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiyem’de Türkçemle yasak”. 

    Nâzım Hikmet 11 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı Otobiyografi şiirinde bu notu düşmüştü defterine iki satırla. 

    1949’da Nâzım Hikmet henüz Bursa cezaevindeyken, Ahmet Halit Kitabevi, şairin yazdığı La Fontaine’den Masallar’ı “Ahmet Oğuz Saruhan” takma adıyla yayımlayacak, bu çeviri-uyarlama yapıt Nâzım Hikmet yaşarken Türkiye’de basılan son eseri olacaktı. Şairin bu tarihten sonra Türkiye’de ve Türkçe basılan ilk eseri için 16 yıl daha, yani 1965’i beklemek gerekecek; 1963’te vefat eden Nâzım bunu da göremeyecekti. 

    Nâzım Hikmet, çeviri-uyarlama olan La Fontaine kitabında “Ahmet Oğuz Saruhan” ismini kullanmış. 

    9. HİROŞİMA’YI UNUTMAYAN ŞAİR – 1955 

    Kitaplarının memleketinde yasak olduğu yıllarda, bütün dünyada Nâzım Hikmet şiirleri çevriliyor; Hindistan’dan Japonya’ya, İsrail’den Ukrayna’ya okurlar Nâzım Hikmet’i keşfediyordu. 

    Japonya’da da ilk Nâzım Hikmet kitabı 1955’te yayımlandı. Kitabın ismi Ferhad ile Şirin ve Dört Hapishaneden’di. Ferhad ile Şirin Nâzım Hikmet’in 1948’de Bursa Cezaevi’nde yazdığı bir tiyatro oyunuydu ve ilk defa 1953’te “Bir Aşk Masalı” adıyla Moskova Dram Tiyatrosu’nda sahnelendi. İşte bu ilk Japonca Nâzım kitabında, Moskova’daki o piyesten siyah-beyaz bir Nâzım Hikmet fotoğrafı da vardır. 

    Japonya’da ilk basılan Nâzım kitabı: Ferhad ile Şirin ve Dört Hapishaneden. 
    1956’da çıkan Japonca olarak ve sadece 300 adet basılan Kız Çocuğu kitabında Nâzım Hikmet’in meşhur şiiri. Sağdan sola ve yukardan aşağı! 

    1956’da da iki Nâzım Hikmet kitabı daha çıkar Japoncada. Biri sadece 250 adet basılan Dört Hapishaneden, diğeri de sadece 300 adet basılan Kız Çocuğu. İçsayfada şairin bir portresinin de yer aldığı bu avuç içi kadar iki kitap, Japon halkının geçmiş yaralarına bir merhem niteliği de taşır. Japon okurlar özellikle şairin Hiroşima’ya bir ağıt olarak 1956’da yazdığı “Kız Çocuğu” şiirini öyle benimseyecektir ki, kitap 1958’de çok dramatik görseller ve özel bir baskıyla tekrar çıkacaktır. 

    1961’de ise Japonya’da Seçilmiş Şiirler kitabı çıkar. Kutulu özel bir baskıyla ve kapağında Türkçe “Nâzım Hikmet, Seçilmiş Şiirler” yazısıyla. Kendi dilinde şiirleri basılması yasak olan usta şair, Japonya’da Japonca bir kitapta Türkçe olarak duyurulur. Bu, Japon halkının Hiroşima’yı unutmayan Nâzım Hikmet’e selamıdır. 

    10. İTALYANCA NÂZIM VE ARA GÜLER – 1961 

    Ölümünden birkaç sene evvel, Galatasaray’daki Ara Cafe’de her zamanki masasında oturan Ara Güler’in yanına bu kitapla gittiğimde, daha kitabın o kırmızı mukavvasını görür görmez gözleri ışıldamış ve o kendine has üslubuyla kalayı basmıştı: “Ulan p……. beni astırmak mı istiyorsun? Nereden buldun o kitabı?” 1961’de Torino’da İtalyanca ve Türkçe olarak basılan In quest’anno 1941 yani Şu 1941 Yılında kitabı! İtalya’da İtalyanca ve Türkçe, kırmızı mukavva kutusunda, 1. sınıf kuşe kağıda basılmıştı. Kitabın içindeki şiirlere eşlik eden siyah-beyaz Türkiye manzaraları fotoğraflarıyla. Ama kitabın künyesinde herhangi bir isim yoktu. Ancak fotoğraflar, “bunları böyle ancak Ara Güler çekebilir” diye bağırıyordu. 

    Türkiye’de Nâzım Hikmet’in adını bile anmanın yasak olduğu o yıllarda Ara Güler 33 yaşında ama kendini kanıtlamış bir fotoğrafçıydı. İki isim bu kitapta biraraya gelmiş ve bu müthiş eser ortaya çıkmıştı. Zor bela, yalvar yakar Ara ağabeyi ikna edip, kitaba imzayı attırdım o gün. 1961’in o yasak yıllarındaki bu gizli ortaklık da belgelenmiş oldu; 60 yıl öncenin yazılmamış tarihi geç de olsa rayına oturdu. 

    Nâzım’ın İtalya’da basılan kitabının kapağı ve Ara Güler’in yıllar sonra yazdığı ithaf: “Merhaba-Ara Güler”. Kitap, şiirlerin orijinallerini ve İtalyancalarını yanyana sunuyor. 

    10+1. 1965’TEKİ BÜYÜK UTANÇ 

    Resmî Gazete’nin 17 Aralık 1965 Cuma günü yayımlanan 12179 numaralı sayısı, iki yıl önce vefat etmiş şair Nâzım Hikmet ile ilgili yeni bir yasağı duyuruyordu. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ve Başbakan Süleyman Demirel imzalı kararname, Paris’te 1959’da çıkan, şairin kendi sesiyle 13 şiirini Fransızca okuduğu “La Voix de Nâzim Hikmet” adlı 33 devirlik plağın yurda girişini ve dağıtılmasını yasaklıyordu. 1963’te Moskova’da vefat ettikten sonra bile yurdunda, Anadolu’da bir köy mezarlığına dahi gömülmesine izin verilmeyen Nâzım Hikmet’in şimdi de sesinin Türkiye’ye girmesine izin verilmiyordu. Bu yasak, 61 yıllık ömrünün 12 yılı aşkın bir süresini hapiste geçiren şairin ödediği bedellerin belki de en küçüğüydü ama, bir utanç belgesi olarak tarihimize kazındı. 

    Şairin 1959’da Fransa’da yayımlanan ve içinde kendi sesiyle Fransızca olarak okuduğu 13 şiiri bulunan 33 devirli plak. Plağın arka kapağında, Polonya asıllı Fransız şair, gazeteci ve çevirmen Charles Dobzinski’nin (1929-2014) kaleme aldığı müthiş bir yazı bulunuyor. 
    1965’te, Nâzım’ın ölümünden iki yıl sonra Bakanlar Kurulu’nun Resmî Gazete’de yayımlanan yasak kararı. 
    Nâzım Hikmet’in Fransızca olarak seslendirdiği 13 şiirini, barkodu telefonunuza okutarak dinleyebilirsiniz. 
  • 1001 öpücükle gelen 97 yıllık erotizm…

    1923-24’ün İstanbul’unda 16 sayı çıkan Bin Bir Bûse: En Şen En Şuh Hikayeler adlı kitap, erotik edebiyatımızın müstesna bir parçası. Mehmed Rauf’un ve diğer yazarların müstear isimlerle yazdığı, Ratip Tahir’in olağanüstü çizgileriyle resimlediği dergi o kadar çok ilgi görmüş ve okunmuş ki, fasiküller yok satınca okuyucuya bu kez iki cilt kitap olarak sunulmuş. Meşrutiyet’ten cumhuriyete “müstehcen-avam edebiyatı”.

     Meraklısı, 1923’te top­lam 16 sayı yayım­lanan, erotik yazı ve görselleriyle müstehcen ede­biyatın alamet-i farikası Bin Bir Bûse dergisine aşinadır. Bin Bir Bûse’nin bu 16 sayılık eski Türkçe nüshalarında bü­tün yazılar isimsizdir ve dö­neminin çok ses getiren erotik dergisini kimin çıkardığı be­lirsizdir.

    Türk müstehcen edebi­yatının başlıca iki telif kitabı 1910’da yazarının ismi gizli tutularak eski Türkçe basılan Bir Zanbağın Hikayesi ve Kay­mak Tabağı’dır. Bu iki kita­bın müellifi de aynı kişidir ve hatta Bir Zanbağın Hikayesi kitabını yazdığı için ordudaki görevinden atılıp hapis ceza­sına çarptırılacaktır. Bu yazar, daha sonra Hikaye Külliyatı, Mehasin, Süs, Kelebek, Gelin­cik dergilerini de çıkaran, ilk psikolojik roman olan Eylül’ü yazan, Edebiyat-ı Cedide akı­mının öncülerinden Mehmed Rauf’tan başkası değildir.

    Bin Bir Bûse’nin iki dönemi Müstehcen edebiyatın alamet-i farikası Bin Bir Bûse dergisinin ilk dönemi (sağda) ve ikinci döneminin (solda) ilk sayılarının kapakları.

    Mehmed Rauf, Türk müs­tehcen edebiyatının nirengi noktasıdır. Ona Türk erotik edebiyatında gizli bir şöh­ret ve nam kazandıran eser ise okuyucuya “En şen en şuh hikayeler vaadeden” Bin Bir Bûse’dir. 1923-24’ün İstan­bul’unda resimli 16 sayı çıkan; isimsiz yazarları ve dönemi­nin sarsıcı, erotik içeriğiyle 1920’lerin İstanbul’unu kayın­biraderler, baldızlar, yengeler, konak yaşamı, kadınlı erkekli hizmetkarlar, genç kızlar, zen­gin kocalar, çetrefilli aşk ve şehvet hikayeleriyle adeta top­lumsal olarak dikizleyen; ara­dan geçen bir asır sonra dahi ünü dillere destan bir sosyal yaşam manzumesidir. Bin Bir Bûse mecmuası­nın dönem itibariyle Mehmed

    Rauf tarafından çıkarıldığına dair neredeyse şüphe yoktur ama, somut bir delil de tam anlamıyla şekillenememiştir. Bin Bir Bûse ile ilgili en yet­kin yayın Irvin Cemil Schick ve Ömer Türkoğlu’nun 2005’te hazırladığı Bin Bir Bûse: 1923- 24 İstanbul’undan Erotik Bir Dergi adlı kitaptır. Bu kitabın sunuş yazısında Irvin Cemil Schick, dönemin mecmuaları­nı tarayarak elde ettiği bilgiler neticesinde en az sekiz sayı yayımlanmış ancak bu vakte kadar göremedikleri bir Bin Bir Bûse kitabından bahsede­rek şu dipnotu düşer: “Bin Bir Bûse’nin bu ilk dizisi bugün pek nadirdir. Dört sayıdan olu­şan (sanırım ikinci) cildi, Uni­versity of California-Los An­geles’ta mahfuzdur”.

    Arşivimizdeki bilinmeyen iki cilt, her bir cildi 32 sayfa­lık dörder formadan mürek­kep, Bin Bir Bûse: En Şen En Şuh Hikayeler kitabı, Irvin Cemil Shick’in dergi tarama­ları sonucu aktardığı bilgileri doğrular ve daha fazlasını da müjdeler cinsten. Bin Bir Bû­se ve Mehmed Rauf efsanesini gerçekliğe kavuşturacak çok önemli bilgiler ve somut delil­ler içeriyor.

    Bu iki ciltlik her bir for­ması 32 sayfalık dörder kita­bı içinde barındıran Bin Bir Bûse’nin ilk dönem serisi, Özege’nin kayıtlarında sade­ce ilk cildiyle ve yazar bilgile­ri olmadan yer alırken, dünya kütüphanelerinde de sadece ABD’deki Duke Üniversite­si’nde bir cildinin bulunduğu bilgisiyle bulunuyor. Bin Bir Bûse olarak adlandırabileceği­miz bu iki cilt kitap Orhaniye Matbaası’nda, 32’şer sayfa ola­rak basılmış. 16 sayılık dergi formatındaki bilinen Bin Bir Bûse ile ta’lik yazıyla yazılmış serlevhaları, logosu, logosu­nun altındaki hattat imzası­na varıncaya dek birebir aynı. Hatta iki Bin Bir Bûse’nin çi­zimlerini yapan çizer de aynı: Ratip Tahir. Bu ilk dönem Bin Bir Bûse’nin, ikinci dönem, ya­zarları gizli 16 sayılık Bin Bir Bûse’den en önemli farkı ise yazar kadrosunun apaçık ka­paktan duyurulması.

    Mehmed Rauf, Selami İzzet, Reşad Nuri

    Birinci cildin yazar kadrosu şöyle verilmiş: “Kırmızı Mu­hafaza (Octave Mirbeau). Ka­yıp Olan Çocuk (Reşad Nu­ri). Genç Kızlar Mı? (Selami İzzet). Deniz Kızı (Mehmed Rauf). Bir Doktorla Bir Kokot (Ahu Baba). İdman (Cımbız). Çivi Çiviyi Söker (Ahu Baba). Bahar Hastalığı (Yorgo). Bir Taş İki Kuş (Mehmed Rauf). Hırsızlar (Catule Mendes). Bu da Benim Mürşidim (Selami İzzet). Kocaya İtimat (Yorgo). Terzi Kızı (Ahu Baba).

    Mehmed Rauf kendi ismi­nin yanı sıra “Ahu Baba” ve “Cımbız” mahlaslarıyla da ki­taba katkı sunuyor. Birinci cil­din içindeki yazı ve yazarlar tanıtıldıktan sonra ise alt rafta okuyucuya bir not: “Ayrıca ba­sılmış dört adet resim ilavesi vardır”. İki kitap içinden de çı­kan bu resimler ikinci dönem Bin Bir Bûse’nin siyah-beyaz kapaklarıyla birebir aynı tarz­da, ikincisinin aksine renk­li olarak basılmış, arkalı önlü dört ayrı kitap kapağı. Birinci cilt kapağının en altı, “Fiyatı yirmibeş kuruştur” yazısıyla bitmekte.

    Erotika alaturka Fesli, bastonlu Osmanlı beyefendilerinin Fransız kombinezonlu hanımlara kur yaptığı bu ikinci dönem Bin Bir Bûse çizimleri de ilk dönemki gibi Ratip Tahir’in elinden çıkma.

    “Okuyanlardan sorunuz…”

    İlk iki yazıyı “Deniz Kızı” ve “Bir Taş İki Kuş”un muharriri olarak Mehmed Rauf yazmış. Arka kapakta: “Bin Bir Bûse – Her Perşembe zarif, resim­li bir kapak derununda otuz iki sahifelik kitap halinde neşr olunur. Okuyanlardan soru­nuz. Fiyatı beş kuruştur” ya­zılı.

    Fasikül halinde basılan bu ilk dönem Bin Bir Bûse’ler o kadar çok ilgi görüyor ve oku­nuyor ki, fasiküller yok satınca okuyucuya bu kez iki cilt kitap olarak sunuluyor. Fasikül ha­linde basılan nüshalar renkli kapak fotoğrafıyla basılırken, iki cilt kitap haline getirildi­ğinde ise renkli kapak resim­leri olmadan bu resimler ayrı­ca planş olarak kitabın içinde dağıtılmış.

    Bin Bir Buse Birinci Cilt

    Kadro genişliyor: Mahmud Esad, İzzet Ziya

    Gelelim Bin Bir Bûse’nin ilk döneminin ikinci cilt kapağı­na. İkinci cildin yazar kadrosu ve yazıları ise şöyle; “Mantar (Yesari Zade Mahmud Esad). Reçel Kavanozu (İzzet Ziya). Güzellerin Aşkı (Mehmed Ra­uf ). Servant Luis (İzzet Ziya). Teslim Olurlar Ama (Cım­bız). Eğer Aşk Buysa (Selami İzzet). Sayfiye Kirası (Morris Duney). Rolün Derisi (Rişar Omunra). Hayır Almalık (İzzet Ziya). Kına Gecesi (Refik Nu­ri). Buse Tedavisi (Cımbız)”.

    İkinci cildin ilk hikayesi Mahmud Esad’ın “Mantar”ıy­la başlıyor ve İzzet Ziya’nın “Reçel Kavanozu”yla bitiyor; ikinci dönem Bin Bir Bûse’yi de okuyucularına haber edi­yor: “Gelecek kışa daha büyük bir itina ile karilerini tenşit et­mek üzere tatil-i neşriyat ey­lemiştir”. Mehmed Rauf tevkif edilme ve yasaklanma korku­suyla ilk dönemi sonlandırıp ikincisini planlamış olmalı.

    “Tam ismiyle müsemma şen, şuh ve çapkın birhikâye külliyatı” diye tanıtılan Bin Bir Bûse’nin ikinci döneminden…

    2. Meşrutiyet’in getirdiği hürriyet havasının da etkisiy­le, 1910’da Bir Zanbağın Hi­kayesi ve Kaymak Tabağı ile toplumun bastırılmış duygula­rını isimsiz kitaplarıyla, cesa­retle yansıtan Mehmed Rauf; aradan geçen 13 sene sonra yeni bir hayatın ve duygula­rın da en cesurca yansıtıldığı mecmuanın başyazarı ve ya­yıncısı olmuş. Meşrutiyet’ten cumhuriyete evrilen süreçte önce 8 forma iki cilt kitap ola­rak edepli hikayelerle başladı­ğı Bin Bir Bûse’yi, daha sonra kendi öz, muzır ve erotik çiz­gisine, 16 forma olarak isimsiz yayımlayacağı ikinci dönemiy­le zirveye taşımış.

    Zafer Toprak’ın “müsteh­cen-avam edebiyatı” olarak kavramlaştırdığı muzır neşri­yat çağının bu son yılları, Os­manlı döneminden cumhuriye­te aynı zamanda toplumsal bir çözülmenin de açık-seçik bir dışavurumu olarak adeta bir dönemin röntgenini çekiyordu: “Meşrutiyet’ten cumhuriyete müstehcen avam edebiyatı bir toplumsal dönüşümü simgeli­yordu. Bu tür edebiyatta içerik, biçime baskın çıkıyor, bilin­çaltına itilmiş özlemler satır aralarında ifadesini buluyordu. Müstehcenlik, özgürlüğün bir tür dışavuruşuydu” (Zafer Top­rak, “Meşrutiyet’ten Cumhuri­yet’e Müstehcen Avam Edebi­yatı”, Tarih ve Toplum, sayı 38, Şubat 1987, s. 25-28). Bu öz­gürlüğün ve cumhuriyete, yeni hayata geçiş döneminin eski Türkçe, en aykırı, en sıradışı vesikası Bin Bir Bûse, günyü­züne çıkan bu ilk dönem iki cilt muzır kitabıyla bir asır sonra nam-ı diğer yayıncısını da oku­yucularına fısıldıyordu.

    Yok satıyor, kitabı çıkıyor Fasikül halinde basılan ilk dönem Bin Bir Bûse’si yok satınca, bu sefer iki ciltlik bir kitap halinde basılıyor. Renkli kapak resimleri de ayrıca planş olarak kitabın içinde dağıtılıyor.

    MEHMED RAUF’UN YAZDIĞI “DENİZ KIZI”NDAN

    ‘Çılgın bir şehvetle insanı cinayete davet ediyor’

    “… O zaman başını tuttum, kendime çektim. Daha tama­mıyla kurumamış dudaklarını asırlarca süren bir buse ile emdim. İkimiz de derin bir aşk içinde ezildik. O, ‘Hadi, hadi; artık gidiniz… Allah aşkına…’ dedi. Fakat bir kere ilk hutve at­ladıktan sonra, o zengin vücudu bırakıp çıkmak için lazım gelen kahramanlığa melek değil­sem beni kim itham edebilir? Dudağından gerdanına indim; o da ben de o kadar titriyorduk ki, yuvarlanıp yere düşmek üzere idik. Elimle kolunu çekerek göğsünü açtım. O zaman, ah o zaman dünyanın en ipek memeleriyle muhteşem göğsü açılıyordu. O tekrar kapa­mak için uğraşıyor, fakat son derece bitap olmama rağmen kollarıma mukave­met edemiyordu. Pek canlı, pek müşekkel vücudu hareketten sert sert dal­galanıyor, avuçlarındaki elimle, çılgın bir şehvetle insanı cinayetlere davet ediyor idi. O artık zavallı kadın benden bin kere daha harap bir halde azmış, berbat, mahmum soluyor, bir taraftan ağlar gibi: ‘Artık ölüyorum, Allah aşkına, artık… Artık ölüyor… Çık haydi, git artık…’ diye feryat ediyor, yalvarıyordu”.

    “Bin Bir Bûse En Şen En Şuh Hikayeler Kitabının İlk Sayfası, Deniz Kızı, Bir Taş… İki Kuş! Muharriri: Mehmed Rauf İstanbul 1339 (1923)”

    RAUF’UN YAZDIĞI “ÇİVİ ÇİVİYİ SÖKER”DEN

    ‘Eğer hevesine tabiğ olsa galeyan eden kanı onu…’

    “… Müşekkel omuzları gö­ründü, sonra altından avuç­larında mini mini kancalarıyla bir çift canlı hararetli meme fır­ladı. Gömleğinin içinde kalçaları dalgalanıyordu. Vücudun bütün hududunun ahengi genç kadının ne bulunmaz nadire, ne ele geçmez bir afet olduğunu ilan ediyordu. O zaman ayaklarının altında birbiri üzerine yığılan elbisenin üzerine çömeldi; şimdi potinlerini çıkarıyor, bu hareke­tiyle ince bacakların arasında gölge içinde kaybolan latif bir çizgi fark olunuyordu. Necip artık yatakta bir kan halinde kaynıyor, kuduruyordu. Eğer hevesine tabiğ olsa galeyan eden kanı onu bir hamlede genç kadının üzerine sevk edecekti. Fakat buna mahal kalmadı. Genç kadın ayağa kalkmıştı. Bu halde yatağa yaklaştı, yorganı kaldırarak daldı. İçinde kaybol­du. O anda iki kuvvetli kolun arasında sıkıldığını, dudaklarını bir ağzın zabtettiğini gördü”.

  • ‘Hayatım roman’ diye yazmaya koyulanlar…

    Yalan söylememek yazı düzleminde erdem midir? Doğru(yu) söylemek ne kadar mümkündür? İyi yazılmış bir yalanı kötü yazılmış bir doğruya yeğlerim… Ancak bu da imbikle çalışmayı, damlaları özenle indirmeyi, seçmeyi, ayırmayı, alıkoymayı, esirgemeyi, örtbas etmeyi değil de tülbent kullanmayı, başkalarını olabildiğince çiğnememeyi, kasırgalardan ve sellerden geçmeyi gerektirir.

    Hayatını bir roman gi­bi yaşamamış olsa bile, kimileri “hayatımı yaz­sam roman olur” düşüncesine kapılıyor; bir yaşa gelmiş ve iş yaşamından çekilmişlerse sı­ra yazmaya geliyor; yazarken de kendilerini enikonu kayırdıkla­rı, gerçekte sıradan bir ömürden “başarı hikâyesi” peydahlamaya çabaladıkları görülüyor.

    İnanmak ve inandırmak is­teği belki inanmalarını sağlıyor­dur; buna karşılık inandırdıkla­rını söylemek oldukça güç -çün­kü sonuçta yazdıkları “roman”a ancak kendilerini tanımış kişiler göz atacaktır! Bir yazar arka­daşım, ortak bir tanıdığımızın kaleminden çıkma, kendi ola­naklarıyla bastırdığı “hayatım roman”ı hızla katetmiş, bire bin katmış olmasına karşın “kime ne senin hayatından?” sorusuna dayanmıştı. Bense o gereksin­meyi anlıyorum: Herkesin hakkı kendi hayat serüvenini önem­semek. Ama yazmak, doğrula(t) mak, göstermek şart mı bunu? Soruyorum.

    Geçen yüzyılda başlayan, gitgide yaygınlaşan bir bilanço çıkarma anlayışı diyebiliriz sa­nırım. Klasik örnekler yok değil­dir arkada: Augustinus’dan Pet­rarca’ya, Loyola’dan Stendhal’e sımsıkı metinler. Modernleri onlar ve benzerleri hazırlamıştır. Yazınsal yaşamöyküye nicedir özerk bir tür olarak bakılıyor­du; üstüne “autofiction” devre­ye girdi, ama “hayatım roman” yazarlara özgü bir eğilim değil kesinkes: Devlet adamından po­püler figürlere herkes sivriltiyor kalemini.

    Edebi-felsefi bir otobiyografi örneği olan Le bonheur, sa dent douce à la mort’un yazarı, Fransız filolog ve filozof Barbara Cassin…

    “Sıradan bir ömürden ba­şarı hikayesi çıkarma” çabası­nı küçümserken, akla gelmiyor mu: Kim, neden, “cilalamadan” sözetsin yaşamından? Dürren­matt’ın Stoffe’sine döndüm ya, metin -şöyle başlıyor:

    “Kendi yaşamını anlatmak: Evrensel boyutta denenen, yeni­den başlanan girişim. Benim gö­zümde anlaşılır, ancak gerçekleş­tirilemez girişim. Ne kadar yaş­lanılırsa o kadar bilanço çıkarma isteği kabarıyor. Ölüm yaklaşı­yor, yaşam uçup gidiyor; uçup gittiği için ona biçim vermek isteniyor; biçim verirken sah­teleştiriliyor. Adına yaşamöykü dediğimiz bu yanıltıcı bilançolar böyle tesis ediliyor. Bunlar bazen büyük yazın yapıtlarıdır -dün­ya edebiyatı gösteriyor tablo­yu- ama bu kıymetli akçeyi çoğu zaman ve ne yazık ki sahih akçe görme yanılgısına düşüyoruz”.

    Bu nedenle yaşamöyküsü­nü yazmaktansa “konu”larının öyküsünü yazmaya soyunacağı­nı söyler ve kitabını gerçekten de öyle çatar. Gene de kendi yaşamı aradan görünmektedir!

    Yazdıklarından kendisini bütünüyle sakınmış yazar azdır. Ama doğrudan, ama dolantılı biçimde yazıya yansır yaşamsal kesitler. Dürrenmatt’ın üzerin­de durduğu “biçim verme” tanı­sıyla benim “cilalama”, kendini kayırma saptamalarım çakışı­yor aslında. Konu sahte-sahih kutuplaşmasına dayandığında durum çetrefilleşiyor; başka bir kutupsallığı işin içine katarak: Gerçek-Doğru versus Yalan-Yan­lış. Temel felsefi çatışkının ek­seni. Filozofların yaşamöyküsü yazmaya yanaşmadıkları söy­lenebilir; yeni kuşaklar bu gele­neği bozacak sanırım: Barbara Cassin’in bu sene yayımlanan Le bonheur, sa dent douce à la mort yaşamöykü denemesinin motor kavramı: Yalan-sık sahip çıkıldı­ğına tanık olmadığımızı belirt­meliyiz. Bir “kavga sanatı” olarak tanımlıyor onu Cassin; Aristote­les’in Homeros’un insana adam gibi yalan söylemeyi öğrettiğini aktardıktan sonra hükmünü ve­riyor: “Yalan söylemeyi bilmek” şart. Kendi yaşamından canalıcı anekdotlarla doğruluyor ne den­li yalana başvurmak gerektiğini: Katolik annesinin, Yahudi ba­basını soruşturmak için kapıya dayanan Almanlara “bir Yahu­diyle evlenmek mi, asla!” diye çı­kışmasının işe yaraması şaşırtıcı olsa da, şık örnek. Daha sevimli anekdot, henüz yürümeye başla­mamış oğlu radyatöre tutunmuş ayakta durmaya çalışadursun, Barbara yanından geçerken “çok pis kokuyorsun, altına yapmış­sın” dediğinde, “hayır anne” de­miş çocuk, sonra da karşısındaki boy aynasındaki suretine dönüp “yalancı!” diye bağırmış. Yalan söyleme güdüsünün insan doğa­sında varolduğunu ileri sürüyor belki de.

    Dürrenmatt’ın farkındalığı İsviçreli yazar Friedrich Dürrenmatt (1921-1990): “Ölüm yaklaşıyor, yaşam uçup gidiyor; uçup gittiği için ona biçim vermek isteniyor; biçim verirken sahteleştiriliyor. Adına yaşamöykü dediğimiz bu yanıltıcı bilançolar böyle tesis ediliyor”.

    Cassin’in yaşamöykü kitabıy­la aynı anda çıkan Yoga, Emma­nuel Carrère’in “roman”ı. Tırnak içine alıyorum, çünkü kurmaca cephesi sınırlı (ve ikinci kişile­ri koruma adına) bir ‘olsa olsa’ özkurmaca bu. Edebiyatı “yalan söylenmeyen yer” sayıyormuş Carrère; bana çaresizce ileri sü­rülmüş, anlamsız olmasa bile olanaksız bir sav gibi göründü bu. Yoga hakkında “yazdıklarım Nergizcil ve beyhude belki, ama yalan söylemiyorum” demiş ol­masını da açıkçası mesafeyle karşılıyorum. İçtenlik, yazınsal ölçüt müdür? Yalan söylememek yazı düzleminde erdem midir? Dahası: Doğru(yu) söylemek ne kadar mümkündür?

    Yaşamöyküsü ya da özkur­maca, Greimas’ın kuramsal ça­tısına oturttuğu “doğruluk ant­laşması” çerçevesinde, bence, yalnızca gerçeksilik açısından önem taşır: İyi yazılmış bir yala­nı kötü yazılmış bir doğruya yeğ­lerim. Doğal olarak ‘iyi yazılmış’ı tanımlamak zorlu bir iş. Kişinin geçmiş zamanında dolaşmaya çıkması içini dökeceği anlamı­na gelmez; içini dışına dökeceği anlamına hiç. İmbikle çalışmak, damlaları özenle indirmek; seç­meyi, ayırmayı, alıkoymayı, esir­gemeyi, örtbas etmeyi değil de tülbent kullanmayı, başkalarını olabildiğince çiğnememeyi, ka­sırgalardan ve sellerden geçmeyi gerektirir. Düpedüz historiogra­fi/tarihyazımı kapsamına so­kulmalı kişi tarihi, ama içindeki özneyi ‘ayraca’ (epokhe) almak kaydıyla.

  • ‘Babacığım, selam ederim, 2. karnem hep pekiyi olacak’

    ‘Babacığım, selam ederim, 2. karnem hep pekiyi olacak’

    Nâzım’ın Sovyetler Birliği’nde olduğu süre boyunca eşi Münevver Andaç ve oğlu Mehmet Hikmet hep gözetim altındaydı. 1951’den 1955’e kadar mektup almaları-yazmaları yasaktı. O sıralar uluslararası girişimlerle en azından kısmen de olsa bir mektup ve hediye trafiğine izin verildi. İşte 50’li yılların sonlarında, Mehmet’in özlem dolu satırları…

    Nâzım Hikmet’in “Kore’ye Giden Gemi” şiirine de yansıyan oğlu Mehmet’e özlemi tek taraflı değildi. Mehmet, büyüdükçe daha bebekken ayrılmak zorunda kalan babasını tanımaya başlamış; ona şiirler, mektuplar yazıp resimler çizmiştir. Bu mektupların bir kısmı, Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi’ndeki (RGALİ) Nâzım Hikmet koleksiyonunda bulunmaktadır. 

    Babacığım, selam ederim, 2. karnem hep pekiyi olacak
    Mehmet’in babasına gönderdiği fotoğraflardan. Arkasında el yazısıyla “Nisan 1955. Babama. Mehmet” yazılı (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 538, yaprak 10 ve arkası)

    1951’den Türkiye’den kaçırıldıkları 1961’e kadar, Nâzım Hikmet’in eşi Münevver Andaç ile oğlu Mehmet Hikmet hep gözetim altında tutulmuş, kapılarının önünde bir polis cipi bekletilmiş, pasaport istekleri sürekli geri çevrilmiştir. Hatta 1955’e kadar mektuplaşmaları dahi yasaktır (Me- met Fuat, Nâzım Hikmet: Yaşamı, Ruhsal Yapısı, Davaları, Tartışmaları, Dünya Görüşü, Şiirinin Gelişmeleri, 2015, s. 579) 

    Nâzım Hikmet, “Postacı” başlıklı şiirinde şöyle yazmıştı:

    MEHMET’TEN NÂZIM’A / 1. MEKTUP

    ‘Canlanacak yavrusu Hayalinde babamın. Mektubumu alınca’

    “ Babacığım bu şiiri Sana yazıyorum.

    Babacığım, selam ederim, 2. karnem hep pekiyi olacak
    Fotoğrafın arkasına Münevver Andaç, Nâzım’a hitaben şöyle yazmış: “Nisan 1955. Mehmet huysuzluk etmek üzere iken böyle bir hal takındı. Böyle durduğuna bakma” (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 538, yaprak 11 ve arkası).

    Mektup
    Şu, küçük zarfın içi
    Sözlerle dolu sıcak.
    Biraz sonra uçakla
    Babama ulaşacak

    Götürecek gönlümü
    Satılardan kanatla
    Dil dökecek babama
    Sevgi dolu bir tatla

    Canlanacak yavrusu
    Hayalinde babamın.
    Mektubumu alınca
    Babacığım bu şiir bitti. Şimdi Asıl Mektup başladı
    Babacığım bana ne zaman pul yollayacağın.

    MEHMET
    Kadıköy

    MEHMET’TEN NÂZIM’A / 2. MEKTUP

    ‘Annemi hiç üzmüyorum çok çok selam ederim…’

    Salı 18-II-1958

    BABA.

    BEN OKULA GİDİYORUM. OKUMA YAZMA ÖĞRENDİM. ANNEMİ HİÇ ÜZMÜYORUM. SANA ÇOK ÇOK SELÂM EDERİM ELLERİNDEN ÖPERİM. ŞEYTANLA [Nâzım Hikmet’in Moskova’daki köpeği] RESMİNİ GÖRDÜM. ÇOK SEVİNDİM. SAĞ OL. İKİNCİ KARNEM HEP PEKİYİ OLACAK.

    Oğlun mehmet

    (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 213, yaprak 2)

    MEHMET’TEN (VE RENAN’DAN) NÂZIM’A / 3. MEKTUP

    ‘Gönderdiğiniz beyaz pabuçlara çok sevindim’

    9-2-1959

    Dayıcığım

    Babacığım, selam ederim, 2. karnem hep pekiyi olacak

    Nasılsın iyi misin? Seni çok özledim. Ben, Mehmet, annem pek çok iyiyiz. Sen orada iyi misin? Annem geçen gün bize senin için üşütmüş olduğunu söyledi. Geçmiş olsun. Şimdi hastalığın geçti mi? İnşallah geçmiştir. Benim ve Memo’nun dersleri ve karneleri iyi. Şimdi 15 gün tatiliz. Dayıcığım gönderdiğin blüzlara çok sevindim ve çok teşekkür ederim. Çok beğendim. Herkes de çok güzel olduğunu söylüyor. Zaten burada öyle şeyler hiç yok, olsa bile çok pahalı. Memo ne fazla yaramaz ne de fazla uslu. Ancak ikisinin ortası. Fakat böylesi daha iyi. Dayıcığım bilemem biliyor musun bu sene HULA-HOOP modası var. Biz çok güzel çeviriyoruz. Ama öyle 100, 50 defa değil. Onun da üstünde 2066 defa. Fakat nedense annem çeviremiyor. Çeviremediği için de çok kızıyor. O ancak 2 defa çevirebiliyor. Zaten büyükler, küçüklerden daha az çevirebiliyorlar. Dayıcığım pullar o kadar çok oldu ki 2 kalın ciltli defter az geliyor. Biz de çok seviniyoruz. Memoyla ara sıra hafif olarak şakadan veya sahiden kavga ediyoruz ama fazla değil. Dayıcığım şimdi sana yazarken (Memo gel sen de yaz) dedim. O da arka sahifaya yazdı. Onun için oraya bakıver lütfen. Artık sana sık sık metup yazmağa çalışacağım. Dayıcığım burada mektubumu bitirmeye mecburum. Çünkü daha Mehmet yazıcak. Geç de oldu. Gözlerinden ve ellerinden öperim.

    R. Berk

    Babacığım.

    Size şimdi ablam yazarken ben de yazıyorum. Nasılsınız? Ben çok iyiyim. Derslerime çok çalışıyorum. Karnem de güzel. Gönderdiğiniz beyaz pabuçlara çok sevindim. Teşekkür ederim. Sizin orada işleriniz nasıl gidiyor? Annem de çok iyi. Ben sık sık sokağa çıkıp arkadaşlarımla oynuyorum. Biz çarşamba günü Ayşe teyzemin kızı Fatoş’un doğum gününe gidiyoruz [Ayşe teyzeden kasıt, Münevver’e Bursa Cezaevi’nde Nâzım’ı ziyaretleri sırasında eşlik eden Dündar Baştımar’ın eşi Ayşe Baştımar, Fatoş da onun kızı Fatma olabilir]. Her halde çok eğleneceğiz. Babacığım burada mektubuma son verirken gözleriniz ve ellerinizden öperim babacığım.

    Oğlunuz:

    Mehmet Andaç

    (Mektubu Münevver Andaç’ın ilk eşi ressam Nurullah Berk’ten olan kızı Renan Berk (ileride Genim soyadını alacaktır) ve Mehmet Hikmet, arkalı önlü birlikte yazmışlardır / RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 213, yaprak 3, 3 arkası)

    MEHMET’TEN NÂZIM’A / 4. MEKTUP

    ‘Biraz da ev ve okuldan bahsedelim’

    Babacığım, selam ederim, 2. karnem hep pekiyi olacak
    Arkasında “Sevgili babama. Mehmet. Ağustos 1956. Caddebostan” yazılı (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 538, yaprak 15 ve arkası).

    2-4-960

    Babacığım.

    Size çoktan beri mektup yazmadığım için özür dilerim. Biraz da ev ve okuldan bahsedelim:

    Evde annem bana aritmetiğim iyi olması için hergün “10”ar hesap yaptırıyor.

    Okulda ise herşey iyi. Bugün Türkçeden yazılı imtahan olduk. 5 aldım. Notlarımız 5 üzerinedir.

    Ablamın da notları çok iyi. Tatile yaklaştık 2 ay var. Tatiller artıyor. Şimdiye kadar 4 tatil geçti. Annem ablama 125 lr bir mayo aldı.

    Doğum günüm 2 hafta evvel oldu.

    Gelenler:

    Fatma, Ömer, Ayşe, halam, Ayşe teyzem, Mualla teyzemdi.

    Halam da 2 hafta evvel geldi. Hikmet ağabeyle Ayşe ablamlar gelmemişti ve 4 gün kaldıktan sonra Ankara’ya gitti.

    Doğum günümde birçok hediyeler geldi. İsimleri şapka, basketbol ve inşaat oyunu idi.

    Sıhhatınız nasıl ben çok iyiyim.

    Mektubuma burada son verirken gözlerinizden öperim babacığım

    Oğlunuz

    (İmza)

    (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 213, yaprak 4)

  • ‘Kore’ye Giden Gemi’: Nazım Hikmet’in, tamamı ilk defa yayımlanan şiiri

    ‘Kore’ye Giden Gemi’: Nazım Hikmet’in, tamamı ilk defa yayımlanan şiiri

    1951’de tekrar ağır hapis cezalarına çarptırılan dünya şairi Nazım, çok sevdiği vatanından ayrılmak ve SSCB’ye gitmek zorunda kalmıştı. Tam o sıralar bütün şiddetiyle devam eden Kore Savaşı, şairin hem günlük hayatına hem de unutulmaz dizelerine yansıdı. O dönem yazdığı “Kore’ye Giden Gemi” şiiri, daha sonra Türkçede kısaltılarak yayımlanmıştı. Mehmet Perinçek, Moskova’da şiirin orjinalinden yapılan Rusça çevirisini buldu ve tekrar Türkçeye kazandırdı.

    Nâzım Hikmet 1951 yazında SSCB’ye geldiği zaman, ilk yıllarındaki edebiyat ve siyasal yaşamında Kore Savaşı (1950-1953) önemli rol oynamıştı. Ayrıca ölene kadar oğlu Mehmet’e duyduğu özlem de hiçbir zaman eserlerinin gündeminden düşmedi. Büyük şair, 1953’te yazdığı bir şiirinde ise bu iki temayı birleştirmişti. Ancak “Kore’ye Giden Gemi” başlıklı şiirin özgün Türkçe metni bugünlere ulaşmadı. Sadece şiirin içinden küçük bir kısmı, Nâzım’ın ölümünden sonra farklı bir başlıkla Türkçe olarak yayımlandı. Şiirin tamamına Rusça çevirisinden ulaştık ve Türkçe olarak okuyucusuyla ilk kez bu sayfalarda buluşuyor. 

    “Kore’ye Giden Gemi” adlı şiir, ilk defa SSCB Yazarlar Birliği’nin günlük yayın organı Literaturnaya Gazeta’nın 9 Temmuz 1953 tarihli sayısında yayımlandı. Gazetenin birinci sayfasında manşetten verilen şiiri, Muza Pavlova Rusçaya çevirmişti. Şiir daha sonra Nâzım’ın Moskova’da 1953’te Rusça basılan Seçme Eserler’inde (İzbrannoe, s. 266-268) yer aldı. “Kore’ye Giden Gemi”, şair hayattayken yakını da olan A. K. Sverçevskaya’nın hazırladığı Rusça Nâzım Hikmet Bibliyografyası’na da (Nâzım Hikmet: Bibliografiçeskiy Ukazatel, 1962, s. 52) girmiştir. 

    Kore’ye Giden Gemi
    Nâzım’ın oğlu Mehmet (Fotoğraflarla Nâzım Hikmet, 2006, s.96)

    Nâzım’ın ölümünden sonra şiirin Kore Savaşı’yla ilgili olan geniş bir kısmı çıkarılmış, eser Türkçede sadece oğluna hasretini dile getirdiği dizeler bırakılarak, “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor” başlığıyla yayımlanmıştır (Türkçe ilk yayımlandıkları yerler için bkz. Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri VII: Saat 21-22 Şiirleri ve Eserlerine Girmeyen Şiirleri, 1979, s. 504-505).

    Tabii şiiri kimin kısalttığını, hatta ana gövdesini çıkarttığını söylemek zor. Bu kadar geniş çaplı olmasa da, şairin kendisinin gençlik yıllarındaki şiirlerini daha sonradan değiştirdiği, kısalttığı ya da onlara eklemeler yaptığı biliniyor (bkz. Mehmet Perinçek, “Bilinmeyen şiirleri ve dizeleriyle… Nâzım Hikmet”, #tarih, Ocak 2019, s. 36-39). Ancak bu şiir, Nâzım’ın sağlığında ne Türkçe ne de Rusça olarak kısaltılmamıştır ve şiirin başlığı değiştirilmemiştir. Ayrıca şairin ölümünden 1 sene önce çıkan bibliyografyada da “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor” başlıklı bir şiir bulunmamaktadır. 

    Kore’ye Giden Gemi
    Münevver Andaç, Müzehher Hanım, Vâlâ Nureddin, Nâzım Hikmet, Zekeriya Sertel, Renan, arabada Mehmet. Mühürdar Bahçesi 1951 Haziran (RGALİ fond 250, liste 1, dosya 495, yaprak 3).

    Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, Türkçe baskılarda “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor”un altına 1954 tarihi düşülmüştür. Oysa “Kore’ye Giden Gemi” şiiri 1953’te yazılmıştır (dolayısıyla bu tarih de düzeltilmelidir). 

    Şiire dair tartışılması gereken diğer bir nokta ise şu dizelerdir: 

    Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz? Elâleme haset mi ediyoruz?”

    Bu dizeler Türkçe baskıda da vardır. Ancak Nâzım’ın sağlığında yapılan Rusça çeviride “kader” değil, tam olarak “keder”e denk düşen bir kelime kullanılmıştır. Altını çizmek gerekir ki, büyük Türk şairi, şiirlerinin çevirileri üzerinde titiz bir şeklide çevirmenlerle birlikte çalışmakta ve olabildiği kadar kendi ifadelerine sadık kalınmasını tercih etmektedir (Nâzım Hikmet’in şiirlerinin Rusça çevirisine dair bir konuşmasından bu temeldeki ifadeleri için bkz. Nâzım Hikmet, “Şair Olacaklara Bazı Öğütler”, Sözcükler, Ocak-Şubat 2019, s. 31-32). Şairin elyazısı veya notları okunurken ya da şiir Türkçe olarak dizilirken bir hata yapılmış olması da muhtemeldir. Ayrıca Zekeriya Sertel, kitabına “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor”u alırken de “keder” yazmıştır (Zekeriya Sertel, Nâzım Hikmet’in Son Yılları, 1978, s. 68). Daha sonra Cem Yayınları’ndan çıkan Toplu Eserler’de bu farklılığa işaret edilerek Sertel’in dizgi hatası yapmış olabileceği belirtilmiştir (Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri VII: Saat 21-22 Şiirleri. Eserlerine Girmeyen Şiirleri, s.505). Bu baskıda daha önce çıkan yayınlardaki “kader” kabul edilmiş ve bugüne de öyle gelmiştir. Ancak Nâzım hayattayken yapılan Rusça çeviri, şiirin içindeki anlamı ve Nâzım’ın üslubu “keder”i daha ağır kılmaktadır. Biz de o sebeple “keder”i tercih ettik. Tabii işin aslı, ancak Nâzım’ın kendi notlarına ulaşılınca ortaya çıkacaktır. 

    Sertel, 1953’te Kazakistan ve Özbekistan’ı ziyaret ettikten sonra geldiği Moskova’da Nâzım’la görüşmüş ve “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor”daki dizeleri şairin kendisinden dinlediğini seneler sonra yazmıştır. Tabii dinlediği şiir, “Kore’ye Giden Gemi” de olabilir. Şiirin tam yazılıp yayımlandığı dönemdir. Seneler sonra Türkçe yazılı olarak sadece kısa halinin olmasından dolayı kitabına onu almış olması da mümkündür. Sertel’in aşağıdaki tanıklığı, şiirin 1954’ten önce yazıldığını ta o yıllarda dahi göstermiştir: 

    “Nâzım Hikmet karısı Münevver Hanım’la oğlu Memet’i fotoğraflardan izliyordu. Masanın camı altında Münevver’in ve Memet’in boy boy resimleri vardı. Duvarlara da onlara ait çeşitli anılar asılmıştı. Nâzım bu bekâr evinde onlarla beraber yaşıyordu. Münevver’le Memet bir an gözünün önünden gitmiyor, dilinden düşmüyordu. Hele hastalandıktan sonra bu özlem bir kat daha artmıştı. Masa etrafında oturduk. Üçümüzden başka kimse yoktu ortada. Nâzım ağlayan, titrek bir sesle okumaya başladı” (Zekeriya Sertel, s. 67). 

    Nâzım Hikmet, Türkçe olarak tamamını ilk defa yayımladığımız “Kore’ye Giden Gemi”de, oğluna duyduğu özlemi Kore Savaşı temasıyla birleştirmişti. Aslında Mehmet daha ilk doğduğunda, Nâzım Hikmet “Doğum” şiirinde de Kore’ye göndermeler yapmıştı: 

    “Anası bir oğlancık doğurdu bana; kaşsız, sarı bir oğlan,
    masmavi kundağında yatan
    bir nur topu, üç kilo ağırlığında.

    Benim oğlan 

    dünyaya geldiği zaman,
    çocuklar doğdu Kore’de,
    sarı ay çiçeğine benziyorlardı.
    Mak Artır [Douglas MacArthur] kesti onları,
    gittiler ana sütüne bile doymadan (…)”

    Şairin o dönemde Kore Savaşı’na dair çok sayıda şiir kaleme aldığı biliniyor: “Bir Hazin Hürriyet”, “Seni Düşünüyorum”, “Kore Türküsü”, “Mektup”, “23 Sentlik Askere Dair”, “Kore’de Ölen Bir Yedek Subayımızın Menderes’e Söyledikleri/Diyet”. Aynı konuyu “Bir Hazin Hürriyet”, “Doğum”, “Gazete Fotoğrafları Üstüne/Korku” şiirlerinde de işlemiştir. Hatta birçok farklı ülke ve şehirde sıkça sahnelenmiş olan “Fatma, Ali ve Diğerleri” isimli bir tiyatro oyunu da yazmıştı (Mehmet Perinçek, “‘Fatma, Ali ve Diğerleri’, ‘İnek’ ve ‘Prag Saat Kulesi’: Nâzım Hikmet Kendi Piyeslerini Anlatıyor”, Toplumsal Tarih, Ağustos 2017, s. 72-79). 

    Nâzım Hikmet daha Moskova’ya ayak basar basmaz Demokrat Parti hükümetinin Kore Savaşı’na katılmasını sert bir şekilde eleştirmeye başlamış ve ilk günlerindeki yazı, konuşma ve demeçlerinde bu konuya sıkça değinmişti (Mehmet Perinçek, “Nâzım Hikmet Moskova’da: İlk Yazıları, Konuşmaları, Demeçleri”, Toplumsal Tarih, Temmuz 2017, s. 40-52). Kore’ye asker gönderilmesi, Nâzım’ın ilk dönemki yurtdışı gezilerinde de en fazla vurgu yaptığı konular arasındaydı. Hâliyle bu durum, Nâzım’ın merkezinde yer aldığı TKP’nin gündemine de yansımıştı. Ayrıca 1958’den itibaren yayına başlayan TKP’nin “Bizim Radyo”su için yaptığı yorumlarda da Kore Savaşı temasına rastlarız. 

    Kore’ye Giden Gemi
    Nâzım Hikmet, Moskova’daki evinde oğlu Mehmet’in fotoğraflarına bakıyor. (V. L. Vorobyov, A. A. Kolesnikov, Nâzım Hikmet Sudba Poeta, 2016)

    Nâzım Hikmet, 5 Eylül 1951 tarihli Trud gazetesinde çıkan Türkçede yayımlanmamış “Türk Halkı Mücadele Ediyor” başlıklı yazısında ise Kurtuluş Savaşı’nı Kore Savaşı’yla şöyle karşılaştırmıştı: “1. Dünya Savaşı’ndan sonra halkımız millî bağımsızlığı için Amerikan, İngiliz, Fransız, İtalyan emperyalistlerine ve onların Yunan kuklalarına karşı savaştığı zaman bir tek Sovyetler Birliği, bu zor zamanda ona yardım etmiş, maddî ve manevî destek göstermişti. Ancak bu yardım sayesinde emperyalist işgalciler Türk topraklarından kovuldu. (…) Gerici hükümet ve partilerin alçak politikası, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin Amerikan emperyalistlerinin sömürgesine ve ABD’nin askerî üssüne dönüşmesine yol açtı. Bugünkü iktidar sahipleri, halkın millî çıkarlarını açık bir şekilde ayaklar altına alıyor. Onlar, bir avuç dolar için ülkeyi Wall Street’e sattılar ve şimdi de Türk halkının evlatlarını Amerikan bankerlerinin kârı uğruna kan dökmeleri için Kore’ye gönderiyorlar. Babaları ve abileri 1919-1923 yıllarında emperyalistlere karşı savaşta düşen gençler, şimdi emperyalist orduların safında Kore halkına karşı savaşmaya, Amerikalı generallerin emirleri doğrultusunda Koreli kadın ve çocukları öldürmeye zorlanıyorlar (…) 

    İşçiler, grev ilan ediyor, Türkiye’ye gelen Amerikan silahlarıyla dolu gemilerin yükünü indirmeyi reddediyorlar. İşçiler, Komünist Parti’nin, özgürlüğün ve ekmeğin partisinin, millî bağımsızlığın partisinin, barışın partisinin saflarında mücadele ediyorlar. (…) Anadolu’nun köylerinde köylüler, Ankara hükümetini Amerikalılara Türk halkının evlatlarını satmakla damgalayan türküler yakıyor. Halk, hep bir ağızdan Kore’ye Türk askerini gönderenleri lanetliyor”. Nâzım, daha sonra Türkiye’deki Barış Derneği’nin, Behice Boran ve arkadaşlarının mücadelesini, karşılaştıkları baskıları anlatmıştır. Ona göre Kore’ye asker göndermek, vatana ihanet ve halka karşı cinayettir (Nâzım Hikmet, “Turetskiy Narod Boretsya”, Trud, 5 Eylül 1951, s. 3) 

    Şair, “millî çıkarları pazarlayan hükümet”in Kore’ye asker göndermesine karşı tavrını özellikle kadınlara yönelik yayın organlarında ortaya koyuyordu. Türkiye’de eşlerinin, çocuklarının, erkek kardeşlerinin Amerikan çıkarları adına ölmesine itiraz eden kadınların mücadelesini anlatıyor, Behice Boran’ı anmayı bu yazılarında da ihmal etmiyordu (Nâzım Hikmet, “Protiv Rejima Goloda i Smerti”, Sovyetskaya Jenşina, No. 6, 1951, s. 52; Nâzım Hikmet, “Protiv Bespraviya i Nişetı”, Krestyanka, Aralık 1951, s. 23). Çocuk gazetesine de yazsa konu kesinlikle Kore Savaşı’na geliyordu (Nâzım Hikmet, “Pravda o Turtsii”, Pionerskya Pravda, 8 Şubat 1952, s. 4). Victor Hugo’nun 150. doğum günü dolayısıyla 26 Şubat 1952 günü Moskova’da düzenlenen törende kürsüye çıktığında dahi söze Kore Savaşı’yla başlamıştı: “Dostlar! Ben burada vatanı Amerikan emperyalistlerine satılmış, kardeşleri zorla dünyanın bir ucundaki Kore’ye ölmeye ve katil olmaya gönderilen bir Türk şairi olarak konuşuyorum…” (“150 Let So Dnya Rojdeniya V. Gyugo”, Literaturnaya Gazeta, 28 Şubat 1952, s. 1). 

    Kore’ye Giden Gemi
    Nâzım Hikmet, Victo Hugo’nun 150. doğum yıldönümünde söze Kore Savaşı’yla başlamıştı. Moskova, Mart 1952 (Fotoğraflarla Nâzım Hikmet, s.114).

    Kore’ye Giden Gemi

    Nazım Hikmet’in 1953’te yazdığı “Kore’ye Giden Gemi” şiirinin, Türkçede ilk defa yayımlanan tam hali (Mavi dizeler, Rusça çevirisinden çevrilmiştir. Türkçe olarak “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor”la örtüşen dizeler ise “siyah” olarak bırakılmış ve özgün metni korunmuştur).

    “Türkiye’de, şu an Kore’de bulunan Türk tugayının personelinin yenilenmesi için gönderilecek olan yeni askeri birlik tamamlandı.
    Savaş sırasında Kore’de Türk tugayının personeli dördüncü kez yenileniyor. 

    ***

    Türk hapishaneleri, Türk birliklerinin Kore’ye gönderilmesine karşı çıkan yurtseverler ve barış taraftarlarıyla doldu. Tutuklular arasında işçiler, köylüler, zanaatkârlar, erkek ve kız öğrenciler, aydınlar bulunuyor. Askerî hapishanedeki tutuklular, eziyet ve işkencelere maruz kalıyor. Askerî savcı, onlar için asılarak ölüm cezasına çarptırılmalarını talep ediyor. 

    Gazetelerden. Babasının gözü önünde büyür

    elâlemin yavrusu,

    ona doğru emekler,

    doğrulur dizlerinin üstüne,

    açıp gözlerini dikip,

    “baba” demesiyle

    evi alır bir heyecan.

    Benim oğlan fotoğraflarda büyüyor,

    sessiz

    ve hareketsiz.

    Elâlemin oğlunun elini babası tutar,

    götürür gezmeye,

    tanıştırır böceklerle,

    ağaçlarla,

    tramvayla,

    Rahmi Bey’in [!] köpekleriyle.

    Elâlemin babası eve ekmek, 

    oğluna uçurtma getirir. 

    İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın.

    Gitmez gözümden hayali Haliç’e inen yolun,

    İki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış 

    evlât hasretiyle hasreti İstanbul’un. 

    Ey Nâzım Hikmet

    Ayrılık dayanılır gibi değil mi?

    Bize pek mi müthiş geliyor kendi kederimiz?

    Elâleme haset mi ediyoruz?

    Elâlemin babası İstanbul’da hapiste,

    Elâlemin oğlunu asmak istiyorlar. 

    yol ortasında 

    güpegündüz.

    Bense burada, Moskova’da 

    çoktandır unuttum demir parmaklıkların ardını. 

    Rüzgüâr gibi

    bir halk türküsü gibi hürüm,

    sen ordasın yavrum, 

    ama henüz küçüksün Memed’im, 

    asılamıyacak kadar küçüksün henüz. 

    Gemi İzmir’den uzaklaşıyor,

    incirle mi yüklü keresteyle mi?

    Gemi uzaklaşıyor İzmir’den,

    insan etiyle yüklü. 

    Gemi ilerliyor masmavi denizde,

    hep daha hızlı,

    daha hızlı.

    Acı taşıyor taşıyor gemi tonlarca

    Kore’ye 

    Kore’ye…

    Kardeşler!

    Elâlemin oğlu katil olmasın,

    elâlemin babası ölmesin,

    eve ekmekle uçurtma getirsin diye,

    Gemiler İzmir’de insan etiyle değil, 

    İncirle, keresteyle yüklensin diye,

    acı taşımasınlar diye Kore’ye, 

    orda onlar aldı göze ipi. 

    İnsanlar,

    iyi insanlar,

    daha sesli bağırın silah patlamalarından

    seslenin dünyanın dört köşesinden

    dur deyin, 

    cellât geçirmesin ipi.” 

    1953

    (!) Rahmi Bey ve köpekleri Nâzım’ın başka şiirlerinde de geçmektedir. ”Hapisten Çıktıktan Sonra” başlıklı şiirinde ”Ajans haberlerini okuyor radyosu Rahmi Beylerin” dizesi yer akırken, “Macaristan Notlarında da “Karıcığım,/geceleri kapatıp pencereleri/radyoda Moskova’yı bulup/Erdem’i dinliyorsundur yine,/mürettip Şahap’ın anasıyla beraber,/Ve harap mahallede, yıldızların altında Ağustos böcekleri:/düdükleri bekçilerin,/bir de Rahmi Beylerin artsız arasız uluyan köpekleri.” dizeleri bulunmaktadır. Rahmi Bey’in Nazım Hikmet’lerin İstanbul’dan komşusu olduğu düşünülebilir).

  • ‘Kisve ile değildir mollalık                   Ne işe yarar cübbe ile sarık!’

    ‘Kisve ile değildir mollalık Ne işe yarar cübbe ile sarık!’

    Mecmua, güldeste, risale denilen elyazmaları, Osmanlı toplumunda aydınların şahsi günlükleriydi. Kimileri, kendi yazdıkları, duyduklarını aktardıkları, not aldıkları sayfaları ciltlettirir ve saklardı. Sansürsüz sözlü kültür geleneğinin yazılı bir kanıtı. “Nakşibendi Esseyyid Ali Rıza” imzalı, ünik bir örnek…

    Kitap ve defter nitelikli yazmaların ilk nüshaları kişiye özeldi. Hükümdara, vezire, bilge bir zata, başka bir yazar ve şaire sunulmak için kaleme alınanlar, sanat değeri de olması için hattata yazdırılır, ciltçi tezgahına verilirdi. Kendi yazınsal birikimlerini, türlü konulardaki notlarını, şiirlerini, din, tarih, bilim çalışmalarını, meclislerde söylenen beyitlerden, anlatılan lâtifelerden not ettiklerini kitap formatında korumak bir aydın alışkanlığıydı. 

    Mecmua, güldeste, risale gibi adlarla anılan bu benzersiz elyazmalarında başka metinlerde rastlanmayacak notlara, beyitlere, okuyanı hayrete düşürecek bilgilere rastlanması doğaldı. 

    “Mecmua-i ebyat” denen kimi derlemeler de kuşkusuz geçmiş zaman aydınlarının kişisel, hatta çok özel/“mahfuz” (saklı) değerleri idi. Kimi aydınlar yazarak biriktirdiklerini ete kemiğe bürünsün diyerek kitap formatında korurlardı. Bu “mecmualar”daki manzum-mensur alıntıları toplayan aydınlar arasında bir meslek, meşrep, zevk veya inanç yakınlığı herhalde olurdu. 

    Diğer yandan basılı kitaplar herkesin önüne ve eline düştüğünden, bunlarda “kişiye özel”lik ne kadar saklanmış olabilir? Her görüş ve bakıştan okuyucunun yapraklarını çevireceği basılı kitaplara, yazarlar Ragıb Paşa’nın “şalvar küşadı”nı çağrıştıracak bir cümle nasıl koyabilsinler? 

    ‘Kisve ile değildir mollalık                   Ne işe yarar cübbe ile sarık!’
    İlginç beyitlere mecmualardan başka yazma kitaplarda da rastlanır. Yukarıda alıntılanan yazma Hâkim Tarihi’nin ikinci sayfasında bu beyitlerden bir örnek.

    Oysa kimi elyazmalarında, iç yüzü de dış yüzü de sansürsüz, ikirciksiz, çekincesiz ne anlatılar, deyişler vardır! En açık-saçıkların, Letâif-i Nasreddin Hoca mecmualarında yer bulduğunu da belirtelim. 

    Aşağıda sözcüklerini tersyüz etmeden verebildiğimiz örneklerin alındığı Mecmua-i Ebyat’ta meçhul şairin divan şiirleri de yazılıdır. Yazma eserin arka kapağında “Papeterie Diamant” (Elmas Kalem Kırtasiye), ön kapağında “Mekâtib Umumiye Talebelerine Mahsus” yazısı okunuyor. Demek ki bu yazmaya matbu bir defter cüzdanı/portföy hazır cilt olmuş. 

    Mecmuanın yazarı, son yapraklardan birinde, oğlu Abdurrahman Nafiz’in doğumuna dört mısralık tarih düşmüş, bunun altında da “güfte” yazarı “Nakşibendi Esseyyid Ali Rıza” künyesiyle kendisini tanıtmış.

    72 yaprak (144 sayfa) olan yazmada, bugün de ortalıkta görülen, geçen asırlardaki yalancı şeyhlere, dervişlere, meczuplara, dünün rüşvetçi kadılarına, ahlaki sorunları olan müderrislere, kıza-oğlana sarkıntılık eden sofulara, zahit geçinenlere, içki, çay, kahve iptilalarına dokun-durmalı, tevriye sanatının sıklıkla kullanıldığı beyitler var.

    Bunlardan bir seçki hazırladık.

    ‘Kisve ile değildir mollalık                   Ne işe yarar cübbe ile sarık!’
    Ali Rıza Efendi’nin Mecmua-i Ebyat’ının ön ve arka kapağı ve beyitlerle dolu sayfalarından ikisi.
    elyaz‘Kisve ile değildir mollalık                   Ne işe yarar cübbe ile sarık!’malarindan_sayfalar_59_1
    elyazmalarindan_sayfalar_59_2
    Ali Rıza Efendi’nin Mecmua-i Ebyat’ının ilk sayfaları.

    ‘KADI’ DEYİNCE RÜŞVET

    Kadı ola davacı ve muhzır dahi şahid

    Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet

    Kadıya rüşvet tarımıyla götürsen bir hıyar

    Hükm eder ey dil bil-cümlenin bostanını 

    Haki pâyime gönderilen basdırmadır

    Tuhfe arz etmek değil ayâ suçun basdırmadır

    Vermezdi kimseye nân minnet olmasa

    Bir maslahat görülmez idi rüşvet olmasa…

    İÇKİ MÜPTELALARI…

    Geçmeğe bahr-ı gamdan ey sâki 

    Zevrak-ı mey gibi sefine gerek 

    Hoş geldi bana mey-kedenin âb ü hevası 

    Billah ne hoş yerde yapılmış yıkılası

    Meyhane-i emelde keyfimce olmadım mest

    Yârim kadeh verir de yarım verirdi 

    Sebu-yu meyle ıbrik-i vuzu’ bir hâkden amma 

    Ne hikmetdir bilinmez biri sâlih biri talihdir

    Kahve-i rûy-i siyahın nef’i vardır bedene

    Hak-tealâ rahmet etsün ânı icad edene 

    Bir zaman Rumda derya-keş idik ey sâki

    Şimdi İran’da kanaat ederiz çaya biz

    DİNİ İSTİSMAR EDENLER!

    Kisve ile değildir mollalık

    Ne işe yarar cübbe ile sarık 

    Eğer dervişlik olsa tâc ü hırka 

    Alayım ben ânı otuza kırka

    Hevayâ düşdün ey dil meclis-i takvaya gelmezsin

    Gözün aç gafil olma bir dahi dünyaya gelmezsin 

    Hüşyâr bulun hırka vü tesbihe kapılma 

    Sen bu müteşeyyihleri rehber mi sanursun?

    Gör zahidi-kim da’vâ-yı irşad olayım der

    Dün mektebe girdi bugün üstâd olayım der 

    Zâhidin bir barmağın kesse döner Hak’dan kaçar 

    Âşıkın serapâ derisin soysalar hiç inlemez

    Kadı ve müftî müderris cümle dilber hastası

    Ey Abdî görmedim ben bunların bir sağını 

    Sofu püsere mail olub duhtere âşık

    Mabeyn odası gibi iki yüzlü münafık 

    YAZGI, SIRDAŞLIK, İNANÇ…

    Hak Tealâ intikamın yine abd ile olur

    Bilmeyen ‘alem-i ledunni ânı ebd etti sahur

    Deme sırdaşına sırrın fâş olur

    Sen sana sırdaş değilsen el nice sırdaş olur?

    Dilimle uğradığım derde ben bu âlemde

    Ne bülbül uğradı ne tûti-i şükker-güftar

    Dilâ sâlim olayım dersen demâdem

    Dehânında zebânın sakla muhkem

    Düşmenin çeksin gamı sen çekme gam enfiye çek

    Fırsatı fevt etme câna dilleri ağûşa çek

    Halk-âlem dört şeyi etmiş binâ

    Ben yiyeyim sen yeme ben iyiyim sen fenâ,

    Nelerden arta kalmışdır dünyayı söyleş

    Kimi Cem’dir kimi Dârâ yatan mevtayı söyleş

    Kaar-ı deryada yerin sırça saray olsa dil

    Seni gavvas-ı ecel anda dahi bulsa gerek

  • Ne kadar toprağa ihtiyacın var?

    Ne kadar toprağa ihtiyacın var?

    1885’te Tolstoy tarafından yayımlanan İnsan ne ile yaşar? kitabında ele alınan “Pahom’un hikayesi”, ünlü yazarın bugünkü Tataristan coğrafyasındaki izlenimlerinden kaynaklanır. Tarih, edebiyat, hikaye, internet ve kaybolan değerler, bağlantılar, anlamlar üzerine…

    İnternet kullanmaya 1980’lerin ikinci yarısında başladım. Daha aradan 10 yıl geçmeden hevesli öğrencilerimi “İnternette her gördüğünüz şeye inanmayın, araştırın, doğru mu diye bakın” diye uyarıyordum. Bu uyarı bugün için de geçerli. Ancak WhatsApp, Facebook, Twitter gibi “sosyal medya” dediğimiz ortamlarda elden ele haber ulaştıralı beri farklı bir dönem yaşıyoruz. 

    Öncelikle, artık uzun mesajlar prim yapmıyor, kimse ayrıntı istemiyor. Bazen insanlar gönderdiklerini doğru dürüst okumadan mesajın genel havasına bakıp mesajı paylaşıveriyorlar; haberleşmede hız gerçekten önem kazandı. Öyle olunca da uzun uzun düşünmek değil, tepkiler üzerine hareket ediliyor. İşin ilginç yanı, gelip geçen bu mesaj ve haberlerin çoğunda yazar ismi göremiyorsunuz. Bazen bir video parçası oluyor, hoşunuza gidiyor, acaba kim yapmış diye düşünseniz bile bulmanız çok zor oluyor. “Ânı yaşa” deniliyor ya, burada da belleğimize düşen anlık mesajlardan söz ediyorum; onu ânında başkasına gönderdiğimiz zaman “misyon tamamlanmış” oluyor. 

    Kimi zaman yazarın da adı veriliyor. Aşağıda vereceğim örnekte, “doymak bilmeyen hırs” temalı hikayede de yazar adı var ama bağlam yok. İnternette “Pahom’un hikayesi” diye bakınca hikayenin özünü anlatan birçok site ile karşılaşırsınız: [Pahom] Uzak yerlerin birinde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, onun yanına gider. Reis Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar yürüyerek katettiğin bütün yerler senin olacak, fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım” der ve ilave eder: “Yoksa bütün hakkını kaybedersin”. Sonuç olarak hırsına yenilen Pahom bütün gün koşturur tam istediğine nail olacakken düşüp ölür; Pahom’u bir mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durup şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!” Güzel bir hikaye! 

    Hikaye elden ele dolaşırken, Tolstoy tarafından bir ahlak dersi vermek için yazılmış gibi algılanır. 1885’te İnsan ne ile yaşar? adıyla yayımlanır. Tabii işin içinde hırsın yerilmesi vardır; ancak Tolstoy’un bu konuya eğilmesinin sebebi acaba sadece etrafta gördüğü hırs mıdır? Hani tarih, zaman ve mekan işi denir ya… Hikaye 19. yüzyılın ikinci yarısında, Tolstoy’a hiç de uzak olmayan bir yerde geçer. Aslında bizim Tolstoy hikayesine katkımız bu “uzak yerlerin birinde” ifadesiyle başlar, “reis”i öne çıkarmamız ile devam eder. Olayın cereyan ettiği yer bize uzaktır ama hikaye Tolstoy’un çiftliğine yakın yerlerde geçmektedir. Tolstoy’un Moskova yakınlarındaki, bugün müze olan “Yasnaya Polnaya” adlı ikametgahından başka bir de Samara (bugünkü Tataristan’da) taraflarında bir çiftliği vardı. Bugün bu çiftlikte bulunan bir dikilitaş 1873’e işaret eder.

    Tolstoy’un buralara ilk gelişi sağlık problemleri ile ilgilidir. Bünyesi zayıf düşen Tolstoy’un Başkurt kımızı içmesi tavsiye edilir. Samara’ya 130 km. mesafede Karalık suyu kenarındaki Başkurt obasının ileri gelenlerinden Muhammet Rahmetullin ile uzun yıllar sürecek bir dostluk kurar. Kımız içerken Başkurt köylüleri ile hasbıhal eden Tolstoy, onların eski göçebeliklerini geride bırakmış olduklarını ve artık saban sürdüklerini görerek zamanla kaybolan değerler üzerinde düşünür. Ayrıca etrafta dolaşan kolonizatör ve girişimci taifesinin de kendilerine durumdan vazife çıkarmaları da bu hikaye için bir dürtü olmuştur. 

    Tolstoy ayrıca Herodot’un İskitler hakkında yazdıklarından da esinlenmiş görünür. Öte yandan internette gökten zembille inmiş gibi ortaya çıkan “Reis” aslında bir Başkurt beyine işaret eder. Ancak Tolstoy, toplumsal gerçeklere uygun bir şekilde beyi değil köylüleri öne çıkarır; onların   kımız içerek türküler söyleyerek geçen günlerini gözönüne serer; Pahom’un hırsı ile köylülerin sadeliğini karşı karşıya getirir. Pahom düşüp ölünce, köylüler kımız içmeyi bırakıp onun etrafında “tsı, tsı” diyerek dolanırlar. Ben hikayeyi basılı bir nüshadan okuduğum zaman Rusça’da “tsı, tsı” diye bir ses var mı diye sormuştum; olmadığını öğrenince Tolstoy’un yerel bir ses veya nida ile hikayesine bir nüans ve gerçeklik katmasına hayran olmuştum. Umarım hepimiz internete doyduktan sonra bağlam ve nüansın bize verdiği doyum ve hazzı tekrar hatırlarız.  

  • Önce bilgisayarlara sonra dile ‘bulaş’tı…

    Önce bilgisayarlara sonra dile ‘bulaş’tı…

    Salgından en çok etkilenenlerin başında Türk dili geliyor. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu, konuyla ilgili bir lügatçe hazırladı. Biz de buradan hareketle, dilimize giren yeni kelimelere karşılık olarak önerilen Türkçe kelimeleri analiz ettik.

    Dünyayı etkisi altına alan, hayatı durduran, insanları evlerine kapayan Covid-19 salgını, hepimizi yaşanan bu tarihî dönemin tanığı haline getirdi. Ne zaman biteceği kesin olarak bilinmeyen, bitse bile geride bıraktığı ekonomik, siyasi, sosyal, psikolojik tahribat sebebiyle “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” gibi distopik yaklaşımların sıkça duyulduğu günler yaşıyoruz.

    Bu türden olağanüstü hallerde ve zamanlarda daha önce yaygın kullanımı olmayan kelimelerin yaygınlaşıp “viral” olması artık olağan hale geldi diyebiliriz. 21 yıl önce yaşanan büyük deprem sonrasında da aynı duruma şahit olmuştuk. O zaman da deprem uzmanları gece günüz TV’leri işgal eder, pek bilmediğimiz kelimeleri kullanırlardı. O kelimeleri kısa zamanda öğrendik ve kullanmaya başlamıştık: Fay zonu, yanal atılım, deprem büyüklüğü/şiddeti, depremin öncüsü/artçısı, tsunami vb.

    Karantina günlerinde de aynı durum sözkonusu. Tıp profesörleri, uzmanlar veya kıymeti kendinden menkul kişiler televizyonlarda arz-ı endam ediyor her gece. Sosyal medyada en fazla takip edilen de onlar. Tehlikeli düşmana karşı alınacak tedbirler, uygulanan tedavilerden bahsederken kullandıkları bazı kelimeler pek çoğumuzun yeni duyduğu veya bilip de kullanmadığı türden, neredeyse tamamı ecnebi lisana ait sözcükler. Artık bu kelimeleri hepimiz kullanmaya başladık. En sonunda bu işe Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu el attı ve 19 Nisan 2020’de bir açıklama yaparak “yeni tip Coronavirüs (Covid-19) nedeniyle kullanımı artan bazı kelimelerin Türkçe karşılıkları”nı içeren bir lügatçe hazırladı.

    Filyasyon nedir, kimlerden oluşur?! Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, koronavirüs vaka sayısının düşüşe geçmesini filyasyon yöntemi ile sağladıklarını belirterek “Bu kelimeyi unutmayacaksınız” demişti.

    Açıklamaya göre; “pandemi yerine salgın”, “bulaş yerine bulaşı”, “peak yerine zirve”, “entübe yerine solunum”, “droplet yerine damlacık”, “immün yerine bağışıklık”, “pnömoni yerine zatürre”, “filyasyon yerine türevi, türevsel” kelimelerinin kullanımı önerildi.

    Bu kelimelerden bazılarının da içinde olduğu bir Coronavirüs lügatçesi de biz hazırladık:

    Karantina: Bulaşıcı hastalığa karşı mücadele için uygulanan izolasyon yöntemi. Hastalık taşıyan kişiler veya bütün bir köy, kasaba, şehir gibi yerleşim yerlerinin belirli bir süre için dışarı ile bağlantılarının kesilmesi demektir. Salgına karşı eskiden beri uygulanan etkili bir önlem olan karantina, teşkilat olarak bizde ilk defa 1838’de 2. Mahmut zamanında kuruldu.

    Ventilatör: Suni solunum cihazı. Nefes almak sıkıntısı çeken hastaya mekanik olarak solunum desteği sağlayan makine. Bazıları tarafından “vantilatör” diye telaffuz edilmesi, akla esinti yapan pervaneyi çağrıştırdığından bu hayat kurtaran alete “ventilatör” diyerek ikisi arasında ayrım yapmakta fayda var.

    Epidemi: Belli bir zaman içinde ortaya çıkan bulaşıcı bir hastalığın aynı bölgedeki insanlar arasında hızla yayılması; örneğin kış aylarında görülen grip salgınları…

    Endemi: Bir enfeksiyon hastalığının belli bir bölgede sürekli görülüyor olması; örneğin sıtma bazı tropikal ülkelerde endemik… 

    Pandemi: Bulaşıcı bir hastalık salgınının dünya genelinde birçok bölgeyi/ülkeyi birden etkileyerek küresel yaygınlığa ulaşması; örneğin 1918 İnfluenza pandemisi…

    (Bu tanımların hepsi bulaşıcı, yani enfeksiyon hastalıkları için kullanılıyor. Bir hastalık ne kadar yaygın olursa olsun, eğer “insandan insana” geçmiyorsa, bu tanımların dışında kalıyor; örneğin kanser ya da kalp hastalıkları bütün dünyada yaygın olmakla birlikte hiçbir zaman epidemik ya da pandemik değil.)

    Bulaş: Coronavirüs günlerinde sıklıkla duyulan bir kelime daha. Diğerleri gibi yabancı kökenli bir kelime olmamasına rağmen TDK sözlüğünde yok. Hastalığın birinden başkasına bulaşmasını ifade etmekte kullanılıyor. Bu kelime, “enfekte olmak” teriminin yerine öneriliyor. Şöyle izah edebiliriz: Bir mikrop bulaştığında yani vücuda girdiğinde enfekte olunur ama bu “hasta olmak” anlamına gelmez; enfekte kişi, ilgili mikrobun laboratuvar testlerinde (+) çıkar. İşte buna şimdilerde “bulaş” deniyor. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu’nun ele aldığı kelimelerden biri oldu ve yerine “bulaşı” kelimesi önerildi.

    Sosyal Mesafe: En çok duyulan, dillere dolanan, en yaygın kullanılan terim. Hastalığın bulaşıcı etkisini önlemek adına alınan tedbirler içinde kişisel hijyenden sonra en fazla üzerinde durulan husus. Gündelik hayatta, sokakta, her yerde başkalarıyla aramızda bulunması gereken mesafeyi korumak anlamında. Fizikî bir uzaklığın “sosyal mesafe” diye ifade edilmesi eleştirilere maruz kaldıysa da Corona günlerinde yaygın kullanımının önüne geçilemedi.

    ‘Pik yapan’ kelimeler

    Latif Demirci, salgın günlerinde dilimize yerleşen kelimelerin gündelik hayata yansımasını çizmiş.

    Viral: Virüs sebebiyle oluşarak yayılan enfeksiyonlar için kullanılıyor. Bu kelimenin tıbbi karşılığı Coronavirüs salgını ile karşımıza çıksa da aslında sosyal medyadan, gazetelerin magazin haberlerinden dolayı daha öncesinden tanıdık bir kelime. Sosyal medya platformlarında bir şarkının, bir videonun kısa bir zamanda kontrol dışı yayılmasını ifade için kullanılıyor. “Bu şarkı acayip viral gidiyor” veya “sosyal medyada viral olan video” ifadeleriyle tanıdığımız bu kelime şimdi tıbbi bir terim olarak virüsün yayılmasını tanımlıyor. Burada belki şunu da ilave etmek lazım gelebilir: Virüsler bakterilerden farklı olarak hücre içine nüfuz eden varlıklar; bu anlamda bilgisayarlarımıza girerek programları bozan virüsler de bu özelliğe karşılık geliyor.

    Semptomatik/Asemptomatik: Virüse maruz kaldıktan sonra, kuluçka dönemini takiben hastalığın belirtilerinin ortaya çıkması “semptomatik” bir durumdur; yani bariz bir hastalık sözkonusudur. Virüsle temas ettikten sonra hastalık taşıyıcısı olmakla birlikte hastalıkla ilgili belirti göstermeyenler ise asemptomatik olgu olarak telakki edilir. Burada bir nüansı vurgulamak gerekir: Hastalığın kuluçka dönemi de asemptomatiktir.

    Mortalite: Ölüme dair son derece soğuk bir kelime. Ölüm oranını ifade için kullanılan bir tabir.

    Algoritma: Bir işi yapmak, bir sorunla başetmek için belirlenen ve izlenmesi gereken yönteme denir. Covid-19 gibi bilinmeyeni fazla olan bir virüs için izlenecek yol daha çok bu virüsle daha önceden tanışmış ülkelerin deneyimlerini uygulamaktır. Türkiye’de de böyle başladı. Çin’in deneyimlerinden yola çıkıldı. Yeni yeni tanınan bu virüse karşı alınan tedbirler, tatbik edilen ilaç tedavisi ülkelerin kendi tecrübe ve izlenimlerine göre farklılık gösterebiliyor. Nitekim Türkiyede bilhassa hastalananlara uygulanan ilaç tedavisinde kendi algoritmasını geliştirdi.

    Filyasyon: Hayatımıza giren en yeni kelimelerden birisi. Hastalığın kaynağını bulmaya yönelik araştırmaya verilen isim. Bilhassa bulaşıcı hastalıklarda hastalığın çıkış noktasına, bulaşma/bulaştırma geçmişine yönelik yapılan araştırma enfekte olanların tespit edilerek izolasyonlarının sağlanması amacıyla yapılan işlem. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu tarafından “filyasyon” terimi için önerilen “türevi/türevsel” kelimesi pek yerinde bir karşılık olmamış gibi.

    Entübasyon: Covid-19’a yakalanan kişilerde hastalığın en ağır seyrettiği haller akciğerlerin virüs yüzünden yeterince işlemez hale gelmesi. Bu halde bulunan hastada nefes alamama durumu ortaya çıkar. Hastanın nefes alabilmesi için ventilatör ile mekanik solunum desteğine ihtiyaç duyulur ve bunun için ağız ya da burundan nefes borusuna (trakea) uzatılan tüpün takılması işlemine “entübasyon” denir. Entübasyon mutlak surette yoğunbakım şartlarında uygulanan bir yöntem.

  • İnsansız dünyada final sahnelerinde…

    İnsansız dünyada final sahnelerinde…

    Baudelaire’in imgesi “insansız evren”. Sanat tarihçisi Thomas Schlesser, 19. yüzyıldan günümüze, görsel sanatlar üzerinden işliyor konuyu. Kitaplardan filmlere, videolara uzanan kapsamlı eseri, senaryodan gerçeğe, “kıyamet”i  ele alıyor. 2020 ilkyazında in cin top oynayan büyük kent meydanlarında yaşanan belki de bir provadır.

    İnsanlar çekilince, canlı organizmalar olarak bakılabilecek kentler de rahatladı. San Marco meydanından Rialto’ya uzanan ve yoluna hiçbir insanın çıkmadığı kamera gösteriyor: Venedik’te cinler dolaşıyor bir tek. Apartman-gemilerin binlerce gezmeni içine hışımla boşalttığı o güzelim şehir batayazıyordu az daha, yakın geçmişte.

    Trafalgar’ı, Concorde’u, Vatikan’ı, Times Square’i ve benzerlerini önümüze getiren panoramik çekimler, bana Thomas Schlesser’in devasa kitabı İnsansız Evren’i (L’Univers sans l’Homme, 2016) düşündürdü; başlangıçta abartılı girişim saymıştım, Hartung-Bergman vakfının yöneticisi genç sanat tarihçisinin çalışmasını; Covid-19 ne denli yanıldığımı gösteriyor işte.

    Baudelaire’in imgesi “insansız evren”. Schlesser, 19. yüzyıldan günümüze, görsel sanatlar üzerinden işliyor konuyu. Doğayı, insanı devreden çıkararak temsil eden premodern sanatçıların yapıtlarında, “eldeğmemiş”e açık-örtük bir yüceltme (Courbet’de, Monet’nin “Nilüferler”inde), bir köklü tedirginlik (Caspar David Friedrich, Carus, Thomas Moran gibi örneklerde), bir tür hınç duygusu (Alfred Kubin’de) ağır basıyor.

    Kıyamet tasası ve tasarımları Thomas Schlesser, İnsansız Evren kitabında 19. yüzyıldan günümüze görsel sanatlar üzerinden kıyamet tasası ve tasarımlarına odaklanmış.

    Modernlerle birlikte, non-figuratif eğilimin arttığı, insanın da soyutlamadan payını aldığı biliniyor. “Land Art”ın kendiliğinden insansız evreninde, sözgelimi Long’un ya da Goldsworthy’nin işlerinde mesafenin büyüdüğünü görüyoruz.

    Schlesser, canalıcı bir anadamara yüklenmiş çalışmasında: Kıyamet tasasına ve tasarımlarına. Romantiklerde, özellikle de konunun pîri John “Mad” Martin’in yapıtında sorun “Tanrı’nın gazabı” izleğine bağlanır. Sodom ve Gomorra’nın yıkımından Tate’deki “Gazabının Taştığı Gün Geldi” tablosuna apokaliptik son düşüncesi öndeki yerini korur.

    Modernler, buna karşılık, kıyametin insan elinden çıkageleceğini gösteren gelişmelerden hareketle yapıtlarında bu temayı işlediler: Andy Warhol’un, Jean Tinguely’nin nükleer felaket imgesi ile haşırneşir olmaları boşuna değildi. Günther Anders’ten 1956 tarihli bir paragraf seçilmiş İnsansız Evren’de; ayrıksı düşünür “insanlık nasıl varlığını sürdürecek sorusunun yerini ‘sürdürmeli mi’ sorusu almış durumda” diyor ve kıyamet karşısında körleştiğini vurguluyor. O gün bugün yaşanan çevre duyarsızlığı, ufukta beliren iklim felaketi bağlamındaki vurdumduymazlıkla birleşerek katmerlenmedi mi? Covid-19 belki de bir “ön” işaretten ibaret.

    İnsanın ardından Thomas Schlesser, İnsansız Evren sinema ve video kültüründeki kıyamet senaryolarına da yer vermiş.

    Thomas Schlesser, kitabının son bölümünde aslan payını haklı olarak sinemada ve video kültüründe yeri belirgin kıyamet senaryolarına ayırmış. Her şey, Pierre Boulle’un Maymunlar Cehennemi’nin(1963) sinemaya uyarlanmasıyla (1968) başlamıştır, denilebilir — ‘son sahne’ bir bakıma, izleyen filmler için “sol anahtarı” işlevi görmüştü. 2004 yapımı “Yarından Sonraki Gün”, 2008 yapımı “Akıbet/The Aftermath” ve sonrasında aynı yönetmenin “2012”si, Lars von Trier’in “Melancholia” filmi insanın yerküreden siliniş fikrine oldukça gerçekçi yaklaşımlar getiren filmler.

    Kameranın ıssız megapolislerin, terkedilmiş görkemli yıkıntıların ortasından ilerleyişiyle karşılaştırıldığında, 2020 ilkyazında in cin top oynayan büyük kent meydanlarında yaşanan belki de bir provadır:

    “Bütün bir şehir, hattâ bir başkent ya da bütün bir ülke işin sahnesi ve dekoru olmalı. Bizzat devlet temsil tarihini dörtbir yanda duyurmalı. Günü ve saatı geldiğinde, herkes tam o an evine girip anahtarını iki kez kilitte döndürmeli, dışarıda iki saat boyunca kul kalmamalı. Sokaklarda hiç kimse, devlet dairelerinde hiç kimse, kamusal alanlarda kimse olmamalı; kırsal kesimlerde de her yer kapalı kalmalı, herkes evinde bulunmalı, oradan kıpırdamamalı. Saha, Uzay’ın gözlerine benzemeli, iki saat boyunca, bütün yaşayanlardan boşaltılmalı”.

    “The Last of Us” adlı oyunda kıyamet sonrası Berlin’de bir tren istasyonu.

    Schlesser, üç yıl önce yayımladığı kitabında Yves Klein’ın 27 Kasım 1960 tarihinde gerçekleştirdiği “Boşluğa Atlayış” eylemine eşlik etsin diye bastırdığı 4 sayfalık Pazar Gazetesi’ne yer vermiş, ama sözkonusu nüshanın ikinci sayfasındaki kısa, yukarıda Türkçesini verdiğim “Boşluğu Yakalamak” metninde sanatçının yansıttığı dileğin Covid-19 günlerinde zorunlu olarak gerçekleşeceğini öngöremediği için, ondan sözetmemiş -başka bir bağlamda üzerinde durduğum için ayrıntılarını tanıdığım bir sanat eylemiydi “Boşluğa Atlayış” (Uzantı bilgiler için, Yves Klein/Chelsea Otel Manifestosu”na bakılmalı, Norgunk, 2002, çev. Deniz Artun-Alpagut Gültekin).

    “İnsansız Dünya” bir zaman nasıl olsa gerçekleşecek. Bütün göstergeler insanoğlunun bunun kendiliğinden başına gelmesini beklemeyeceğini gösteriyor. Covid-19’u peyledi mi, peydahladı mı, ortaya çıkmasına yol verdi mi henüz bilmiyoruz; yerküreden böyle mi kazınacağız, onu da. Jean Tinguely, 1962’de kurmuş cümleyi:

    “Dünyanın sonunun bizim kafamızda kurduğumuz biçimde geleceğini bekleyemeyiz herhalde”.