Kategori: Edebiyat Tarihi

  • Halide Edib Sinekli Bakkal Romanını Yazarken Hangi Tekkelerden Esinlendi?

    Halide Edib Sinekli Bakkal Romanını Yazarken Hangi Tekkelerden Esinlendi?


    halide edib gerçek hayattan çok sayıda mekân, olay ve kişiyi romanlarına yansıtmıştır. romanlarında haminnesinin bağlı olduğu bahariye mevlevihanesi, çocukluk ve gençlik yıllarında çok yardımını gördüğü özbekler tekkesi ve adnan adıvar’la evlendikten sonra yerleştiği haseki semtindeki başcı mahmud tekkesi’nden izlere rastlamak mümkündür. 1942’de chp sanat mükâfatı’nı kazanan sinekli bakkal da bu izleri taşıyan romanlarındandır.

    Halide_Edib_DepoPhotos_14961973-2

    Halide Edib Adıvar 20. yüzyılın ilk yarısında eserler vermiş önemli bir Türk romancısıdır. İyi bir tahsil görmüş, gazetede yayımlanan piyesleri 31 Mart isyancılarının tepkisini çekmiştir. 1919’daki İzmir’in İşgalini Tel’in (lanetleme) için Üsküdar ve Sultanahmet’te gerçekleşen mitinglerde yaptığı konuşmayla adını duyurmuş, İstanbul’un işgali üzerine kocası Adnan Adıvar’la beraber Millî Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçmiş, bir yandan gazete ve dergilere yazılar yazarak bir yandan da cephedeki hastanelerde çalışarak istiklal mücadelesine katkı sağlamıştır. Kurucuları arasında yer aldığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması üzerine 1925’te ülkeden ayrılarak İngiltere’ye gitmiş, ardından geçtiği Paris’te 1939’a kadar yaşamıştır. Yurt dışında yaşadığı süre içerisinde de ülke gündeminden uzaklaşmamış, yazdığı romanlarla adından söz ettirmiştir. The Clown and His Daughter (Meddah ve Kızı) ismiyle Paris’te 1928’de kaleme aldığı roman, ilk olarak Londra’da 1935’te İngilizce yayımlanmıştır. Bu roman aynı sene Türkiye’de Haber gazetesinde bölümler hâlinde yayımlanmaya başlamış ve 1936 yılında İstanbul’da Sinekli Bakkal ismiyle basılmıştır. 1940’ta İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne profesör tayin edilip İngiliz Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’nü kurmakla görevlendirilmiştir. 1950-1954 yılları arasında Demokrat Parti İzmir milletvekilliğine seçilmiş, 9 Ocak 1964’te İstanbul’da hayatını kaybedince Merkez Efendi Kabristanı’na defnedilmiştir.

    Bahariye Mevlevihanesi ve Özbekler Tekkesi
    Halide Edib’e çocukluğunda en çok tesir eden aile büyükleri haminnesi (anneannesi) Eyyûblü Nâkiye Hanım ve Bahariye Mevlevihanesi türbedarlığını üstlenen dayısıydı. Mevleviyye tarikatından olan dayısının, karakterinin oluşumunda önemli bir rol oynadığını ifade etmektedir. Halide Edib’in gençliğinin ve evliliğinin ilk yılları Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’nin karşısında bulunan babası Edib Bey’in köşkünde geçmiştir. 31 Mart Vakası esnasında yazdığı piyesler yüzünden tehditler almış, şeyhin daveti üzerine Özbekler Tekkesi’nde saklanmıştır. Matematik âlimi ve Kandilli Rasathanesi Müdürü Salih Zeki Bey’le evliliğinden doğan çocukları Ayetullah ve Hikmetullah’a isimlerini yine bu tekkenin şeyhi Edhem Efendi vermiştir.

    Halide_Edib_1. Halide Edib Üsküdar'daki evlerinde babası Edib Beğ'in el falına bakarken
    Halide Edib Üsküdar’daki evlerinde babası Edib Bey’in el falına bakarken…
    Halide_Edib_2. Halide Edib çocukken
    Halide Edib’in çocukluğundan…
    Halide_Edib_3.1 Özbekler Tekkesi ve önünde Şeyh ailesinden Ethem Özbekkangay
    Adnan Adıvar ve Halide Edib, 1920’de İstanbul işgal edildiğinde Özbekler Tekkesi’nde saklandı.

    Halide Edib, Salih Zeki Bey’den ayrıldıktan sonra ikinci evliliğini Sıhhiye Umum Müdürü Dr. Adnan Adıvar’la yapmıştır. İngilizler 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ettikleri vakit İstanbul Mebusu Adnan Bey ve eşi Halide Edib’i yakalamak için harekete geçince saklandıkları yer yine Özbekler Tekkesi olmuştur. Bir gece Şeyh Ata Efendi’nin odasında kalan çift, Karakol Cemiyeti’nin organizasyonuyla 19 Mart 1920’de gizlice Ankara’ya hareket etmiştir.

    İsmet İnönü’nün Anadolu’ya geçişinin de yine ilginç bir hikâyesi vardır. Kaçış planını Şeyh Ata Efendi’nin yeğeni Vahide Alev’in anlatımından öğreniyoruz:

    Şeyh Ata Efendi imam kıyafetiyle at üstünde, Miralay İsmet Bey de er kılığında yürüyerek tekkeden ayrılırlar. Bağlarbaşı’ndan geçerlerken önlerini Kuvâ-yı İnzibatiye askerleri keser. Şeyh Efendi soğukkanlı bir şekilde, “Bu ne biçim iş? Ben tabur imamıyım, bu da benim emir erim. Bizi ne diye durduruyorsunuz?” diyerek çıkışınca askerler barikatı açmış ve İsmet Paşa’nın sağ salim Millî Mücadele’ye katılabilmesi mümkün olmuştur.1 İsmet Paşa bu iyiliği unutmayıp Şeyh Ata Efendi’nin kızı Belkıs Özbek’in eğitimi süresince masraflarını karşılamış. Şeyh Ata Efendi’nin kuzeni Münir Ertegün de Lozan görüşmelerinde hukuk müşaviri ve tercüman olarak bulunmuş, sonraki yıllarda Paris ve Vaşington büyükelçiliği yapmıştır.

    Halide_Edib_4. Halide Edip'in ilk baskısı İngilizce yayımlanan romanı
    Halide Edib’in ilk baskısı İngilizce yayımlanan romanı The Clown and His Daughter (Meddah ve Kızı).

    Sinekli Bakkal Romanında Neler Anlatılıyor?
    Sinekli Bakkal romanı Sultan II. Abdülhamid’in son devirleri ve Meşrutiyet’in ilk yıllarında geçmektedir. Halide Edib, Haseki ile Aksaray arasında kalan Sinekli Bakkal semtinde bir ailenin başından geçen olayları anlatırken devrin siyasi gelişmelerine de yer verir. Mahalle imamı İlhami Efendi karısını erken kaybetmiş, kızı Emine’yle yaşayan, dinin günah-sevap, cennet-cehennem bahislerine odaklanmış, sevdirmekten ziyade korkutmaktan ibaret taassup ehli bir kişi olarak tanıtılır. Tevfik ise yaşlı annesi ve dayısı bakkal Mustafa Efendi ile birlikte yaşayan, karagöz oynatan, orta oyununda kadın kılığında zenne rolüne çıktığından “Kız Tevfik” lakabıyla anılan 19 yaşındaki haylaz bir delikanlıdır. Emine 17 yaşına geldiğinde okuldan itibaren birlikte büyüdükleri Tevfik’e gönlünü kaptırır ve babası evlenmelerine rıza göstermeyince tiyatroculuğu bırakıp bakkal işleteceği sözünü alır almaz da Tevfik’e kaçar. Tevfik ilk zamanlar anlaşmaya riayet etse de sonradan tiyatroculuk arzusu ağır basar ve karısından gizli gizli etrafına topladığı erkeklere meddahlık yapmaya başlar. Bir gece Emine gürültüleri duyup kulak kabarttığında Tevfik’in zenne rolünde kendisinin taklidini yapıp seyircileri güldürdüğüne hatta yatak odasındaki özel anları anlatarak mahremiyet sınırlarını aştığına şahit olur. Bunun üzerine bir arbede çıkararak Tevfik’i ve etrafındakileri kovar ve hamile hâliyle babasının evine döner. Çok geçmeden bir kız çocuğu dünyaya getirir ve ismini Rabia koyarlar. İmam İlhami Efendi torununu küçük yaşta hafız yapar, sesi de güzeldir. Rabia’nın Aksaray’daki Valide Camii’nde mukabele okuyuşunu beğenen Zaptiye Nazırı Selim Paşa’nın karısı Sabiha Hanım, küçük kızı konaklarına davet eder. Konağa musiki dersi vermek için gelenlerden biri Mevlevi şeyhi Vehbi Dede, diğeri de İtalyan Peregrini’dir. Selim Paşa’nın oğlu Hilmi ise Jön Türkler’i gizliden gizliye desteklemektedir. Hatta yurt dışından Cemiyet’in gazetelerini postaneden aldırmak için Rabia’nın babası Kız Tevfik’i dahi kullanmış ve sürgün cezası almasına sebep olmuştur.


    “sinekli bakkal romanı sultan ıı. abdülhamid’in son devirleri ve meşrutiyet’in ilk yıllarında geçmektedir. halide edib, haseki ile aksaray arasında kalan sinekli bakkal semtinde bir ailenin başından geçen olayları anlatırken devrin siyasi gelişmelerine de yer verir.”

    Bakıcısı Ahmed Ağa, Ramazan ayında Halide Edib’i Üsküdar çarşısındaki bir kahvede oynatılan Karagöz’e götürmüştür. Halide Edib, Mor Salkımlı Ev başlığını taşıyan hatıralarında Sinekli Bakkal romanındaki Kız Tevfik karakterinin bu intibalarından ilhamla yazıldığını belirtmektedir.

    Şeyhlikten Tiyatroculuğa İmam Hakkı’nın Hikâyesi
    Halide Edib 1917’de Dr. Adnan Adıvar’la evlendiğinde Haseki Hastanesi’nin yanındaki köşke gelin gitmiştir. Bu köşk günümüzde de mevcut olup aile tarafından Kızılay’a bağışlanmıştır. Aynı semtte bulunan bir tekkede ise Sinekli Bakkal romanında anlatılanlara çok benzer bir hadise gerçekleşmiştir. Cerrahpaşa Camii imam-hatibi ve Kadiri şeyhi Mehmed Arif Efendi’nin kızı Keşfiye Hanım, yine Haseki semtindeki Gülşeniyye tarikatına bağlı Başçı Mahmud Tekkesi’nin Şeyhi Hakkı Efendi’yle evlenir.

    1882’de dünyaya gelen kızları Şahende henüz beş yaşına geldiğinde aile arasına kara kedi girer. Şeyh Hakkı Efendi tekkesine gelen Komik Abdi, Kel Hasan ve Küçük İsmail gibi orta oyuncuların tesirine girerek tiyatroya merak sarar. Bu ilgi öyle bir noktaya ulaşır ki tekkedeki şeyhlik, camideki hatiplik vazifelerini bırakıp tiyatro oyunculuğunu meslek edinir. Hatta bununla da kalmaz, bir rivayete göre Küçük İsmail Kumpanyası’ndaki Virjini isimli bir kantocuyla, başka bir rivayete göre de meşhur şantözlerden “Marika”nın kardeşi “Tireze”yle gönül ilişkisi kurar.2 Tabii bu durum Keşfiye Hanım’ın kızını alarak evi terk etmesine ve babasının Cerrahpaşa’daki evine taşınmasına sebep olur. Malik Aksel, 1977’de yayımlanan İstanbul’un Ortası isimli kitabında, “Bir kantocuya tutkunluk gösterip âşık olan İmam Hakkı’nın başından geçenler bir romana konu olabilir.” diye yazarken herhâlde Halide Edib’in Sinekli Bakkal romanını okumamıştır.

    Halide_Edib_6. Şahende Hanım'ın Suzişli Hatıraları
    Şahende Hanım’ın Sûzişli Hatıraları, Sinekli Bakkal romanına ilham veren bir olayı ele alıyor.
    Halide_Edib_7. sağdaki kupür
    Sinekli Bakkal romanının ödül haberi. Tan, 23 Şubat 1942.

    Roman Kahramanı Rabia, Gerçek Hayatta Şahende Hanım Olabilir mi?
    Dedesi Şeyh Mehmed Arif Efendi zeki ve kabiliyetli torunu Şahende’ye “molla” diye seslenir ve çok severdi. Büyüdüğünde Amasyalı Kemal Bey’le evlendirilir. Kemal Bey jandarma olarak görev yaparken Sultan II. Abdülhamid’e muhalefet edip Jön Türkler’le yurt dışına kaçmış, affedilince ülkeye dönebilmiştir. Gümrük İdaresi’nde sermuhasip (başsayman) olarak çalışmış, 1908’de Meşrutiyet’in ilanı sonrasında İttihat ve Terakki Fırkası’nın otoriterleşme eğilimlerine karşı çıkıp yeni bir arayışa girmiştir. Şerif Paşa’nın Paris’te kurduğu Islahat-ı Esasiyye-i Osmaniyye Fırkası’nın yurt içindeki gizli ekibini teşkil eden Cemiyet-i Hafiye’nin başkanlığını üstlenmiştir. Bu fırkanın Paris’te yayımladığı Meşrutiyet isimli gazete ecnebi postaneleri vasıtasıyla getirilmekte ve gizlice İstanbul’da dağıtılmaktadır. Bu durumu haber alan İttihatçılar takibata başlar, Kemal Bey tutuklanacağını anlayınca Paris’e kaçar. Fakat evine yapılan baskında karısı Şahende Hanım gözaltına alınır ve 84 gün tutuklu kalır. Cemiyet-i Hafiye’ye ilişkin Rıza Nur bir kitap yazmıştır. Şahende Hanım’ın tutukluluk günlerinde yaşadıklarını anlattığı günlük de A. Filiz Evcimen Salıcı tarafından yayımlanmış böylelikle Sinekli Bakkal romanına ilham veren bir hadise daha aydınlanmıştır.3

    Şeyh Arif Efendi’nin oğlu Şerefeddin Yaltkaya Cumhuriyet devrinin ikinci Diyanet İşleri Başkanı’dır. Diğer oğlu Kemaleddin Yaltkaya ise Yenikapı Mevlevihanesi’nde çile çıkarmış, Laleli Camii’nde hatiplik yapmış, Romanya Kralı Carol tarafından Köstence’de yaptırılan camide 1913 yılında imam-hatip olarak görevlendirilmiştir.

    Şeyhlerin İçinde Bulunduğu Mükâfat Jürisi
    Halide Edib, Sinekli Bakkal romanıyla 1942’deki CHP Sanat Mükâfatı’nı kazanmıştır. Bu yarışmanın jüri heyeti başkanlığını Halid Ziya Uşaklıgil yapmıştır. Diğer jüri üyeleri ise şunlardır: Nureddin Artam, Nurullah Ataç, Falih Rıfkı Atay, Fazıl Ahmet Aykaç, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Nasuhi Baydar, Behice Boran, Yahya Kemal Beyatlı, Behçet Kemal Çağlar, Ahmet Muhip Dıranas, Sabahattin Eyüboğlu, İbrahim Alaeddin Gövsa, Ferit Celal Güven, Fuat Köprülü, Mustafa Nihat Özön, İsmail Hakkı Sevük, Sabri Esat Siyavuşgil, Vedat Nedim Tör, Mustafa Şekip Tunç, Hakkı Tarık Us, Hüseyin Cahit Yalçın, Suut Kemal Yetkin ve Kadri Yörükoğlu.

    Bu üyelerden Nureddin Artam Çengelköyü’ndeki Şeyh Nevruz Tekkesi’nin, Nasuhi Baydar ise Topkapı Sarayı girişinde bulunan Nazikî Tekkesi’nin son şeyhiydi. Yahya Kemal, Üsküp’teki Rıfai Tekkesi Şeyhi Sadeddin Sırrî Efendi’ye biatlı oluşundan Beyatlı soyadını almıştı. Sabri Esat Siyavuşgil’in çocukluğu tekkelerde geçmişti. Suut Kemal Yetkin de Urfa mebusluğu, Oğlanlar Tekkesi Şeyhliği, tekkeleri denetleyen ve idari işlerine bakan Meclis-i Meşayih başkanlığı yapan Şeyh Safvet Yetkin’in oğluydu.

    Halide_Edib_Halide edib'in Bayezid Camii'ndeki cenaze merasimi
    Halide Edib’in Bayezid Camii’ndeki cenaze merasimi.

    1967’de sinemaya da uyarlanan Sinekli Bakkal’ın senaryo ve yapımcılığını Osman F. Seden, yönetmenliğini ise Mehmet Dinler üstlendi. Başrollerde ise Türkan Şoray ve Ediz Hun vardı. #

    DİPNOTLAR
    1 Vahide Alev, “Özbekler Tekkesi”, Tarih ve Toplum dergisi, sayı 2, Ağustos 1984, s. 40-45.
    2 Musahipzade Celâl, Eski İstanbul Yaşayışı, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1946, s. 63; Cemaleddin Server Revnakoğlu Arşivi, Süleymaniye Kütüphanesi, Dosya: 71/140 vd.
    3 A. Filiz Evcimen Salıcı, 1910 Cemiyet-i Hafiye Davasının Tek Kadın Sanığı, Şahende Hanım’ın Suzişli Hatıraları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.
  • Sait Faik

    Sait Faik


    1 ocak 2025, türk edebiyatının önemli isimlerinden sait faik abasıyanık’ın eserleri için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. yazarın ölümünün 70. yılıyla birlikte eserleri üzerindeki telif hakları ortadan kalktı ve eserleri artık serbestçe yayımlanabilir hâle geldi. yazarlığa lise yıllarında başlayan sait faik’in ilk şiiri mektep dergisinde (1925), ilk yazısı “uçurtmalar” milliyet gazetesinde yayımlandı (1929). yazarın ilk kitabı semaver ise 1936’da yayımlandı.

    Edebî eserler insanı yeni ve mesut, başka, iyi ve güzel bir dünyaya götürmeye yardım etmiyorlarsa neye yarar.” diyordu Sait Faik. Onun edebiyatının en özlü ifadesi bu sözlerde saklı. Yaşamı boyunca hep incelikli ve şiirsel bir dünyanın hayalini kurdu ve bu hayalin gölgesinden yansıyanları eserleri aracılığıyla resmetti. Anlattığı dünya her ne kadar geçmişte kalmışsa da muhafazakârca bir düşünüşün sınırlarına hapsedilemeyecek kadar derin bir bakışı vardı. Onun dünyası doğa ve insanlarla hemhal olmuş sonsuz bir şiirin dile gelmesinden, içli bir mırıltısından başka bir şey değildi. Değişen, dönüşen ve yok olan bu dünyanın somut varlıkları karşısındaki hissiyatı da bir o kadar derindi. Ölmeden önce yayımlanan son öykü kitabı Alemdağı’nda Var Bir Yılan’da dillendirdikleri, geçip gitmiş olanın hüznünü ince bir duyarlılıkla resmeder: “Lisenin bahçesindeki büyük çam ağacı bir yangında yanmış olabilir. Münir Paşa Konağı’nın yağlı boya tavanları çoktan duman ve kül olmuştur. Yatağım, yorganım, gözyaşım yanmıştır. Havuzlar yanmıştır. Anılar, anılar yanmıştır. Beni bugüne getiren kitaplar yanmıştır.”

    Sait_Faik_1) SAİT FAİK BURGAZADA
    Sait Faik çok sevdiği çocuklarla adada. Yazar, kitaplarının telif haklarını ve mal varlığını Darüşşafaka’ya bağışladı.

    Edebiyatın İzinde Bir Ömür
    Gerçekçi yaklaşımı, yalın ve şiirsel anlatımıyla öykücülüğümüzün aşama kaydetmesinde öncü bir isim olan Sait Faik Abasıyanık, 18 Kasım 1906’da Adapazarı’nda varlıklı bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya geldi. İlköğrenimine Adapazarı’nda Rehber-i Terakki Mektebi’nde başladı. İki yıl Adapazarı İdadisi’nde okudu. Kurtuluş Savaşı’nın sona ermesiyle ailesi 1922 yılında İstanbul’a taşındı. İstanbul Erkek Lisesi’nde okurken Arapça hocasına yapılan tatsız bir şaka yüzünden sınıfın bütün öğrencileri farklı liselere dağıtılınca, o da Bursa Lisesi’ne gönderildi. Bu liseyi 1928’de iyi dereceyle bitirdi. İstanbul Edebiyat Fakültesi’nin Türkoloji bölümüne iki yıl devam ettikten sonra babasının isteği üzerine iktisat öğrenimi için İsviçre’nin Lozan şehrine, oradan da Güneydoğu Fransa’da Grenoble’a gitti. Sanatı ve kişiliği üzerinde derin izler bırakacak çok sevdiği bu Fransız şehrinde üç yıl yaşadı. Burada üç yıl düzensiz bir üniversiteli hayatı geçirdikten sonra babası tarafından 1933’te geri çağırıldı. Bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yaptı. Babası yanına bir ortak vererek Yağ İskelesi’nde ona bir ticarethane açtıysa da bu deney Sait Faik’in beceriksizliği ve ortağının dürüst davranmaması yüzünden iflasla sonuçlandı. İlk kitabı Semaver’i 1936’da yayımladı. Haber gazetesinde bir ay kadar adliye muhabirliği yaptı. İkinci kitabının çıktığı 1939 yılında babası öldü. Bundan böyle annesi ile kendisine miras kalan emlakın geliriyle bir hayat sürdü. Bir yandan da kalemiyle geçinmenin yollarını aradı. Yazları Burgazadası’ndaki köşklerinde, kışları ise Şişli’deki apartmanlarında geçiren Sait Faik hiç evlenmedi.

    Yazarlığa lise yıllarında başlayan Sait Faik’in ilk şiiri Mektep dergisinde (1925), ilk yazısı “Uçurtmalar” Milliyet gazetesinde yayımlandı (1929). 1934’ten itibaren kendini neredeyse bütünüyle öyküye veren yazar; denizi, emekçileri, çocukları, yoksulları, işsizleri, balıkçıları yalın ve şiirsel bir dille anlatarak Türk edebiyatına yeni bir öykü anlayışı getirdi. 1944 yılında Medar-ı Maişet Motoru adlı romanı hükümet tarafından toplatıldı. 1953 Mayısı’nda, modern edebiyata hizmetlerinden dolayı, ABD’deki Uluslararası Mark Twain Derneği’nin onur üyeliğine seçildi. 11 Mayıs 1954’te, uzun zamandan beri çektiği siroz hastalığı nedeniyle, İstanbul’da kaldırıldığı klinikte bir iç kanama sonucu hayata gözlerini yumdu. Ölümünün ardından Burgazadası’ndaki evi müzeye dönüştürülen yazar adına her sene öykü ödülü de verilmektedir.

    68. Sait Faik Hikâye Armağanı Sahibini Arıyor!
    Sait Faik’in gençlik yıllarından…

    Sait Faik ve Darüşşafaka
    Sait Faik’in her anlamda yeni ve farklı olan bakışı Türk edebiyatında taşları fazlasıyla yerinden oynatmıştır. Eserleri, uzun yıllar boyunca okurlar tarafından büyük ilgi görmüş ve edebiyat dünyasının vazgeçilmez klasikleri arasında yer almıştır. 1 Ocak 2025 itibarıyla telif yasası gereği yazarın kitaplarının yayınının serbest kalması diğer pek çok yazarda olduğu gibi Sait Faik için de yepyeni gelişmelere gebe bir durum. Bugüne kadar Sait Faik’in eserlerinin telif geliri Darüşşafaka gibi bir hayır kurumuna aktarılıyordu.
    1863 yılından bu yana, anne ya da babasını kaybetmiş, imkânları kısıtlı çocukları kucaklayan bu cemiyet binlerce çocuğun hayatına dokunan bir kurum. Bu kurumun temellerine baktığınızda, bir asırdan fazla bir geçmişe dokunuyorsunuz. Yusuf Ziya Paşa, Gazi Ahmet Muhtar Paşa gibi dönemin ileri görüşlü insanlarının hayaliyle kurulan Darüşşafaka, başlangıçta Kapalıçarşı esnafının çocuklarına eğitim sunmayı hedefliyordu. Ancak bu hayal zamanla büyüdü; bugün “eğitimde fırsat eşitliği” kavramının vücut bulmuş hâline geldi. Sait Faik de bu hayalin bir parçası oldu. Ölümünden bir yıl önce, Darüşşafaka Lisesi’ni ziyaret etmişti. Gördüklerinden derinden etkilenen Sait Faik, annesi Makbule Abasıyanık’a kitaplarının telif haklarını ve mal varlığını Darüşşafaka’ya bağışlamayı önerdi. Bugün, onun bu anlamlı mirası hâlâ yaşıyor. Yazarın Burgazadası’ndaki evi hem bir müze hem de anılarla dolu bir edebiyat mabedi olarak korunuyor.

    2011 yılından bu yana yazarın eserlerinin telif haklarını elinde bulunduran İş Bankası Kültür Yayınları, aldığı önemli bir kararla bu tarihten sonra da yazarın vasiyetine sadık kalacaklarını duyurdu.

    Bazen bir insan bazen bir kurum bazen de bir hikâye… Darüşşafaka ve Sait Faik, hepimize, zorluklar karşısında nasıl direnileceğini, insan olmanın özünde paylaşmanın ve yardımlaşmanın olduğunu hatırlatıyor. #

  • Cepheden Sahneye, Sahneden Tarlaya

    Cepheden Sahneye, Sahneden Tarlaya


    kırım savaşı gazisi abdullah çavuş’a sultan abdülmecid emekli maaşı bağlamak istese de genç ve zinde olduğu için çalışıp geçinebileceğini belirterek maaşı reddetti ve köyünde çiftçilik yaptı. yaşı ilerleyip bir maaşa ihtiyacı olduğunda ise devletten hiçbir yanıt alamayan abdullah çavuş’a ancak 55 yıl sonra maaş bağlandı… kırım harbi’ndeki cesareti ve gösterdiği yararlılıklarla namık kemal’i de etkileyerek önemli eseri vatan yahut silistre’nin kahramanlarından biri oldu. vatan yahut silistre eserinde, “ölsek kıyamet mi kopar?” sözleriyle ölümsüzleşti.

    Abdullah_Servet-i Fünun, sayı 994
    Servet-i Fünun, sayı 994, 14 Haziran 1910.

    Senaristliğini ve yönetmenliğini Duygu Sağıroğlu’nun üstlendiği, 1969 yapımı bir Memduh Ün filmi olan Vatan ve Namık Kemal’de Ahmet Kostarika’nın canlandırdığı ve “Kıyamet mi kopar?” replikleriyle belleklere yerleşen Abdullah Çavuş’u, seyredenler çok iyi hatırlar. Batılı anlamda ilk tiyatro kabul edilen bu eserin özgün adı Vatan Yahut Silistre, yazarı Türk aydınlanmasının öncülerinden Namık Kemal’dir. Victor Hugo ve Shakespeare’den etkilenen Namık Kemal, oyunlarında hayalî sahneleri, kişileri ve mizahı ustalıkla kullanmıştır. Aynı zamanda millî ve romantik tiyatronun ilk örneklerinden sayılan bu eserinde de eğlenceli sahneler ve renkli tipler vardır. Miralay Ahmet Sıtkı Bey’in yakın adamlarından Abdullah Çavuş mimikleri ve sözleriyle güldürürken, aynı zamanda askerin maneviyatını yükselten bir güç sergiler. Fakat yazıldıktan yaklaşık bir asır sonra Vatan ve Namık Kemal adıyla sinemaya uyarlanan oyundaki Abdullah Çavuş hayalî değil gerçek bir karakterdir.

    Yasak ve Sürgün!
    Namık Kemal, İstanbul’da tiyatro sanatını tanıtıp yaygınlaştırmak amacıyla kurulan tiyatro cemiyetinin üyesiydi. İbret gazetesinin 31 Mart 1873 tarihli sayısında yayımladığı bir sayfadan daha uzun “Tiyatro” başlıklı makalesinde bu sanat hakkında bilgi verdikten sonra kendisinin bu cemiyet için kaleme aldığı Vatan Yahud Silistre’yi yeni bitirdiğini ve yarın akşam sahneye konulacağını yazmıştı. Gerçekten oyun 1 Nisan akşamı Vatan adıyla Güllü Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunda sahnelendi. Anavatan, millet, hürriyet kavramları ilk kez bir edebiyat eserinde kullanılmaktaydı. Bunun sahne sanatına uyarlanması daha etkili oldu.


    “vatanseverlik duyguları kabaran seyirciler, ‘yaşasın vatan!’ ve ‘yaşasın kemal!’ sloganları atarak dışarıya çıktı. namık kemal’i tebrik etmek amacıyla fenerlerle gedikpaşa’dan ibret’in yönetim binasının bulunduğu beyoğlu’ndaki hacopulos pasajı’na kadar yürüdüler.”

    Vatanseverlik duyguları kabaran seyirciler, “Yaşasın vatan!” ve “Yaşasın Kemal!” sloganları atarak dışarıya çıktı. Namık Kemal’i tebrik etmek amacıyla fenerlerle Gedikpaşa’dan İbret’in yönetim binasının bulunduğu Beyoğlu’ndaki Hacopulos Pasajı’na kadar yürüdüler. Yoğun istek üzerine oyun 3 Nisan gecesi bir kez daha sergilendi. Aynı heyecanlı gösteriler o gece de tekrarlandı. İbret ise yaşanan coşkuyu sütunlarında gururla anlatmıştı. Bunun üzerine hükümet İbret’i süresiz kapattı. Namık Kemal’in yanı sıra gazetenin yazar kadrosundan Ebüzziya Tevfik, Nuri, İsmail Hakkı ve Ahmed Midhat önce tutuklanıp ardından çeşitli yerlere sürgüne gönderildiler. Vatan piyesi de yasaklandı. Birkaç ay sonra tiyatrolar Vatan adını değiştirip Silistre adıyla sahneye koyarak yasağı deldi. Zaten piyesin konusunu 1853-1855’teki Kırım Harbi’nde Silistre şehrinin savunması sırasında yaşanan askerî gelişmeler ve bir aşk hikâyesi oluşturmaktaydı. Namık Kemal, II. Abdülhamid’in 1876’da tahta çıkıp anayasayı ilan etmesiyle İstanbul’a döndüyse de yaklaşık on dört ay sonra anayasayı askıya alması üzerine onun için yeni bir süreç başladı. Zorunlu memuriyetleri ya da sürgün cezalarıyla sürekli taşrada bulundu ve 1888’de sürgünde öldü. Vatan Yahut Silistre’ye otuz yıl sürecek yasak geldi.

    Yasaktan, Sürgünden En Fazla Gösterilen Esere…
    Yazdıkları yüzünden İstanbul’a yaklaştırılmayan Namık Kemal’in fikirleri Jön Türkler’in ideolojisinin temelini oluşturdu. 23 Temmuz 1908 Anayasası’nın tekrar ilan edilmesinin getirdiği basın ve fikir özgürlüğü sayesinde Vatan Yahut Silistre yeniden sanatseverlerle buluştu. İstanbul, İzmir ve Selanik tiyatrolarında defalarca sahnelendi. Özellikle 31 Mart Olayı’ndan sonraki tarihî piyes furyasında en fazla gösterilen eserlerden biri oldu. II. Meşrutiyet, İttihatçıların anayasa ve hürriyet düşüncesini benimsetmek için geçmişin değerlerine sarıldıkları, millî bayram kutlaması gibi birtakım gelenekler icat ettikleri, eski fetihleri ve bunların kahramanlarını bir şekilde edebiyata ve sanata taşıdıkları bir dönemdi. Selahaddin Eyyubi’den Osman Gazi’ye, Barbaros Hayreddin Paşa’dan Turgut Reis’e, Alemdar Mustafa Paşa’dan Midhat Paşa’ya tarihinin parlak simaları, ihtifal (anma töreni), tiyatro, konferans gibi etkinliklerle hatırlatılmaktaydı. Söz konusu vatan ve kahramanlık olunca, bu temaların edebiyattaki öncüsü Namık Kemal hatırlanmadan olmazdı. Onun politik mücadelesi ve fikirleri gazete ve dergilerin sütunlarını süslerken tiyatro şirketleri de Vatan Yahut Silistre’yi sahnelemek için âdeta birbirleriyle yarış etmekteydi.

    Hayalî Değil Gerçek Bir Karakter
    Piyesin başrollerindeki İslam Bey ve Zekiye (Adem) gibi, Abdullah Çavuş da hayalî bir karakter zannediliyordu. Ta ki gerçek kimliğiyle İstanbul’da ortaya çıktığı 1909 yılına kadar.
    Abdullah Çavuş, Kırım Harbi’nin gönüllü kahramanlarından biriydi. Kırım, Silistre ve Tutrakan cephelerinde düşmanla göğüs göğüse çarpışmıştı. Gösterdiği olağanüstü fedakârlıktan dolayı Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa’nın teklifiyle Sultan Abdülmecid ona 110 kuruş emekli maaşı bağlamak istemişti. Fakat genç ve zinde olduğu için çalışıp geçinebileceğini öne sürerek maaşı reddetmiş, o zamanlar Aydın vilayetinin merkezi olan İzmir’e bağlı Menemen kazasının Emîr-i Alem köyünde atasından kalan arazide alın teriyle çiftçilik yapmayı yeğlemişti. Bu arada iki kız ve iki erkek çocuğu dünyaya gelmişti.
    Aradan geçen yıllar gençliğini ve enerjisini alıp götürdüğü için Abdullah Çavuş çalışamaz hâle gelmiş ve sefalete sürüklenmişti. Abdülmecid’den sonra üç padişah değişmişti. Daha önce devletin teklifini reddeden Çavuş bu defa kendisi Saray’a başvurarak maddi yardım talebinde bulundu. Fakat ne dilekçelerine cevap alabildi ne de İstanbul’daki tanıdıklarının aracılıkları işe yaradı. En sonunda 1909 yazında bizzat İstanbul’a gelerek Harbiye Nezareti’ne dilekçe verdi. Elli beş yıl önce “güçlü ve kuvvetli bulunduğundan millete yük olmamak üzere” reddettiği emekli maaşının şimdi bağlanmasını istedi.

    “Biz Ölürsek Kıyamet Kopmaz ya!”
    Tasvir-i Efkâr’ın muhabiri onunla kimsenin tahmin edemeyeceği bir mekânda, yıkanmak için gittiği hamamda düşerek vücudunu incittiği için tedavi gördüğü Yenibahçe’deki Valide Gureba Hastanesi’nde bir röportaj gerçekleştirdi. Gerçek adı Mustafa Halil’di, Mustafa Çavuş da deniliyordu ama o Abdullah Çavuş denmesinden daha çok hoşlanıyordu. Hastane bahçesinde ağaçların gölgesinde sorulan soruları içtenlikle cevapladı. Daha ziyade savaş günlerini konuştular. Rusların hücumları sırasında Topçu Kumandanı Musa Paşa’nın şehit düşüp herkesin ümidini kaybetmeye başladığı ve düşmanın son darbeyi indirmeye hazırlandığı esnada, “Bir Paşa’nın şehit olmasıyla kıyamet mi kopar?” diyerek askerleri yüreklendirmeye çalıştığını, kendisiyle “aynı kafada olan” Konyalı Hüseyin’le düşman cephesini havaya uçurma planı yaptıklarını, gece herkes uyurken sürüne sürüne gidip Arap Tabya’nın üstüne çıktıktan sonra yanlarında getirdikleri barutu toprağa serpe serpe ilerlerken düşman askeri tarafından fark edildiklerini, üzerlerine ateş yağmaya başladığını, ya ölümü göze alıp orada kalarak cephaneyi ateşlemek ya da başladıkları işi bitiremeden kaçıp canlarını kurtarmaktan başka çareleri kalmadığını, en sonunda, “Biz ölürsek kıyamet kopmaz ya!” diyerek barutu ateşlediklerini, yarım dakika içinde düşman cephanesinin ve askerinin havaya uçtuğunu, asıl kıyametin düşman tarafında koptuğunu ve o kıyametten nasıl canlı kurtulduklarına hâlâ şaşırdığını o günkü heyecanıyla nefes nefese anlattı. Hayatının bundan sonraki aşamasından ve İstanbul’a geliş amacından da bahsetti.

    Abdullah_(b) Abdullah Çavuş (Tarih Dergisi)-2
    Vatan piyesini izleyenler. Resimli Kitab dergisi, Eylül 1908.

    Muhtaçlar Tertibinden 300 Kuruş Emekli Maaşı…
    Abdullah Çavuş sonra köyüne döndü. Dilekçesini görüşen hükümet, talebini kabul etti. Soğuk bir kış günü Abdullah Çavuş’a, kendisini İstanbul’a davet eden yazı ulaştı. Fakat toptan ve baruttan korkmayan Koca Çavuş soğuktan ürkmüş, İstanbul’un havası sağlığına dokunur diye yaza doğru gelebileceğini belirtmişti. Gerçekten de bahar yağmurları mevsimini de atlattıktan sonra İstanbul’a geldi. Doğruca Harbiye Nezareti’ne gitti. 31 Mart Ayaklanması’nı bastıran Hareket Ordusu’nun kumandanı Mahmud Şevket Paşa yeni kabinede kendisini Harbiye Nazırı yaptırmıştı ve ülkeyi sıkıyönetimle idare etmekteydi. Hamiyetli Paşa, dimdik vaziyette karşısında selam duran, yüz yaşına merdiven dayamış Kırım gazisini hürmetle karşıladı. Muhtaçlar tertibinden 300 kuruş emekli maaşı bağlandığını müjdeledi.

    İstanbul basını Abdullah Çavuş’a büyük ilgi gösterdi. İkdam gazetesi, savaşın en dehşetli anlarında, diline pelesenk ettiği “Kıyamet mi kopar?” nakaratıyla yaşama meydan okuyan ve Namık Kemal’in ateşli kalemiyle kahramanlara yakışır biçimde karakterize ettiği bu şanlı askerin savaştan sonra köyüne dönerek hemşerileri arasında canlı bir tarih ve bir gurur abidesi olarak yaşadığını, Meşrutiyet’in ilan edildiğini duyar duymaz birden gençleşip âdeta Silistre’deki enerjisinin yerine geldiğini hissettiğini ve kendisini İstanbul’a attığını yazdı. İkdam’a göre, bağlanan maaş sadece kahraman gaziyi sevindirmekle kalmamış, vatan şairi Kemal’in yüce ruhunu da şad etmişti.

    Abdullah Çavuş İstanbul’da bazı kurumlarda ağırlandı. Bir gün Askerî Müze Müdürü Ahmed Muhtar Paşa onu davet etti. Çavuş müzedeki objeleri tek tek inceledi. Rusya’nın İstanbul Büyükelçisi Nikolay Çarikov’un eşi de o anda müzedeydi. Madam Çarikov, Sabah’ın ifadesiyle “95’lik delikanlının” etrafında subaylarla korunduğunu görünce kim olduğunu sormadan edememiş, Silistre kahramanı olduğunu öğrenince yanına yaklaşıp elini sıkarak iltifatta bulunmuştu. Çavuş ziyaretten sonra, müzeye konulacak resmini çektirmek için Kolağası Nureddin Bey’in refakatinde fotoğrafhaneye götürüldü. Yöresel efe kıyafetinin göğsündeki Kırım ve Silistre madalyaları ile beşinci Mecidî Nişanı’nın, onun deyimiyle “Sadakat Nişanı”nın belirgin biçimde görüldüğü fotoğrafını Servet-i Fünun dergisi kapaktan yayımladı.

    Ege’nin Robin Hood’u Çakırcalı Mehmet Efe!
    Abdullah Çavuş fotoğraf çektirmeye giderken yol üzerinde Bâbıâli Caddesi’ndeki Sabah gazetesinin ve ardından Tanin’in Nuruosmaniye’deki bürolarına uğradı. Namık Kemal Bey’in ölümsüzleştirdiği bu kahramanın tarih sayfalarında kaldığını zanneden gazeteciler onu karşılarında görünce şaşırdıklarını ertesi günkü nüshalarında itiraf ettiler. Tanin ziyareti sırasında Çavuş savaş anılarını, Rusların barut deposunu nasıl havaya uçurduğunu, savaştan sonraki yıllarının nasıl geçtiğini anlattı. Meşrutiyet’in ilanına kadar kimsenin hâl ve hatırını sormadığından yakındı. Onun iç ve dış politikadaki gelişmeler ile güncel sorunlar hakkındaki düşüncelerini merak eden gazeteciler, günün en sıcak konularından Girit bunalımı ve devletin yıllardır baş edemediği Çakırcalı Mehmet Efe’yi sordular. Kahraman Çavuş’un, Girit’te savaş çıkarsa gitmeye hazır olduğunu ifade etmesi dinleyenleri şaşırtmadı. Tanin, Yunanistan’la olası bir savaşta Abdullah Çavuş’un bayrak olarak kullanılması gerektiğini yazdı çünkü onun varlığının askeri motive edeceği ve düşmanın kolayca tepelenmesine yeteceği yorumunda bulundu. Resmî söylemin eşkıya diye nitelediği Çakırcalı’ya gelince; Abdullah Çavuş, otuz yıldan beri Aydın-Denizli-Antalya bölgesinde haksızlığa ve zulme savaş açarak zenginden aldığını fakire verdiği için Ege’nin Robin Hood’u olarak bilinen fakat yakayı devlete kaptırmayan bu kişiyi halk kahramanı olarak anlattı. Onun zalim yöneticilerden ve vurgunculardan aldığı paralarla yolları ve köprüleri tamir ettirdiğini, cami ve okul yaptırdığını, fukarayı kollayıp yoksul ve kimsesiz gençleri evlendirdiğini söyledi. Bu yüzden yörede çok sevildiğini, korunduğunu ve dolayısıyla yakalanmasının mümkün olmadığını ileri sürdü.

    Abdullah_(b) Abdullah Çavuş (Tarih Dergisi)-3

    VATAN
    YAHUD
    SİLİSTRE

    *

    Dört fasıl Tiyatro
    Eser:
    KEMAL
    Defa-i ûlâ [Birinci baskı]

    **

    Basmak ve bastırmak hakkı müellifin – Oynamak ve oynatmak hakkı Güllü Agop’undur.
    1287 [1873]

    Abdullah Çavuş, İstanbul’daki tanıdıklarından hayatta kalanları ziyaret ettikten sonra memleketine dönmeye karar verdi. Devlet 55 yıl sonra gazisine sahip çıkıp maaş bağlamıştı ama gazinin üzerinde hâlâ köyünden gelirken giydiği kıyafetler bulunmaktaydı. Bunu “şan-ı millîmize” uygun bulmayan bazı çevreler, Çavuş’un köyüne güzel elbiselerle dönmesi için harekete geçti. Ticaret ve Nafia Nezareti personeli, bir saat içinde aralarında topladıkları 245 kuruşla şanlı mücahide bir kat elbise aldılar. Asırlık gazi şık kıyafetiyle ve bundan sonraki yaşamını müreffeh biçimde geçirebileceği maaşıyla İstanbul’dan memnun bir şekilde ayrıldı. #

  • Aziz Nesin’in Çocukluğu Hangi Tekkelerde Geçti?

    Aziz Nesin’in Çocukluğu Hangi Tekkelerde Geçti?


    mizah edebiyatımızın en çok eser veren yazarlarından aziz nesin çocukluk ve ilk gençlik yıllarına ilişkin hatıralarını böyle gelmiş böyle gitmez başlıklı kitaplarında toplamıştır. bu serinin ilk cildi yol 1966’da, ikinci cildi yokuşun başı 1976’da, son cilt yokuş yukarı ise yazarın ölümünden sonra 1996 yılında yayımlanmıştır. gayet samimi bir üslupta kaleme alınmış bu hatıralarda aziz nesin etraftaki insanların tutum ve davranışlarını sosyolog gözüyle değerlendirmekle kalmaz, zaman zaman kendi hatalarını ve pişmanlıklarını dile getirmek suretiyle yakınlarından bir özür dileme fırsatı bulur.

    AzizNesin_1-Abdülaziz Efendi ve oğlu Mehmed Nusret (Aziz) Nesin 1957 yılında
    Abdülaziz Efendi ve oğlu Mehmed Nusret (Aziz) Nesin, 1957.

    Aziz Nesin’in asıl adı Mehmed Nusret’tir. Giresun, Şebinkarahisarlı Abdülaziz Efendi ile Ordu, Perşembeli Hanife Hanım’ın oğludur. Hanife Hanım’ı Ordu’da evlatlık edinen ve İkbal ismini veren liman reisi deniz binbaşısı Salim Bey sonradan Heybeliada’daki Deniz Lisesi’ne müdür olarak atanmıştır. Abdülaziz Efendi küçük yaşlarda ağabeylerinin peşinden İstanbul’a göç edip muhtelif yerlerde çalıştıktan sonra Heybeliada’daki lisede bahçıvanlık ve iaşe memurluğu yapmaya başlamıştır. Lisenin müdürü, dürüstlüğünden ve çalışkanlığından memnun kaldığı 32 yaşındaki bu gençle 13 yaşındaki evlatlık kızı İkbal’i 1913’te evlendirmiş, ilk çocukları vefat etmiş, ikinci çocukları Mehmed Nusret 1915 yılı Aralık ayında Heybeliada’da dünyaya gelmiştir. Aile fazla geçmeden Kasımpaşa’daki Yahya Kâhya Mahallesi’ne taşınmış, Nusret’in çocukluğu da burada geçmiştir. Babası Abdülaziz Efendi çalışkan ve kabiliyetli biri olmasına rağmen okul bitirmemiş olmanın engelini ömrü boyunca hissetmiş, devlet memuriyetine girip düzenli bir gelir elde etme imkânı bulamamıştır. Annesi ise hastalıklardan başını kaldıramamış, 26 yaşındayken vefat etmiştir. Aziz Nesin annesinin kabir taşı hakkında da hatıralarında bilgi verir. Mezarlıktan buldukları süslü bir kadın mezar taşının isim kısmını kazımışlar ve iptidai bir şekilde Hanife yazmışlardır.

    Aynî Ali Baba Tekkesi
    Abdülaziz Efendi Kasımpaşa’da aynı isimli sokakta bulunan Aynî Ali Baba Tekkesi’ne bağlı bir derviştir. Bağdatlı Şeyh Muhammed el-Ensarî tarafından1904 yılında tesis edilen tekkede Rıfaiyye ve Kadiriyye usulü tatbik edilmektedir. Babası Abdülaziz Efendi’yle katıldığı zikirler, tekkede karşılaştığı şeyh ailesi ve dervişler Mehmet Nusret’in çocukluk hatıralarında önemli bir yer tutar. Bu tekkenin şiş, kılıç gibi aletlerle burhan çıkarma merasimleri yurt dışından gelen seyyahların gezi yazılarına konu edilmiştir.

    AzizNesin_2-Aziz Nesin’in annesi Hanife Hanım’ın mezar taşı
    Aziz Nesin’in annesi Hanife Hanım’ın mezar taşı.

    Bulgar seyyah Peter Datcheef 1925 sonbaharında yanından geçerken kulak misafiri olup girdiği hayli harap vaziyetteki ahşap tekkede dervişlerin coşkulu zikirlerine şahit olmuştur (Peter Datcheff, Bir Bulgar Seyyahın Gözüyle Bilinmeyen İstanbul, İBB Kültür A.Ş. Yayını, 2018). Gözlemlerini anlatırken 7-8 yaşlarında bir çocuğun hep aynı yönde dönmeye devam ederek sema ettiğinden bahseder. O yıllarda tekkenin küçük dervişlerinden olan Aziz Nesin de gördüklerini şöyle anlatmaktadır: “Tekke’nin Semahanesinde zikrediyoruz. Ben de zâkirlerdenim. Üstümde bir beyaz entari, bir hırka, başımda tepesi tuğralı bir arakıye. Zikrederken coşuyoruz. Bu coşkulu havanın anlatılması zor. Semahanenin ortasında on kadar derviş dönüyor durmadan. Ben de bu dönenler arasındayım. İnsan döne döne uçacak, yerden ayakları kesilip göklere yükselecekmiş gibi oluyor. Alışmaktan olsa gerek, bu dönmelerin hiçbirinde gözlerim kararmadı, başım dönmedi, sendelemedim. Ortada on kadar derviş, entarilerinin etekleri uçuşup havalanarak dönerlerken, başka bir on-on beş derviş yanaklarına şiş batırıyorlar. Bunlar, kimi köşeli, kimi yuvarlak, uçları sivri, başları topuzlu şişler. Topuzlar süslü ve işlidir ve sarkan ince zincirleri vardır. Bu topuzlu şişleri dervişler yanaklarına sokarlar, ağzın içinden batırılan şişin ucu yanağın dışından çıkar. Böylece yanakları şişli olarak döner, zikrederler. Bir tanesiyle yetinmeyip, iki yanağına iki şiş, dahası üç şiş birden batıranlar da vardı. Şişin battığı yerden kan çıkmaz.”

    AzizNesin_3-Aynî Ali Baba Tekkesi’nin İstanbul’un işgal dönemindeki fotoğrafı
    Aynî Ali Baba Tekkesi’nin İstanbul’un işgali dönemindeki fotoğrafı.

    Aziz Nesin’in babası Abdülaziz Efendi, oğlunu da yanına alıp gittiği bir cuma namazında çok güzel Kur’an okuyan bir kişiyle karşılaşır. Orada tanıştığı ve evine davet ettiği Geredeli Ali Galip, küçük Nusret’in uzun seneler hem özel hocası hem de hayat rehberi olacaktır. Aynî Ali Baba Tekkesi’nin dervişleri arasına dâhil olan ve tekke hücrelerinden birinde kalan Ali Galip’ten okuma yazma, hat sanatı, matematik, geometri, Arapça ve Fransızca dersleri alan Aziz Nesin, “Galip Amca olmasaydı beni okutup yetiştirmeseydi, ben bugünkü ben olamazdım.” cümlesiyle hissiyatını dile getirir. Henüz 8 yaşında hafız olan Nusret, Kasımpaşa Cami-i Kebîri’nde öğle namazlarında mukabele okur. Nihanî mahlasıyla şiirler yazan Ali Galip tekkedeki zikirlerde ve sonrasında kurulan sohbet meclislerinde bilgisi ve görgüsüyle mühim bir şahsiyet olarak göze çarpar. Bu kadar donanımlı bir kişi olan Galip amcasının yüksek memur tanıdıklarının birçok vaadine rağmen bir mektepte öğretmenlik işi bulamaması, izbe köşelerde ikamet etmek mecburiyetinde kalması ve geçimini temin edecek bir para kazanıp Gerede’deki yaşlı annesini yanına getirip bakamaması Aziz Nesin’in hatıralarında hüzünle anlatılır.


    “küçük derviş aziz nesin’in de aralarında bulunduğu tekkenin dervişleri toplanıp 19 ekim 1922 günü istanbul’a giriş yapan refet paşa komutasındaki türk ordusunu karşılamaya giderler. bu muhteşem merasim için birçok tekkeden gelen farklı renkteki hırka ve başlıklarıyla dervişler sultanahmet meydanı’nda bu güzel hadiseye şahitlik ederler.”

    Torunu Vesile Hanım’dan dinlediğime göre Şeyh Muhammed el-Ensarî, tekkelerin 1925’te kapatılması sonrasında sırtına bir küfe vurmuş, önce kaldırılan mezarlıktan ağaç kökleri çıkararak hamama satmış, bitince hurda toplamaya başlamış, “Şeyh Baba çıldırdı.” sözlerine kulak asmayarak ailesinin iaşesini temine gayret etmiştir. Şeyh Muhammed el-Ensarî’nin eşlerinden Şanver Hanım’ın çocuğu olmamış, tekkenin idaresiyle ilgilenmiştir. Diğer eşi Vesile Hanım ise sessiz bir kişilik olup Aziz ve Muhyiddin isimli iki oğlu vardır. Aziz Nesin’in anlattığına göre büyük oğlu Aziz, Kuvâ-yı İnzibatiye’ye katılmış, işgal sona erip Türk ordusu İstanbul’a girince Avrupa’ya kaçmış, tekkede öğrendiği yanağa şiş batırma, tığ batırma, keskin kılıçla dil delme, keskin kılıç üstüne yatma, ağzındaki ateşte yumurta pişirme gösterileriyle bir Türk fakiri olarak ün kazanmıştır. Şeyh Muhammed el-Ensarî’nin küçük oğlu Muhyiddin ise askeriyeye girmiş, İstiklal Harbi’nde cephede bulunmuş, İstiklal Madalyası’na layık görülmüştür. Muhyiddin Ensarî, 1925’te tekkeler seddolununca (kapatılınca) Vakıflar İdaresi’nce oda oda kiraya verilen tekkeyi kıdemli binbaşı rütbesindeyken emekliye ayrılınca 1955-57 arasında boşalttırmış, emekli ikramiyesiyle tamir ettirip camiye dönüştürmek suretiyle yeniden ibadete açmıştır. 1972 yılında Yunus Emre albümünü hazırlayan Ruhi Su, Aziz Nesin’in tavsiyesiyle Aynî Ali Baba Tekkesi’ne giderek Şeyh Muhyiddin Ensarî’den meşk etmiştir.

    Küçük derviş Aziz Nesin’in de aralarında bulunduğu tekkenin dervişleri toplanıp 19 Ekim 1922 günü İstanbul’a giriş yapan Refet Paşa komutasındaki Türk ordusunu karşılamaya giderler. Bu muhteşem merasim için birçok tekkeden gelen farklı renkteki hırka ve başlıklarıyla dervişler Sultanahmet Meydanı’nda bu güzel hadiseye şahitlik ederler.

    Aziz Nesin’in anlattığına göre babası Abdülaziz Efendi, Sultan Abdülhamid’i çok seven hilafet yanlısı biri olup tekkeleri kapattığı için Mustafa Kemal Paşa’ya tepkili idi. Ancak İstiklal Harbi döneminde ailesini İstanbul’da bırakıp cepheye koşmuş, Anadolu’nun işgalden kurtarılması için mücadele etmiştir. Alın teriyle ailesini geçindirmek için sebze yetiştirip satan, yazdığı kitaplar sebebiyle hapse girdiği zamanlarda çocuklarına bakan bu fedakâr babayı Aziz Nesin, “Dünyaların en iyi babası benim babamdır.” diye yâd eder. Diğer yandan Galip amcası, Mustafa Kemal’e saygı duyan biridir. Tekkesine bağlı bir derviş olmanın yanı sıra Cumhuriyet’in ilanı sonrasında bir ümitle öğretmenlik yapabilmek için çırpınır. Fakat çaldığı kapılardan bir türlü olumlu cevap alamaz ve perişanlık içerisinde hayatını idame ettirmeye çalışır.

    Hallac Baba Tekkesi
    Küçük Aziz Nesin bir yandan Galip amcasından dersler alırken bir yandan da birlikte başka tekkelerin zikir meclislerine de katılır. Üsküdar’daki Hallac Baba Tekkesi bunlardan biridir. Buranın şeyhi olan Sadeddin Nüzhet Ergun, sonradan Kuleli Askerî Lisesi’nde Aziz Nesin’in hocası olacaktır.

    AzizNesin_4-Yıkılmadan evvel Hallac Baba Tekkesi Halil Rüştü İlkokulu’nun yanındaydı
    Yıkılmadan evvel Hallac Baba Tekkesi, Halil Rüştü İlkokulu’nun yanındaydı.
    FOTOĞRAF: İBRAHİM HAKKI KONYALI ARŞİVİ

    Beykoz, Sütlüce’de Halvetî Tekkesi
    Gittikleri bir başka tekke ise Beykoz’un Sütlüce mevkiindedir. “Gördüğüm en kalabalık tekke orasıydı. Dervişler sabaha kadar zikretmişler, Yunus’tan, daha başka ululardan ezgiler söylemişlerdi. Kalabalık bahçeye taşmıştı. Bir geniş gövdeli ağacın altında uyumuştum. Altımda posteki, üstümde bir derviş abası vardı. Ertesi gün oradan dönmüştük.” diye anlattığı fakat ismini vermediği bu mekânın Gözlüklü Ahmed Efendi tarafından tesis edilmiş Halvetî-Şa’banî dergâhı olduğunu tahmin ediyorum. Günümüzde askerî arazi içinde bulunan bu tekkenin sadece haziresi kalabilmiştir.

    Tekirdağı’ndaki Tekke
    Bir başka gün de Galip amcasıyla Tekirdağı’na giderek oradaki bir tekkede konaklarlar. Tekkenin şeyhi olan zat dava vekilliği yapmaktadır ve Galip amcasına bir iş bulunması konusunda yardımcı olacaktır. Fakat buradan da eli boş dönülür.

    AzizNesin_5-Kadızade Tekkesi’nin 1930’da Süheyl Ünver tarafından çizilen resmi
    Kadızade Tekkesi’nin 1930’da Süheyl Ünver tarafından çizilen resmi.

    Kadızade Tekkesi
    Bu defa Nesin ailesi Seyyid Ömer Mahallesi’ndeki Kadızade Tekkesi’ne taşınır. Tekkeler kapanmış, buranın şeyhi Naci Sıral, Defterdarlık’ta şube müdürlüğü yapmaktadır. Abdülaziz Efendi tekkenin bahçesinde yetiştirdiği sebzeyi satarak maişetini temin etmeye çalışırken küçük Nusret de Şeyh Naci Efendi’nin koyunlarından sağılan sütü Bayezid’deki bir dondurmacıya götürüyordu. Çorum, Erzurum, Aydın, Siirt ve Bilecik defterdarı olarak görev yapıp 1945 yılında emekliye ayrılan Kadirî Şeyhi Mehmed Naci Sıral’ın Kurtuluşlar Yükselişler isimli bir şiir kitabı bulunmaktadır.

    Uzun Yusuf Mahallesi’ndeki Tekke
    Oturdukları ev başkasına kiraya verilince Nesin ailesine yine yol görünür. Uzun Yusuf Mahallesi’nde yine bir tekkenin meşrutası kiralanır. Yanında haziresi bulunan bu tekkede, ev sahibeleri tekkenin şeyhinin kız kardeşi idi. Bir süre sonra Abdülaziz Efendi sur dibinde bir arsa bulup derme çatma bir kulübe yapar ve bahçesinde sebze yetiştirip satmaya başlar.

    Kara Baba Tekkesi
    Aziz Nesin, Davut Paşa Ortaokulu’ndayken arkadaşlarından biri olan Hilmi ile sonradan daha samimi olur. Aziz Nesin, Kuleli Askerî Lisesi’nde okurken tatil günleri Hilmi’nin babasının şeyhi olduğu Kara Baba Tekkesi’ne yatıya gider. Hilmi Karababa tahsile devam etmemiş, bir dişçinin yanında çalışmaktadır. Çemberlitaş’taki Rıfaî tekkesinin şeyhi Ali Haydar Efendi, Sultan Abdülhamid’in müezzinbaşılığını yapmış, İstiklal Harbi esnasında İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırılmasına yardımcı olmuştur. Cumhuriyet’in ilanı sonrasında Tuz İnhisarı İdaresi’nde levazım müdürlüğü yapmış, ardından Balıkhane’de muhasebeci olarak çalışmıştır. Aziz Nesin’in anlattığına göre egzamadan ötürü kısa sakalını kesmiyordu. O dönemin bürokrasisi gericilik sayıp sakalını kestirmek isteyince onurlu bir insan olan Haydar Efendi emekliliği tercih etmiş ve iki sene sonra cilt kanserinden 1935’te vefat etmiştir. Kara Baba Tekkesi yakın zamanda restorasyon geçirmiş olup günümüzde de mevcuttur. #

    AzizNesin_6-Kara Baba Tekkesinin günümüzdeki hali (Fotoğraf- Mehmed Akif Köseoğlu, 2023)
    Kara Baba Tekkesi’nin günümüzdeki hâli.
    FOTOĞRAF: MEHMED ÂKİF KÖSEOĞLU, 2023
  • Tonlama: Farklı ses renkleri ve konuşmayı bestelemek…

    Tonlama: Farklı ses renkleri ve konuşmayı bestelemek…

    Konuşmayı anlamlı kılan tonlamadır. Normal cümlelerdeki tonlamalarla, ünlemle biten ya da bileşik/uzun cümlelerde, soru ve yanıt cümlelerindeki tonlamalar başkadır. Yanlış tonlama, aslında yanlış vurgulamaya dayanır. Çok duygusal bir aşk şiirinin, kahramanlık şiiri tonlamalarıyla seslendirilmesini “yorum” olarak değerlendirmek mümkün değildir.

    Kimi sözlerin anlamının tonlamaya bağlı olarak değişebildiğine, gündelik doğaçlama konuşmalarımızda ya da sunum yaparken pek dikkat etmiyoruz. Örneğin, “efendim” sözcüğü, değişik tonlamalarla farklı anlamlar kazanabilir. Çağrıldığımızda verdiğimiz “efendim?” yanıtında; saygılı bir sesleniş biçimi olarak “efendim…” derken; bazı TV sunucularının her cümleye “efendiiim… diye başlamalarında veya anlaşılmayan bir soruya verdiğimiz “anlayamadım efendim?” yanıtımızda farklı tonlamalarla (intonation) “efendim” deriz. Konuşurken birbirini izleyen seslerin alçalıp yükselmesine, yumuşayıp sertleşmesine veya tizleşip pesleşmesine göre tonlamamız değişir.

    Geçen yıl yitirdiğimiz oyuncu, yazar ve eğitmen Can Gürzap, Söz Söyleme ve Diksiyon adlı eserinde tonlamayı şöyle tanımlıyor:

    “Tonlama bir anlamda değişik ses renkleri kullanarak konuşmayı bestelemektir. Tonlama dilden dile önemli ayrılıklar gösterir. Her dil kendi cümlesini kendi özelliklerinden besteler. Bu da dillerin kendine özgü ezgisini oluşturur.”

    Konuşmayı anlamlı kılan tonlamadır. Tonlamada cümlenin yapısı da önemlidir. Normal cümlelerdeki tonlamalarla, ünlemle biten ya da bileşik/uzun cümlelerde, soru ve yanıt cümlelerindeki tonlamalar başkadır. Bunu üç başlıkta inceleyebiliriz:

    • Düz (genel) ton
    • Yükselen ton
    • Alçalan ton

    Örneğin, “Ne diyorsun” cümlesine iki farklı tonlamayla “soru” ve “şaşkınlık” anlamı verilebilir.

    Bir başka örneği yine Can Gürzap’tan aktarayım: “/Ha:/ sözcüğü, alçalan tonla söylenirse “anladım!”; yükselen tonla söylenirse “ne var! efendim!” anlamlarına gelir.”

    Yanlış tonlama, aslında yanlış vurgulamaya dayanır. Çok duygusal bir aşk şiirinin, kahramanlık şiiri tonlamalarıyla seslendirilmesini “yorum” olarak değerlendirmek mümkün değildir. Tonlamamıza özen göstereceğiz derken duygularımızı gereğinden fazla abartmamalı, anlam ve içerik bütünlüğünden uzaklaşmamalıyız. Tonlama ve vurgulama yanlışı yaptığımızda, söylediğimiz sözlerin doğal ezgisini bozmuş olur; anlam aktarımını, anlatım inceliklerini ve o sözlerin dinleyenlerde bırakmasını istediğimiz etkisini yok ederiz.

    Tonlama ve vurgulamalarımıza özen göstermezsek, örneğin, Sait Faik Abasıyanık’ın “Hişt, Hişt!” öyküsünü sevdiklerimize yüksek sesle okuyabilir miyiz? “Hişt, hişt!” diyebilmek zordur:

    “Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.
    Hişt hişt!
    Hişt hişt!
    Hişt hişt!”

    ‘Evet’ dedik de, aslında neyi kastettik?

    Suat Taşer’in Konuşma Eğitimi kitabından bir tonlama alıştırması.
    Sözcüğümüz: Evet. Bu sözcüğü, karşısında belirtilen değişik anlamları içerecek biçimde tonlamaya çalışalım.
    Evet (Kabul ediyorum.)

    Evet (Öyle diyelim.)

    Evet (Olsa da olur, olmasa da…)

    Evet (Kesinlikle öyle)

    Evet (Vay canına!)

    Evet (Çok iyi anlıyorum)

    Evet (Burama geldi!)

    Evet (Anlat hele, sonra ne oldu?)

    Evet (Kaç defa söyleyeceğim?)

    Evet (Ama başka türlü de düşünebiliriz.)

    Evet (Gerçekten, ne sevimli çocuk)

    Evet (Allah cezanı versin!)

    Evet (Peki efendim, hay hay.)

  • ‘Körmek’: Antik Yunan’dan bugüne şair figürü ve içgörü

    ‘Körmek’: Antik Yunan’dan bugüne şair figürü ve içgörü

    Şiirin ve şairin başta resim olmak üzere görsel imgelerle buluşması, sanatın “göz”ünü açar. Görmek bir tek organın, gözün tekelinde olsa bile, “görüm” (vision) ondan bağımsızdır. Klasik çağlardan günümüze, dünyadan Türkiye’ye, tablolardan fotoğraflara ve hareketli görüntülere uzanan bir sergi için biçim/içerik mesajları.

    ‘Körmek’: Antik Yunan’dan bugüne şair figürü ve içgörü
    Antik dönem şairi Homeros’un 2. yüzyılda yapılmış heykeli, Louvre Müzesi.

    Ilhan Berk’in ünlü söyleyişi: “Ne biçim adammış şu Homeros/Yaşamış mı yaşamamış mı kimse bilmiyor” (Kül ’den).

    Cümle âlem kör olduğunu biliyor oysa. Başta Louvre koleksiyonundaki birkaç büstünü, Rubens’in deseni ve Corot’nun yağlıboyası birkaç tabloyu biraraya getirdim -tümünde boş gözleri. Ancak, iş görmeye gelince, şair Prokles’ten alıntı yapar: “Dünyada kim Homeros kadar çok şey görmüştür?”

    Fiil tökezletmemeli. Görmek bir tek organın, gözün tekelinde olsa bile, “görüm” (vision) ondan bağımsızdır: Nasıl uzgörüden sözedebiliyoruz; içgörü de başlıbaşına bir haslet türü.
    İlyada ve Odissea iki dev harf kütlesi; şairin neler gördüğünü gösteriyor.

    Nasıl gördüğünü.

    Anadamardan en ince kılcallara.

    AYRIDURUŞ

    Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın yaygın sözüdür: Shakespeare “a fine frenzy” tanısıyla damgalar şairin dünyasını; Mortimer’in 1775 tarihli desenindeki “bakış” temsil ediyor o “hâl”i: Başka bir coğrafyada, “mecnun-ı gayr-i mutbak”, bu “dönmüş göz”e yakın bir tanım içermiyor mu?

    Platon’un Devlet’inden Şu’ara sûresine dışlanma gerekçeleri şairin içgörme yetisinin söze yansımalarında doğrulanıyor -sınır zorlandığı, sık sık aşıldığı için.

    Cinlerle temasta mı şair? Hira’daki mağarada işittikleri ona nakledilmiş midir?

    Serafim’le söyleşiyor, Kerûbî’yle itişiyor mu sözünü kurarken?

    Sakıncalı bir ayrıduruş biçimi. İmanlı imansız keramet sahibi oluş yoksa bir “hak” mıdır?

    “Biri deli, öteki âşık, sonuncusu şair,

    Üçü aynı kefede, hülyalara esir”.

    KLASİK ŞAİRİN PORTRESİ

    Klasik çağın resim sanatında en sık konuk olmuş figürü Dante Alighieri ise, bu sonuç nedensiz değildir: Boccaccio’nun vurgusuyla İlâhi Komedya ile yeryüzü şiir tarihinin en görkemli yapıtlarından birini vermiş olmasının yanında, ana kitabının görsel imgelere dönüşme gizilgücünün yüksekliği, yaygınlık kazanma etmenlerinin en başında gelir.

    Domenico di Michelino’nun “Floransa önünde Dante”si (1465), Uffizi’deki Napoletano imzalı “Dante ve Vergilius Cehennemde” (1617-21) tablosu, Rossetti’ninkiler, Peterlin’den “Sürgünde Dante” (1860 civarı); ama hepsinden önemlisi Delacroix’nın Louvre’daki “Dante’nin Kayığı” (1822). Sergi odası olacaksa, çıkıştan önce, Palazzo Vecchio’da koruma altında tutulan ölüm maskesi duvara mıhlanmalı.

    Dante, canlandırıldığı her resimde, desende maskenin doğruladığı ortak fizyonomi özellikleriyle tanınır hale gelmiştir -şairin aşina figür olarak portresi.

    ŞAİRİN ESİN EŞLERİ

    Bildiğim kadarıyla yapılmamış bir sergi için ön katalog çatmak -neden olmasın.

    Kadim Yunanın gözde lirik şairi Anakrio’nun büstleri ve figürleriyle bir odanın 3 duvarı donatılabilir. Erotik şiirleri nedeniyle çoğu örnekte dişi periler eşlik ediyor şaire.

    Rodin’in şairi de musasıyla içiçe, kaşık kaşığa, görünmüyorsa da, belli ki kasık kasığa (1915). Benzeri yaklaşıma Chagall’ın litografisinde rastlıyoruz (1966). Dali bir adım öteye taşıyor musayla şairin erotik bağını: Gıyaben Şair (1974), Tristan Corbière’in delifişek şiir kitabı Sarı Aşklar (1873) için 10 parçalık gravür dizisinden. Bir başkası, Ebedî Bayan, doğadan fışkıran nü. Ters açıdan erotik bir yaklaşım Niki de Saint-Phalle’ın Şair ve Musası’nda önümüze çıkıyor -şairin perisindeki yeri! (1974)

    MODERN ŞAİR FİGÜRÜNE DOĞRU

    Nasıl antik şair Homeros, klasik şair Alighieri, pre-modern Goethe ve beğenmediği Hugo, modern şair Apollinaire…

    Gümrükçü Rousseau’nun Musa’sıyla Şair’inde beliriyor ilk: 1909.

    De Chirico, Ritratto (premonito-re) di Guillaume Apollinaire’inde (1914) Orfeus rolünde çıkıyor sahneye (o taçlandırmaya doğrudan katkıda bulunduğu rivayeti yaygındır).

    2016’da Orangerie’de açılan “Apollinaire’in Bakışı” sergisi bütün ikonografiyi içeriyordu. Marie Laurencin’in iki ayrı versiyonlu (1908 ve 1909) “Apollinaire’in Dostları” tablosunda şairin yanıbaşında resmettiği Picasso, hem sağlığında şairi hem de erken yaşta gelen ölümünün ardından kağıda, tuvale, taşa taşımıştır onu. Juan Gris’nin “Pic + Ap”lı resmi “Kahvede Adam”ı (1912) o doruk birlikteliğine bir saygıduruşu olduğu kadar Picasso’nun “Şair” (1911) tablosunun yansısı ve yankısı değil midir?

    Ama Orangerie sergisindeki en çarpıcı Apollinaire figürü, bence Delaunay imzasını taşıyan gu-vaş-yağlıboya tabloydu (1911-12).

    ‘Körmek’: Antik Yunan’dan bugüne şair figürü ve içgörü
    Fransız ressam Eugène Delacroix’nın 1822’de çizdiği “Dante’nin Kayığı” (La Barque de Dante).

    SON FOTOĞRAFTAKİ…

    Modern şairin ilk simgesi olarak Batı kültür dünyasında öne çıkan Baudelaire’di. Çağ “kargışlı şair” imgesini doğurmuş, Dante’den Hugo’ya uzanan çizgideki merkezî konumu, bohem yaşantısı ve marjinal duruşuyla şairi başka bir noktaya taşımıştı. Siyasal tavırlarıyla sürgüne çıkmak zorunda kalmadığında iktidar koltuklarından birine çöreklenen büyük pre-modern figürlerin tersine, yeni şair modeli geçimsiz olmayı seçecekti.

    ‘Körmek’: Antik Yunan’dan bugüne şair figürü ve içgörü
    Léon Bonnat’nın 1885’te çizdiği “Ölüm Döşeğindeki Victor Hugo” (Victor Hugo sur son lit de mort), şairin ölümünden sonra müzeye dönüştürülen evinde sergileniyor.

    Baudelaire’in ve Nerval’in yüzlerini Nadar’ın objektifinden tanıyoruz. Fotoğraf, peşisıra sinematografi şairin görünürlüğünü arttırmış, çoğaltım tekniği imgenin yayılmasını kolaylaştırmıştır. Bu ikonografik farklılaşmanın somut açılımları arasında, ölüm maskesinin yerini alan son fotoğrafı görüyoruz: Nadar’ın ölüm döşeğinde Victor Hugo karesi çok sayıda yağlıboya tablo (Saubès, Laugée, Clairin, vb) doğurmuş, Goethe’nin ölüm maskesinin yağlıboya uyarlaması (2013) Galya Gubçenko elinden taze bir örnek oluşturmuştur. Bana kalırsa en çarpıcı Goethe portresi Arnulf Rainer’inkidir (1982).

    Apollinaire’in görünürlük yoğunluğu modern şair imgesinde bir dönüm noktasıdır: Sonrasında hareketli görüntü dönemi başlayacaktır.

    YERLİ GÖZÜYLE YERLİLER

    Türk şairinin imgelemlerde belirgin karşılığı olduğu söyle -nebilir mi? Dîvan şairleri, Azerî Fuzûlî sayılmazsa aynı imge tornasından çıkmış klişe figürler hâlinde ders kitaplarına doluş-turulmuştur: Bâkî’yi Nâbî’den ayıran fizyonomi farkına rastlanmaz. Şairimiz 19. yüzyılın son çeyreğinde objektife durmuş, pek az ressamımız portresini kurmuştur. Celile Hanım’ın Oktay Rifat’ını, Nâmık İsmail’in Hâşim’ini, Feyhaman Duran’ın Tevfik Fikret’ini ve İbnülemin’ini, Cihat Burak’ın Nâzım’ını, Güleryüz’ün Edip Cansever’ini bir odaya toplamalı, belki onlara Asâf Hâlet Çelebi’nin otoportresi-ni katmalı.

    Bir duvarda Bedri Rahmi’nin 4 çirkin Yahya Kemal portresiyle Orhan Veli ve Aşık Veysel tabloları buluşturulmalı (şair olmasa da, şiirsever Ataç’ınkini de).

    Sonrasını, asıl Ara Güler getirmiştir. Türkiye’nin şair ikonog-rafyasının en derin kaynağıdır portre çalışmaları. Şüphesiz Lütfü Özkök’den İsa Çelik’e başka fotoğraf ustalarının işleri ayrı tutulamaz bir sergide: Biribirine geçecek iki odada ağırlanmalıdır ürünleri.

    Ne kadar şairin kendisi karar vermiştir figür olarak ‘duruş’una, dolayısıyla ‘imge’sine, ne kadar fotoğrafçı dayatmıştır “poz”u? Çoğu örnekte besbelli ikincisi.

    TEKYÜZLÜ ŞAİR versus İKİYÜZLÜ CEMAAT

    ‘Körmek’: Antik Yunan’dan bugüne şair figürü ve içgörü
    Alman şair Goethe’nin ölüm maskesinin yağlıboya uyarlaması, Galya Gubçenko, 2013.

    Modern toplumlar şair konusunda ikiyüzlü: Önden yüceltiyor, arkadan hırpalıyorlar: Platon’un Devlet’i ve Şuara sûresi demiştim; orada hiç değilse bir öyle bir böyle değildir.
    Victor Hugo karikatürleri çok sayıdadır, gelgelelim hiçbiri insafsız değildir. Kantarın topuzunu biz kaçırıyoruz bu bağlamda: Yahya Kemal çatlayacak ölçüde şişman, Hâşim hep kurbağa kılığında, Orhan Veli “nasır”a ve mezartaşına indirgenmiş durumda.

    Sarakaya alınmayı hakeden şair yok mu? Zemini tavır ve çıkışlarıyla hazır eden Florinalı Nâzım taçlı bir karikatür-şair olmayı başarmış! Mizahçıların bu karaktere doyamadığı anlaşılıyor.

    Ama şair-şiir kategorileri, belli bir şahıs hedef alınmadığında, toplumun ne denli küçümseyici nazarlar fırlattığının açık göstergeleri: Hayal âleminde dolaşan yarı berduş figürler. Kültür dünyasında bile bıyık altından gülünüyor şaire -Necatigil’in “zebra” imgesinden hareketle getirdiği yargıya gidip baksalar ya.

    ‘Körmek’: Antik Yunan’dan bugüne şair figürü ve içgörü
    Jean-Baptiste Greuze’un “İhtiyar Anakreon Aşkla Taçlanıyor” (Anacreon couronné par l’amour dans la viellesse) adlı eseri, 1700’ler.

    BOŞALMIŞ YÜZ

    21. yüzyılın başında, yeryüzü ölçeğinde Şiir’in konumu ortak bir bakışaçısına hapsedilmişti -yaşını başını almış güçlü bir şair, Jacques Roubaud manifestovari bir yazısında durumu saptamıştı: Şiirin “yer”i kalmamıştı artık; satmıyordu çünkü önemi yoktu; önemsizdi çünkü satmıyordu ve bu sonucun sorumlusu olarak şairlerin kendileri gösteriliyordu. Çağdaş şiir çok “zor”du; şairler seçkinci, sevimsiz, Nergiz’diler; dünyada olup bitenlerle yeterince ilgilenmiyorlar, gezegeni kurtarmak, terörü durdurmak için gerekenleri yapmıyorlardı -figür buydu ve bu kadardı bugün; o nedenle de şiir okunmuyor, okunmadıkça da yazılan şiirler daha da “zor”laşıyordu!

    Roubaud, şairin şiire aykırı tercihlerine de dirsek atmayı savsaklamamıştır aynı yazıda. Ölçüden, ritimden, kelimeden uzaklaşılmasını ağırlaştırıcı sebep sayar.

    Kendi payıma -daha önce de üzerinde durdum- Hölderlin’in “çöküş zamanlarında gerekir mi şairler?” sorusuna verilecek cevapta yatıyor Şair figürünün geleceği, varlıkla yokluk arasında salınan işlevi.

    Bir çöküş zamanının içinden geçilmiyor mu nicedir? Öyleyse, çekip gitmesi beklenecek.
    Şair, bu bir leitmotiv işte: Beklenirken “iş”ine bakacak: Karşılık ummadan. Son salon boş bırakılmalı -bomboş.

  • Edebiyat dergileri arasında Yahya Kemal rekabeti vardı

    Edebiyat dergileri arasında Yahya Kemal rekabeti vardı

    40’lı yılların ortalarında sanat-edebiyat dünyamızdaki en önemli duayen Yahya Kemal Beyatlı idi. “Üstad”ın yeni şiirlerini veya kendisiyle ilgili makaleleri ilk defa yayımlamak konusunda dönemin iki dergisi arasında büyük rekabet vardı. Suut Kemal Yetkin’in Cahit Tanyol’a yazdığı ve ilk defa günışığına çıkan mektuplar, bu rekabetin asaletini gösteriyor.

    Düşünür, şair, yazar Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958), henüz hayattayken eserleriyle ülkeye malolmuş müstesna bir şahsiyetti. Edebiyat dünyasındaki etkisi ve ağırlığı da, buna koşut olarak epey yüksekti. Savaş yıllarından hemen sonra, özellikle 1940’lı yılların ortalarından itibaren süreli yayınlarla yeniden canlanan edebiyat çevrelerinde “üstad”ın bir şiirini veya başka bir önemli kalemin kendisiyle bir yazısını yayımlamak epey prestijli bir hâldi. İşte bu dönemde iki süreli yayının “Yahya Kemal rekabeti”ni ortaya koyan mektuplar, ilk defa günışığına çıkıyor.

    sahaftan-2
    Gazete formatında çıkarılan Sanat ve Edebiyat dergisinin 16-19 Nisan 1947 tarihli 10. sayısında yayımlanan Cahit Tanyol’un “Yahya Kemal ve İstanbul” isimli yazısı.

    O dönemin önde gelen edebiyat yayınlarından ilki, Suut Kemal Yetkin tarafından gazete formatında çıkarılan Sanat ve Edebiyat dergisi idi. 1903’te Urfa’da doğan Yetkin, 3 Mart 1924’te hilafetin kaldırılması ve Osmanlı hanedan üyelerinin Türkiye dışına çıkarılması için kanun teklifi veren 54 kişiden biri olan Şeyh Mustafa Saffet (Yetkin) Efendi’nin oğluydu. İstanbul’da Mekteb-i Sultani yani Galatasaray Lisesi’nde okumuş; 1925’te Sorbonne ve Rennes Üniversitelerinde öğrenim görmüştü. Yine Fransa’da pedagoji eğitimi alan Suut Kemal Bey 1930’da Türkiye’ye döndü; Anadolu’nun çeşitli illerinde felsefe ve pedagoji öğretmenliği yaptı. 1941’e kadar İstanbul ve Ankara’da akademik görevler üstlendi ve o yıl Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde profesör oldu. 1943-1950 arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Urfa milletvekili olarak bulunan Yetkin, sonraki yıllarında akademik hayata geri döndü (1958’de ordinaryüs profesörlüğe yükseltilen Suut Kemal Bey, Paris ve Columbia Üniversitelerinde Türk sanatı üzerine dersler de vermiş; Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nü ve Sanat Eleştirmenleri Derneği’ni kurmuştu. 18 Nisan 1980’de vefat edecekti).

    Sanata ve edebiyata ait pek çok kitap-makale kaleme alan, önemli çevirilere imza atan, çalışkan ve üretken bir biliminsanı olan Suut Kemal Yetkin, Ankara’da milletvekili olarak görev yaparken Sanat ve Edebiyat adıyla bir süreli yayın çıkarmıştı. 4 Ocak 1947 ile 16 Aralık 1947 tarihleri arasında yayımlanan bu süreli yayın 50 sayı çıkabilmişti. Derginin sahibi kendisi, yazıişleri müdürleri ise Selahattin Batu (ilk 15 sayı) ve Lütfi Ay’dı. Ankara’da Ulus Matbaası’nda basılan dergi, 1000 TL gibi o dönem için oldukça yüksek bir sermaye katkısıyla kurulmuştu. Ankara’da duvar afişleri bastırılmış ve asılmış; sinemalarda gösterilmek üzere reklam filmleri çekilmişti. Suut Kemal Bey’in milletvekili oluşu nedeniyle dergiyi CHP’nin desteklediği iddia edilecekti ama; kendisi bu savı yıllar sonra Meydan dergisinde “Sanat ve Edebiyat Gazetesi ve Ötesi” başlıklı yazısında kesin bir dille reddedecekti. 

    Yetkin ve arkadaşlarının sanat ve edebiyata yaklaşımları, dönemin önemli edebiyat insanlarının pek kabul etmedikleri bir şekilde “klasik”ti. Bu nedenle giderek dergiye yazı bulmakta zorlanan Suut Kemal Bey, bunu daha ziyade ekonomik nedenlere bağlıyordu. Cahit Tanyol’a yazdığı mektuplarda, dergiye yazı bulmakta çok zorlandığını itiraf eder. “Sanat ve Edebiyat Gazetesi” antetli bir kağıda 24 Mart 1947’de yazdığı mektupta kendisinden yazı talebinde bulunur:

    sahaftan-1
    Suut Kemal Yetkin’in Cahit Tanyol’dan ve Yahya Kemal’den Sanat ve Edebiyat dergisi için yazı istediği 1947 yılına tarihlenen mektuplar.

    “Aziz Cahit Tanyol Uzun zamandan beri soruşturduğum adresinizi nihayet Mehmet Kaplan’dan öğrendim. Sizi aramamın sebebini tabii ki anlıyorsunuz. Eğer Sanat ve Edebiyat gazetesinin gidişini beğenmiyorsanız bize yazılarınızla yardımda bulunmanızı rica edeceğim. Güzel yazılarınızı gazetemizde görmek bana büyük bir zevk verecektir. Cevabınızı bekler sevgilerimi sunarım.
    Prof. S. K. Yetkin İsmet Paşa Caddesi, Apak Apart., Daire 2, Yenişehir / Ankara.”

    Yine Cahit Tanyol’a gönderilen ikinci mektup ise “T.B.M.M., Özel” antetli ve 15 Nisan 1947 tarihlidir: “Aziz Tanyol Güzel yazınızı aldım. Önümüzdeki sayının başyazısı o olacaktır.
    Resmi, klişesi çıktıktan sonra, Baki Süha’ya gönderirim. Üstad’a derin saygılarımı, size de sevgilerimi sunarım. Göndereceğiniz yazıları makine ile yazılmış olarak gönderirseniz memnun olurum. Burada bu hususta çok güçlük çekiyoruz.”

    sahaftan-3
    Sanat ve Edebiyat dergisinin sahibi Prof. Dr. Suut Kemal Yetkin (1903- 1980), Ara Güler’in objektifinde.

    Suut Kemal Bey ikinci mektuptan anlaşıldığı gibi, yazı alma amacına ulaşmıştır. Hem Cahit Tanyol imzası dergide yer almaktadır hem de yazının başlığı “Yahya Kemal ve İstanbul”dur. Şiirlerini yayımlamaktan kaçınan, hayranlarının bir mecliste onun ağzından dökülen şiirleri hemen hafızalarına alıp, not defterlerine yazıp, birbirlerine hava attıkları üstad Yahya Kemal’in şiirleri ve onun İstanbul sevgisi üzerine yazılmış bir yazıdır bu. Bu yazıyı şairin hoş bir fotoğrafıyla birlikte almış olmak Suut Kemal Yetkin’e çok keyif vermiş olmalı ki, Tanyol’un makalesini mektubunda “başyazı olacaktır” diye yüceltmektedir.

    Cahit Tanyol’a yollanan üçüncü mektubun üzerindeki tarih mektuplardaki kronolojiye uymaz. Suut Kemal Bey bu tarihi hatalı yazmış olmalıdır. Yahya Kemal yazısının yayınından uzun bir zaman sonra kaleme alınan bu mektuba göre, Tanyol’un yazısı Ankara’da edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırmıştır. Yine aynı mektuba göre uzun bir süre Cahit Tanyol’dan yazı alamayan Suut Kemal Bey beklentisini vurgulamakta ve Aile dergisine şiir vermesinden dolayı Yahya Kemal’e hafifçe sitem etmektedir:

    sahaftan-5
    Aile dergisinin İlkbahar 1947 tarihli ilk sayısının kapağı.

    “Azizim Cahit Bey

    Yahya Kemal hakkında yazınız çıkalı epey oldu. On beş günde bir yazı göndereceğinizi vaat ettiğinize göre geçen hafta bir makalenizi almam icap ederdi. Herhalde işlerinizin çokluğu buna mâni olmuştur. Yazınız burada büyük bir alaka uyandırdı. Bilmem yazı ücretini aldınız mı?

    Üstad’ı görürseniz derin saygılarımı lütfen söylersiniz. Şiirini Aile dergisine vereceğine bize verse daha iyi olmaz mı idi?

    Devamlı yazılarınızı bekler sevgilerimi sunarım.

    H.[amiş] – Ev adresinizi bildirirseniz daha kolay mektuplaşırız.”

    Oysa atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Aile dergisinin İlkbahar 1947 tarihli sayısında Yahya Kemal Beyatlı dillere destan şiirlerinden biri olan “Rindlerin Akşamı” isimli eseri yayımlanır. Derginin en öne çıkan bölümü olan bu şiirin önünde, Nurullah Ataç’ın “Yahya Kemal Beyatlı” başlıklı alıntılanmış bir yazısı vardır. Ayrıca Vedat Nedim Tör de “Yahya Kemal İçin” başlıklı kısa bir yazıyı şiirin sonrasında dergiye eklemiştir. 

    sahaftan-4
    Aile dergisinin en önemli ismi Şevket Rado’nun (solda), Yahya Kemal ile özel bir dostluğu vardı.

    1944’te Kâzım Taşkent ve arkadaşları tarafından kurulan Yapı ve Kredi Bankası, kuruluşundan çok kısa bir süre sonra kültür-sanat dünyası ile ilgilenmeye başlamış ve 1945’te Vedat Nedim Tör’ü “Kültür ve Sanat Müşaviri” olarak kadrosuna almıştır. Vedat Nedim Tör hemen çalışmalara başlar ve öncelikle bir dergi tasarlanır. Aile adı altında yayın hayatına giren bu derginin sahibi ve yazı işleri müdürü Vedat Nedim Tör, sekreteri Şevket Rado’dur. Yapı ve Kredi Bankası’nın “İkramiyeli Aile Cüzdanı” sahibi müşterilerine yönelik olarak basılan dergi ücretsiz dağıtılmakta, az bir bölümü de satışa sunulmaktadır. Derginin en önemli ismi Şevket Rado’nun, Yahya Kemal ile özel bir dostluğu vardır. Her ikisi de Rumeli kökenlidir. Bu duruma Kâzım Taşkent’in de Rumeliliği ve maddi gücü eklenince, Yahya Kemal dillerde dolaşan, efsaneleşmiş şiirlerini Aile dergisine büyük bir istekle verir.

    Şevket Rado, Yahya Kemal’in şiirlerinin yayımlanma hikayesini sonradan şöyle aktarır:

    “O zamanlar biz Vedat Nedim Tör’le birlikte Aile mecmuasını neşrediyor, üstada şiirleri için o devirde pek yüksek sayılan bir telif hakkı ödüyorduk. Bundan kendisi de çok memnundu ve şiirlerinin neşri için sık sık toplanıp türlü mevzular etrafında görüşmemize, pek tatlı sohbetlere vesile oluyordu.”

    Yahya Kemal de Aile dergisinde yayımlanan şiirlerinin uyandırdığı yankıyı merak etmekte, okurlarda nasıl bir etki yarattığını sorgulamaktadır. Hattâ Vedat Nedim Tör’e yazdığı bir mektubunda şöyle der:

    “Aziz Vedat Nedim,

    Aile’ye vereceğim manzumeyi bu ayın onbeşinde göndermeyi düşünmüştüm; siz ayın onunu katî olarak arzu ettiniz. Ben de bitmek üzere olan bir parça üzerinde çalışacak vakit bulamadım. Telefonumda, aziz Şevket Rado’ya söylediğim gibi, hazır bulunan klasik bir parçayı bugünkü posta ile gönderiyorum.

    Dün Aile mecmuasında bizim “Endülüs’te Raks” çıktı. Acaba nasıl bir tesir bıraktı? Başka gazeteler ondan iktibas ettiler mi?..”

    sahaftan-6
    Yahya Kemal Beyatlı dillere destan şiirlerinden “Rindlerin Akşamı”nı Aile dergisinin İlkbahar 1947 tarihli ilk sayısında yayımlamıştı. Nurullah Ataç’ın Yahya Kemal’le ilgili yazısı (sol sayfada).

    Yahya Kemal’in şiirlerini yayımlamak hevesinde olan Suut Kemal Yetkin’in, artık “üstad” tan yazı veya şiir almak noktasında pek şansı kalmamıştır. Bütün bunlara rağmen ümidini kesmeyen Suut Kemal Bey’den Cahit Tanyol’a son mektup ise Temmuz 1947 tarihlidir.

    “Azizim Cahit Tanyol

    Haşim yazısını aldım. Teşekkür ederim. İkinci kısmı bekliyorum. Gazetemiz çıkamamak tehlikeleri geçirdi. Bilhassa yazısızlık yüzünden. Haziran ayından itibaren yaz mevsimine inhisar etmek üzere on beş günde bir altı sayfa olarak çıkacaktır. Bu haberi Mehmet Kaplan’a ve diğer arkadaşlara bildirmenizi de rica ederim.

    Üstad’tan bir şiir veya yazı almanızı beklerim. Elbirliği ile çalışırsak masrafı çok olan bu gazeteyi, gazetemizi yaşatabiliriz. 

    Sevgiler sunar, seve seve okuduğum yazılarınızı beklerim.”

    sahaftan-7
    11 Ağustos 2020’de ölen usta şair Cahit Tanyol, oğlu Tuğrul Tanyol ile beraber.

    Cahit Tanyol, Sanat ve Edebiyat’a verdiği ikinci yazısı olan Ahmet Haşim incelemesinin ikinci bölümünü de daha sonra yollayacaktır. Tanyol’un bu süreli yayında son yazısı ise “Hürriyet ve İrtica” başlıklı bambaşka bir konudadır. 

    Ankara’da güç koşullarda bir edebiyat dergisi çıkarmaya çabalayan Suut Kemal Bey’in gayretleri 50 sayı sonunda noktalanır. Aile dergisi de 20 sayı çıktıktan sonra 1952 kışında kapanır. Edebiyat ve sanat açısından kıymetli yazıların yer aldığı bu iki değerli süreli yayın üzerine üniversitelerimizde inceleme ve araştırmalar yapılmıştır (bu yazıda da Dr. Esra Özkan Koç ve Doç. Dr. İsmail Alper Kumsar’ın çalışmalarından faydalanılmıştır).

  • Cemal Süreya: ‘İkinci Yeni’ ve Papirüs’e kazınan hayat…

    Cemal Süreya: ‘İkinci Yeni’ ve Papirüs’e kazınan hayat…

    Modern Türk edebiyatının ünlü ismi Cemal Süreya, şiirleriyle olduğu kadar 1960’tan sonra ara ara üç dönem çıkardığı Papirüs dergisiyle de silinmez izler bırakmıştı. Döneminin önde gelen tüm şair ve yazarlarının eserleriyle yer aldığı dergiler, edebiyat arşivimizin en kıymetli malzemeleri arasında. Edebiyatçılarımız ise artık tüm zamanlar için bir klasik.

    edebiyat-1

    Modern Türk şiirinin resimli belleği ve ansiklopedisi, Papirüs… Şair ve yazar Cemal Süreya (Cemalettin Sezer, 1931-1990) tarafından yayımlanan Papirüs dergisi üç dönem çıktı. İlk dönem 1960-61 yıllarındadır ve sadece 4 sayılıktır.

    1966-1970 arasındaki 47 sayılık ikinci dönem ise, özel sayıları ve “İkinci Yeni” şairlerinin gücüyle Türk şiirinin altın çağının karşılığı oldu. Şüphesiz 68 baharı, şiirin ve edebiyatın zirve yaptığı bu dönemin atmosferini zenginleştirmişti.

    Üçüncü dönem ise 1980 Darbesi’ne denk gelmiş; eş-dosttan toplanan sınırlı bir parayla sadece iki sayı çıkabilmiş; şiirler, şairler ve okurlar da sinmiş, sindirilmişti.

    İLK PAPİRÜS DÖNEMİ (1960-1961)

    ‘Ülkesi Türkçe, başkenti şiir’ olan bir insan dergi çıkarırsa…

    edebiyat-2
    Papirüs’ün ilk sayısında Cemal Süreya ve Ahmed Arif’in şiirleri.

    Cemal Süreya 1958’de Üvercinka adlı şiir kitabını yayımladı. Bu eser sadece bir ilk kitap değil, İkinci Yeni akımı için bir milat, Türk şiirinde ise bir sembol olacaktı. 1959’da Arif Damar’ın İstanbul Bulutu ile Cemal Süreya’nın Üvercinka kitapları Yeditepe Şiir Armağanı’nı kazandı. İkinci Yeni’nin isim babası şair Muzaffer İlhan Erdost’a göre, Cemal Süreya’nın ülkesi Türkçe, başkenti de şiirdi. Cemal Süreya Üvercinka’dan 3 yıl sonra Papirüs’ün ilk sayısını yayımladı. Tarih 1 Ağustos 1960’tı. Peki derginin adı neden Papirüs’tü? Süreya, Dinar’da bulunan arkadaşı Nedret Gürcan’a yazdığı 22 Aralık 1959 tarihli mektubunda bunu açıklıyordu: “Eski Mısırlıların ilk yazılarını Nil kıyılarında yetişen papirüs adlı otların yapraklarına yazmalarından ötürü…”

    edebiyat-3
    Cemal Süreya’nın ilk şiir kitabı Üvercinka.

    Papirüs’ün ilk sayısında birçok yazı Cemal Süreya’ya aitti. 4 sayfalık derginin tabloid boydaki bu ilk dönemi hem okurun erişememesi hem de mali sorunlar nedeniyle çok kısa sürdü. 1961’de sadece üç sayı çıkabildi. Ağustos 1961’deki son sayısıyla, toplamda 4 sayı olarak ilk dönemini sonlandırdı.

    edebiyat-4
    İlk dönem Papirüs’ün 4. ve son sayısı.

    İKİNCİ PAPİRÜS DÖNEMİ (1966-1970)

    Karanlık günler sona eriyor, Türk edebiyatı artık ışıldıyor

    edebiyat-5
    Papirüs’ün ikinci dönem ilk sayısı, 1966.

    Cemal Süreya 1966 Haziran’ında Papirüs’ü ikinci defa çıkarmaya başladı. Dergi 68 Baharı’na doğru yol alıyordu. Süreya derginin adını ikinci dönemde “Ararat” olarak düşünse de, Ermenilerle yaşanan siyasi problemler yüzünden Papirüs’le devam edecekti.

    Tomris Uyar, derginin tekrar çıkarılma hikayesini şöyle anlatacaktır: “Cemal Süreya, Ülkü Tamer ve ben güç günler geçiriyorduk o dönemde; özellikle para açısından. Cemal Süreya’nın bir akrabasından toplu bir alacağı vardı ama, nedense bölük-pörçük taksitlerle alabiliyordu. Ülkü Tamer ile benim elimize az buçuk bir para geçiyordu. Böyle bir durumda dergi çıkarma düşüncesi nereden doğdu? Yeni Dergi, piyasada büyük bir boşluğu zaten dolduruyordu. Yazılarımızı oraya verebiliyorduk. Ne var ki Yeni Dergi çeviri ağırlıklıydı. Kusuru değil, özelliğiydi bu. Bizse günler geceler boyu süren konuşmalarımızın, ölçüp biçmelerimizin sonucunda ‘alışılmadık sorunlara eğilen’ telif yazı ağırlıklı bir dergiye gereksinim duyulduğunu saptamıştık.”

    edebiyat-6

    Ülkü Tamer’le Cemal Süreya’da, derginin tekrar çıkarılması için gerekli olan 1.500 TL yoktur. Bulabildikleri toplam rakam, 500’erden 1.000 TL’dir.
    Böyle bir anda Edip Cansever onlara yardım eder; 2.000 TL sermaye bulmalarını sağlar. İkinci Yeni’nin kalemleri, güçbirliğiyle Papirüs’ü tekrar çıkaracaktır. Bu sermayenin bulunuş hikayesi de ilginçtir: “Günlerden bir gün Cemal Süreya’nın yakın arkadaşı Edip (Cansever) gelir. Edip Cansever şair olmasının yanında aynı zamanda Kapalı Çarşı’da antika eşya alıp satan bir dükkan işletmektedir. Gözü yerdeki küçük halıya takılır ve ekler: ‘Siz bu halıya basıyor musunuz? Fena bir şeye benzemiyor, ortağımı göndereyim bir baksın.’ Biraz sonra Edip Cansever’in ortağı Jack çıkagelir. Halıyı alır gider ve akşamüstü elemanlarından biriyle 2.000 TL yollar; dergi basılır…”

    edebiyat-7

    Cemal Süreya, 1966 Haziran’ında çıkan derginin ikinci döneminin ilk sayısında, yayının çıkış amacını özetler. Derginin bu ikinci döneminde, tabloid boydan dergi boyutuna (16cmx24cm) geçilir. Boyutla birlikte içerikte de değişiklikler vardır. Her sayıda bir şaire parantez açılarak adeta bir şiir almanağı oluşturulur. Okur da bu anlayışı benimseyecektir.

    Haziran 1966-Haziran 1970 arası bu ikinci dönemde, 1. sayıdan 47. sayıya sırasıyla şu kişilere veya kategorilere ait özel bölümler yer alacaktır:

    edebiyat-8

    “1: Tek başına bir okul: Dağlarca; 2: Edip Cansever; 3: Behçet Necatigil; 4: Turgut Uyar; 5: Salâh Birsel; 6: Metin Eloğlu; 7: Melih Cevdet Anday; 8: Orhan Veli; 9: Sabahhattin Kudret Aksal; 10: Ülkü Tamer; 11: Cahit Külebi; 12: Ömer Faruk Toprak; 13: Necati Cumalı; 14: Ceyhun Atıf Kansu; 15: Gülten Akın; 16: Nâzım Hikmet; 17: Ahmet Muhip Dranas; 18: İlhan Berk; 19: Rıfat Ilgaz; 20: Ece Ayhan; 21: Ahmet Oktay; 22: A. Kadir; 23: Kemal Özer; 24: Mehmed Kemal; 25: Hasan Hüseyin; 26: H. İzzetin Dinamo; 27: Çekoslovakya’da Entellektüel Hayat; 28: Başaran; 29: Ercümend Behzat; 30: Arif Damar; 31: Ahmed Arif; 32: Tevfik Akdağ; 33: Can Yücel; 34: Talip Apaydın; 35: Cahit Irgat; 36: Özdemir İnce; 37: Özdemir Asaf; 38: Tahsin Saraç; 39: Oktay Rifat; 40: Attila İlhan; 41: Papirüs özel sayı, İkinci Yeni antolojisi; 42: Sabri Altınel; 43: Nihat Ziyalan; 44: Yaşar Nabi; 45: Fethi Giray; 46-47: Papirüs özel sayı.”

    İKİNCİ PAPİRÜS DÖNEMİ (1966-1970)

    Özel sayılar ve bütün nüshalara elle tek tek basılan özel mühür…

    edebiyat-9
    Papirüs’ün Nâzım Hikmet özel sayısı.

    Derginin 8. sayısı Orhan Veli, 16. sayısı Nâzım Hikmet, 27. sayısı Çekoslovakya’da Entellektüel Hayat, 41. sayısı İkinci Yeni antolojisi ve 46.-47. birleştirilmiş sayısı, tematik konularıyla ustalara saygı kuşağı niteliğinde arşivliktir. Derginin daimi şairleri arasında yer alan isimler hem Türk edebiyatına hem de İkinci Yeni dalgasına silinmez izler bırakırlar: Metin Eloğlu, Turgut Uyar, Tomris Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan, İlhan Berk, Ahmet Oktay, Muzaffer Buyrukçu, Gülten Akın, Ülkü Tamer, Ataol Behramoğlu.”

    Derginin 8. sayısı olan Orhan Veli özel sayısının bir başka özelliği de, Cemal Süreya ve Ülkü Tamer tarafından Orhan Veli’nin çıkardığı Yaprak dergisinin mührünün bütün nüshalara basılarak ölümsüzleştirilmesidir. Cemal Süreya’nın bu mührü buluşunun hikayesini Ülkü Tamer şöyle anlatır: “Orhan Veli özel sayısını hazırlarken bir sabah gözleri ışıl ışıl gelişini unutamam. ‘Bak, ne buldum’ dedi coşkuyla. ‘Yaprak’ın lastik mühürü. Her sayıya bu mühürü elle teker teker basalım.” Kolları sıvayıp 1.500 derginin belirli bir sayfasına bu mühürü bastık.”

    edebiyat-10
    Derginin “İkinci Yeni antolojisi”de bir özel sayı olarak çıkmıştı.

      Papirüs, 1968 Baharı’ndan ve onun getirdiği özgürlük ortamından etkilendi ve faydalandı. Ağustos 1968 tarihli sayının içeriğinin çeşitliliği ve niteliği, dönemin ruhunu anlamak için de iyi bir örnekti. Papirüs’ün, Ağustos 1968 tarihli 26. sayısında, dönemin önde gelen neredeyse tüm yazar ve şairlerinin eserleri-niyazılarını görmek mümkündü.

      edebiyat-11
      Orhan Veli özel sayısı (Ocak 1967)
      edebiyat-12
      Orhan Veli özel sayılarının her birinin üzerine, şairin kendi çıkardığı Yaprak dergisinin mührü sonradan elle basılmıştı.

      Papirüs’ün bu ikinci dönemi Haziran 1966-Haziran 1970 tarihleri arasında tam 4 yıl sürdü. 12 Mart’ın karanlık gölgesi hayata ve şiire düşmüştü. Cemal Süreya dergiyi 1 yıl diye planlamış ama 4 yıl sürdürmüştü: “Önce, 1 yıl çıkarırım dedim. Ama bir çevrem vardı, arkadaşlarım; girdik bir çarka, 4 yıl gitti. Ama 12 Mart’tan sonra yayın işleri öylesine bozuldu ki… Sıfırla başlamıştım, sıfırla sürdürdüm. Bir gün baktım, değil derginin masrafları ev kiramı veremiyorum; kapattım.”

      ÜÇÜNCÜ PAPİRÜS DÖNEMİ (1980-1981)

      Sadece iki sayı çıktı ama, yenilmedi, ölmedi…

      edebiyat-13
      Cemal Süreya’nın İhsan Biçici’ye gönderdiği mektup ve zarfı.

      Cemal Süreya Papirüs’ü 1980’de üçüncü defa çıkarmayı dener. Ancak bu defa mali durumlar öncekilerden de kötüdür. Cemal Süreya eşe-dosta ve yazar arkadaşlarına hem Papirüs’ü çıkaracağını müjdeleyen mektuplar gönderir hem de onlardan yazı ve abone desteği ister. Cemal Süreya’nın 3 Mayıs 1979’da Diyarbakır’da yaşayan şair dostu İhsan Biçici’ye (1934-2013) gönderdiği mektup, Papirüs’ü tekrar hangi zorluklar içerisinde çıkarmaya çalıştığının vesikasıdır:

      edebiyat-14

      “Sevgili İhsan Biçici, Merhaba!
      Çok var görüşemiyoruz. Bilmem şimdilerde nicesin. Ben yine en eski görevime, Maliye Müfettişliğine döndüm. İstanbul’dayım. Bak ne var: Papirüs gündemde. Dergiyi yeniden çıkaracağım. Ancak, günümüz koşullarında, bunun ne güç bir iş olduğunu biliyorsun. Üstelik beş param yok. Yine de deneyeceğim. Dergi ancak baştan 1000 abone sağlanırsa çıkabilecek. Bunun için eşe dosta yazıyorum. 100-150 kişiye. Onlar bana omuz verirlerse, bu kez ikinci aşamaya geçecek, gazete ilanlarıyla okura seslenme cesaretini bulacağım. Gelen abone sayısı elverir düzeyi tutturamazsa, yollanmış paraları geri göndereceğim. Ve bu, benim bu alandaki son deneyim olacak. Papirüs, üç aylık, büyük oylumlu (144 sayfa) bir dergi olacak; üç ayın sanat, düşünce ve siyasal panoramasını verecek; edebiyat ötesi alanları da (sözgelimi cinsel sorunu) yoklamaya çalışacak. Seveceksin. Şimdi, sevgili İhsan Biçici, Mayıs sonuna dek aşağıdaki adresime şiirlerini yollayabilir misin? Ayrıca, vaktiyle söz verdiğin gibi, çevrenden beş-on abone sağlayabilir misin? O da olmadı, oturup bana bir mektup yazabilir misin? Gözlerinden öperim.”

      edebiyat-15
      Derginin 1980 Bahar sayısı, ancak Ekim ayında çıkabilmişti.

      Metin Cengiz, Cemal Süreya; İkinci Yeni Bilincinin Kurucu Gücü kitabında Papirüs’ün üçüncü dönemindeki dergi yapısını şöyle özetler: “Bu yıllarda çıkan Papirüs, bu sıkışma anında bir hamle daha yapsa da fazla devam edemeyecektir. Papirüs’ün 1980’deki ilk sayısına baktığımızda entelektüel kesimde tam bir yandaş bulduğunu gözlemliyoruz. Dönemin ünlü felsefecisi Selahattin Hilav, Türk eleştiri tarihinin önemli ismi Fethi Naci, İkinci Yeni’nin isim babası ve Sol Yayınları sahibi ünlü toplumbilimci Muzaffer Erdost, Mehmet Doğan, Enis Batur, Ragıp Gelencik, Ferit Edgü. Ayrıca Tuncer Uçarol, Eray Canberk, “Savran” köşesiyle Atilla Özkırımlı, Mehmet Ergüven, Doğan Yel, Ahmet Gürsu dergide yazılarıyla yer almışlardır. Cemal Süreya ise Roland

      edebiyat-16
      Papirüs’ün 1981 tarihli son sayısı ise Mart ayında piyasaya çıkmıştı.

      Barthes’a referansla yazdığı başyazıda aydını konu edinmektedir. Dağlarca ile yapılmış “Dağlarca’nın Dedikleri Demedikleri” başlıklı oldukça uzun bir röportaj derginin diğer bir muştusudur. Şairler ise tanıdığımız isimlerdir: Fazıl Hüsnü Dağlarca, İlhan Berk, Cemal Süreya, Sait Maden, Tevfik Akdağ, Özdemir İnce, Günel Altıntağ, Süreyya Berfe, Perihan Mağden. Derginin kapağında Ali Yüce ismi gözükse de içeride kendisine ait yazının hangisi olduğu belli değildir. Papirüs görüldüğü gibi entelektüel çevreyi etrafında toplamış, ülkenin poetik/kuramsal çerçevesini zenginleştirme doğrultusunda önemli işlevler edinmektedir.

      Papirüs üçüncü dönemi, Cemal Süreya’nın çabalarıyla iki sayı sürecek son dönemidir. Bu üçüncü dönemde “1980/ Bahar 1” sayısı ancak Ekim’de, 1981 tarihli 2. ve son sayısı ise Mart’ta çıktı. 12 Eylül darbesiyle şiir de şair de okurlar da darbe karanlığına yenik düşmüştü. Maddi zorluklarla birlikte Papirüs üçüncü döneminde ikinci ve son sayısıyla bir daha yayımlanmamak üzere okura veda etti. Cemal Süreya dergiciliğini dizelerinde şöyle özetlemişti: “Bir dergidir benim yaşamım / bu yüzden ben ölmem / batarım.”

      ENİS BATUR’A MEKTUP
      (TEMMUZ 1979)

      Bir şair, bir ekol…

      Papirüs’ün 3. dönemine henüz 28 yaşındayken yazar olarak katılan Enis Batur, Cemal Süreya’nın kendisine dergi çıkmadan önce yazdığı mektubu ilk defa paylaştı. Batur, her derginin kendine özgü bir dönemi bulunduğunu, Cemal Süreya’nın hem şair ve edebiyatçı hem de yayıncı kimliğiyle bir ekol oluşturduğunu söylüyor. Üçüncü Papirüs dönemi 1981’de kapanmasaydı, bir sonraki sayı “Enis Batur özel sayısı” olacaktı (Cemal Süreya’nın Enis Batur’a mektubu, yakında İş Kültür Yayınları’ndan yayımlanacak Enis Batur’a Mektuplar kitabında yer alacak).

      edebiyat-kutu

    1. Kıymetli ve kaliteli ‘böz’ nasıl sıradan ‘bez’e dönüştü?

      Kıymetli ve kaliteli ‘böz’ nasıl sıradan ‘bez’e dönüştü?

      Türkçedeki “böz” sözcüğü Doğu Türkistan Uygurlarından en az 500 yüz yıl evvel biliniyor, kullanılıyordu. Eski Uygurcada ise giyim-kuşam hammaddesi ve nakdi ödeme aracından ressam tuvaline kadar çok geniş bir kullanım alanına sahip oldu. Türklerin dilinden zamanla silindi ve İslâmiyet’in yayılmasından sonra yerini Arapça “bez”e bıraktı.

      Necip Üçok’un “dolaşıcı kelime” diye adlandırdığı “gezgin sözcük”ler (wanderwörter) çok sayıda dile geçerek evrenselleşen kelimelerdir. Bunların en eskileri (indigo, çay, şeker, kahve, şampuan, vs.) Çince, Hintçe, Arapça gibi doğu dillerinden Geç Ortaçağ ile Erken Modern Çağ arasındaki dönemde Avrasya ticaret yollarıyla dünyaya yayılmış, zamanla girdikleri dilin ses sistemine entegre olmuşlardır (İng. coffee, Fr. café, Rus. kofe gibi). Türkçeye geçen “gezgin sözcük”lerin en eskisi ise, Eski Uygurcada keten ve pamuk kumaş karşılığında çok yaygın olan “böz”dür. Bu sözcüğün Türkçeye geçiş zamanı ve rotası kesinkes aydınlatılamamıştır. Hem Türk hem de Moğol dillerinde hem tek heceli (böz) hem de iki heceli (boso) biçimleri olması ve bu formların farklı zamanlarda ve farklı dillerden girmesi, sözcüğün tarihini karmaşıklaştırır. Tek heceli biçim için, aracı dilin Grekçe (bússos) olduğu ve Nesturi misyonerler aracılığıyla Türkçeye girdiğine dair Berthold Laufer’in uzun zaman önceki (1919) tahmini hâlen en popüler varsayımdır. Yaygın bir kanıya göre nihai kökeni Eski Mısırca olan “böz”, bu dilde mumyalama işleminde cesedi sarmak için kullanılan beyazımsı yeşil bir kumaş cinsi” (Róna-Tas) anlamındaydı. Mısır mumyalarının “byssus” adlı dayanıklı keten parçalarına sarıldığı Herodot Tarihi’nde de kayıtlıdır.

      turkdili
      Böz’e sarılı Mısır mumyası (British Museum).

      “Böz” Eski Uygurcada giyim-kuşam hammaddesi ve nakdi ödeme aracından ressam tuvaline kadar çok geniş bir kullanım alanına sahipti. “Böz” bunca yaygınlığa rağmen Müslüman Türklerin dilinden zamanla silinmiş ve İslâmiyet’in yayılmasından sonra yerini Arapça eşdeğeri “bez”e bırakmıştır.

      11. yüzyıldan itibaren Orta Farsça “pambag” (pamuk) ve varyantlarının Türkçeye girmesiyle, “böz” kaba dokunmuş kumaş anlamında daralır. Kutadgu Bilig (1069), Nehcü’l Ferādīs (1360) gibi ilk İslâmi-Türkçe metinlerde, Eski Mısırca özgün anlamını hatırlatan “kefen bezi” karşılığında kullanılır. Dede Korkut Kitabı’nda geçen “eski panbuk bez olmaz, karı (eski) düşman dost olmaz” atasözü, “bez”in 14. yüzyılda alelade kumaş anlamında daraldığını gösteren iyi bir örnektir. Arapça (bez) biçiminin Farsçadaki türevi “bezistan”ın (bez satılan çarşı) 17. yüzyıl Türkçesinde dönüştüğü “bedesten” başta olmak üzere; “bebek bezi, toz bezi, yelken bezi” gibi yapılar, kelimenin Anadolu coğrafyasında günlük hayatın merkezine yerleştiğini gösteren verilerdir.

      Sinolog Ildikó Ecsedy, “böz”ün Çin’e komşu halklardan egzotik bir ticari mal, haraç veya armağan olarak geldiğini söyler. O ve başka sinologlar (Pelliot 1929), Türk kağanı Tu-lan’ın 588’de Çin imparatoruna hediye gönderdiği keten kumaşı simgeleyen Çince 勃 (p’o) imin, Türkçedeki “böz” sözcüğü olduğunu saptamışlardı. Demek ki bozkır Türkleri bu sözcüğü, Doğu Türkistan Uygurlarından en az 500 yüz yıl evvel biliyorlardı. Bu durum, “böz”ün Proto Türkçe dönemine ait bir kültürel alıntı olduğuna dair Macar Türkolog Róna-Tas’ın hipotezine kanıt oluşturur. Süryani tüccar ve misyonerlerin Çin’e 6. yüzyılda veya daha önce ulaşmaları ve güçlenen Türk kabileleriyle çok yakın temaslar kurmaları; bu tipteki başka kültürel alıntıların da tahminimizden çok önce Türkçeye girmiş olabileceğine delalet eder.

    2. Dili ‘eksilten’ tamlamalar, gereksiz ve yanlış kullanımlar

      Şöyle bir anons: “Bakan …, İstanbul’daki resmî geçit törenine katıldı.” Buradaki “resm” sözcüğünün, sivillik ya da resmîlikle ilgisi yoktur. Arapça “merasim”in tekili olan “resm”, “tören” demektir; dolayısıyla “resmigeçit” de “geçiş töreni” anlamına gelir. “Resmigeçit” tamlamasındaki “i”harfi bir “nispet i’si” olmadığı için kısa okunmalıdır.

      Radyo ve TV kanallarında duyduğumuz en yaygın tamlama yanlışlarından biri, “resmigeçit” veya “geçit töreni”nin “resmî geçit” diye söylenmesidir. Ulusal bayram günlerinde bazı spikerlerin habere şöyle başladığını duyarız: “… günün anlam ve önemini belirten konuşmalardan sonra resmî geçiş töreni yapılacak.” Ya da muhabir alandan şöyle bir anons geçer, “Bakan …, İstanbul’daki resmî geçit törenine katıldı.” Bu iki örnek cümlede geçen “resm” sözcüğünün, sivillik ya da resmîlikle ilgisi yoktur. Arapça “merasim”in tekili olan “resm”, “tören” demektir; dolayısıyla “resmigeçit” de “geçiş töreni” anlamına gelir. “Resmigeçit” tamlamasında spiker ve muhabirin uzatarak söylediği “i”harfi bir “nispet i’si” olmadığı için kısa okunmalıdır. Üstelik zaten “tören” sözcüğünü içeren tamlamaya ayrıca bir “tören” sözcüğü daha eklemek tam anlamıyla bilgisizliktir.

      Şiar Yalçın Doğru Türkçe kitabında bu yanlış söyleyişten şöyle yakınır: “… en büyük felaket, 30 Ağustos şenlikleri vesilesiyle resmî ve özel TV’lerde zaman zaman kulaklarımızı tırmalayan ‘resmî geçit’lerdi! Biri Türkçe öbürü Arapça kelimeler arasında izafet terkibi yaptığı için yanlış olmasına rağmen yerleşmiş bir tâbir olduğu için ‘resm-i geçit’ şeklinde kullanabiliriz. Ama en iyisi, güzel Türkçe karşılığını kullanarak ‘geçit töreni’ demektir.”

      Tamlamaların yanlış kurulması, tamlamalardaki eklerin yanlış yere yazılması veya eklerin gereksiz kullanılması dil yanlışlarına neden olur. Tamlayan-tamlanan uyumsuzluğu, isim tamlamalarının iki ögesi arasında ortaya çıkan bir uyumsuzluktur. Belirtili isim tamlamalarında tamlayan (ilk öge) ses uyumlarına göre değişebilen -in/-nin ekini; tamlanan (ikinci öge) ise yine ses uyumlarına göre değişebilen -i/-si ekini alır. Belirtisiz isim tamlamalarında ise sadece ikinci öge ek alır. Bu eklerden birinin kullanılmaması veya fazladan kullanılması, bu ekler yerine başka bir ekin kullanılması uyumsuzluklara yol açar.

      Tamlama uyumu sadece şiirde aranmaz. Ece Ayhan “Ala Ala Hey” şiirinde “kara” sıfatını isimden sonra kullanarak ne de güzel devirmiştir sözdizimini:

      “… Bütünleyemez mi sanıyorsunuz çalışır bir şiir kara

      Yukarda parçalanmış yüzleri Türkiye mezarlığının derinliklerinden çıkarıp…”

      Mesele: Uymak ya da uymamak

      TV haber bültenlerindeki tamlama yanlışlarını, parantez (yay ayraç) içinde cümlelerin düzeltil- miş biçimlerine yer vererek inceleyelim.

      • “Bu adamlar hiç böyle bir niyetleri yok.” cümlesinde tamlayan ile tamlanan arasında başka sözcükler yer aldığı hâlde, tamlayan için gerekli -in/-nin eki kullanılmamıştır. (Bu adamların hiç böyle bir niyetleri yok.)
      • “İspanya’nın başkenti olan Madrid Belediyesi heyetini…” cümlesinde Madrid sözcüğüne -in ekinin getirilmemesi anlam karışıklığına yol açmıştır. (İspanya’nın başkenti Madrid’in belediye heyetini…)
      • “Biz bu seçimlerdeki başarısızlığımızın sebebi de…” Şahıs zamirlerinin tamlayan olması durumunda -in/-nin (birinci şahıslarda -im) ekine mutlaka gereksinim vardır. (Bizim bu seçimlerdeki başarısızlığımızın sebebi de…)
      • “Kendimizin irademize göre…” Şahıs zamirlerinin tersine, dönüşlülük zamirinde bir eke gerek yoktur. (Kendi irademize göre…)
      • “Hastalık derecede titiz.” İsim tamlamalarında ikinci ögenin yani tamlananın mutlaka iyelik eki (-i/-si) alması gerekir. İyelik ekinin kullanılmaması, tamlayan ile tamlanan arasında uyumsuzluk yaratır. (Hastalık derecesinde titiz)
      • “İnsanın inandığı doğrultusunda…” Medyada bazen isim tamlaması olmadığı hâlde bazı cümlelerde -su ekinin kullanıldığını görürüz. Bu cümle girişinde “inandığı doğrultu” bir sıfat tamlamasıdır. (İnsanın inandığı doğrultuda…)
      • Tamlayanla tamlanan arasında şahıs ve tekil-çoğul bakımlarından da uyumsuzluk görülmektedir: “…ben burada, sizler de ekranı başınızda…” (başında); “1433 yıllarında Osmanlı topraklarını gezen…” (1433 yılında veya 1433’te)