Kategori: Dünya Tarihi

  • Şili’de kırılan zincirler ve dünyayı sarsan 1000 gün

    Şili’de kırılan zincirler ve dünyayı sarsan 1000 gün

    Şili’de bundan tam 50 yıl önce, 4 Kasım 1970’te başkan seçilen Salvador Allende, ABD’nin açık destek sunduğu General Pinochet’nin darbesiyle devrilmişti. Geçtiğimiz ay, Pinochet anayasasını yürürlükten kaldırmak için referanduma giden Şilililer, %78’lik zaferlerini sokaklarda kutlarken, 20. yüzyılın kaydettiği en ilginç sosyalizm deneyimi… Eksileri ve artıları, dönüm noktalarıyla reformist hükümetin 1000 günü…

    Geleneksel olarak mu­hafazakar sağın ege­menliğinde olan Latin Amerika’da parlamenter de­mokrasinin hüküm sürdüğü tek ülke olan Şili, tarihsel ola­rak kıta Avrupası’nın siyasal yelpazesine benzer bir manza­ra arzediyordu: Hıristiyan Demokratların temsil ettiği daha ılımlı bir sağ, CUT (İşçi Sendi­kaları Konfederasyonu) safla­rında sendikalaşan bir işçi sı­nıfı ve onlarla organik bağla­rı olan sosyalist ve komünist partiler… 20’li ve 30’lu yıllarda askerî darbelere sahne olmuş olsa da, diğer Latin Amerika ülkelerinden farklı olarak or­du uzun süredir kışlasından çıkmamıştı.

    50’li yılların sonlarındaysa Şili, ekonomisinin en büyük ih­racat kalemi olan bakır fiyatla­rındaki düşüşün tetiklediği bir ekonomik krize girdi; ülkenin dış borçları katlandı. İşsizliğin artması ve ücretlerin dondu­rulması, işçi sınıfının ve kırsal­daki yoksul halkın toplumsal taleplerini radikalleştirdi. Bu radikalleşmenin siyaset sahne­sindeki en paradoksal yansı­ması, 1964 başkanlık seçimleri sırasında Hıristiyan Demokrat­lar’ın adayı Eduardo Frei’nin artık “evrimden değil devrim­den” sözedilmesi gerektiğini söylemesiydi! Bu yaklaşım, sağ partinin de geleneksel kesim­lerle ilişkisini kesip halkın ta­leplerine kulak vermek zorun­da kaldığını gösteriyordu. Dev­rimci olmak bir yana solcu bile sayılamayacak birinin bu sözle­ri sarfetmek zorunda kalması­nın siyasal bir gerekçesi vardı: İkinci bir Küba’nın doğmaması için Şili ekonomisinin halktan yana önemli reformlara ihtiya­cı vardı.

    Şili’de kırılan zincirler
    26 Ekim’de Pinochet dönemi anayasasını yürürlükten kaldırma yönünde oy kullanan Şilililer, anket sonuçlarını sokaklarda kutladı.

    Şili’de köylüler topraksız­dı. Ekilebilir toprakların yarısı, toplumun yüzde 2’sini oluşturan mülk sahiplerine aitti. Bu oligarşik yapıyı kırmak için köylülerin küçük toprak sahibi olması hedefleniyordu. Birkaç büyük aile tarafından yöneti­len, Amerikan tröstlerine ait sanayi ve banka kesiminde de bir reform gerekiyordu. Örne­ğin ülke ihracatının %80’ini oluşturan bakır, Amerikan şir­ketlerine aitti. Başkan Frei, ba­kırı Şililileştirmek (millîleştir­mek) için çokuluslu şirketle­rin hisselerinin %51’ini almak durumunda kaldı. Ancak bu girişim için hem çok yüksek bir fiyat önerdi hem de bu para Amerikan bankalarından alı­nan borçlarla ödendi!

    Sonunda yüksek enflasyon ve işsizlik hortladı; insanlar so­kağa döküldü. 1965’te sıkıyöne­tim ilan edilmesine ve sendika yöneticilerinin tutuklanması­na rağmen bakır madenlerin­deki grev 1 ay sürmüştü. Kırsal kesimde de kendilerine vaade­dilen reformu bir türlü göre­meyen köylüler reformu bizzat gerçekleştirmek üzere büyük toprak sahiplerinin toprakları­nı işgale başladılar.

    Şili’de kırılan zincirler
    Seçim turunda
    Başkan Salvador Allende, 1973 Mart ayında katılacağı genel seçimden bir ay önce halkı selamlıyor. Bu seçimlerde Allende, 1970’e göre oylarını %8 artırarak %44’e çıkardı.

    20. yüzyılın kaydettiği en il­ginç sosyalizm deneyimine yo­laçan 1970 seçimlerine bu top­lumsal hava içinde girildi.

    Salvador Allende başkan oluyor

    Başkan Frei yine Hıristiyan Demokratlar-HD (Partido Demócrata Cristiano) adına aday olurken, rakipleri Ulusal Parti adına Alessandri, çeşit­li sol partilerin oluşturduğu Halk Birliği adına ise Salva­dor Allende’ydi. Halk Birli­ği (UP-Unidad Popular), İşçi Sendikaları Konfederasyo­nu’nu yöneten Komünist Par­ti-KP (Partido Comunista de Chile), Allende’nin kurucu­su olduğu Sosyalist Parti-SP (Partido Socialista de Chile), orta sınıfları temsil eden Ra­dikal Parti ve HD’den sol bir kopuş olan MAPU’nun (Birleşik Halkçı Eylem Hareketi) it­tifakından oluşuyordu.

    UP’nin programı, ülkenin yağmalanması ve kitlelerin sö­mürülmesine karşı radikal bir tutum sergiliyordu. Programın öne çıkan hedefleri, Frei’nin başlattığı toprak reformuna de­vam etmek, ücretleri artırmak, bakır başta olmak üzere ekono­minin kilit sektörlerini millî­leştirmekti. Fiyatları ve enflas­yonu denetlemek, her çocuğa her gün yarım litre süt ve halka parasız sağlık hizmeti sunmak gibi hedefler de ardından geli­yordu.

    Seçimlerde hiçbir aday mutlak çoğunluğu elde edeme­diği için parlamentonun önde gelen iki aday (Allende ve Ales­sandri) arasında karar vermesi gerekti. UP parlamentoda çoğunluğa sahip olmadığı için HD’nin vereceği oylar belirleyi­ci olacaktı. Amerikan tröstleri ve CIA açıkça Frei’ye baskı ya­parak Allende’ye oy verilmesini engellemeye çalıştı.

    Şili’de kırılan zincirler
    Özgürlüğün son günleri
    4 Eylül 1973’te, Pinochet’nin darbesinden tam bir hafta önce UP’nin son yürüyüşünden kareler (üstte ve altta). Eylül 1973’te, Allende nihayet askerî darbenin kapıda olduğuna kanaat getirerek referanduma gitmek istedi, ama artık çok geçti.
    Şili’de kırılan zincirler

    Ancak Allende, 24 Ekim 1970’de ezici bir çoğunluk­la (35’e karşı 153 oy) başkan seçildi; 4 Kasım’da ise hükü­met kurulduktan sonra resmen göreve başladı. Hıristiyan De­mokratlar, Allende’nin idarede muhalefetin mevkilerine do­kunulmayacağına, kilise, polis ve ordunun özerkliğine saygılı davranacağına dair bir belge­yi imzalaması karşılığında onu destekledi. Yeni iktidar dev­rimci bir hükümet değil, emek­çilerin çıkarlarını gözetirken müesses nizama da dokunma­yacak bir reformist hükümet olarak yola çıktı.

    Reformlar dönemi

    Allende hemen Frei’nin baş­lattığı toprak reformunu hız­landırdı. 1971 sonunda bakır, kömür, nitrat gibi maden iş­letmelerinin hemen hemen tamamı ve banka sektörünün %90’ı denetim altındaydı. İş­letmelerin verimliliğini artır­mak için, fabrikalarda emek­çilerin yönetime katılmasını sağlayan bir sistem yürürlü­ğe sokuldu. Allende’nin ilk yı­lında memurların geliri %35, askerlerinki %70; işçi ve köy­lülerinki ise %100 arttı. 200 bin yeni istihdam yaratıldı. 1970’de %35 olan enflasyon 1971’de %3.8 oldu. En çok da çocuklara dağıtılan süt dikka­ti çekti. Bütün bu reformların sonucunda UP, 1971 yerel se­çimlerinde %50.9 ile mutlak çoğunluğu elde etti.

    Buna karşılık patronlar, millîleştirme ve yönetime ka­tılma süreçlerini baltalamak için örgütlenmeye giriştiler. Allende’nin polis ve yargıda kendisine karşı olan gruplara dokunmaması, işgallere katılan köylülerin ve işçilerin hapsedil­mesine yolaçtı.

    Allende, sosyal çatışmaların yaşanması halinde düzeni sağ­layacak gücün ordu olacağını düşünüyordu. 1970’de ABD’den 3.2 milyon dolarlık silah alımı yapılmışken 1971’de bu raka­mın 13.5 milyona çıkması da dikkati çekiciydi.

    Balayı bitiyor

    UP’nin iktidara gelişinden 1.5 yıl sonra, ülke giderek daha da ağırlaşan bir ekonomik krizin içine girmişti. ABD’nin baskı­sı, çokuluslu şirketlerin tutu­mu, dünya piyasasında bakırın fiyatının düşüşü ve millîleştir­melerin “çok iyi fiyatlarla” ya­pılmasının yarattığı borçlan­ma gibi bir dizi husus, krizin dönüşsüz hâle gelmesine ne­den oldu. Enflasyon bir yılda %200 artmıştı.

    1971 ilkbaharında, hükümet kapitalistlerin yatırım yapma­sını sağlayamadığı gibi yaban­cı ülkelere para çıkarmalarının önüne de geçemedi ve ekono­mik bir kaos başgösterdi.

    Kentte ve kırsalda geniş halk kitleleri, sağın siyasi ve as­kerî karşı saldırılarına ve bur­juvazinin ekonomik sabotajına karşı hükümetin yetersiz kaldı­ğını görünce daha radikal ara­yışlar içine girdi. Toprak refor­munda toprakların %40’ı köy­lülere dağıtılmış olsa da %30’u halen topraksız olan yoksul köylüler de giderek daha radi­kal talepler ileri sürmeye başla­dılar. Kenar mahallelerde doğ­rudan demokrasi ve özyönetim organları öne çıkmaya başladı.

    Allende sokağın kendi seç­meni tarafından kullanılma­sına karşı çıkarken, sağ kesim devlet kurumlarındaki nüfuzu sayesinde sokağı alabildiğine kullandı. Mart 1972’de başarı­sız bir darbe girişimi yaşandı.

    Grev ve işgal

    Mayıs 1972’de grevler bir ön­ceki senenin 10 katına çık­mıştı. Emekçiler fabrikaları, yoksul köylüler ise tarımsal işletmeleri işgal ediyorlardı. O zamana kadar daha çok öğren­ci çevrelerinde etkin olan MIR (Movimiento de Izquierda Revolucionaria-Devrimci Sol Hareket), yavaş yavaş büyük kentlerin yoksul mahallelerin­de ve yoksul köylüler arasında yayılmaya başlamıştı.

    İşçilerle köylülerin ortak bir gösterisinden sonra “sanayi cordon’u” denilen yeni tipte bir örgütlenmeye girişildi. Emekçi­ler tarafından seçilen ve geri de çağrılabilen işçi konseyleri, fi­ilen bir halk meclisi işlevi gör­meye başlamıştı.

    Şili’de kırılan zincirler
    Her şeye rağmen halk Allende’yle
    1964 başkanlık seçimlerinin öncesinde Allende’ye destek yürüyüşü (altta). 1964’te Hıristiyan Demokratlar’ın adayı Eduardo Frei seçimin galibi olmuştu. 1970’de ise Halk Birliği (UP-Unidad Popular), Allende’yi başkan yaptı. CUT (İşçi Sendikaları Konfederasyonu) da ittifakın destekçilerindendi (üstte).
    Şili’de kırılan zincirler

    Halkın yükselen talepleri UP saflarını da bölmüştü. Par­lamento yoluyla sosyalizme geçmeyi hedefleyen KP’ye (ve bağlı olduğu Moskova’ya) göre Şili tam kapitalist bir ülke de­ğildi. Dolayısıyla “komprador” denen burjuvaziden ayrı olan ve “millî” diye vaftiz edilen bur­juvazinin bir kesimiyle birlikte yürünmesi gerekiyordu. Siya­seten ABD’ye bağlı Ulusal Par­ti’ye karşı çıkarken millî burju­vazi ve orta sınıfı temsil eden Hıristiyan Demokrat Burjuva­zi ile ittifaka özen göstermek gerekiyordu. Bu durumda aşa­ğıdan halk hareketini dizginle­meli; ordu da dahil olmak üzere devlet kurumlarına saygılı dav­ranılmalıydı!

    SP’nin sol kanadı ve Hıris­tiyan Demokratlardan koparak hızla sosyalizme yönelen MA­PU ve Hıristiyan Sol (la Izqu­ierda Cristiana) ise aksi yönde bir strateji benimsemiş; MIR de onları dışarıdan destekle­mişti. Onlara göre Şili, emper­yalizme bağımlı olsa da tam anlamıyla kapitalist bir ülkey­di. Dolayısıyla “komprador ve millî” diye bir ayrıma gitmek anlamsızdı. Üstelik UP’yi sabo­te edenler, burjuvazinin “yurt­sever olmayan” bir kısmı değil, bütünüydü. Dolayısıyla emek­çilerin ve yoksulların ihtiyaç­larını karşılamak için üretimi artırmaktan çok daha önemli olan, baltalanan üretimin çalı­şanlar tarafından denetim altı­na alınmasıydı.

    Sonuçta tartışma sağ kana­dın zaferiyle sonuçlandı. Hü­kümet Hıristiyan Demokratları tatmin etmek için işgallere son verilmesi çağrısında bulunduğu gibi bazı bölgelere bunun için polis de gönderdi.

    Şili’de kırılan zincirler
    Gençler ve kadınlarla elele
    1973’te UP’nin son yürüyüşünde, Şili’nin Komünist Gençliği (JJ. CC) (üstte) ve kadınlar da (altta) sokaklardaydı.
    https://www.flickr.com/photos/198609354@N06/53978734187/in/dateposted-public/

    Ağustos 1972’de o zama­na kadar bloke edilen fiyatla­rın serbest bırakılmasıyla bir anda %60-150 oranında artış görüldü. Ahali için bir felaket­ti bu. Esnaf greve gitti. Ulusal Parti’nin faşist çeteleri yardı­ma çağrıldı ve bunlar da kara elbiseleri, ellerindeki sopalarla peydah olup insanları ve hatta polisleri dövdüler. 4 Eylül’de, seçimlerin ikinci yılında, so­kaktaki bir pankart şöyle diyor­du: “Hükümet b..tan, ama bi­zim; onu savunuyorum”.

    Hükümetin yumuşama­sı muhalifleri cesaretlendir­mişti. Önceki başarısız darbe girişiminin sözcüsü General Canales’in yeni hamlesi tekrar savuşturuldu. Ekim’de ise sağ cenah ve patronlar açıkça sal­dırıya geçti. Dağlar ile kıyı şeri­di arasında sıkışmış ülkede özel bir önemi olan ulaşım sektörü greve giderek ülkeyi felç etti. Onları serbest meslek erbabı izledi. Ulusal Parti’nin koman­doları greve katılmayanlara hadlerini bildirmek için sokak­lardaydı. Grevde ABD’den gelen fonların da katkısı vardı.

    Sağcıların saldırısı

    Ancak sağın bu saldırısı işçile­ri de harekete geçirdi. Üreti­min durduğu birçok fabrikanın yönetimini ele alarak üretime başladılar. Yoksul mahallelerde JAP gıda ürünlerinin dağıtı­mını üstlendi. Birçok hekim ve hastabakıcının iş bıraktığı has­tanelerde bile gönüllüler hiz­met sundu. Özsavunma komi­teleri belirmeye başladı. Yoksul mahallelerde bölgesel temelde seçilenlerden oluşan meclisler, “Commandos Communales” adı altında patronların grevine karşı sanayi kordonlarının ve JAP’ın faaliyetlerini eşgüdüm­lemek için kuruldu.

    Allende bu karmaşık du­rumda sıkıyönetim ilan etti. Fabrikaları işgal edilen patron­lara durumun düzeltileceğine dair söz verdiği gibi HD ile de anlaşarak önde gelen üç gene­rali hükümete aldı.

    Şili’de kırılan zincirler
    Sonun başlangıcı
    Darbenin ardından Ulusal Stadyum’da toplanan binlerce insan işkence gördü; toplamda 3 binden fazla insan öldürüldü; 30 binin üzerinde insan işkenceden geçirildi (üstte). Allende, hayattayken çekilmiş son fotoğrafında 11 Eylül sabahı, elinde silahla La Moneda’dan çıkarken (altta).
    Şili’de kırılan zincirler

    6 Kasım’da grev bitti ama ülkenin takati kalmamıştı. Mart 1973’te, Allende’nin hükümeti kurmasından beri ya­pılan ilk genel seçimlerde UP %44 oy aldı ve milletvekili sa­yısını katladı. Bu gerçekten Al­lende için bir başarıydı; oyla­rını 1970’e göre %8 artırmıştı (ancak 1971’deki yerel seçim­lere göre %6 düşürmüştü). Bu seçim sonuçları sağın meşru yollardan hükümeti devirme umutlarını suya düşürünce, bütün cephelerde saldırıya ge­çerek askerlerin müdahalesini sağlamaya yöneldiler. Ekono­mik kaosu derinleştirme çaba­larının yanısıra Vatan ve Öz­gürlük (Patria y Libertad) çe­teleriyle sol partilere saldırılar düzenleyerek “huzur ve güven” boşluğu yaratmak istediler.

    29 Haziran’da bir zırhlı bir­lik başkanlık sarayına saldırdı. Emekçiler olağanüstü bir se­ferberlikle yanıt verip fabrika­ları işgal ettiler. Tarım refor­mundan nasiplenmeyen yoksul köylüler de o güne kadar doku­nulmayan arazilere elkoydular. Ancak bu büyük kitle hareketi­nin silahsız olduğu eklenmeli. Hükümet ise yine HD’ye yakın­laşarak ekonominin yeniden toparlanması ve emekçilerin fabrikaları terketmesi çağrısın­da bulundu.

    Darbe geliyor

    Emekçilerde bir terkedilmiş­lik halet-i ruhiyesi peydahlan­mıştı. Artık saat başı bir saldırı oluyor, günlük ölü sayısı 10’un altına düşmüyordu. Or­du bu arada darbe karşıtı as­kerleri elekten geçirmeye baş­ladı. Eylül 1973’te UP’nin se­çim zaferinin üçüncü yılında, nihayet askerî darbenin ka­pıda olduğuna kanaat getiren Allende referanduma gitmek istedi. Bu arada darbecileri hi­zaya getirmek için de General Pinochet’yi görevlendirdi!

    Pinochet önce Allende’ye sadık veya “meşruiyetçi” su­bayları temizledi ve 11 Eylül sabahı askerî darbeyi ilan etti. Başkanlık Sarayı bombalandı­ğında Allende kendini savunsa da elinde silahıyla öldürüldü. Saat 14.00 olduğunda saraydan geriye bir harabe yığını kalmış­tı. Washington Post’un gönder­diği özel muhabir, aynı akşam ABD elçisinin darbenin başa­rısını kutlamak için şampanya patlattığını yazıyordu.

    Ordu tek tek fabrikaları ele geçirdi. Direnen işçiler anında kurşuna dizildi; Ulusal Stad­yum’da toplanan binlerce insan işkence gördü; toplamda 3 bin­den fazla insan öldürüldü; 30 binin üzerinde insan işkence­den geçirildi. Bir yıl içinde 300 bin işçi işten atıldı. Birkaç yıl içinde uygulanan ekonomik ve sosyal politikalar sonucu satın alma gücü %40 düşmüştü.

    Pinochet’in darbesi, Latin Amerika’nın diğer ülkelerinde de neoliberal politikalar ve as­kerî diktatörlükler için bir la­boratuvar işlevi görecekti. Şili halkının Pinochet anayasasını değiştirmek için geçtiğimiz ay sandığa gitmesi için ise 47 yıl geçmesi gerekti.

  • Latin Amerika’da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adalet

    Latin Amerika’da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adalet

    Latin Amerika’nın “uzun 10 yılı”nda sol popülist ve ilerici hükümetleri ardı ardına deviren askerî darbeler, toplumu demir yumruklarıyla ezmiş; arkalarında bir enkaz bırakmışlardı. 1992’de Paraguay’da tesadüfen bulunan “zulüm arşivi”, “Akbaba”nın pençesinden kurtulamayan onbinlerce Latin Amerikalının hikayesini anlatıyordu. Akbaba (Condor) bir benzetme değil, ABD’nin yerli işbirlikçileriyle yürüttüğü kirli operasyonun adıydı…

    Latin Amerika’nın askerî diktatörlüklerle örülen “uzun on yılı”, Ocak 1959’da Küba’da Batista diktatörlüğünün devrilmesi ile başlatılabilirse de aslında bu tarihten önce de kıtanın başka köşelerinde cunta yönetimleri görülmeye başlanmıştı. 1954’te Paraguay’da halkı inleten General Alfredo Stroessner’in demir yumruğu tam 35 yıl boyunca ülkeden elini çekmemişti. Brezilya’da 1964’ten itibaren askerler iktidardaydı; 1971’de ise General Banzer’in zorba iktidarı Bolivya’nın kontrolünü ardı ardına darbelerle ele geçirmişti. General Pinochet’ye bağlı kuvvetler 11 Eylül 1973’te Şili’nin seçilmiş başkanı Salvador Allende’yi devirmiş ve ardından Peru’da 1975’te ilerici popülist General Alvardo’nun yerine meslektaşı General Francisco Morales Bermudez geçmişti. Tabloyu Peron’un ölümünden beri istikrarsızlığa sürüklenmiş olan Arjantin’de kanlı bir diktatörlük kuran General Videla 1976’da tamamladı.

    Latin Amerika'da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adalet
    Şilili diktatör Augusto Pinochet, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile el sıkışırken, 1976.

    Soğuk Savaş koşullarında gerçekleştirilen bu darbeler sırasında yaşanan devlet terörünün faturası korkunç olmuştu: Ülkesini terk ederek önce yakın ülkelere, bazen orada da darbelerin gerçekleşmesiyle daha da uzak diyarlara kaçmak zorunda kalan 4 milyon insan; en iyimser tahminlere göre bile hayatını kaybeden 50 bin kişi; 35 binden fazla kayıp; 400 binin üzerinde hapis cezası… Canlı canlı uçaktan denize atılanlar… Üstelik bu kayıpların içinde yalnızca solcular ve militanlar da yoktu. Sağcı milletvekilleri ve hiçbir siyasi faaliyeti olmayan sıradan insanlar da şiddetten payını almıştı. Arjantin İnsan Hakları Komisyonu’nun verdiği rakamlara göre kaybedilen ya da öldürülenlerin 8 bini çocuk yaştaydı. Çocuklarını arayan Mayıs Meydanı Anneleri’nden de aynı akıbeti paylaşanlar vardı. Ölen annelerin çocukları ailelerinden ayrılıyordu. İleriki yıllarda bu durumdaki 500 çocuktan yalnızca 128’i biyolojik ailelerine teslim edildi. Çocuklarının ve torunlarının bulunması için mücadele eden Mayıs Meydanı Anneleri bu dönemin belleğini halen ayakta tutmaya devam ediyor.

    Aslında bu askerî diktatörlükler dalgasının öncesinde, Latin Amerika’yı şekillendirenler arasında, kitle seferberlikleri, toplumsal siyasallaşma, güçlü siyasi parti ve örgütler, Amerikan emperyalizmiyle ilişkilerin koparılmasını savunan sol popülist veya ilerici hükümetler vardı. İşçi hareketinin genelleşmiş geri çekilişinin, devlet kurumlarının şiddet kullanımının, demokratik katılım ve ifade alanlarının neredeyse topyekûn imhasının, sendikal ve siyasal muhaliflerin ideolojik olduğu kadar fiziken de ezilmesinin ardından ise Latin Amerika’nın bugün halen sonuçlarıyla günbegün yüzleşmek zorunda kaldığı neoliberalizm gündeme geldi. Peki nasıl olmuştu da böylesi güçlü bir toplumsal mücadele bu denli beklenmedik şekilde kırılmıştı?

    Latin Amerika'da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adalet
    Annelerin çığlığı Nisan 1977’de 14 kadın, Arjantin yönetiminin gözaltına aldığı çocuklarının akıbetini sormak için Buenos Aires’teki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplandı. O günden beri de diktatörlük döneminin belleğini ayakta tutuyorlar.

    Bu sorunun yanıtı, siyasal ve toplumsal açıklamaların yanında Amerikan emperyalizminin desteği ile insanlık tarihinde rastlanmadık ölçüde bir uluslararası devlet terörizminin kıtasal ölçekte (ve hatta kıtanın ötesinde) uygulamaya sokulmasında yatıyor. Daha somut olarak söylemek gerekirse, ABD’nin kırmızı çizgisinin demokrasi olmadığını gösteren “Condor (Akbaba) Operasyonu”nda…

    30 Eylül 1974’te Buenos Aires’te Şili eski devlet başkanı yardımcısı ve Allende hükümetinin bakanı General Carlos Prats’ın bombalı bir suikastte öldürülmesi, Pinochet’nin ordu içinde “meşruiyetçi” çizgiyi temsil eden en önemli rakibinin tasfiyesi anlamına geliyordu. Bu saldırının aktörlerinden biri Ekim 1972’de önde gelen 72 muhalifin öldürülmesinden sorumlu olan ordu içindeki “ölüm grubu”nun üyesi Amerikalı Michael Townley idi. Operasyonun Buenos Aires polisinin doğrudan yardımıyla gerçekleştirildiği açıktı. Ardından sürgün olduğu İtalya’da Pinochet’ye karşı muhalefet eden Şili Hıristiyan Demokrat Partisi yöneticisi Bernardo Leighton’un, 6 Ekim 1975’te öldürülmesi geldi. Cinayetin arkasında Stefano Delle Chiaie’nin yönetimindeki Avanguardia Nazionale ve Ordine Nuovo gibi neofaşist gruplara bağlı kişiler vardı.

    Condor Operasyonu Amerika’nın kalbinde de suikastlerini sürdürdü. Yine Townley’in dahliyle eski Şili büyükelçisi ve Pinochet’ye muhalefetin liderlerinden Orlando Letelier, 21 Eylül 1976’da Washington’ın merkezinde öldürüldü. Bu cinayet, Amerikalı gazeteci Jack Anderson’un ülkesinin Condor Operasyonu’ndaki rolünü araştırmaya başlamasına yolaçtı. 1976’da bu kez gazeteci Richard Gott, Phœnix Operasyonu’nu açığa çıkardı ve açıkça Henry Kissinger’i itham etti.

    “Devlet terörü”nün bahaneleri

    Diktatörlüklerin devlet terörünü haklı çıkarmak için kullandıkları bahane “gerilla mücadelesi” oldu. Toplumsal eşitsizliğe ve baskıya karşı silahlı mücadeleyi meşru gören, özellikle Guevarizm’den etkilenen bir dizi hareket “uzun on yılda” kıtayı boydan boya sarmıştı. Uruguay’da Tupamaros(geçen dönem başkan olan Mujica bu örgütün ünlü bir simasıydı) gözalıcı eylemler yaparken Arjantin’de ERP (Halkın Devrimci Ordusu) ve Monteneros (sol Peronist silahlı örgüt), bakan José Lopez Rega yönetimindeki paramiliter örgütlerin ve meşru hükümetin silahlı kuvvetlerinin uyguladığı yasadışı baskılara karşı direniyordu. Peru’nun güneyinde Hugo Blanco’nun önderliğinde bir köylü hareketi örgütleniyordu. Brezilya’da askerî diktatörlüğe karşı silahlı mücadeleyi savunan çeşitli örgütler vardı. Şili’de ise durum oldukça karmaşıktı: 1970-73 Unidad Popular hükümeti döneminde silahlı mücadele stratejisini reddeden MIR (Devrimci Sol Hareket) “uzatmalı halk savaşı”nı savunuyordu.

    Latin Amerika'da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adalet
    Brezilya sokakta Brezilya halkı 1964’te Rio De Janerio sokaklarında ABD tarafından desteklenen Brezilya Silahlı Kuvvetleri darbesine hayır diyor.

    Diğer yanda aşırı sağın açıkça Amerikan emperyalizmi ve devletle işbirliği içinde geliştirdiği paramiliter terör örgütleri vardı. En belirgin örneği de Arjantin’deki AAA’nın (Arjantin Anti-Komünist İttifakı) “ölüm birlikleri”ydi. Ulusal değerleri yüceltme iddiasındaki bu akımlar “muhaliflere” karşı bir “kutsal savaş” ilan etmişlerdi. Sol hareketlerin varlığı, işkence, insan kaçırma ve kaybetme gibi yöntemlerle toplumsal mücadelelerde yükselen her çeşit itirazın bastırılması için bir meşruiyet zemini olarak sunuluyordu.

    Bu durumu açıklayan en iyi örnek Şili’ydi. Şili’de dikkate değer bir silahlı örgüt olmadığı gibi sol hükümet “meşrutiyetçi” dedikleri askerlerin ve “millî burjuvazi”nin desteğiyle sosyalizme barışçıl ve kurumsal bir geçişin mümkün olduğuna inanıyordu. Bu koşullarda bir iç düşmanın inşası için hedef alınan, Batılı ve Hıristiyan geleneğe saygı temelinde “Marksist kargaşa” oldu. Daha sonra Beyaz Kitap’ta açıklandığı üzere askerî darbeyi meşrulaştırmak için Arjantin, Brezilya ve elbette Küba gibi ülkelerin teröristleri arasından özenle seçilmiş 1500 uzman gerilladan söz edilmeye başlandı. Bu tehlikeli gerillalara bir de Kübalı General Tony de la Guardia’nın ülkenin kuzeyini komuta ettiği iddiası eklendi. Sözde hazırlığı yapılan bu içsavaşa karşı memleketi “Marksist kargaşa”dan kurtaracak olan da askerî diktatörlüktü. Tabii Şili’de 11 Eylül askerî darbesine karşı gözle görülür bir direnişin olmaması, ortada böyle bir “kargaşa” da olmadığını açıkça gösteriyordu. Solcu olmayan muhaliflerin öldürülmesi ve kıtadaki sol siyaset güçlerinin Moskova’nın dümen suyunda olmaması da “Soğuk Savaş” bahanesini inandırıcı olmaktan çıkarıyordu.

    Arşivler de tükürür

    Paraguay, alt kıtanın ortasında küçük ve yoksul bir ülke olmasına rağmen diktatörlükler açısından zengin bir tarihe sahipti. Kaçak Nazi savaş suçlularından uyuşturucu kaçakçılarına, soykırımcılardan casuslara her tür gerici militan, Paraguay’ı bir sığınak olarak görmüştü. Stroessner’in (1954-1989) demir ökçesi altında inleyen ülke, ortada değil bir komünizm tehlikesi, komünizmin esamesi bile okunmazken ABD Başkanı Richard Nixon tarafından komünizme karşı mücadelede en tutarlı ulus olarak takdim edilmişti. Şubat 1989’da rejimin devrilmesine rağmen 35 yıllık diktatörlük herhalde kendisini öylesine güvende hissediyordu ki arşivleri imha etmek kimsenin aklına gelmemişti. Yöneticilerin önemli bir kısmının kokain kaçakçılığına, kara para aklama işlerine, kumarhanelere bulaşmış olması da “mesleki” titizliklerini etkilemiş olabilir. Böylece ülkenin kolluk kuvvetleri, nasıl olsa cezalandırılmayacaklarını düşünerek geriye kurbanları ve yakınları için paha biçilmez bir arşiv bıraktılar.

    “Terör arşivi” ya da “zulüm arşivi” diye adlandırılan bu belgeler, Aralık 1992’de Condor Operasyonu’nun eski mahkumu, profesör Martin Almada tarafından ele geçirildi. Almada, bir yargıcın refakatinde kendi kovuşturması hakkında araştırma yaparken olmadık bir banliyöde, “Akbaba”nın pençesinden kurtulamayan binlerce Latin Amerikalının hikayesiye karşılaşmıştı. Bu arşiv Condor’a üye ülkeler arasındaki ilişkilerin yanısıra “büyük birader” ile ilişkileri de tartışmasız bir açıklıkta ortaya koyuyordu. 35 yılda 700 bin döküman birikmişti. 180 arşiv dolabı, 10 binden fazla fotoğraf, 8369 gözaltı fişi, 1888 pasaport ve kimlik, 115 cilt polis raporu, alfabetik olarak düzenlenmiş 740 defter, 500’den fazla kaset, siyasi partiler üzerine 574 dosya ve 1500’den fazla kitabı olan bir kitaplık. Yaklaşık 4 tonluk lanetli bir hazine! Ailelerinin, değişik ülkelerdeki diktatörlüklerin kurbanı olan binlerce kişinin akıbetini öğrenmesi için bulunmaz bir kaynak.

    Elbette tablonun tamamlanması için başta AID (Amerikalararası Kalkınma Ajansı) olmak üzere diğer kurumların da katkısı gerekiyordu, ancak onlar bu belgeleri temizlemeyi tercih ettiler. Almada, 1999’da UNESCO’nun arşivi “Dünyanın Belleği” olarak tasnif etmesini, ayrıca Condor Operasyonu’nun kıta ülkelerinin üniversite programlarına dahil edilmesini talep etti.

    Condor için önemli bir kaynağın da Washington’da olduğu kesin. 1974’te ABD’nin Şili darbesine dahlini araştıran demokrat milletvekilinin adıyla anılan “Church Komisyonu” bütün engellemelere rağmen bazı belgeleri ortaya çıkardı. Washington Üniversitesi sayesinde, National Security Archive (NSA) sitesinde de bilgi edinme hakkı kullanılarak bazı belgelere ulaşılabiliyor.

    Latin Amerika'da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adalet
    Bitmeyen yas Mayıs Meydanı Annelerii baskılara rağmen hükümet tarafından ellerinden alınan çocukları için her hafta daha da büyüyerek buluştular. Başlarına bağladıkları beyaz eşarplar zaman içerisinde onların sembolü haline geldi.
    Latin Amerika'da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adalet

    Akbabalaşma süreci

    Şubat 1945’te Meksika’nın Chapultepec kentinde yapılan Panamerikan Konferansı’nda ABD, Latin Amerikalı askerlere komünizm tehlikesi etrafında kenetlenmenin önemini anlatmış, 1951’de Panama’da kurduğu okulla Latin Amerika ordularının subaylarını eğitime tabi tutmuştu. 1959 Küba Devrimi, önce yılda bir, sonra iki yılda bir yapılan Amerikan Orduları Konferansı’nın (CEA) oluşumunu hızlandırdı. Eylül 1973’te Caracas’ta gerçekleştirilen 10. toplantıda alıntılandığı üzere daha o zamandan “terörizmi engellemek ve her ülkedeki yıkıcı unsurları denetlemek için” bilgi alışverişini artırma gereği konuşulmaya başlanmıştı.

    Condor Operasyonu’nun ruhu da buradaydı… Bu bilgi alışverişi “Agremil Ağı” denen askerî ataşeler aracılığıyla yürütülecekti. Bu ağın tamamlayıcı unsurları, “terörist” denilenlere yönelik işkence ve infazlara katılan askerî istihbarat servisleri, diktatörlüklerin siyasi polisleri ve ölüm birlikleriydi. Böylece Uruguay, Brezilya ve Arjantin ölüm birlikleri arasında bir koordinasyon kurularak bir ülkeden diğerine geçiş halinde “muhaliflere” hayat hakkı tanınmayacaktı. Artık elimizde Guatemala ve Şili’deki “kirli savaş”la ilgili bu koordinasyon hakkında yeterince arşiv belgesi bulunuyor. Seçimle gelmiş Allende hükümetinin istikrarsızlaştırılması için (başta Dışişleri Bakanı Kissinger olmak üzere) Richard Nixon yönetiminin ekonomik sabotaj ve terörizm faaliyetlerinde bulunduğu bugün kimsenin inkar edemeyeceği açıklıkta.

    45.yil_dunya_tLatin Amerika'da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adaletarihi_72
    Kayıp yüzler Ana María Luna Barrios, annesini ararken Şili’deki Augusto Pinochet diktatörlüğünü başlatan 1973 darbesinden sonra “kaybolan” insanların fotoğraflarını biraraya getirdi.

    Paraguay’da bulunan arşivin kitaplığında Martin Almada’nın dikkat çektiği kitaplardan birinin başlığı şöyleydi: İşkence edilen kişiler nasıl hayatta tutulur? Ölen kişiye işkence yapılamayacağına göre bu da ciddi bir titizlik gerektiyordu demek… 1952’den 1977’e kadar CIA elemanı olarak çalıştıktan sonra pişmanlığını ifade eden Ralph W. McGehee de Deadly Deceits: My 25 Years in the CIA (Ölümcül Aldatmaca: CIA’deki 25 Yılım) adlı kitabında bu yöntemleri açıkladı ve Condor Operasyonu’nda CIA ile ölüm birliklerinin ortak yürüttükleri faaliyetleri ifşa etti.

    ABD’nin muhaliflere karşı düzenlenen operasyonlara önayak olması elbette Latin Amerika ile sınırlı değildi. Örneğin 60’lı yıllarda Phœnix Operasyonu ile başta Vietnam ve Endonezya olmak üzere Güneydoğu Asya ülkelerinde de binlerce insanın öldürülmesine ve 1965’te Endonezya’da gerçekleşen askerî darbede olduğu gibi pek çok müdahalede bulunmuşlardı. Zaten Condor Operasyonu yürürlüğe sokulduğunda da CIA’in başında Phœnix Operasyonu’nun önde gelenlerinden William Colby vardı. 25 Ekim 1974’te “Birleşik Devletler dünyanın herhangi bir bölgesinde yasadışı davranma hakkına sahiptir” diyen zat, bu William Colby’ydi.

    Condor Operasyonu arşivlerden öğrendiğimize göre hazırlık dönemi oldukça yavaş olmuştu. Condor’un resmî kuruluş tarihi olarak 25 Kasım 1975 zikredilse de ortak faaliyetlere önceden başlanmıştı. Örneğin 1974 Mart ayında, Şili’den Peron’un henüz iktidarda olduğu Arjantin’e geçen “yıkıcı” unsurların kökünün kazınması için bir toplantı yapılmıştı. Uruguay, Bolivya, Arjantin, Şili, Brezilya ve Paraguay’ın karanlık güçlerinin hamleleri, 1976 Mart’ında Arjantin’de askerî diktatörlüğün iktidara gelmesiyle perçinlenmişti.

    Ya adalet?

    Önde gelen üç diktatörün ikisi, Augusto Pinochet ve Alfredo Stroessner işledikleri suçlardan dolayı mahkum olmadılar. Anayasa Mahkemesi’nin sağlık sorunları nedeniyle yargılanamayacağını söylediği Pinochet 2006’da öldü. Stroessner aynı yıl, sürgünde olduğu Brezilya’da herhangi bir adli kovuşturmaya uğramadan ömrünü noktaladı. Arjantin diktatörü Jorge Rafael Videla ise 2013’te 87 yaşındayken hayatını hapishanede tamamladı. Hukuk teklese de tarih hükmünü ağır verdi. Arjantin’deki darbenin yıldönümü olan 24 Mart her yıl hatırlanırken Condor Operasyonu da asla unutulmadı. Nunca Más!

  • ‘Katilleri ödüllendirelim hatta heykellerini dikelim!’

    ‘Katilleri ödüllendirelim hatta heykellerini dikelim!’

    ABD’nin North Carolina eyaletinin Wilmington kentindeyiz. Yıl 1898. Köle ticareti resmen yasaklanmış ama köleliğe devam. Charles Brantley Aycock diye bir mal değneği var. Bu arkadaş, şehir nüfusunun çoğunluğu Siyah olmasına karşın meclisteki üç-beş Siyah temsilciyi bahane ederek ayaklanıyor; peşine iki-üç bin geri zekâlı takıyor; şehri yakıp yıkıyor, meclisi basıyor, temsilcileri asıyor, yüzlerce insanı öldürtüyor, asıyor, kesiyor. Peki bu alçak darbeciler sonradan nasıl cezalandırılıyor? Şöyle: Hepsi daha yüksek makamlara geliyor; hatta heykelleri dikiliyor.

    Bir arkadaşım anlatmıştı: Ortaokul yıllarında durduğu yerde aklına geldikçe heyecanlanıyor ve “Yahu ne muhteşem, hem Türk hem de Müslümanım; dünyada bundan daha harika bir şey olabilir mi? Ne kadar da şanslıyım” diye düşünüyormuş. Elbette kendisine bunu düşündüren ilkokulun sonunda yeni yeni öğrenmeye başladığı tarih bilgileri.

    Düşünürsek, arkadaşımın bugün gülümseyerek hatırladığı bu ruh hâli, özellikle bazı ülkelerde ilkokuldan, ortaokuldan sonra komik bir anı olmak bir yana dursun, giderek daha da kuvvetleniyor. Bu yüzden kazık kadar adamların, hiçbir rolü olmadan içine doğduğu bu kimliklerle hâlâ ilkokul çocuğu gibi övündüğünü görüyoruz. 

    Örneğin Amerikalılar dünyanın kalanına göre imtiyazlı ve farklı standartlara tâbi olduklarından, utanmak yerine bir ilkokul çocuğu gururuyla kendilerinden bahsediyor. Öğrenci velileri açık açık “Tarih dersini çocuklarımıza Amerikalı oldukları için gurur duyacakları şekilde öğretmeliyiz” diye talepte bulunabiliyor. Dolayısıyla ders kitapları kölelik de dahil olmak üzere her tür utanç verici soykırımı, katliamı, melaneti ya es geçiyor ya da olur a bahsedecek olursa “küçük bir tatsızlık” olarak ele alıyor. Eğer bunu örneğin Almanlar yapsa, ders kitapları Nazi dönemini “Hitler’in de haklı olduğu noktalar var, büyütülecek meseleler değil bunlar” diye geçiştiriyor olurdu.

    Heykeli dikilen katliamcılar 1898 Wilmington katliamı sırasında şehri yakıp yıkan, yüzlerce insanı öldüren darbeciler, daha sonra yüksek mevkilere getirildi, heykelleri dikildi, ödüllendirildi.

    Ders kitaplarının ilkokul sıralarından itibaren okunduğu düşünülürse, insanların “aklında kaldığı kadarıyla tarih” zevkle izlenecek bir epik drama, “easy mode”la oynanacak bir fantastik atari oyunu gibi ortaya çıkıyor. Mississippi’de doğup büyümüş eşek kadar adamın aklında kalan dünya tarihi; Avrupalı beyazların insanlık vazifesi olarak geldikleri bu yeni kıtada “vahşi yerliler”e medeniyet getirdiği; her nasılsa ülkeye gelen Afrikalı köleleri bir çırpıda özgürleştirdikleri; tabii “has Amerikalı”nın jön rolünü oynadığı bir gişe filmi oluyor. İşte bu adam üçüncü sınıf küspe kalitesinde gıdalarla beslendiği, ilk kasırgada yıkılacak ya da hasta olup iki ay işe gidemese kredisini ödeyemediği için elinden alınacak derme çatma evinde, naylon kumaş kaplı kanepesinde otururken “Yahu ne muhteşemdir ki hem Amerikalı hem beyaz hem de Protestanım, Allah’ın sevgili kuluyum desene, hey yavrum hey” diye kendi kendine kabarıyor.

    Ama aklımda kaldığı kadarıyla ABD tarihi köleliğin kaldırılmasının ardından bile utanç verici binlerce sayfadan oluşuyor. Mesela isminin çağrışımından dolayı aklımda kalan Charles Brantley Aycock diye bir mal değneği var. Hani eski bir Soğuk Savaş espirisi vardı: “ABD’de neden darbe olmaz? ABD konsolosluğu olmadığı için!” diye; hah işte onu boşa çıkaran adam bu mal değneği Charles. 20. yüzyıl sonunda yani kölelik kaldırılıktan, Siyahlara seçme seçilme hakkı tanındıktan yaklaşık 70 yıl sonra North Carolina’nın en büyük şehri Wilmington’da hükümeti bir darbeyle devirip yüzlerce insanın ölümüne neden oluyor. 

    Charles Brantley Aycock

    Bu arkadaş, Wilmington nüfusunun çoğunluğu siyah olmasına karşın meclisindeki üç-beş siyah temsilciyi bahane ederek “Bizi siyahlar yönetemez!” diye ayaklanıyor; peşine iki-üç bin geri zekâlı takıyor ve şehri yakıp yıkıyor; meclisi basıyor, temsilcileri asıyor, yüzlerce insanı öldürtüyor, asıyor, kesiyor yerinden ediyor. 

    Peki bu alçak darbeciler sonradan nasıl cezalandırılıyor? Bizim ayı Charles, North Carolina’nın vali oluyor sonra senatoya seçilmek üzereyken eceliyle ölüyor. Darbecilerden bir diğeri önce eyalet senatörü sonra ABD kongre üyesi oluyor; bir diğeri orduda görev yapıp önce Başkan Wilson’un sonra Roosevelt’in kankası oluyor. Ne acı ki ABD’nin ilk kadın senatörü (saçma bir şekilde 1 günlüğüne de olsa) bu darbeci katiller arasından çıkıyor. Darbeciler arasından bir çokları temsilciler meclisine, senatoya, üniversite kürsülerine giriyor; savcılıklara, hakimliklere atanıyor; ABD’yi onlarca yıl daha yöneten ekibin içinde yer alıyor. Hemen hepsinin heykeli dikiliyor; unuttukları varsa 100 yıl sonra bile heykellerini dikmeye devam ediyorlar (Son aylarda göstericiler akıl edip devirmediyse de hâlâ yerli yerinde duruyorlar.) Ha, darbeciler Demokrat Partili ama Amerika’nın andavallısı pek az olduğu için bugün Demokratlara oy veren Siyahlara kimse “Stockholm sendromu” gibi sersemce yakıştırmalar yapmıyor; o da ilginçtir.

    Neticede, ders kitaplarında tarihteki utanç sayfalarını görmezden gelmek sadece insanların geçmişlerini epik bir drama olarak görmelerine değil; aynı zamanda bu utanç sayfalarının müsebbiplerinin cezasız kalmalarına ve birer kahraman olarak yansıtılmalarına neden oluyor.

    Yüzleşilmeyen, hesaplaşılmayan ve cezasız kalan suçlar, aklında kaldığı kadarıyla gurur duyulacak bir ulusal tarihe sahip toplumlarda, bu suçların tekrarlanmasından başka bir şeye yol açmıyor.

  • Sosyalizm, Müslümanlık, Türkçülük, milliyetçilik ve devrim… Hepsi birarada!

    Sosyalizm, Müslümanlık, Türkçülük, milliyetçilik ve devrim… Hepsi birarada!

    100 yıl önce (1-8 Eylül 1920) Bakü’de toplanan 1. Doğu Halkları Kurultayı, 1917 Sovyet Devrimi’nin harekete geçirdiği, ümit verdiği mazlum halkların temsilcilerini biraraya getirdi. Birbirinden çok farklı ideoloji, inanç ve siyasi görüşlerin temsil edildiği kurultayda, hem “Eski Türkiye”nin sembolü Enver Paşa da yer alacaktı. 

    İttihatçı triumvira (Talat-Enver-Cemal), 3 Mart 1918’deki Brest-Litovsk Barışı’nda Alman emperyalizmiyle birlikte yeni Sovyet yönetimine karşı masaya oturmuştu. Bu tarihten tam 8 ay sonra, Kasım ayında Avrupa’ya kaçan İttihatçılar, “kaderin cilvesi” olarak bu defa Bolşeviklerle masanın aynı tarafında oturmaya mecbur kaldılar. 

    İngiltere kapıyı kapatınca Talat Paşa Sovyetler’e yanaştı; Turancılıkla karışık panislâmizm davası için Petrograd’la ittifak kaçınılmaz gözükmüştü.

    Talat Paşa ve ardından Enver, Brest-Litovsk’ta masanın karşı tarafında yer alan Karl Radek’le görüşmüştü. Değişen koşullarda iki tarafın da ortak düşmanı İngiliz emperyalizmine karşı mücadele fikri, Versailles Antlaşması’yla iyice sıkışmış olan Almanlara da makul gelmişti. Bu tarihte Ankara henüz Sovyet yönetimi ile üst düzey bir ilişki kurmamıştı. Dolayısıyla uluslararası alanda İttihatçı önderler, “Anadolu hareketini de temsil eder gibi” gözükebiliyorlardı. 

    Enver Paşa, Dr. İbrahim Tali Bey ve Azmi Bey ile birlikte Doğu Halkları Kurultayı’na giden trenin kapısında…

    Böylelikle farklı nedenlerle Britanya emperyalizminden şikayetçi olan, ancak yine farklı amaçlar peşinde olan üç siyasi merkez de facto bir işbirliği içine girdiler. Radek’in önerisi taraflara makul gözükmüştür. O kadar ki Enver ile Radek neredeyse birlikte Rusya’ya gideceklerdir. 

    Ekim Devrimi’nin yarattığı heyecan hem Batı’da hem Doğu’da yeni siyasal hareketlerin oluşmasını tetiklemiştir. Özellikle Çarlık Rusyası’nda ezilen halklar, radikal bir beklenti içine girmişlerdir.

    Bolşevikler Mart 1919’da cılız bir katılımla kurdukları 3. Enternasyonal’i dünya devriminin partisi olarak geliştirmek için, sömürgelerdeki halkların emperyalizme karşı mücadelesiyle ilişkilenmeleri gerektiğini anlamış, 1919’dan itibaren bu meseleye değinmeye başlamışlardı. Türk tarihçi Zeki Velidi Togan, Lenin ile birlikte çalıştığı günlerde, Moskova’daki Başkurdistan mümessilliğinde verdiği bir ziyafette Bakü’de “Müslüman Milletleri Şark Kongresi” toplama fikrini ortaya attığını yazar. Ancak başka bir kaynak bunu doğrulamaz. Her halükârda Zeki Velidi’nin önerisi ile Komintern’in düzenleyeceği kurultay içerik olarak farklı olacaktır.

    Başkanlık divanı 1 Eylül 1920’de Neriman Nerimanov’un konuşması ile açılan kurultayın Başkanlık Divanı ve salonun genel görünümü…

    Ekim 1917’de Rusya’da devrimin zafere ulaşmasının ardından, İngiliz ve Fransızların başını çektiği bir dizi ülkenin desteğiyle ülkede “içsavaş” patlak verir. 1. Dünya Savaşı’nın hemen ardından kıtlık ve açlık ülkeyi sarmıştır (toplamda 12 milyon kayıp verildi). Ülkenin ablukadan kurtulmasına katkıda bulunacak olan 1919 Alman Devrimi ve Macaristan devrimleri de ezilince, Bolşevik önderler yeni müttefiklere ihtiyaç duydular.

    1914-18 savaşı aslında bir sömürgeler savaşıydı. Ardından gelen Versailles Antlaşması, Avrupa halklarının kendi kaderini tayin hakkını kabul etse de, Asya ve Afrika’daki sömürgeler için bu ilke geçerli değildi. 

    Henüz devrim rüzgarının dinmediği bir dönemde, 1919 Mart’ında temsil kabiliyeti sınırlı olan Komünist Enternasyonal (Komintern) kurulmuş; kuruluş metinleri daha ziyade temenniler düzeyinde kalmış; Eylül 1920’de yapılacak olan 2. Kongre de çok kısıtlı imkanlarla hazırlanmıştı. Komintern kendini “dünya devrimin partisi” olarak sunarken, bu kongreye çağrılan partiler çoğunlukla Avrupa’dan gelecekti. Oysa “şark”, hem emperyalizmin dayandığı bir sömürgeler yumağıdır hem de Çarlık Rusyası’ndan kalma bölgelerde çok ciddi bir Müslüman nüfus bulunmaktadır.

    Şubat Devrimi ve Ekim’in vaatleri bu bölgelerde memnuniyetle karşılanmıştı. Ancak bu bölgelerde çok farklı toplumsal formasyonlarda yaşayan insanların kendi sorunları; bunların siyasete tahvil edebilecek örgütlenmeden uzak olması; Çarlık döneminde bu bölgelere yerleşen göçmen Rusların varlığı ve yerli halkla aralarındaki çelişkiler ciddi sorunlar oluşturuyordu.

    Komünist Enternasyonal’in 2. Kongresi, özellikle İtalya, Almanya, Fransa gibi sosyalist hareketin güçlü olduğu ülkelerden gelen temsilcilerle birçok açıdan adına layık bir içerik kazanır. 2. Kongre’nin iki önemli gündem maddesi vardır: İlki –esas olarak Avrupa’yı ilgilendiren– 2. Enternasyonal partileri içindeki sol kanatların sosyal demokrat partilerden ayrılarak komünist partiler kurmalarını teşvik etmek için hazırlanan bir tüzüğün (ünlü 21. madde) kabul edilmesidir. İkincisi ise, dünya devriminin Doğu halklarına, bir başka ifadeyle sömürge halklara ve ezilen uluslara nasıl yayılabileceği üzerine tartışmadır. İleride Hindistan Komünist Partisi’nin kurucusu olacak, ancak o sırada Meksika’nın genç komünist partisinin delegesi olan M. N. Roy; Bolşevik parti üyesi, aynı zamanda İran Komünist Partisi’nin kurucusu Avetis Sultan Zade; Kore’den Pak Şin-Soley bu tartışmalarda öne çıkarlar.

    Kurultay katılımcıları
    Kurultaya delege gönderenler arasında, İran, Türkiye, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Sovyet Türkistanı, Hive, Buhara, Afganistan, Çin Türkistanı, Kuzey Kafkas Dağlıları, Kazan Tatarları, Başkırtlar, Kalmıklar, Kırgızlar, Kırım Tatarları ve Hintliler vardı.

    Sovyet Rusya’nın dış politikası ile dünya devriminin sorunları arasında elbette bir gerilim vardır. Bolşevikler içsavaşın bitimine doğru Polonya’nın saldırısını püskürttükten sonra karşı saldırıya geçmiş ve tekrar Batı’ya doğru bir yöneliş kazanılmıştır. Bir yandan da İngiltere ile “ticaret anlaşması” çerçevesinde görüşmeler yürütülmektedir.

    2. Kongre’de Roy ile Lenin tartışması biraz da bu gerilim üzerine kurulur. Sovyet Rusya ile dost ülke rejimleri arasındaki ilişki ile, dünya devriminin sömürgelere yayılması arasındaki bu gerilim, daha sonra ülke politikasında önemli bir yer tutacaktır. Ancak kongre, sömürge ülkelerde kapitalist gelişme aşamasından Sovyet sistemine geçilebileceğini de karar altına alır! Roy, Sovyet Rusya ile dostluk kurabilecek milliyetçi rejimlerle ilişkiye fazla bel bağlanmamasından yanadır. Kore ve İran delegeleri de ona yakın dururlar.

    Kongre, Avrupa devrimi ile sömürgelerin kurtuluşu arasında bir bağ kurar; Avrupa’da hâli hazırdaki sosyal demokrat partilerin sol kanatlarının ayrı partiler olarak siyaset yapmalarını benimser; ancak “Doğu” için somut bir siyasal-örgütsel seçenek ortaya koy(a)maz.

    1920 Haziran’ında Komintern Yürütme Kurulu, 1918’de bağımsız olan ancak “Rusya ve şarkın kavşağında” bulunan Bakü’de bir kurultayın yapılmasına karar verir. Zinoviev ve Orconikidze kurultayın düzenleme görevini üstlenir; yanlarına meseleye daha yakın olan Stasova, Anastas Mikoyan, Neriman Nerimanov ve Sultan Gabiyev eklenir. Hazırlık çalışmalarına Midiviani, Mustafa Suphi, Eminov, Hüseyinov ve Karayev de katılır.

    Bakü aynı zamanda bir petrol kentidir. Kurultayda konuşan ünlü Amerikalı gazeteci, Ekim Devrimi’ni anlatan anıtsal Dünyayı Sarsan On Gün kitabının yazarı John Reed, delegelere “Amerikancada Bakü nasıl telaffuz edilir bilmez misiniz? Oil (petrol) olarak” demiştir. Öte yandan Azerbaycan, devrimden önce komünist hareketin varolduğu tek Müslüman ülkedir. 

    Kurultay bundan tam 100 yıl önce, 1 Eylül 1920’de Bakü’de toplanır. Kafkasya’da Kasım 1920’ye kadar Wrangel ordusunun tehdidi devam etse de Bakü’de Sovyet iktidarı güvendedir. Yine de Bakü’ye ulaşmak delegeler için kolay olmamıştır. İran’dan gelen delegeleri taşıyan buharlı gemi bir İngiliz uçağının saldırısına uğramış, iki delege ölmüş, bazıları yaralanmıştır. İran polisi de Azerbaycan sınırında iki delegeyi öldürmüştür. İngiliz gemilerinin Türk delegelerin Karadeniz’den geçişini engellediği söylenmektedir. Ankara da kendi dışındaki çevrelerin kongreye katılımını engellemiştir. Komintern toplantısının ardından Bakü’ye katılan delegeler ise içsavaş bölgelerinden geçmek zorunda kalacaktır.

    Kurultay, Ekim Devrimi ve içsavaşın yanısıra insanların kıtlıktan kırıldığı; siyasal istikrarın sağlanamadığı; ekonomik bir yeniden yapılanmanın kendini dayattığı; Müslüman coğrafyasında yerel halkla yöneticiler arasında ciddi gerilimlerin olduğu bir dönemde gerçekleşir. Bölgedeki çeşitli milliyetçi akımların, 1. Cihan Harbi’nden zaferle çıkmış müttefiklerin ve Sovyet iktidarının çıkarları çatışmaktadır.

    Doğunun kurtuluşu
    Kurultay Başkanı Zinovyev, kapanış konuşmasında “Doğunun kurtuluşunun yalnız Komünist idaresinin kurulması ile olacağını” vurgulamıştı.

    Sekiz gün süren kurultayda, günde yedi oturum gerçekleşir. Kurultay başkanlığına Komintern’in başkanı başkanı Zinoviev getirilmiş, Lenin ve Troçki de onursal başkan ilan edilmiştir. Başkanlık divanına John Reed, Tom Quelch, Rosmer, Radek, Steinhardt ve Stalin dahil olmak üzere 10 onursal üye seçilmiştir. Kurultaya katılanların kesin sayısı bilinmese de tutanaklarda 1273’ü komünist olmak üzere 1891 delege bildirilmektedir (3280 delegenin gelmesi beklenirken). Delegelerin çoğu Rusya coğrafyasından ve Ortadoğu’dan gelmektedir. Zaten çağrı da esas olarak “İran, Ermenistan ve Türkiye’nin köleleştirilmiş halk kitleleri”ne yöneliktir. 235’i Türk, 192’si İranlı, 157’si Ermeni, 100’ü Gürcü, 8’i Çinli, 8’i Kürt, 3’ü Arap, 15’i Hint delegenin yanısıra, çeşitli Kafkas kavimlerinden ve Kore’den gelen delegeler de vardır. Azeriler 496 delege ile orantısız bir ağırlığa sahiptir.

    Delegelerin nasıl seçildiğinin ve neyi temsil ettiklerinin belirsizliğini en iyi Zinoviev’in şu sözleri ortaya koyar: “Hangi partiye üye olduğunuzu sormadık. Şu soruyu soruyoruz: ‘Emekçi misin? Çalışan sınıfların bir üyesi misin? İçsavaşa son vermek ve zalimlere karşı örgütlenmek istiyor musun?’ Başka bir şeye ihtiyacımız yok”.

    Lori Komünist Grubu’nun 17 delegeyle temsilinin de gösterdiği gibi Ermeniler ve Transkafkasya delegasyonu nüfusuna göre orantısız temsil edilmektedir. Şark’ın en batısında yer alan bu kesim, “cihad” çağrıları ve Enver Paşa gibilerin varlığından rahatsızdır. Türkiye, Çin ve Kore’den gelen “yabancı” delegasyon ise ülkeleri adına karar almaktan ziyade bilgilenme amaçlı gelmiştir.

    Açılış konuşmasında başkan Zinoviev, delegasyonun halet-i ruhiyesine seslenerek “Şark’ın ve başka memleketlerin dinî akidelerine biz ihtiyatla yaklaşıyoruz” demeyi ihmal etmez. Zinoviev konuşmasında dünyanın yalnızca “beyaz” insanlardan oluşmadığını; Avrupa’nın dışında Asya ve Afrika’da yüz milyonlarca başka ırktan insan yaşadığını; bu insanların da kapitalizmin tahakkümü altında bulunduğunu; Komünist Enternasyonal’in yalnızca Avrupa proletaryasına değil tüm Asya’nın köylülerine seslendiğini belirtir.

    Zinovyev, Komünist Manifesto’daki “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” mottosunu “Bütün ülkelerin işçileri, dünyanın bütün ezilenleri birleşin” diye genişletir. Hatta “cihat” tabirini kulllanarak “İngiliz ve Fransız kapitalistlere karşı kutsal savaş”tan sözeder. Alfred Rosmer, emperyalist ülke yöneticilerinin sömürge halkları 1. Dünya Savaşı’nda nasıl kendi çıkarları adına savaşa sürdüklerini anlatır. Rus delege Skaçko, Kuran’a göre toprağın yalnızca onu işleyene ait olduğunu söyler ve örneğin İran’daki mollaların Müslümanlığın savunucusu değil istismarcısı olduklarını belirtir.

    Bu arada kurultayın kurgusuyla uyuşmayan aykırı sesler de çıkar. Türkistan’daki Bolşevik bürokratların faaliyetlerini açıkça eleştiren Narbutabekov şunları söyler: “Yoldaşlar, Türkistan’da işçi kitlelerinin iki cephede mücadele ettiklerini size söyleyeceğim; burada gerici mollara ve orada Avrupalıların milliyetçi eğilimlerine karşı. Ne yoldaş Zinoviev, ne yoldaş Lenin, ne yoldaş Troçki Türkistan’da son üç yılda olup bitenlerden haberdar değiller” Bununla da kalmaz, Lenin’in “büyük Rus şovenizmi” diye eleştirdiği durumun Bolşeviklerin iyi niyetine rağmen yokolmadığını da ekler (Bu sorun, kısa zamanda Bolşevik yönetimde yarılmalara neden olacaktır).

    Bir dizi önerge arasında siyonizm ve Filistin’de olanlar da vardır. Bu metinlerde siyonistler yapay yerleşimci, ayrıcalıklı ve İngiliz emperyalizminin hizmetinde bir kesim olarak nitelenir. Ancak bunlar vakitsizlik nedeniyle tartışılmaz!

    Kadınların temsili Kurultayda kadınlara ve kadınların kurtuluşuna ne kadar önem verildiğini göstermek için başkanlık kurulunda kadın üyelerin bulunmasına özen gösterilmişti. Bunlar arasında Bulaç (Bulak Tatu) (Dağıstan), Naciye Hanım (Türkiye), Şabanova (Azerbaycan) da vardı. Naciye Hanım, en önde.

    Komintern tarafından bir tür işçi-köylü ittifakı olarak görülen kurultay, çoğunluk için daha ziyade İngiliz sömürgeciliğine karşı ortak bir tavır olarak algılanır. Öte yandan hesaba katılmayan Müslüman olmayanların da bulunduğu kurultayda “cihad” çağrılarının içini anti-emperyalizmle doldurmanın zorluğudur. Victor Serge, “Müslüman dünyasıyla, onun kendi ulusal ve dinsel emelleriyle bağdaştırılacak gerçek bir uzlaşma kolay görünmüyordu” derken bu zorluktan bahsediyordu.

    Gerçi Müslüman delegelerin bir bütün oluşturmadığı açıktır. İttihatçıları ve Ankara ekibini bir yana koyarsak, Rusya coğrafyasındaki Müslümanlar arasında dahi siyasal bir birlik yoktur. Sultan Gabiyev ile örneğin Zeki Velidi arasındaki ayrımlar bile, anlaşmazlığın derinliğini göstermesi açısından önemlidir. Zeki Velidi aralarındaki farklılığı “Bizim gibi komünizmi bir zaruret icabı değil, bizzat buna inanarak intisap etmiş ve samimi olarak din aleyhtarı kesilmiş olması” diye açıklar. Öte yandan “milliyetçiler”in de kürsüde bir karşılığı olmadığı hatırlanmalıdır. Cihad çağrısı kürsüden yankılansa da, Zeki Velidi’nin Enver Paşa’ya söylediği gibi panislâmizm ve panturanizmin Orta Asya’ya doğru bir karşılığı yoktur.

    Kurultayın son toplantısında Bakü Komünü’nün şehitleri (26 komiser) anısına yapılan cenaze töreni ile İngiliz emperyalizmine karşı ajitasyon zirveye ulaşır. Paradoksal gibi gözüken durum ise, İngilizlerle Sovyetler arasında ticaret anlaşması görüşmeleri sürerken bu kurultayın gerçekleşmesidir! 

    Türkiye delegasyonu

    Kurultaydaki Türkiye delegasyonu, gözlemci Ankara heyeti ve statüsü belirsiz Enver ve Mustafa Suphi’nin öncülüğündeki Komünist Partisi üyelerinden oluşur. Mustafa Suphi’nin İttihatçılar tarafından sürgüne gönderildiği ve Sinop’tan Sivastopol’a kaçtığı hatırlanırsa, siyaseten iki kesim arasında yakınlık yoktur. 

    Öte yandan Mustafa Suphi’nin konumu da ilginçtir. Mustafa Suphi’nin Bakü’deki evinde kalan Zeki Velidi şöyle diyecektir: “O komünist ise de, Rusların Şark siyasetini beğenmiyordu. Bilhassa harp esiri olan Türkiyelilerden bazılarını ‘hakiki komünist’ sayıp kendisini bırakmak istemelerinden dolayı Stalin ve arkadaşlarına küskündü”. Mustafa Suphi’nin çalışma arkadaşı Sultan Gabiyev’in kurultaya katılamaması da hatırlanırsa, bu izlenim önemlidir. Buna kurultay sonunda oluşturulan 48 kişilik “Propaganda ve Hareket Sovyeti”ne partililerden Süleyman Nuri, İsmail Hakkı ve partisizlerden Bahaddin Şakir’in seçilmesi de eklenirse, Suphi’nin rahatsızlığı anlaşılabilir.

    Ancak Mustafa Suphi’nin “Fakat şunu da itiraf etmeli ki bu paşalarımız şüphesiz Ali Kemal gibi siyaset ve istikameti bozuk bir avantürist veya Anzavur paşalar mahiyetinde serseri değil, belki, bir veya diğer karışıklık içinde, kendilerine uzun müddet yol aramış, yalnız Türkiye’de değil Avrupa veya Asya’da gâh emperyalist devletlerle ittifaka ve gâh İslâm ve Türk ittihadı etrafında memleketlerini halasa (kurtarmaya) çalışmış siyasilerdir” demesi de, aradaki gerilimin sanıldığı kadar düşmanca olmadığını gösterir. Yine de hazırlık çalışmalarında yer alan birinin “kürsü almaması” dikkati çekicidir.

    Bakü Treni Bakü’ye giden trenin kapısında Mustafa Suphi, masa başoında Zinovyev ve arkasında Radek. İngiltere’nin engellemeleri nedeniyle Bakü;’Ye ulaşmak delegeler için hiç de kolay olmamıştı. 

    Enver Paşa

    Enver Paşa varlığı ile bir dalgalanma yaratmış; kendisine karşı çıkanlar yüzünden başkanlık divanını zora sokmuş; hatta daha sonra Avrupa’daki sosyalistlerle Zinoviev’in zorlu bir polemiğe girmesine neden olmuştur.

    Enver Paşa Bakü’ye geldiğinde Müslüman kavimler tarafından büyük bir muhabbetle karşılanmıştı. Zinoviev “Enver’in elini ayağını öpüyorlardı” der. 

    Enver Paşa’nın tutumu, “İslâm İhtilal Cemiyetleri İttihadı” adı altında faaliyet yürüttüğü iddiasıyla o günlerde ortaya çıkan “Müslüman komünizmi” akımına benzer. Bolşevik söylemle İslâm’ı bağdaştırmaya çalışan Enver Paşa’nın konuşması delegasyon tarafından engellenince, bu metin son gün İbrahim Tâli tarafından okunur. Rusça çeviride “Allah’ın hakimiyeti”, “İslâm mücahitleri” gibi terimler yer almaz. “İhtilalci Şark dünyasının temsilcileri olan bizler” cümlesi, “Bütün dünyada emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşan bizler” diye düzeltilmiştir.

    Enver Paşa’nın metnini, Azerbaycan delegesi olarak kurultayda bulunan Şevket Süreyya Aydemir anılarında şöyle değerlendirir: “Enver Paşa’nın tebliği, tebliğ olmaktan ziyade yersiz, lüzumsuz bir şeydi. Yıkılmış, kararsız bir adamın, kendisine o kadar yabancı bir yerde, hazin ve acınacak bir ifadesiydi”.

    Kurultay başkanlığına Bela Kun’un verdiği önerge, örtük bir biçimde 1. Dünya Savaşı sırasında Enver Paşa’nın emperyalist bir grubun çıkarları adına işçilerin ve köylülerin katledilmesine yolaçtığından sözediyordu. Paşa’yı şimdi hatalarından dönmeye çağıran bu önerge, tartışmaya sokulmadan onaylanmıştı. Zinoviev de “plütokrat bir oligarşinin ve üst rütbeli subayların çıkarı” için İttihat Terakki yöneticilerinin işçileri ve köylüleri ölüme götürdüklerini söylemişti.

    Anlaşılacağı üzere Enver Paşa’nın Bakü Kurultayı’nda bulunması Zinoviev’in başını çok ağrıtmış, kendisi İsviçreli ve Alman sosyalistlerin ağır eleştirilerine maruz kalmıştır. Zinoviev bu eleştirileri karşılamak için “Evet, Enver Paşa Ermeni katliamının elebaşısıdır” diye devam etmiş; ancak muhataplarını da “Asya’nın katılımı olmaksızın proletarya devrimi dünyasal olamaz” diyerek karşılamıştır.

    M. N. Roy ise anılarında bu kongreye neden katılmayacağını nakleder. Ona göre Doğu’da devrim için böyle bir kurultay ajitasyondan öteye geçemeyecektir. Roy’un katılmaması kuramsal açıdan ne kadar önemliyse, kurultayın yapıldığı ülkenin önde gelen siması Neriman Nerimanov’un görüşü de en az o kadar önemlidir. Kurultaydan üç yıl sonra anılarında “Kurultayın genel izlenimi şöyleydi: Biz Doğu halkları delegelerine göstermek istiyorduk ki, nasıl güzel ve çok konuşabiliyoruz; bizde fotoğrafçılık sanatı nasıl da gelişmiştir ve konuşmacıları bütün pozlarda çekebiliyoruz… ve başka da bir şey yoktu. 

    Lloyd George, Doğu Halkları delegelerinin ellerinde hançerler, kılıçlar, revolverler tutup Avrupa sermayesini tehdit eden resimlerine bakarak herhalde gülümsemiş ve yoldaş Çiçerin’e şöyle yazmıştır: “Biz Sovyet Rusya’yla ticari ilişkiler kurmaya hazırız”.

    Komünist Partisi heyeti (Soldan sağa) Kayserili İsmail Hakkı, Komünist Partisi Katib-i Umumisi Ethem Nejat ve Merkez Heyeti Reisi Mustafa Suphi…

    Kurultayın belki de en genç delegesi olan Şevket Süreyya Aydemir, organizasyondaki havayı şöyle özetler: “Bahisler, bu mertebe, dallanıp budaklanıp da, sayın delegeler öğle sonu dalgınlığına kapılır gibi olunca, Zinoviyev’in sesi hemen gürlerdi. Lenin’den bir telgraf, Troçki’den bir mesaj derken, mızıkalar hemen enternasyonal marşını çalardı. O zaman kılıçlar, hançerler gene sıyrılırdı. Delegeler gece için ya büyük tiyatroda bir ‘Leyla-Mecnun’ operetine, yahut bir pandomime davet edilir, rapor oybirliğiyle kabul olunur, toplantı alkışlar arasında sona ererdi”.

    Ünlü bir yazar olmanın ötesinde Amerikan sosyalist hareketinin önemli bir siması  olan John Reed ise gitmeden “Bakü maskaralığı” derken dönüşte de  “sahnelenen demagoji ve gösterişten, yerel halka ve Uzakdoğu delegelerine yapılan kabalıklardan” yakınır. Fransız delegesi Rosmer, Lenin Döneminde Moskova adlı anı kitabında siyasal tartışmalara değinmezken, Ortadoğu’nun bütün giysilerinin arzı endam ettiği rengarenk kılık-kıyafetin şaşırtıcı bir tablo sunduğunu belirtir.

    Sonuç

    Eylül 1920 Bakü’de toplanan ve ikincisi yapılmayan 1. Doğu Halkları Kurultayı, 1. Dünya Savaşı sonrasında sömürge ve ezilen halkların emperyalist boyunduruktan kurtulmasının somut olarak tartışıldığı ilk kurultay olması nedeniyle tarihsel bir öneme sahiptir. 1922’de yapılan Doğu Emekçileri Kurultayı ise bileşimi ve içeriği itibarıyla Bakü kurultayından tamamen farklıdır. “Üçüncü Dünya” diye anılan ülkelerin sömürgeciliğe karşı kurdukları “Bağlantısızlar” hareketi ise Bandung Konferansı’yla ancak 1955’te başlayacaktır.

    Arap harfleriyle komünizm Türkmenistanlı komünistler, bir pankart hazırlığı içinde. Pankartta “Beynelmilel” ve “Şark Şurası” kelimeleri seçiliyor.

    Kimi tarihçiler Bakü kurultayının Doğu halklarının uyanışında kritik bir dönemeç olduğunu söylerken, 3. Enternasyonal tarihi üzerine kapsamlı bir kitap yazan Pierre Broué kurultayın önemli bir tarihsel olgu olmadığını belirtir.

    Kurultay’da bir eylem ve propaganda konseyi kurulduysa da varlığı geçici olmuştur. 1922’nin başlarına kadar süren bu konseyin çalışmalarından ziyade, Nisan 1921’de kurulan Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV) daha etkindir. 1949 Çin Devrimi’nin önderlerinden Lui Şao Şi, Vietnam Devrimi’nin önderi Ho Şi Minh ve Nâzım Hikmet gibi dünya ölçeğinde insanlar burada dirsek çürüteceklerdir.

  • Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu

    Mantara benzer bulut göğe yükselir. Peki aşağıda neler olmaktadır? Müthiş bir ışık (pika), dev bir patlama (don), mutlak sessizlik, giysiler yokolunca geriye kalan çıplaklık… Kollarını yana açmış, derileri sarkan insanların yürüyüşü. Bisiklet üzerinde ölü bir beden. Yanıp kör olmuş bir at. Cesetlerle dolu sarnıçlar. Yangınlar. Elinde gözünü tutan bir adam. Yıkıntıların altından sıyrılmaya çalışanlar. Kapkara bir yağmur. İnsan ve insansızlık hikayeleri…

    Hiroşima şehri 6 Ağustos 1945 Pazartesi sabahı bulutsuz bir gökyüzünün altında sıcak bir yaz gününe uyandı. Saat 8’i çeyrek geçe çocuklar okul bahçelerinde toplanmış, çalışanlar işbaşı yapmıştı. 2. Dünya Savaşı’nın Japonlar için tersine döndüğü, Amerikan bombalarıyla dövüldükleri günlerdi ama 350 bin kişilik bu şehirde hayat şöyle-böyle devam ediyordu.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu

    O sırada Enola Gay adlı bir Boeing-29 Amerikan askerî uçağı gökyüzünde belirdi ve kente bombayı attı. Gökyüzünü bembeyaz bir ışık aydınlattı, neredeyse aynı anda 15 bin ton dinamit lokumuna eşit bir patlama oldu. Bir saniye sonra yüzeyindeki ısı 7-8 bin dereceye ulaşan 200 metre çapında bir alev topu ortaya çıktı. Hiroşima’ya Uranyum 235 kullanılan bir atom bombası atılmıştı.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Silinmeyen kabuslar Japonya’nın ünlü manga çizerlerinden Nakazava Keiji’nin imzasını taşıyan Yalınayak Gen, Hiroşima’da ölülerle dolu bir troleybüste. Keiji, atom bombasının atıldığı gün, Hiroşima’daydı.

    Japonya’nın büyük manga çizerlerinden Nakazava Keiji, o sabah ilkokulda bahçe duvarının dibindeydi. Bir arkadaşının annesi, birinci sınıf öğrencisi 6 yaşındaki Keiji’yi bir şey sormak için durdurmuştu. Ama ne sormak istediği hiç öğrenilemedi. Kadın bir anda yokolurken, Keiji patlamayla fırladı; yıkılan bahçe duvarının altında kaldı ve kurtuldu.

    O sabah Posta-Telgraf-Telefon Bakanlığı’nın Hiroşima’daki hastanesinin başhekimi Dr. Haçiya uykusuz bir gece nöbetinin ardından uyanmış, bahçeye bakan kapıların önünde bağdaş kurmuş oturuyordu. Gerisini birkaç ay sonra günlüğünde şöyle yazacaktı: “Birdenbire parlayan güçlü bir ışık ödümü kopardı. İnsan küçük şeyleri ne kadar iyi hatırlıyor. Bahçedeki taştan fenerin tutuşması gözümün önünde. Gölgeler kayboldu, her şey karardı. Toz bulutunun arasından evimin dayandığı ahşap sütunu zar-zor seçiyordum. Dehşetle bahçeye fırlamışım. Üzerime ağırlık çöktü. Tamamen çıplak olduğumu fark ettim. Kalçamdaki bir yaradan büyük bir parça sallanıyordu, alt dudağım açılmıştı. Boynumdaki cam parçasını çıkardım, kana bulanmış elimi dünyaya uzaktan bakar gibi inceledim”.

    Dr. Haçiya ve karısı çöken binaların, toz bulutunun, alevlerin arasından hastaneye doğru koştular. Doktor yere düştü. “Etrafımdaki insanlar yürüyen hayaletlere benziyordu. Bazıları korkuluk gibi kollarını iki yana açmıştı. Anladım ki yanmışlardı, sürtünmenin acısından kurtulmak için böyle yürüyorlardı. Çıplak bir kadın bebeğiyle önümden geçti. Sonra bir çıplak adam daha gördüm. Benim gibi onlar da esrarengiz bir nedenle kıyafetlerini kaybetmişti. Yaşlı bir kadın yüzünde büyük bir acı ifadesiyle yanımda uzanmıştı, ama hiç sesi çıkmıyordu. Gördüğüm herkesin ortak bir noktası vardı: Tam bir sessizlik”.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Yaşamanın pişmanlığı
    Nagazaki’de bombadan kurtulan Nagano Etsuko 1945’te 14 yaşındaydı.
    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    2007’de 76 yaşındayken bile kardeşlerini ölmüşken hayatta kalmanın suçluluk duygusunu yaşıyordu.

    Hiroşima’da bombalama anında 140 bin kişi ölmüş, bombanın iç merkezinde (patlama noktasının hemen altında yerde) 2 bin metre çapındaki alanda her şey tamamen yanmış, 50 bin bina çökmüş ve yanmıştı. Yanan bölge yaklaşık 13 milyon 250 metrekareydi. Geleceğin manga yazarı küçük Nakazava Keiji okul bahçesinin duvarının korumasında baygın yatarken, yıkılan evinde yangın çıkmıştı. Keji olanları sonradan annesinden dinledi: “Annem hep ağabeyimin çığlıklarını duyarak yaşadı. ‘Seninle öleceğim’ diye bağırarak onu kollarının arasına almış ama ne kadar çekerse çeksin kurtaramamıştı. Ağabeyim ‘çok sıcak anne çok sıcak!’ diye, babam da ‘bir şeyler yap!’ diye haykırıyordu. Ablam Eiko kirişlerin arasındaydı, hiç ses çıkarmamıştı. Annem ‘Seninle öleceğim!’ diye bağırıyordu durmadan. Bir komşu geldi, ‘Artık dur! Senin de ölmene gerek yok’ diyerek onu dışarı sürükledi. Annem arkasına döndüğünde alevler gökyüzüne yükselmişti ama hâlâ ağabeyimin ‘anne çok sıcak!’ diye bağırdığını duyabiliyordu”.

    Keiji’nin 1973’te Yalınayak Gen (Hadaşi no Gen) adlı mangaya başlamasının nedeni, belki de hayatta kaldığı için duyduğu suçluluk duygusuydu. Diziyi 1985’te 10 ciltte bitirdi. Türkçeye de çevrilen Hiroşima’nın çizgi romanı Yalınayak Gen, yeryüzündeki cehennemi yaşayan ama doludizgin yaşamaya devam eden bir çocuğu anlatır. Yalınayak Gen öfke doludur, bombayı atanları olduğu kadar Japonya’yı savaşa sürükleyenleri de nefretle anar.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Aynı kaderi paylaşan Hiroşima’da çizer Kavanişi Tsuneo derileri dökülürken gördüğü kadını: “yol kenarında ses çıkarmadan oturuyordu” diye anlatıyor (altta).

    Nagazaki: 9 Ağustos

    9 Ağustos 1945 Perşembe sabahı Nagazaki’de hayat başlamıştı. Hiroşima’ya atılan “yeni tür” bomba duyulmuştu ama Nisan’dan beri Amerikan B-29’larının Japon kentlerine attığı bombalar “sıradan” hale gelmişti. Liman kenti Nagazaki bugün olduğu gibi o gün de Mitsubishi’nin üssüydü. Torpido, savaş gemisi, uçak imal eden dev şirketin fabrika ve tersaneleri herkese iş sağlıyordu. 14 yaşında güzel bir kız olan Nagano Etsuko’nun babası Mitsubishi elektrik fabrikasında görevliydi; kendisi de diğer Japon gençleri gibi haftada birkaç gün lise eğitimine ara veriyor, Mitsubishi uçak fabrikasında çalışıyordu. Küçük erkek kardeşi Seiji ile kız kardeşi Kuniko büyükannelerinin yanına köye gönderilmişti ama Nagano ilkbaharda annesini razı edip köye giderek kardeşlerini neredeyse zorla Nagazaki’ye getirmişti. Ömrü boyunca bunun pişmanlığıyla yaşayacaktı.

    Nagano o sabah annesiyle kardeşlerini evde bırakıp işe gitti. Saat 11’i biraz geçe The Great Artiste adlı bir Amerikan B-29 askeri uçağının attığı, bu kez Plutonyum 239 içeren bomba kentin 500 metre üzerinde 21 bin ton dinamit lokumuna eşit bir güçle patladı. Aynı beyaz ışık, aynı infilak, aynı alev topu. Bomba, tepelerden oluşan şehirde 30 bin insanın yaşadığı Urakami Vadisi’ni yerlebir etti.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Ölülerin gölgeleri
    Aşırı yüksek ısı dalgaları, yolları, duvarları badanaya veya kirece benzer bir etkiyle beyazlaştırırken, önüne çıkan engellerin izi bu renk değiştirmiş yüzeylerde kalır. Bu izler ölen insanların o andaki gölgeleridir.

    Mitsubishi uçak fabrikasının zemininde bir süre baygın yatan Nagano kendine geldi; ağzına burnuna dolan cam parçalarını ayıklayarak diğer işçiler gibi dışarı fırladı. Evinin bulunduğu Urakami Vadisi’ne doğru koştu. Suva Tapınağının 277 basamaklı taştan merdivenlerini tırmandı. Aşağı baktığında geniş vadide birkaç elektrik teli veya bacadan başka ayakta kalmış hiçbir şey yoktu. Her yer kararmış cesetlerle doluydu. Derileri üzerlerinden sarkan birkaç kişi inleyerek kalıntıların altından çıkmaya çalışıyordu. Nagano’nun evi dün oradan 10 dakika yürüyüş mesafesindeydi ama bugün neredeydi? Ne ağaç, ne bina, ne yol vardı.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Çizer Akira Onogi, Hiroşima’da bir sarnıçta ölenleri kağıt üzerinde ölümsüzleştirmiş.

    Nagano tam bir tesadüf eseri çalıştığı fabrikadan çıkıp gelen babasıyla karşılaştı. O geceyi sığınakta geçiren baba-kız ertesi gün mahallelerine ulaşabildi. Evleri yoktu. Nagano’nun annesi, Kuniko ve Seiji de yoktu. Bir komşu seslendi: “Dün kardeşin Seiji’yi gördüm. Bir sığınakta yatıyordu”. Nagano ile babası “Sei-çan! Sei-çan!” diye bağırarak bir sığınaktan diğerine koştular. Birinin girişinde tamamen yanmış bir çocuk yerde yatıyordu. Yüzü şişmiş, gözleri kapanmıştı. Derisinin yüzüldüğü yerlerden kan ve irin akıyordu. “Kardeşim olduğunu düşünmek istemedik” diye ağlayarak anlatıyordu Nagano. “Ama kulağına eğildik, ‘Sei-çan, sen misin?’ diye sorduk. Bizi göremiyordu ama başını ‘evet’ diye salladı. Parçalanmış okul üniformasından bir etiket sarkıyordu: Zenze İlkokulu, 4. Sınıf. Kanazava Seiji. Yaş 9. Kan grubu B”.

    Babası tahta bir kepenk bularak Seiji’yi yatırdı, yaralıların sırada beklediği bir yardım noktasında kuyruğa girdiler. Baba-kız sedyedeki çocuğu yakıcı güneşten korumak için yanında ayakta durup gölge yapmaya çalışarak saatlerce bekledi. Yardım merkezindekiler Seiji’nin bedenini çinkyu denilen, kalın, beyaz bir çinko oksit merhemiyle kapladı. Oradan uzaklaşırlarken bir mucize kabilinden Nagano’nun annesi ve kız kardeşi Kuniko perişan bir halde karşılarına çıktı. Anne sedyedeki oğluna sarılmaya çalışarak “Affet beni Sei-çan! Neredeydin?” diye ağlamaya başladı. Aile o geceyi bir sığınakta uyanık olarak geçirdi. Kırık bir borudan avuçlarına doldurdukları suyu çocuğun ağzına damlatarak hayatta kalması için çırpındılar. Ama ertesi sabah Seiji ölmüştü.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Hiroşima’da 1945 Eylül’ünde bir Amerikan askeri tarafından çekilen fotoğrafta kilometreler boyunca hiçbir şey kalmadığı görülüyor.

    15 Ağustos’ta Japon İmparatoru Hirohito’nun ilk defa radyoda konuşması, resmiyet meraklısı tarihçiler tarafından Yalınayak Gen veya Nagano gibi hibakuşa’ların (bombadan sağ kurtulanların) başına gelenlerden çok daha fazla önemsenmiştir. İmparatorun ağdalı sözleri ve ülkenin ABD’ye teslim olması şüphesiz Hiroşima ve Nagazaki’dekileri de sarsmıştı ama düşünecek fırsatları yoktu. Hiroşima’da günlüğünden parçalar verdiğimiz Dr. Haçiya, yaraları tam iyileşmeden PTT Hastanesi’nde soluksuz hasta nöbetine başladı. Nagazaki’de Birinci Urakami Hastanesi’nin 29 yaşındaki hekimi Akizuki, otomat gibi, önüne gelenlerin yanıklarına merhem sürerek bir şeyler yapmaya çalıştı. Bir hafta sonra sağ kalanlarda tuhaf belirtilerin ortaya çıktığını farkettiler. Yüksek ateş, baş dönmesi, iştah kaybı, mide bulantısı, baş ağrısı, ishal, burun kanaması, yorgunluk. Saçları büyük tutamlar halinde dökülüyor, diş etleri şişip kanıyordu. Doktorlar gelen hastalara “yanıktan sonra saç kaybı olması normaldir” diye yalan söylüyorlardı; oysa saçı dökülenler arasında hemen hemen yaşayan yoktu. İnsanlar korokoro-korokoro (sapır sapır) ölüyordu.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Küçük Çocuk ve Şişman Adam
    Nagazaki’deki 150 cm çapında bombaya ise “Fat Man” dendi.
    15a- Hiroüima ya atçlan KÅáÅk Äocuk takma adlç bombançn aynçsç
    Hiroşima’ya atılan 70 cm çapındaki bombaya “Little Boy”.

    Hiroşima ve Nagazaki nüfusunun büyük bölümünü ölüm ve göçle kaybetti. Tren istasyonlarında, yanmış vagonlarda yaşayanlar çoktu. Nagano’nun babası, ailesini kendi köyü Obama’ya taşımaya karar verdi. Köye ulaştıktan birkaç gün sonra 13 yaşındaki Kuniko öldü. Nagano kız kardeşinin ölümünü şöyle anlattı: “Hiçbir şeyi yoktu. Ama sonra birden saçları döküldü, dişetleri kanadı, vücudunda mor lekeler belirdi. Ateşi çıktı, kan kustu, bir hafta sonra öldü. Korkunç bir suç işlemiştim. O baharda kardeşlerimi zorla büyükannemin evinden alıp Nagazaki’ye getirmiştim. Onların yerine ben ölmeliydim”.

    Eylül ayında radyasyon hastalığı söylentileri yayılmaya başladı. Şöhretini korumak isteyen muzaffer ABD yönetimi bu lafları duymak bile istemiyordu. 1945 sonbaharında Amerikan ordusu şöyle bir bildiri yayınladı: “Atomik patlama sonucu açığa çıkan radyoaktivite nedeniyle ölmesi gerekenlerin hepsi zaten ölmüştür; kalıntı halindeki radyasyonun herhangi bir fizyolojik etkisi artık görülmemektedir”. Bombayı geliştiren Manhattan Projesi’nin başkanı General Leslie Groves, radyasyon hastalığı söylentilerinin Japon propagandası olduğunu iddia etti. New York Times’a verdiği bir demeçte “Atom bombası insanlıkdışı bir silah değildir” diyebildi ve “Bundan kuşkulanan herkese verebileceğimiz en iyi cevap, savaşı bizim başlatmadığımızdır” diye devam etti.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Nagazaki’den 119 fotoğraf
    Yamahata Yosuke bombadan 1 gün sonra Nagazaki’ye gelir. “Renksiz, sessiz bir cehennem” diye tanımladığı kentte 10 saat kalır ve ancak sansürden sonra yayımlanacak 119 kare çeker.

    Japonya’daki Amerikan işgal kuvvetlerinin başında bulunan General Douglas MacArthur işbaşına gelir gelmez, 19 Eylül 1945’te Japon Basın Yasası çıktı. Basına önsansür getiren yasa, atom bombardımanıyla ilgili bilgi verilmesini ve yorum yapılmasını yasakladı. Bu yasa 1952’de Japonya’daki Amerikan işgalinin bitişine kadar yürürlükte kaldı. Daha sonra Japonların kendi kendilerine uyguladıkları otosansür başladı. Sessizlik, 1954’te bir Japon balıkçı teknesinin Bikini Adası açıklarında Amerikalıların yaptığı bir bomba deneyi sonucu radyasyona maruz kalmasına kadar devam etti. Öyle ki, Hiroşima bölgesinin en önemli gazetesi Çogoku Şimbun’un matbaasında 10 yıl boyunca “atom bombası” ve “radyoaktivite” kelimelerine dank gelen yazı kalıpları bile yoktu.

    1960’lar: Yaralı yüzler

    1960’larda bütün dünyayı bir nükleer savaş korkusu sarınca, Tokyo dışında hiçbir Japon kentinin adını bilmeyenler bile Hiroşima ve Nagazaki’yi öğrendi. Japon romancı Kenzaburo Oe (Nobel edebiyat ödülü 1994) ilk defa 1963’te bir gazeteci olarak Hiroşima’ya gitti. Kentte hâlâ bombanın bıraktığı hasarla mücadele eden hibakuşa’lar karşısında bütün hayatını değiştiren büyük bir şoka uğradı. Yazılarını Hiroşima Notları adlı kitapta biraraya getiren Kenzaburo Oe’yi en çok çarpan, hibakuşa’ların aşağılanma duygusuydu. 1960’larda yüzlerce genç kadın, keloid denilen yanık yaralarıyla evlerinden dışarı adım atmadan yaşıyordu. “Hiroşima işte bu: Sayısız kadının utançla evine kapandığı yer” diye yazdı. “Kaçışı tercih edenler kuşkusuz çoğunluktadır. Kaçmayan diğerlerine gelince, onlar da insanlığın tamamı kendileri gibi keloid’lerle kaplansın diye yeni atom bombalarının gelmesini ister. Böylece yüzlerindeki izlere yönelen bakışlar yok olacaktır; artık ‘öteki’ kalmayacak, gezegenimizi ikiye ayıran korkunç uçurum kapanacaktır”. İşte Takahaşi Takeo’nun şiiri, böyle bir öfkeyi dile getiriyordu: “Yaşayan her şey/ Ölü yığınlarına dönsün/ Yerde, gökte/ Her şey yok olsun!/ Kalbim teselli bulsun”.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu

    Hibakuşa’lar Japonya’da istenmeyen kişilerdi. Masuji Ubize’nin çarpıcı belgesel romanı Kara Yağmur’da Şigematsu, yeğeni Yatsuko’yu evlendirmeye çalışır. Genç kız bomba anında Hiroşima’dan birkaç kilometre uzakta olduğu halde, halk arasında radyasyona maruz kaldığına dair bir söylenti dolaşır. Şigematsu söylentiyi yalanlamak için damat adayına Yatsuko’nun günlüğünden parçalar göndermeyi düşünür ama günlükteki kara yağmurla ilgili bölümleri sansür eder: Yatsuko, kara yağmuru, yani patlamadan yarım saat sonra radyoaktif maddelerden kaynaklanan kurumun yağışını görmüştür, kimse onun bir radyasyon hastası olmadığına inanmayacaktır.

    Elbette yaşadığı travmayı geleceğe yönelik bir umuda çevirmeye çalışanlar da vardı. Bugün Hiroşima Barış Parkı’nda şair Toge Sankiçi’nin şu ünlü şiiri taşa yazılıdır: “Babamı geri verin, annemi geri verin/ Büyükbabamı geri verin, büyükannemi geri verin/ Oğullarımı geri verin, kızlarımı geri verin/ Kendimi geri verin/ İnsanı geri verin/ Bu hayat sürdükçe, bu hayat, / Hiç bitmeyecek/ Bir barışı geri verin”.

    Nagazaki kurbanlarından Nagano Etsuko, 2011’de İnasa Oteli’nde Japonya’nın çeşitli kentlerinden gelmiş öğrencilere yaptığı konuşmada bombayı, ölen kardeşleri için duyduğu suçluluğu anlattı. Sonra çocuklara “Lütfen ailelerinizin ve arkadaşlarınızın değerini bilin. Bir barış döneminde dünyaya geldiniz. Lütfen değerini bilin” diye seslendi. 

    Hiroşima ve Nagazaki, can çekişme, ömür boyu yas, benzeri görülmemiş bir radyasyon yarası, yıllar süren bir kanser salgını, tedavi edilememiş bir psikolojik travmaydı. Ama bir yandan da Nagano Etsuko’nun söylediği gibi, hayatın değerinin farkına varmamızı sağlayan bir alarmdı.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
  • Ekolojik bir krizin tarihi

    Ekolojik bir krizin tarihi

    Plastik, etrafımızı çepeçevre kuşatmış olsa da plastik karşıtı hareket giderek artan oranlarda başarı elde ediyor. 2000’lerden bu yana plastiğin yarattığı çevre tahribatına dikkati çeken çevre hareketi, özellikle plastik poşet kullanımını en aza indirme hedefine doğru emin adımlarla ilerliyor. 19. yüzyıldan altın çağı 2. Dünya Savaşı yıllarına, plastiğin yükselişi ve gözden düşüşü…

    Plastik hayatımızın her yerinde. Günümüzde arabaların ve uçakların yüzde 50’si plastikten yapılıyor. Üzerimize giydiğimiz kıyafetlerdeki naylon ve polyester oranı (her ikisi de plastik) giderek pamuk, yün gibi doğal malzemelerin üzerine çıkıyor. Oyuncaklardan çay poşetlerine, ev eşyalarından ambalaj malzemelerine elimizi attığımız her yerde karşımıza çıkan plastiğin saltanatı o kadar güçlü ki her yıl dünya çapında ürettiğimiz 340 milyon tonluk plastik atıkla New York’un bütün gökdelenlerini doldurabiliyoruz. 1950’den bu yana üretilen 8,3 milyar metreküp mikroplastikle ise Türkiye’nin yüzey alanı yaklaşık olarak diz boyuna kadar kaplanabiliyor. 

    Plastiğe karşı dünyanın her yerinden yükselen itirazlar ise oldukça yakın tarihli. 2016’da Greenpeace tarafından plastik kullanımına karşı başlatılan bir kampanya yalnızca dört ay içerisinde 365 bin imzaya ulaşarak o güne dek çevre hareketinin topladığı en büyük kamuoyu desteğini aldı. 2018 Dünya Çevre Günü’nde Birleşmiş Milletler, her yıl 8 milyon tondan fazla plastiğin denizleri doldurduğunu, böyle giderse 2050’ye gelindiğinde denizlerde balıktan çok plastik olacağını söyleyerek tek kullanımlık plastiklerin reddedilmesi gerektiği mesajını verdi. Türkiye’de de, pek çok başka ülke gibi 2018’in sonlarında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından çıkarılan bir kanunla plastik poşetlerin müşterilere bedava verilmek yerine satılması zorunlu hale getirildi. 

    Plastik dağları Pekin’deki bu çöplükte, plastik atıklardan dağlar oluşmuş. Bu atıklar ne yazık ki 1000 yıl boyunca doğaya geri döndürülemeyecek.

    Aslında biliminsanlarının plastiğin çevre üzerindeki etkisini keşfetmesi yeni bir gelişme değildi. 1990’ların başlarında araştırmacılar okyanuslardaki atıkların yüzde 60-80’inin doğada 1000 yıl boyunca çözünmeyen plastiklerden oluştuğunu farketmişti. Plymouth Üniversitesi okyanusbilimcilerinden Richard Thompson’ın ürünlerde kullanılan küçük plastik partiküllere ya da büyük plastiklerin parçalanması sonucu milyarlarca minik parçaya ayrılmasına ”mikroplastik” ismini vermesinin üzerinden ise 16 yıl geçti. O günden bugüne dünyanın her yerindeki araştırmacılar, neredeyse yüzde 70’i denizlere taşınan mikroplastiklerin her yıl 10 milyonun üzerinde deniz canlısı üzerindeki öldürücü etkisini belgeliyor. 

    Kamuoyunun konuya artan ilgisi de mikroplastiklerle yakından ilgili. Temizlik ve kozmetik malzemelerinden, hatta sentetik ve naylon kıyafetlerden lavabolarımıza, oradan da denizlere taşınan bu partiküllerin doğadaki canlıların midesine giderek o canlıyı aç bıraktığını, bağırsaklarını tıkayıp öldürdüğünü öğrenmek milyonlarca insanı harekete geçirdi. 

    Yarattığımız tahribat Midesi yuttuğu plastik parçalarıyla dolu bu ölü albatros, yarattığımız tahribatın şok edici görüntülerinden yalnızca biri. Her yıl 10 milyonun üzerinde deniz canlısı, plastik atıklar yüzünden hayatını kaybediyor.

    Plastik karşıtı harekete olan tüm bu ilgiye ve plastiğin hayatımızın her köşesini kaplayan varlığına rağmen çoğumuz plastiğin ne olduğunu, nereden geldiğini bir çırpıda söyleyemeyebiliriz. Petrol rafinerilerinde kullanılan ham petrolün işlenmesi sonucu arta kalan malzemelerden elde edilen plastiğin hikayesi aynı zamanda 2. Dünya Savaşı sonrasında tüketici kültürünü şekillendiren fosil yakıtların da hikayesi… Aslında kimyacılar 19. yüzyılda bile tarak gibi ev eşyalarında plastiğin erken bir formunu kullanıyorlardı. Başta “Parkesine” olarak adlandırılan bu materyal, daha sonra üretildiği bitkisel selülozdan yola çıkılarak selüloid adını almıştı. Plastiğin altın çağı ise 1907’de ABD’de “Bakelite”in keşfedilmesiyle başladı. Kolay kırılan “Parkesine”in aksine petrol üretiminde ortaya çıkan atıklardan elde edilen bir malzeme olan “Bakelite”, sert ve dayanıklıydı. Mucitleri, başta elektrik kablolarında yalıtım malzemesi olarak kullanılmasını planlamışlar, fakat çok geçmeden neredeyse sınırsız potansiyelinin farkına vararak onu “1001 şekilde kullanılabilen malzeme” olarak pazarlamışlardı. Bugünden bakınca “1001”in oldukça yetersiz bir tahmin olduğunu görüyoruz. 

    Denizlerin istenmeyen sakini Dünyada her saniyede 160 bin adet plastik poşet tüketiliyor. Yıllık plastik poşet üretimi ise 5 trilyon. Her yıl 8 milyon tonu denizlere dökülen plastik atıklar, deniz canlıları için büyük tehdit!

    Plastiğin keşfinin ardından her geçen gün yenisi eklenen kullanım alanları kamuoyunu şaşırtadursun, bu materyali vazgeçilmez hale getiren 2. Dünya Savaşı’ydı. Savaş yıllarında yaşanan doğal malzeme kıtlığı, savaş malzemelerine olan artan üretim talebi ve yalnızca “kömür, su ve hava” kullanılarak elde edilen plastiğin sonsuz potansiyeliyle birleşince plastik bir anda savaş endüstrisinin motoru haline geldi. 1939-1945 arasında ABD’nin plastik üretimi neredeyse üç katına çıkarak 371 bin tona ulaştı. 

    Savaş sonrası yıllarda da, korkunç bir hızda büyüyen ekonominin hammadde ihtiyacı pamuk, cam ve mukavva yerine giderek daha fazla plastiğe dayandı. 1950’lerin başlarında piyasaya sürülen ince plastik ambalajlar, kağıt ve kumaş ambalajların yerini aldı. Aynı dönemde lateks boya ve polistiren yalıtım formunda plastik, milyonlarca eve girdi. Hattâ dünyanın sınırlarını aşıp uzaya bile ulaştı. 1969’da Neil Armstrong’un Ay’ın yüzeyine diktiği bayrak naylondan yapılmıştı. Ertesi yıl, dünyanın önde gelen iki meşrubat üreticisi cam şişelerini plastik versiyonlarıyla değiştirdi. 

    Dünyayı bitirdi, Ay’a bile dikildiPlastik, özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarından itibaren dünyayı ele geçirdi. Dünyayla kalmadı, Ay’a bile gitti. 1969’da Neil Armstrong’un Ay’a diktiği bayrak plastik bazlı bir malzeme olan naylondan yapılmıştı.

    Her şekle girmesi ve hafifliği haricinde, maliyetinin düşüklüğü de plastiği kolayca kullanılıp atılabilen bir malzeme haline getirdi. Bu durum günümüzün tüketici kültürünün tercihlerini “uzun süre dayanan, kıymetli eşyalardan” “dayanıksız, ama uygun fiyatlı olduğundan hemen yenisi alınabilen eşyalara” doğru kaydırdı. Bu tercihin daha fazla çöp ve dolayısıyla daha fazla çevre tahribatı anlamına geldiği ise bugün aşikar. 

    Plastik-karşıtı hareketin dünya çapında kısa sürede elde ettiği başarının ümit verici olması ise büyük bir teselli. Türkiye’de 2018’de kişi başı yıllık ortalama 440 adet olan poşet kullanımının, yasa sonrası 2025 yılında 40 adete indirerek Avrupa Birliği değerlerine ulaşması amaçlanmıştı. İlk belirlemelere göre uygulamanın başlamasıyla plastik poşet tüketimi yüzde 70 azalmış durumda. Her ne kadar plastik, gözle görülür ve görülmez formlarıyla hayatın her alanına sızmış olsa da, en görünür ve yaygın olduğu alanlarından başlayarak kullanımını en aza indirmek tüm dünyayı tehdit eden plastik atık sorununu çözme yolunda atılacak en önemli adımlardan…

  • Gütenberg matbaası ve Türklere karşı trollük faaliyetleri

    Gütenberg matbaası ve Türklere karşı trollük faaliyetleri

    “Fake news” hiç de öyle yakın zamanın bir işleri değil. Matbaanın bulunmasıyla beraber harıl harıl İncil basılıyor basılmasına ama Gütenberg matbaasının ilk bestseller’ları “Türkenkalender”. Yani “Hıristiyanlara Türkler hakkında bir uyarı” başlığını taşıyan ve sürekli güncellenen propaganda takvimleri. Tam da aynı tarihlerde “kelle vergisi” şeklinde konulmaya başlanan “Türk vergileri” var. Dönemin besleme ve yandaş medyasının bastığı bütün o “Türkenkalender”ler bu ek vergilerin çatır çatır ödenmesi için rıza üretiyor, kamuoyunu manipüle ediyor.

    Şimdiye kadar gördüğüm Atari oyunlarının en güzellerinden Assassin’s Creed II’de, Floransa-Venedik-Roma sokaklarında Örümcek Adam gibi sağa sola zıplayan ve Floransalı Ezio adında bir oğlanı kontrol ediyoruz. Bu Ezio, bir Haşhaşi şebekesinin içine girmiş ve paralel devlet olarak kâh Leonardo Da Vinci’yle ahbaplık ediyor, kâh Pazzi ailesinin Medicilere karşı 26 Nisan Darbe Girişimi’ni engellemeye çalışıyor, kâh Papa Borgia’yla savaşıyor falan. Hani biraz o döneme meraklıysanız oynamanız, hatta en iyisi birini bulup ona oynatıp o oynarken seyretmenizi öneririm. Bizim evde “gamer” kişi eşim olduğu için, o oynadı ben seyrettim mesela.

    Oyunun benim en çok ilgimi çeken yanlarından biri şuydu: Bu Ezio şehirde muhtelif görevleri yerine getirirken hâliyle suç işliyor, kamu güvenliğini tehlikeye atıyor ve ne kadar çok suç işlerse aranma ve arandığı için de şehirdeki muhafızlar tarafından GBT’sinin alınma ihtimali artıyor. İşte bunu engellemek için oyunda hemen her meydanda bulunan tellâllara rüşvet verip hakkınızda güzel şeyler söylemelerini ya da kötü şeyleri yaymamalarını sağlıyorsunuz. Öyle bir tür kendi havuz medyanı kendin yarat, kamuoyunu istediğin gibi manipüle et kafası yani. Şimdi tamam bu sadece bir Atari oyunu ama en azından bizim goygoy tarihî dizilerimizden daha gerçekçi. Ve evet, Örümcek Adam gibi sağa sola tırmanız dahil daha gerçekçi.

    Hıristiyanlık dünyasınaTürklere karşı ihtar başlığınıtaşıyan takvim, 1455 tarihli.

    Zaten sahte bilgilerle kamuoyunu istediği gibi manipüle etmek, hiç de öyle modern insanın zannettiği gibi kendisinin keşfi bir şey değil. Tabii kitle iletişim araçları devreye girince bu daha da hızlanıyor ve çetrefilleşiyor orası ayrı. Ama neticede tarihin her döneminde kamuoyunu bir konuda ikna etmek için ama gerçek ama gerçekdışı ya da çarpıtılmış iddialar ve beyanlarla propaganda yapıldığını biliyoruz. Yani “fake news”, hiç de öyle yakın zamanın bir işleri değil.

    Matbaanın bulunmasıyla beraber örneğin ilk etapta harıl harıl İncil basılıyor basılmasına ama Gütenberg matbaasının İncil’den sonraki ilk bestseller’ları “Türkenkalender”. Yani “Hıristiyanlara Türkler hakkında bir uyarı” başlığını taşıyan ve sürekli güncellenen propaganda takvimleri. Hani bildiğimiz Saatli Maarif Takvimi gibi ama “bugün doğacak erkek çocuklarına isimler”, “bugün ne pişirsem” gibi içerikler yerine, doğrudan halkı Türk tehlikesine karşı kışkırtan, buna dair korkutan metinler var. İstanbul’un fethinin hemen ardından yayımlanmaya başlayan bu broşürler, bugün Avrupa’da ve bizde çoksatan gazetelerin atası gibi (bizde “çoksatan” pek kalmadı ya, neyse).

    E peki “Türkler İstanbul’u aldı, her an buraya da gelebilirler” korkutması kimin ne işine yarıyor? Neticede parlamenter demokrasi henüz ufukta görünmüyor; bir göç dalgası veya “işimizi elimizden alacaklar” safsatası veya “hükümet her göçmene on Venedik Dukası veriyormuş, sonra cepten arayıp ‘bitti mi, daha vereyim mi’ diyormuş” yalanı da yok.

    Ha onun yerine ne var? Tam da aynı tarihlerde “kelle vergisi” şeklinde konulmaya başlanan “Türk vergileri” var. Yani tamam, kendini doğrulayan kehanet misali Osmanlı ordusu 76 yıl sonra Viyana kapılarına dayanıyor dayanmasına da; İstanbul fethedilir edilmez Frankfurt’ta, Regensburg’ta, hatta ve hatta Basel’de “Hacı Türkler geliyor, uçlan bir beşlik” diye gulden gulden vergi toplamak yine de çok anlamlı gelmiyor. Basel yahu, dağlık mağlık onu geçtim; arada şanlı ve yenilmez ordusuyla Liechtenstein var.

    Ha tabii halk bu “Türk vergisi”ni güle oynaya vermiyor ama, halkın güle oynaya vergi verdiği -hele o dönem, henüz aidiyetlerini çok da umursamazken yani dünya üzerinde kimse yerli bile olsa hiç de millî değilken- zaten görülmüş şey değil. Ama dönemin besleme ve yandaş medyasının bastığı bütün o “Türkenkalender”ler bu ek vergilerin, istemeye istemeye de olsa çatır çatır ödenmesi için rıza üretiyor, kamuoyunu manipüle ediyor. Basel’in cefakeş halkı “Yahu açız” diye itiraz edecek olsa, anında “senin tek bir okun fiyatından haberin var mı” diye ünleyen birisi indiriveriyor sopayı kafasına.

  • Önce Çinli seyyahlar Batı’ya doğru gittiler

    Önce Çinli seyyahlar Batı’ya doğru gittiler

    Çin’in kendi batısını keşfi neredeyse 1.400 yıl öncesine dayanır. Hint Okyanusu’nda yelken açan, İpek Yolu’nda cirit atan Çinliler çoktur. Yedinci yüzyılda Orta Asya ve Hindistan’ı karış karış gezen Şuan Zang ve 15. yüzyılda muhteşem filosuyla Afrika’ya kadar giden Ceng Ha, tarihin en büyük seyyah ve kaşifleri arasında sayılır. 

    Çin’de Tang İmparatorluğu döneminde 627 yılında Şuan Zang (Batı dillerinde yazılışı: Xuan Zang)  adında 20’li yaşlarda bir genç, resmî izin alamadığından gizlice ülke dışına çıkıp batıya doğru yola koyuldu. Bu kararı, bir gece gördüğü rüya üzerine vermişti. Evliya Çelebi de 1000 yıl sonra benzer bir rüya görecekti… 

    Şuan Zang kâh atla kâh yürüyerek Gobi çölünü, Tiyanşan dağlarını aştı; yol arkadaşının ihanetine uğradı; hırsızların elinden zor kurtuldu; yolunu kaybetti; tuhaf insanlarla karşılaştı; hatta Göktürk hükümdarı Tung Yabğu Kağan’ın (saltanatı 619-630) huzuruna bile çıktı. O sırada nasıl olduysa, Tang İmparatorluğu’yla Göktürkler savaş halinde değillerdi. Şuan Zang,  Semerkant’tan Taşkent’e giden yolda önemli ticaret durağı Akbeşim’de (bugün Kırgızistan’da arkeolojik bir alan) kağan tarafından kabul edildi: “Kağan göz kamaştırıcı altın çiçeklerle bezeli, keçeden dev bir çadırda oturuyordu… Bu arada müzik çalıyor, nağmeler yarı vahşi de olsa kulağa hoş geliyordu. Sonra yemekler getirildi, ziyafete katılanların önüne dilimlenmiş koyun ve dana etleri konuldu…” Şuan Zang, Göktürk kağanının bir “yabani” de olsa insanda saygı uyandırdığını belirtmişti.

    Haremağasının dev filosumCeng Ha komutasındaki Çin filosu, keşif gezilerinden birinde… 370 gemiden oluşan filonun en etkileyici parçaları, 130 metre uzunluğunda, 50 metre genişliğinde ahşap hazine gemileriydi.
     

    Şuan Zang bugünkü Afganistan’dan geçerek Hint Yarımadası’na vardı ve Nalanda manastırında ünlü Budist düşünür Silabhadra’yı ziyaret etti. Yola çıktıktan 18 yıl sonra Hayber geçidinden, Hindukuş dağlarından geçip Kaşgar ve Hotan üzerinden Çin’e döndü (645). Bir manastıra çekilerek 664’te ölümüne kadar Budist metinleri Çinceye çevirdi. İmparatorun emri üzerine dünya seyahatname edebiyatının büyük yapıtlarından Batı Diyarları Üzerine Büyük Tang Kayıtları adlı bir kitap kaleme aldı (646). Kitap, Çin ve Doğu Asya kültürü üzerinde derin izler bıraktı. 

    Yüzyıllar sonra, 16. yüzyılda Vu Çengen adlı bir Çinli yazar, bu seyahatnameden esinlenerek Batıya Yolculuk adlı Çin edebiyatının klasiklerinden birini kaleme aldı. Halk diliyle yazılmış bu romanda, Budist keşiş Şuan Zang’ın (romanda adı Tang Sanzang veya Tripitaka olmuştu) yaptığı yolculuk fantastik bir maceraya dönüşmüştü. 100 bölümden oluşan metinde Çin inanışlarına bolca yer veriliyor, halk hikâyeleri anlatılıyor, bürokrasiyle dalga geçiliyordu. Roman, Doğu Asya ülkelerinde çok sayıda filme esin kaynağı oldu. Romanda maceraları anlatılan Tang Sanzang’ın müritleri arasında en ünlüsü “Maymun Kral” karakteriydi. Çok zeki, kurnaz, muzip, asi bir tipti; göklere isyan etmekten hiç korkmuyordu. Çok iyi kung fu biliyor, ağaç, kuş, böcek gibi 72 ayrı şekle girebiliyor, bulutları araba gibi kullanarak bir sıçrayışta kilometrelerce öteye gidebiliyordu… Maymun Kral,  edebiyat tarihinin en büyük macera kahramanlarından biriydi.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 2-uuan-Zang-686x1024.jpg

    Şuan Zang İpek Yolu’nda

    20 yaşındayken resmî bir izni olmadan gizlice Batı’ya doğru yola koyulan Şuan Zang, 18 yılını yollarda geçirdi. Bu iki tasvir, Çinli seyyahı İpek Yolu’nda ilerlerken resmetmiş.

    Harem ağasının keşif seferi

    Kristof Kolomb’un (Cristoforo Colombo) Amerika kıtasına ulaşmasından neredeyse 90 yıl önce Çin imparatorluk filosu dünyayı keşfetmek üzere yola koyuldu (1405). Bu keşif filosunun boyutları, denizcilik tarihinde bir zirveydi. 317 gemide 27 bin adam yolculuk ediyordu. Filonun en etkileyici parçası, 130 metre uzunluğunda, 50 metre genişliğinde ahşap dev hazine gemileriydi. Kolomb’u Amerika’ya taşıyacak 28 metrelik Santa María gemisi bunun yanında kayık gibi kalıyordu.

    Bambudan yapılma 12 dev yelkeniyle göz kamaştıran gemilerde memurlar, tüccarlar, çevirmenler, müneccimler, denizci-askerler, hekimler ve aşçılar, ticarete konu olacak sayısız malla birlikte yola koyuldular. Filonun amirali, Orta Asyalı Müslüman bir aileden gelen, çocukluğunda esir düşerek hadım edilmiş Ceng Ha (Batı dillerinde yazılışı: Zheng He) adlı büyük bir denizciydi. Özellikle Ming döneminde Çin’de haremağaları büyük güce sahipti, sadece saray görevlileri değil, ülkenin kaderine hükmeden devlet adamlarıydı. Osmanlı kapıkullarına benzer şekilde belli bir liyakat sistemine göre, büyük bir rekabet içinde yetiştikleri için aralarında çok yetenekli yöneticiler, entelektüeller, diplomatlar, askerler vardı. Ceng Ha, Ming döneminin kuşkusuz en parlak haremağalarından biriydi.

    Kaplanlı gezgin

    İpek Yolu’ndaki Dunghuan (Mogao) mağaralarında seyyah Şuan Zang’ı gösteren bir duvar resmi. Şu an Zang, pek çok tasvirde olduğu gibi bir kaplanla gösteriliyor.

    Ming İmparatoru Yongli’nin isteği üzerine yola çıkan filo ilk üç yolculuğunda bugün Vietnam, Endonezya, Tayland, Malezya, Sri Lanka ve Hindistan’da bulunan limanlara uğradı. Bunlar arasında Vasco da Gama’nın 1498’de ayak basacağı Kalikut da (bugün Kozhikode) bulunuyordu. Dördüncü yolculukta filo, Basra Körfezi’nde Hürmüz’e doğru yelken açtı; son üç yolculukta ise Afrika’nın doğu kıyıları, Mogadişu, Malindi (bugün Kenya’da) ve muhtemelen Madagaskar adasına kadar gitti.

    Ceng Ha’nın amiral gemileri Malezya’da Penang adasındaki bir tapınakta Ceng Ha’nın gemilerinden birini gösteren duvar resmi (üstte solda ). Çin’de Nanjing limanında ünlü denizcinin amiral gemisinin bir modeli bulunuyor (üstte, sağda).

    Çin çayı ve ipeğini satan filo, geriye baharatlar, değerli taşlar, nadir ağaçlar, Arap atları, hatta bir zürafa getirdi. Çinliler zürafanın bir “kilin” (âdil yönetimin efsanevi simgesi olan fantastik hayvan) olduğuna hükmettiler. Çin filosu uğradığı limanlara Çin edebiyatının klasik kitaplarını ve Ming takvimlerini bıraktı. Hint Okyanusu kıyısındaki ülkelerle diplomatik ilişkiler kuruldu. Ceng Ha bazı yerel politik ihtilaflara da karıştı; Siyam, Cava ve Malakka arasındaki anlaşmazlığı çözdü; Hint liman şehirleri Kalikut ile Koçi arasındaki savaşı durdurdu. Filonun amacı, Çin’in himayesindeki devletleri korumak, düşmanlarını ezmekti. İmparatorluk sömürge kurmak yerine kendisine tâbi devletlerden yıllık haraç almayı tercih ediyordu.

    Yolculuklar sürerken Ming başkentinde (önce Nanjing, sonra Pekin) Ceng Ha’nın seferlerine karşı itirazlar yükselmeye başladı. Donanmaya aşırı kaynak aktarıldığı, karşılığında gelen değerli malların bu çabaya değmediği öne sürüldü. Ceng Ha 1433’te Kalikut’tan dönerken yolda öldü, filosu Çin’e ulaştığında soğuk karşılandı. 1436’da Ming imparatorluğu gemilerin okyanusa açılmasını yasakladı, ticaret ülke içine döndü. Sonraki yüzyıllarda artık Çinli gezginler Batı diyarlarına gitmeyecek, buna karşılık Batılılar Çin’e gelecekti.

    İlham veren yolculuk

    Ceng Ha’nın Afrika’dan getirdiği zürafanın resminin üzerine yazdığı şiirde Şair Şen Tu, bunun hayırlı bir “kilin” (efsanevi hayvan) olduğunu anlatıyor (üstte, sağda). 18. yüzyıldan kalma bir baskısı (üstte) görülen Batı Diyarları Üzerine Büyük Tang Kayıtları, Stephen Chow’un çok beğenilen komedi filmi “Batı’ya Yolculuk”a (2013) da ilham verdi (altta).

  • İspanyol Gribi’den koronavirüse ekonomik maliyet

    İspanyol Gribi’den koronavirüse ekonomik maliyet

    COVID-19 ekonomiyi “ne kadar” öldürecek? Bundan tam 1 yüzyıl önce sona eren influenza salgını (İspanyol gribi), 1. Dünya Savaşı’ndan henüz çıkmış dünyada, yaşayan her 100 kişiden yaklaşık 2.5’inin ölümüne yolaçmıştı. GSMH üzerindeki etkisi ise ortalama yüzde 6 civarında bir küçülme idi. Şüphesiz iki dünya savaşında yaşanılan ekonomik kayıp çok daha yüksektir.  Yaşadığımız salgının ekonomik etkileri, şimdilik 2008 kriziyle aynı oranda bir kayıp gösteriyor. Tabii şimdilik.

    İspanyol gribi salgını olarak da bilinen influenza virüsünün yolaçtığı dünya çapındaki pandemi, Ocak 1918’den Aralık 1920’ye kadar sürdü. Bu süre zarfında salgın, yayılma hızı ve neden olduğu ölümler açısından inişli çıkışlı bir grafik izledi ve üç dalga halinde görüldü. İlk dalga 1918 ilkbaharında oluştu, ikinci ve en ölümcül olanı 1918 Eylül’ünden 1919 Ocak ayına kadar sürdü, sonuncu dalga ise Şubat 1919-Haziran 1920 arasında gerçekleşti.

    İspanyol gribi yıllarında San Francisco’da maske almak için bekleyenlerin gördüğü ilanlar arasında ‘orduya katılma çağrıları’ da var.

    Bu salgının, dünya çapında 40-50 milyon kişinin, yani o dönemki dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 2-2.5’i kadarının ölümüne neden olduğu tahmin ediliyor. Ölüm sayısının çok daha yukarılarda olabileceğini öne sürenler de var. Tüm dünya nüfusunun üçte birinin bu salgınlar sırasında hastalığa yakalandığını tahmin edenler de var. Bu rakamlara dayanılarak, İspanyol gribinin öldürme oranının, hastalığa yakalananlar arasında yüzde 6-7.5 olduğu söylenebilir.

    İspanyol gribi için alınan önlemler uyarınca büyük dans salonları ve kiliseler hastaneye döndürülmüştü.

    İspanyol gribi yüzünden hayatını kaybedenler arasında birçok ünlü kişi de yer alıyor. Örneğin, sosyolog Max Weber, sanatçılar Gustav Klimt ve Egon Schiele, şu anki ABD Başkanı Donald Trump’ın büyükbabası Frederick Trump… O dönem ABD Başkanı Woodrow Wilson hayatını kaybetmedi ama hastalıktan ciddi biçimde etkilendi. Bu durumun, Başkan Wilson’ın Versailles Antlaşması’ndaki tutumunu belirlediği, Almanya’ya dikte edilen çok sert şartların oluşmasına katkıda bulunduğu da iddialar arasında. Dolayısıyla, İspanyol gribinin 2. Dünya Savaşı’nı oluşturan şartlara -dolaylı da olsa- katkıda bulunmuş olması mümkün (Barro, Ursúa ve Weng; 2020).

    İspanyol gribi sırasında uygulanan izolasyon politikaları ve hastalanan insanların üretimden çekilmesi ciddi ekonomik sonuçlara yolaçtı.

    Tarihte veba salgınlarından sonra dünyanın başına gelen en büyük salgın felaketi olan İspanyol gribinin ciddi ekonomik etkilerinin de olduğu muhakkak. Bunlar, şu anda yaşadığımız salgında olduğu gibi, yayılmayı önlemek amacıyla, kaçınılmaz şekilde uygulanan izolasyon politikalarının sonucu. Ayrıca üretimde kullanılabilecek insan kaynağındaki eksilme de etkili. Sosyal izolasyon ve salgının sosyo-psikolojik etkileri birçok sektörde talebi çökerterek üretimde sert düşüşlere yol açıyor. Diğer yandan talep olsa dahi, hastalanan insanların üretimden çekilmesi ve sağlık nedeniyle işyerlerinde alınan önlemler üretimin aksamasına yol açıyor.

    ABD’nin ilk genel grevi 1919’da İspanyol gribinin vurduğu Seattle’da düzenlenmişti.

    Thomas A. Garrett, 1918 salgınının ekonomik etkilerini incelediği 2008 tarihli makalesine başlarken yakın bir gelecekte oluşabilecek influenza pandemisine dair endişesini dile getirmişti! Böyle bir salgının milyonlarca kişinin ölümüne ve milyarlarca dolarlık bir ekonomik kayba mal olacağı konusundaki öngörülerini aktarmıştı. Garrett bu makalesinde 1918 salgınının ekonomik etkilerine değinen bazı gazete haberlerine de yer veriyor. Bir iki örnek vermek gerekirse; The Arkansas Gazette’de 19 Ekim 1918 tarihinde yer alan bir habere göre, Arkansas’lı tüccarlar iş hacimlerinin yüzde 40 oranında düştüğünü, şehirlerinde satışları artan tek işletmelerin ilaç dükkanları olduğunu belirtiyorlar. The Commercial Appeal ise Tennessee’de tren seferlerinin personel kaybı nedeniyle aksadığını (5 Ekim), kömür madenlerinde üretimin yüzde 50 düştüğünü söylüyor (17 Ekim).

    New York Borsası, Büyük Buhran günlerinden beri en büyük krizle uğraşıyor.

    Correia, Luck ve Verner de (2020), çalışmalarında, İspanyol gribine karşı alınan önlemler ve ekonomik etkileri üzerine benzer, anekdotal bulgulara yer veriyor. New York Times, 5 Ekim 1918 tarihinde, ilk alınan izolasyon önlemlerini anlatırken, gıda ve ilaç satanlar dışında tüm dükkanların Sağlık Kurulu kararı uyarınca saat 16.00’dan sonra kapatılacağını; fabrikaların çalışma saatlerinin kısıtlandığını ve kalabalık saatlerde ulaşımdaki insan sayısını düşürmek için önlem alındığını belirtiyor. Alınacak önlemlerin sertlik derecesi hakkında bazı tartışmaların o günlerde de yapıldığını gazete haberlerinden takip edebilmek mümkün. 7 Ekim tarihli Seattle Star, büyük dans salonları ve kiliselerin acil hastanelerine dönüştürüleceğini yazıyor.

    Ekonomik etkilere gelince… Wall Street Journal (WSJ), 21 Ekim 1918 tarihinde büyük talep artışı sonucu Aspirin, Kinin, Rhinitis, Camphor ve birçok dezenfektanın fiyatlarında artışlar olduğunu; 24 Ekim 1918 tarihli sayısında ABD’nin hemen hemen her yerinde üretimde düşüş görüldüğünü ve bazı yerlerde bu oranın yüzde 50’ye vardığını; 25 Ekim 1918 tarihinde işçi yokluğu nedeniyle bakır üretimindeki azalmanın ciddi sorun yarattığını yazıyor.


    30 Ocak 1920 tarihli WSJ haberi ise salgın sonucunda telefon trafiğinde oluşan büyük artıştan söz ediyor ve günlük telefon görüşme sayısının 4.456.000’i aştığını belirterek, çalışan sayısındaki düşüşe dikkati çekerek telefon görüşme sayısının kısıtlanmak zorunda kalınacağını belirtiyor.

    Salgının makro ekonomik etkileri konusunda bir şey söylemek istenirse, ekonomistlerin ilk bakacağı ölçüt, doğal olarak, Gayri Safi Millî Hasıla (GSMH) olacaktır. Yaklaşık 42 ülke için o dönemki kişi başına reel (sabit fiyatlarla) GSMH verilerine ulaşmak mümkün (https://scholar.harvard.edu/barro/publications/macroeconomic-crises-1870-bpea). İlk akla gelen yöntem, ülkelerin salgın dönemindeki kişi başına reel GSMH’larının değişimini incelemek olabilir. Barro ve Ursúa (2008) böyle bir yaklaşımla, salgının dünya ekonomisi üzerinde çok ciddi bir etkisi olduğunu buluyorlar. Yazarlar, 1870’den sonra, 1 veya daha fazla yıl boyunca, kişi başına reel GSMH’da yüzde 10’dan daha fazla küçülmeye sebep olan olayları incelediklerinde üç büyük felaket gözlemliyorlar: 1. ve 2. Dünya Savaşları ile 1929 büyük buhranı. İspanyol gribi salgını, bu üç hadiseden sonra en büyük ekonomik felaket olarak ortaya çıkıyor. Bu çalışma, yüzde 10’un üzerinde küçülme dalgası 1920 ve 1921 tarihlerinden birinde son bulan 10 ülke saptıyor (Barro ve Ursúa, 2008, Tablo C2). Bu daralma dalgalarında, İspanyol gribinin etkisi olduğu açık. Bu 10 ülke için küçülme dalgası ortalamada 2.1 yıl sürüyor ve GSMH’daki küçülmenin ortalamasının yüzde 18’i aşıyor. Karşılaştırma yapmak gerekirse GSMH’daki küçülme 1. Dünya Savaşı’nda ve 1929 Büyük Buhranı’nda, sırasıyla % 21 ve % 22; 2. Dünya Savaşı’nda ise % 36’ya yükseliyor (Barro ve Ursúa, 2008, Tablo 7). Aşağıdaki tablo, bu 10 ülkede yaşanılan daralma oranlarını (ve sürelerini) gösteriyor.  

    % 10’dan daha fazla küçülme yaşayan ülkeler

    ÜLKEKÜÇÜLME (SÜRE,YIL)ÜLKEKÜÇÜLME (SÜRE,YIL)
    ABD% 12 (3)İsveç% 11 (1)
    Birleşik Krallık% 19 (3)Kanada% 30 (4)
    Güney Afrika% 24 (2)Norveç% 11 (1)
    İtalya% 22 (2)Uruguay% 14 (1)
    İzlanda% 16 (1)Singapur% 23 (3)
    Kaynak: Barro ve Ursúa (2008)

    Elbette, salgının ekonomisine daha az hasar verdiği (% 10’un altında kalan) birçok ülke mevcut. Ancak bu analiz, İspanyol gribi salgınını, verisine sahip olduğumuz tarihte, ülke ekonomilerine % 10’dan daha fazla küçülme yaşatan olaylar dizisinde 4. sıraya koyuyor.

    Barro ve Ursúa (2008) her ne kadar 1. Dünya Savaşı’nın etkisini salgının etkisinden ayrı tutmuşsa da, kullandıkları yöntem bu savaşın gecikmeli etkilerinin, salgın etkilerine karışması potansiyelini barındırıyor. Bu nedenle, salgın ve savaşın etkilerini daha iyi bir yöntem aracılığıyla ayrıştırmaya çalışan Barro, Ursúa ve Weng (2020), 1918 büyük salgınının, kişi başına GSMH üzerindeki etkisinin ortalama yüzde 6 civarında bir küçülmeye tekabül ettiğini tahmin etmiştir. Bu rakamın 1. Dünya Savaşı’nda ise yüzde 8.4’e tekabül ettiği sonucuna varmıştır.

    İspanyol gribinin kişi başı GSMH’da ortalama yüzde 6’lık bir küçülmeye neden olduğu tahmin ediliyor. Bu rakam 1. Dünya Savaşı’nda yüzde 8.4’e tekabül ediyordu.

    Salgından kaynaklanan küçülmenin sayısal boyutunu tam olarak kestirmek mümkün olmasa da, bu analizler salgının tarihte önemli ekonomik felaketlerden birine yolaçtığını, dünya savaşları ve 1929 Büyük Buhranı ile kıyaslansa da, etkisinin bunlara göre daha düşük bulunduğunu ortaya koymaktadır. Yüzde 6’lık bir küçülmenin bu ekonomik yıkımlardan daha ziyade “2008 Finansal Krizi”ne benzer bir ekonomik krize işaret ettiğini belirtmekte yarar var.

    Peki, buradan yola çıkarak, günümüzde yaşanılan COVID-19 krizinin ekonomik etkileri hakkında öngörüde bulunmak mümkün mü?

    İlk olarak ölüm oranları üzerinden bir karşılaştırma yapmak istersek; İspanyol gribinde yüzde 2’lik bir ölüm oranı şu anki dünya nüfusu dikkate alındığında yaklaşık 150 milyon kişinin hayatını kaybetmesi anlamına gelir ki, bu da 2. Dünya Savaşı’nda kaybedilen sayının aşağı yukarı 3 katıdır. Bilim ve teknolojideki ilerleme gözönüne alındığında, bu rakamın çok abartılı olduğunu söyleyebiliriz. Diğer yandan, İspanyol gribine atfedilen yüzde 6 düzeyinde bir ekonomik daralmanın günümüze projeksiyonu, yukarda belirttiğimiz gibi 2008 krizine benzer bir ekonomik krizi düşündürmekte.

    Her ne kadar şu anda tahmin yapmak çok zor da olsa, günümüz şartlarında salgının daha kısa sürede kontrol altına alınmasını ve ekonomik etkilerinin İspanyol gribinden biraz daha yumuşak olmasını beklemek makul olabilir. Yine de salgının ekonomik etkileri hakkında fikir verebilecek ilk verilerin gelmeye başladığını, bunların arasında da ilk GSMH küçülmesinin % 6.6 olarak Çin’den geldiğini hatırlatmakta fayda var.

  • Yunanistan’da kalan, kalbimizde yatanlar…

    Yunanistan’da kalan, kalbimizde yatanlar…

    1923’te yapılan esir değişimi sırasında, Yunanistan’da esir tutulan 22.500 asker ve sivil Türkten sadece 14.678’i Türkiye’ye dönebildi. Sayıları 8.000’e yakın Türk asker ve sivil esirin akıbetini bilmiyoruz. Bunların çoğunluğu büyük olasılıkla esaret koşullarında ölmüş, şehit olmuştur.

    Atina’nın liman semti Pire’nin Domokou sokağında bulunan Atina Türk Şehitliği, yoğun yapılaşmanın bulunduğu bu kentsel alanda, duvarların arkasındaki bir cennet bahçesini andırıyor. Bakımı ve sorumluluğu büyükelçiliğimize ait bu şehitlik, gerçekten bakımlı ve yemyeşil. Şehitlik TC Atina Büyükelçiliği önceden aranmak suretiyle ziyaret edilebiliyor. Gittiğimizde bizi şehitliğin emektar bekçisi Stelyo Bey güleryüzle karşılıyor.

    Şehitlik girişindeki kitabede şu bilgi var: “Pire’de, Atina ve Pire hastanelerinde ölen Türklerin defnedilmesi için 1859 yılında bir Müslüman Mezarlığı kurulmuştur. Buranın arazisi de 24 Mart 1890’da Pire Belediyesi tarafından tanzim edilerek bir noter vesikası ile Osmanlı Devleti’ne verilmiştir. Balkan Savaşı, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda esir olarak Atina’ya götürülen ve orada vefat edenlerin de bu mezarlığa defnedilmesiyle mezarlık, şehitlik hüviyeti kazanmıştır. Şehitlikte bilinen 18 mezar ve bunlardan başka toplu mezar veya mezarlar vardır. Ancak toplu mezar ya da mezarlarda yatan şehitlerin sayısı bilinmemektedir”.

    İsimsiz kahramanlar Balkan Savaşı, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasında hayatını kaybederek Atina Müslüman Mezarlığı’na gömülen şehitlerimizden yalnızca 18’inin hüviyeti biliniyor.

    Cemalettin Taşkıran’ın Milli Mücadele’de Türk ve Yunan Esirler (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018) kitabındaki bilgilere göre, 1919 – 1922 arasındaki Yunanistan’ın Anadolu işgali sırasında 6.500 asker (er ve subay) ve 16.000 sivil, toplam 22.500 Türk esir Yunanistan’a götürülmüş; bunlar Yunanistan anakarası ve adalarda bulunan 31 esir kampına, hapishanelere ve hastanelere dağıtılmışlardır. 1923’te yapılan esir değişimi sırasında 14.678 Türk esiri Türkiye’ye geri dönebilmiştir. Sayıları 8.000’e yakın Türk asker ve sivil esirin akıbetini bilmiyoruz. Bunlar çoğunluğu büyük olasılıkla esaret koşullarında ölmüş, şehit olmuştur.

    Yemyeşil bu güzel bahçede, sembolik şehit mezarları yanısıra birkaç tane Osmanlı devri mezarı görüyoruz. Bunların yanında kitabesi Yunan harfleri ile yazılmış bir mezartaşı ilgimizi çekiyor. Büyük felaketler çağını yaşayan milyonlarca insanın çoğundan, şu aşağıdaki bir tek satır bile bugüne kalmadı: “Mustafa Eşref, Doğum: Selanik, yumurta tüccarı, ölüm: 8 Ekim 1919, 42 yaşında”.

    Kimliği bilinen nadir mezarlardan birinin taşında Yunan harfleriyle: “Mustafa Eşref, Doğum: Selanik, yumurta tüccarı” yazısı okunuyor.