Amerikalı mimar Frank Lloyd Wright (1867-1959), oturulan doğal çevreyi esas alan yaklaşımıyla hem mimarlık hem insanlık tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu. Bu anlayış salt bir tasarımla sınırlı değildi; yapının toprağa uyumlu biçimde içleşmesini sağlamak için malzemenin seçiminden, bunun hangi ölçütler çerçevesinde araziye katılacağını da öngörüyordu.
Ünlü mimar, New York’ta tahta başında tebeşirle“ev”i anlatıyor, 1952.
Her yapı dışa açılım kesitleri olsun ister. Farklı coğrafyalarda, kültürel bağlamlarda, gelenek deposunda görülen bir ana özellik bu: Anadolu’nun hayatlarında, İspanyol patio’sunda, İtalyan taraçasında, Japon evinde duvarın bittiği yerden başlayan, ‘dışarı’ya eklemli, ama ona dahil olmayan her bölge açılım gereksinmesinin ürünüdür. En başta pencereler tabii: İçerisiyle dışarısını ayıran ve bitiştiren cam yüzey dileğe göre açılır ya da örtünür; dışarıda kepenk içeride perde düzenekleriyle kendisini kuşatan çerçeveyle buluşturulabilir de.
Cam oda başka. Scheerbart-Taut ikilisine dönmeyeceğim; Ayzenştayn’ın ölüdoğan filmi “Cam Ev”in görsel payandaları arasında, Mies van der Rohe’nin 1921 tarihli Friedrichstrasse camgökdeleniyle 1 yıl sonraki gökdelen tasarımı da yeralıyordu. Antonio Somaini, yönetmenin çizim taslaklarını yorumlarken, kafasındaki iç mekânlarda herşeyin yüzdüğüne dikkati çeker -dış ve iç cepheleri tepeden tırnağa cam kaplı bir saydam yapı düşlüyordu Ayzenştayn: Kapitalist düzene has bir insan akvaryumu.
Taşın, ahşabın yerini camın almasıyla saydam yüzeye dönüşüyor “duvar”: Dışarıyı olabildiğince görme olanağıyla dışarıdan olduğu gibi görülme olasılığının çarpışması karşımızdaki denklemin getirdiği. Mies van der Rohe’nin önce Brno’daki -bugün kurtarılmış- Villa Tugendhat’ta (1928-30), sonra Farnsworth Evinde (1946- 51) kalkıştığı gözüpek uzamsal düzenin temelinde, o yapıların çevrel olarak korunaklılığı yatıyordu; hiçbiri şehrin sokaklarından birine kondurulamazdı.
İki yapı da, tıpkı Franklin Toker’ın biyografik okuması Fallingwater Rising (2003) gibi yazar büyüteci altına girmiş, dramatik özel yaşam koridorlarına açılmış hikayeleriyle kurcalanmıştır: Simon Mawer’ın The Glass Room’u (2009) ile Alex Beam’in taze Broken Glass’ı (2020) Mies’in ve işverenlerinin camla ‘imtihan’ları bağlamında ufukaçıcı kitaplar.
Yuva prototipi Frank Lloyd Wright’ın 1965-70 arası inşa ettiği Fallingwater, yapıyla arazinin kucaklaşacağı bir doğal ev (üstte), toprağın yanısıra suyu da bünyesine dahil eden katıksız bir yuva prototipi (altta) olarak tasarlanmıştı
Cam oda -başkalarını bilemem- beni Nautilus’a taşıyan imge. Kitabın ilk basımlarında etkileyici bir illüstrasyonu yeralır dev lombar penceresinin: Nemo, orada görkemli kalamarla gözgöze gelir: Görmekte ve görülmektedir. Okyanusu aniden akvaryuma dönüştürür Jules Verne’in sihirli kalemi. Mies, arazinin su baskınlarına açık özelliğini gözönünde bulundurarak yerden 1.5 metre yukarıya oturtmuştu Farnsworth evinin zeminini; böylece bir bakıma akvaryum boyutu eklemişti yapıya.
Frank Lloyd Wright’a odaklanan işlerde, kişi efsanesi ağır basmayı sürdürüyor. Yapıtı gölgeleme pahasına öne çıkan bakışaçısına, kişi kültünü beslemiş yaklaşımlarıyla kendisinin de azımsanmayacak katkısının olduğu su götürmez gerçek. Oysa Özyaşamöykü, Sarraute’un “benim yaşamöyküm kitaplarım”ıyla çakışmasa bile, yer yer yaşamı yapıtla özdeşleştiren bir perspektifle yazılmış. Taliesin’e ayırdığı sayfaları özellikle ayırdığımı söylemeliyim: Tragedyanın herşeyin üstünü kaplayabileceği bir yaşantı kesitini olabildiğince indirgeyerek “ev”i daha doğrusu “evler”i anlattığı bölümü, okuduğum mimar elinden çıkma metinler arasında en yüksek çıta hizasına yerleştiriyorum.
“Yangın”, sık sık anka figürüne yakıştırılması durumunu doğurmuş Wright’da. Taliesin I’in tragedyasıyla bitmemiş bir uğursuzluk zinciri bu, Taliesin II’yi de yıllar sonra bir yangın yaralamış. Taliesin III’le küllerinden yeni doğuş imgesini pekiştiren inadından daha önce bir “kurşunkalem portre”de dem vurmuştum.
Benzetme, aslında, güzergahına bakılarak da geçerlilik kazanabilir. 1910’un Wasmeth portfoliosu içindeki 100 lito ile, bir açılış umuduyla hazırlanmıştı ve kendi cebinden karşılamıştı masraflarını; çünkü tıkandığını gördüğü yolu Amerika dışından açma gayretiydi. 30 yıl sonra, savaş dönemine aynı çaresizlikle girmiş: Şelâle Evi sonrası yeni sıkıntılar başgöstermişti. Kariyerinin sona erdiği sanılırken, bir tür altın son dönem geçirmesi sıradışı bir durumdu.
Özyaşamöykü’nün Taliesin evlerine ayırdığı bölümüne dönüyorum. Orada, başka bir mimarda rastlamadığım doğal ev tanımını büyüteç altına alır Wright; bunu öylesine yetkin bir anlatımla anlatır ki, 15 Ağustos 1915 günü yanan birinci Taliesin’i görmeye başlar insan: Bir betimleme becerisinin pek ötesinde, inşa süreci dönüp katedilir yeniden. Yapının toprağa uyumlu biçimde içleşmesini sağlamak için malzemenin yakından edinilmesi gereğini vurgular Wright; dahası yapının hangi ölçütler çerçevesinde araziye katılmasının hazırlanışına ilişkin temel kaygıları sıralar.
Araziyle bütünleşen yapı Frank Lloyd Wright’ın tasarladığı Minneapolis’tekiev, üç sene önce 3.4 milyon dolara satılmıştı. Cedar Gölü’ne bakan evin yapımı 1951’de tamamlanmıştı.
Taliesin’lerin üçünü de kendisi için tasarlamıştı; bunu hesaba katmadan çok yönlülüğünü kavrayamayız ülküsel evin. Bir “aile yaşamı”, çocuklu-torunlu geçsin dilediği bir yaşama biçimi anlayışı üzerinde durur, evin ilk, çekirdek alanı için. Çalışacaktır burada, hem de yayılarak, giderek yayılarak çalışması, çok sayıda iş partöneriyle birlikte yol alması sözkonusu olacaktır. Üçüncü bir alanı, kendileri kuşatsın istediği başka canlılar için öngörüyordu çevrede: Çok sayıda büyükbaş hayvanı ve ekili sahaları içeren bir çiftlik boyutu da işin içindeydi -‘ömrünü uzatmak’ için yaptığı Taliesin West’le ‘okul’u ve takipçileri kollektif üretime geçmesini sağlayacaktı.
Taliesin’ler üzerinden deneye sınaya, yapıyla arazinin kucaklaşacağı doğal evin oluşumu hakkında elde ettiği meslekî deneyimin en uç örneği, 1965-70 arası inşa ettiği Fallingwater, toprağın yanısıra suyu da bünyesine dahil ederek katıksız bir yuva prototipi yaratmış oldu. Bir ve belki son adım için anıtsal bir çılgınlık yapmaya gereksinimi vardı: Yaşlı kurt Guggenheim’la kendisini New York’a, Amerika’ya, dünya kültürüne dayattı.
Frank Lloyd Wright’s Lost Buildings’i (1994) müzenin kitabevinden aldığım günün gecesi, The Algonquin’deki odada karanlıklara gömüldüğümü unutmadım: 20. yüzyılı damgalayan bütün mimarların gerçekleştiremedikleri tasarıları olmuştu şüphesiz, bundan acısı gerçekleştikten sonra yokedilen yapılarıydı. Tokyo’daki yıkıcı depreme dayanabilmiş Imperial Hotel’in (1915-19) lobisinin siyah-beyaz fotoğrafından sesler duydum; 1967’de yıkım kararını alanlara kaygıyla kargış gönderdim.
‘İşte burada duruyorum, başka türlü yapamam. Tanrı yardımcım olsun’
1521’in Ocak ayında Martin Luther adlı bir Alman rahip, aforoz belgesini Wittenberg kentinde halkın gözü önünde yaktı. Bu meydan okuyuş Hıristiyan dünyasını bölecek; Protestan kiliselerinin doğmasına, Katolik Kilisesi’nin karşı-reform hareketine girişmesine yolaçacaktı. Avrupa modernizminin dönüm noktası.
Hıristiyanlık tarihi boyunca Roma’daki Papalık kurumuna ilk meydan okuyan Martin Luther (1483-1546) değildi. Kendisinden önce pek çok önemli din bilgini kiliseyi eleştirmiş; “sapkın” ilan edilen tarikatlar kurulmuş; hatta Çek din adamı Jan Hus’un adını taşıyan Hus Savaşları gibi yıllar süren çarpışmalar yaşanmıştı. Bu kilise muhaliflerinin hayatı, daima ateşe atılarak sona ermişti.
Peki Luther, üstelik afaroz edilişinden 25 yıl sonra yatağında ölmeyi nasıl başarmıştı? 15. yüzyılda Avrupalı entelektüeller arasında hümanizm hareketi yaygınlaşmasaydı; 1450’de matbaa icat edilmeseydi; ulusal dillere verilen önem, ulus devletlere duyulan ihtiyaç zorlamasaydı; Papalık yolsuzluk ve yozlaşmayla şöhretini kaybedip güven kaybına uğramasaydı; krallar Roma’daki Papa’nın gölgesinden kurtulmak istemeseydi ve Türkler kapıya dayanıp Avrupa’yı korkuya boğmasaydı; acaba Luther başarılı olabilir miydi?
Martin Luther, Kardinal’in önünde kendini savunuyor, 19. yüzyıl.
Başlangıçta Martin Luther’in Papa’yla bir derdi yoktu; hatta muhafazakar bir rahip ve din bilgini sayılabilirdi. Ama 1510’da Roma’yı ziyareti sırasında Papalık sarayında gördüklerinden şaşkına dönmüştü. Kilise mensupları için zorunlu olan bekaret yeminine rağmen, onlarca gayrimeşru çocuğu olmayan Kardinal, hatta Papa bile kalmamıştı. Kilise, Avrupa’nın heryerinden gelen paraları olağanüstü bir şatafat için harcıyordu. Avrupa’da bütün entelektüeller Kilise’ye eleştirel bir gözle bakıyordu. Üstelik ulusal duygu ve önyargılar da uyanmaya başlamıştı: Diğer Almanların olduğu gibi, Luther’in gözünde de yoksul ve dürüst Almanları sömüren kurnaz İtalyanlar, Roma’da Papalık makamını işgal etmişti.
Hz. İsa’nın çile kavramı üzerine kurulmuş bu kilisenin ikiyüzlülüğü ve ahlaksızlığı, Martin Luther gibi muhafazakar bir rahibi isyan ettirmişti. Luther’deki öfkeyi tetikleyen hadise, Kilise’nin iyice abarttığı “endüljans” denilen suiistimal oldu. Endüljans, Roma Kilisesi’nin insanlara verdiği bağışlama belgeleriydi. Belgeler, günahlarını itiraf eden insanların pişmanlık göstererek affedildiğini belirtiyordu.
Genç Luther Martin Luther gençliğinde Augustin tarikatına keşiş olarak girdiği dönemde.
Katolik Kilisesi bugün de endüljans çıkarıyor, sonuncusu geçen yıl Covid-19 kurbanları ve onlara bakanlar için çıkarıldı. Ancak Luther dönemindeki uygulama farklıydı; bir Papalık endüljansını satın alan kişi, arafta geçireceği süreyi kısaltabileceğine inanıyordu. 15. yüzyılda, ölüler adına satın alınan endüljanslarla onların araftaki ruhlarına da yardım edilebileceği öne sürüldü.
Endüljanslar, Papalık gelirlerinin önemli bir kaynağıydı. Papa 10. Leo, 1515’te Roma’da inşa ettirmeyi planladığı San Pietro Kilisesi’nin yapımı için endüljansları bir finans kaynağı haline getirdi. Zina ve hırsızlık dahil her günahı bağışlayacak bir endüljans çıkardı! 2 yıl sonra 1517’de Papa, Mainz’in yeni başpiskoposu Abrecht’in makamına geçmesi üzerine doğan ağır harcamayı endüljans satışıyla karşılamasına izin verdi. Bu satış çok etkili biçimde duyuruldu; para ödeme karşılığında herkes, külfetli tövbe, bağışlanma ve pişmanlık süreçlerinden geçmeksizin selamete erişecekti!
Kiliseye açık meydan okuma Worms Meclisi’nde Martin Luther imparator, prens ve piskoposların önünde kiliseye meydan okuyor. Anton von Werner’in tablosu, 19. yüzyıl.
Luther’in koruyucusu Saksonya seçmen prensi 3. “Bilge” Friedrich (Lucas Cranach).
Luther’in üniversitede dinbilim profesörü olarak çalıştığı Wittenberg yakınlarında Dominiken tarikatından rahip Johann Tetzel, endüljans komisyoncusu olarak tayin edilmişti. Saksonya’da Luther’in yaşadığı bölge, seçmen prens 3. Friedrich’in egemenliği altındaydı. Burada Tetzel’in bir gücü yoktu, çünkü Friedrich dinsel amaçlar için toplanacak bütün paranın kendisine ait kutsal kalıntılar koleksiyonu için harcanmasını istiyordu. Ancak insanlar, hemen yakındaki Elbe Nehri’ni geçip Tetzel’in sattığı endüljansları alarak geri dönüyor; Luther bunları gördükçe büyük bir öfkeye kapılıyordu.
İşte Martin Luther’i ünlü “95 Tez”ini yazmaya yönelten buydu. Bu tezlerde esas olarak endüljans satın almanın Hıristiyanları gerçek tövbe ve pişmanlıktan uzaklaştıracağı söyleniyordu. Luther bağışlanma belgelerine sadece bir suiistimal olarak değil, dinin ta kendisini ilgilendiren bir büyük sorun olarak saldırdı. Tezlerde Luther’in sonradan geliştireceği, selameti sadece ve sadece inanca (sola fide) bağlayan ve özgür iradeyi inkâr eden, böylece Roma Kilisesi’nden kopan görüşleri henüz yoktu.
Luther 31 Ekim 1517’de bu tezleri, bir mektupla endüljans satarak gelirini artıran Mainz Piskopos Prensi Albrecht’e gönderdi. Aynı tarihte üniversite geleneğine uygun olarak, tezleri Wittenberg Kale Kilisesi’nin kapısına çiviledi. Latinceden Almancaya çevrilen tezler matbaa sayesinde basıldı; sadece Almanya’da değil, İngiltere, Fransa ve İtalya’da da büyük ilgiyle karşılandı.
Endüljans komisyoncusu Johann Tetzel’in tarikatı olan Dominikenler, fırtınanın geçmesini sessizce bekleyebilirdi ama tam tersine Luther’e karşı harekete geçtiler. Bu tarikattan ünlü bir polemikçi (ve Luther’in eski bir dostu) olan Johann Eck, kilise kürsüsünden Luther’e saldırdı. Luther kalemiyle kendini savundu ve tartışmaların tonu gittikçe yükseldi. Sonunda Roma Kilisesi de bir şeyler yapması gerektiğini düşünmeye başladı. Önce Haziran 1520’de Luther’i aforoz etti ancak kararı uygulamaya koymadı. Kilise daima kendisine karşı çıkanların pişmanlık bildirip tövbe etmesini tercih ederdi; bunun onları “yakmaktan” daha iyi bir yöntem olduğuna inanmıştı.
Kısa sürede “bestseller” olan Luther İncil’inin ilk baskılarından biri.
Ancak Luther geri adım atmadı ve en etkili üç risalesini afaroz edildiği yıl kaleme aldı. Alman Ulusunun Hıristiyan Soyluluğuna Sesleniş, Kilisenin Babil Esareti ve Hıristiyan İnsanın Özgürlüğü adlı bu risaleler, yeni dinin özünü barındırıyordu: Almanlardan bir kurul oluşturarak Hıristiyanlıkta bir reform yapmalarını istiyor; Katolik Kilisesi’nin birçok kutsama ayinini ve rahiplerin aracı rolünü reddediyordu. Büyük bir polemikçi olan Luther gerektiğinde kabalaşabiliyor, acımasız bir mizaha başvurabiliyordu. Önce Almanya’da sonra Avrupa’da okuma-yazması olan herkes artık Luther’i tanıyor, yazıları elden ele dolaşıyordu. Kilise nihayet Ocak 1521’de, bundan tam 500 önce aforozu uygulamaya koyduğunda artık çok geç kalmıştı. Luther belgeyi ateşe atarak, Roma’yla köprüleri de attı.
O sıralarda dünyanın en büyük vârisi diyebileceğimiz 20’li yaşlarının başındaki bir genç, Kutsal Roma Germen İmparatoru seçildi. Biz onu Kanunî Sultan Süleyman’ın ünlü rakibi Şarlken olarak biliyoruz. Bu delikanlı, büyükanne ve büyükbabalarından bugünkü Flemenk, Avusturya, İspanya, Napoli, Sicilya ve yeni fethedilmekte olan Amerikan topraklarını miras almıştı. Almanya’da ise 7 seçmen prens tarafından imparator seçilmişti ama bu topraklarda herhangi bir siyasi gücü yoktu.
Almanya’nın bu parçalı hali, Luther’in neden başarılı olduğunu da açıklar. Sadece seçmen prensler değil, onların dışında sayısı 100’ü bulan pek çok dük, kont, marki ve kent piskoposu; o dönemi inceleyen tarih öğrencisinin bile başını döndürecek karman-çorman bir Alman haritasında iktidarı paylaşıyordu. Sözde bu haritanın hakimi olan Kutsal Roma Germen İmparatoru; esas iktidar sahibi Alman prensleriyle Worms kentinde arada sırada toplanan bir mecliste (Reichstag) biraraya gelerek ortak bazı siyasi kararlar almaya, derme çatma bir bütünlük oluşturmaya çalışır, ancak kargaşa devam ederdi. Ancak kendini Hıristiyanlığın dünyevi temsilcisi, Roma Kilisesi’nin koruyucusu olarak gören acemi İmparator Şarlken, birliği bozacak en büyük tehlikeyi, yani Martin Luther sorununu halletmeyi umuyordu.
Luther, İmparator Şarlken tarafından Worms’ta 1521 başında açılan meclise çağrıldı. 18 Nisan’da imparator, prens ve piskoposların huzuruna çıktığında, kendisini Papa’nın aforoz fermanına karşı savunması ve tövbe etmesi istendi. Eski dostu, şimdiki düşmanı Johann Eck, masaya Luther’in kitaplarını dizerek “Martin, bunları sen mi yazdın? Pişman mısın?” diye sordu. Luther, kitapların kendisine ait olduğunu kabul etti, tövbe edip etmemeye karar vermek için 1 gün düşünme izni istedi.
Tarihe geçen kilisenin kapısı “95 Tez”in çivilendiği Wittenberg Kilisesi 19. yüzyılda yeniden yapıldı ve tezler bir kapıya kabartma olarak yazıldı.
Ertesi gün meclise geldiğinde “Kutsal Kitaplar veya mantık beni ikna etmediği sürece (çünkü ne Papa’ya ne de ruhani meclislere güveniyorum, çoğu zaman hata yapıyor ve birbiriyle çelişiyorlar) alıntı yaptığım Kutsal Kitaplara bağlıyım ve ‘Tanrı’nın Sözü’nün esiriyim” dedi ve şu ünlü sözleri ekledi:
“Hier stehe ich, ich kann nicht anders. Gotte Helfe mir. Amen!”
(İşte burada duruyorum, başka türlü yapamam. Tanrı yardımcım olsun. Amin!)
İngiliz tarihçi Michael Mullett’e göre bu sözler “hitabet sanatı tarihinde çığır açıcı bir klasik”tir. İmparatorun huzurunda Papa’ya böyle meydan okuyan bir rahibin derhal çalı- çırpılara atılıp yakılması beklenirdi ama olmadı. Luther cesaretini sadece vicdanından almıyordu; Almanya’nın 7 seçmen prensinden biri olan hamisi Saksonya hükümdarı “Bilge” Friedrich’e güveneceğini biliyordu. Worms’tan ayrılmasına izin verildi. Şehir dışına çıkan arabası yolda “birileri” daha doğrusu Prens Friedrich’in adamları tarafından güya kaçırıldı. Artık kurtulmuştu, Friedrich’in topraklarındaki Wartburg Şatosu’nda kendisine ayrılan dairede güven içinde çalışabilir, İncil’i Almanca’ya çevirebilirdi.
Bu, sıradan bir çeviri değildi. Basılı sözün gücü, kiliseyi başından beri korkutmuştu. İlk sansür bu yeni teknolojinin doğduğu Mainz kentinde başlamış, ardından Kutsal Kitaplar’ın yerel dillerde basılması yasaklanmıştı. Gerçi bundan önce Tevrat ve İncil birçok dile, hatta Almanca’ya da çevrilmişti. Ancak matbaanın sağladığı yoğun üretimle Martin Luther’in şöhreti ve ateşli dili biraraya gelince, ortaya herkesin kapıştığı, okuma bilenlerin pazar yerlerinde bilmeyenlere okuduğu bir “best-seller” çıktı. Bu çevirinin hem modern Almancanın hem de Alman kimliğinin oluşumunda oynadığı rol herkes tarafından kabul edilir.
Luther hayatının geri kalanında Almanya’da imparatorun egemenliğinden kurtulmak için yol arayan birçok prens tarafından desteklendi. Hıristiyanlık başlangıçta nasıl Roma İmparatorluğu tarafından resmî devlet dini olarak kabul edildikten sonra hızla yayıldıysa; Protestanlık da yayılmasını Avrupa’da kendi kiliselerini denetlemek, Roma’nın vesayetinden kurtulmak isteyen çeşitli hükümdarların siyasi iradesine borçluydu. Luther bu siyasi desteğin karşılığını ödemesi gerektiğinde tereddüt etmedi, yeni dinin yayılması uğruna tavizler verdi.
Kimi zaman tam bir politikacı ve polemikçi önder, kimi zaman vicdanının sesini dinleyen inançlı bir Hıristiyan olarak kuşkusuz karmaşık bir kişiliğe sahipti. Ancak Batı tarihinde yeni bir sayfa açtığına, Katolik Kilisesi’ni temellerine kadar sarstığına kuşku yoktu. Onun yolundan gidenler, dünyanın her yerine yayılan birçok Protestan kilisesi kurdular; kimi zaman bağnazlıkta Katoliklerle yarıştılar kimi zaman modernizmin bayrağı oldular.
EVLENME İZNİ
Martin Luther ve sevgili karısı Käthe
Luther’in evlilik ve aileye olan tutumu, Hıristiyan dünyası için önemli bir yenilikti. Kilisenin kendi üyeleri için zorunlu kıldığı bekareti ve manastır yaşamını reddetti. İlk Protestanlar için rahibeleri manastırlardan kaçırmak bir özgürlük mücadelesi sayılıyordu. Luther, 1523’te kızını ve başka 11 rahibeyi manastırdan kaçıran Leonhard Koppe’yi öve öve bitiremedi ve onu “İsrail’i Mısır esaretinden kurtaran Hz. Musa’ya” benzetti. Bu kaçak rahibelerden biri olan Katherina (“Käthe) von Bora, 1525’te Martin Luther ile evlenecek ve 6 çocukları olacaktı. Bu örnek sayesinde Katolik rahiplerin aksine, Protestan kilise üyelerinin evlenmesine izin verildi.
U DÖNÜŞÜ
Luther ve ‘Köylüleri neden öldürmeliyiz?’
Nüfusun 5’te 1’inin kırsal kesimde yaşadığı Almanya’da, 1524’te başlayan büyük köylü isyanı, Protestanların ilk sınavıydı. Sayıları 300 bine varan bu köylü ordusunun oluşmasında Luther’in etkisi büyüktü. Luther’in müritlerinden radikal Protestan din adamı Thomas Müntzer, köylülere bizzat önderlik etmişti. Luther ise başlangıçta hem köylülere uygulanan haksızlıkları hem de onların silahlanmasını eleştirirken, hadiselerin zirveye ulaştığı 1525’te isyancılara sırtını döndü. O yıl yazdığı Wider die Mordischen und Reubischen Rotten der Bawren (Katil ve Hırsız Köylü Sürülerine Karşı) adlı risalesinde şöyle diyordu: “Tıpkı kuduz bir köpeğin öldürülmesi gibi köylüler de gizlice veya açıkça kesilmeli, boğulmalı, bıçaklanmalıdır”.
Yılın başlangıcını Ocak ayına çeken de yine bizim kuntiz Romalılar. Jül Sezar’ın doğumgünüymüş diyen de var ama kulak asmayın. Bu Romalılar, Roma rakamlarını bulsalar da yıllara numara vermeyi akıl etmemişler; o yıl kim konsülse o konsülün adıyla anıyorlar yılı. E seçilen yeni konsüller de göreve Allah kısmet eder de bir aksilik çıkmaz, Senato falan basılmazsa Ocak ayında başladığı için; yılı götürüp Ocak’ta başlatmaya karar veriyorlar. Yoksa onlar da bal gibi biliyor; zira Eylül, Ekim, Kasım, Aralık aylarının latincesi “yedi, sekiz, dokuz ve onuncu ay” demek.
Yiğit Özgür’ün sabah yataktan kalkan adamın dışarıya bakıp “Bu ne lan, dünün aynısı” dediği karikatürünü paylaşma şenlikleri bittiğine göre, yeni yıl kutlamalarına dair bir-iki cümle söyleyebiliriz herhâlde. Tabii ilkokulu bitiren her vatan evladı gibi, 1 yılın, dünyanın güneşin etrafında tam tur dönmesinden ibaret olduğunu biliyoruz. Hâliyle bu dönme hareketinin nerede başlayıp nerede bittiğini söylemek mümkün değil.
Ha ama tabii binlerce yıl öncesinden, bu hareketin kerteriz noktalarına da uyanmışız. Şimdi ekinoks’tu, dönenceydi, bunları ilkokulda öğrendiğimiz için basit geliyor ama; bence milattan önce ikinci, üçüncü yüzyıllarda İznik’imizin gururu Hipparkus’un oturduğu yerden, düşünüp taşınıp, hesap-kitap yapıp yörüngesel salınımına kadar keşfetmesi çok fantastik bir olay.
MÖ 46’da Jül Sezar Roma takvimi üzerinde büyük değişiklikler yaparak kendi adıyla anılan Jülyen takvimini oluşturdu.
Hayır, bugün onca imkana rağmen aramızdan rastgele seçecekleri 10 bin kişiyi İznik’e gönderseler, Google olmadan İznik’i bile bulamayız, Adapazarı-Hendek-Sapanca üçgeninde kayboluruz. Ya ben mesela… Bırakın yörüngesel salınımı, manyetik kuzeyle gerçek kuzeyin farkını bile askerde talim yaparken öğrendim. Zaten atalarımız sağolsun o kadar çok şey keşfetmişler ki, bizim gibi denyolar çağının aktörlerine anca “kendimizi keşfetme” imkânı kalmış. Valla ekinoksu, yörüngesel salınımı falan bırakın, hesap makinesini daha bugün kullandığımız kolay rakamlar bile olmadan tasarlayıp, dünyanın ve gözle görülebilir gökcisimlerinin düzenli-düzensiz hareketlerini keşfeden adamlara “Merhaba ben Hüseyin, ben de kendimi keşfediyorum, yaratıcılığımı, içimdeki çocuğu, spiritüelliğimi falan” desek yabanın sapıyla döver bizi. Artık dönemine göre yaba henüz icat edilmemişse, zeki adam, oradan bir şey bulur buluşturur ekleştirir belimize.
Yani aslında ne kadar fantastik gelse de, atalarımız kerteriz noktalarını saptamalarının çok öncesinden beri zamanı yıllara bölmüş durumda. Tabii bu yılın başı da keriz gibi kışın ortasına değil, genellikle ilkbahar ekinoksu dolaylarına tekabül eden günler oluyor. Ha daha kuzeyde, kıştan daha çok çeken memleketlerde yeni yıl diye günlerin tekrar uzamaya başladığı gündönümünü ya da daha güneyde bilakis tam tersi sonbahar ekinoksunu kullanan da var. Ama genel olarak, kış bitiyor, bahar geliyor, ancak ondan sonra efendi efendi yeni yıl kutlanıyor. Atalarımızın bizden mantıklı olduğunu gösteren hadiselerden biridir bence.
Tabii ademoğlu değil mi, ademoğluna kutlama olsun; “Hacı artık yeni yılı bahar geldiğinde değil de, kafadan kış başladığında hatta doruk noktasına çıktığında kutlayacağız” diyen kim olursa olsun insanlar Mart’tır, Nevruz’dur, Nisan’dır, Paskalya’dır diye yeni yılını farklı bir isimle de olsa eskisi gibi kutlamaya devam ediyor; bir tek adına yeni yıl demiyor. Yanılmıyorsam Çinliler, Kamboçyalılar falan hiç iplemiyor; eskisi gibi daha bahara yakın tarihlerde yeni yıl kutluyorlar.
Yılın başlangıcını Ocak ayına çeken de yine bizim kuntiz Romalılar bu arada. Jül Sezar’ın doğumgünüymüş diyen de var ama kulak asmayın. Bu Romalılar, Roma rakamlarını bulsalar da, yıllara numara vermeyi akıl etmemişler; o yıl kim konsülse o konsülün adıyla anıyorlar yılı. E seçilen yeni konsüller de göreve Allah kısmet eder de bir aksilik çıkmaz, Senato falan basılmazsa Ocak ayında başladığı için; yılı götürüp Ocak’ta başlatmaya karar veriyorlar. Yoksa onlar da bal gibi biliyor; zira Eylül, Ekim, Kasım, Aralık aylarının latincesi “yedi, sekiz, dokuz ve onuncu ay” demek. Gerçekten düşünecek olursak, Roma’da yılda bir defa yapılan konsül seçiminin tarihini hâlâ dünyanın yarısı olarak yılbaşı diye kutlamamız çok garip.
Şimdi “Arkadaş Şubat ayına geldik, yeni yıl yazısı yazıyorsun” diyen arkadaşlar olabilir. Ancak yukarda dediğim gibi, mantık olarak yeni yıl kutlamalarına ancak önümüzdeki ay başlamamız gerekiyor. Hayır, “2021 bari iyi geçsin” diyordunuz; varsayın 2021’e üç ay avans verdik, tüm derdi çileyi olduğu gibi 2020’ye gömdük, Senato baskınlarını ve siz bu satırları okurken başımıza gelebilecek sair musibeti 2020’ye iteledik; fena olmaz mı? Ha 21 Mart 2021’den itibaren siz yine paylaşın Yiğit’in karikatürünü.
Alan Sorkin’in Netflix’te gösterime giren son filmi “Şikago Yedilisi’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7), hem aktüel bağlantıları hem oyuncuların muhteşem performansıyla, şimdiden 2021 Oscar’larının en önemli adayları arasında. Dinamik ve hızlı tempolu bir mahkeme draması. 1968-69’da Chicago’daki Vietnam Savaşı protestolarını düzenlemekle suçlanan 7 sanığın duruşmasını beyazperdeye taşıyan usta işi bir yapım.
Yıl 1968. İnsan hakları hareketlerindeki ivme ve hüsran açısından geçen yüzyılın dönüm noktalarından biri. Radikal solun kısa süren başrolü… Vietnam Savaşı protestoları, Prag Baharı, sonra Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla ilericilerin, insan hakları savunucularının yaşadığı hüsran ve Chicago Demokrat Parti Kongresi…
Ağustos sonundaki kongrede Kennedy suikastinden sonra başkanlığa en uygun aday olarak başkan yardımcısı Humphrey gösteriliyor. Öğrenciler, aktivistler ve savaş karşıtlarından oluşan binlerce protestocu Chicago’ya, kongreyi protesto etmeye gidiyor. Belediye Başkanı Richard Daley’nin emrinde polis gücü protestoculara karşı acımasız. Kan dökülüyor; 400’den fazla insan ağır yaralanıyor.
1969 Eylül’ünde Başkan Nixon’un başsavcısı John Mitchell, protestoların vebalini demokrasi, eşitlik ve özgürlük isteyenlerin üzerine yıkmaya karar veriyor ve eylemlerin başını çeken “yıldız”lara, 7 aktivist ve gençlik lideriyle Siyah Panter’lerin başı Babby Seale’a dava açıyor. Aaron Sorkin 151 gün süren Amerikan tarihinin bu en önemli davalarından birinin filmini çekmek için daha iyi bir zamanlama tutturamazdı. 2020, 1968’den sonra Amerika sokaklarında sivil itaatsizliğin zirve yaptığı en önemli yıl oldu. ‘Amerikan Rüyası’nın büyük çöküşüyle fişeklenen ve insan hakları adına sokaklara dökülen protestocular, tabii yine polis şiddetiyle karşılaştılar ve sırf haklarını aradıkları, özgürlük ve eşitlik istedikleri için “kurulu düzen” tarafından suçlu canavarlar olarak gösterilmeye çalışıldılar. Aynı şey 1969’da bu dava sırasında da yaşanmıştı. Yalnız o zaman suçlamak için 8 günah keçisi seçilmişti. Dava bitmeden davası düşen (fakat yargıcın emriyle mahkeme salonuna kelepçeli ve ağzı bağlanmış bir şekilde getirilen) Siyah Panterler’in lideri Bobby Seale, Demokratik Bir Toplum İçin Öğrenciler Birliği’nin kurucularından Tom Hayden, hippi aktivistler Abbie Hoffman ve Jerry Rubin yargılananlar arasında öne çıkan isimlerdi.
Filmin ana mekan olarak seçtiği mahkeme salonu, dramanın da merkezi.
Münazara ve konuşma yazma konusunda bir deha olan Aaron Sorkin, “Şikago Yedilisi’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7) filminin senaryosunu aslında 2007’de yazıyor ve filmi Spielberg’in yönetmesi bekleniyor. Ancak 2008 krizi yüzünden Spielberg’in parası ödenemiyor ve senaryo rafa kalkıyor. Ta ki Sorkin çok doğru bir zamanlamayla 2019’da işi tekrar eline alana kadar. Sorkin, filmi çerçeveleyip bir bağlama oturtmak ve zamanın ruhunu vermek için Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla açıyor; fakat bundan sonra, çok az arşiv görüntüsü kullanılıyor. Oldukça absürd yargılanma süreci, mahkeme salonu, protestocuların karargahı ve aynı zamanda stand-up komedyen olan Abbie Hoffman’ın şovlarına bölünerek öykülendirilmiş. Davayı “bunak” diyebileceğimiz, Chicagolu avukatların %78’i tarafından kifayetsiz ve yetersiz bulunan taraflı bir yargıç Julius Hoffman (Frank Langella) yönetiyor ve “şov”un en önemli kısmı mahkeme salonunda vuku buluyor.
Sorkin yeteneğinden o kadar emin ki, çok daha çekici olabilecek protestolara çok az yer verip, durağan ve sıkıcı bulmamız beklenen mahkeme salonunda olup bitenleri başrole taşımış. Bir mahkeme draması için son derece hızlı tempolu ama temponun bir müzik eserinde olduğu gibi sık sık değiştiği bir film. Her bir oyuncu ama özellikle Abbie Hoffman’ı canlandıran Sacha Baron Cohen ve 7 sanığın avukatı William Kunstler’i canlandıran Mark Rylance müthiş performanslar sergiliyorlar. Bir filmi batıran ya da çıkaran en önemli ögelerden montajın (Alan Baumgarten) çok başarılı olduğu filmde, unutulmayacak birçok an var: Abbie/Jerry ikilisinin sürekli mahkemeyi yaratıcı şekillerde protesto etmeleri (örneğin salona hâkim cübbesi altına polis üniforması giyerek gelmeleri); Johnson dönemi Adalet Bakanı Ramsay Clark’ın (Michael Keaton) kendi arzusuyla hiç beklenmedik şekilde, sanıkların lehine ifade vermesi; az ama çarpıcı protesto sahneleri; karar gününde 7 sanık adına konuşması uygun görülen Tom Hayden’ın yargıcın tüm itirazlarına rağmen dava süresince Vietnam’da ölen 4700’den fazla Amerikan askerinin adını tek tek okuması bunlardan bazıları.
Dava, sanıkların 5’er yıl hapis cezası almasıyla sonuçlandı; Yargıtay’a gitti ve Yargıtay tarafından bozuldu. Başsavcı yeniden yargılamayı reddetti.
Gerçek hayatta “Şikago Yedilisi” Gerçek “Şikago Yedilisi” ve avukatları mahkemenin önünde: (soldan sağa) avukat Leonard Weinglass, Rennie Davis, Abbie Hoffman, Lee Weiner, David Dellinger, John Froines, Jerry Rubin, Tom Hayden ve avukat William Kunstler.
Filmin günümüzle paralelliklerine gelecek olursak… George Floyd ve Breonna Taylor’ın polis tarafından öldürülmesinden sonra ABD’yi kasıp kavuran protestolar esnasında film post-prodüksiyondaydı. Sorkin bunun üzerine filmine dava esnasında polis tarafından öldürülen Siyah Panterler Illinois Eyaleti Bölümü Başkanı Fred Hampton cinayetinden olay yeri fotoğraflarını ve cinayetten sonra kameraya bakarak sırıtan 5 polisin fotoğraflarını ekledi.
“The Trial of Chicago 7” yakın dönem Amerikan tarihindeki en önemli davalardan birini ilgiyi sonuna kadar taze tutarak dramatize eden; günümüzle paralellikler kuran; insan hakları, hükümetin ve polisin hayatlarımızdaki yeri gibi konular üzerine düşündüren; 2021 Oscarlarına “En İyi Film” dalında aday olması beklenen bir yapım.
6 Ocak’ta ABD Kongre Binası’nın, seçim sonuçlarını kabul etmeyen Trump yandaşlarınca işgal edilmesi, ülke tarihinde görülmemiş bir olay; “dünyanın jandarması” ABD’nin içeride ne kadar kırılgan olduğunun bir işareti ve İçsavaş gerilimlerinin halen aşılamadığının bir göstergesi olarak yorumlandı. Ülkenin içinde bulunduğu ortamdan çıkması içinse seçim sonuçlarına bel bağlamaktan fazlasını yapması gerekiyor. ABD’nin tersyüz olmuş kutupları ve işgale giden yolun analizi.
ABD, geçen yaz polisin siyah bir yurttaşı adeta insanlığa meydan okuyarak uluorta infaz etmesi üzerine büyük kitle gösterilerine sahne olduktan sonra 6 Ocak 2021’de bu kez aksi yönde bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı. Başkan Trump’ın çağrısıyla Amerika’nın dört bucağından gelen gruplar, Kongre binasını işgal etti. “Ayaklanma”, “başkaldırı”, “darbe teşebbüsü”, “iç terörizm” diye nitelenen Kongre işgali, rejimin karakteri üzerinde yeni tartışmalara yol açtı. “Demokrasi ihracatçısı”, denge-denetim mekanizmalarının merkezi, “dünyanın jandarması” Amerika’nın bu kadar kırılgan durumda olması tüm dünyada büyük bir şaşkınlık yarattığı gibi ABD tarihi açısından da bir dönemeç olarak değerlendiriliyor.
Kongre’de kargaşa Washington’da, Seçiciler Kurulu oylarının sayıldığı ve 3 Kasım 2020’deki başkanlık seçimlerinin sonuçlarının resmileştiği Kongre oturumu devam ederken Trump destekçileri “ilginç kıyafetleriyle” Kongre binasını bastılar.
ABD halen “dünyanın 1 numarası” olarak görülüyor. Fakat bunun arkasında aynı zamanda çok derin toplumsal eşitsizliklerin, kurumsallaşmış bir ırkçılığın, şiddetli bir cinsiyetçiliğin hüküm sürdüğü, sosyal güvenliğin bulunmadığı, fanatik mezheplerin, Nazi gruplarının ve silahlı çetelerin at oynattığı bir ülke. Şimdiye dek dünyanın farklı ülkelerinde desteklediği otoriter rejimleri ve diktatörlükleri de eklersek bu noktaya üç günde gelinmediği aşikar.
Trump’a maledilen Meksika sınırına duvar inşa etme projesine Clinton’ın başladığını unutmamak gerek. Trump gökten zembille inmedi; başkan seçilmesi bir kaza değil, derinlerdeki birtakım dinamiklerin ifadesiydi. Bu yüzden bazılarına şok edici gelen 2016 seçimini, bir kaza olarak değil, hegemonya krizi içinde bunalmış bir dünyada, neoliberal politikaların uygulanmasının giderek güçleştiği bir bağlamda okumak gerekir. Bu tür ortamlarda bireylerin siyasetteki özerkliği artar. Güçlü iktidar, ana eğilimdir. Dünyanın diğer önde gelen güçlerinde gözüken eğilim de budur.
Polisin iki yüzü Washington’da, Kongre binasını basan Trump destekçilerine polisin müdahalesi, kapıları neredeyse elleriyle açmakken geçen sene Black Lives Matter protestocuları en barışçıl anlarında bile polisin sert müdahalesiyle karşılaşmıştı (altta).
2007-2008 krizi sırasında bankaların kurtarılması, “kitle imha silahları” palavrasını bahane ederek girişilen Irak Savaşı’nın tam bir fiyaskoyla sonuçlanması “izolasyonistlerin” elini güçlendirmişti. Geleneksel siyasal partiler sisteminin içine düştüğü kriz, solda “Occupy”, “Black Lives Matter”, Demokrat Parti içinde Bernie Sanders’ın temsil ettiği hareket, 21 Ocak yürüyüşü, kadın hareketi, asgari ücretin saatlik 15 dolara çıkarılması için protestolar gibi toplumsal hareketlerde ifadesini bulurken sağda da Tea Party (Çay Partisi) ve sonra Trump’ı öne çıkarmıştı.
Trump’ın destekçileri için cazibesi, ABD’yi dünyanın tek hegemonik gücü olarak konumlandırmak için ülkeyi büyük bir işletme gibi yönetmeye, “Hıristiyan-Yahudi kapitalizminin” kalesi haline getirmeye çalışmasıydı. Kişisel pozisyonu ve rakiplerine karşı hoyrat tutumu aslında iş hayatındaki tavrını siyasete taşımaktan ibaretti. Kültürsüz, hatta kültür düşmanı, ırkçı, cinsiyetçi, homofobik, İslamofobik, antisemit söylemler etrafında ABD’yi kendi suretine dönüştürmeye çalışıyordu.
Bugün 1980’lerde kapitalist dünyanın çehresini değiştiren krizden daha derin bir krizle karşı karşıyayız. 2. Dünya Savaşı sonrası hegemonya mücadelesindeki dizilişinden oldukça farklı gerilimler de buna dahil edildiğinde dönemeç hayli keskin olabilir.
Seçime doğru
Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne girmesinin sonucu olarak ABD imalat sanayindeki istihdam kaybının 2,4 milyona ulaştığı biliniyor. 2016’da Trump’ın Michigan, Wisconsin ve Pennsylvania gibi sanayi kentlerindeki mutlak zaferinin ardından Çin’le gelişen ticaretin istihdam üzerindeki etkisine dair araştırmalar var. Küreselleşme ve sanayisizleşme ile hayatları altüst olan toplumsal kesimler, Cumhuriyetçilerin geleneksel tabanının yanısıra Trumpizm’in de toplumsal temelini oluşturuyor.
Bu kitlenin ortaya çıkmasında Demokratların uyguladığı politikaların da payı var. Daha önce Obama, işlerini kaybeden bu kesimin dertlerine derman olamadı. Hazine Bakanlığı’na Wall Street’e yakın Timothy Geithner’ı getirmesi bunun bir örneği. 2008 krizi sırasında sorumlu bankacıların peşine düşeceğine milyonlarca insanın emekliliklerini ve konutlarını kaybetmesine yolvermesi de başka bir örnekti.
Geleneksel olarak “emekçiler partisi” olarak nitelenen Demokratlar uzun zamandan beri özellikle beyaz emekçiler arasında zemin kaybediyordu. Diplomasız beyazlar arasında Biden’ın aldığı %32’lik oy, Trump tarafından katlanmıştı. Evanjelistler arasında %76 olması doğal karşılanabilir belki, ama kırsal kesimlerde de Trump’ın oy oranı %57’ydi. Sendikalıların %40’ı da Trump’a oy verdi. Ülkenin en yoksul kesimlerinde Trump kazanırken en zengin kesimlerinde Demokratlar öndeydi.
2020 Şubat’ına gelindiğinde ABD’de işsizlik %3,5 ile en düşük seviyesindeydi. Enflasyon ancak %2,3’tü ve son üç çeyrekte yıllık millî gelir %2,4 artmıştı. Muhafazakar örgütlerin tam desteği sürerken, Trump’ı başarıya götüren göçmenlere karşı düşmanlık, ırkçı öfke, çokuluslu şirketlerin lehine olan küreselleşmeye karşı hınç gibi temalar da etkisini sürdürüyordu. Bu şartlarda Trump’ın ikinci kez seçileceğine kesin gözüyle bakılıyordu.
Eylemcilerden biri hatıra olarak Kongre podyumunu evine götürmeye niyetlenmişken kameralara “neşe içinde” gülümsüyor.
Covid-19 ve yarattığı ekonomik tahribat gibi tersyüz gelişmeler, işsizliği 1930 buhranından bu yana en yüksek seviyeye, %14,7 gibi yüksek bir orana çıkararak Trump’ı tökezletse de buna rağmen 73,7 milyon oyla tüm zamanların en yüksek oyla kaybeden ABD Başkan adayı oldu. Pandemi vesilesiyle sürü bağışıklığını tercih eden Trump en güçlünün yaşama hakkını öne çıkaran sosyal Darwinizm’inin kurbanı oldu. Columbia Üniversitesi’nin Ekim 2020’de yaptığı bir araştırmaya göre pandemiye karşı ciddi önlemler alınsaydı sonuç %60 oranında değişebilirdi.
Bir terslik var
Biden yalnızca siyaseten kutuplaşmış bir ülkeye başkan olmadı; Covid-19’un toplumsal yarılmaları alabildiğine derinleştirdiği bir tablo da var önünde. Çalışma Bakanı’na göre tarihin en büyük eşitsizliğini yaratan ekonomik krizinlerinden birinden geçiyor ABD. Evden internet üzerine çalışmak, diplomalıları nispeten korusa da en alt kesimlerde durum vahim. En elverişsiz konumda çalışanlar arasında yayılan işsizlik, yüksek ücretlilere göre 8 kat daha fazla. En yukardaki işlerse tam tersine bir patlama yaşıyor. Mart’tan Ekim’e 643 milyarderin serveti 931 milyar dolar arttı. Bir garabet de milyarderlerin (Amazon’un patronu dahil) önünü açanın Trump olmasına rağmen “seçkinler”in Biden’a destek vermesi. Biden, onun döneminde çıkarlarının korunacağı inancında olan Wall Street, Silikon Vadisi, Hollywood gibi kesimlerin desteğini aldı.
Alman Der Spiegel, Haziran 2020 kapağıyla Kongre işgalini önceden görmüş.
Biden, Trump’ı tarih sahnesine çıkaran, kendisinin de dahil olduğu uygulamaları sürdürdüğü takdirde bir iyileşme görülmesi mümkün değil. Bunun için siyasi hayatı boyunca benimsediği “temkinli merkezci” rolünden vazgeçmesi gerekiyor. Örneğin pandemi süresince zenginleşenlere 2. Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi bir vergilendirme getirebilecek mi? 2009’da Obama’nın yaptığı gibi krizden etkilenen büyük işletmelere yöneleceğine krizden gerçekten etkilenen “dar gelirlilere” yönelik politikalar geliştirebilecek mi?
Bu konulara el atmadığı takdirde, toplumsal sınıflarla siyasal tercihler arasındaki bu tersleme, Trump olmadan da Trump’ın zihniyetinin toplumsal zeminini koruyacağına işaret ediyor. Yani en yoksulların sorunları çözülmedikçe bu kesim, göçmenleri, siyahları, yabancıları, “seçkinleri” günah keçisi olarak görerek, kendi çözümsüz sorunlarının nedeni olarak onları hedef almaya devam edecek ve aşırı sağın nüfuz alanında kalacak. Malzemenin Trump’tan daha tehlikeli siyasi eğilimlere elverişli olduğu da söylenebilir.
Bu karedeki siyah olsaydı? Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin ofisini de basan göstericiler, Pelosi’nin bilgisayarından aldıkları e-postaları internette yayımladı.
Öteki Amerika
Seçim sonuçlarına 60 civarında itiraz başvurusu yapıldı. Cumhuriyetçi Parti yönetimi tarafından da desteklenen bu itirazlar, Cumhuriyetçi valilerin görevde olduğu eyaletlerde bile reddedilmesine rağmen Cumhuriyetçi seçmenin %70’i halen seçimin “üç kağıt” olduğuna inanıyor. Trump kaybetme ihtimaline baştan hazırlıklı olduğu için propagandasını bu yönde yürüttü. Kademe kademe gidişata çomak sokmaya çalıştı. Sonunda faşist Proud Boys’un (Gururlu Oğlanlar) da dahil olduğu beyaz üstünlükçüleri, milliyetçi taraftarlarını “millî görev”e çağırdı. Kongre binasına girdiklerinde birinin gömleğinde “Camp Auschwitz” yazıyor; diğeri faşistlere özgü mitolojik aksesuarla sahne alıyor; bir diğeri açıkça polise saldırıyordu. Amerikan İçsavaşı’nın bitmediğini ihsas eden, 19. yüzyılın köleci devletinin bayraklarının dalgalanması da bu tabloyu tamamlıyordu.
Aslında 1861-1865 İçsavaşı’ndan sonra ırkçılık kağıt üzerinde yenilgiye uğratılmışsa da ülkenin egemenleri, Ku Klux Klan bayrağı altında cinayetlerin (en az 250 bin), işkencelerin sürmesini dert etmemişlerdi. Yakın zamana dek siyahların en temel haklarının bile hayata geçirilemediği ülkede Henry Ford’un meşhur Hitler hayranlığı gibi eğilimler, her zaman en pespaye aşırı sağ düzenin ayrılmaz bir parçası olmuştu. Herkesin eşit olduğundan dem vuran Thomas Jefferson, George Washington gibi kurucular bile köle sahibiydi.
Senato önünde bir darağacı Amerikan Senatosu’nun önüne dikilen darağacı ve darağacının önünde “Tüm kongre üyelerini asın” diye bağıran göstericiler, canlı yayın yaptıkları halde kimlikleri tespit edilmeden evlerine gönderildi.
Senato Odası balkonuna tırmanmış bir gösterici.
Toplumsal adalet ve ırkçılığa karşı eylem yapanların katledilmesi, ırkçılığın tarih boyunca cezasız kaldığı Amerika’da artık “yeni normal”. Afro-Amerikalılara, Latinlere, Müslümanlara ve kendilerinden olmayan diğer tüm ötekilere karşı korku ve nefretle dolmuş bu güruh, kendini ülkenin bekasının güvencesi olarak görüyor. Eğer kurumsallaşmış olduğu söylenen bu halet-i ruhiyenin ötesinde iliklere işlemiş ırkçılık olmasaydı, polislerle “selfie” çekilecek kadar bir hısımlık kurulabilir miydi? Aksini düşünenler ırkçılığa karşı eylem yapmak üzere Kongre binasına girenler “Siyah Hayatları Değerlidir” hareketinin mensubu olsaydı ne olurdu diye kendilerine sorabilirler. Fazla düşünmeye gerek yok; geçtiğimiz yıl Washington D.C.’de “Black Lives Matter” hareketinin, asker ve polislerden oluşan bir orduyla karşılandıklarını hatırlamak yeterli. BLM göstericilerine karşı silah kullananlara karşı gösterilen hoşgörü, Uluslararası Af Örgütü’nün 26 Mayıs-5 Haziran 2020 arasında kaydettiği 125 polis şiddeti eyleminde de kaydedilmiş. Oysa bu kez, bazı polisler engelleri kaldırarak göstericileri adeta güvenlikli bölgeye elleriyle davet etti. Ordu ve polisin pasifliği silahlı göstericiler etrafı tahrip edip vandalizm örnekleri sergilerken de binayı ellerini kollarını sallayarak terk ederken de sürdü. Amerikan demokrasisinin mihenk taşı olarak gösterilen denge ve denetim mekanizmalarının Trump tarafından nasıl ihlal edilebildiğinin bir başka göstergesi…
Boynuzlu eylemci Baskın esnasında boynuzlu bir başlık takan ve kendinin “Q(Anon) Şaman” olarak tanıtan Jake Angeli, tüm fotoğraflarda önplandaydı.
İşgalden sonra?
Aşırı sağ, olayın ardından hükümete karşı büyük ölçekli bir saldırı gerçekleştirmenin özgüvenini kazandı. Artık onların kahramanları ve şehitleri var. Bu bir hükümet darbesi olmasa da 10 binlerce insanı seferber edebileceklerini gösterdiler. Olaya karşı tepkilerin Cumhuriyetçi saflarda da yayılması üzerine vandalizmin sorumlusu olarak “antifa” diye anılan faşizme karşı gruplara yüklenmekten de çekinmediler. Türkiye’deki kimi yorumcular da bu iddiayı kullandı. Ne de olsa seçim arifesinde resmî beklenti Trump’ın kazanmasıydı. Missouri Senatörü Josh Hawley, Kongre’nin işgalinden söz edildiğinde hemen lafı çevirdi: “Şiddetten bahsediyorsak bu ülkenin geçen yılki halini hatırlayın” derken işaret ettiği “Black Lives Matter” hareketiydi. Trump yanlıları kendi eylemlerine sahip çıkmaktan kaçınırken Trump da onları yüzüstü bıraktı.
Kongre binasının işgali dünyanın dört bucağında farklı şekillerde yorumlandı. Örneğin kitle görünce hepsini bir torbaya sokanlar, Fransa’daki “Sarı Yelekliler” hareketi ile Kongre işgali arasında paralellik kurdular. Evet, onlar da sokağa çıkmışlardı ancak açık bir toplumsal talepler manzumesine sahiplerdi. Sokağa çıkmalarının önemli bir nedeni kurumsal siyaset içinde seslerinin duyulmamasıydı. Oysa Trump yanlıları iktidarı tapulu malları olarak görüyor ve toplumsal sorunları ayrımcı, ırkçı bir bakış açısıyla sisteme değil, beyaz üstünlükçü olmayanlara mal ediyorlar. İş, ekmek, hürriyet istemiyorlar. Kölecilikten kalma avantajlarını hatırlatırcasına memleketin tapusu kendi üstlerinde kalsın istiyorlar. Karşı oldukları işsizlik ve yolsuzluk olsaydı diğer işsizler ve yoksullarla birlikte olmaları lazımken, onlar gerekirse cinayet işleme pahasına siyahlara, eşcinsellere, Müslümanlara, Latinlere saldırıyorlar. Sarı Yelekliler ise kesin olarak toplumsal adalet talep ediyorlardı ve son günlerde yeniden görüldüğü üzere göçmenlerin haklarını da savunuyorlardı.
İçsavaş mirası gerilimler Güney eyaletlerini temsil eden Konfederasyon bayrağı, İçsavaş esnasında dahi Washington DC’ye en fazla 10 km yaklaşabilmişti.
FBI müdürü ABD’ye karşı en büyük terörist şiddet tehdidi olarak ırkçı aşırı sağı gösterirken, polisin Şubat 2019’da olduğu gibi faşist Proud Boys ile işbirliği içinde hareket ettiği bilinirken, akademik çalışmalardan gazete sütunlarına “faşizm”, “proto-faşizm” gibi tabirler giderek daha fazla kullanılırken bir seçimle “normal”e dönüleceğine kimse inanmıyor. Ülkede şu anda New York Times okuyanların %91’i kendisine demokrat, Fox News’u tercih edenlerin %93’ü cumhuriyetçi diye nitelendiriyor. Biden bu kutuplaşmayı azaltmak amacıyla bir ulusal birlik çağrısında bulunuyor, ancak bunun için iki yayın organının ortalamasını almak yetmeyecektir.
Biden, “Biz, Amerika’yız” derken hoşgörü, saygı, haysiyet gibi değerlerden söz ediyor, ama tarihin, kızılderili soykırımı, kölelik, ırkçılık, Vietnam Savaşı gibi pek de haysiyetli sayılmayacak bir dizi olayı da Amerika’nın künyesine yazmak gibi bir kötü huyu var.
Napoléon Bonaparte, 206 yıl önce bu ay (26 Şubat 1815), “sürgün” edildiği Elba Adası’ndan firar etmişti. Adadan kaçan meşhur komutan, o sırada 46 yaşındaydı. 24 yaşında general, 35 yaşında Fransız İmparatoru olmuş; hemen hemen girdiği tüm muharebe ve savaşlardan muzaffer ayrılmıştı. Ta ki Rusya Seferi’nden eli boş dönene kadar… Firardan sonra “Yüz Gün” daha Fransa İmparatoru olarak hüküm sürecek; Waterloo Muharebesi’ndeki yenilgiden sonra, Saint-Helena adasında gerçek bir sürgüne mahkum edilecek; 1821’de ölecekti.
1.Elba Adası aslında bir sürgün yeri değil, Bonaparte’a sunulmuş bir toprak parçasıydı.
Altıncı Koalisyon Savaşı’nın sonucunda Fontainebleau Antlaşması ile Napoléon, uzun savaşlar sonunda elde ettiği tüm unvanlardan feragat ediyordu. Tarihte eşine rastlanmamış şekilde, bu mağlup hükümdara Livorno açıklarındaki küçük bir adanın yani Elba’nın hükümranlığı veriliyordu. Bu ada artık 12 bin nüfusu, 224 m2’lik yüzölçümü ve Elba Prensliği adıyla onun yönetiminde idi.
2. Hapishanesi bir hücre değil, adadaki küçük bir saraydı.
Elba’ya ilk geldiği gün bir bisküvi fabrikasında kalsa da, daha sonra 36 odalı Villa Mulini’de hizmetçilerden, danışmanlardan oluşan “mini” bir saray hayatı kurdu. Ada’da kaldığı yaklaşık 300 günde topraklarını (!) buradan yönetti.
Villa Mulini Napoléon, Elba Adası’ndaki günlerinde Villa Mulini binasını sarayı yapmış; burada hizmetçileri ve danışmanları ile eski sarayındaki hayatının küçük bir kopyasını oluşturmuştu.
3. Sürgünde boş durmadı; kendi imgesini sunan bir küçük krallık için çalıştı.
Napoléon’un Elba’daki bu küçük monarşisinde yapmak istediği, tam anlamıyla öz imgesini yansıtan bir yönetim kurmaktı. Bir düzine kişiden oluşan askerlerine “ordum”, birkaç parça tekneden oluşan birliğine “donanmam” derken; aynı zamanda adada düzenli bir yol ağı inşa ettirmeye, demir cevherini geliştirmeye, modern tarım metotlarını uygulatmaya, hukuk ve eğitim sistemini düzeltmeye çalıştı. Önceleri onun gelmesine sevinen adalılar, ağır iş yüklerinden sonra artık Bonaparte’a eskisi gibi sıcak bakmıyorlardı.
4. Birçok alternatif vardı; ancak Akdeniz’deki Elba Adası tercih edilmişti.
Napoléon’un sürüldüğü Elba Adası’na gelene kadar, galip devlet yöneticilerinin tercih ettiği birçok yer vardı. Akdeniz’deki Korsika’dan Sardunya’ya, Atlantik’in ortasındaki Azor Adaları’na kadar sayısız alternatif bulunuyordu. Hatta daha uzakta, Karayipler’deki Santa Lucia da diğer bir seçenekti; fakat sonunda biraz da Rus Çarı 1. Aleksandr’ın dayatmasıyla İtalya’daki Toskana bölgesine 20 km uzaklıkta bir ada olan Elba tercih edildi. Bu tercihin, Napoléon’un daha kolay bir şekilde kontrol ve gözetim altında tutulması için yapıldığı söylenmektedir.
5. İngilizler, İtalyan kıyılarında Napoléon’u yakalamak için beklerken, o Fransa’dan ana karaya çıktı.
‘Boney’nin hüznü 15 Nisan 1815’te bir İngiliz karikatürist, Napoléon’u Elba’da böyle resmetmişti. “Boney” kelimesi “sıska” anlamına gelen bir argo kelimeydi ve Napoléon’u aşağılamak için kullanmıştı.
Annesini ve kız kardeşini Ada’da bırakarak yerli halka bir güven gösterirken; diğer yandan nereye gittiği anlaşılmasın diye havanın kararmasın bekledi. Inconstant adlı brik tipi teknenin ve ona eşlik eden 6 küçük teknenin yönünü belirledi. Geç gelen kaçış istihbaratından dolayı İngilizler onun İtalya’dan karaya çıkacağını hesaplamış (zira anakaradaki en yakın yer burasıydı ve İtalyan isyancıları organize edebilirdi) ve buraya konuşlanmıştı. Halbuki Bonaparte en başından beri anakıtaya Fransa’dan çıkmayı öngörmüştü. Ancak onu bekleyen tek tehlike karadaki İngiliz askerleri değildi. Tiren ve Ligurya denizlerinde devriye gezen Fransız gemileri ve İngiliz gemisi HMS Partridge de bölgedeydi. Fransız gemileri Melpomène ve Zéphir’in “üç renkli” Fransız bayrağını görüp ateş açmadığı (halbuki bu, devrim ve Napoléon dönemi bayrağı idi. Bourbon Restorasyonu’nda önce beyaz bayrak kullanılmıştır); kaptanlarının Napoléon yanlısı olduğu söylense de; bu olay tanıkların hatıratında farklı farklı yansıtılmıştır.
Fleur de Lys isimli gemi ise ya Inconstant’ın firar eden Napoléon’un teknesi olduğunu bilmediğinden ya da ona rastlamadığından bir müdahelede bulunmamıştır. Napoléon ileride bu kaçışını Nil Muharabesi’nde Fransız Ordusu’nun yaşadığı felaket sonrası yakalanmadan kaçışına benzetmiş, bu işte usta olduğunu söylemiştir. Ayrıca yine Elba’dan yakalanmadan kaçışını, Austerlitz Muharebesi’ndeki zaferi kadar görkemli bulduğunu belirtmiştir.
Yükseliş ve düşüş Hayatı ardı ardına gelen zaferlerle dolu Napoléon, 1814’ten itibaren gözden düşmüştü. Dönemin ünlü Alman ressam, grafik sanatçısı ve karikatüristi Johann Michael Voltz, Elba haritasını da eserin altına iliştirerek onun yükseliş ve düşüşünü resmetmiş.
6. Dönüşünde askerlerden destek alsa da, sürdürdüğü savaşlardan bıktığı için halk Napoléon’a eskisi gibi sıcak bakmamıştı.
Napoléon’un Özel Kalemi Fleury’nin raporunda, halkın onu tahttan indirdiği için pişman olduğu söyleniyordu ama bu doğru değildi. Fransız hanedan üyeleri de onu kaçak ve Fransa tahtını gaspeden biri olarak görüyorlardı. Ancak Grenoble’da önemli bir cephaneye sahip ana kışlaya ulaştığında yaşananlar, askerin hâlâ ona destek verdiğini göstermektedir. Kışlada “İmparatorunuz burada, vurmak isterseniz vurun” dedikten kısa bir süre sonra tüm ordunun “Yaşasın İmparator!” diyerek kendisine destek vermesini ileride, hayatının en önemli ve mutlu anlarından biri olarak yadedecektir.
Misal bizim Trakyalı Maximinus. Trakya’nın çocuğu, mehdilik iddiası olmayan alemci, neşeli bir delikanlı. Şartlar elverse çobanlığa devam edip muhabbetini hiç bozmadan Trakya’da gününü gün edecek. Aklımda kaldığı kadarıyla şartlar elvermiyor, çobanlıkla geçinmek güç, abi gidiyor Roma ordusuna asker yazılıyor. Roma ordusu günümüzdeki Amerikan ordusu gibi; asker olmak için Roma vatandaşı olmak şart değil, hatta askerlik yaptın mı Green Card cebinde…
Gazetelerimizin en sevdiği konulardandır “sıfırdan zirveye ulaşanlar”. Bir zamanların meşhur piyango reklamı sloganı “Belki de sıra sizde” tadıyla, en tepedekilerin özellikle bir zamanlar nasıl da sefil olduklarını ballandıra ballandıra anlatır. Aslında ailesi de toplumun yüzde 99’undan daha zengin, Mark Zuckerberg, Bill Gates gibi insanlar bile sanki bir zamanlar sokakta şarapçıymış, tam baliye başlayacakmış da başarı kazanıp “zirveye” çıkmış gibi yansıtılır.
Tabii bundaki iç gıcıklayıcı durum ortada. Sakıp Sabancı bile bir pamuk tüccarının oğlu olarak doğduğu, babası kendisi henüz 15 yaşındayken Türkiye’nin en büyük bankalarından birini kurduğu halde, nedense kimilerince sıfırdan zengin olmuş gibi yansıtılır. Ha evet, benim babam, ben 15 yaşındayken banka kursa, Sakıp Bey gibi bana onlarca şirketle devredilen holdingi devam ettirmez ve bugün size “zirveden sıfıra” başlıklı eğlenceli bir yazı yazardım. Emin de değilim. Akıllar pazara çıktığında herkes kendi aklını aldığı için “iyi ki öyle olmamış” diyorum sadece.
Tabii gerçekten dünyada bizim gibi fukara arasından aradabir zirveye çıkanlar oluyor, olmuyor değil. Tıpkı aradabir aramızdan birine lotoda büyük ikramiye çıkması, üniversitedeki gariban fizikçinin şansölye olması gibi.
Geçmişte de çeşitli örnekler var. Misal bizim Trakyalı Maximinus. Adı Eti’nin ürettiği pirinç patlaklı yeni bir nugalı bar gibi tınılamasına rağmen aslen çoban, Trakya’nın çocuğu, mehdilik iddiası olmayan alemci, neşeli bir delikanlı. Şartlar elverse çobanlığa devam edip muhabbetini hiç bozmadan Trakya’da gününü gün edecek. Aklımda kaldığı kadarıyla şartlar elvermiyor, çobanlıkla geçinmek güç, abi gidiyor Roma ordusuna asker yazılıyor. Roma ordusu günümüzdeki Amerikan ordusu gibi; asker olmak için Roma vatandaşı olmak şart değil, hatta askerlik yaptın mı Green Card cebinde.
Bizim Maximinus, Roma ordusuna girdikten sonra yanlış hatırlamıyorsam uzun süre ağrısız aşım, kaygısız başım diye takılıyor ama sonra rütbe kasmaya başlıyor. Cüssesi yerinde, Trakya’nın pehlivan kesimli delikanlılarından. Artık o dönemde kendini kanıtlamak için nasıl yararlılık gösterdi bilemiyorum ama en sonunda imparator Severus Alexander’in gözüne giriyor ve yeni kurulan 4. Lejyon’un komutanlığına getiriliyor. Bu Severus, Cermenlere karşı yaptığı seferde “Oğlum biz niye keriz gibi savaşıyoruz, verelim ellerine üç-beş kuruş gitsinler işte” dediği için genç subaylar (ve muhtemelen yaşlılar da) bu işten rahatsız oluyor. O dönemde de güvenoylaması varsa senatoda var; orduda işler hâlâ eski usul ve tabii Severus’u öldürüyorlar. Resmen kana susamış adamlar, illa birilerini öldürecekler. Severus’un katlinden sonra da imparatorluk muhafızları bizim Trakyalı Maximinus’u imparator seçiyor!
Maximinus Roma’dan uzakta imparator seçiliyor ama yalılarda oturup viski içerek gündemi takip eden elit, seküler ve endişeli Romalılar hemen huzursuz oluyor tabii. Maximinus’u hor görüyor hatta bir-iki kere oralara kadar adam gönderip tahttan indirmeyi de deniyorlar ama Maximinus Trakya’nın çocuğu, bu numaraları yemiyor. Henüz Roma’ya gitmediği için sınır boylarının komplosu da zayıf oluyor; zaten bu komplonun hasını Roma’da yiyeceksin. Ancak bizim Trakyalı yerini mi yadırgıyor bilemiyorum, gidip önce sınırötesi bir operasyonla Cermen kabilelerini yeniyor. General olmadığı için dev gibi bir orduyu kıytırık bir zafer uğruna feda ediyor; zaferin ardından alık oğlunu kendinden sonraya hazırlıyor, karısını Tanrıça ilan ediyor falan.
Diğer yandan ülkede yolsuzluk alıp başını gidiyor. Afrika’da acele kamulaştırmayla halkın malına el konulunca, millet “Tamam artık!” diyerek silahlı mücadeleye başlıyor ve eyaletin valisiyle oğlunu eş imparator ilan ediyor. E Senato da zaten bizim Trakyalı Maximunus’a uyuz; anında tanıyor yeni imparatoru. Tabii bu yeni imparator Roma’ya gelmeden komşuları tarafından öldürülünce Senato çok pis ofsayta düşmüş oluyor. Bizim Trakyalı da anında ordusuyla Roma’ya yürümeye başlayınca, Senato bu sefer kendi içinden iki imparator seçiyor. Bunun üzerine Roma halkı “Kim ulan bunlar, ikide bir imparator değiştiriyorlar, kafa mı kaldı?” diyerek Senato’yu basıyor. Bizim Trakyalı da daha Roma’ya bile varamadan yolda kendi askerleri tarafından bir kuşatma sırasında “Eh yeter lan, onu kuşat bunu kuşat” denilerek öldürülüyor.
Tam bir “atara atar, gidere gider” dönemi anlayacağınız. Bana sorsalar ben bu krizi “Atara Atar Gidere Gider Krizi” olarak adlandırırdım ama şansınız var, kimse sormadı. Tarihçiler bu döneme “3. yüzyıl krizi” diyor ama bence benim isim daha iyi.
6 Aralık’ta Venezuela, 2015’ten beri muhalefetin kontrolünde olan Ulusal Meclis’e girecek vekillerini seçmek için sandık başına gitti. En azından seçimleri boykot etmeyen % 31’lik kesim… Halkın açlık sınırında yaşadığı, ABD yaptırımlarıyla Covid-19 arasında tam bir felaket tablosunun gölgesinde Maduro’nun ‘kazandığı’ seçimlerin arkaplanı.
Venezuela, 6 Aralık’ta Ulusal Meclis’te görev yapacak vekillerini seçmek üzere sandık başına gitti. Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun liderliğindeki Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) de içinde yer aldığı Büyük Yurtsever Cephe (Gran Polo Patriótico), 2015’ten beri muhalefetin kontrolünde olan Meclis’te yeniden çoğunluğu elde etti. İttifak, oyların % 68’ini alsa da, muhalefet lideri Juan Guaidó’nun boykot çağrısı nedeniyle seçime katılım oranı % 31’de kaldı.
Bir zamanlar Latin Amerika’nın en güçlü ekonomilerinden olan Venezuela, kötü yönetime ABD’nin 2013 ve 2017 yaptırımlarının eklenmesiyle açlık ve yoksulluk girdabına sürüklenmiş; en temel ihtiyaç maddelerine dahi ulaşamaz olmuştu. Enflasyon 2018’de % 1.300.000 seviyesine fırlamış; 2019’u ise (Ulusal Meclis’in rakamlarına göre) % 7374’le kapamıştı! Bu tablonun üzerine bir de pandemi sırasında ABD yaptırımları yüzünden tıbbi gereçlere ulaşılamaması eklenince, Venezuela’nın karşı karşıya olduğu felaketin boyutları anlaşılabilir.
Muhalefet lideri Juan Guaidó, 2019’da kendisini başkan ilan etmiş, 2020 seçimlerinden önce de halkı boykota çağırmıştı.
Krizin siyasi cephesinde ise 2017’de çerçevesini Maduro’nun çizdiği bir Kurucu Meclis’in atanmasıyla işlevsizleştirilmiş parlamento var. Meclisin yasama yetkisini elinden alan bu hamlenin ardından, Juan Guaido liderliğindeki muhalefet, yönetimi diktatörlükle suçlamaya başlamıştı. Sonunda da Guaido, Ocak 2019’da Caracas’taki bir mitingde kendini başkan ilan etmişti. İki meclisli ülkede böylece iki başkan olmuştu! ABD ve AB’yle birlikte 50’ye yakın ülke Juan Guaido’yu “meşru” başkan kabul etmişti.
Mayıs 2020’de paralı askerlerin Maduro’yu devirmek için Macuto’ya çıkarma yapmaları üzerine ordu bunları hemen derdest etmişti. Bu darbe girişiminin Juan Guaido’nun çevresi tarafından yönlendirildiğinin anlaşılmasıyla, Venezuela’nın iki büyük geleneksel sağ partisi Demokratik Hareket (AD) ve Hıristiyan Demokratlar (COPEI) oyunu hükümetin çizdiği çerçevede oynamaya karar verdi. Maduro bu durumu fırsata çevirdi. Yüksek Adalet Divanı’nı harekete geçirip muhalefet partilerini, yönetimlerini değiştirmeye zorladı. Sağ partilerin arasındaki ayrılıklar sonucunda bir kısmı seçim sürecine dahil olmayı kabul etti. Toplamda 30 ulusal parti ve 50 civarında bölgesel örgüt kayıtlarını yaptırdı.
Venezuela’da sol, hükümetteki Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nden (PSUV) ibaret değil. Ülkede iktidara karşı sol gruplar da var. Marea Socialista (Sosyalist Dalga) gibi bazıları geçersiz oy kullanılmasından yana iken, Ağustos’ta Venezuela Komünist Partisi’nin de (PCV) dahliyle kurulan APR (Alternativa Popular Revolucionaria-Devrimci Halkçı Alternatif), yolsuzluğa karşı mücadeleyi öne çıkararak seçimlere katılmayı tercih etti. Bu tabloda hükümet koalisyonunun galebe çalacağı baştan belliydi.
Maduro, seçimlere hile karıştırıldığının iddia edilmemesi için AB’den gözlemci talep ettiyse de reddedildi. Boykotçu Sağ muhalefet ise seçime alternatif olarak 7-12 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilecek bir yoklama çağrısında bulundu. Böylece kendi yoklamalarında daha fazla oy toplayarak seçimi gayrimeşru gösterebileceklerdi. Gerçi Amerikan Devletler Örgütü ve AB, seçim daha gerçekleşmeden hileli olacağını ilan etmişti bile…
Venezuela’ya sevgi lazım 2017 Temmuz ayında muhalefetin çağrısıyla seçim öncesi Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu protesto etmek için boykot, grev ve eylemler düzenlendi. Göstericilerden birinin sırtında “Venezuela’ya sevgi lazım” yazıyordu.
6 Aralık’ta % 50’yi aşması hedeflenen katılım oranının % 31’de kalması Maduro için hezimet oldu. GPP, 2015 seçimlerinde oyların % 40.9’unu 5.625.248 oyla almıştı. Bu seçimde ise ancak 4.3 milyon oy (%21) alabildiler. Seçimlere katılması uygun görülen Sağ partiler ise 1.1 milyon oy ile % 18’lik bir oy oranına ulaştılar. 2015’de Sağ’ın oylarının % 56.2 olması muhafazakar eğilimli seçmenin boykota cevap verdiğini gösteriyor.
Yine de seçim sisteminin birinci partiyi kayırması nedeniyle GPP, 277 kişilik parlamentoda her türlü radikal değişimi yapabilmesi için gereken üçte ikilik çoğunluğu fersah fersah aşarak 250 sandalye kazandı! Katılımın düşüklüğünü açıklamak için salgının ötesinde siyasal açıklamalar gerektiği ise aşikar. Maduro, Chavez’in 2012’deki son kampanyasında elde ettiği gücün çok uzağında. Halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak için gereken politikalar yürütülemezken, kayırmacılığın beslediği “Bolivarcı” burjuvazinin keyfi yerinde. Özel ve kamusal kesimdeki işçiler ve sendikacılardan oluşan bir grup, hem yeni hem de geleneksel burjuvaziye karşı çıkıyor. Öte yandan Sağ muhalefet, boykot stratejisiyle boy ölçüşmekten kaçıp bir alternatif olma imkanını zedeledi. Aslında iktidar da muhalefet de sokağı kaybetti.
Eğer halkın bir kısmı Maduro’ya oy veriyorsa, bu Chavizm geçmişinin hatrına… Chavizm en radikal söylemlerinde bile kapitalizmi cepheden sorgulamamıştı. İlk yıllarında en yoksul kesimlerin sağlık, eğitim gibi ihtiyaçları konusunda yaptığı iyileştirmelerle 2007’ye kadar seçmen nezdinde önemli başarılar kaydetmişti. 2008-2009’dan ve özellikle de Maduro’nun başkanlığa gelmesinden sonra ise bu harcamalar kısılmış; ekonomi liberalleşirken, yeraltı zenginlikleri de peşkeş çekilmişti.
Seçimlere katılım oranının düşüklüğü, yürütmenin yasa ve kararnamelerle güçlendirildiği ülkede aslında parlamentonun pek de bir anlamı olmadığının göstergesi oldu. Yürütme gücü başkanın şahsında somutlaşmışken, Venezuela halkı sorunlarıyla başbaşa kalmış gibi.
Adolf Hitler bundan tam 88 yıl önce, Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi. Seçimlerde meclis çoğunluğunu sağlayamayan Nazi Partisi liderinin başbakan olması, o dönemde ne iktidar ortakları ne muhalifler ne Yahudiler ne de ülke aydınları tarafından bir tehdit olarak görülmedi. Ancak dünya artık eskisi gibi olmayacaktı.
“Tarihte fiziksel ve ahlaki yıkım, hiçbir zaman bir isim ile böylesine özdeşleştirilmemiştir.” Ian Kershaw
1- Adolf Hitler hiçbir zaman seçimlerde mecliste çoğunluğu elde edecek oyu almadı. Emrindeki paramiliter güçlerin oy verenlere yaptığı baskıya rağmen…
Hitler’in şansölye yani başbakan olmasıyla ilgili genel algı onun adil bir seçim sonucunda –hatta büyük bir destekle- bu makama geldiğidir. Halbuki işin aslı çok daha farklı. Hitler, başarısız bir darbeci olarak siyasi hayatta belirdikten sonra, partisini, başbakan olacağı Kasım 1932 seçimlerinden sonra bile mecliste hükümet kuracak çoğunluğa ulaştıramadı. Yine aynı sene cumhurbaşkanlığı yarışını Hindenburg’a karşı kaybetti. 1933 Mart ayında seçimleri tekrarlattı; ancak yönetimdeki Nazi hükümetinin paramiliter güçleri birçok yerde şiddet ve baskıyla oy verenlerin gözünü korkutmuş olsa da bu seçimlerde de yeterli çoğunluğu sağlayamadı. DNVP (Alman Ulusal Halk Partisi) ile koalisyon kurarak başbakanlığa atanabildi.
2- Hitler başlangıçta önemli bir siyasi figür olarak kabul edilmedi; hatta başbakan olduktan sonra bile küçümsendi. Hindenburg ve Papen “bu adamı idare ederiz” dedi.
Nazi Partisi’nin siyasi etkisi daha çok Hitler’in ateşli konuşmalarına ve paramiliter güçlerine dayanıyordu. Ancak diğer partilerdeki siyasiler de, dünyadaki diğer liderler de (Mussolini dahil), Hitler’in hatipliği dışında bir yeteneği olmadığını düşünüyorlardı. Hindenburg onu şansölye atarken, şansölye yardımcısı Franz von Papen’in “onu rahatlıkla idare ederiz” sözleri etkili olmuştu. 1933 Ocak ayında hükümet kurulurken Papen, “onda halk desteği bizde iktidar olduğu için istediklerimizi kolaylıkla yapabiliriz” diyordu!
Reichstag yangını Alman parlamentosunun toplandığı Reichstag binasında 27 Şubat 1933 akşamı çıkan yangın, Almanya’da tek parti rejimine giden yolun açılmasına bahane edildi.
3- Parlamentoyu ilk by-pass eden Hitler değildi.
Weimar Anayasası’nın 48. Maddesi’ne göre, başkan “olağanüstü durumlarda” Reichstag’ı yani parlamentoyu by-pass ederek kararname çıkarabiliyordu (aslında parlamento basit çoğunlukla bunu engelleyebiliyordu; fakat 25. Madde’ye göre böyle bir durumda başkan 60 gün içinde meclisi feshedip seçimleri yenileyebiliyor, bu da parlamentoya gözdağı veriyordu). Weimar Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı sosyal demokrat Friedrich Ebert bunu çokça kullanmıştı. Hindenburg 1929 Büyük Buhranı’ndan sonra ise ekonomik krize karşı hükümete “olağanüstü kararname”(Notverordnung) çıkarma yetkisi verdi. Ancak bunun kullanılması sonrasında hükümetin meclisten aldığı destek zayıfladı.
Hitler ise başbakan olduktan birkaç hafta sonra “Reichstag Yangını”nı bahane ederek Hindenburg’tan 48. Madde’ye dayanarak meclisi by-pass eden, bugün “Reichstag Yangını Kararnamesi” olarak bilinen yetkilendirmeyi yapmasını istedi. Hindenburg bunu kabul etti ve Almanya’da tek parti rejimi bu şekilde başlamış oldu.
4- Almanya’nın önde gelen entelektüelleri, Hitler’in diktatör olacağını tahmin etmiyordu.
Hitler’in ülkenin rejimini tek partili bir sisteme ve diktaya dönüştüreceği düşüncesi dönemin entelektüellerine ve gazetecilerine oldukça uzaktı. Bugün adına gazetecilik ödülü verilen Frankfurter Zeitung’un ünlü yazarı Thomas Wolff bile Hitler’in bir diktatöre dönüşebileceğini öngörmemişti: “Birinin Alman ulusunun üzerinde diktatoryal bir rejim kurabileceği umutsuz bir yanlış kanaattir; zira Alman halkının içindeki çeşitlilik demokrasiyi çağırmaktadır”. Savaş sonrası dönemin en önemli sosyal demokrat lideri Kurt Schumacher bile Hitler’in bir dekor unsuru (Dekorationstück) olmaktan öteye gidemeyeceğini söylemekteydi.
5- Hitler, Mussolini’nin gölgesinde bir lider hatta onun “kötü bir kopyası” olarak tanımlanıyordu.
Benito Mussolini 1922’den beri başbakandı ve kendini daha 1930’da yeni gösterebilmiş Hitler’e göre çok daha kıdemliydi. Faşist İtalya’nın sürdürdüğü agresif dış politikaya Almanya’nın benzer bir sistemle ortak çıkması, aslında Mussolini’yi memnun eden bir durum değildi. Her ne kadar İtalyan yönetimi Avrupa’da sağ ve aşırı sağ hareketleri destekliyorduysa da Hitler’e o kadar sıcak bakmıyordu. Mussolini’nin Nazilere destek için 250 bin liret (yaklaşık 50 bin Reichsmark) vererek Mein Kampf’ın (Kavgam) İtalyanca haklarını alması işbirliğinin göstergesi olarak nitelendirilse de; aynı dönemde faşist liderin olası bir Alman yayılmacılığına karşı Avusturya şansölyesi Engelbert Dollfuß’a 5 milyon liret bağışlaması dikkati çekicidir.
Hitler, bir nevi idolü olarak gördüğü Mussolini’ye resmî ziyaret için epey beklemek zorunda kalmış, kendisi ancak 1934 Haziranı’nda Venedik’te kabul edilmişti. İki ülke arasındaki güç dengesi Nazi Almanyası lehine döndükçe iki lider de ittifaka yönelecekti.
Eski ihtişam ve yeni iktidarın tokalaşması 20. yüzyıl Almanya tarihinin en önemli iki figürü, dönemin cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg ve yeni Reichskanzler Adolf Hitler, 21 Mart 1933’te yeni Reichstag’ın açılış töreninde.
6- Almanya komünistleri ve Alman Komünist Partisi’nin Hitler’i birincil tehlike olarak görmemesi, onun yerine sosyal-demokratları hedef alması Nazilere iktidar yolunu açtı.
Komünistler her ne kadar sokaklarda Naziler ile çatışıyorlarsa da siyasi olarak Nazileri rakip olarak değerlendirmediler. Alman Komünist Partisi (KPD) -SSCB ve Komintern’in de yönlendirmesi ile- siyasi sahnenin dışına çıkarılması gereken hareket olarak sosyal-demokratları görüyorlardı ve İtalyan faşizmine gönderme yaparak onları “sosyal faşist” olarak adlandırıyordu. Bu da sosyal-demokrat/komünist ittifakının oluşmasını engelleyerek Nazilere iktidar yolunu açacaktı.
7- Hitler’in iktidara gelmesi, Yahudilerde fazla telaş yaratmamıştı.
Adolf Hitler’in Yahudi karşıtlığı/düşmanlığı kamuoyu tarafından bilinmekteydi. Tıpkı dönemin aydınlarının, Nazilerin rejimi tekparti sistemine dönüştüremeyeceği inancı gibi; Yahudiler de anayasal haklarının ihlal edilmeyeceğinden emindiler. Yahudiler, Almanya’nın çeşitli görüşleri barındıran bir demokrasi olması nedeniyle, kendilerine karşı bir baskı olduğu takdirde Almanların onlara sahip çıkacağına inanıyordu. Çok geçmeden 1 Nisan 1933’te, Nazi hükümeti Yahudi işyerlerini boykot kararı aldı. Bundan sonra başlayan süreç toplama kamplarına, gaz odalarına kadar uzanacaktı.
Daha fazla bilgi için:
Richard J. Evans – The Coming of the Third Reich
Ian Kershaw – Hitler 1889-1936
Christian Goeschel – Mussolini and Hitler / The Forging of the Fascist Alliance
Pandemi, gündeme damga vursa da 2020’nin tarihe geçecek başka gelişmeleri de vardı. Özellikle ABD sınırlarını aşıp dünyaya yayılan Black Lives Matter protestolarının ve koronavirüs tartışmalarının gölgesinde sonuçlanan Başkanlık seçimleri, yalnız ABD’nin değil, tüm dünyanın kaderini etkileyecek gibi…
Siyahlar İsyanda: Black Lives Matter
25 Mayıs 2020 sıradan başlayan bir gün gibi görünse de yalnızca ABD’nin değil, tüm dünyanın gidişatını değiştirdi. ABD’nin Minneapolis şehrinde 46 yaşında, iki çocuk babası, siyah ABD vatandaşı George Floyd, dört polis memuru tarafından markete verdiği 20 dolarlık banknotun sahte olduğu iddiasıyla durduruldu. Gözaltına alınırken Derek Chauvin adlı polis, yaklaşık 9 dakika boyunca (3 dakikası Floyd bilincini kaybettikten sonra) dizini yere yatırdığı Floyd’un boynuna bastırdı; etraftaki insanların tepkisine, Floyd’un kendisinden önce polis cinayetlerinde hayatını kaybeden pek çok siyahın son sözü olan “Nefes alamıyorum” ifadesine rağmen… Yanındaki üç polis Chauvin’e engel olmak bir yana, çevredekileri uzak tutarak ona destek oldular. Yaşananlar, önce görgü tanıklarının telefonlarına, ardından sosyal medya aracılığıyla bütün dünyanın hafızasına kaydedildi.
Cinayetten 2 gün sonra 4 polis memuru da kovuldu; Chauvin 3. derece cinayetten gözaltına alındı. Floyd’un avukatları ise cinayetin birinci derece sayılması ve diğer üç polis memurunun da gözaltına alınması gerektiği konusunda bastırıyordu. Bir yandan da Minneapolis ve Saint Paul sokaklarını protestocular doldurmaya başlamıştı. Polis protestoculara çok sert müdahale etti. Aynı dönemde ellerinde silahla Covid-19 önlemlerini protesto eden beyaz eylemcilere müdahale ettiğinden çok daha sert… Bu sırada protestocular da sertleşiyor, diğer şehirlere sıçrayan olaylarda Atlanta’daki CNN binası başta olmak üzere pek çok bina zarar görüyordu. Donald Trump’ın geçmişte ırkçı politikacılar tarafından kullanılan “Yağma başladığında silah da ateş etmeye başlar” cümlesi de ateşi körükledi. 25 şehirde sokağa çıkma yasaklarına rağmen protestolar devam etti. Protestoların başlangıcın- dan 31 Mayıs gecesine kadar ABD’nin 200 kadar kentte süren protestolarda en az 4 bin 400 kişi tutuklandı. Eylemlerin yankısı diğer ülkelere de ulaştı. ABD gibi Avrupa’da da sömürgecilik tarihinin tartışmalı isimlerine ait heykellerin eylemcilerin hışmına uğraması (ya da bazı yerlerde yerel otoriteler tarafından kaldırılmaları) geniş çaplı tartışmalara neden oldu.
ABD Başkanlık Seçimleri
ABD başkanlık yarışı, neredeyse tüm yıl boyunca Amerika’yla birlikte dünyanın da gündemindeydi. 3 Kasım 2020’de gerçekleşen seçim Demokrat aday Joe Biden’ın galibiyetiyle sonuçlansa da, Cumhuriyetçi aday Donald Trump uzun süre demokratları “seçimi çalmakla” suçlayarak ülkeyi belirsizliğe sürükledi. 7 Kasım’da Biden’ın mevcut oy ve delege sayısının onu ABD Başkanlığına taşıyacağının kesinleşmesiyle, Demokratların zaferi ilan edildi.
Yeni başkan Joe Biden
Biden’ın geçiş dönemi için belirlediği öncelikli hedefleri arasında Covid-19’la mücadele, Ekonomik İyileşme, İklim Değişikliği ve Irk Adaleti bulunuyor. Trump döneminde, istihdam açısından ABD ekonomisinin ilerlediği söylenebilirse de diğer üç alanda çözülmesi zorlu sorunlar ortaya çıkmıştı: Yeterince ciddiye alınmayan pandemi nedeniyle yükselen vaka/ölüm rakamları, Paris İklim Anlaşması’ndan çıkılması, katı göç politikaları ve ırkçılığa karşı yükselen Black Lives Matter hareketinin taleplerine rağmen polis reformuna yanaşılmaması gibi… Ayrıca Trump’ın uluslararası ticarette AB’yi ABD’nin düşmanı olarak tanımladığı Temmuz 2018’den beri, transatlantik ilişkileri de oldukça gerilmişti. İzolasyoncu bir dış politika benimseyen Trump, yeniden seçilmesi halinde Paris İklim Anlaşması ve İran Nükleer Anlaşması’ndan çekildiği gibi NATO’dan da ayrılabileceğinin işaretlerini veriyordu. Biden ise kampanyası sırasında bu soyutlayıcı politikalardan vazgeçeceğinin sözünü verdi.
Donald Trump
2020 Seçimleri, ilk kez bir trans bireyin, Demokrat Parti’den Sarah McBride’ın eyalet senatosuna ve Joe Biden’ın yardımcısı, eski Kaliforniya eyalet senatörü Kamala Harris’le birlikte de ilk kez bir kadının Beyaz Saray’a girmesiyle sonuçlandı.
Protestolar Yılı
BELARUS
Belarus’ta 9 Ağustos günü gerçekleştirilen başkanlık seçimlerinde 1994’te ülkenin ilk başkanı olarak seçildikten sonra 26 yıldır kesintisiz olarak devlet başkanlığı görevini yürüten Aleksander Lukaşenko, %80 oy oranıyla göreve yeniden seçildi. Bu sonuç, seçimlerden önce “Artık yeter” sloganıyla başlayan geniş çaplı protesto eylemlerinin hız kazanmasına neden oldu. Seçimler öncesinde adaylığını açıklayan eski öğretmen Svetlana Tikhanovskaya şaşırtıcı bir destek toplamıştı. Başkent Minsk’de 63 bin kişiyle miting düzenleyen aday, seçimin ardından çocuklarını güvende tutabilmek için ülkeden çıkmak zorunda kaldı.
BULGARİSTAN
Bulgaristan da 9 Temmuz’dan beri hükümet karşıtı protestolarla sarsılan ülkelerden… Protestoların fitili Bulgaristan’daki Türk diasporasının partisi olan DPS’nin (Hak ve Özgürlükler Hareketi) onursal başkanı Ahmet Doğan’ın kendine özel olarak inşa ettiği, “sarayının” kamuya ait bir plaja giriş çıkışı engellemesiyle ateşlendi. Ardından, tepkiler 10 yıldır iktidarda olan liberal muhafazakâr GERB Partisi’nin ve Başbakan Boyko Borissov’un yolsuzluklarını kapsayacak şekilde genişledi.
KARADAĞ
Karadağ’da 1997’den beri ülkenin bir numarası olan Cumhurbaşkanı Milo Djukanoviç ve partisi Sosyalist Demokrat Parti (DPS), 30 Ağustos seçimlerinde Sırp Ortodoks Kilisesi tarafından da desteklenen Sırbistan ve Rusya yanlısı “Karadağ’ın Geleceği” ittifakı karşısında parlamentodaki çoğunluğu kaptırdı. Öncesinde haftalar boyunca Başkent Podgorica’da toplanan binlerce protestocu yolsuzluk ve kara para aklama iddiaları karşısında Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ı istifa etmeye çağırmışlardı. Seçimin ardındansa sonuçlardan memnun olmayan iktidar yanlıları “Burası Sırbistan değil” sloganlarıyla başkent sokaklarını doldurdu.
KIRGIZİSTAN
Kırgızistan’da 4 Ekim günü gerçekleşen milletvekili seçimi sonrasında, muhalefetin usulsüzlükler nedeniyle sonuçları tanımadığını açıklamasıyla binlerce gösterici Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı işgal etti. Protestocular, eski Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev’le birlikte pek çok siyasi mahkumu da cezaevinden çıkardı. Merkez Seçim Komisyonu’nun Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’a yakın partilerin “kitlesel oy satın alma kampanyaları”yla kazandığını açıklaması üzerine seçim sonuçları iptal edildi ve geçici bir hükümet kuruldu. Eski Cumhurbaşkanı Atambayev’in katıldığı bir gösteride silahlı suikast girişiminden kılpayı kurtulması üzerine Bişkek’te Olağanüstü Hal ilan edildi.
ŞİLİ
Şili’de 18 Ekim 2019’da başlayan hükümet karşıtı protestolar 2020’de de devam etti. Metro ücretlerine yapılan zamlar yüzünden başlayan protestolar, Devlet Başkanı Sebastian Pinera’nın verdiği sözleri yerine getirmediği gerekçesiyle belirli aralıklarla şiddetlenerek sürdü. Pinera, yoğun bir şekilde eleştirilen İçişleri Bakanı da dahil olmak üzere birçok bakanı, daha genç ve uzlaşmacı isimlerle değiştirdi. Asgari maaşın ve en düşük emeklilik maaşının artırılması da dahil bazı ekonomik reformlar yapıldı. Ancak protestolar hız kesmedi. Sonunda Şili, Ekim ayında düzenlenen referandumda Diktatör Pinochet döneminde kalma anayasanın değiştirilmesine karar verdi. Referandumun sonucuna göre, anayasayı üyelerini vatandaşların oluşturduğu bir kurul hazırlayacak.
Dünyadan Kısa Kısa
Şubat ayında Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de çoğunluğu Müslüman 53 kişinin hayatını kaybettiği şiddet olayları yaşandı. Hindu grupların saldırıları sonucu Müslümanların evleri ve dükkanlarının yanında camileri de yakıldı.
Afganistan’da görev yapan ABD askerleri, 29 Şubat’ta Taliban ile Doha’da imzalanan barış anlaşmasını takiben kademeli olarak ülkeden çekilmeye başladı. ABD, 2021 itibarıyla 20 yılın ardından ülkeyi tamamen terk edecek.
27 Temmuz’da Mauritius’ta, bir Japon şirketine ait petrol tankerinin mercan kayalıklarına çarpması sonucu yaşanan sızıntı büyük bir çevre felaketine neden oldu.
27 Temmuz Mauritius kazası
4 Ağustos’ta Beyrut limanında ülkenin hassas dengelerini temelinden sarsan bir patlama gerçekleşti. 204 kişi hayatını kaybetti, en az 300.000 kişi evsiz kaldı. Yetkilileri protesto eden halkın “Hesap Günü” adı verilen protestolarının ardından hükümet istifa etti.
Japonya Başbakanı Shinzo Abe, 28 Ağustos’ta sağlık sorunları nedeniyle istifa etti.
KKTC’de, Nisan ayında yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı seçimleri pandemi sebebiyle gecikmeli olarak 11 Ekim’de yapıldı. İlk turda yarışan 11 adaydan hiçbiri yüzde 50’den fazla oy alamadığı için cumhurbaşkanı seçimi ikinci tura kaldı. 18 Ekim’de yapılan ikinci turda Ersin Tatar KKTC’nin 5. Cumhurbaşkanı seçildi.
17 Ekim’de yapılan genel seçimlerde Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern, ülkede 24 yıl sonra tek başına iktidar kurabilecek tek politikacı oldu.
Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern
22 Ekim’de Malezya Kamu Kalkınma Fonu’nun yolsuzluk skandalındaki rolünü kabul eden uluslararası yatırım bankası Goldman Sachs, ABD Adalet Bakanlığı’yla uzlaşmaya giderek 2,9 milyar dolar ceza ödemeye razı oldu.
Avrupa ardı ardına gelen terör saldırılarıyla sarsıldı. 29 Ekim’de Fransa’nın Nice kentinde düzenlenen bıçaklı saldırıda 3 kişi yaşamını yitirdi. Bundan iki hafta önce Paris’te ifade özgürlüğünü ele aldığı derste, Hz. Muhammed karikatürlerini kullanan öğretmen Samuel Paty de aynı şekilde başı kesilerek öldürülmüştü. 31 Ekim’de ise bu sefer Lyon’da bir Rum Ortodoks Kilisesi’nin rahibi silahlı saldırıya uğradı. Son olarak 2 Kasım’da Viyana’da meydana gelen terör saldırısında 3 kişi öldü, 15 kişi yaralandı.