Kategori: Dünya Tarihi

  • Ukrayna ve Rusya: Eski dostlar düşman oldu

    Kiev Devleti’nin mirası, yanyana ama ayrı iki halk: Ukrayna ve Rusya… Ekim Devrimi sonrasında Ukrayna göreli bağımsızlığını kaybedecek; Stalin’in merkeziyetçi politikaları onları kitlesel olarak açlığa, toplama kamplarına mahkum edecekti. 2013 “Meydan Olayları”yla alevlenen ve bugüne dek süren “düşük yoğunluklu çatışma”nın radyografisi…

    Batı Avrupa, üç aşağı beş yukarı Batı Roma İm­paratorluğu’nu yeniden kurmayı hayal eden Şarlman (Charlemagne) İmparatorlu­ğu’nun ürünü iken; Batı ve Gü­ney Slavlarından farklı olarak Doğu Slavları veya geniş an­lamıyla Rus dünyası da Kiev Rusya’sı veya Kiev Devleti’nin bir ürünüdür. Vareg kökenli (İskandinavyalı) silahlı tacir­lerin nehirler boyunca uzanan orman halklarıyla birleşmesin­den oluşan bu amalgamdan, za­manla Doğu Slavlarının bugün Rusya, Ukrayna ve Belarus’daki üç ulusu çıkacaktır.

    Kiev Devleti’nin idari ve kültürel inşaında belirleyici un­sur ise tıpkı Bulgaristan ve Sır­bistan’da olduğu gibi ona din, kilise ve yazı verecek olan Kos­tanniyye’deki Doğu Roma İm­paratorluğu olacaktır. Polonya ve Macaristan’ın Katolik inan­cına bağlanmalarıyla, 988’de Rusya da Ortodoks inancı­nı seçti (Alkol almak Rusla­rın “neşesi” olduğu için alkolü yasaklayan İslâm’ı; yenik bir kavmin dini olduğu için de Mu­seviliği seçmedikleri söylenir!) Kiev bu evrenin merkezi ve ge­niş anlamıyla beşiği idi. 10. ve 11. yüzyıllarda Bizans’tan son­ra Avrupa’nın en engin ve güçlü devletiydi bu oluşum.

    Hıristiyanlığı benimseyen ilk Kiev prensi 1. Vladimir’i vaftiz töreni sırasında gösteren fresk, Vladimir Kilisesi için çizilmiş.

    11. yüzyılda Bilge Yaroslav döneminde Baltık Denizi’n­den Karadeniz’e uzanan geniş bir alanda güçlenen devletin kanunları belirlenmiş; Kiev’de ünlü Ayasofya katedrali inşa edilmiş; hukuk, eğitim, mimari­de önemli gelişmeler gerçekleş­tirilmişti. Hatta Fransa kralına gelin verilerek Batı Avrupa ile de ilişkiye geçilmiştir.

    Ancak 12. yüzyılda rakipler arasındaki yerel çatışmaların patlak vermesiyle ülke zayıfla­mış; ardından Kumanların ve Moğolların baskısı ile bölgede onların egemenliği altında bir çöküş yaşanmış; yerel halk Po­lonya, Macaristan gibi ülkelere kaçmıştır.

    14. yüzyıl boyunca Polon­ya ve Litvanyalılar, Moğollarla savaşırlar ve Ukrayna’nın ku­zeydoğusunun tamamı, 1362’de Kiev’i ilhak eden bu güçlerin eline geçer. Altın Ordalı Tatar­lar stepleri ve Kırım’ı ellerin­de tutarken, 1382-84 arasında Litvanyalılar Kiev çevresinde­ki bölgeyi nüfuzları altına alıp Karadeniz’e inerler: Polonya ise Galiçya ve bugünkü Moldav­ya’da hükmünü sürdürür.

    Kuzeydoğu bölgelerinde Ukraynalılar dışında Polonya­lılar, Moldavyalılar, Almanlar, Ermeniler, Yahudiler ve Rus­lar da bulunmaktaydı. Tatarlar nüfuz kaybettikçe buralardaki Ukrayna soyluları Polonya kül­türünün etkisinde kaldılar. Ba­tı bölgesinde Polonya hukuku 1434’te geçerli oldu. Ortodoks­luğa belli bir hoşgörü gösterilse de bu bölgede Katoliklik yay­gınlaştı.

    Kiev’in Ayasofyası Kiev Devleti’nin idari ve kültürel inşaında belirleyici unsur, ona din, kilise ve yazı verecek olan Kostanniyye’deki Doğu Roma İmparatorluğu olmuştu. Öyle ki 11. yüzyılda Bilge Yaroslav, Kiev’e Ayasofya isimli bir kilise yaptırmıştı.

    1240’ta Kiev’in yıkılmasıyla sonuçlanan Moğol istilası, boz­kırdaki göçebeler ile yerleşik­ler arasında önemli gerilimlere yol açmış ve bu büyük çaptaki ilk devlet oluşumu girişiminde toplumsal bunalımlar başgös­termiştir. Devlet, izleri bugü­ne kadar görülebilecek şekilde soyluların çıkarına çözülmüş, köylü ayaklanmaları da yeni bir evreye işaret etmiştir. Böylece eski Kiev devletinin ardından bir dizi devlet oluşmaya başla­mıştır.

    13. ve 16. yüzyıllar arasında Kiev Devleti’nin mirası üzerin­de üç Ortodoks halk ve üç dil şekillenir: Kuzeydoğuda Ruslar; Polonya-Litvanya bölgesinde Belaruslar ve 16. yüzyılda be­lirgin bir biçimde Polonya’nın egemenliğinde olan güney Uk­raynalılar.

    Bu üçlünün arasında Uk­rayna’ya denk gelen ise “Kozak Cumhuriyeti”dir. Polonya ve Litvanya’nın ortak egemenli­ğinden kaçan; özgürlük peşin­de, serfliğe ve toprağa bağlılı­ğa karşı çıkan göçebe halkla­rın oluşturduğu Kozaklar, Orta Asya ve Doğu Avrupa tarihiyle tezat bir konumdaydılar. Bir tür parlamenter yönetim oluştu­ran Zaporojya Kozakları, siyasi ve askerî bir güç olarak 16-18. yüzyılda Polonya-Litvanya Bir­liği’ne, Çarlığa ve Kırım Han­lığı’na karşı mücadele ettiler (Nikolay Gogol, filme de çeki­len ünlü romanı Taras Bulba’da (1835) 16. yüzyılda Zaporojya Kozaklarının Lehistan’a karşı mücadelesini anlatır).

    Zaporojya Kozakları Leh soylularıyla çatışmalarında, onların büyük arazilerin yö­netimini devrettikleri Yahu­dileri hedef aldı. Kozak şefleri (Hetmanlar) köylülerin öfke­sini yüzyıllardır Doğu Avru­pa’da bulunan Eşkenazi Yahudi halkına yöneltti. Binlerce Ya­hudi katledildi. Bu çatışma ve katliamlar soyluluğu ortadan kaldıramadı ancak Rus-Leh Ya­hudiliği kısa zaman sonra bu hadiselerin de etkisiyle Sabatay Levi’nin mesyanik hareketin­den derinden etkilendi.

    Ortodoks Kilisesi’ni muha­faza etme ve soylularla serfler arasındaki toplumsal ilişkiyi değiştiremeyen Zaporojya şef­leri, Moskova’daki çar ile ittifak kurmaya karar verdi. 1654’te yapılan anlaşmadan sonra Bü­yük Petro bozkır Rusyası’ndan daha gelişkin bir devlet kurma­ya başladı. Ukrayna, henüz Kı­rım’a ve güney ötesindeki boz­kırlara ulaşamamış olan Rus­ya’nın bir parçası oldu.

    Taras Bulba Nikolay Gogol, filme de çekilen ünlü romanı Taras Bulba’da (1835) 16. yüzyılda Zaporojya Kozaklarının Lehistan’a karşı mücadelesini anlatır. J. Lee Thompson’ın yönettiği aynı isimli filmde, Yul Brynner ve Tony Curtis.

    Rusya’nın Büyük Petro’dan sonraki kurucusu diyebileceği­miz 2. Yekaterina’nın dönemi yayılma açısından belirleyici oldu. Bölgesel nüfuzlar kırılır­ken 1775’te Rusya tarihinde­ki en büyük köylü ayaklanması olan efsanevi Pugaçov ayaklan­ması başgösterdi ve kanlı şekil­de ezildi. Rusya sıcak denizlere indi ve Karadeniz’den boğazları geçerek 1771’de Mısır’a ulaştı. Aynı dönemde Kırım’ın bağım­sızlığını kabul eden Küçük Kay­narca Antlaşması (1774) imza­landı. Osmanlılara bağlı Kırım Tatar Hanlığı, böylece fiilen Rusya’ya bağlanmış oldu.

    1783’te Kırım Tatar balıkçı köyü Akyar’da, zamanına göre modern bir askerî kent kurulur: Sivastopol. Öte yandan Lehis­tan’ın paylaşılması da 1795’te tamamlanır.

    Leh soylularının Ukrayna­lı köylüleri yönettiği Galiçya Avusturya’ya kalır.

    19. yüzyıl boyunca güney­deki bozkırlara tarımsal yer­leşimler, büyük tahıl alanları­nın açılması devam eder. Kırım Savaşı’nın ardından 1861’de serflik kaldırılır. 1794-1800’de Hacıbey üzerinde Odessa li­manının inşaıyla Ukrayna Av­rupa’nın, hatta dünyanın tahıl ambarı haline gelir.

    Ukraynalı demek buğday üreticisi demekti; köylülük de bu kimliğin temeliydi. Ancak bu köylülük, gündelikçi olarak çalışan, gezgin tarım işçilerin­den oluşan hayli proleterleş­miş bir köylülüktü. Kentler ise daha ziyade Rus ve Yahudile­rin mekanıydı. (Yidiş köyleri de Ukrayna’da yaygındı). 19. yüz­yıl sonunda beliren işçi sınıfı, madenci ve demiryolcularıy­la “Rus” olmaktan çok “Rusça konuşan” bir sınıftı. Bu prole­taryanın ulusal duyarlılığı za­yıftı ve 20. yüzyıl başında ülke devrimci bir dalgaya girdiğin­de, içerisinde imparatorluğun bütün milletlerden unsurları vardı.

    Öte yandan 19. yüzyıl ilk ya­rısında Taras Şevçenko ve son­ra da İvan Franko gibi ozan­ların başını çektiği sınırlı bir aydın kesimi bu köylülüğe bir milliyet giydirmeye yöneldi. Bunların sayesinde edebî ve ulusal bir dil gelişti.

    Yüzyılın ikinci yarısın­da, 1863 Leh ayaklanmasının bastırılmasından sonra giz­li örgütlenmeler peydahlandı. Rusya’daki popülist (Narod­nik) hareketin etkisi yaygın­laştı. Ukrayna’nın bağımsız­lığı veya özerkliği Rusya’daki entelijansiya arasında kabul gördü. Rusya’daki gelişmelere paralel örgütlenmelerin yanı­sıra 1905’ten itibaren Radikal Demokratik Parti ve Ukrayna Sosyal Demokrat İşçi Partisi güçlemdi; güneydoğuda Nestor Mahno’nun aralarından sivrile­ceği anarşist hareket belirdi.

    Polonya saldırısı 1920’deki Polonya-Sovyet Savaşı sırasında Polonya’nın Kiev’e girişi… 18 Mart 1921’de imzalanan Riga Antlaşması’nın ardından, Polonya, Batı Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirirken, Sovyet güçleri Doğu Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirdi.

    1917 Devrimi yalnızca Rus değildi, diğerlerinin yanında Ukrayna da devrimin ve ar­dından içsavaşın önemli mer­kezlerinden biriydi. 1905’den itibaren Ukrayna’da iki akım özellikle öne çıktı: Rus popüliz­minden etkilenen Radikal De­mokratik Parti ve ağırlıklı olan Ukrayna Sosyal Demokrat İşçi Partisi (ülkenin güneydoğusun­da ise ilerde Nestor Mahno’nun önderlik edeceği anarşist-ko­münist hareket).

    1917 Devrimi eşiğinde Uk­rayna milliyetçiliği toprağa, dile ve halka dayanan bir akım iken demokratik-devrimci bir milli­yetçilik haline gelerek çokka­vimli bir yöneliş kazandı. Bu evrim daha ziyade kiliseye bağlı olan Avusturya Ukraynası’ndan tamamıyla farklıydı. Galiçya’da ise Ukrayna Komünist Partisi kurulacaktı.

    Ukrayna’da devrim, hem genel oya dayanan meclis (Ra­da) hem de işçi sovyetlerinin gerçekleşti. Ekim Devrimi sırasında bir kısım Sosyal Demokrat, Ukrayna ta­rihinde simge isimlerden biri olacak gazeteci ve macerape­rest Sımon Petlyura’nın yöne­timinde karşı-devrim kampına geçtiler. Petlyura, Kiev’de işçi ve asker sovyeti taraftarlarının 1000’den fazlasını katletti. Bu, Ukrayna’da çok kanlı geçecek içsavaşın ilk katliamıydı. Sov­yet taraftarları da Ocak-Şubat 1918’de Kiev’i ele geçirdiklerin­de yüzlerce Petlyura subayını öldürecekti. Ancak Mart ayında Alman ordusunun işgali üzeri­ne Yuri Pyatakov komutasın­daki Kızıl Muhafızlar bölgeyi boşalttılar.

    Bu gelişmeler Ukrayna mil­liyetçiliğinde yarılmaya yolaçtı; devrime karşı olanlar yabancı güçlere dayandılar. Çeteler ha­linde mücadele eden bu kesim­ler, Yahudi düşmanlığını tekrar alevlendirdiler.

    1918 ilkbaharında kuru­lan Ukrayna Komünist Parti­si, Rusya’daki partiden bağım­sız değildi. Ancak bağımsızlık­tan yana olan Vasil Şahray ve Serhiy Mazlah gibi komünist­ler, Bolşevizmin bağımsızlıkçı, köylücü ve dilinin de Ukrayna­ca olmadığı takdirde ülkenin felakete sürükleneceğini dile getirdiler. Onlara göre Ukrayna, devrimin Balkanlar’a ve Maca­ristan’a uzanan zincirinin te­mel halkasıydı.

    Alman emperyalizmi 1917’de Skoropadski’yi başa ge­çirerek karşı-devrime katkıda bulundu. Ukrayna’daki Sol Sos­yalist Devrimciler’in ağırlık­lı bir kısmını oluşturduğu ba­ğımsızlıkçı ve komünist siyasal güçler (Mahno dahil) ise Beyaz güçleri gerilettiler. 1919 başın­da Bolşeviklerin Ukrayna’yı fethi nispeten kolay olduysa, bunda yerel güçlerin desteğinin önemli bir payı vardı. Rumen asıllı, çokuluslu, Avrupa sosya­list camiasının yakından tanı­dığı Hıristian Rakovski yeni yö­netimin başına getirildi. İçsa­vaş 1920’de sona erecekti.

    Bolşevikler başlangıçta, Belarusya, Ukrayna ve Rusya arasında bir birlik oluşturmak­tan yanaydı; yani ne Rusya’nın genişletilmesi ne de tek bir merkezî devlet öngörülüyor­du. Ancak 1920’de Polonya’nın saldırısı ve Petlyura’nın deste­ği “Büyük Rus şovenizmi”ni de öne çıkardı. Rusya’da kısmî pa­zar ekonomisinin (NEP) kabu­lü bahar havası estirdi ve kar­şı-devrimcilerle ilişkilerini ke­sen kesimler de yeni yönetimle çalışmaya başladı.

    1923’te Ukrayna göreli ba­ğımsızlığını kaybetti. Gevşek bir birlikten yana olan Lenin, Stalin’in merkeziyetçiliğine karşı ölüm döşeğinde mücade­le etti. Lenin’in son kavgasında desteklediği Gürcü komünist­lerin yanısıra Kazan Tatarı Sul­tan Galiyev bu merkezîleştir­menin hedefi oldular.

    Açlıkla imtihan 1931-33’te başgösteren açlık kırımı (Holodomor) SSCB’nin geneline kıyasla Ukrayna’da çok daha ağır sonuçlar verdi. Sokak ortasında açlıktan yere yığılmış insanlar görmek garip karşılanmaz hale geldi.

    Aralık 1922’de Moskova’nın bastırmasıyla, Rusya, Belarus­ya, Transkafkasya ve Ukrayna Sosyalist Cumhuriyetleri’nin katıldığı Sovyet Sosyalist Cum­huriyetler Birliği kuruldu. Ta­rihçi Moshe Lewin bu konuda “daha gevşek bir birlikten yana olan Lenin’in gözünde, Stalin’in projesi esas olarak eski usul bir imparatorluk otokrasisi can­landırma girişimiydi” der.

    Ukrayna bundan sonraki ciddi bunalımını 20’li yılların sonundaki hızlı sanayileşme hamlesinde yaşadı. Donbas’da­ki madenleri ve metal sanayini besleyen Avrupa’nın en büyük hidroelektrik santrali Dinyeper üzerinde kuruldu. Sanayileş­menin finansmanı ve ülkenin beslenmesi Ukrayna’da ağır be­dellere maloldu. Ukraynacanın eğitimde, kültürde öne çıkması, SSCB’nin bütünlüğüne aykı­rı görüldü; Rusça konuşanların ağırlığı arttırıldı.

    1931-33’teki NEP döne­minde başgösteren açlık kırı­mı (Holodomor) bütün SSC­B’ye göre Ukrayna’da çok daha ağır sonuçlar verdi ve milyon­larca insan hayatını kaybet­ti (Bu açlık kırımı Ukrayna ile Rusya arasında bugüne kadar süren temel anlaşmazlıklar­dan biridir. Ukrayna bunu bir soykırım olarak nitelemekte). 1937-39’daki Stalin temizliği sı­rasında da milyonlarca Ukray­nalı ya öldürüldü ya da “burju­va milliyetçiliği” ile suçlanarak toplama kamplarına gönderildi.

    Ekim 1939’da Almanya ve Rusya, Hitler-Stalin Paktı’yla Polonya’yı paylaştıklarında bu­radaki Ukrayna azınlığı SSCB tarafından ilhak edildi. Haziran 1940’da, buna Romanya’dan da bir kısım eklendi.

    1941 yazında Alman ordu­ları Ukrayna’yı işgal ettiğinde, başta Stalin’in Polonya’dan il­hak ettiği kısımdakiler olmak üzere, ahalinin bir kısmı Na­zileri kurtarıcı olarak karşıla­dı. Ancak kolektif çiftliklerin dağıtılması, kiliselerin açılma­sından kısa bir süre sonra Nazi Almanyası’nın Rusya’dan beter olduğunu gören yerel halk sert bir direnişe başladı. Naziler bu direnişi bastırmak için yüzler­ce köyü yaktılar ve sakinleri­ni öldürdüler. İşbirliği yapma­yı kabul eden Ukraynalılardan Alman ordusunda gönüllü bir­likler kuruldu. 1942-43’te Batı Ukrayna’da milliyetçi bir ha­reket, Ukrayna İsyan Ordusu (UPA) adıyla bağımsızlığa ka­dar Almanlara, Polonyalılara ve Ruslara karşı mücadeleyi he­defledi. Böylece neredeyse tüm ideolojiler Ukrayna’da savaşın bir tarafı oldu. Aileler parça­landı… Aynı aileden kimisi bir tarafta kimisi bir başka tarafta savaşıyordu. Alman ordusunun iki ünlü birliği (Nachtigal ve Rolands) Yahudi düşmanı Uk­raynalılardan oluşurken, Aus­chwitz’i kurtaran Kızıl Ordu birlikleri de Ukraynalılardan oluşuyordu.

    Kızıl Ordu 1944’ten itibaren Ukrayna’yı Naziler’den temizledi. Kayıplar korkunçtu: 1.5 milyonu asker olmak üzere 8 milyon Ukraynalı hayatını kay­betti!

    Bağımsızlık yanlıları, özel­likle ülkenin batısında 1954’e kadar silahlı bir direnişi sür­dürdüler. Ukrayna 1945’te Bir­leşmiş Milletler’in kurucu üye­si oldu. 1954’te SSCB’nin yeni yöneticisi Hruşçov (Kruşçev), 1654’teki anlaşmanın 300. yı­lı vesilesiyle, çöküntü halinde­ki Kırım’ı Ukrayna’ya bıraktı. 1956-80 arasında Ukranya’da yeraltında bir direniş sürdü. Sürdürenler arasında 1960’da şiddetle bastırılan Ukrayna İşçi ve Köylü Birliği hareketi de bu­lunuyordu.

    Meydan olayları 2013’te Yanukoviç hükümetinin AB’yle anlaşmaktan cayması üzerine patlak veren “Meydan olayları”, Ukrayna ve Rusya arasındaki ilişkileri gerdi. Aralarındaki düşük yoğunluklu çatışma bugüne dek sürdü.

    1989’da Sovyet sisteminde­ki “liberalleşme” dalgası, Uk­rayna’da da ulusal egemenlik taleplerini öne çıkardı ve parla­mento 1990’da siyasal egemen­lik belgesini onayladı. Ağustos 1991’daki referandumda hal­kın %90’ı bağımsızlıktan yana oy kullandı. Ukrayna 1991’de Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi oldu.

    Diğer Sovyet ülkelerinde olduğu gibi Ukrayna’da da eski devlet aygıtının yöneticileri ka­mu varlıklarının yağmalanma­sına dayanan bir zenginleşme sürecine girdiler ve siyasal par­tileri de bu kesimler oluşturdu. 1991 Kasım’ında seçilen Leonid Kravçuk da eski devlet aygıtı­nın devamlılığını gösteriyordu.

    1994’te Budapeşte’de ABD ve İngiltere’nin güvencesi al­tında Ukrayna, Belarus ve Ka­zakistan’ının toprak bütünlük­lerinin korunması karşılığın­da nükleer silahlarını Rusya’ya devretmelerini öngören bir me­morandum imzalandı. 1997’de Sivastopol’da, 20 yıl geçerli ol­mak üzere Ukrayna ile Rus­ya’nın ortaklaşa yürütecekleri bir “Karadeniz filosu” oluştu­rulması anlaşmasına varıldı. 1996’da anayasası, dili ve para­sıyla kâğıt üzerinde Ukrayna’da her şey normal gözüküyordu.

    90’lı yılların ortasında Uk­rayna’da kitlesel yoksulluk, ekonominin her düzeyde yıkı­mı, nüfus kaybı ve “büyük bira­der” olarak kalan Rusya ile ona karşı Batı arasında alabildiğine kırılgan bir ulusal birlik sözko­nusuydu.

    Ukrayna 2013 sonlarından itibaren “Meydan olayları” ile yeni bir döneme girdi. Yanuko­viç hükümetinin Avrupa Bir­liği ile anlaşmaktan cayması karşısında, iktidarın değişmesi yönünde bir kitle hareketi öne çıktı. Ukrayna’nın Rusya ile ilişkilerinde belirleyici olan ve Rusça konuşan güneydoğu böl­gesi ile Kiev merkezi arasında bugüne kadar süren “düşük yo­ğunluklu” bir çatışma başladı.

    Şubat 2014 sonunda rütbe işaretleri gizlenmiş Rus asker­leri tarafından ele geçirilen Kı­rım’da, sözde bir referandumun ardından bölgede önce bağım­sızlık ilan ettirildi, ardından Kırım aceleyle Rusya’ya bağ­landı. Birleşmiş Milletler, Uk­rayna’nın toprak bütünlüğünü karar altına alsa da fiili durum devam etti. Kırım’ın işgalini yü­rüten ekiplerin bölgeye taşın­masıyla başlatılan Donbas’ta­ki içsavaşta 13 bin kişi hayatını kaybetti; 1.5 milyon insan yer değiştirmek durumunda kaldı.

    Birleşik, özgür ve egemen bir Ukrayna özlemi, her ikisi de kapitalist ve yayılmacı olan NATO nezaretindeki Batı ile Putin’in otoriter Rusya’sının kıskacında. Ukrayna’da tarih sanki 1917-20 ve 1939-45 dö­neminin sorunlarına takılmış durumda.

  • Doğu Akdeniz’de Haçlı varlığının sonu

    Bundan tam 730 yıl önce Haçlı Seferleri’nin ve Doğu Akdeniz’deki Haçlı varlığı (outremer) açısından dönüm noktası olan Akka kuşatması gerçekleşti. Akka, Doğu Akdeniz’de Hayfa Körfezi’ndeki özel konumu ve doğal limanıyla stratejik önemi büyük kentlerden biriydi ve yüzyıllarca böyle kaldı. 1799-1832 arasında bile, biri Napoléon tarafından olmak üzere üç kere daha kuşatılacaktı. Akka’nın Müslümanlar tarafından fethi sonrası Haçlıların artık bu topraklarda tutunabilmesi mümkün olmadı.

     Haçlı kuvvetleri arasında birlik-beraberlik yoktu

    Haçlı kuvvetleri özellikle 1244’te Kudüs’ün ikinci defa kaybedilmesinin ardından iyi­ce bölünmüştü. Kudüs Kral­lığı’na bağlı Sur (Tyre) kenti bile başlı başına bir lordluğa dönüşmüştü. Bunun yanında Trablusşam (Tripoli) Kontlu­ğu ve Antakya Prensliği siyasi ve iktisadi olarak önemli mer­kezler olmuştu. Fiili başkent Akka’da ise Avrupalı hanedan­ların kendi içlerinden çıkardığı krallar ve hatta onların vekil bıraktığı baylolar arasında bir rekabet vardı. Kıbrıs Kralı 3. Hugh ve Sicilya Kralı 1. Car­los (Anjou’lu) yine kan bağla­rını bahane ederek kutsal top­raklarda hak iddia ediyor ve bayloları aracılığıyla buraları yönetmeye çalışıyordu. Pisa, Venedik ve Cenova gibi deniz­ci devletler arasındaki rekabet de kutsal topraklardaki ticareti üstlenmek için devam etmek­teydi. Müslümanlar arasında ise Kalavun, Memlûk Sultanı olarak gücünü pekiştirmiş, Su­riye ve Mısır’ı kontrol etme­ye başlamıştı. 1260 öncesinde, Müslüman dünyasında Şam ve Kahire ayrı güç merkezleriydi.

    Akka, kuşatmadan 100 yıl önce el değiştirmişti

    Akka, stratejik konumuyla hem Haçlılar hem de Müslümanlar için önemli bir kentti. Selahad­din Eyyûbî’nin Hıttin (Hattin) Muharebesi (1187) ardından fethedilen Kudüs ile beraber Akka da aynı tarihte savaşma­dan teslim alınmıştı. Kudüs Kralı Lüzinyanlı Guy de, Se­lahaddin’e esir düşmüş fakat 1188’de serbest bırakıldığın­da mütevazı bir ordu toplayıp 1189’da Akka’yı kuşatmıştı. 2 yıl sürecek olan kuşatmaya daha sonra 3. Haçlı Seferi sırasında İngiltere Kralı Aslan Yürekli Ri­chard ve Fransa Kralı Philip­pe de katılmış, bu geniş ordu­ya karşı dayanamayan Eyyûbî, kenti 1191’de teslim etmek zo­runda kalmıştı. Kudüs alınama­dığı için Akka, Kudüs Krallı­ğı’nın fiili başkenti olma işlevini üstlenecekti.

    İsrail’in kuzeyinde, Akdeniz kıyısındaki Akka kentinin, günümüzdeki durumu.

    Haçlıların rakibi artık Eyyubîler değil Memlûklar idi

    Selahaddin Eyyûbî’nin Kudüs fethi o kadar efsaneleştiril­miştir ki, Kudüs’ün 1229’daki 6. Haçlı Seferi sırasında yine Eyyûbî Hanedanı’ndan Kâmil bin Adil tarafından (neredeyse savaşmadan, diplomatik yolla) tekrar kaybeldiği unutulmuş­tur. Kudüs’te Müslümanlar sadece küçük bir bölümü elle­rinde tutarken, kısa bir aralık dışında 15 sene boyunca kenti Haçlılar yönetmiştir. 1244’te ise Moğollar tarafından yerle­rinden edilmiş Harezmliler ile Eyyûbî Sultanı es-Salih Eyyûb Kudüs’ü tekrar kuşatmış ve fet­hetmiştir; fakat Harezmliler kenti öylesine yağmalamıştır ki, Kudüs neredeyse harabeye dönmüştür. Eyyûbî hükümdarı es-Salih, daha çok Memlûk tipi askerleri Kahire’deki sarayında tutuyordu. Bu durum Mısır’da Eyyûbî hanedanının sonu­nu getirdi. 1249’te ölümünden sonra eşi Şecer-üd-Dürr “ha­nım sultan” oldu ve ardından Memlûk birliklerinden Aybeg ile evlendi. Eyyûbiler, Suri­ye Sultanı/Şam Emiri olarak Suriye’de varlıklarını sürdü­rürken, Mısır sultanları artık Bahri Memlûklardan çıkmaya başladı.

    Tek şövalye tarikatı Tapınakçılar değildi

    Tapınak Şövalyesi miti, söz­de-tarihsel argümanlarla o ka­dar beslenmiştir ki günümüzde kitlesel medya birçok yapımda Haçlılar sözkonusu olduğun­da ağırlığı bu şövalye grubuna vermiştir; özellikle Kutsal Kâse gibi dinî hatıraların korunma­sı sözkonusu olduğunda… Hal­buki Akka, özellikle Hospita­lier Şövalyeleri için önemli bir merkez olmakla beraber, yine Alman tüccarlar tarafından ku­rulan hacılar için yapılmış has­tane etrafında şekillenen Töton Şövalyeleri de buradaydı. Diğer bir şövalye grubu ise Lazarus­çular’dı. Bu 4 şövalye grubu ve daha küçük birkaç şövalye gru­bu hem Akka’nın savunulmasın­da hem de yönetiminde ağırlıklı söz sahibiydi.

    1291 Akka kuşatmasında surları savunan askerleri tasvir eden resim, Dominique Papety imzasını taşıyor (1815-49).

    Akka’nın yönetimi kralların elinden çıkmıştı

    Kudüs’ün Müslümanların eline geçmesinden sonra Akka fiili başkent olmuştu. Doğu Akde­niz’de başka Haçlı derebeylikle­ri olsa da Kudüs Krallığı unvanı uzaktaki Avrupalı hanedanlar­daydı ve bunların temsilcileri krallığı vekaleten yönetiyordu. Kralı seçme yetkisi, şövalye ta­rikatlarının üstadlarından, asil­lerden ve piskoposlardan olu­şan Haute Cour’da idi. Seçim­deki temel öğelerden birisi güç dengesini bozmayacak bir lider bulunmasıydı; zira daha önce gruplar ve yönetici hanedan­lar arasında kurulmuş ittifaklar tercih yapmayı zorlaştırmak­taydı. İttifaklar içinde Cenova, Venedik ve Pisa gibi Akdeniz’in en güçlü “talassokrasi”lerine (denize dayalı hükümdarlıklar) yakın veya uzak olmak da belir­leyiciydi; zira bu deniz güçleri hem ticaret için hem de şehrin savunması için yaşamsal önem taşımaktaydı. Haute Cour ve Cour de Bourgeois kenti bir ko­mün gibi yönetirken, kralların bayloları da temsilci olarak güç dengesinin mühim aktörleriydi.

    Akka’dan sonra Atlit Kalesi’de düştü

    Memlûk Sultanı Kalavun, Laz­kiye ve Trablusşam gibi Haçlı yerleşimlerini birer birer top­raklarına katıyordu. Akka için ordu toplarken aniden 1290’da öldü. Haçlılar ordu toplandı­ğının farkında idi, fakat yanlış istihbarat yaymak amacıyla Kalavun, ordunun Afrika için hazırlandığını söylemektey­di. Rakip Memlûk beylerin­den el-Fahir ise bunun Akka için olduğunu Kıbrıs ve Kudüs Kralı Henry’ye iletmişti. Kala­vun’un oğlu Halil el-Eşref, ba­basının seferini devam ettirdi ve Mayıs 1291’de Akka’yı fet­hetti. Akka, Haçlıların bu coğ­rafyada tutunduğu son kent de­ğildi ama burasının kaybedil­mesi bir dönüm noktası oldu. Akka’nın ardından Tapınak­çıların askerî merkezi Tartus ve stratejik bir kale olan Atlit Kalesi Ağustos’ta kaybedil­di. Haçlılar bu defa Tartus’un karşı kıyısında olan ve tatlı su kaynakları tükenmiş Arvad Adası’na çekildiler ve burayı Kıbrıs Krallığı’ndan destek ala­rak yapmak istedikleri seferler için bir üs olarak kullandılar. Memlûkların adayı kuşatması­nın ardından, 1302 Eylül’ünde Haçlılar Doğu Akdeniz’deki bu son yerleşimi de Müslümanla­ra teslim ettiler.

    Selahaddin Eyyûbi
  • ‘Kısmet be Hardy!’

    ‘Kısmet be Hardy!’

    Britanya tarihinin sembol ismi Amiral Horatio Nelson, özellikle aynı dönemde yaşadığı Napoléon Bonaparte’ı mağlup etmesiyle bilinir. 1798’de Fransız donanmasını yokeden Nelson, Bonaparte’ın Doğu’yu fethetme planına set çekmiş; o dönem Osmanlı toprağı Mısır’ın savunulmasına büyük katkı sağlamıştı. Sultan 3. Selim, Nelson’a benzersiz iki hediye gönderecek, o da bunları ölene kadar üzerinde taşıyacaktı! 

    Londra’ya yolu düşenlerin albümlerindeki en güzel fotolardan bazıları, şehrin en meşhur meydanında, 4 büyük bronz aslanın bekçilik ettiği 52 metrelik gösterişli bir sütunun üzerindeki bir heykelin yanındadır. Tüm Londra’ya tepeden bakan, yüksekliği sebebiyle uzak mahallelerden bile rahatlıkla görülebilen ve ülkenin sembollerinden biri olan Trafalgar Meydanı’ndaki anıt, Britanya tarihinin ulusal kahramanı Amiral Horatio Nelson’a (1758-1805) aittir. 

    Her gün binlerce fotoğrafı çekilen Nelson Anıtı’nın tepesindeki beyaz mermerden yapılmış 5.5 metrelik etkileyici heykel, onurlu bir asker ve örnek bir vatansever olan Amiral Nelson’un anısını yaşatır. Cenaze töreninde yapılan konuşmalardan birinde dendiği gibi, o sadece “Britanya’nın en hayırlı evlatlarından birisi” değil, dünya harp tarihinin de en başarılı komutanlarındandır. 34 yıllık Donanma kariyeri boyunca pek çok zafer kazanmıştır. 

    Nicholas Pocock’un (1740-1821) 1808 tarihli “Nil Savaşı” tablosu. National Maritime Museum, Londra. 

    Amiral Nelson’u biz Türkler için de önemli yapan, bu zaferlerinden birisi sonucunda elde ettiği çok önemli bir nişan, çok değerli hediye ve ölmeden önce söylediği son sözüdür. Trafalgar Meydanı’na çok yukarıdan baktığı için detaylarını kolay farkedemediğimiz heykelin sol göğsünde ay-yıldızlı bir nişan, şapkasında da değerli taşlarla süslü gösterişli bir sorguç (chelengk) bulunur. Bu iki “aksesuar”, ünlü İngiliz amirale 1798’de Mısır’da Napoléon’a karşı kazandığı Nil Savaşı’ndaki başarısından dolayı Osmanlı Sultanı 3. Selim tarafından gönderilmiştir. İngiliz tarihinin en meşhur mücevherlerinden birisi olan “chelengk” ve Osmanlı tarihinin “ilk şövalyelik nişanı” sayılabilecek olan Osmanlı Hilal Nişanı’nın (Imperial Order of the Crescent) ve Amiral’in son sözünün hikayesine başlamadan önce kendisini biraz tanıyalım. 

    Nelson 1758’de Norfolk’ta doğdu. Amcası kaptan Maurice Suckling’e karşı hep büyük bir hayranlık besleyen küçük Horatio, annesinin ölümünden sonra okul hayatına devam etmedi ve çocuk yaşta (13) HMS Raisonnable’da –geminin kaptanı olan amcasının gözetimi altında- en alt basamaktan denizcilik kariyerine başladı. Küçük Horatio’nun güvertesini silip halatlarını topladığı HMS Raisonnable, tam 30 yıl sonraki 1801 Kopenhag Deniz Savaşı’nda, artık amiral olmuş olan Horatio Nelson’un komutası altında görev yapacaktı! 

    Trafalgar’a tepeden bakıyor 
    Londra’nın merkezindeki Trafalgar Meydanı’nda bulunan Nelson Anıtı’nın tepesindeki beyaz mermerden yapılmış 5.5 metrelik etkileyici heykel, Amiral Nelson’un anısını yaşatmaya devam ediyor. 

    Nelson kısa sürede, amcasının desteği dışında kendi yetenekleri sayesinde hızla yükseldi. 7 yılda Karayipler’den Kuzey Kutbu’na, Danimarka’dan Hindistan’a kadar pek çok denizde görev yaptı; yaşına göre çok fazla deneyim sahibi oldu. Henüz 20 yaşında iken kaptan olarak atandı. Britanya tarihinin en genç donanma kaptanlarından birisiydi artık. 

    Gözüpek ve çok cesur bir komutandı. Savaşın en hararetli anlarında emri altında savaşanlara olabileceği kadar yakın olmayı tercih eder, ölüm hattında çarpışan askerlerinin ihtiyacı olan güveni ve manevi desteği bizzat yanlarında bulunarak sağlardı. Bu sebeple her zaman askerleri tarafından çok sevilen bir komutan oldu; ancak bu özelliği pek çok savaşta onu ölümün kıyısına getirdi. Ateş hattında bulunmaktan hiç çekinmediği için, katıldığı neredeyse tüm savaşlarda yaralandı. 1794’te Korsika Savaşı’nda sağ gözünü kaybetti. 1797’deki Tenerife Savaşı’nda da sağ kolunu! Ayrıca St. Vincent ve Nil savaşlarında da yaralandı. Zaten adını efsaneleştirecek Trafalgar Savaşı’nda ölecekti! 

    Horatio Nelson donanma kariyerinde basamakları hızla tırmanırken, 18. yüzyıl sonunda tüm dünya, devrim sonrası Fransa’sının en önemli politik ve askerî figürü haline gelecek olan başka bir askerin, Napoléon Bonaparte’ın yükselişine tanıklık ediyordu. Dünyanın en büyük gücü olacaksa, bunu ancak Britanya’yı yenerek yapması gerektiğini iyi bilen Napoléon; Hindistan’a ve zengin Doğu’ya giden yolu kontrol altına alabilmek ve Britanya’nın zengin sömürgeleri ile olan en kısa bağlantısını kesmek için Mısır Seferi’ne karar verdi. Mısır’ın ele geçirilmesi, aynı zamanda Akdeniz’deki askerî ve ticari üstünlüğü de Fransa’ya getirecek, Türk Boğazları’nın kontrolü konusunda onu söz sahibi yapacaktı. 

    Fransız donanması 1798 Mayıs’ında Napoléon komutasında Akdeniz’e açılarak Mısır’a doğru yola çıktı. Bunu haber alan İngilizler, zaten bölgede bulunan Amiral Nelson komutasındaki donanma ile Malta kıyısında Fransızları durdurmaya çalıştılar. Ancak Nelson ile Napoléon’un ilk karşılaşmasından galip çıkan Fransız general oldu. Malta sonrası yoluna devam eden Fransız ordusu, Temmuz ayında İskenderiye’de karaya çıkarak Kahire’ye doğru yürüyüşe başladı. 

    Abukir’de batan Fransız donanması  1 Ağustos 1798’de sulara gömülmekte olan Fransız donanması, George Arnald’ın tuvaline böyle yansımış.

    1517’den beri Osmanlı toprağı olan Mısır, İstanbul’dan atanan valiler tarafından sultan adına yönetiliyordu. Zengin Mısır Vilayeti’nde, yerel Memlûk güçleri hâlâ etkiliydi. Osmanlı yönetimi, vergisini sorunsuz aldığı ve düzen bozulmadığı müddetçe Mısır’ın kendine has zor ve karmaşık yapısına çok karışmamıştı. Mısır Osmanlı toprağı olmasına rağmen, yerel yönetimleri ve asayişi genelde Memlûk beyleri tarafından sağlanıyordu. 

    İki ordu Kahire’nin hemen dışında, Gize’deki piramitlere yakın bir bölgede 21 Temmuz günü karşılaştı. Kısa süren savaşta Napoléon etkileyici bir zafer kazanarak Kahire’ye girdi. Osmanlı ordusu ise ağır kayıplar verdi (300 Fransız kaybına karşın 20 bin Osmanlı kaybı!). Tarihe Piramitler Savaşı olarak geçen bu savaş, Napoléon açısından kalıcı bir sonuç oluşturmadı. Zira sadece 10 gün sonra korkunç bir haber alacaktı: 1 ay evvel Malta’da yendiği Amiral Nelson, İskenderiye yakınlarındaki Abukir’de tüm Fransız donanmasını yoketmişti! 

    Napoléon’un Mısır’ı işgal etmesi İstanbul’da da büyük tepki yarattı. Dönemin padişahı 3. Selim, bu işgalden olumsuz etkilenecek olan Britanya’nın olaya müdahale etmesiyle hayli rahatlamıştı. Osmanlı ülkesinde yenileşme ve modernleşme çabaları henüz tam olarak sonuç vermemiş, yakın zamanda kurulan Nizam-ı Cedid ordusu ise istenilen güce ulaşamamıştı. Ayrıca, bu çabalara direnen -başta Yeniçeriler olmak üzere- çeşitli çevrelerin gayretleri ile meydana gelen istikrarsız ortam, Avrupa’da devam eden çeşitli isyanlar ve savaşlar da Osmanlıların Mısır’ı kendi kaynakları ile savunmasını imkansız kılmaktaydı. Bu sebeple, Britanya’nın Mısır’da Fransızların karşısına çıkması, Osmanlılar için büyük bir şans olarak ortaya çıkıyordu. 

    Mısır yolundaki Napoléon tarafından Malta’da yenilgiye uğrayan Britanya’nın intikamı ağır olmuştu. 1 Ağustos 1798 tarihinde güneş batmadan hemen önce başlayan Abukir Koyu’ndaki Nil Deniz Savaşı kesintisiz 40 saat civarı sürdü. 3 Ağustos öğle saatlerinde, direnen son Fransız gemisi Timoleon’un da batırılmasıyla İngilizler Nil Savaşı’nı kazandılar. Bu, Amiral Nelson için ne kadar büyük bir zaferse Fransızlar ve Amiral Brueys için de o kadar büyük bir trajediydi. İngilizler hiçbir gemilerini kaybetmediler. Toplam İngiliz kaybı 200 civarında ölü ve 700 yaralıydı. Fransızların kaybını ise tam olarak hesaplayabilmek mümkün olmadı. Ölü ve yaralı sayısının 4-5 bin arasında olduğu düşünülür. Sadece 4 Fransız gemisi kaçıp kurtulabildi. Geriye kalan 13 geminin 4’ü batırıldı, 9’u ise çok ağır hasar alarak kullanım dışı kaldı. Fransız donanmasının bayrak gemisi Orient’da 1000’den fazla askerle beraber Fransız başkomutan Amiral Brueys de ölmüştü. 

    Abukir’deki felaket haberini, Napoléon 1 hafta sonra 10 Ağustos günü aldı. İlk sözü “Ah talihsiz Brueys, sen ne yaptın böyle”dir. Bu felaketin tek sorumlusu olarak, donanmayı yanlış noktada uzun süre demirletmiş ve saldırıya hazırlıksız yakalanmış Amiral Brueys’i gösterenlere karşı Napoléon şöyle diyecektir: “Eğer bu trajedi gerçekten Brueys’in hataları yüzünden olduysa, şerefli ölümüyle bunun bedelini fazlasıyla ödedi”. 

    Donanması yokedilen Napoléon, bu hadiseden sonra Suriye’yi ele geçirerek Hindistan yolunu kontrol altına almak, Osmanlılar üzerinde baskı kurmak ve Sayda tersanelerini ele geçirip yeni bir donanma inşa etmek istedi. Ancak Akka Kalesi’ni geçemedi. 1799 Mart ayı ortasında başlayan Akka kuşatması, kaleyi savunan Cezzar Ahmet Paşa’nın üstün direnci sayesinde 2 ay sonunda başarısızlıkla sonuçlandı. Böylece Napoléon’un “doğuyu fethetmek planı” hayalkırıklığı ve iki büyük mağlubiyet ile sonlanmış oldu. Cezzar Ahmet Paşa karşısında Akka’da yaşadığı yenilgi sonrasında Napoléon’un “eğer Akka’da durdurulmasaydım tüm Doğu’yu ele geçirebilirdim” dediği rivayet edilir. 

    Amiral Nelson’un Fransızlara karşı kazandığı Abukir zaferi, hem Londra’da hem de İstanbul’da büyük sevinç yarattı. Kariyeri pek çok başarıyla dolu olan Amiral Nelson, bu zaferden sonra hayatının sonuna kadar “Nil kahramanı” olarak anıldı. Osmanlı Sultanı 3. Selim, bu zafer sonrası hem İngilizlere hem de Amiral Nelson’a içtenlikle teşekkür etmek istedi. Bunun için savaştan kısa bir süre sonra Amiral Nelson’a değerli mücevherlerle süslü bir sorguç gönderdi. 

    Sorguç sadece Osmanlılar’da değil, Timurlu, Safevi, Babürlü gibi pek çok İslâm devletinde yaygın olarak kullanılan bir erkek aksesuarıydı. Sultanlar, değer verdikleri ve başarılarından dolayı takdir etmek istedikleri devlet yöneticilerine ve komutanlara sorguç hediye ederdi. 3. Selim, farklı boyutlarda 300 mücevherle süslenmiş, ortasında küçük bir saat düzeneği olan, uç kısmındaki 13 dalın Nil Savaşı’nda ele geçirilen 13 Fransız gemisini sembolize ettiği bu zarif hediyeyi özel olarak yaptırttı ve o sırada Napoli’de bulunan Amiral Nelson’a gönderdi. Ayrca İngiliz donanma askerlerine de 2.000 altınlık bir mükafat verildi. 

    Amiral Nelson Trafalgar Savaşı’nda öldüğünde sol göğsündeki 4 nişandan biri de Hilal Nişanı’ydı. 

    Batı dünyası için alışılmadık olan bu hediye, düşünülenin aksine Amiral Nelson tarafından çok sevildi. Kralından özel izin alarak bu sorgucu resmî üniformasında kullandığı şapkasının üzerine taktı ve her zaman gururla taşıdı. İngiliz tarihinin en değerli ve sansasyonel mücevherlerinden birisi olan bu paha biçilemez hediye için, İngilizler bizim kullandığımız “sorguç” yerine, Türkçedeki “çelenk” kelimesini kullanmayı tercih ettiler. Böylelikle bu mücevher “Nelson’un Çelengi” (Nelson’s Chelengk) olarak literatüre geçti. 

    Bu değerli mücevher, Amiral’in ölümünün ardından 90 yıl ailede kaldıktan sonra 1895’te Christie’s müzayedeevinde satıldı. Greenwich Ulusal Denizcilik Müzesi’nde 60 yıl boyunca sergilendi. Ta ki 1951’de çalınana kadar! Yıllar sonra yakalanan hırsızların ifadelerine göre “chelengk”, üzerindeki taşları tek tek satabilmek için parçalanmıştı. Böylece bu eşsiz tarihî mücevher, sonsuza kadar yokoldu! 

    Nelson’un ‘Chelengk’i  3. Selim’in Amiral Nelson için özel yaptırdığı 300 mücevherle süslenmiş, ortasında bir saat düzeneği olan, uç kısmındaki 13 dalın Nil Savaşı’nda ele geçirilen 13 Fransız gemisini sembolize ettiği hediyesi. 

    “Chelengk”in hikayesi, İngiliz yazar Martyn Downer’ın Nelson’un Kayıp Mücevheri (2017) isimli eserinde roman kurgusu içinde başarılı bir şekilde anlatılmıştır. Çalınıp yokedilmesinden 66 yıl sonra Portsmouth’taki Millî Müze, kayıp mücevherin birebir ölçülerde bir kopyasını yaptırdı ve bunu 21 Ekim 2017’deki Trafalgar Günü’nde Nelson’un “chelengk”i imitasyon da olsa müzede yeniden sergilemeye başladı. 

    Ve Hilal Nişanı 

    Ancak sadece bu müstesna hediye 3. Selim için yeterli gelmedi. Padişah daha evvel yapılmamış bir şey yapmaya karar verdi. Sultan’ın her alanda başlattığı Batılılaşma ve yenileşme projelerine paralel olarak, “Batılı tarzda” bir devlet nişanı ihdas edilerek, Osmanlı tarihinde ilk defa, hem de bir yabancıya Hilal Nişanı (Order of the Crescent of the Ottoman Empire) layık görüldü. Bu bir ilkti ve sanırım Amiral Nelson da bunun öneminin fazlasıyla farkındaydı: 1799’da kendisine verilen ay-yıldızlı Osmanlı Hilal Nişanı’nı ölene kadar üniformasından hiç çıkarmadı. 1805’te Trafalgar Savaşı’nda öldüğünde, üniformasının sol göğsünde bulunan 4 nişandan biri de Hilal Nişanı idi. 

    Nişan, “chelengk” gibi kaybolmadı. Greenwich Ulusal Denizcilik Müzesi’nin Nelson ve Trafalgar Bölümü’nde, Amiral’in öldüğünde taşıdığı ceketinin üzerinde hâlâ sergileniyor (Ancak dikkatle bakılırsa nişanın üniformaya ters dikildiği hemen farkedilebilir. Doğru kullanımda nişandaki hilalin sağa bakması gerekirken müzedeki hilal sola bakıyor). İnternette yapacağınız kısa bir aramayla Amiral Nelson’un onlarca resmini veya heykelinin fotosunu bulabilirsiniz. Bunların çok büyük bir kısmında üniformasının üzerinde sultanın hediyesi olan Osmanlı Hilal Nişanı’nı ve şapkasında da meşhur “chelengk”ini görebilirsiniz. Bunları göremediğimiz resimler ise 1799 öncesine aittir. 

    Nelson’ın son sözleri 

    Peki Amiral Nelson’un son sözü Türkçe bir kelime olabilir mi? Greenwich Ulusal Denizcilik Müzesi’nin resmî internet sayfasındaki bilgiye göre evet! 

    Trafalgar Savaşı sırasında Fransızlar, kendilerini denizlerde sürekli yenen Amiral Nelson’u yoketmeden Britanya’ya karşı üstünlük kuramayacaklarını düşündükleri için, sadece Nelson’u vurmak için keskin nişancılar görevlendirmişlerdi. Bu nişancılardan birisi görevini layıkıyla yerine getirdi ve uzak mesafedeki Amiral Nelson’u kendi gemisinde bulunduğu yerde, kalbinin az üzerinden vurdu. Vücuduna giren kurşun kaburgalarını parçalayıp, damarlarını ve akciğerini parçaladı. Ancak Amiral hemen ölmedi. “Savaşı kazandığını görme isteği” ve yüksek moral motivasyonuyla bu ölümcül yarasına rağmen 3 saat kadar daha hayatta kaldı. Yardımcısı Kaptan Hardy savaşı kazandıklarını Amiral’e söyledikten kısa bir süre sonra son nefesini verdi. Amiral Horatio Nelson, 21 Ekim 1805 günü 16.30’da, henüz kazandığı Trafalgar Savaşı’ndaki gemisi HMS Victory’nin güvertesinde son nefesini verdiğinde sadece 47 yaşındaydı. 

    Amiral’in ölümü Savaş meydanında gözünü ve bir kolunu kaybeden Amiral Nelson, hayatını da Trafalgar Savaşı’nda kaybetmişti. 

    Peki savaşın kazanıldığı haberini getiren yardımcısı Kaptan Hardy’ye “Tanrı’ya şükür, Ben görevimi başardım, artık mutluyum” dedikten sonra Amiral’in en son sözü ne oldu? Bu konuda üç farklı görüş vardır. Birincisi “kiss me Hardy” (öp beni Hardy); ikincisi “kiss Emma Hardy” (metresi Emma Hamilton’u kast ederek “Emma’yı benim için öp”), üçüncüsü ise “Kısmet be Hardy” demiştir. Üç iddia da kendi içerisinde tutarlıdır. Ancak en ilgi çekici olanı elbette Amiral’in son sözünü Türkçe olarak söylemiş olduğudur. Üstelik bu iddia Ulusal Denizcilik Müzesi’nin resmî internet sitesi de dahil olmak üzere pek çok kaynakta geçmektedir. Oxford English Dictionary’deki bir açıklama da bu iddiayı destekler. İngilizcede kullanıldığı haliyle “kismet” kelimesine 1805’e kadar İngilizce’de rastlanmaz. 19. yüzyılda ise yaygın bir kelime olmasa da kullanımı artar. Dolayısıyla Doğu dünyasında, Osmanlı coğrafyasında, Türkçe konuşulan bölgelerde çok vakit geçirmiş olan Amiral Nelson -bilinçli miydi değil miydi artık bunu bilebilmek mümkün değil- son sözünü Türkçe söylemiştir ve aynı zamanda bu kelimeyi İngilizce diline sokan kişidir. 

  • Bir tarafta kitleler karşı tarafta partiler…

    Bir tarafta kitleler karşı tarafta partiler…

    100 yıl önce Kronstadt’ta yaşananlar, uzunca bir süre Avrupa’da dillendirilmedi. Anarşist İda Mett’in yazdığı kitap, ancak Stalin’in ölümü ertesinde Fransa’da yayımlanabildi. Kronstadt’daki hakikat, “kitleler” ile onlar adına konuştuğunu iddia eden partiler arasındaki ilişkiler açısından hâlâ güncel. 

    IŞIN ELİÇİN 

    Kronstadt ayaklanması, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) resmî tarih anlatısında “karşı devrimci bir kışkırtma” olarak itibarsızlaştırılmıştır. Hadiseleri “kurşuna dizilenler”in ağzından ilk defa anarşist bir kadın, İda Mett 1938’de yazmıştır. 

    1924’te “bozguncu faaliyetlerde bulunmak” suçlamasıyla tutuklandıktan sonra SSCB’yi terkederek Paris’e yerleşen Mett, Kronstadlıların “bilinmeyen devrimi”ni yazıya döktüğü sırada, Stalin’in kurdurduğu ünlü Moskova Mahkemeleri’nde yargıçlar kalem kırmaya devam ediyordu. 

    Mett, sadece Stalin’in değil, ona sığınma hakkı vermeyen başka devletlerin zulmüyle de tanışmış olarak Meksika’da bulunan Troçki’ye yönelik eleştirileri sert bulunduğu için, o yıl kitabını bastıramadı. Oysa Mett, sürgünde çıkardığı yayınlarla -ayaklanmanın büyük zorbalıkla, kanla bastırılmasını haklı göstermeye çalıştığı için tepki duysa da- Kronstadt ayaklanmasının asıl sorumlusu olarak Troçki’yi görmüyordu: “Kitapta da görüleceği gibi, bu sorumluluk esas olarak Lenin’e aittir; çünkü Lenin’in iradesi ve dayatması olmaksızın hiçbir karar onaylanmamıştır”. 

    Kronstadtlı denizciler 1917 yazında, Çar’ın devrilmesinin ardından Petrograd’da yürüyorlar. 

    Mett’in yazdıkları nihayet 1948’de La Commune de Cronstadt (Kronstadt Komünü) adıyla kitap olarak basıldı ve ancak Stalin’in ölümü ertesinde terör rejiminin tüm dünyaya teşhir edilmesiyle birlikte ilgi uyandırmaya başladı. 

    Ayaklanmanın karakteri ve önemi, uluslararası Sol içinde yıllarca sert tartışmalara yol açacaktı. Yine de, Stalin Rusya’sını tartışmak için bile yukarıdan icazet beklendiği (ancak Kruşçev’in 20. Kongre’deki ifşaatı sonrası konuşulabilecekti) ve “Soğuk Savaş bahane, kol kırılır yen içinde” anlayışının bugün bile tam anlamıyla aşılamadığı hatırlanırsa, Kronstadt ayaklanmasının hakettiği önemi gördüğü ve gerekli derslerin çıkarıldığı pek söylenemez. 

    Anarşist İda Mett’in Kronstadt ayaklanmasıyla ilgili yazdığı La Commune de Cronstadt, ancak Stalin’in ölümünden sonra Fransa’da basılabilmişti. 

    Oysa Kronstadt’daki hakikat, “kitleler” ile onlar adına konuştuğunu iddia eden partiler arasındaki ilişkiler açısından hâlâ güncel ve tüm çıplaklığı ile Mett’in satırlarında duruyor: 

    “1921’de devrim kendini bir yol ayrımında buldu; ya demokratik yol izlenecekti ya da diktatörlük. Bolşevikler, işçi demokrasisini burjuva parlamentarizmiyle aynı kefeye koyarak her ikisini de mahkum ettiler. Onlar sosyalizmi beyin takımının usta manevralarıyla, yukarıdan kurmayı düşünüyorlardı. Gelmekte hiç acele etmeyen bir dünya devrimini beklerken, emekçi sınıfların bile bizzat yararlanma hakkına sahip bulunmadığı bir devlet kapitalizmi kurdular (…). Kronstadtlılar saf ve içtendi. Davalarının haklılığına inandıklarından, hasımlarının taktiklerini önceden kestiremediler. Hislerine tercüman oldukları ülke halkından yardım beklediler. Ancak bu ülkenin, halkın isteklerini özgürce ifade etmesine ve yaşamlarını özgürce belirlemesine imkan tanımayan diktatörlüğün demir çemberinde kilit altında bulunduğunu gözardı ettiler”. 

    KRONSATADTLI DENİZCİLER NE İSTİYORDU? 

    Kanla bastırılan talepler 

    1- Sovyet seçimlerinin derhal yenilenmesi. Şu andaki Sovyetler, işçi ve köylülerin taleplerini kesinlikle ifade edemez. Yeni seçimler gizli oyla ve özgür seçim propagandası ardından yapılmalıdır. 

    2- İşçi ve köylüler için, anarşist ve sol sosyalist partiler için ifade ve basın özgürlüğü. 

    3- Sendikalar ve köylü örgütleri için özgürlük ve örgütlenme hakkı. 

    4- Kronstadt ve Petrograd bölgesinde parti üyesi olmayan işçi, denizci ve askerleri kapsayan bir konferans toplanması 

    5- Sosyalist partilerden tüm siyasi mahkumların ve hapisteki proleter ve köylü örgütleri mensuplarının salıverilmesi. 

    6- Hapishane ve çalışma kamplarında tahliyesi geciktirilen tutukluların dosyalarını incelemek üzere bir komisyon kurulması. 

    7- Silahlı kuvvetler içindeki siyasi seksiyonların dağıtılması. Hiçbir siyasi parti görüşlerini yaymak için ayrıcalıklara sahip olmamalı ve devlet imkanlarını kullanmamalıdır. Siyasi seksiyonlar yerine devlet yardımı alan kültürel gruplar kurulmalıdır. 

    8- Kent ve kır arasında kurulan milis birliklerinin derhal dağıtılması. 

    9- Sağlığa zararlı ve tehlikeli işler dışında tüm işçi istihkaklarının eşitlenmesi. 

    10- Bütün askerî gruplarda parti savaş birliklerinin dağıtılması. Fabrika ve işyerlerindeki parti muhafızlarının dağıtılması. Eğer muhafızlara ihtiyaç varsa bunlar işçilerin görüşleri dikkate alınarak seçilmelidir. 

    11- Yalnızca kendi geçimini temin eden ve ücretli emek çalıştırmayan köylüler için kendi toprağını ve malını işleme hakkı. 

    12- Bütün askerî birimleri ve subay eğitim bölüklerini bu genelgeyi desteklemeye çağırıyoruz. 

    13- Basının bu genelgeyi halka duyurmasını talep ediyoruz. 

    14- Seyyar işçi denetim grupları kurulmasını talep ediyoruz. 

    15- Ücretli emek kullanmayan zanaatkar üretimine izin verilmesini talep ediyoruz. 

  • Sovyet Devrimi’nin ruhu Kronstadt’ta boğulurken

    Sovyet Devrimi’nin ruhu Kronstadt’ta boğulurken

    1921’in Mart ayında, başkent Petrograd’ın 30 km. batısında bir ada üzerinde bulunan Kronstadt şehri, büyük ve tarihî bir hadiseye tanıklık etmişti. Sosyalist devrimden 4 yıl sonra yaşanan açlık ve eşitsizlikleri protesto eden denizciler, işçiler ve köylüler ayaklanmış; Bolşevik yönetimi “karşı devrimci” olarak gördüğü hareketi büyük bir askerî şiddetle bastırmıştı. Trajedinin detayları… 

    Cihan Harbi’nde 7 milyon insan kaybı olan Rusya’da, 1917 Devrimi’nin ardından Bolşevikler Almanya ile yaptıkları Brest-Litovsk barışı ile savaşa son verdiklerinde Rusya, nüfusunun ve ekilebilir topraklarının üçte birini, sanayisinin yarısını kaybetmişti. Ülke bu kez yabancı orduların (İngiliz, Fransız, Çekoslavak, Leh vd.) ve Beyazlar’ın ayaklanmasıyla başlayan ve ülkenin dörtbir yanını saran içsavaşla sarsılıyordu. 

    İçsavaş sırasında emperyalistlerin uyguladığı ambargo sağlık ve gıda ürünlerine erişimde ülkenin iyice kırılgan bir hâle gelmesine neden oldu. Tifüs, kolera gibi salgın hastalıkların yanısıra açlığın da bastırmasıyla toplamda 7.5 milyon insan ölmüştü. Çarpışmalarda ölenlerin sayısı ise 350 bindi. 

    Beyaz Savaş Bolşevikler, Mart 1921’de donmuş Finlandiya Körfezi’nden liman kenti Kronstadt’a doğru ilerliyor.

    1918’de başlatılan “savaş komünizmi” uygulamasıyla, kırsal kesimden tarımsal ürün tedarikinin zorlama yöntemlerle yapılması başta olmak üzere köylülerin geçimini de zora sokan önlemler alınmış; ordunun ve kentlerin beslenmesi hedeflenirken ellerinde avuçlarında bir şey kalmayan köylüler isyan etmişti. 50 bin kişilik Kızıl Muhafızlar 5.5 milyonluk bir orduya ulaşılırken, Sovyet kurumlarındaki memur sayısı da 110 bin kişiden 6 milyona çıkmıştı. 

    25 milyon köylü ailesinin bulunduğu ülkede, köylü isyanları ve çete gruplarının önüne geçilemiyordu. Sanayi üretiminin yarısı, şekerin %60’ı, sabunun %40’ı, ayakkabının %90’ı orduya hasrediliyordu. İki büyük kent, Petrogrod ve Moskova’nın nüfusu 1917’e göre yarı yarıya, sanayi işçisi sayısı 3 milyondan 1.2 milyona düşmüştü. Para pul olduğundan, Petrograd işçilerinin %92’sinin ücreti ayni olarak ödeniyordu. 1903’e göre üretim yüzde 80 oranında düşmüştü. 

    Sosyalist hareketin Avrupa’da beklediği devrim gerçekleşmemişse de, büyük güçlerin askerî müdahelesini engelleyecek bir güçler ilişkisi oluşmuştu. Ancak iktidardaki Bolşevik Partisi, tükenmiş bir işçi sınıfı ve ayaklanma halindeki bir köylülük arasında sıkışıp kalmıştı. 

    Devrim öncesi ile kıyaslandığında devrimden sonra partiye katılanların sayısı ezici bir çoğunluk oluştururken, bunların siyasal formasyonları ve deneyimleri elbette çok daha sınırlıydı. Toplumda büyük bir altüst oluş yaşanırken parti de giderek devlete ağırlığını koymuş ve önemli kadroları devlet mevkilerine yerleşmişti. 

    Bolşeviklere karşı grev 

    Ocak 1921’de hükümet ekmek kıtlığını gideremeyince, Petrograd’ın hemen 30 km. batısındaki liman şehri Kronstadt’ın da ekmek istihkakını düşürdü. Kronstadt, başkentin hemen dışında bir ada şehirdi. Hem ticari hem askerî anlamda ülkenin önemli bir merkeziydi. Rus donanmasının Baltık Denizi’ne ve dünyaya açılan kapısıydı; stratejik açıdan vazgeçilmezdi. 

    İşçiler takatsiz kalmıştı; askerler ekmek ve bot sıkıntısı çekiyordu. Hammade eksikliği Şubat’ta aralarında efsanevi Putilov da olmak üzere 100 dolayında fabrikanın kapatılmasına neden oldu. Dondurucu soğukta ulaşım iyice teklemekteydi; kıtlık içinde Petrograd işçilerinin üçte biri işsizdi. 4 Şubat’ta Petrograd’da 2 bin işçi gösteri yaptı. Lenin, hoşnutsuzluğun genelleştiğini görüyordu. Kentteki en yüksek mercii Zinoviev, gösterilerin ardından kentte sıkıyönetim ilan etti. 

    Tartışmadan ayaklanmaya 

    Petrograd’dan gelen haberler, Baltık donanmasının mevzilendiği Kronstadt bahriyelilerini harekete geçirdi. Ada’da demirlemiş olan iki kruvazör, Petropavlosk ve Sebastopol’dan delegeler kente gelerek grevdeki işçileri ziyaret etti. 1 Mart’ta Çıpa Meydanı’nda 27 bin kişilik bütün garnizonun katıldığı bir toplantı düzenlendi. Bu toplantıya Bolşevik Parti’yi temsilen Kalinin ve Komiser Kuzmin katıldı. Kalinin’den durumun vehametini giderecek sözler beklenirken, o “hainler, egoistler” diyerek tehditler savurdu ve yangına körükle gitti. Bu tutum, Ada’daki denizcilerin büyük tepkisine yolaçacaktı. 6 saat süren heyecanlı tartışmalardan sonra, neredeyse oybirliği ile acilen Sovyet seçimleri; işçi ve köylü tüm tutukluların serbest bırakılması; basın ve ifade özgürlüğü; kırda müsadereye son verilmesi gibi talepleri de içeren bir deklarasyon yayımlandı. 

    2 Mart’ta Petriçenko’nun başkanlığında geniş bir delegasyon geçici devrimci komiteyi oluşturdu. Bu arada Kalinin’in gitmesine izin verilse de Kuzmin ve 300 dolayında komünist tutuklandı. Buna karşılık Zinoviev de bahriyelilerin Petrograd’daki ailelerini tutuklattı. İpler iyice gerilmişti. 

    4 Mart’ta, 3 Menşevik, 3 Anarşist, 3 Sağ SR’in dahil olması ile sayıları 15’e çıkan Kronstadt geçici komitesi, bilgilendirme amacıyla Petrograd’a bir heyet gönderdi; ancak bu insanlar da istihbarat teşkilatı Çeka tarafından hapse tıkıldı. Talepler ve yeniden örgütlenme karşısında en yakın icra makamı Petrograd Sovyeti’nin başkanı Zinoviev bu talepleri es geçti ve Kronstadt hareketini “gerici”, “karşı devrimci” olarak niteledi. 

    Ayaklanma manzaraları  1917 isyanı sırasında denizciler, “Burjuvaziye ölüm” yazan bir bayrakla poz veriyorlar (üstte). Muzaffer Kızıl Ordu askerleri, savaştan sonra Petropavlosk zırhlısında bir törende (altta). 

    Devrimin gururu 

    Kronstadt adasının nüfusunun 3’te 1’i tersanede çalışan işçilerden, kalanları ise bahriyelilerden, zanatkar-memur-öğretmenlerden oluşuyordu. Zorlu koşullarda yaşayan Kronstadtlılar 1905 ve 1917 Devrimi’nde önemli roller oynamışlardı. Temmuz günlerinde “Bütün iktidar Sovyetler’e” sloganını yükseltenlerin en önündeydiler. 

    Ekim Devrimi’nin en güvenilir merkezi olan Kronstadt’taki haleti ruhiye, 1917’ye göre büyük bir değişim geçirmişti. Devrimin bahriyelileri içsavaş boyunca çeşitli bölgelerde savaşmaya ve devlet katında görev almaya gitmişlerdi. Yerlerine gelenler genç ve deneyimsiz yani mücadeleye pek katılmamış insanlardı. 17 bin bahriyelinin 4’te 3’ü Ukrayna köylüsüydü. Ailelerinden gelen mektuplar kırsal kesimdeki hoşnutsuzluğu onlara yansıtıyordu. Aralarında Bolşevik karşıtlığı güçlü olduğu gibi Yahudi düşmanlığı da yaygındı. Daha vasıflı olanlar Petopoavlosk ve Sebastopal kruvazörlerinde çalışıyorlardı. 1920 sonbaharında Baltık filosundaki komünistlerin %40’ı parti kartlarını iade etmişti; bunların arasında hareketin önderi Petriçenko da vardı. 

    Müzakere arayışları 

    5 Mart’ta Petrograd’da bulunan Emma Goldman ve Aleksandr Berkman’ın da dahil olduğu Amerikalı 4 anarşist, barışçıl bir çözüm önerir: “Bugünkü çatışmaya gelince […] bunun silahların gücüyle değil devrimci kardeşliği ve yoldaşlığı yansıtan bir anlaşma yoluyla çözülebileceğini düşünüyoruz […]. Bolşevik yoldaşlar çok geç olmadan düşünün bunu!” 

    Sovyet’in başındaki Zinoviev buna cevap vermez ancak 6 Mart’ta parti üyelerinden ve partisizlerden bir delegasyonun gönderilmesi yönünde telgraf çeker. Bir tür ültimatom olan bu çağrı kabul görmez. Kronstadt’tan 10 Mart’ta ikinci bir delegasyon gönderilir ve onun da akıbeti ilki gibi Çeka tarafından hapsedilmek olur. Artık ok yaydan çıkmıştır. 7 Mart’ta ilk karşılıklı top atışları başlar. 

    İsyan günleri  Kızıl Ordu topçusu, Kronstadt’a saldırı başladığında Finlandiya Körfezi kıyılarında (üstte)… 1920’de Volga bölgesinde açlıkla mücadele eden köylüler (altta). Bir yıl önce Lenin, “savaş komünizmi” politikasının bir parçası olarak, ordusunu beslemek için köylülerden yiyecek toplanmasını emretmişti. 

    8 Mart’ta Bolşevik Partisi’nin 10. Kongresi başlarken, hükümetteki tek kadın komiser Aleksandra Kollontay ve Lenin’in ilk hükümetinde çalışma komiseri olan devrimin önemli simalarından Şlyapnikov’un aralarında bulunduğu “İşçi Muhalefeti”, üretim ve ekonominin yönetiminin fabrika komitelerine bırakılmasını talep eden bir bildiri dağıtır. Lenin “savaş komünizmi”ne devam etmenin devrimi tehlikeye sokacağının farkındadır; üretimin gönüllü bir biçimde artırılması için köylülerin ikna edilmesi gerektiğini belirterek Yeni Ekonomi Politikası (NEP) denen kısmi pazar ekonomisine geçişi önerir. Bu, köylülerin vergilerini ayni olarak verdikten sonra artan ürünlerini satma hakkının tanınması demektir. 

    Öte yandan aynı kongrede Bolşevik Partisi’nin geleneğine aykırı olsa da, durumun vahametine bakarak geçici olarak hiziplerin yasaklanmasına karar verilir. Ancak muarızlarının iddialarının aksine, Kronstadtlıların talepleri siyasal ağırlıktadır. “Çeka’sıyla Komünist Parti’nin diktatörlüğüne” ve onun “devlet kapitalizmine” karşı çıktıklarını söyleyerek Şubat ve Ekim’den sonra, yani monarşi ve burjuvazinin devrilmesinden sonra bir üçüncü devrimden sözedenler vardır. Müzakere arayışında olan büyük çoğunluk ise bu kadar uç noktada değildir. 

    Buzun üzerinde savaş 

    Kronstadt’ın bulunduğu ada, kışın deniz donduğundan aylar boyunca karayla buzdan düz bir yüzeyde birleşmektedir. Eğer buzlar erirse, dış müdahaleye açık bir durum ortaya çıkacaktır. 

    7 Mart’ta Kızıl Ordu’nun meslekten subay en önemli komutanı Tuhaçevski, 20 bin askeri bölgeye sevkeder. Karşılarında kağıt üzerinde 18 bin, gerçekte ise 5-6 bin ayaklanmacı vardır. Denizcilerin önemli bir kesimi ayaklanmaya mesafeli kalmıştır. 

    Lenin, “Kronstadt’dakiler ne Beyaz muhafızları ne de bizim iktidarımızı istiyorlar; ama başkası da yok” diyerek bir çözümsüzlüğe işaret eder. 

    Buzların üzerinde, kar fırtınası altında gözgözü görmezken zorlu bir çatışma cereyan eder. 17 Mart gecesi ayaklanmanın yöneticileri, yanlarında 7 bin kişi ile birlikte Finlandiya’ya kaçmak zorunda kalır. Çatışmalarda Kızıl Ordu 1600 kayıp verir; Kronstadt’dakilerin kaybı da eşittir: 600 ölü ve 1000 yaralı. Ancak ayaklanmanın bastırılmasından sonra tutuklananlar arasından öldürülenler de olur. 

    Mahkum edilenlerden Ermolaev, anılarında 1921’de Volga’dan Kronstadt’a geldiğini, 1924’te serbest bırakıldıklarını, kendisinin inşaat mühendisliği eğitimi görerek 40 yıl bu mesleği icra ettiğini anlatır. Köylülüğün içinden çıkmış Kızıl Ordu saflarındaki askerler ve bahriyeliler olarak kırsaldaki hoşnutsuzluğun bir ifadesi olarak sunduğu eylemlerini ayaklanma değil “protesto” olarak nitelendirir. 

    Trajedinin ötesinde 

    Ayaklananlar hakiki siyasal meseleleri öne sürerken, 3 yıl süren içsavaşın ve aylardır devam eden köylü ayaklanmalarının yarattığı ortamı hesaba katmamışlardı. Bolşevik karşıtı olmanın ötesinde açık seçik bir plan ve programa sahip olmamaları da bir karşı devrim tehlikesini gündeme getirmişti. Öte yandan Bolşevikler de tam bir yıkımın ortasında taleplerin en azından bir kısmının makul olduğuna kanaat getirmişler; ancak müzakere yolunu seçmek yerine Kronstadt ayaklanmasını içsavaşın bir devamı olarak görmüşler; son bir askerî hamle ile bunu baskılamayı seçmişlerdi. 

    Kronstadt ayaklanmasının önderi olarak gösterilen Petriçenko’nun Beyazlarla ilişkisi olduğu iddiasını doğrulayan sonraki tarihli bir yazışma bulunsa da, mektupta toprağın köylülere verilmesi, sendikal özgürlük gibi taleplerinin Beyazlar tarafından kabul edilemeyeceği belliydi; zaten “Bütün iktidar partilere değil Sovyetlere” düsturu da herhalde Beyazlara pek uygun değildi. Zaten Beyaz orduların komutanı Wrangel buna cevap bile vermemişti. 

    O günlerde Petrograd’da bulunan yazar Victor Serge Bir Devrimcinin Hatıraları kitabında çelişik gözükse de bir hususun altını çizer. Kronstadt’ın “haklı olduğunu” belirttikten sonra, “Eğer Bolşevik diktatörlük düşerse bu kısa vadede kaos; kaos aracılığıyla bir başka diktatörlük, proleter-karşıtı diktatörlük demek olurdu” der. 

    Konuya ilişkin, anarşistlere sempatisi ile bilinen akademisyen Paul Avrich, kapsamlı kitabı Kronstadt 1921’in önsözünde şöyle der: “Kronstadt’ın verili koşullarında tarihçi, isyancılara sempati duyabileceği gibi, Bolşeviklerin onları bastırmasının haklılığını da kabul edebilir. Bunu anlamak, gerçekten de Kronstadt trajedisini bütünüyle kavramaktır”. 

    Ancak “trajedi”den öte, Kronstadt’ın ezilmesi Sovyet demokrasisinin nefes borusunu tıkamıştır. 

  • İktisadi çıkarlar çatıştı Kuzey ile Güney kapıştı

    İktisadi çıkarlar çatıştı Kuzey ile Güney kapıştı

    Amerikan İçsavaşı, 160 yıl önce 12 Nisan 1861’de “Kuzey” ile “Güney” arasında başladı. Vietnam Savaşı’na kadar ABD’nin kayıplar açısından en kanlı savaşı olarak kaldı. 1860 seçimlerinde henüz 6 yıllık bir parti olan Cumhuriyetçi Parti’nin ve Abraham Lincoln’ün Kuzey oylarıyla kazanması, kölecilik taraftarı Güney için artık hem iktisadi hem siyasi olarak bir varoluş problemine dönüşmüştü. Lincoln’ün başkanlık görevini devralmasından sadece bir ay sonra, Güney’in Fort Sumter baskını savaşın kıvılcımını çaktı. 1865’e kadar sürecek savaşı Kuzey kazanacak, Amerika Birleşik Devletleri kurulacak, kölelik yasaklanacak; ancak bütün bunlar 620 bin insanın hayatına malolacaktı. 

    1- Kuzey’in savaştaki öncelikli amacı birliği korumaktı 

    Tarihçilerin en geniş uzlaşı sağladığı savaş sebebi “kölelik” olsa da, Güney-Kuzey arasında farklı nedenler dolayı büyük çelişkiler vardı. Güneydeki 7 eyalet “Birlik” içerisinde köleliğin statüsünü bahane ederek ayrılmak istemiş, Kuzey ise kendi içinde hem kölelik hem de Güney’e saldırıp saldırmama üzerine tartışmaların ardından “Birlik”i korumak üzerine Güney’in baskınına cevap vermiştir. Yönetime gelmiş olan Cumhuriyetçi Parti’nin köle karşıtı görüşü bilinse de, bu konudaki siyasi hamlesini vatandaşlarının desteğini almak için bir koz olarak tutmuş; kölelik konusunda kararlılığını ancak savaş sırasındaki olumsuz havanın önüne geçebilmek için 1863’te tamamladığı Özgürlük Bildirgesi ile gösterebilmiştir. 


    Mavi: Köleliğin yasak olduğu birliğe bağlı eyaletler
    Koyu Kırmızı: 15 Nisan 1861 öncesi ayrılıkçı eyaletler
    Kırmızı: 15 Nisan 1861 sonrası ayrılıkçılara katılan eyaletler
    Sarı: Köleliğin serbest olduğu fakat ayrılıkçı olmayan eyaletler
    Gri: Birliğin kontrolündeki organize edilmemiş topraklar 

    2- Güney, savaşın ilk yıllarında avantajlı konuma geçmişti 

    Fort Sumter baskını ardından “Dip Güney”deki ayrılıkçı 7 eyalete diğer 4 güney eyaletinin de katılmasıyla, Konfederasyon (Güney) ciddi bir güven kazanmıştı. 1. Bull Run Muharebesi’ndeki Konfederasyon zaferi, savaşın Birlik’in öngördüğü gibi kısa süreceği düşüncesini ortadan kaldırmıştı. Ardından gelen Güney’in zaferleri, tarafsız Kentucky eyaletinin işgali ile zirve yapmıştı. Konfederasyon’un en önemli generallerinden Albert Sidney Johnson’ın Shiloh Muharebesi’nde kaza kurşunu ile ölmesi, kumanda kademesinde bir boşluk yarattı. Ardından savaşın büyük muharebelerinden olan Chancellorsville’daki (1863) zafer ile Güney yeniden güçlü bir konuma geldi. Ancak burada yine önemli generallerden “Stonewall” (taş duvar) lakaplı Thomas Jackson’ın kendi cephesinden gelen kaza kurşunu ile ölmesi, başkumandan Robert Lee’yi tümüyle tek başına bıraktı. Gettysburg Muharebesi Güney’in başarılı giden stratejisine sekte vurdu ve bu geniş çaplı muharebede Kuzey’in başarısı savaşta da galibiyeti getirdi. 

    3- Güney, Avrupa’nın savaşa müdahil olacağını düşündü 

    Güney eyaletleri siyah kölelerin çalıştığı pamuk tarlalarıyla Britanya tekstil endüstrisinin en büyük pamuk tedarikçisi idi (Fransa da Güney’den önemli miktarda pamuk alıyordu); bu nedenle üretilen bu ürüne “Kral Pamuğu” (King Cotton) adı takılmıştı. Konfederasyon bu bağa o kadar güvenmişti ki Kuzey’in Güney’i denizden abluka altına almasının ardından pamuk tedariği kesileceği için Britanya’nın mutlaka kendi tarafında savaşa müdahil olacağını düşünüyordu. Britanya ise bu mücadeleye katılmayacak, daha sonra da tarafsızlığını ilan edecekti. Onu 3. Napoléon Fransa’sı ve diğer Avrupa ülkeleri takip etti. İngiltere’de tekstilin kalbi Lancashire’da kısa süreli bir pamuk kıtlığı yaşansa da bazı üreticilerin yaptığı stok, ardından da Hindistan, Mısır ve hatta Osmanlı Devleti’nden ithal edilen pamuk Güney’in bu ürününü ikame etti. Bu arada Kuzey, Britanya’nın tahıl ihtiyacının yarıya yakınını karşılamaya devam etti. Bunun sonucunda “Kral Tahılı, Kral Pamuğu’ndan güçlü çıktı” yakıştırması yapılmıştır. 

    4- Savaşın esas sonucu, toplumsal değil iktisadi oldu!

    Amerikan iç siyaseti açısından Kuzey’in galibiyetinin en önemli sonuçları, birliğin korunması ve köleliğin kaldırılmasıyla beraber Siyahlara tanınan hak ve özgürlükler yolunda atılan adımlardı. Ancak savaşın daha da önemli bir sonucu -Hobsbawm’ın da vurguladığı gibi-dönemin başat gücü İngiltere ekonomisine bağlı ve hammadde tedarikçisi bir Güney’in ondan koparılarak Kuzey’in sanayisine eklemlenmesidir. Aynı dönemde Britanya ekonomisine eklemlenmek/kopmak üzere benzer mücadeleler Çin’de Taiping Ayaklanması ve Güney Amerika’da Paraguay Savaşı ile sonuçlanacaktır. 

    Gettysburg: Savaşın dönüm noktası  1-3 Temmuz 1863 tarihlerinde Pennsylvania yakınlarındaki Gettysburg’de gerçekleşen muharebe, içsavaşın dönüm noktası sayılıyor. (Don Troiani, “Rock of Erin, 1997) 

    5- Savaş sonrası kazanımların çoğu yitirildi 

    Kuzey’in köleliği kaldırma konusunda kararlığı savaş sırasında Özgürlük Bildirgesi ile başlamış, sonrasında ise anayasadaki değişikliklerle siyahlar temel hak ve özgürlüklerine (seçme-seçilme hakları dahil) kavuşmuşlardı. Ancak “Yeniden İnşa” dönemi (1865- 77) sonrası, özellikle Güneyli Demokratlar’ın hakim olduğu eyaletlerde siyahların hakları bir dizi düzenleme ile kırpılacaktı. Özellikle 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başlarına kadar çıkarılan “Jim Crow Yasaları” ile siyahların eşitlikçi ve özgürlükçü kazanımları geri alınacaktı. Siyahlar bu temel hak ve özgürlüklerini, uzun süren mücadeleler sonucunda ancak 1965’te elde edebileceklerdi. 

    6- Güney’de siyah asker yoktu! 

    Güney’deki Siyahlar nüfusun önemli bir kısmını oluştursa da cephede savaşmadılar. Savaş sırası ve sonrasında bu konuda birçok efsane üretilmiş, hatta Gettysburg’da 70 bin siyahın savaştığı söylenerek ve fotoğraflarla oynanarak siyah askerlerin olduğu birlikler uydurulmuştu. Güney’de siyahlar yalnızca işgücü olarak kullanıldılar veya Beyaz askerlerin hizmetçileri olarak cephede bulundular. Savaşın bitimine haftalar kala general Robert Lee, siyahlardan bir bölük oluşturulması için ucu ucuna bir yasanın geçmesini sağlamış, bir bölük eğitime başlamış fakat savaşa yetiştirilememişti. Kuzey ordusunda ise Siyah askerler gerçekten savaştılar. 

    16. ABD Başkanı Abraham Lincoln (1809-1865). 

    7- Konfederasyon’u hiçbir devlet resmî olarak tanımadı 

    Güney, savaşın başından beri ayrı bir devlet olarak tanınabilmek için hem Londra’da hem Paris’te görüşmelerde bulundu; ancak bunlar başarılı olmadı. 3. Napoléon Meksika’da bir kukla yönetim kurduğu için, Kuzey’i zayıflatmak adında Güney’i tanımayı düşünse de, Lincoln’ün böyle bir durumda savaş ilan edeceği uyarısı üzerine bu hamleden vazgeçmiştir. Güneyli John Bannon’ın 1863’te Papa 9. Pius’la görüşmesi de kendisi de bir içsavaşın içinde olan İtalya’da sonuçsuz kalmıştı. 

  • Dünyayı ele geçiren atıklar: Çöpler artık ‘geri dönüşsüz’

    Dünyayı ele geçiren atıklar: Çöpler artık ‘geri dönüşsüz’

    Çöpün tarihi belki insanlık tarihi kadar eski, ama Sanayi Devrimi’nden bu yana ürettiğimiz atıkların hem miktarı hem de niteliği çok değişti. 2. Dünya Savaşı sırasında “geri dönüşüm” bir yurtseverlik göstergesi olarak yaygınlaştı. Bugün ise “sıfır atık” gibi projeler, çöpün yalnız geri dönüştürülmesini değil tamamen ortadan kaldırılmasını da hedefliyor ve dünyanın geleceğinin buna bağlı olduğunu savunuyor. 

    Bir çikolata ambalajı, boş bir gazoz kutusu veya geçen Pazar okuduğunuz gazete… Ortak noktaları, ister günlük şeker dozunuz ister dünya haberleri olsun, tüketmek istediğiniz asıl şeyleri size ulaştırdıktan sonra çöp kutusunu boylayan; “atık” haline gelen “araç”lar olmaları… Artan nüfusumuz ve tüketim hızımızla birlikte yerin altına gömüp unutmamızın giderek imkansız hale geldiği “atık” mevzuu. 

    Aslında ilk çöp depolama sahalarının geçmişi, modern tarih anlatısının başlangıcından çok daha eskiye gidiyor. Yapılan arkeolojik kazılarda, avcı-toplayıcı grupların bile alet yapmak için yonttukları taş parçaları, hayvan kemikleri ve körelince attıkları aletlerden oluşan atıklarını biriktirdikleri anlaşılıyor. Örneğin Fransa’nın Yontma Taş Devri’nden kalma Gare de Couze bölgesinde, 275×55 metrelik bir alanda 2 milyona yakın taş alet kalıntısı bulundu. Yine de nüfusun ve eşyanın pek az olduğu bu dönemde atıkların miktarı da bugüne kıyasla yok denecek düzeyde kalmıştı. Tarihteki ilk çöp toplama ve çöplük oluşturma uygulaması ise, MÖ 3000’li yıllarda Girit Adası’ndaki Minos Medeniyeti’nin başkenti Knossos’da katı atıkları toplamak için derin çukurlar açılıp, üzerinin toprakla örtülmesiydi. Yine de antik dünyanın kentleri temizlik bakımından acınası haldeydi; bu durum da veba gibi pek çok hastalık ve salgına davetiye çıkartıyordu. İnsan dışkısı dahil tüm atıkların evlerin pencerelerinden sokağa fırlatıldığı, ortalıkta başıboş dolaşan kedi, köpek, koyun, inek gibi hayvanların bunları yiyeceğinin düşünüldüğü Ortaçağ Avrupası da pek farklı değildi. Kara veba, kolera, tifo, tifus gibi pek çok hastalık bu atıklarla beslenen hayvanlardan yayılmıştı. 

    Atıksız evler mümkün  5 temel prensiple kendi hayatınızda “sıfır atık” felsefesini uygulamaya geçirebilirsiniz: Kullanmadığını reddet, kullandığını azalt, tükettiğini yeniden kullan/ tamir et, komposta dönüştür, geri dönüştür! 

    Atıkların toplanmasına ve ortadan kaldırılmasına yönelik ilk yasal düzenleme, İngiltere’de 1297’de herkesin evinin önünü temiz tutmasını zorunlu hale getiren bir kanunla yapıldı. 1354’te ilk kez haftada bir çöp toplama uygulamasına başlanmıştı. Fakat bu uygulama pek titizlikle hayata geçirilmemiş olmalı ki 1628’te Kral bile sokaklardaki çöp kokusundan yakınmaya devam etmiştir. 

    Osmanlı dönemi İstanbul’unda ise ilk çöp toplama sistemini Fatih Sultan Mehmet kurmuştu. Sonraları atıklar, çöp subaşılarının sorumluluğuna verildi. Acemi oğlanlar veya “çöp çıkaranlar” çöpleri subaşı gözetiminde arabalara ya da sırtlarında taşıdıkları küfelere doldurur; toplanan çöpler eşelenip, işe yarayanlar paylaştırıldıktan sonra gerisi denize dökülürdü. O dönemlerde atıklar daha çok organik olduğu için bunlar doğaya karışabiliyor, önemli bir çevre felaketi yaşanmıyordu. Bu iş için Kumkapı, Yenikapı ve Samatya gibi özel noktalar seçilse de, rastgele çöp boşaltımının önüne geçilemediği dönemler de vardı. Örneğin 1764’te kayıkçılar kethüdası, denizdeki çöpler nedeniyle kayıkların pislik içinde yüzdüğünü, yolcu indirip bindiremediklerini kadıya şikayet etmişti. Çöplerin denize dökülmesine ancak 1953’te son verilmiş ve Ümraniye, Habipler, Kemerburgaz’da oluşturulmaya başlanan çöp alanları kullanılmaya başlanmıştır. 

    Günümüzde ise teknolojinin ilerlemesi, şehirleşme ve nüfusun artması, atıkların niteliğini de, oluşturdukları tehdidi de önemli ölçüde değiştirdi. Özellikle plastik madde kullanımının artmasıyla beraber büyüyen atık sorunu, tüm dünyayı ilgilendiren büyük bir problem haline geldi. Artık doğa, ürettiğimiz atık miktarı ve çeşitliliğiyle başa çıkamaz halde… 2000’lerin başından beri giderek yayılan “Sıfır Atık” projeleri, bu probleme bir çözüm önermek için geliştirildi. Peki “Sıfır Atık” nedir? 

    Bir zamanlar denize… Çöpleri denize dökmek, doğada çözünebilen organik atıkların çoğunlukta olduğu dönemlerde kabul edilebilir bir yöntemdi. Bugün ise ürettiğimiz çöpün miktarı ve niteliği atıklarımızla ilgili ciddi şekilde düşünmemizi zorunlu kılıyor. 

    “Sıfır Atık”; israfın önlenmesini, kaynakların daha verimli kullanılmasını, atık oluşum sebeplerinin gözden geçirilerek bunun engellenmesi veya en aza indirgenmesi, atığın oluşması durumunda ise kaynağında ayrı toplanması ve geri kazanımının sağlanmasını kapsayan bir atık yönetim felsefesidir. 

    2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan kaynak sıkıntısına çözüm olarak ortaya çıkan “geri dönüşüm” kampanyalarıyla, vatandaşlar özellikle metal ve fiber maddeleri toplamaya teşvik edilmiş; geri dönüşüm yurtseverliğin önemli bir unsuru haline gelmişti. 2000’lerde ilk defa ABD’de yerel yönetimler tarafından benimsenen, ardından yaklaşık 10 yıl önce bireyler arasında bir “yaşam tarzı” olarak da yaygınlaşan “sıfır atık hedefi” ise geri dönüşümden daha fazlası… Türkiye’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2023’e kadar sıfır atık yönetim sisteminin tüm ülkede uygulamaya konulmasını sağlayarak yıllık 20 milyar liralık ekonomik kazancın yanısıra 100 bin kişiye istihdam ve yüzde 35 oranında geri kazanım bekliyor. 

  • 150 yıl öncenin Fransa’sı sosyalizmin ilk provası

    150 yıl öncenin Fransa’sı sosyalizmin ilk provası

     1870 Eylül’ü başında 3. Napoléon, Sedan Muharebesi’nde Prusya’ya tutsak düşmüştü. Fransa’da hemen ardından kurulan cumhuriyet (3. Cumhuriyet), bir yandan savaşı sürdürüyor diğer yandan da önemli endüstri kentlerindeki işçilerin ve halkın başlattığı ayaklanmalarla uğraşıyordu. Ülkeyi yöneten monarşi sempatizanı Adolphe Thiers ve daha muhafazakar cumhuriyetçilerin yeni yönetimde başı çekmesi, Prusya’ya verilen ödünler ve son olarak Montmartre’daki topların 18 Mart 1871’de Paris’ten çıkarılmak istenmesi zaten kaynayan kazanı patlattı. Devrimciler Paris’te yönetimi ele geçirdi ve 18 Mart’ta 10 haftalık komün dönemi başladı. 

    1- Ayaklanmaların olduğu Paris başkent olma statüsünü kaybetmişti. 

    Fransa’nın kısa kesintiler dışında yüzyıllar boyunca başkenti olan Paris, komünün ilan edilmesinden birkaç ay önce bu önemli siyasi özelliğini yitirmişti. 3. Napoléon’un Sedan Muharebesi’nde tutsak düşmesinin ardından Leon Gambetta, Millî Müdafaa Hükümeti’ni kurmuş, Paris’te ayaklanma çıkma olasılığına rağmen kuşatma altındaki kentten bir balonla Tours’a firar etmiş ve geçici hükümeti buradan idare etmişti. Ardından Tours’la arasında az bir saat mesafe olan Orléans yakınlarında Fransız ordusu tekrar mağlup olunca bu sefer başkent Bordeaux’ya çekildi. Thiers’in kurduğu hükümet ise Almanlarla yapılan bırakışmadan sonra yönetimi Paris yakınlarındaki Versailles’a taşıdı. 

    2- Ne ilk komün, ne de tek komün girişimiydi. 

    Paris, siyasi başkent olduğu kadar kültürün ve ekonominin (dolayısıyla sanayinin) başkentiydi; fakat kendi gibi işçi nüfusunun yoğun olduğu başka rakip endüstri kentleri de mevcuttu. Bunların arasında en önemlileri Marsilya ve Lyon idi ve ilk komün girişimi de yine Paris’ten önce Lyon’da olmuştu. Ünlü Rus anarşist Bakunin ve sosyalist Paul Clusaret’nin Sedan Muharebesi ertesinde (28 Eylül 1870) başlattığı ayaklanma cumhuriyetçi ulusal muhafızlar tarafından engellenmişti. Ancak Paris’te komünün ilanının ardından Lyon’da da başarılı bir komün girişimi gerçekleşmiş (22 Mart 1871) bu da 2 gün dayanabilmişti. Marsilya’da ise Ağustos 1870’de başarıya ulaşamayan girişimden sonra 22 Mart 1871’de yine Paris’ten ilhamla bir komün kurulmuş, bu da ancak 4 Nisan’a kadar sürebilmişti. Diğer kısa süreli komünler ise St. Etienne, Narbonne, Toulouse ve Le Creusot’da gerçekleşti. 

    3- Blanquistler yönetimde, ünlü devrimci Blanqui hapiste. 

    Paris’teki ayaklanmalarda en muhafazakar grup “radikal cumhuriyetçiler”, en soldaki grup ise Blanquistler’di. Seçim sonrası Komün Konseyi’nde de Jakobencilerle beraber yine Blanquistler en etkin fraksiyondu. Hatta dönemin en önemli devrimcilerinden Louis-Auguste Blanqui, hapishanaede olduğu halde yokluğunda komün başkanı seçilmişti. Blanqui, kendisinin teşkil ettiği tehlikenin farkında olan Adolphe Thiers tarafından 17 Mart’ta tutuklanarak komün sonuna kadar hapiste kalmış ve yönetime doğrudan katılamamıştı. Komün sonrası Blanqui, sağlık sorunları sebebiyle diğer 4500 komün taraftarı gibi Yeni Kaledonya’ya sürülmeyecek, cezasını hapishanede tamamlayacaktı. 

    4- Komün imparatorluğa karşı değil cumhuriyete karşı ilan edildi. 

    Daha önce 1. Enternasyonal’in öncülüğünü yaptığı, imparatorluğa karşı ayaklanmalar gerçekleşmişti. Gazeteci Victor Noir’ın imparatorun kuzeni prens Pierre Bonaparte tarafından öldürülmesinden sonra bir darbe girişimi olduysa da tüm bunlar Mayıs 1870’te 3. Napoléon’un yaptığı kendi lehine sonuçlanan plebisit ile bertaraf edilmişti. Dönemin radikalleri ve kurulu düzen karşıtları, başarılı bir ayaklanma için imparatorluğun çözülmesi ve yeni cumhuriyetin (3. Cumhuriyet) yetersizliğinden oluşan güç boşluğunu beklemek zorunda kalmıştı. 

    Napoléon aşağı! İmparatorluk rejimi ve baskıcılığının simgesi olarak görülen 1. Napoléon’un heykelinin üzerinde durduğu Véndome Sütunu, komüncüler tarafından devrilmişti. 

    5- Komün Konseyi: Proletarya için, fakat proletarya tarafından değil! 

    Paris Komünü’nün ilan edilmesinin ardından gerçekleşen seçimlerde 92 üye seçildi. Bunlardan, burjuvazinin meskun olduğu “quartier”lerden seçilen 15’i, komünü protesto etmek adına yönetime katılmadı. Geriye kalan üyelerden ise sadece 33’ü işçi olmakla beraber hiçbiri vasıfsız işçi değildi. Komün konseyinde gerektiği kadarıyla temsil edilmeyen proletarya, ayaklanmalara da halkın ancak diğer kesimleri kadar katılabilmişti. Alt komitelerde nispeten işçi sınıfı temsil edilebildiyse de daha sonra Paris Komünü’ne yakıştırılan “proletarya diktatörlüğü” tanımı, tam da bu eşitlikçi olmaya gayret eden komün tanımını karşılamadı. 

    6- “Quartier”ler arasında bir bütünlük komünün sonunda bile henüz oluşmamıştı. 

    “Quartier”ler yalnızca siyasi olarak değil, savunma stratejisinde de bölünmüştü. Paris Komünü cumhuriyetin düzenli ordularına karşı tek bir yumruk olamamış, özellikle “Kanlı Hafta” denilen komünün son haftasında her mahalle yalnızca kendi bölgesini savunmaya çalışmıştı. Bu da zaten düzensiz ve bölük-pörçük olan komün birliklerini kentin savunmasında başarısızlığa uğrattı. 

  • ABD’nin ‘Kartal Pençesi’ Carter’ın talihsizliği…

    ABD’nin ‘Kartal Pençesi’ Carter’ın talihsizliği…

    Bundan tam 41 sene önce Amerikan Başkanı Jimmy Carter’ın İran’a karşı başlattığı Eagle Craw (Kartal Pençesi) operasyonu tam bir skandala dönüşmüştü. Amerikan Büyükelçiliği’nde rehin tutulan 52 kişinin kurtarılması girişimi başarısızlığa uğrayınca, bunu aynı zamanda bir seçim operasyonu olarak düşünen Carter tepetaklak olmuştu. Yerine maalesef Reagan geldi!

    Rehine kurtarma operasyonları, askerlikle ilgisi kısa dönem yanaşık düzen eğitiminden ibaret olanların bile takdir edebileceği gibi zor taktik operasyonlar. Kartal Pençesi de yakın tarihte yerini alan böyle bir operasyon. Yakın tarih dediysem biraz gazetecilik ağzıyla yakın tarih, çünkü hadise 1980’de cereyan ediyor (Mesela Süreyya Hoca için “yakın tarih” çalışmak 17. hadi bilemedin 18. yüzyıl çalışmak demekti. Ona göre 1980, bir gazetecilik alanı).

    Konumuza dönersek… 70’lerde Amerikan iç siyaseti çalkantılı bir dönem yaşıyor. 1968 seçiminde Vietnam Savaşı’nı bitirme vaadi ve “sessiz çoğunluğun sesi” olduğu iddiasıyla başkanlığa oturan Nixon, savaşı daha da azdırmasına rağmen 72’de tekrar seçildikten (hem de % 60’la) sonra kendinden geçiyor. Muhalefeti gizlice dinlediği ortaya çıkan Nixon için soruşturma açılıyor; o da Adalet Bakanından soruşturmayı yürüten savcıyı kovmasını istiyor. Bakan reddederek istifa ediyor. Nixon aynı şeyi Bakanın yerine gelen vekilinden istiyor. Vekili de reddedip istifa ediyor. En sonunda Adalet Bakanının vekilinin vekili, Nixon’ın emrini yerine getirerek savcıyı kovuyor ama bunlar duyulunca da ülke ayağa kalkıyor. 

    Nixon güç bela defediliyor, yerine yardımcısı Ford geliyor ki o da aklımda kaldığı kadarıyla hayli tırt bir herif. New York’taki sefalet filmleri falan hep onun döneminden. Hatta Amerikan tarihindeki “başkana suikast” girişimlerinden en tırtı da Ford’a yönelik: Dönemin neşeli alemci delikanlısı Charles Manson’ın kediciklerinden biri Ford’u vurmaya kalkıyor ama tabancasında mermi mi yok ne, anında piyastos oluyor. Geçenlerde hapisten saldılardı; herhalde birisi 10 dakikalık olayı 10 bölümlük dizi olarak fesler yakında bize. Ancak suikast girişimi de Ford’un işine yaramıyor ve seçimi sanırım şu an yaşayan en yaşlı eski başkan olan Jimmy Carter’a kaybediyor.

    Carter gerçek bir bahtsız. Petrol krizi, enflasyon, yüksek faiz, Sovyetler’in Afganistan işgali, İran rehine krizi… Şimdi zaten biliyoruz ki bir Amerikan başkanı, ancak ikinci döneminde doğru dürüst başkanlık yapabiliyor; zira 4 yıllık görev süresinin ilk yılı goygoyla, son yılı seçim kampanyasıyla geçiyor; ortadaki 2 yılda da adam anca ne olup bittiğini anlıyor. Dolayısıyla ikinci dönem önemli ama Carter ikinci dönemi kazanacak gibi de durmuyor. Karşısında her ne kadar Malkoçoğlu tipinde bir aktör olan Ronald Reagan olsa da seçimi kaybedecek. E kazanmak için ne lazım? Elbette zafer lazım. Peki zafer nerede? Zafer İran’da. 

    İşte Kartal Pençesi yani “Eagle Claw” operasyonu bu seçim kampanyasının bir ürünü. İran’daki Amerikan elçiliğinde rehin alınan personeli kurtarıp ülkeye getirse kahraman olacak. Ha, bu operasyondan önce elçilikte görevli 6 kişiyi kaçırmışlardı zaten ama onu zaten “Argo” filminde seyrettiniz. Bu daha geniş kapsamlı, uçak gemisinden havalanan helikopterlerin elçiliği basacağı, 1980’lerin Betamax videoda seyrettiğimiz Michael Dudikoff filmleri ayarında, sana bana anlatsalar “abi, atari mi oynuyorsunuz?” dedirtecek bir operasyon.

    Carter seçimi kazanma umuduyla operasyona start veriyor ve ABD’ye büyük bir müjde vermeye hazırlıyor. Hesap belli: Carter müjdeyi verecek, seçimi alacak; Reagan da avucunu yalayacak. Ancak evdeki hesap İran’ın çölüne, kumuna uymuyor ve film senaryosu gibi hazırlanan kurtarma operasyonu hayatın gerçeğine çarpıyor. 8 helikopter gönderiyorlar, 5’i anca varabiliyor. Kurmayları Carter’a “Abi bize 6 lazımdı” deyince helikopterler geri dönüyor ama onların da biri çakılıyor, 8 asker ölüyor, 5’i ağır yaralanıyor. Ha, bu sırada yanlış hatırlamıyorsam İran Devrim Muhafızları’ndan bir istihbaratçı da anında olay yerinde bitiyor, inceleme başlatıyor ama İran Hava Kuvvetleri bunu bilmediği için adamın kafasına bomba atıyor; arada o da ölüyor. Neticede ne oluyor? Ne olacak, Carter’ın seçim için kullanacağı operasyonu tam tersine Humeyni kullanıyor; Reagan seçiliyor ve göreve başladığı gün de elçilikteki rehinelerin 400 küsur günlük esaretleri son buluyor. 

    Geçen ay, anayasa profesörü Kemal Gözler’in tarihin karanlıklarından, internetin derinliklerinden ve güzel zihninin kıvrımlarından çıkartarak önümüze serdiği ve evirip çevirdiği Ortaçağ elyazması keşke ondan önce benim elime geçeydi. Bir derste olsun anlatılaydı da ben de “aklımda kaldığı kadarıyla” ondan bahsedeydim. Ancak Kemal Hoca öyle bir gol atmış ki yapacak bir şey yok. Kemal Gözler, “Abbatia Ranae (Kurbağa Manastırı)”: https://www. anayasa.gen.tr/kurbaga-manastiri.htm – Yayın tarihi: 28 Ocak 2021).

     

  • Şikago Yedilisi ve dünden bugüne ABD

    Alan Sorkin’in Netflix’te gösterime giren son filmi “Şikago Yedilisi’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7), hem aktüel bağlantıları hem oyuncuların muhteşem performansıyla, şimdiden 2021 Oscar’larının en önemli adayları arasında. Dinamik ve hızlı tempolu bir mahkeme draması. 1968-69’da Chicago’daki Vietnam Savaşı protestolarını düzenlemekle suçlanan 7 sanığın duruşmasını beyazperdeye taşıyan usta işi bir yapım.

    Yıl 1968. İnsan hakları hareketlerindeki ivme ve hüsran açısından ge­çen yüzyılın dönüm noktala­rından biri. Radikal solun kısa süren başrolü… Vietnam Savaşı protestoları, Prag Baharı, son­ra Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla ilericilerin, insan hakları savunucularının yaşadı­ğı hüsran ve Chicago Demokrat Parti Kongresi…

    Ağustos sonundaki kongre­de Kennedy suikastinden sonra başkanlığa en uygun aday olarak başkan yardımcısı Humphrey gösteriliyor. Öğrenciler, aktivist­ler ve savaş karşıtlarından olu­şan binlerce protestocu Chica­go’ya, kongreyi protesto etmeye gidiyor. Belediye Başkanı Ric­hard Daley’nin emrinde polis gü­cü protestoculara karşı acımasız. Kan dökülüyor; 400’den fazla in­san ağır yaralanıyor.

    1969 Eylül’ünde Başkan Nixon’un başsavcısı John Mit­chell, protestoların vebalini demokrasi, eşitlik ve özgürlük isteyenlerin üzerine yıkmaya karar veriyor ve eylemlerin ba­şını çeken “yıldız”lara, 7 aktivist ve gençlik lideriyle Siyah Pan­ter’lerin başı Babby Seale’a da­va açıyor. Aaron Sorkin 151 gün süren Amerikan tarihinin bu en önemli davalarından birinin filmini çekmek için daha iyi bir zamanlama tutturamazdı. 2020, 1968’den sonra Amerika sokak­larında sivil itaatsizliğin zirve yaptığı en önemli yıl oldu. ‘Ame­rikan Rüyası’nın büyük çökü­şüyle fişeklenen ve insan hakları adına sokaklara dökülen protes­tocular, tabii yine polis şiddetiy­le karşılaştılar ve sırf haklarını aradıkları, özgürlük ve eşitlik is­tedikleri için “kurulu düzen” ta­rafından suçlu canavarlar olarak gösterilmeye çalışıldılar. Aynı şey 1969’da bu dava sırasında da yaşanmıştı. Yalnız o zaman suç­lamak için 8 günah keçisi seçil­mişti. Dava bitmeden davası dü­şen (fakat yargıcın emriyle mah­keme salonuna kelepçeli ve ağzı bağlanmış bir şekilde getirilen) Siyah Panterler’in lideri Bobby Seale, Demokratik Bir Toplum İçin Öğrenciler Birliği’nin kuru­cularından Tom Hayden, hippi aktivistler Abbie Hoffman ve Jerry Rubin yargılananlar ara­sında öne çıkan isimlerdi.

    Filmin ana mekan olarak seçtiği mahkeme salonu, dramanın da merkezi.

    Münazara ve konuşma yaz­ma konusunda bir deha olan Aaron Sorkin, “Şikago Yedili­si’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7) filminin senaryo­sunu aslında 2007’de yazıyor ve filmi Spielberg’in yönetme­si bekleniyor. Ancak 2008 krizi yüzünden Spielberg’in parası ödenemiyor ve senaryo rafa kal­kıyor. Ta ki Sorkin çok doğru bir zamanlamayla 2019’da işi tekrar eline alana kadar. Sorkin, filmi çerçeveleyip bir bağlama oturt­mak ve zamanın ruhunu vermek için Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla açıyor; fakat bun­dan sonra, çok az arşiv görüntü­sü kullanılıyor. Oldukça absürd yargılanma süreci, mahkeme salonu, protestocuların kararga­hı ve aynı zamanda stand-up ko­medyen olan Abbie Hoffman’ın şovlarına bölünerek öykülendi­rilmiş. Davayı “bunak” diyebi­leceğimiz, Chicagolu avukatla­rın %78’i tarafından kifayetsiz ve yetersiz bulunan taraflı bir yargıç Julius Hoffman (Frank Langella) yönetiyor ve “şov”un en önemli kısmı mahkeme salo­nunda vuku buluyor.

    Sorkin yeteneğinden o kadar emin ki, çok daha çekici olabile­cek protestolara çok az yer verip, durağan ve sıkıcı bulmamız bek­lenen mahkeme salonunda olup bitenleri başrole taşımış. Bir mahkeme draması için son dere­ce hızlı tempolu ama temponun bir müzik eserinde olduğu gibi sık sık değiştiği bir film. Her bir oyuncu ama özellikle Abbie Hof­fman’ı canlandıran Sacha Ba­ron Cohen ve 7 sanığın avukatı William Kunstler’i canlandıran Mark Rylance müthiş perfor­manslar sergiliyorlar. Bir filmi batıran ya da çıkaran en önemli ögelerden montajın (Alan Ba­umgarten) çok başarılı olduğu filmde, unutulmayacak birçok an var: Abbie/Jerry ikilisinin sü­rekli mahkemeyi yaratıcı şekil­lerde protesto etmeleri (örneğin salona hâkim cübbesi altına po­lis üniforması giyerek gelmele­ri); Johnson dönemi Adalet Ba­kanı Ramsay Clark’ın (Micha­el Keaton) kendi arzusuyla hiç beklenmedik şekilde, sanıkların lehine ifade vermesi; az ama çar­pıcı protesto sahneleri; karar gü­nünde 7 sanık adına konuşması uygun görülen Tom Hayden’ın yargıcın tüm itirazlarına rağmen dava süresince Vietnam’da ölen 4700’den fazla Amerikan aske­rinin adını tek tek okuması bun­lardan bazıları.

    Gerçek hayatta “Şikago Yedilisi” Gerçek “Şikago Yedilisi” ve avukatları mahkemenin önünde: (soldan sağa) avukat Leonard Weinglass, Rennie Davis, Abbie Hoffman, Lee Weiner, David Dellinger, John Froines, Jerry Rubin, Tom Hayden ve avukat William Kunstler.

    Dava, sanıkların 5’er yıl ha­pis cezası almasıyla sonuçlandı; Yargıtay’a gitti ve Yargıtay tara­fından bozuldu. Başsavcı yeni­den yargılamayı reddetti.

    Filmin günümüzle paralel­liklerine gelecek olursak… Geo­rge Floyd ve Breonna Taylor’ın polis tarafından öldürülmesin­den sonra ABD’yi kasıp kavu­ran protestolar esnasında film post-prodüksiyondaydı. Sorkin bunun üzerine filmine dava es­nasında polis tarafından öldü­rülen Siyah Panterler Illinois Eyaleti Bölümü Başkanı Fred Hampton cinayetinden olay yeri fotoğraflarını ve cinayetten son­ra kameraya bakarak sırıtan 5 polisin fotoğraflarını ekledi.

    “The Trial of Chicago 7” ya­kın dönem Amerikan tarihinde­ki en önemli davalardan birini ilgiyi sonuna kadar taze tutarak dramatize eden; günümüzle pa­ralellikler kuran; insan hakları, hükümetin ve polisin hayatları­mızdaki yeri gibi konular üzeri­ne düşündüren; 2021 Oscarla­rına “En İyi Film” dalında aday olması beklenen bir yapım.

    Netflix’te mutlaka izlenmeli.