Türkiye’deki 12 Eylül 1980 darbesinden 10 gün sonra patlak veren İran- Irak Savaşı 8 yıla yakın sürdü, yaklaşık 1 milyon asker ve sivilin hayatını kaybetmesine, büyük acılara yol açtı. Devletlerin Ortadoğu politikalarını kökünden değiştiren, Irak’ın kimyasal-biyolojik silahlar kullanmasıyla katliama dönüşen savaşı; Tahran doğumlu yazar-sosyolog Shahzadeh N. İgual’ın çocukluk yıllarındaki anılarıyla hatırlıyoruz.
SHAHZADEH N. IGUAL
Ceng-i Tahmili. İran’ın içine sürüklendiği, yüklenmek zorunda kaldığı savaş…
İran-Irak Savaşı, yüzyılın en anlamsız harbi olmakla birlikte her iki ülkede ağır hasarlar bıraktı. Ölenler, ölüsü dahi bulunamayanlar, gaziler, kimsesiz kalan çocuklar, bu insanlık trajedisine şahit olanlara kocaman-atlatılamaz bir travma bıraktı. Canından, toprağından olanların yanısıra, İran halkı da bir daha eskisi gibi olamadı… Yani, insanlar dünya değiştirdi yahut insanların dünyası değişti…
Ben savaşa, yıkımlara, ölümlere gözünü açan milyonlarca çocuktan sadece biriydim. Dünyaya ayak basalı henüz bir buçuk yıl olmadan kanlı bir devrimin ortasında veda etmiştim çocukluğuma…
Yaşıyor ya insanoğlu her durumda, yaşıyorduk biz de o cehennemin orta yerinde!
Olağan bir vaziyetmiş gibi alışılan bir şey oluvermişti bombardımanlar altında yaşamak o mahşerin içinde sürdürülmeye gayret edilen hayatlarımız…
2006’da 1980-88 İran-Irak Savaşı’nı anmak için düzenlenen “Kutsal Müdafaa Haftası” sırasında İranlı çocuklar bir tankın üzerinde oyun oynuyor.
İşe, okula gidenler, doğanlar, hastalananlar, sessiz sedasız evlenenler, kapkara perdelerin çekildiği evlerde ağırlanan misafirler, rengi koyultulmuş memleketimde silikti hayatlarımızın rengi. Ama yine de yaşanıyordu güç de olsa. Evlere yeni eşya bile alınırdı ölüm korkusuna inat. Doğan erkeklere Omid (Ümit), kızlara Azade (Özgür) adı veriliyordu artık… Okula başladığımda henüz beş yaşındaydım. Birinci sınıfta olmamıza rağmen işlediğimiz dersler, dolayısıyla öğrendiklerimiz pek de hafif sayılmazdı. Hiçbir eğitmen bize savaşı izah edemezken normların dışında dersler veriliyordu okulda…
“Savaşa özel” dersimizin adı ise biz parmak kadar çocuklar için dehşetengizdi. Ve ben tedrisatın yarattığı korkudan muzariptim! Öğrendiklerime kafa tutan öğrenmek istemediklerim, yoksaymak için direndiklerim vardı. Kimi zaman tatbikat gereği gittiğimiz sığınaklara bazen de gerçek hava saldırıları nedeniyle tek sıra halinde, ağlayarak götürülürdük.
“Kimya bombası nedir, size yakın bir yere isabet ettiğinde ne yapılabilir?”
“Enkaz altında kaldınız. Sağsanız dışarı nasıl çıkarsınız?”
“Bombardıman anında paniklememek için neler yapılmalı?”
“El bombalarının zarar verme gücü nedir?”
“RPG-7 roketatarın özellikleri ve tahribat gücü nelerdir?”
“Bebek şeklinde kamufle edilmiş patlayıcıları nasıl tanırız?”
Boyu posu daha sıralara güçbela yetişen bizler, dört kulak sekiz göz dinler, izlerdik en korktuğumuz dersi! Biz savaş çocuklarıydık, küçücüktük ama kahrolası bu savaşın çocuklarıydık. Bilmeliydik bu gerçekleri, çalışıp sınavlarda doğru cevapları da vermeliydik üstelik. Bizi iliklerimize değin ürküten derslerden pekiyi alırdık çoğunlukla, ama pekiyi alan çocuklar da öldü bu savaşta. Oysa onlar da çalışmışlardı derslerine. Lakin çalışılmazdı savaşlara! Bu çocuklar okulunda, evinde, sokaklarda yakalanıverdi kahpe saldırılara…
Saddam hükümeti kimya bombalarıyla saldırıya geçtiğinde ise İran devletinin bu insanlık suçunu derhal durdurmasını bildirmeye gittiği BM Güvenlik Konseyi’nin kapısı yüzlerine kapanmıştı. Tüm dünya Irak’a silah satarken, İran’ın kimya bombası şikayetine kulak tıkanmıştı. Kimyasal silahlarla yokedilen İran halkının çığlığı onların vicdanını sızlatmamıştı. Yalnız bombardımanlar değil, büyük yerleşim merkezlerine atılan sayısız füze de çok ocaklar söndürmüştü. Evi yıkılmayanların da zihninde bir ömür taşıyacağı harabeler bırakmıştı. Füzeler şehre kulakları sağır edici bir gürültüyle yaklaşıyor, sonra da isabet ettiği yerdeki anlatılamaz patlama sesiyle evi, barkı, canı, yüreği alaşağı edip yok ediyordu.
Galibi olmayan savaşın kurbanları İran yönetimi tarafından “Kutsal Savunma” olarak tanımlanan savaşın galibi yok; 8 yılda kaybedilen 1 milyon hayat var. İran cephesindeki yaralı askerler (üstte). Siyah çarşaflı İranlı kadınlar, savaşın sonlarına doğru Tahran’daki bir mitingde (altta).
Bazı gecelerde birkaç füzeyle birden saldıran Iraklılar, hemen ardından bombardıman uçaklarıyla Tahran göklerine geri dönüyorlardı. O uçakları hedef alıp yoketmek isteyen İran hava müdafaasının dehşetengiz sesinin de bombaların patlamasından hiç mi hiç farkı yoktu. Güzelim ülkem acıdan kıvranıyordu, çok yaralar almıştı, kanlara bulanmıştı ama hâlâ direniyordu…
“Gece, duman, ateş ve zulümdür yaşam çıkınlarının özeti, müştekisi meçhul yüzlerce davada şaki kalır ve artık sevinmeyi bilmez, unutur savaş çocukları.
‘Köre beyazı sormak’ gibidir çocukluk neşelerine dair sorular. Sorulmaz, sorulsa da cevabını bilmez savaş çocukları.
Mavi göklere baktıkça kırkında bile hâlâ kısar gözlerini, zihninden kazıyamaz çocukluğunun gri şehrini, renksiz kalır ihtiyarlarken savaş çocukları…
Büyümeden yaşlanır, kararır Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ları.
Kayıp çocukluklarını arar ihtiyar savaş çocukları…”.
(Yazarın Tahran’ın Kırmızı Sirenleri adlı kitabından derlenmiştir.)
15. yüzyılın sonunda Avrupa’dan çıkıp Afrika’yı dolaşarak Hindistan’a ulaşan “doğu rotası” Portekiz’in kontrolüne verilmişti. İspanya Kralı’nı ikna eden Fernão de Magalhães / Hernando de Magallanes (1480-1521), yani Macellan ise buna bir alternatif sundu: Batıya doğru giderek Baharat Adaları’na (Maluku Adaları) ulaşmak. 20 Eylül 1519’da yola çıkanlar, yine bir Eylül ayında 1522’de İspanya’ya döndüler. Pratik olarak dünyada ilk defa dünya turu yapılmış; ancak filodaki denizcilerin çoğu gibi Macellan da 1521’de öl(dürül)müştü.
1-Antik dönemden beri Dünya’nın yuvarlak-küre biçimde olduğu biliniyordu
Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’ndaki globus cruciger, küre şeklinde olduğu bilinen dünya üzerinde imparatorların hüküm sürmesini simgeliyordu.
Antik Çağ filozofu Aristo’nun ve yine aynı çağın astronomu Eratosthenes’in dünyanın küre şeklinde olduğu tespitleri -istisnalar olmakla beraber- Geç Orta Çağ’a kadar süren, genel olarak kabul edilmiş bir bilgiydi. Sadece Aristo’yu yorumlayan Arap-İslâm dünyasındaki biliminsanları değil, Ortaçağ Hıristiyan Avrupası’ndaki filozoflar, teologlar da Antik Çağ’daki bu bilgiyle hareket ediyor ve çalışıyorlardı. Macellan’ın Ortaçağ’dan beri süregelen dünyanın düz olduğu teorisine karşı bu sefere başladığı mitinin nereden türediği ise günümüz tarihçileri tarafından tespit edilmiştir. Tarihçi Jeffrey Burton Russell, bu mitin üretilmesini Aydınlanma’nın “Karanlık Ortaçağ”dan kopuş düşüncesiyle bağdaştırmaktadır; zira o dönemle ilgili oluşturulan genel kanı, insanlığın birçok anlamda geriye gittiği yönündedir. Bu mitin yayılmasında da ünlü Amerikalı yazar Washington Irving’in Kristof Kolomb’un Hayatı ve Seyahatleri (1828) eseri etkili olmuştur.
“Ortaçağ’da dünyanın düz olduğu kabul ediliyordu” düşüncesi bir efsaneyse de, dünyanın yuvarlak olduğunun fiziksel ispatı ilk defa Macellan ve Elcano’nun yaptığı sefer sayesinde ortaya konmuştur.
2-Macellan dünyanın etrafını dolaşma niyetiyle yola çıkmamıştı
15. yüzyıl başlarında Portekizli denizcilerin başlattığı Keşifler Çağı’nın temel motivasyonu, ticaretin hâkim ve değerli ürünü baharata, özellikle Hindistan’daki baharata ulaşmak ama bunu Akdeniz ve Ortadoğu’yu by-pass ederek yapmaktı. Macellan’ın seferini ünlü yapan, sefer sırasında ona sadık kalan az sayıdaki tayfadan biri olan İtalyan denizci Antonio Pigafetta’dır. Seyahatin kronikini yazan Pigafetta, Macellan’ın ölümünden sonra onu savunmak ve övmek için, dünyanın etrafını dolaşma amacıyla bu yolculuğa çıkıldığını iddia etse de, böyle olmadığı yazılı kaynaklarca sabittir. Dünyanın etrafını dolaşma hedefi ile yola çıkacak ilk kişi ise, 1580’de dünyanın çevresinde tam turu tamamlayan İngiliz Francis Drake değil; 1588’deki seferi gerçekleştiren, yine İngiliz denizci Thomas Cavendish olacaktır.
Üç yılda devr-i âlem 20 Eylül 1519’da Sanlúcar de Barrameda’dan yola çıkan Macellan (sağda), Kanarya Adaları’nda bir mola verip Yeşil Burun Adaları’na, oradan da Brezilya’ya ulaştı. Durgunluğu nedeniyle Pasifik adını verdiği okyanus onu Filipinler ve Guam adalarına taşıyacak; gemi 6 Eylül 1522’de Macellan olmadan tekrar İspanya’ya dönecekti.
3-Macellan, Portekiz adına değil, İspanyol sponsorluğunda sefere çıktı
Macellan adı yazılı olarak ilk defa, Hindistan genel valisi Francisco de Almeida yönetimindeki Portekiz-Hint Armadası’nın 1505’teki tayfa listesinde geçmektedir. 1514’e kadar farklı denizaşırı görevlerde (özellikle Güneydoğu Asya’da) ve büyük deniz savaşlarında Portekiz Kralı 1. Manuel’e hizmet ettiği bilinmektedir. Kayıtlara göre kesin olmasa da, Macellan 1514’ten itibaren Avrupa’dan batıya doğru giderek Hindistan’a ulaşmak niyetindeydi. 1515’te başka bir görevi reddetmesi nedeniyle, Portekiz armadasından iyice uzaklaşmıştı. O sıralarda Portekizli kozmograf ve astronom Rui Faleiro ile beraber güncel haritaları incelemeye başladı. 1517’de ise Sevilla’ya yerleşti ve ismini İspanyolca yaparak genç İspanya Kralı 1. Carlos’un tâbiyetine geçti. Baharat Adaları’na yani bugünkü Endonezya’ya bağlı Maluku Adaları’na “batıya doğru giderek” ulaşmak için yapılacak seferi İspanya kralına kabul ettirdi. Tüm bu faaliyetleri nedeniyle Portekiz’de hain olarak adlandırıldı ve ülkeye girmesi yasaklandı.
4-Macellan dünya turunun sonuçlanmasından 1 sene önce öldürüldü
Her ne kadar dünyanın etrafını ilk defa dolaşan kişinin Macellan olduğu söylense de bu doğru değildir; zira kendisi, yolculuğun tamamlanmasından 1 sene önce (1521), bugünkü Filipinler’de yaşanan bir çatışmada öldürüldü.
Yolculuk 20 Eylül 1519’da Sanlucar’dan (de Barrameda) yola çıkan “Maluku Armadası” isimli 5 İspanyol gemisiyle başladı. Sefer boyunca türlü badireler atlatıldı. Güney Amerika’nın güney ucundan geçiş için bir boğaz bulmak amacıyla sığlıklar arasında yapılan seyrüsefer hayli yıpratıcı oldu. Santiago gemisi karaya oturdu; San Antonio gemisi “kaçak” olarak İspanya’ya döndü. Özellikle Macellan’a karşı tayfaların ayaklanması ve bunların ardından kurulan mahkemeler gemilerdeki huzursuzluğu arttırdı. Kendi adını verdiği boğazdan geçen Macellan, o zamana kadar Güney Denizi denilen okyanusun alışılmadık durgunluğundan ötürü burayı Pasifik olarak adlandırdı. Filipinler ve Guam’daki adalara ulaşan Macellan, yerel halkı Hıristiyanlığa davet etti veya zorladı. Bugün Filipinler’e ait olan Mactan Adası’ndaki Lapu-Lapu halkına da İspanyol tabiyetine geçip Hıristiyan olmaları için baskı yaptı. Ayaklanan Lapu-Lapu yerlileri mücadeleyi kazandı ve Macellan da öldürüldü.
Kaptanın ölümünü takip eden kaos sonrası, Juan Sebastian Elcano kumandayı eline aldı. İspanya’dan yola çıkan 277 kişiden 115 kişi kalmıştı. Kalan iki gemi, Elcano’nun kaptanlığında 6 Eylül 1522’de İspanya’ya ulaştı.
Lizbon’daki Keşifler Anıtı’nda boynu bükük gözüken Macellan, Portekiz tacının hizmetinden çıkarak İspanyol monarşisine hizmet ettiği için hain ilan edilmişti
2009’un Mart ayı. 2011’de başlayan ve hâlâ devam eden, o güzelim ülkeyi mahveden savaş henüz yok. Yıllar süren gerginlikten sonra Türkiye ve Suriye ilişkileri nihayet düzelmiş. Büyük bir merak ve heyecanla bu komşu ülkeye giden biz Türk gezginleri, her yerde sevgi ve güleryüzle karşılanıyorduk. İşte o günlerden, geçmiş zamana, ülkenin olağanüstü tarihî mirasına uzanan izlenimler…
Türk milletinin Anadolu bağları o kadar güçlüydü ki, Şam Arkeoloji Müzesi’nde gezerken Akdeniz’in doğusunun tarihsel olarak ne kadar içiçe geçmiş olduğunu düşündük. Tunç çağında Hitit-Mısır ilişkileri, Pers egemenliği, İskender’in seferleri, Roma İmparatorluğunu’nun başkenti Antakya olan Suriye Eyaleti… Müzede gördüğümüz her obje, bize başlangıcı Anadolu olan ve bitmeyen bir öyküyü fısıldıyordu.
Ortaçağ’da Bizans egemenliği, üzerine Arap fetihleri. Türklerin devreye girmesi önce Tulunoğulları ve sonra Selçuklularla başlıyordu. Haçlılar, Anadolu üzerinden gelip bu kutsal toprakları işgal etmişlerdi 11. yüzyılın sonunda. Haçlı egemenliğini sona erdiren Selahaddin Eyyûbi, kendi hanedanını kurmadan önce bir Türk devleti olan Zengiler’in komutanı olmuştu. Mısır’da yerleşmiş Türk-Kafkas askerlerinin Moğolları Ayn Calud’da 1260’ta yenmesinden sonra, 256 sene sürecek Memlûk egemenliği başlıyordu Şam-ı Şerif’te. 1401’de Timur bu tarihî şehri yaktı, yıktı. 1516’da ise Yavuz Sultan Selim’in ticaret ve hac yolları üzerindeki bu zengin şehri Osmanlı topraklarına katmasından sonra, 400 yıl sürecek “Pax Ottomana” dönemi başlıyordu.
1 Ekim 1918’de, 3 sene önce Çanakkale’de yendiğimiz Avustralya ordusunun hafif süvarileri muzaffer bir şekilde şehre giriyorlardı. Arkalarında da Arap isyancıları ile birlikte ünlü Lawrence ve Prens Faysal… Osmanlı İmparatorluğu’na isyan eden Mekke Şerifi’nin oğlu, İstanbul’da büyümüş ve yetişmiş Faysal’dı. Suriye Kralı olmak istiyordu ama Fransızlar buna izin vermedi.
Cer atölyeleri
Şam’da Türk mirasını keşfetmeye, senelerdir hayalim olan Hicaz Demiryolu’nun anıları ile başlamalıydım. Trenlere olan sevgim imparatorluğun 20. yüzyılına olan ilgimle birleşince kendimi Şam’ın güney mahallelerinden birisinde, Kadam’da buldum. Buradaki Hicaz Demiryolu fabrikaları ve cer atölyeleri, beni yüzyıl öncesine, 2. Abdülhamid’in Şam’ı Medine’ye bağlayan bu olağanüstü ulaşım projesine götürdü.
1901’de başlayan inşaat, ilk trenin 1908’de Şam’dan Medine’ye ulaşmasıyla son bulmuştu. Bu büyük projenin ömrü kısa oldu. Sinema klasikleri arasında girmiş David Lean’in 1962 yapımı “Lawrence of Arabia” filminde, 1. Dünya Savaşı’nda İngiliz casusun liderlik ettiği Arap isyancıların bu hattaki trenlere saldırıları oldukça gerçekçi bir biçimde canlandırılır. Kadam cer atölyeleri sanki bir zaman tüneli idi. Yüzyıl öncesinin teknolojisi dokunulmadan duruyordu. Büyülü bir ışık altında eski makineler, çarklar, dişliler, lokomotif parçaları, her yere dağılmış irili-ufaklı onlarca lokomotif. Bu sevimli makinelerin bacalarından en son duman ne zaman çıktı acaba? Buradaki küçük müzedeki pirinç plakalarda eski yazıyla Türkçe “Hicaz Demiryolu” yazıyor. Hacılara kolaylık sağlamak için inşa edilen bu proje, Anadolu’nun çocuklarını bir daha geri dönemeyecekleri çöllere akıtmaya yaradı. Aklıma Falih Rıfkı Atay’ın olağanüstü eseri Zeytindağı geliyor: “Fakat biz Ahmet’i kumarda kaybettik…”
Müzesini, fabrikalarını, atölyelerini, sanayi devriminin solgun hayaletlerine dönüşmüş paslı eski makinelerini gördüğüm bu ünlü demiryolunun, şehir merkezindeki istasyon binasını da mutlaka görmeliydim. Tam bir Hamidiye devri yapısı olan bu zarif binanın içi ahşap süslemeler ve renkli camlardan yansıyan ışıkla çok etkileyiciydi. Rayları görmek için binanın arkasına geçtiğimde büyük bir hayalkırıklığı yaşadım. İstasyon işlevini yitirmiş, raylar sökülmüş ve istasyonun tam arkasında yapılacak dev bir alışveriş merkezi için kocaman bir çukur kazılmıştı. Terkedilen, unutulan demiryolları ve tren istasyonları bana hep hüzün verir. Burada çukura gömülen ise, bir devrin son ihtişamıydı.
Rayların arasına sıkışmış tarih Şam’ın güney mahallelerinden Kadam’da bulunan Hicaz Demiryolu fabrikaları ve cer atölyeleri. 2. Abdülhamid’in Şam’ı Medine’ye bağlayan bu ulaşım projesinin ömrü kısa olmuştu.
20. yüzyılın başındaki Osmanlı Şam’ı, şehrin merkezini çevreleyen surların dışında, imparatorluğun modernleşmesinin anıt binalarıyla doluydu. Şam Üniversitesi binasının önünden geçtim: 1903’te yapılan bu bina imparatorluğun İstanbul, Şam ve Beyrut’ta bulunan üç Tıbbiye Mektebi’nden birisiydi. İstanbul Haydarpaşa’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane gibi, burada da eğitim Türkçe ve Fransızca yapılıyordu.
20. yüzyıla geçerken Avrupa’da yeni bir sanat ve mimari akımı doğuyordu: Art Nouveau. Hem modern olması hem de İslâmi zevke hitap eden çiçek gibi organik desenlere ve formlara yer vermesi nedeniyle Sultan 2. Abdülhamid bu akımı sevdi ve destekledi. Al Marjeh Meydanı’nın ortasında bir sütun gibi yükselen Hicaz Demiryolu Anıtı, İstanbul’u sayısız binalarla süsleyen mimar Raimondo D’Aronco’nun eseri. Bu heykel gibi anıtı, Yıldız Sarayı Müzesi’ndeki maketinden tanıyordum. Gerçeğini görmek heyecan vericiydi. Tunç anıtın ay-yıldızlı kaidesinin üzerinde zarifçe yükselen stilize telgraf direkleri ve telleri, sütun başlığında bulunan Beşiktaş’taki Yıldız Hamidiye Camii’nin maketini taşıyor; Doğu-Batı medeniyetleri bu zarif kompozisyonda buluşuyor; anıt, karanlık günlerin yakın olduğunu farkettirmeden, yeni yüzyıla umut aşılıyordu.
Zamanın daha yavaş geçtiği Osmanlı klasik çağlarının bir eseri de, Mimar Sinan’ın imzasını taşıyor. Kanunî Sultan Süleyman’ın, babası Yavuz Sultan Selim adına 1544’te yaptırmaya başladığı Selimiye Camii’ne, Şamlılar “Süleymaniye” de diyorlar. Merkezî kubbe planı, çifte minaresi çağının klasik Osmanlı çizgilerini taşısa da siyah-beyaz mermerlerin zarif uyumu ve avlusundaki havuz, bulunduğu coğrafyanın geleneklerine saygıyı ifade ediyor. Yanındaki medresedeki sevimli dükkanları geziyorum. Bir antikacı dükkanına giriyorum. Gözüm “Türk Yıldızı” da denen 1. Dünya Savaşı Osmanlı Harp Madalyası’na takılıyor. Hafif bombeli, kırmızı mineli bu cesaret yıldızı, Anadolu’ya geri dönemeyen hangi subayın üniformasını süslüyordu acaba? Pazarlık yapmıyorum; sadece bu yıldızı “geri götürmek” var aklımda…
Son Sultan’ın yattığı yer Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı 6. Mehmed Vahideddin’in mezarı, Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan Selimiye Camii’nin arkasındaki hazirede bulunuyor.
Caminin arkasındaki mezarlıkta Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı 6. Mehmed Vahideddin yatıyor. Çengelköy’deki şehzadelik zamanı köşküne, Yıldız ve Dolmabahçe Saraylarına, hatta sürgündeki evi San Remo’daki Villa Magnolia’ya göre çok mütevazı bir mezar bu. 1926’da İtalya’da San Remo’da öldü; büyük büyük dedesinin yaptırdığı bu caminin haziresine gömüldü. Büyük tarihî olayların yaşandığı bir çağda bunlara yön verebilecek donanımda ve kişilikte bir insan değildi. Galiba kendisi de farkındaydı durumunun: “Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layikiyle tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makamı bekleyişte değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhde eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz.”
Eski şehre yaklaştım. Hamidiye çarşısında kalabalığa karışmış yürüyorum. 100 yıl, sanki o kadar kesip atmamış ortak mirası ve hayat tarzını. Tatlıcılar, dondurmacılar dolup dolup taşıyor. Arap dilinin anlamadığım şiirselliğine, Türk olduğumu anlayanların kendi dilimdeki nazik sözleri karışıyor. 1884’te inşa edilen bu kapalıçarşı, Roma çağının ana caddesi üzerinde. 1905’te meslek hayatının ilk görevi için bu şehre tayin edilen ve burada 2 yıl yaşamış olan Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey’i düşünüyorum. Şuradaki eski kahvehanede arkadaşları ile oturup sohbet ederken, onlara deniz kıyısındaki uzak bir şehirdeki pembe evini ve oradaki hayatını anlatıyor muydu acaba? Yoksa İstanbul’daki henüz taze öğrencilik anılarını mı yadediyorlardı hep birlikte?
Çarşının sonunda Roma çağında yapılan Jupiter Tapınağı’nın etkileyici sütunları karşılıyor beni. Arkasında ise Emeviye Camii’nin heybetli duvarları yer alıyor. Eski dünyanın şehirlerini ne kadar çok sevdiğimi düşünüyorum: Tanrılar tapınaklarını hep aynı yerde istiyorlar. Pagan tapınağı, Hırıstiyan kilisesi ve sonra da İslâm tarihinin en etkileyici camilerinden biri. Emeviye Camii’nde saatler geçiriyorum. Dış cephesindeki o muhteşem mozaikleri 8. yüzyılda yapan Bizanslı ustalar Konstantiniyye’den gelmişlerdi belki de. Tasarımı ve planı ile Anadolu’nun ulu camilerine ilham veren bu yapı bana “Işık Doğu’dan yükselir” diye fısıldıyor!
İspanyol mimar Fernando de Aranda tarafından tasarlanan Hicaz Garı.
Emeviye Camii’nin yanında, büyük komutan Selahaddin Eyyûbi’nin türbesi yer alıyor. 1193’te 55 yaşında Şam’da ölen sultan, hâlâ Müslüman toplumlara ilham veriyor. Ridley Scott’un 2005’te çektiği “Kingdom of Heaven” filminde de Eyyûbi’yi Şamlı aktör Ghassan Massoud’dan daha iyi kimse canlandıramazdı herhalde.
Dünya tarihinde ilk uçak, ABD’de 1903’te başarıyla uçtu. Havacılığın muazzam hızlı yayılımı ve gelişimi Osmanlı Devleti’ne de yansıdı. Türk Hava Kuvvetleri’nin ilk nüvesi 1911’de kuruldu. Balkan Savaşı’ndan yenik çıkan devletin Dünya Harbi öncesi diriltmeye çalıştığı gücünü dosta-düşmana göstermek için planlanan “İstanbul İskenderiye Hava Seyahati”, 8 Şubat 1914’te İstanbul’da başladı. Pilotlarımız Yüzbaşı Fethi ve Yüzbaşı Sadık Beylerin yer aldığı uçak, İstanbul-Eskişehir-Afyonkarahisar-Konya-Tarsus-Halep-Humus-Beyrut-Şam rotasını takip ederek uçtu ve Şam’a başarıyla indi. Havacılarımız burada büyük ilgiyle karşılandı. Fethi ve Sadık Beylerin Bleriot XI uçağı, 27 Şubat’ta Şam’dan Kudüs’e uçarken Taberiye Gölü yakınlarına düştü. Kahraman iki pilotumuz, tarihe ilk hava şehitlerimiz olarak geçti. Bugün İsrail’de Taberiye (Tiberias) gölü kıyısındaki HaOn köyünde, pilotlarımızın düşüp şehit olduğu yerde bir anıt yükseliyor.
Eski çarşının sonu Roma Tapınağı
1.Abdülhamit tarafından yaptırılan Hamidiye Çarşısı’nın sonunda yolunuz, Roma çağında yapılan Jupiter Tapınağı’nın etkileyici sütunlarına çıkıyor.
Aynı rotada uçan ikinci uçakta yer alan Pilot Teğmen Nuri Bey ile Rasıt Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey, “Prens Celalettin” uçağıyla Humus’tan Şam’a ulaşarak arkadaşlarının cenaze namazına yetişti. Şehitlerimiz Fethi Bey ile Sadık Bey, Emeviye Camii’nde bulunan Selahaddin Eyyûbi Türbesi’nin yanındaki kabre defnedildi. İlk kazadan sonra sefere devam eden Nuri Bey de, 11 Mart’ta Yafa’dan kalkışı sırasında uçağının denize düşmesi sonucu şehit oldu. Yanında bulunan İsmail Hakkı Bey ise kazadan sağ kurtuldu. Pilot Teğmen Nuri Bey de, arkadaşları gibi Eyyûbi Türbesi’nin yanında bulunan kabre defnedildi. Beyaz mermerden özenle yapılmış mezarlardaki al bayrağımıza bakıyorum. Kahramanları sessizce selamlıyorum…
Roma tapınağından Ortaçağ camisine; dar sokakları, neşeli insan sesleriyle coşan kahvehaneleri, gizemli avlulara açılan kapıları, sıcak insanlarıyla Şam…
12 yıl sonra, bu eşsiz şehirde Türk tarihinin bende bıraktığı izleri yazarken, pandemiden kapanmış bir dünya ve savaştan yıkılmış bir Suriye’de, o güzelim Şam sokakları binlerce kilometre uzakta gibi geliyor bana. Ama sanki bir o kadar da yakın. Unutma ki, bu Şam sokaklarından Hitit kralları, Roma sezarları, Haçlı prensleri, Osmanlı sultanları ve Mustafa Kemal’ler geçti… Zaman geçer, izler kalır, yaşatılır!
Ülkede 1863-1998 arasında yerli çocukları asimile etmek için kullanılan yatılı okulların arazilerinde ardı ardına bulunan çocuk mezarları, ülkenin sömürgecilik tarihiyle yüzleşmesi için yapılan çağrıları yeniden yükseltti. Yerli topluluklar artık “özürden eyleme” geçilmesini istiyor. Okulların çoğunu işleten Katolik Kilisesi ise halen resmî olarak özür dilemedi.
Mayıs ayında Kanada’nın British Columbia eyaletinde, Kamloops Yerli Yatılı Okulu yakınlarında 215 yerli çocuğun toplu mezarının bulunması, ülkede 19. ve 20. yüzyıllarda yerli çocukları asimile etmek için açılan yatılı okulları yeniden tartışmaya açtı. 1890’da Katolik Kilisesi tarafından açılan okulun 1950’lere kadar en az 500 öğrencisi vardı. Okul 1969’da merkezî hükümetin kontrolüne geçmiş ve 1978’de kapanana kadar yurt olarak kullanılmıştı.
Kanada’da 1863-1998 arasında, ailelerinden ve evlerinden zorla kopartılarak bu yurtlara yerleştirilen çocukların sayısı 150 binin üzerindeydi. Erkeklere çiftçilik, marangozluk ve demircilik; kızlara dokuma öğretmek için toplanan bu çocukların ana dillerini konuşmaları, kültürlerini yaşatmaları yasaktı. Önemli bir bölümü, istismar, tecavüz, kötü beslenme ve işkenceye maruz kalmıştı. Haftasonları ailelerini görebilenler kendilerini şanslı addediyordu. Yıllar yıllı sözel olarak nesilden nesile aktarılan, geceyarısı kendi mezarlarını kazmak için yataktan kaldırılan, domuzlarla aynı yerden yemek yiyen, bir gün orada olup bir sonraki gün ortadan kaybolan çocukların hikayeleri, 6 yıllık bir soruşturmanın 2015’te sonuçlanmasıyla açığa çıktı.
Okullarda 4 binin üzerinde çocuğun ölümü kayıtlara geçmişti; o zaman da yerli toplulukların liderleri sayının çok daha yüksek olduğunu söylüyordu. Son dönemde ortaya çıkarılan mezarlarda bulunan isimsiz, kayıtsız mezarlar için de halen “Buzdağının görünen yüzü” diyorlar; artık “özürden eyleme” geçme çağrılarının karşılık bulmasını istiyorlar. Talepleri arasında travma merkezleri, dillerinin yaşatılması için okullar kurulması var. Kanada Başbakanı Justin Trudeau, tüm bunlar için daha fazla kaynak ayrılacağını açıklasa da, bu desteğin niteliği henüz net değil.
Kamloops’taki mezarlar, tüm ülkeye getirdiği tarifsiz bir keder ve öfkeyle birlikte, yerli topluluklarını aramalarını sürdürmek için de cesaretlendirdi. İlk mezarların kamuoyuna açıklanmasının ardından, üç yerli topluluk daha Kanada’nın batısındaki yatılı okullarda toplamı 1000’i aşan çocuk mezarı bulduğunu açıkladı. Son açıklamalara göre bu okulların dördü de Katolik Kilisesi tarafından yönetiliyordu.
Anglikan Kilisesi 1993’te, Kanada hükümeti ise 2008’de bu okullarda yaşanan istismar vakalarındaki rolleri nedeniyle özür dilemişti. Bu okulların çoğunu işleten Roma Katolik Kilisesi’nden ise resmî bir özür halen gelmedi.
Matemin, yüzleşmenin ve hatırlamanın rengi Kanada’da yatılı okul kurbanları için gözyaşı döken kadının turuncu tişörtü, 2013’ten beri yatılı okul sisteminin yerli halklar üzerindeki etkisine dikkat çekmek isteyenlerin düzenlediği “Turuncu Tişört Günü”nün sembolü.
Afganistan, 2021 yazında yeni bir kaosun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiyle birlikte, Tâliban’ın yeni bir katliama girişmesinden korkuluyor. Tarihteki tüm Afgan savaşlarının ortak noktası, istilacı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesintisiz bir yıpratma savaşına maruz kalarak “rezil kepaze olması”dır. Darius ve İskender’den günümüze, İçasya’nın kapısı Afganistan’ın siyasi-askerî analizi.
Tarih boyunca sayısız istilacının kanlarıyla sulanmış, kısa süren baharların ülkesi Afganistan.. Kimsenin uzun süre barınamadığı, imparatorlukların mezarlığı, çorak Afganistan… Herkesin gözü olan, dünyanın merkezinde, bize çok yakın ve çok uzak olan Afganistan…
Girmesi kolay, çıkması zor olan İçasya’nın kapısı Afganistan, 2021 yazında yeni bir kaosun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiyle birlikte, radikal İslâmcı Tâliban’ın yeni bir katliama girişmesinden korkuluyor. 20 yıldır Batılılara yardım eden, tercümanlık yapanların çekilen güçlerle birlikte ülkeyi terketmesi planlanmış durumda; ama çok daha büyük bir insan kitlesi korku içinde bekliyor.
İngiliz Ordusu’nun 1842’deki İngiliz-Afgan Savaşı’nda Dadur’dan Bolan Geçidi’ne girmesi, James Atkinson.
Bu ülke, ticaret ve göç yollarının üzerinde olduğu, İpek Yolu’nu Hindistan’a bağladığı için tarihte çok istilaya uğradı. Önce Darius, ondan 3 asır sonra İskender buraya geldi ve Herat kentini kurdu. 10. asırda Gazneli Mahmut bu ülkeye büyük önem verdi; 13. yüzyılda Moğollar, 14. yüzyılın sonunda Timur, 16. yüzyılın başında ise Bâbür burayı fethetti. Ancak bu topraklar ya fethedenleri fetheder ya da onları tez elden kovalar. Afganistan’ın Türk tarihinde de çok önemli bir yeri vardır; Atatürk bu ülkeye özel önem vermiştir.
Yakın dönemlerde Afganistan, İngiliz işgallerini püskürtmüş; sonra Rus işgalcilerine kan kusturmuş; nihayet Amerikalıları da çekilmeye mecbur bırakmıştır. Ne var ki bu ülkede işgalcilerin kovulması hiçbir zaman huzur getirmemiştir. Bunun ilk ve temel nedeni, Afganistan ahalisinin bir ulus haline dönüşemeden kaosa sürüklenmesidir. Ülke Peştunlar, Tacikler, Özbekler, Hazaralar, Beluciler ve daha birçok kabileden oluşmakta; birçok dil konuşulmaktadır. Ahalinin 8’de 1’i Türk lehçeleriyle konuşur. Dağlık coğrafyasına saçılmış kabilelerin altkültürlerini birleştirecek bir uluslaşma süreci tamamlanamamış, yenilik çabaları akim kalmıştır. Fizikî coğrafyanın olumsuz etkisi, kültür birliğini sağlayacak bir iktisadi birliği zorlaştırmasındadır. Uzak dağ vadilerinde, İskender’in Selevkos ardıllarından kalan pagan inançlı bir kabile bile, tecrit olmuş şekilde varlığını sürdürebilmiştir.
Sonu gelmez savaşın sonu Mayıs ayında Afganistan’ın başkenti Kabil üzerinde uçan CH-47 Chinook helikopterinde sessiz sedasız ayrıldıkları şehre son kez bakan bir Amerikan askeri.
Uzak geçmişi bırakıp yakın tarihe baktığımız zaman, İngilizlerin 1838-1919 arasında Afganlar ile üç defa savaştığını görürüz. Bunun nedeni İngilizlerin imparatorluğun incisi saydıkları Hindistan’ı korumak için Afganistan’ı elde tutma istekleriydi. Ayrıca, denizlere hâkim olmanın her şeyi çözmeyeceğini biliyor ve dünyanın karasal merkezi olan Hazar havzası ve İçasya’yı kontrol edenin büyük avantaj kazanacağını düşünüyorlardı. Günümüzde Rusya ve ABD aynı stratejiyle Afganistan’a girmiştir. Esasen İngiltere’nin ilk Afgan seferi de Rusların Orta Asya’da ilerlemelerinin yarattığı endişelerle tetiklenmişti. Bunun sonucu Simla Manifestosu (1838) adı verilen bildiri ortaya çıktı ki, bunu kaleme alan Lord Auckland imparatorluğun selametinin Afganistan’da İngiliz yanlısı bir yönetimin bulunmasına bağlı olduğunu ileri sürüyordu. Felaketli Afgan seferinden sonra, sözkonusu manifestoya “Auckland’ın budalalığı” denecekti.
1838’de Hindistan hâlâ Doğu Hindistan Kumpanyası tarafından yönetiliyordu ki bu ancak 1857 Büyük Hint İsyanı’yla değişecekti. Şirket, Rusların ilerlemesi ve ayrıca gene onların desteklediği bir İran ordusunun Herat’ı kuşatması üzerine telaşa kapıldı. İngiliz hükümeti İranlıları bölgeden çekilmeye zorlarken, bir başka girişimleri de Dost Muhammed Han’ın yerine Şuca Han’ı geçirmeye çalışmalarıydı. Nihayet 1838’de aralarında Hintli askerlerin de bulunduğu 16.500 kişilik bir orduyla Afganistan’a girdiler. Her İngiliz subayının birçok hizmetçi bulundurması nedeniyle, kamp takipçileri ve hizmetkarların sayısı 38.000’i buluyordu. Kandehar üzerinden Kabil’e girip, Muhammed Han’ı bazı taburlarla birlikte Hindistan’a gönderdiler. Kalanlar, büyük bir gevşeklik içinde garnizon hayatına dalmışken, Afganlar, yaşlı komutan Elphinstone’un pasif tutumundan cesaret alarak 1840 sonbaharında büyük bir hücuma geçtiler.
İngilizler Ocak başında Kabil’i terketmek zorunda kaldı. Ağır kış koşullarında sürekli saldırı altında çekilen 700 İngiliz, 3.800 Hintli asker ve 12.000 kamp hizmetçisi Gandermak geçidinde imha edildi. Sadece tek bir İngiliz, askerî hekim William Brydon kaçıp yaralı olarak Celalabad garnizonuna ulaşabildi. Bu “imha başarısı”, Dost Muhammed Han’ın oğlu Ekber Han komutasında gerçekleşmişti. İngilizler uğradıkları büyük yenilgiden sonra, ertesi yaz Kabil’e tekrar girdiler ama tutunamayacaklarını anlayıp çekildiler. Bu arada İngiliz yanlısı Şuca Han öldürülmüş, Dost Muhammed Han tekrar tahta çıkmıştı. Ancak bu defa Rusya’ya karşı İngiliz desteğini kabul etti ki, zaten Rus girişimlerinden dolayı endişe içinde bulunuyordu. 1838- 42 savaşı Hintlilere İngilizlerin yenilmez olmadıklarını gösterecek ve 1857’deki Büyük Hint isyanını hazırlayan nedenlerden biri olacaktı. Bu isyan Hindistan kumpanyasının rezil yönetimine son verecek, ancak ülke 90 yıl daha İngiltere hükümetinin doğrudan hâkimiyeti altına kalacaktı.
İngilizlerin ikinci Afgan macerası, yine Rusların girişimleriyle bağlantılıdır. 1868’de Hive, 1873’de Buhara’yı alan Ruslar, 1878’de emrivaki yaparak Kabil’e bir misyon yerleştirmişlerdi. İngilizler de bir misyon kurmak istediler ama Dost Muhammed’in yerine geçmiş olan Emir Şir Ali bunu reddedince, çok da eski olmayan yenilgilerini hazmedememiş olan İngilizler yeni bir sefer açmaya karar verdiler. 1878 sonbaharında Lord Roberts komutasında ilerleyerek kısa sürede Kabil’e vardılar. Yakup Han hapisten alınarak tahta çıkarıldı ve barış imzalandı.
‘Auckland’ın Budalalığı’ İngiliz-Afgan Savaşı’nda diğer adıyla “Auckland’ın Budalalığı”nda İngilizlerin mağlubiyeti yenilmez olmadıklarını göstermişti (William Barnes Wollen)
Ancak, Afganlar toparlandıktan sonra 1879 Eylül’ünde Kabil’deki İngilizleri kılıçtan geçirdiler. Hayber’deki İngiliz kuvvetleri Kabil’e kadar ilerledi ama burada kuşatıldılar. İki tarafın da çok kayıp verdiği çatışmaları takiben İngilizler 1881’de Afganistan’dan ayrıldı. İngilizler ülkenin herhangi bir yerini işgal etseler dahi gerçek anlamda hâkim olamıyor ve sonunda çaresiz kalıyorlardı. Günümüze kadar her savaşta bu durum geçerli oldu. Ancak bu savaşta Afganlar “Durand Hattı” denilen çizgiye kadar çekilip toprak terketmek zorunda kaldılar. Bu toprakları geri almak için 1. Dünya Savaşı’nın sonunda İngiltere’nin yıpranmasını bekleyeceklerdi. O dönemde babası Habibullah Han’ın öldürülmesi üzerine yerine geçen oğlu reformcu Emanullah Han İngiltere’ye karşı Rusya’nın desteği ile harekete geçti. Rusya’daki Bolşeviklerden zaten rahatsız olan İngilizler sert tepki gösterdi. Ayrıca bazı Hint milliyetçileri de Afganistan’a sığınmışlardı.
İkinci Afganistan macerasının komutanı Lord Earl Roberts
Üçüncü Afgan Savaşı olarak da adlandırılan hadisede İngilizler 50 bin kişilik büyük bir güç hazırlamalarına rağmen Afganistan’a girmediler; çatışmalar daha çok sınır bölgelerinde sürdü. İngilizler klasik bölme taktikleriyle Peştun kabileleri arasında karışıklık çıkarmayı ihmal etmemişlerdi. İngiliz gücünü sınırda yenme şansı olmayan Emanullah Han, 8 Ağustos 1919 tarihli Rawalpindi Antlaşması ile ateşkese rıza göstermekten başka çare bulamadı; ancak bu sayede bağımsızlığını da fiilen kabul ettirmiş oldu.
Bu dönemde Afganistan birçok ülkeyle diplomatik ilişki kurdu ki, Atatürk bu konuya özel önem vermiştir. Mütarekeye rağmen 1919’un Ocak ayına kadar Mekke ve Medine’yi savunmuş olan Fahreddin Paşa’yı daha 1922’de Kabil’e büyükelçi olarak göndermiş, bu ülkedeki reformları desteklemişti. Reformist bir yönetici olan Emanullah Han, Atatürk’ün yaptıklarını ülkesinde uygulamak istemiş, kadınların toplum hayatına girmesinin yolunu açmış ve karma okulları devreye sokmuştu. Ne var ki muhafazakar yapının direnci 1928’de bir içsavaş boyutuna yükseldi; Emanullah Han ertesi yıl iktidardan düştü. 4 yıl süren derin karışıklıklar sonrasında daha ılımlı reformlar peşinde olan bir monarşi 1933’ten 1973’e kadar sürdü. 1973’te Muhammed Davud Han darbeyle iktidara gelerek cumhuriyet ilan etti. Ne var ki o da 1978’de başka bir darbeyle öldürüldü. İktidar boşluğundan yararlanan Afgan Komünist Partisi sayesinde devlet başkanlığına gelen Nur Muhammed de istikrar sağlayamadı. Ülke kaosa sürüklenirken, Komünist Partisi içerisindeki ayrılıklar rejimi daha da zayıflattı. Böylece ülkede yeni bir silahlı isyan dalgası başladı.
1979’da başkanlığa gelen Hafizullah Amin, SSCB ile askerî ve ekonomik ilişkilerin çare olabileceğini düşündü ve birçok kez yardım çağrısı yaptı. Kriz derinleşirken 1979’un 25 Aralık günü Rus özel birlikleri ile hava indirme unsurları ortak manevra bahanesiyle Kabil havaalanına inerek işgali başlatırken, kara birlikleri de sınırdan girerek kilit noktalara yerleşmeye başladılar.
İmparatorluk öğütücü 1878’de İkinci Afgan Savaşı sırasında Afganistan’da bir grup İngiliz askeri (üstte). 1979-1989 Sovyet-Afgan Savaşı, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri oldu (altta).
Rus işgali Afganistan’da büyük acılara neden olurken, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri de oldu. Rus birlikleri hiçbir zaman ülkenin yüzde 15’inden fazlasına hâkim olamadı. Büyük yerleşim yerlerini ve yol kavşaklarını tuttular; ancak yolların üzerinde saldırıya uğramaktan kurtulamadılar; 15 bin kayıp verdiler. Kısa sürede misillemeye girişerek gerillaya karşı savaşın en büyük hatasını yaptılar. Saldırıya uğradıkları yere en yakın köyleri bombalayıp sivilleri katlettiler; böylece mültecilerin ve mücahitlerin sayısı çığ gibi arttı. Bu misillemelerin gaddarlığı karşısında, kısa sürede 2.8 milyon Afgan Pakistan’a, 1.6 milyonu ise İran’a sığındı. Onlara katılanlar ve başka ülkelere gidenlerle birlikte 6 milyona yakın bir kitle, mülteci olmanın acılarını yaşıyarak, radikal İslâmcı akımlar için militan kaynağı haline geldi. Ayrıca nüfusun yaklaşık yüzde 10’u hayatını yitirdi ki, ölü sayısıyla ilgili 600 bin ila 2 milyon arasında değişen rakamlara rastlayabiliyoruz.
SSCB’nin bu batağa saplanması, ABD tarafından Soğuk Savaş’ın büyük bir fırsatı olarak görüldü. CIA onları bu batakta tutup yıpratmak, Afganistan’ı Rusların Vietnam’ı yapmak üzere mücahitlere muazzam miktarda yardım yaptı. Bunların içinde en önemlisi, Rus hava unsurlarını belli ölçülerde uzakta tutan omuzdan atılan uçaksavar füzeleriydi. Ruslar 400’e yakın helikopter ve 100 civarında uçak yitirdiler. Rusların kuklası olarak görülen Babrak Karmal’ın itibarı sıfıra düştüğü gibi, 1986’da başkan olan Muhammet Necibullah da durumu değiştirecek herhangi bir koza sahip değildi. Bu sırada SSCB, presteroyka ve glasnost ile düze çıkmaya çalışıyor ve kendi bunalımını yaşıyordu. Nitekim 1989 Şubat’ında çekilmelerini tamamladılar. Kabil’deki rejimin akıbeti belli olmuştu ve kısa sürede yıkıldı.
1992’de Necibullah’ın yerine geçen Burhaneddin Rabbani’nin başkanlığı döneminde, çoğunluğu Peştun olan Tâliban, ülkedeki etkisini artırmaya başladı. Böylece rakip liderler Ahmet Dostum ve Ahmet Şah Mesut da Özbekistan ve Tacikistan sınırına çekildi. Şah Mesut 2001’deki işgalden kısa süre önce Cezayirli gazeteci kılığına girmiş El Kaide fedaileri tarafından öldürüldü ve Kuzey’deki cephe, lideriyle birlikte etkinliğini de yitirdi (Bu hadisede o dönemde El Kaide’nin uluslararası örgütlenmesinin nerelere ulaştığı görülebilir).
SSCB’ye karşı yeşil kuşak oluşturma peşinde radikal İslâmcı güçlerin ABD tarafından desteklenmesi, bir süre sonra bunların hepsinin değilse de bir kısmının bağımsız bir şekilde hareket etmelerine yol açtı. İran’dan sonra Afganistan’da da ABD’nin denetimi dışında radikal bir İslâmi rejimin kurulması ve SSCB’nin dağılması, Asya’da “Büyük Oyun”u yeni bir mecraya soktu. İngiltere’den 1 asır sonra, Asya’nın kalbi olan Afganistan’a girmek bu defa Amerikalılar için öncelikli stratejik hedef hâline geldi. Burada, Rusya ve Çin’e karşı etkili bir konum elde edebileceklerdi.
SSCB’ye karşı ABD desteği Yıllar sonra Tâliban’ın temelini oluşturacak “Mücahitler”, Afganistan’ın Asmar yakınlarında Kabil hükümet üçleriyle savaşırken ele geçirilen bir Sovyet tankını inceliyorlar (üstte). ABD, Sovyetler’e karşı savaşan bu mücahitlere yardım ediyordu (altta).
2001’de New York’ta İkiz Kuleler’e karşı girişilen saldırı, Afganistan’a yeni bir istilanın fırsatı ve gerekçesi oldu. Taliban ile Osama Bin Ladin arasındaki işbirliği vurgulandı. “Infinite Justice” (sonsuz adalet) ve “Enduring Freedom” (sürekli özgürlük) gibi adeta alay eden kod isimlerle anılan operasyonlar sonunda, Amerikan birlikleri uluslararası bir koalisyon oluşturarak Afganistan’a girdi. ISAF (International Security Assistance Force – Uluslararası Güvenlik Destek Kuvveti) adı altında, bir ara mevcudu 140 bine yaklaşan bir güç ülkede yeni bir rejimi hâkim kılmak için boşuna kan döktü.
2015’te, operasyonun adı “Freedom Sentinel” (Özgürlük Nöbetçisi) olarak değiştirilecekti. İşgal, Rusların yaptığı gibi özel kuvvetlerin operasyonları ve hava bombardımanıyla başlayıp aynı şekilde sürdü. ABD’nin dışardan getirip ülkenin başına koyduğu, kendisi de bir kabile reisi olan Karzai, diğerleri gibi, geniş bir tabana sahip olamadan gitti. NATO ülkelerinin tamamının dahil olduğu 40 ülke buraya birlik gönderdi ve bunlar tahkimli üslerden devriyeye çıkıp dağlarda gerilla avlamaya çalışırken, yol kenarlarında patlatılan mayın ve EYP’lerin korkusuyla hareket ettiler.
Bu arada yakın dönem içsavaşlarının tipik manzaralarından birisi olan “şok yaratma amaçlı toplu katliamlar” da eksik olmadı. Koalisyon güçlerinin Afganlardan oluşturmaya çalıştıkları ordu ve polis gücü çok sınırlı bir başarı elde etti. Amerikan-İngiliz komutanlığının icra ettiği operasyonlarda yerli güçleri azami ölçüde kullanmaları, onları istedikleri sonuca ulaştırmadı. Yerli unsurların bir kısmı, uygun zaman ve fırsat buldukları zaman silahlarıyla birlikte firar edip direnişe katıldı. Sağlık ve altyapı için inanılmaz paralar harcandı ama bunlar yeni yönetimlere istenilen ölçüde meşruiyet ve destek sağlamadı.
Sonuçta bugün, tahkimli üslerde sıkışıp kalan ve ancak zırhlı araç ve helikopterlerle operasyona çıkan yabancı birlikler, 2020 Şubat’ında Doha’da Tâliban ile ABD arasında yapılan antlaşmaya göre bu yaz sonuna kadar ülkeden çekilecek. Bu, tarihteki sayısız diğer çekilmenin yeni bir örneğini teşkil edecek. Amerikalılar her zaman olduğu gibi işbirlikçilerinin bir kısmını yanlarında götürecek ama, çoğu kişi Tâliban’ın insafına terkedilecek.
2001’de başlayan işgale engel olacak güce sahip olmayan Tâliban, 2003’te toparlandıktan sonra bütün yoketme operasyonlarını atlatarak güçlendi ve etki alanını genişletti. Günümüzde stratejik noktaları ele geçirmeye devam ediyor. Daha çekilme tamamlanmadan, ülkenin büyük bölümüne hâkim olmuş durumda. Özbekistan ve Tacikistan sınırlarında kontrolü ele geçirirken, şehirleri de hem içeriden hem de dışarıdan kuşatmış halde.
Böylece Afganistan’ın bir başka modernleşme çabası daha boşa çıkmak üzere. Kadınların sosyal hayata girmesi ve karma eğitim için 1920’lerde başlatılan çabalar -daha önce yarım kalan tüm girişimlerde olduğu gibi- bu defa da büyük ihtimal sona erecek.
Dehşet veren beyaz ayakkabılar Tâliban üyelerinin Lepa marka tektip beyaz spor ayakkabıları, onların hemen ayırt edilmesine neden oluyor.
Afganistan’ın 1978’den beri süren yabancı müdahaleli içsavaşlarına 50’den fazla ülke şu veya bu şekilde katıldı. Rus işgaline karşı Pakistan’da oluşturulan üslerde eğitilen mücahitlere, aralarında Çin ve başta Suudiler ve diğer Arapların bulunduğu ülkeler tarafından muazzam yardım yapıldı. ABD işgali sırasında da hükümet güçlerine büyük paralar akıtıldı ama bunların yaklaşık yarısının rüşvetçi yöneticilerin, savaş ağalarının ve direnişçilerin cebine gittiği ifade ediliyor. Bu çürümüşlük, kabile yapısının yanısıra, koalisyon güçlerinin ülkede düzen sağlamakta başarısız kalmasındaki faktörlerden birisidir.
Afganistan, her şeye rağmen, uyuşturucu ticaretinde de önemli bir yer tutmayı sürdürdü. Düzenin bozulduğu her ülkede görüldüğü gibi, kara para ve suç örgütleri için cennet oldu. Pakistan ise bir yandan büyük bir mülteci istilasıyla karşı karşıya kalırken, ilk dönemde Batılıların desteklediği mücahitlere yeterince yardım etmediği, ikinci dönemde ise Tâliban’ın destek üssü olduğu gerekçesiyle ABD baskısına maruz kaldı. İran’ın bu ülkede etkinliğini artırma çabaları da Batılılar tarafından endişeyle izlendi.
Tâliban’ın Afganistan’da yeniden güç kazanması, Afgan kadınların haklarıyla ilgili kazanımların gerilemesine neden olabilir.
Tarihteki Afgan savaşlarının hepsinin ortak noktası, istilacı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesintisiz bir yıpratma savaşına maruz kalmasıdır.
Bu yıpratma savaşı bazı hâlde istilacıya karşı Gandermak geçidinde olduğu gibi bir imha muharebesiyle sona ermiş; ancak çoğunda, yıpranan istilacı durumu sürdüremez hâle gelerek çekilme yolunu seçmiştir. Günümüzdeki son çekilme de aynı türde bir mücadelenin sonucunda gerçekleşmiştir. Teknolojideki, havadan izleme, ulaştırma, haberleşme ve ateşgücündeki muazzam yeniliklere rağmen, istilacılar benzer sıkıntılara maruz kalmıştır.
Bu açıdan Afganistan, siyasi ve askerî tarihin günümüze ne denli ışık tuttuğu konusunda çok ilginç bir örnektir. Görülüyor ki, geçmişten dersler çıkarmak mümkündür ama, bunların nasıl değerlendirileceği veya kaale alınıp alınmayacağı tamamen apayrı bir husustur.
Asya’dan Hint Okyanusu’na uzanan dev bir kara kütlesi olan Hint altkıtası, tarihte Britanya Rajı dışında hiçbir zaman tek bir yönetim altında toplanmamıştı. Bu topraklarda yaşayan halkların Britanyalı “yabancı hükümdar”a karşı bağımsızlık mücadelesi, ancak dine dayalı millet kavramı temelinde bölünerek gerçekleşecekti. Ancak hem bu süreç hem de sonrası acılarla dolu olacaktı.
Britanya bölgeden planladığından 1 sene önce çıkmak zorunda kaldı
2. Dünya Savaşı sırasında Britanya, 1. Dünya Savaşı’nın aksine Hindistan’dan ancak kısıtlı bir askerî destek alabilmişti. Hindistan’ın başat partisi Hindistan Ulusal Kongresi, Britanya’ya savaşta destek verme konusunda tereddüt etmiş; Müslüman Birliği olarak bilinen Cinnah liderliğindeki grup ise savaş ertesinde bağımsızlıkla beraber ayrı bir ülke, yani Pakistan’ı kurma planında elini güçlendirmek adına İngilizlere desteğini açıklamıştı.
İngiltere, artık 20. yüzyılın başındaki gibi dünyanın süper gücü değildi; iki dünya savaşında edindiği “Pirus zaferi” ülkenin hem mali hem de beşeri kaynaklarını tüketmişti. Artık Hindistan’da ve diğer okyanusötesi topraklarda yönetici olarak kalmak anavatana yük oluyordu. Bunun için İngiliz hükümeti hem gücün devrinin planlanması hem de burada birliği korumak adına kabine üyelerinin yer aldığı bir misyonu Hindistan’a gönderdi. Merkezin yetkilerinin kısıtlı, yerelin ise kendi bölgesinde daha otonom olduğu bir birlik önerisi sunan misyon, özellikle Müslüman Birliği lideri Cinnah ve Kongre Partisi tarafından destek gördü. Nehru’nun plana karşı çıkan ünlü konuşmasının (10 Temmuz 1946) ardından ise ilk çatlak oluştu. Cinnah, Kongre’nin bu hamlesini bir ihanet olarak yorumladı ve plandan desteğini çekti.
Gücün ellerinden kaydığının farkında olan İngilizler alelacele Nehru’ya geçici hükümet kurdurdular. Cinnah oyun dışı kaldığını düşünerek, çoğunluğu Müslüman nüfustan destekçilerini “Doğrudan Eylem”e çağırdı ve özellikle Kalküta’da büyük karışıklıklar meydana geldi. Hindistan’daki çoğunluk olan gayrimüslimler (ağırlıklı olarak Hindular) ve azınlıktaki Müslümanlar arasında gerilim gittikçe artarken, İngiltere Başbakanı Attlee 20 Şubat 1947’de Britanya’nın en geç Haziran 1948’de ülkeden çekileceğini duyurdu. Ancak Müslüman nüfusun “Pakistan” talebinin güçlenmesiyle, Britanya 4 ay içinde, üstelik çift devletli yapıyı kabul ederek bölgeden çekilmek zorunda kaldı.
20. yüzyılın ortalarına kadar Birleşik Krallık’ın kolonisi olan Britanya Rajı, en geniş zamanında, bugün Hint Altkıtası’nda bulunan Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’in de ötesine yayılmıştı.
Son ana kadar tek-devletli bir çözüm tercih edilmekteydi
Hindistan tarih boyunca dillerle bölünmüştü. 1947’ye gelindiğinde Britanya Rajı’na bağlı 565 irili ufaklı prenslik bulunmaktaydı. 1940’larda artık bazı anlamlarda (özellikle tarih birliği) Batı’dakine benzer ulusal kimlikler şekillenmeye başlamıştı. Hindistan’daki tarihsel varlığı daha geç fakat daha belirgin olan Müslüman nüfus, burada kurduğu devletler ve yönetici/asker sınıf olmasıyla güçlü bir ortak belleğe sahipti.
Bu altkıtada geçmişi çok daha kadim fakat kimliksel olarak muğlak kalmış Hinduluk ise bir inşa sürecindeydi. Batı’dakinin aksine dine dayalı bu “ulusal” kimliklerin tek devlet yapısı altında çatışacağı pek düşünülmüyordu. Britanya çekilirken planlarını tek-devletli bir çözüme dayandırırken, dönemin güçlü siyasi ve ruhani figürü Mahatma Gandhi de bölünmeye karşıydı. Müslümanlar arasındaki yaygın Diyubendi tarikatı da yine bağımsızlık sonrası kozmopolit ama tek bir devleti savunmaktaydı.
Ancak böyle bir tek devletli yapıda azınlıktaki Müslümanların savunmasız ve ikinci sınıf vatandaş olacağını düşünen Muhammed Ali Cinnah, Britanya ile çift-devletli yapının pazarlığını yapacak ve Müslümanlar için bir vatan talep edecekti.
Cinnah bir İslâm devleti değil, “Müslüman millet” için bir devlet istedi
Bugün Pakistan bir İslâm devleti olmuşsa da ülkenin kurucusu Muhammed Ali Cinnah’ın aklında böyle bir yapı yoktu. Bir İslâm devletinden ziyade bağımsızlık sürecinde Müslümanlar için toprak talebinde bulunan Cinnah şöyle demişti:
“Pakistan Devleti’nde tapınaklarınıza, camilerinize veya başka ibadethanelerinize gitmekte serbestsiniz. Herhangi bir dine, kasta veya gruba bağlı olabilirsiniz ve bu durum devleti hiç ilgilendirmez”. Cinnah’ın, Pakistan’ın kurulmasından 1 sene sonra ölümü ülkenin en büyük şanssızlığı oldu. Pakistan siyaseti onun ölümünden sonra belli bölgelerin ailelerinin ve ordunun kontrolünde bugünlere kadar geldi.
Birliğin heykeli
Hindistan’ın Gucerat eyaletindeki Patel heykeli, “Birlik Heykeli” olarak da anılıyor. Heykelde tasvir edilen Sardar Vallabhbhai Patel, Hindistan’ın eyaletlerinin birleşmesinde kilit rol oynamıştı.
Kast sistemi anayasal olarak kaldırılsa da uygulamada sürdü
Kast sisteminin ne zaman ortaya çıktığı ve nasıl dönüştüğü bilinmese de Hindistan toplumsal hayatında çok büyük bir rol oynamıştır. Bölgelere göre farklı kast sınıflandırması olmasına rağmen Hindistan’da 4 ana kast ve kastdışı topluluklar mevcuttur ve bu sınıflar arasında geçirgenlik yok denecek kadar azdır. Bağımsız Hindistan’ın kuruluşunda bu sınıfsal bölünmüşlük ciddi problemler oluşturmuş, gelenekçi siyasetçiler bunun devamlılığında ısrar etmiştir.
Örneğin bağımsızlık hareketinin popüler figürü Mahatma Gandhi, İngiliz gazetelerine kast karşıtı söylemlerde bulunurken, aynı dönemde memleketi olan Gücerat’taki gazetelere toplumun kastlara bölünmüş yapısını övebiliyordu. Yine Gandhi, toplumdaki en düşük sınıf olan ve “Dokunulmazlar” da denilen kastlar dışı gruba “Tanrı’nın Çocukları” gibi mistik bir isim takarak, bu konudaki toplumsal tepkiyi daha soyut bir noktaya getirmişti. Bunu en çok eleştiren kişi ise Hindistan Bağımsızlık Yasası’nın hemen ardından anayasa taslağı hazırlamak üzere görevlendirilen ünlü hukukçu Ambedkar olmuştur. Kendisi de doğduğu bölgede kastdışı sayılabilecek en düşük sosyal sınıflardan birine mensup olan Ambedkar, yaşadığı toplumdaki bu eşitsizliği düzeltmek istiyordu. Dünyanın en uzun ikinci hukuki metni olan ve Ambedkar’ın liderliğinde hazırlanan anayasa ile yüzlerce yıldır süren kast sistemi 1950’de yasal olarak kaldırıldı. Ancak kast sistemine bağlı sosyal eşitsizlik zayıflamış da olsa hâlâ Hindistan’da devam etmektedir.
Pakistan’ın mimarı
Muhammed Ali Cinnah, Müslümanların kurulacak olan Hindistan’da ikinci sınıf vatandaş olacağını düşünmüş ve “Müslümanmillet” için bir Pakistan (pak: saf anlamında) hayal etmişti.
Kiev Devleti’nin mirası, yanyana ama ayrı iki halk: Ukrayna ve Rusya… Ekim Devrimi sonrasında Ukrayna göreli bağımsızlığını kaybedecek; Stalin’in merkeziyetçi politikaları onları kitlesel olarak açlığa, toplama kamplarına mahkum edecekti. 2013 “Meydan Olayları”yla alevlenen ve bugüne dek süren “düşük yoğunluklu çatışma”nın radyografisi…
Batı Avrupa, üç aşağı beş yukarı Batı Roma İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hayal eden Şarlman (Charlemagne) İmparatorluğu’nun ürünü iken; Batı ve Gü-ney Slavlarından farklı olarak Doğu Slavları veya geniş anlamıyla Rus dünyası da Kiev Rusya’sı veya Kiev Devleti’nin bir ürünüdür. Vareg kökenli (İskandinavyalı) silahlı tacirlerin nehirler boyunca uzanan orman halklarıyla birleşmesinden oluşan bu amalgamdan, zamanla Doğu Slavlarının bugün Rusya, Ukrayna ve Belarus’daki üç ulusu çıkacaktır.
Hıristiyanlığı benimseyen ilk Kiev prensi 1. Vladimir’i vaftiz töreni sırasında gösteren fresk, Vladimir Kilisesi için çizilmiş.
Bundan 281 sene önceydi. Çariçe Anna İvanova, dünya tarihinindeki belki de en çılgın projeyi gerçekleştirdi. Buzdan bir saray: Ledianoi Dom! Gerçeğin çok üzerinde, masalları-efsaneleri bile yaya bırakan Buz Sarayı’nın tasarımcısı ise Alman mühendis Georg Wolfgang Krafft’tı. Krafft, gelecekte insanoğlunun Satürn gezegenine de benzeri yöntemlerle yerleşeceği fikrindeydi.
Avrupa iklim tarihinin en sert kışlarından biri 1739-1740 kışıydı. Öyle ki, batıda Seine Nehri, doğuda Tuna Nehri buzlarla kaplıydı, Kuzeye gelince… En ağır koşullar Büyük Petro’nun yeni kurduğu Sankt-Petersburg’da ve Neva’da görülmüştü. Fakir-fukaranın donarak öldüğü günlerdi.
BUZ SARAYI GEORG WOLFGANG KRAFFT
Tersi tarih tarafından belgelenmese, ilk basımı 1741’de Petersburg Bilimler Akademisi tarafından üç dilde (Rusça, Almanca, Fransızca) yapılan ve yayımlanışından 260 yıl sonra Türkçeye çevrilen Georg Wolfgang Krafft’ın Buz Sarayı, haklı olarak Jules Verne’e, Borges’e ya da Cortazar’a maledilebilecek, en azından o ayarda düş zengini bir imgelemin ürünü gibi görülecek bir metin. Oysa burada anlatılanlar “gerçek hayat”tan birebir yansıtılmış bir taşkın hikayedir.
6 Şubat 1740 tarihinde, Çariçe Anna İvanova’nın gözde Bakanı, çirkinliğiyle nam salmış Prens Golitsin’in düğün töreni vardı. Rustan çok Alman olarak görülen, aşırılıkları nedeniyle sevilmeyen çariçe, bir bakıma baş soytarısı sayılan prensi için uzun süren önhazırlıkların sonucunda, dünya mimari tarihinin öncü garabetlerinden birini “inşa” ettirmişti düğün töreni vesilesiyle: Ledianoi Dom.
Georg Wolfgang Krafft
Bu “Buz Sarayı”na seçkin davetliler çağrılmış, o gün ve gece eşi-benzeri görülmemiş eğlenceler düzenlenmişti.
Buz Sarayı’nın mühendisi Alman Georg Wolfgang Krafft, Tübingen’de teologya öğrenimi gördükten sonra fizik ve meteoroloji dallarında uzmanlaşmış, Büyük Petro’nun kurduğu Bilim Akademisi’ne, dev mimarlık kütüphanesine sahip Petersburg’a davet edilip matematik kürsüsüne başkan atanmıştı. O sırada bilim çevreleri astronomiyle, Çariçe ise astroloji ile yakından ilgili olduğu için, Krafft’ın Avrupa’dan getirdiği “know how”a gereksinme duyulmuştu. “Çılgın proje” Buz Sarayı da aynı dönemde devreye girecekti.
Çalışmaların arkasındaki adam, yarı yolda komplo suçlamasıyla kafası kesilen Bakan Volynskiy idi. “İnşaat”ın yapım sorumluluğunu üstlenen akrabası mimar Eropkine ise iş bitiminde adları kayıtlardan silinen, sırra kadem basanlardandı. “Bilimsel mimarî”ye ve “deneysel bilim”e sıkısıkıya bağlı olan Krafft’a gelince… Buz Sarayı metniyle bir bakıma Mabeyinci Pavlos’un Ayasofya için yüklendiği görevin bir benzerini üstlenmişti. Öte yandan “buzdan yapı” bir fantazma ürününden fazlasıydı onun gözünde. Gelecekte Satürn gezegenine benzeri yöntemlerle insanoğlunun yerleşeceği fikri zihnine sabitlenmişti. Petersburg’un sertten sert kışında, Dimitri’nin kardeşi Antioh Kantemir’le şiir ve inşa sanatı, yeryüzü ve uzay üzerine söyleşiyorlardı.
(Antioh Kantemiroğlu diye anılıyor bizim kaynaklarda ve pre-modern Rus şiirinin öncü ismi sayılıyor. Güç-bela müzesini açtığımız Dimitri Kantemiroğlu’na yönelik kültürel projenin sorumluları arasındaydım: Gerek Yitik Sesin Peşinde (1999), gerekse Yalçın Tura’nın YKY’den çıkan Kitâbu İlmi’l – Mûsiki Alâ Vechi’l Hurûfat – Mûsikiyi Harflerle Tesbit ve İcrâ İlminin Kitabı (2001) yeniden dolaşıma çıkmalı. Antioh Kantemiroğlu’nun şiirleri çevrilmeli. İstanbul tarihinin önemli puzzle parçaları arasında düşünmek gerek ikisini de. Tarihsel/siyasal özellikleri ne olursa olsun).
Çariçe’nin ‘merak dolabı’ Çariçe Anna İvanova’nın çılgın projesi Buzdan Saray’ın içi de bir “merak dolabı” gibi tasarlanmıştı: Cüceler, egzotik hayvanlar, buzdan heykeller…
Buz Sarayı, 1740 Ocak ayında baştan uca buzla inşa edilen saydam yapıda kullanılan tekniğin yanısıra bütün iç donanımının betimini de içeriyor; bugünden bakılınca bir “canlandırma” işlevi de görüyor. Koşut olarak, günün iklim koşullarının özelliklerini doğabilimci yaklaşımıyla okuruna sunuyor. Bizde Surnameler, Batı’da Şölen Kitapları (Livres de Fêtes) geleneğinin oldukça aykırı bir dalı Buz Sarayı.
Çariçe, geçici bir “Merak Dolabı” (Wunderkammer / Cabinet de Curiosités) gibi tasarlamıştı düğün törenini: Cüceler, egzotik hayvanlar, dev bir buzdan fil heykeline eşlik eden sahici bir fil, meşaleler ve fişekler, folklorik giysileriyle halk oyunları, buzdan toplar… Versailles Sarayı’nın görkemli gösterilerine özenilmiş gotik bir tören.
1740’ta baştan uca buzla inşa edilen saydam yapının planları…
Ağaç heykelleri, yatak odası, kuşlar ve meyveler, her şey buzdandı. Krafft buzu yüceltir metninde; onda bir tür “göksel kristal” seçmiştir.
Buz Sarayı, çok geçmeden eridi: Sarayları bazan Güneş, bazan Devrim eritir.
Çariçe 1740 sona ererken ender rastlanan bir hastalıktan öldü. 95 yıl sonra, bir Rus romancısı, İvan Lajetşinikov, Anna’yı delikdeşik etti Buzdan Ev (1835) romanıyla. Alexandre Dumas, onun etkisiyle kendi Buzdan Evi’ni (1858) yazdı.
Filmlerde ve dizilerde İngiliz kraliyet ailesinin konu edildiği yapımlar hâlâ en çok seyredilenler arasında. İşte kimi Oscar’lık kimi sinema tarihine geçen ve oyuncularıyla, senaryolarıyla iz bırakanlar…
Büyük Britanya Kraliyet Ailesi…Dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü imparatorluklarından birinin sahipleri olmalarının yanında, özel hayatlarıyla da yüzyıllar boyu hep ilgi çektiler. Kraliçe 2. Elizabeth’in eşi Edinburgh Dükü Prens Philip, bu Nisan ayında, 100. yaşını kutlamaya aylar kala dünyaya gözünü yumunca; Diana’nın oğulları prens William ve Harry’nin evlilikleri, eşleri, çocukları, skandallarıyla zaten asla gündemden düşmeyen büyük aile iyice öne çıktı. Biz de 20. yüzyılın neredeyse tamamıyla 21. yüzyılın ilk çeyreğine tanıklık etmiş Prens Philip ve kraliyet ailesiyle ilgili çekilmiş en iyi filmleri/dizileri derledik.
FİLMLER
THE LION IN WINTER – KIŞ ASLANI / 1968
53 yıllık yıldızlar geçidi
Katherine Hepburn ve Peter O’Toole’li bu film Hepburn’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı getirdiği gibi iki Oscar daha kazanmıştı (En iyi uyarlama senaryo ve en iyi müzik). 1183 Noel arifesinde 1 günde geçen filmde 2. Henry’nin üç oğlu da tahta çıkmaya adaydır ama Henry bir karar vermemekte, direnmektedir. Eşi ve oğulları ona bir karar verdirmek için çeşitli planlar yaparlar. Film, Roger Ebert’in deyişiyle “Kralların henüz avluda yürürken tavuk tekmeledikleri, sokakların çamur ve pislik içinde olduğu” Ortaçağ İngiltere’si dünyasını gerçekçi bir biçimde betimler ve karakterlere inanmamızı sağlar. Sir Anthony Hopkins’in ilk filmi olduğunu da eklemeden geçmeyelim.
Yönetmen: Anthony Harvey. Oyuncular: Peter O’Toole, Katherine Hepburn, Anthony Hopkins.
HENRY V – 5. HENRY / 1989
Muhteşem oyunculuk
Shakespeare’in 5. Henry’nin krallık dönemini anlatan oyunundan uyarlanan bu filmle Sir Kenneth Branagh hem yönetmen hem de en iyi erkek oyuncu olarak Oscar’a aday gösterilmiş, ancak film sadece kostüm tasarımıyla Oscar kazanmıştı. Film 1495’te, 100 yıl savaşlarının ortasında genç Kral Henry’nin Fransa’yı fethetme girişimine odaklanır. Çok başarılı oyunculukların yanısıra, film psikolojik ve entelektüel derinliğiyle de dikkat çeker.
Yönetmen: Kenneth Branagh. Oyuncular: Kenneth Branagh, Ian Holm, Christian Bale
MRS. BROWN – BAYAN BROWN / 1997
Tutku, entrika, dram…
“Aşık Shakespeare’in yönetmeni John Madden’ın filmi, kraliçe Victoria’nın çok sevdiği eşi Albert öldükten sonra yas tutma döneminde sadık hizmetkarı John Brown’ın şefkatinde huzur bulmasını işler. Birbirinden son derece farklı bu iki insan arasındaki bu tutkulu fakat platonik ilişki, hem politik entrika ve skandal hem de dram yönüyle filmde çok güzel işlenmiştir. Kraliçe Victoria’yı Judy Dench’ten daha iyi canlandırabilecek çok fazla oyuncu da yoktur. Bu filmle tabii En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ına aday oldu.
Yönetmen: Jeremy Brock. Oyuncular: Judy Dench, Billy Connely, Geoffrey Palmer
ELIZABETH / 1998
Tüm zamanların en iyisi
İngiliz kraliyetinin efsanevi kraliçesinin hayatını anlatan iki filmden ilki; kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış kuşkusuz en lezzetli filmlerden biri. Cate Blanchett’in dik başlı, zeki Elizabeth rolünde döktürdüğü film, kraliçenin tahttaki ilk yıllarına odaklanıyor. Filmde Elizabeth’in çeşitli zorluklarla başederek kraliçeliğin ne olduğunu öğrenmesine tanık oluyoruz. Genç protestan Elizabeth, 1558’de üvey kız kardeşi Katolik Mary’nin ölümünden sonra tahta geçmişti. Blanchett bu rolüyle 7 Oscar adaylığı aldı. Film, tarihî gerçeklerle dramatik etki adına oynasa da görsel zenginliği ve olay örgüsünün etkileyici akışıyla tüm zamanların en iyi “saray” filmlerinden. Kast da ayrıca büyüleyici.
Yönetmen: Shekar Kapur. Oyuncular: Cate Blanchett, Joseph Fiennes, Christopher Eccleston, John Gielgud, Geoffrey Rush and Richard Attenborough
THE QUEEN – KRALIÇE / 2006
Unutulmaz bir 2. Elizabeth
The Crown dizisinin yaratıcısı Peter Morgan’ın senaryosunu yazdığı film, 1997’de Prenses Diana’nın ölümüne Kraliyet Ailesi’nin verdiği tepkiyi işliyor. Özellikle de kraliçenin içinde kaldığı çetrefilli durumu. Kraliçe 2. Elizabeth portresiyle Helen Mirren’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı kazandıran film, komik, çarpıcı, etkileyici ve cesur. Helen Mirren buradaki oyunculuğuyla Oscar dışında bir de Kraliçe tarafından Buckingham Sarayı’nda akşam yemeği daveti kazandı.
Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Helen Mirren, Michael Sheen, James Cromwell
ELIZABETH THE GOLDEN AGE – ALTIN ÇAĞ / 2007
Yine Kapur, yine Blanchett
Cate Blanchett yaklaşık 10 yıl aradan sonra “kraliçe”liğe geri dönmüş ve bu performansıyla Oscar’a aday gösterilmişti. Film Elizabeth çağının ileri dönemlerine, kraliçenin olgunluğuna odaklanıyor. Hikaye 1585’te geçiyor. İspanya kralı 2. Filip İngiltere’ye savaş açmayı planlar ve Elizabeth evlenmesi için baskı yaşarken geçen olaylar, yine müthiş bir görsellik, aksiyon filmlerine taş çıkartan bir hareketlilik ve tam dozunda bir akış ritmiyle yapılmış en iyi kraliyet filmlerinden biri unvanını hakediyor.
The Crown’un yazarı Peter Morgan (kendisine resmî kraliyet filmleri/dizileri yazarı diyebiliriz) tarafından Philippa Gregory’nin romanından uyarlanan film, 8. Henry’nin ikinci eşi aristokrat Anna Boleyn ve metresi, Anna’nın kız kardeşi Mary üzerine bir hikaye. Film, tarihî gerçekleri çarpıtmasıyla oldukça eleştirilse de, Tudor dönemini politik gerilim, entrikalar, kız kardeş rekabeti gibi evrensel temalar üzerinden işliyor. Anna rolünde Natalie Portman ve Mary rolünde Scarlett Johannson, İngiliz aristokratlarını Amerikalı oyuncular olarak başarıyla canlandırdıkları için oldukça beğenilmişti. Tabii aynı zamanda cazibeleriyle de göz dolduruyorlar ama filmde gördüğümüz tek çıplak beden Eric Bana’nınki.
Yönetmen: Justin Chadwick. Oyuncular: Natalie Portman, Scarlett Johannson, Eric Bana
THE YOUNG VICTORIA – GENÇ VICTORIA / 2009
Kraliyet soslu romantizm
Suratsız olarak bilinen kraliçe Victoria’nın gençlik yıllarını canlandırması için, muhteşem somurtmasıyla ikon olmuş Emily Blunt’tan daha iyi bir tercih olamazdı. Downton Abbey’nin yaratıcısı Julian Fellowes’un yazdığı film, kraliçenin gençlik yıllarına ve Prens Albert’le evlenmesine odaklanıyor. Kraliyet soslu bir romantik film diyebiliriz. Kostümler, mekanlar yine muhteşem. Tabii gerçek mekan kullanımı, ihtişama ihtişam katmış. Stone da genç, isyankar, kafası karışık Victoria olarak cezbediyor.
Yönetmen: Jean-Marc Vallée. Oyuncular: Emily Stone, Rupert Friend, Paul Bettany
THE KING’S SPEECH – ZORAKI KRAL / 2010
Müthiş film, müthiş aktör
Tüm zamanların kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış en iyi filmlerinden biri. 10 Oscar’a aday olan ve en önemli dört Oscar’ı kazanan (en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu (Colin Firth) film; Kral 6. George’un kekelemesini düzeltmek için Geoffrey Rush’un canlandırdığı bir konuşma terapistiyle çalışmasına odaklanıyor. George 1936’da aniden tahta çıkar. 1939’da 2. Dünya Savaşı başlar. Dünyanın dörtte biri Birleşik Krallık toprağıdır ve kral kekelemeden halkına konuşamamaktadır. Krallığı da asla istememiştir zaten. Bunlardan daha iyi dram malzemesi mi olur? Kaldı ki son derece eğlenceli işlenmiş.
Yönetmen: Tom Hooper. Oyuncular: Colin Firth, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter
DIANA / 2013
Prensesin son 2 senesi
Bütün dünyanın sevgili prensesi 1997’de trajik bir kazada hayatını kaybedince gerçek ölümsüzlüğe ulaştı. Naomi Watts’ın Diana’yı canlandırdığı bu biyografik drama prensesin hayatının son 2 yılına odaklanıyor. Charles’tan ayrıldıktan sonra başlıyor ve prensesin Pakistanlı kalp cerrahı Hasnat Khan’la yaşadığı ilişkiyi, mayın karşıtı kampanyasıyla Angola’ya gitmesini, diğer ülkelere gezilerini ve Khan’ı kıskandırmak için başladığı Mısırlı Dodo’yla ilişkisinde bir trafik kazasında ölmesini işliyor. Film aslında çok ağır eleştiriler aldı; The Guardian “Diana’yı ikinci kez öldürdü” diye yazdı ama yine de Naomi Watts, kostümler ve Diana’nın hayatının son yılları hakkında bilgi sahibi olmak adına izlemeye değer.
Yönetmen: Oliver Hirschbiegel. Oyuncular: Naomi Watts, Naveen Andrews, Cas Anvar
VICTORIA & ABDUL / 2017
Yüksek oyunculuk: Judy Dench
Judy Dench’i Oscar’a aday olduğu Kraliçe Victoria performansı “Bayan Brown”dan 20 yıl sonra yine Victoria rolünde izlediğimiz film, yine bir hizmetkarıyla ilişkisini, çok az bilinen bir hikaye olan Müslüman Hintli Abdul’la dostluğunu anlatır. “Crown” ve “The Queen”in yönetmeni Stephen Frears’in yönettiği filmde Dench, bir ikonun (iştahla yemek yemesinden bir hizmetkarına arkadaşça yaklaşmasına) insani taraflarını ortaya koyarak çok başarılı bir oyunculuk sergiler. Kostümler, iç mekanların ihtişamı, dış mekanların çarpıcılığı ve müzik yanında, krallığın sömürgesi Hindistan’la arasındaki gergin ilişkiye de değinen film, tutkunlarının kaçırmaması gereken yapumlardan.
Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Judy Dench, Ali Fazal, Tim Pigott-Smith
MARY QUEEN OF SCOTS – İSKOÇ KRALIÇESI MARY / 2018
Hem aşk hem rekabet
Popüler Netflix dizisi “House of Cards”’ın yaratıcısı Beau Willimon’un senaryosunu yazdığı film, Stuart döneminde 16 yaşında evlenip Fransa’ya kraliçe olan ve 18’inde dul kalan Mary’nin yeniden evlenme baskılarını reddederek anavatanı İskoçya’ya dönüp tahtta hakkını araması sonucu kraliçe Elizabeth’le yaşanan çatışmayı ve hapse düşmesini konu alıyor. Katolik (Mary)-Protestan (Elizabeth) sürtüşmesi, kuzin düellosu, hem aşk hem rekabet, ne ararsanız var filmde. “Ladybird” adlı müthiş bağımsız filmin başrol oyuncusu Saoirse Ronan’ı Kraliçe Mary olarak bambaşka ama yine çok güçlü bir performansla izliyoruz.
Yönetmen: Josie Rourke. Oyuncular: Saoirse Ronan, Margot Lobbie, Jack Lowden
DİZİLER
THE TUDORS / 2007
16. yüzyılda güç ilişkileri
“Vikingler”in yaratıcısı Michael Hirst’ün yaratıp yazdığı dizi 16. yüzyıl İngiltere’sinde Kral 8. Henry’nin hükümranlığı sırasında geçiyor. 2007-2010 arası 3 sezon yayınlanan dizi, Henry’nin 40 yıllık krallığı esnasında Aragonlu Catherine ve Anna Boleyn olan ilişkilerini; Sir Thomas More ve İngiltere’nin Roma Katolik Kilisesi’nden ayrılmasını; Kardinal Wolsey gibi önemli figürler ve en yakın arkadaşı, aynı zamanda danışmanı Suffolk Dükü Charles Brandon’la ilişkilerini anlatan, izlemesi keyifli bir dizi.
Yaratıcı: Michael Hirst. Oyuncular: Jonathan Rhys-Meyers, Henry Cavill, Sarah Bolger
REIGN – SALTANAT / 2013
Kraliçe Mary’nin maceraları
2013-2017 arası yayınlanan dizi, İskoç kraliçesi Mary’nin Fransız sarayında yaşadığı politik ve romantik olaylarla skandallara odaklanıyor. Mary 15 yaşında Prens Francis’le evlenerek Fransa’ya yerleşmişti. Dizi, kraliçenin hayatının bu erken dönemiyle ilgili. Kostüm ve oyunculuk açısından beğenilse de, tarihi doğru yansıtmadığı için eleştirilmişti (Kurgu olduğundan ve belgesel bir iddiası bulunmadığından bu eleştirileri pek önemsemiyoruz). İyi bir dönem dizisi olarak izlemeye değer.
6 bölümlük bu mini dizi, Tudor saltanatında güç oyunlarına karşı durarak 8. Henry’e başdanışman olan, basit bir demircinin oğlu Thomas Cromwell’in yükselişini anlatıyor. BBC dizisi birçok ödüle aday oldu ve en iyi mini dizi dalında Golden Globe kazandı.
Yönetmen: Peter Kosminsky. Oyuncular: Mark Rylance, Damien Lewis, Claire Foy
THE CROWN – TAÇ / 2016
Çok popüler ve çok iyi
Tüm zamanların en pahalı televizyon prodüksiyonu ünvanına sahip Netflix dizisi, aşırı popüler. İlk iki sezonu 1947-1964 arasını, 3. ve 4. sezonlar ise 1990’a kadar olan yılları kapsıyor. Dizi aslında 2. Elizabeth’in hayatına odaklanıyor. Ancak geçen yılllar boyunca sarayda yaşanan her türlü politik ve özel dram, entrika, aşk ve meşke de tanık oluyor seyirci. Yaratıcısı Peter Morgan’ın “The Audience/Seyirci” ve özellikle de 2006 yapımı filmi “Queen/Kraliçe”den uyarladığı, sarayın zenginliğine yaraşır ihtişamdaki dizi, kraliyet fanlarını son derece tatmin edecek kadar bol malzeme içeriyor. 5. ve 6. sezonları şimdiden heyecanla bekleniyor.
Yaratıcı: Peter Morgan. Oyuncular: Claire Foy, Olivia Coleman, Imelda Staunton, Matt Smith, Tobias Menzies
THE WINDSORS / 2016
İngiliz usulü bir sit-com
Bir nevi sit-com olan The Windsors, kraliyet ailesini satirik bir bakışla ele alan bir komedi. Tamamen hayal ürünü olaylar, aslında gerçeklerden yola çıkıyor. Genellikle ciddiyetle işlenen kraliyet meselelerine çok farklı yaklaşan, İngiliz usulü espri anlayışına sahip, eğlenceli bir yapım.
Yaratıcı: Bert Tyler-Moore. Oyuncular: Celeste Dring, Louise Ford, Hugh Skinner
Büyük Britanya Kraliçesi 2. Elizabeth’in eşi Prens Philip’in soyağacı, hayatından ilginçti. Atası Danimarka Kralı, babası Sakarya Muharebesi’ne katılmış bir Yunan generali, ablaları Nazi Partisi üyesi, kendisi ise sonradan olma bir İngiliz’di. Hiçbir şey yapmadı; kendisinden beklenenleri yerine getirdi.
Prens Philip aslında bir 19. yüzyıl insanıydı. O çağın kadın hükümdarlarına layık görülen, fakir ancak kraliyet aileleriyle akraba, mavi kanlı bir prensti. Aile ilişkileri 19. yüzyıla özgüydü ve bir genetik uzmanını çıldırtacak kadar karmaşıktı. Schleswig-Holstein-Sonderburg-Glücksburg gibi akılda tutulması zor bir Alman ailesinden olan büyükbabasının babası, 9. Christian adıyla Danimarka tahtına çıkmıştı. Onun oğullarından Georg ise zamanın büyük devletleri tarafından Yunanistan Kralı seçilmişti. İşte Philip (1921-2021), bu Yunan kralının torunlarından en küçüğüydü.
Philip’in babası Yunanistan Prensi Andreas (1882-1944), Sakarya Meydan Muharebesi’ne katıldığı için tanınıyordu. Balkan Savaşları’nda yarbay olarak bir sahra hastanesinin komutasını üstlenmişti. Sakarya Muharebesi sırasındaysa Yunan 2. Ordusu’nda tümgeneraldi. Üstlerini küçümsüyor, yetersiz buluyordu. 19 Eylül 1921’de Prens Andreas’a Türk mevzilerine saldırı emri verildiğinde, “panikten kaynaklanan umutsuz bir hareket” olarak gördüğü bu karara uymayarak birliklerine geri çekilmeyi emretti. Yunan orduları komutanı General Anastasios Papulas’tan sıkı bir azar işitince oracıkta istifasını sundu ama reddedildi.
1 yıl sonra, Türklerin İzmir’e girişinin ardından 11 Eylül 1922’de Yunanistan’da bir darbe yapıldı ve “Küçük Asya felaketi” denilen Anadolu işgalini yürütmüş politikacılarla komutanlar hapse atıldı. Prens Andreas da yargılananlar arasındaydı; “vatana ihanet”ten suçlu bulundu, ancak “hiçbir askerî komuta deneyimi olmadığı” gerekçesiyle hakkındaki idam kararı ömür boyu sürgüne çevrildi. Ailesiyle birlikte Fransa’ya gitti; ölümüne kadar orada yaşayacak, sadece 1930’da İngiltere’de bir kitap yayınlayacaktı. Towards Disaster: The Greek Army in Asia Minor in 1921 (Felakete Doğru: 1921’de Küçük Asya’daki Yunan Ordusu) adlı bu kitapta, Sakarya Muharebesi’ndeki tavrını açıklıyor, kendini savunuyordu.
Prens Philip 9 yaşında, Yunan piyadesi “evzon” kıyafetiyle. Emil Markoviç’in fotoğrafı.
Aile sürgüne gittiğinde, Prens Andreas’ın tek oğlu Philip henüz 2 yaşında bile değildi. 4 ablasıyla Avrupa’da oradan oraya savrularak yaşamaya başladı; üstelik annesiyle babası bir süre sonra ayrıldı. Philip’in annesi Prenses Alice, o fakir, mavi kanlı Alman ailelerinden birinin üyesiydi ama anne tarafından İngiltere Kraliçesi Victoria’nın torunu olmak gibi şansa sahipti. Philip’in dayısı Lord Mountbatten İngiliz donanmasında bir amiraldi (yıllar sonra Hindistan’ın son genel valisi olacaktı).
1930’larda Philip’in 4 ablası hepsi de Nazi partisi üyesi olan birer Alman prensiyle evlendi. Genç Philip, 1937’de bir uçak kazasında ölen ablası Nazi partisi üyesi Hessen Grandüşesi Cecilia’nın Almanya’daki cenaze törenine katıldı. Cenaze fotoğraflarında Philip, önde gelen Nazilerin arasında görünüyordu. Bu fotoğraf, tarihçi Jonathan Petropoulos tarafından Alman prenslerinin Nazi sempatisini ele aldığı Royals and The Reich adlı kitabında 2006’da yayımlandı.
Neyse ki Philip, eğitimini Almanya’da ablalarının yanında değil İngiltere’de dayısı Lord Mountbatten’ın gözetiminde yaptı. 2. Dünya Savaşı’nda Britanya donanmasında Akdeniz ve Pasifik’te teğmen olarak bulundu. Ancak askerî kariyeri babasınınki gibi yarım kaldı çünkü savaşın ardından 1947’de Büyük Britanya Kralı 5. George’un kızı ve veliahtı Prenses Elizabeth ile evlendi. Müstakbel kraliçe için ondan uygun aday bulunamazdı: Bütün hanedanlarla akraba olduğu halde, aile bağlarının sağladığı servet veya güce sahip değildi. Soyadı (Mountbatten) bile dayısından ödünç alınmıştı. Babasının söylenmesi zor Alman adını bir kenara atmıştı. Düğüne “Nazi ablalar” davet edilmedi; böylece 2. Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış İngiliz halkına damadın Almanlığını hatırlatacak hiçbir şey kalmadı.
Edinbrough Dükü unvanını alan Prens Philip’in bundan sonraki upuzun hayatı, kısacık bir paragraftır. Eşi tahta çıktıktan sonra birkaç çıkış yapmaya kalktığında hemen haddi bildirildi. Sonradan edindiği soyadını çocuklarına vermesine bile uzun süre engel olundu. Bir-iki skandala karışmaktan kılpayı kurtuldu. En yakın dostu ve sekreterinin zina nedeniyle boşanması, Soğuk Savaş ortamında patlak veren Profumo skandalına karışanlarla tanışıklığı, basın tarafından fazla dillendirilmedi. Kraliyet ailesini modern dünyayla tanıştırmakta rol oynadığı söylendi. Bu iddianın dayanakları, kraliçenin tahta çıkış töreni filminin televizyonda yayınlanmasına ve 1969’da “Kraliyet Ailesi” adlı bir belgesel film çekilmesine önayak olmasından ibaretti. Bir de kimilerinin ırkçı ve kaba bulduğu, bazılarının da açıksözlülük ve egzantriklik belirtisi saydığı ünlü esprileri vardı:
Prens Philip 1937’de ablasının cenaze töreninde Darmstadt’ta Nazi önde gelenlerinin arasında yürüyor (sivil kıyafetli).
“Siz hakikaten bir kadın mısınız?” (1984’te Kenya’da yerel bir kadının sunduğu hediyeyi aldığı sırada)
“Burada çok fazla kalırsanız, hepiniz çekik gözlü olacaksınız” (1986’da Çin’de bir grup İngiliz öğrenciyle konuşurken)