Kategori: Dünya Tarihi

  • Tam 41 yıl önce başladı zihinlerde harabeler bıraktı

    Türkiye’deki 12 Eylül 1980 darbesinden 10 gün sonra patlak veren İran- Irak Savaşı 8 yıla yakın sürdü, yaklaşık 1 milyon asker ve sivilin hayatını kaybetmesine, büyük acılara yol açtı. Devletlerin Ortadoğu politikalarını kökünden değiştiren, Irak’ın kimyasal-biyolojik silahlar kullanmasıyla katliama dönüşen savaşı; Tahran doğumlu yazar-sosyolog Shahzadeh N. İgual’ın çocukluk yıllarındaki anılarıyla hatırlıyoruz.

    SHAHZADEH N. IGUAL

    Ceng-i Tahmili. İran’ın içine sürüklendiği, yük­lenmek zorunda kaldığı savaş…

    İran-Irak Savaşı, yüzyılın en anlamsız harbi olmakla bir­likte her iki ülkede ağır hasar­lar bıraktı. Ölenler, ölüsü dahi bulunamayanlar, gaziler, kim­sesiz kalan çocuklar, bu insan­lık trajedisine şahit olanlara kocaman-atlatılamaz bir trav­ma bıraktı. Canından, topra­ğından olanların yanısıra, İran halkı da bir daha eskisi gibi olamadı… Yani, insanlar dün­ya değiştirdi yahut insanların dünyası değişti…

    Ben savaşa, yıkımlara, ölümlere gözünü açan milyon­larca çocuktan sadece biriy­dim. Dünyaya ayak basalı he­nüz bir buçuk yıl olmadan kan­lı bir devrimin ortasında veda etmiştim çocukluğuma…

    Yaşıyor ya insanoğlu her durumda, yaşıyorduk biz de o cehennemin orta yerinde!

    Olağan bir vaziyetmiş gi­bi alışılan bir şey oluvermişti bombardımanlar altında yaşa­mak o mahşerin içinde sürdü­rülmeye gayret edilen hayatla­rımız…

    2006’da 1980-88 İran-Irak Savaşı’nı anmak için düzenlenen “Kutsal Müdafaa Haftası” sırasında İranlı çocuklar bir tankın üzerinde oyun oynuyor.

    İşe, okula gidenler, doğan­lar, hastalananlar, sessiz seda­sız evlenenler, kapkara perdele­rin çekildiği evlerde ağırlanan misafirler, rengi koyultulmuş memleketimde silikti hayat­larımızın rengi. Ama yine de yaşanıyordu güç de olsa. Evle­re yeni eşya bile alınırdı ölüm korkusuna inat. Doğan erkekle­re Omid (Ümit), kızlara Azade (Özgür) adı veriliyordu artık… Okula başladığımda henüz beş yaşındaydım. Birinci sınıfta olmamıza rağmen işlediğimiz dersler, dolayısıyla öğrendikle­rimiz pek de hafif sayılmazdı. Hiçbir eğitmen bize savaşı izah edemezken normların dışında dersler veriliyordu okulda…

    “Savaşa özel” dersimizin adı ise biz parmak kadar ço­cuklar için dehşetengizdi. Ve ben tedrisatın yarattığı korku­dan muzariptim! Öğrendikle­rime kafa tutan öğrenmek is­temediklerim, yoksaymak için direndiklerim vardı. Kimi za­man tatbikat gereği gittiğimiz sığınaklara bazen de gerçek hava saldırıları nedeniyle tek sıra halinde, ağlayarak götürü­lürdük.

    “Kimya bombası nedir, size yakın bir yere isabet ettiğinde ne yapılabilir?”

    “Enkaz altında kaldınız. Sağsanız dışarı nasıl çıkarsı­nız?”

    “Bombardıman anında pa­niklememek için neler yapıl­malı?”

    “El bombalarının zarar ver­me gücü nedir?”

    “RPG-7 roketatarın özellik­leri ve tahribat gücü nelerdir?”

    “Bebek şeklinde kamufle edilmiş patlayıcıları nasıl ta­nırız?”

    Boyu posu daha sıralara güçbela yetişen bizler, dört ku­lak sekiz göz dinler, izlerdik en korktuğumuz dersi! Biz savaş çocuklarıydık, küçücüktük ama kahrolası bu savaşın çocukla­rıydık. Bilmeliydik bu gerçekle­ri, çalışıp sınavlarda doğru ce­vapları da vermeliydik üstelik. Bizi iliklerimize değin ürküten derslerden pekiyi alırdık ço­ğunlukla, ama pekiyi alan ço­cuklar da öldü bu savaşta. Oysa onlar da çalışmışlardı dersleri­ne. Lakin çalışılmazdı savaşla­ra! Bu çocuklar okulunda, evin­de, sokaklarda yakalanıverdi kahpe saldırılara…

    Saddam hükümeti kimya bombalarıyla saldırıya geçti­ğinde ise İran devletinin bu in­sanlık suçunu derhal durdur­masını bildirmeye gittiği BM Güvenlik Konseyi’nin kapı­sı yüzlerine kapanmıştı. Tüm dünya Irak’a silah satarken, İran’ın kimya bombası şikaye­tine kulak tıkanmıştı. Kimyasal silahlarla yokedilen İran hal­kının çığlığı onların vicdanını sızlatmamıştı. Yalnız bombar­dımanlar değil, büyük yerle­şim merkezlerine atılan sayısız füze de çok ocaklar söndür­müştü. Evi yıkılmayanların da zihninde bir ömür taşıyacağı harabeler bırakmıştı. Füzeler şehre kulakları sağır edici bir gürültüyle yaklaşıyor, sonra da isabet ettiği yerdeki anlatıla­maz patlama sesiyle evi, barkı, canı, yüreği alaşağı edip yok e­diyordu.

    Galibi olmayan savaşın kurbanları İran yönetimi tarafından “Kutsal Savunma” olarak tanımlanan savaşın galibi yok; 8 yılda kaybedilen 1 milyon hayat var. İran cephesindeki yaralı askerler (üstte). Siyah çarşaflı İranlı kadınlar, savaşın sonlarına doğru Tahran’daki bir mitingde (altta).

    Bazı gecelerde birkaç fü­zeyle birden saldıran Iraklılar, hemen ardından bombardıman uçaklarıyla Tahran göklerine geri dönüyorlardı. O uçakla­rı hedef alıp yoketmek isteyen İran hava müdafaasının deh­şetengiz sesinin de bombaların patlamasından hiç mi hiç farkı yoktu. Güzelim ülkem acıdan kıvranıyordu, çok yaralar al­mıştı, kanlara bulanmıştı ama hâlâ direniyordu…

    “Gece, duman, ateş ve zu­lümdür yaşam çıkınlarının özeti, müştekisi meçhul yüzler­ce davada şaki kalır ve artık se­vinmeyi bilmez, unutur savaş çocukları.

    ‘Köre beyazı sormak’ gibidir çocukluk neşelerine dair soru­lar. Sorulmaz, sorulsa da ceva­bını bilmez savaş çocukları.

    Mavi göklere baktıkça kır­kında bile hâlâ kısar gözlerini, zihninden kazıyamaz çocuklu­ğunun gri şehrini, renksiz kalır ihtiyarlarken savaş çocukları…

    Büyümeden yaşlanır, kara­rır Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ları.

    Kayıp çocukluklarını arar ihtiyar savaş çocukları…”.

    (Yazarın Tahran’ın Kırmızı Sirenleri adlı kitabından derlenmiştir.)

  • Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı

    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı

    15. yüzyılın sonunda Avrupa’dan çıkıp Afrika’yı dolaşarak Hindistan’a ulaşan “doğu rotası” Portekiz’in kontrolüne verilmişti. İspanya Kralı’nı ikna eden Fernão de Magalhães / Hernando de Magallanes (1480-1521), yani Macellan ise buna bir alternatif sundu: Batıya doğru giderek Baharat Adaları’na (Maluku Adaları) ulaşmak. 20 Eylül 1519’da yola çıkanlar, yine bir Eylül ayında 1522’de İspanya’ya döndüler. Pratik olarak dünyada ilk defa dünya turu yapılmış; ancak filodaki denizcilerin çoğu gibi Macellan da 1521’de öl(dürül)müştü.

    1-Antik dönemden beri Dünya’nın yuvarlak-küre biçimde olduğu biliniyordu

    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı
    Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’ndaki globus cruciger, küre şeklinde olduğu bilinen dünya üzerinde imparatorların hüküm sürmesini simgeliyordu.

    Antik Çağ filozofu Aristo’nun ve yine aynı çağın astronomu Eratosthenes’in dünyanın küre şeklinde olduğu tespitleri -is­tisnalar olmakla beraber- Geç Orta Çağ’a kadar süren, genel olarak kabul edilmiş bir bilgiydi. Sadece Aristo’yu yorumlayan Arap-İslâm dünyasındaki bili­minsanları değil, Ortaçağ Hıris­tiyan Avrupası’ndaki filozoflar, teologlar da Antik Çağ’daki bu bilgiyle hareket ediyor ve çalı­şıyorlardı. Macellan’ın Orta­çağ’dan beri süregelen dünya­nın düz olduğu teorisine karşı bu sefere başladığı mitinin ne­reden türediği ise günümüz ta­rihçileri tarafından tespit edil­miştir. Tarihçi Jeffrey Burton Russell, bu mitin üretilmesini Aydınlanma’nın “Karanlık Or­taçağ”dan kopuş düşüncesiyle bağdaştırmaktadır; zira o dö­nemle ilgili oluşturulan genel kanı, insanlığın birçok anlam­da geriye gittiği yönündedir. Bu mitin yayılmasında da ünlü Amerikalı yazar Washington Irving’in Kristof Kolomb’un Ha­yatı ve Seyahatleri (1828) eseri etkili olmuştur.

    “Ortaçağ’da dünyanın düz olduğu kabul ediliyordu” düşün­cesi bir efsaneyse de, dünyanın yuvarlak olduğunun fiziksel is­patı ilk defa Macellan ve Elca­no’nun yaptığı sefer sayesinde ortaya konmuştur.

    2-Macellan dünyanın etrafını dolaşma niyetiyle yola çıkmamıştı

    15. yüzyıl başlarında Portekiz­li denizcilerin başlattığı Keşif­ler Çağı’nın temel motivasyo­nu, ticaretin hâkim ve değerli ürünü baharata, özellikle Hin­distan’daki baharata ulaşmak ama bunu Akdeniz ve Ortado­ğu’yu by-pass ederek yapmak­tı. Macellan’ın seferini ünlü yapan, sefer sırasında ona sa­dık kalan az sayıdaki tayfa­dan biri olan İtalyan denizci Antonio Pigafetta’dır. Seyaha­tin kronikini yazan Pigafetta, Macellan’ın ölümünden sonra onu savunmak ve övmek için, dünyanın etrafını dolaşma amacıyla bu yolculuğa çıkıldı­ğını iddia etse de, böyle olma­dığı yazılı kaynaklarca sabittir. Dünyanın etrafını dolaşma he­defi ile yola çıkacak ilk kişi ise, 1580’de dünyanın çevresinde tam turu tamamlayan İngiliz Francis Drake değil; 1588’deki seferi gerçekleştiren, yine İn­giliz denizci Thomas Caven­dish olacaktır.

    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı
    Üç yılda  devr-i âlem
    20 Eylül 1519’da Sanlúcar de Barrameda’dan yola çıkan Macellan (sağda), Kanarya Adaları’nda bir mola verip Yeşil Burun Adaları’na, oradan da Brezilya’ya ulaştı. Durgunluğu nedeniyle Pasifik adını verdiği okyanus onu Filipinler ve Guam adalarına taşıyacak; gemi 6 Eylül 1522’de Macellan olmadan tekrar İspanya’ya dönecekti.
    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı

    3-Macellan, Portekiz adına değil, İspanyol sponsorluğunda sefere çıktı

    Macellan adı yazılı olarak ilk de­fa, Hindistan genel valisi Fran­cisco de Almeida yönetimin­deki Portekiz-Hint Armada­sı’nın 1505’teki tayfa listesinde geçmektedir. 1514’e kadar farklı denizaşırı görevlerde (özellik­le Güneydoğu Asya’da) ve bü­yük deniz savaşlarında Porte­kiz Kralı 1. Manuel’e hizmet ettiği bilinmektedir. Kayıtlara göre kesin olmasa da, Macellan 1514’ten itibaren Avrupa’dan ba­tıya doğru giderek Hindistan’a ulaşmak niyetindeydi. 1515’te başka bir görevi reddetmesi ne­deniyle, Portekiz armadasından iyice uzaklaşmıştı. O sıralarda Portekizli kozmograf ve astro­nom Rui Faleiro ile beraber gün­cel haritaları incelemeye başla­dı. 1517’de ise Sevilla’ya yerleş­ti ve ismini İspanyolca yaparak genç İspanya Kralı 1. Carlos’un tâbiyetine geçti. Baharat Ada­ları’na yani bugünkü Endonez­ya’ya bağlı Maluku Adaları’na “batıya doğru giderek” ulaşmak için yapılacak seferi İspanya kralına kabul ettirdi. Tüm bu fa­aliyetleri nedeniyle Portekiz’de hain olarak adlandırıldı ve ülke­ye girmesi yasaklandı.

    4-Macellan dünya turunun sonuçlanmasından 1 sene önce öldürüldü

    Her ne kadar dünyanın etrafını ilk defa dolaşan kişinin Macel­lan olduğu söylense de bu doğru değildir; zira kendisi, yolculu­ğun tamamlanmasından 1 sene önce (1521), bugünkü Filipin­ler’de yaşanan bir çatışmada öl­dürüldü.

    Yolculuk 20 Eylül 1519’da Sanlucar’dan (de Barrameda) yola çıkan “Maluku Armada­sı” isimli 5 İspanyol gemisiyle başladı. Sefer boyunca türlü ba­direler atlatıldı. Güney Ame­rika’nın güney ucundan geçiş için bir boğaz bulmak amacıy­la sığlıklar arasında yapılan seyrüsefer hayli yıpratıcı oldu. Santiago gemisi karaya otur­du; San Antonio gemisi “kaçak” olarak İspanya’ya döndü. Özel­likle Macellan’a karşı tayfala­rın ayaklanması ve bunların ardından kurulan mahkemeler gemilerdeki huzursuzluğu art­tırdı. Kendi adını verdiği boğaz­dan geçen Macellan, o zama­na kadar Güney Denizi denilen okyanusun alışılmadık durgun­luğundan ötürü burayı Pasifik olarak adlandırdı. Filipinler ve Guam’daki adalara ulaşan Ma­cellan, yerel halkı Hıristiyanlı­ğa davet etti veya zorladı. Bu­gün Filipinler’e ait olan Mactan Adası’ndaki Lapu-Lapu halkına da İspanyol tabiyetine geçip Hı­ristiyan olmaları için baskı yap­tı. Ayaklanan Lapu-Lapu yerli­leri mücadeleyi kazandı ve Ma­cellan da öldürüldü.

    Kaptanın ölümünü takip eden kaos sonrası, Juan Sebastian Elcano kumandayı eline aldı. İs­panya’dan yola çıkan 277 kişi­den 115 kişi kalmıştı. Kalan iki gemi, Elcano’nun kaptanlığın­da 6 Eylül 1522’de İspanya’ya ulaştı.

    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı
    Lizbon’daki Keşifler Anıtı’nda boynu bükük gözüken Macellan, Portekiz tacının hizmetinden çıkarak İspanyol monarşisine hizmet ettiği için hain ilan edilmişti
  • Şam: Yakın geçmişe bir zaman yolculuğu

    2009’un Mart ayı. 2011’de başlayan ve hâlâ devam eden, o güzelim ülkeyi mahveden savaş henüz yok. Yıllar süren gerginlikten sonra Türkiye ve Suriye ilişkileri nihayet düzelmiş. Büyük bir merak ve heyecanla bu komşu ülkeye giden biz Türk gezginleri, her yerde sevgi ve güleryüzle karşılanıyorduk. İşte o günlerden, geçmiş zamana, ülkenin olağanüstü tarihî mirasına uzanan izlenimler…

    Türk milletinin Anadolu bağları o kadar güçlüydü ki, Şam Arkeoloji Mü­zesi’nde gezerken Akdeniz’in doğusunun tarihsel olarak ne kadar içiçe geçmiş olduğunu dü­şündük. Tunç çağında Hitit-Mı­sır ilişkileri, Pers egemenliği, İskender’in seferleri, Roma İm­paratorluğunu’nun başkenti An­takya olan Suriye Eyaleti… Mü­zede gördüğümüz her obje, bize başlangıcı Anadolu olan ve bit­meyen bir öyküyü fısıldıyordu.

    Ortaçağ’da Bizans egemenli­ği, üzerine Arap fetihleri. Türk­lerin devreye girmesi önce Tulu­noğulları ve sonra Selçuklular­la başlıyordu. Haçlılar, Anadolu üzerinden gelip bu kutsal top­rakları işgal etmişlerdi 11. yüzyı­lın sonunda. Haçlı egemenliğini sona erdiren Selahaddin Eyyû­bi, kendi hanedanını kurma­dan önce bir Türk devleti olan Zengiler’in komutanı olmuştu. Mısır’da yerleşmiş Türk-Kaf­kas askerlerinin Moğolları Ayn Calud’da 1260’ta yenmesinden sonra, 256 sene sürecek Mem­lûk egemenliği başlıyordu Şam-ı Şerif’te. 1401’de Timur bu tarihî şehri yaktı, yıktı. 1516’da ise Ya­vuz Sultan Selim’in ticaret ve hac yolları üzerindeki bu zengin şehri Osmanlı topraklarına kat­masından sonra, 400 yıl sürecek “Pax Ottomana” dönemi başlı­yordu.

    1 Ekim 1918’de, 3 sene önce Çanakkale’de yendiğimiz Avust­ralya ordusunun hafif süvari­leri muzaffer bir şekilde şeh­re giriyorlardı. Arkalarında da Arap isyancıları ile birlikte ünlü Lawrence ve Prens Faysal… Os­manlı İmparatorluğu’na isyan eden Mekke Şerifi’nin oğlu, İs­tanbul’da büyümüş ve yetişmiş Faysal’dı. Suriye Kralı olmak istiyordu ama Fransızlar buna izin vermedi.

    Cer atölyeleri

    Şam’da Türk mirası­nı keşfetmeye, seneler­dir hayalim olan Hicaz Demiryolu’nun anıları ile başlamalıydım. Trenlere olan sevgim imparatorluğun 20. yüzyılına olan ilgimle bir­leşince kendimi Şam’ın güney mahallelerinden birisinde, Ka­dam’da buldum. Buradaki Hi­caz Demiryolu fabrikaları ve cer atölyeleri, beni yüzyıl öncesine, 2. Abdülhamid’in Şam’ı Medi­ne’ye bağlayan bu olağanüstü ulaşım projesine götürdü.

    1901’de başlayan inşaat, ilk trenin 1908’de Şam’dan Medi­ne’ye ulaşmasıyla son bulmuş­tu. Bu büyük projenin ömrü kısa oldu. Sinema klasikleri arasında girmiş David Lean’in 1962 ya­pımı “Lawrence of Arabia” fil­minde, 1. Dünya Savaşı’nda İn­giliz casusun liderlik ettiği Arap isyancıların bu hattaki trenlere saldırıları oldukça gerçekçi bir biçimde canlandırılır. Kadam cer atölyeleri sanki bir zaman tüneli idi. Yüzyıl öncesinin tek­nolojisi dokunulmadan duru­yordu. Büyülü bir ışık altında eski makineler, çarklar, dişliler, lokomotif parçaları, her yere da­ğılmış irili-ufaklı onlarca loko­motif. Bu sevimli makinelerin bacalarından en son duman ne zaman çıktı acaba? Buradaki kü­çük müzedeki pirinç plakalarda eski yazıyla Türkçe “Hicaz De­miryolu” yazıyor. Hacılara ko­laylık sağlamak için inşa edilen bu proje, Anadolu’nun çocuk­larını bir daha geri dönemeye­cekleri çöllere akıtmaya yaradı. Aklıma Falih Rıfkı Atay’ın ola­ğanüstü eseri Zeytindağı geli­yor: “Fakat biz Ahmet’i kumarda kaybettik…”

    Müzesini, fabrikalarını, atöl­yelerini, sanayi devriminin sol­gun hayaletlerine dönüşmüş paslı eski makinelerini gördü­ğüm bu ünlü demiryolunun, şe­hir merkezindeki istasyon bi­nasını da mutlaka görmeliydim. Tam bir Hamidiye devri yapısı olan bu zarif binanın içi ahşap süslemeler ve renkli camlardan yansıyan ışıkla çok etkileyiciy­di. Rayları görmek için binanın arkasına geçtiğimde büyük bir hayalkırıklığı yaşadım. İstasyon işlevini yitirmiş, raylar sökül­müş ve istasyonun tam arka­sında yapılacak dev bir alışveriş merkezi için kocaman bir çukur kazılmıştı. Terkedilen, unutulan demiryolları ve tren istasyonla­rı bana hep hüzün verir. Burada çukura gömülen ise, bir devrin son ihtişamıydı.

    Rayların arasına sıkışmış tarih Şam’ın güney mahallelerinden Kadam’da bulunan Hicaz Demiryolu fabrikaları ve cer atölyeleri. 2. Abdülhamid’in Şam’ı Medine’ye bağlayan bu ulaşım projesinin ömrü kısa olmuştu.
     

    20. yüzyılın başındaki Os­manlı Şam’ı, şehrin merkezi­ni çevreleyen surların dışında, imparatorluğun modernleşme­sinin anıt binalarıyla doluy­du. Şam Üniversitesi binasının önünden geçtim: 1903’te yapılan bu bina imparatorluğun İstan­bul, Şam ve Beyrut’ta bulunan üç Tıbbiye Mektebi’nden biri­siydi. İstanbul Haydarpaşa’da­ki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane gibi, burada da eğitim Türkçe ve Fransızca yapılıyordu.

    20. yüzyıla geçerken Avru­pa’da yeni bir sanat ve mimari akımı doğuyordu: Art Nouveau. Hem modern olması hem de İs­lâmi zevke hitap eden çiçek gibi organik desenlere ve formlara yer vermesi nedeniyle Sultan 2. Abdülhamid bu akımı sevdi ve destekledi. Al Marjeh Meyda­nı’nın ortasında bir sütun gibi yükselen Hicaz Demiryolu Anı­tı, İstanbul’u sayısız binalar­la süsleyen mimar Raimondo D’Aronco’nun eseri. Bu heykel gibi anıtı, Yıldız Sarayı Müze­si’ndeki maketinden tanıyor­dum. Gerçeğini görmek heyecan vericiydi. Tunç anıtın ay-yıldızlı kaidesinin üzerinde zarifçe yük­selen stilize telgraf direkleri ve telleri, sütun başlığında bulunan Beşiktaş’taki Yıldız Hamidiye Camii’nin maketini taşıyor; Do­ğu-Batı medeniyetleri bu zarif kompozisyonda buluşuyor; anıt, karanlık günlerin yakın olduğu­nu farkettirmeden, yeni yüzyıla umut aşılıyordu.

    Zamanın daha yavaş geçti­ği Osmanlı klasik çağlarının bir eseri de, Mimar Sinan’ın imza­sını taşıyor. Kanunî Sultan Sü­leyman’ın, babası Yavuz Sultan Selim adına 1544’te yaptırma­ya başladığı Selimiye Cami­i’ne, Şamlılar “Süleymaniye” de diyorlar. Merkezî kubbe planı, çifte minaresi çağının klasik Osmanlı çizgilerini taşısa da si­yah-beyaz mermerlerin zarif uyumu ve avlusundaki havuz, bulunduğu coğrafyanın gele­neklerine saygıyı ifade ediyor. Yanındaki medresedeki sevimli dükkanları geziyorum. Bir anti­kacı dükkanına giriyorum. Gö­züm “Türk Yıldızı” da denen 1. Dünya Savaşı Osmanlı Harp Madalyası’na takılıyor. Hafif bombeli, kırmızı mineli bu cesa­ret yıldızı, Anadolu’ya geri döne­meyen hangi subayın üniforma­sını süslüyordu acaba? Pazarlık yapmıyorum; sadece bu yıldızı “geri götürmek” var aklımda…

    Son Sultan’ın yattığı yer Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı 6. Mehmed Vahideddin’in mezarı, Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan Selimiye Camii’nin arkasındaki hazirede bulunuyor.

    Caminin arkasındaki me­zarlıkta Osmanlı İmparatorlu­ğu’nun son padişahı 6. Meh­med Vahideddin yatıyor. Çen­gelköy’deki şehzadelik zamanı köşküne, Yıldız ve Dolmabah­çe Saraylarına, hatta sürgün­deki evi San Remo’daki Villa Magnolia’ya göre çok mütevazı bir mezar bu. 1926’da İtalya’da San Remo’da öldü; büyük büyük dedesinin yaptırdığı bu cami­nin haziresine gömüldü. Büyük tarihî olayların yaşandığı bir çağda bunlara yön verebilecek donanımda ve kişilikte bir in­san değildi. Galiba kendisi de farkındaydı durumunun: “Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layikiy­le tahsil edemedim. Yaşım ke­male erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olma­dığından bu makamı bekleyiş­te değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır va­zifeyi deruhde eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz.”

    Eski şehre yaklaştım. Hami­diye çarşısında kalabalığa karış­mış yürüyorum. 100 yıl, sanki o kadar kesip atmamış ortak mi­rası ve hayat tarzını. Tatlıcılar, dondurmacılar dolup dolup ta­şıyor. Arap dilinin anlamadığım şiirselliğine, Türk olduğumu anlayanların kendi dilimdeki nazik sözleri karışıyor. 1884’te inşa edilen bu kapalıçarşı, Roma çağının ana caddesi üzerinde. 1905’te meslek hayatının ilk gö­revi için bu şehre tayin edilen ve burada 2 yıl yaşamış olan Kur­may Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey’i düşünüyorum. Şuradaki eski kahvehanede arkadaşları ile oturup sohbet ederken, onlara deniz kıyısındaki uzak bir şehir­deki pembe evini ve oradaki ha­yatını anlatıyor muydu acaba? Yoksa İstanbul’daki henüz taze öğrencilik anılarını mı yadediyorlardı hep birlikte?

    Çarşının sonunda Roma ça­ğında yapılan Jupiter Tapına­ğı’nın etkileyici sütunları karşı­lıyor beni. Arkasında ise Emevi­ye Camii’nin heybetli duvarları yer alıyor. Eski dünyanın şehir­lerini ne kadar çok sevdiğimi düşünüyorum: Tanrılar tapınak­larını hep aynı yerde istiyorlar. Pagan tapınağı, Hırıstiyan kili­sesi ve sonra da İslâm tarihinin en etkileyici camilerinden biri. Emeviye Camii’nde saatler ge­çiriyorum. Dış cephesindeki o muhteşem mozaikleri 8. yüzyıl­da yapan Bizanslı ustalar Kons­tantiniyye’den gelmişlerdi belki de. Tasarımı ve planı ile Anado­lu’nun ulu camilerine ilham ve­ren bu yapı bana “Işık Doğu’dan yükselir” diye fısıldıyor!

    İspanyol mimar Fernando de Aranda tarafından tasarlanan Hicaz Garı.

    Emeviye Camii’nin yanın­da, büyük komutan Selahaddin Eyyûbi’nin türbesi yer alıyor. 1193’te 55 yaşında Şam’da ölen sultan, hâlâ Müslüman top­lumlara ilham veriyor. Ridley Scott’un 2005’te çektiği “King­dom of Heaven” filminde de Eyyûbi’yi Şamlı aktör Ghassan Massoud’dan daha iyi kimse canlandıramazdı herhalde.

    Dünya tarihinde ilk uçak, ABD’de 1903’te başarıyla uçtu. Havacılığın muazzam hızlı yayı­lımı ve gelişimi Osmanlı Devle­ti’ne de yansıdı. Türk Hava Kuv­vetleri’nin ilk nüvesi 1911’de ku­ruldu. Balkan Savaşı’ndan yenik çıkan devletin Dünya Harbi ön­cesi diriltmeye çalıştığı gücünü dosta-düşmana göstermek için planlanan “İstanbul İskenderiye Hava Seyahati”, 8 Şubat 1914’te İstanbul’da başladı. Pilotları­mız Yüzbaşı Fethi ve Yüzbaşı Sadık Beylerin yer aldığı uçak, İstanbul-Eskişehir-Afyonkara­hisar-Konya-Tarsus-Halep-Hu­mus-Beyrut-Şam rotasını takip ederek uçtu ve Şam’a başarıyla indi. Havacılarımız burada bü­yük ilgiyle karşılandı. Fethi ve Sadık Beylerin Bleriot XI uça­ğı, 27 Şubat’ta Şam’dan Kudüs’e uçarken Taberiye Gölü yakınla­rına düştü. Kahraman iki pilotu­muz, tarihe ilk hava şehitlerimiz olarak geçti. Bugün İsrail’de Ta­beriye (Tiberias) gölü kıyısında­ki HaOn köyünde, pilotlarımı­zın düşüp şehit olduğu yerde bir anıt yükseliyor.

    Eski çarşının sonu Roma Tapınağı

    1.Abdülhamit tarafından
    yaptırılan Hamidiye
    Çarşısı’nın sonunda
    yolunuz, Roma çağında
    yapılan Jupiter Tapınağı’nın
    etkileyici sütunlarına
    çıkıyor.

    Aynı rotada uçan ikinci uçakta yer alan Pilot Teğmen Nuri Bey ile Rasıt Yüzbaşı İs­mail Hakkı Bey, “Prens Celalet­tin” uçağıyla Humus’tan Şam’a ulaşarak arkadaşlarının cenaze namazına yetişti. Şehitlerimiz Fethi Bey ile Sadık Bey, Emevi­ye Camii’nde bulunan Selahad­din Eyyûbi Türbesi’nin yanında­ki kabre defnedildi. İlk kazadan sonra sefere devam eden Nuri Bey de, 11 Mart’ta Yafa’dan kal­kışı sırasında uçağının denize düşmesi sonucu şehit oldu. Ya­nında bulunan İsmail Hakkı Bey ise kazadan sağ kurtuldu. Pilot Teğmen Nuri Bey de, arkadaş­ları gibi Eyyûbi Türbesi’nin ya­nında bulunan kabre defnedildi. Beyaz mermerden özenle ya­pılmış mezarlardaki al bayrağı­mıza bakıyorum. Kahramanları sessizce selamlıyorum…

    Roma tapınağından Ortaçağ camisine; dar sokakları, neşeli insan sesleriyle coşan kahve­haneleri, gizemli avlulara açı­lan kapıları, sıcak insanlarıyla Şam…

    12 yıl sonra, bu eşsiz şehirde Türk tarihinin bende bıraktı­ğı izleri yazarken, pandemiden kapanmış bir dünya ve savaştan yıkılmış bir Suriye’de, o güze­lim Şam sokakları binlerce kilo­metre uzakta gibi geliyor bana. Ama sanki bir o kadar da yakın. Unutma ki, bu Şam sokakların­dan Hitit kralları, Roma sezar­ları, Haçlı prensleri, Osmanlı sultanları ve Mustafa Kemal’ler geçti… Zaman geçer, izler kalır, yaşatılır!

  • Toprağın örtemediği sırlar: Kanada’nın karanlık geçmişi

    Ülkede 1863-1998 arasında yerli çocukları asimile etmek için kullanılan yatılı okulların arazilerinde ardı ardına bulunan çocuk mezarları, ülkenin sömürgecilik tarihiyle yüzleşmesi için yapılan çağrıları yeniden yükseltti. Yerli topluluklar artık “özürden eyleme” geçilmesini istiyor. Okulların çoğunu işleten Katolik Kilisesi ise halen resmî olarak özür dilemedi.

    Mayıs ayında Kana­da’nın British Co­lumbia eyaletinde, Kamloops Yerli Yatılı Okulu yakınlarında 215 yerli çocu­ğun toplu mezarının bulunma­sı, ülkede 19. ve 20. yüzyıllarda yerli çocukları asimile etmek için açılan yatılı okulları ye­niden tartışmaya açtı. 1890’da Katolik Kilisesi tarafından açılan okulun 1950’lere ka­dar en az 500 öğrencisi vardı. Okul 1969’da merkezî hükü­metin kontrolüne geçmiş ve 1978’de kapanana kadar yurt olarak kullanılmıştı.

    Kanada’da 1863-1998 ara­sında, ailelerinden ve evle­rinden zorla kopartılarak bu yurtlara yerleştirilen çocukla­rın sayısı 150 binin üzerindey­di. Erkeklere çiftçilik, maran­gozluk ve demircilik; kızlara dokuma öğretmek için topla­nan bu çocukların ana dille­rini konuşmaları, kültürlerini yaşatmaları yasaktı. Önemli bir bölümü, istismar, tecavüz, kötü beslenme ve işkenceye maruz kalmıştı. Haftasonları ailelerini görebilenler kendile­rini şanslı addediyordu. Yıllar yıllı sözel olarak nesilden ne­sile aktarılan, geceyarısı kendi mezarlarını kazmak için ya­taktan kaldırılan, domuzlarla aynı yerden yemek yiyen, bir gün orada olup bir sonraki gün ortadan kaybolan çocukların hikayeleri, 6 yıllık bir soruş­turmanın 2015’te sonuçlan­masıyla açığa çıktı.

    Okullarda 4 binin üzerinde çocuğun ölümü kayıtlara geç­mişti; o zaman da yerli toplu­lukların liderleri sayının çok daha yüksek olduğunu söylü­yordu. Son dönemde ortaya çıkarılan mezarlarda bulunan isimsiz, kayıtsız mezarlar için de halen “Buzdağının görünen yüzü” diyorlar; artık “özür­den eyleme” geçme çağrıları­nın karşılık bulmasını istiyor­lar. Talepleri arasında travma merkezleri, dillerinin yaşatıl­ması için okullar kurulması var. Kanada Başbakanı Justin Trudeau, tüm bunlar için daha fazla kaynak ayrılacağını açık­lasa da, bu desteğin niteliği henüz net değil.

    Kamloops’taki mezarlar, tüm ülkeye getirdiği tarifsiz bir keder ve öfkeyle birlikte, yerli topluluklarını aramaları­nı sürdürmek için de cesaret­lendirdi. İlk mezarların kamu­oyuna açıklanmasının ardın­dan, üç yerli topluluk daha Kanada’nın batısındaki yatılı okullarda toplamı 1000’i aşan çocuk mezarı bulduğunu açık­ladı. Son açıklamalara göre bu okulların dördü de Katolik Kilisesi tarafından yönetili­yordu.

    Anglikan Kilisesi 1993’te, Kanada hükümeti ise 2008’de bu okullarda yaşanan istismar vakalarındaki rolleri nedeniy­le özür dilemişti. Bu okulların çoğunu işleten Roma Kato­lik Kilisesi’nden ise resmî bir özür halen gelmedi.

    Matemin, yüzleşmenin ve hatırlamanın rengi Kanada’da yatılı okul kurbanları için gözyaşı döken kadının turuncu tişörtü, 2013’ten beri yatılı okul sisteminin yerli halklar üzerindeki etkisine dikkat çekmek isteyenlerin düzenlediği “Turuncu Tişört Günü”nün sembolü.
  • Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Afganistan, 2021 yazında yeni bir kaosun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiyle birlikte, Tâliban’ın yeni bir katliama girişmesinden korkuluyor. Tarihteki tüm Afgan savaşlarının ortak noktası, istilacı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesintisiz bir yıpratma savaşına maruz kalarak “rezil kepaze olması”dır. Darius ve İskender’den günümüze, İçasya’nın kapısı Afganistan’ın siyasi-askerî analizi.

    Tarih boyunca sayısız isti­lacının kanlarıyla sulan­mış, kısa süren baharla­rın ülkesi Afganistan.. Kimse­nin uzun süre barınamadığı, imparatorlukların mezarlığı, çorak Afganistan… Herkesin gö­zü olan, dünyanın merkezinde, bize çok yakın ve çok uzak olan Afganistan…

    Girmesi kolay, çıkması zor olan İçasya’nın kapısı Afganis­tan, 2021 yazında yeni bir ka­osun eşiğinde. ABD ve diğer askerî dış güçlerin çekilmesiy­le birlikte, radikal İslâmcı Tâ­liban’ın yeni bir katliama giriş­mesinden korkuluyor. 20 yıldır Batılılara yardım eden, tercü­manlık yapanların çekilen güç­lerle birlikte ülkeyi terketmesi planlanmış durumda; ama çok daha büyük bir insan kitlesi kor­ku içinde bekliyor.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İngiliz Ordusu’nun 1842’deki İngiliz-Afgan Savaşı’nda Dadur’dan Bolan Geçidi’ne girmesi, James Atkinson.

    Bu ülke, ticaret ve göç yol­larının üzerinde olduğu, İpek Yolu’nu Hindistan’a bağladığı için tarihte çok istilaya uğradı. Önce Darius, ondan 3 asır sonra İskender buraya geldi ve Herat kentini kurdu. 10. asırda Gazneli Mahmut bu ülkeye büyük önem verdi; 13. yüzyılda Moğollar, 14. yüzyılın sonunda Timur, 16. yüzyılın başında ise Bâbür bu­rayı fethetti. Ancak bu topraklar ya fethedenleri fetheder ya da onları tez elden kovalar. Afga­nistan’ın Türk tarihinde de çok önemli bir yeri vardır; Atatürk bu ülkeye özel önem vermiştir.

    Yakın dönemlerde Afganis­tan, İngiliz işgallerini püskürt­müş; sonra Rus işgalcilerine kan kusturmuş; nihayet Amerikalı­ları da çekilmeye mecbur bırak­mıştır. Ne var ki bu ülkede işgal­cilerin kovulması hiçbir zaman huzur getirmemiştir. Bunun ilk ve temel nedeni, Afganistan ahalisinin bir ulus haline dönü­şemeden kaosa sürüklenmesi­dir. Ülke Peştunlar, Tacikler, Öz­bekler, Hazaralar, Beluciler ve daha birçok kabileden oluşmak­ta; birçok dil konuşulmaktadır. Ahalinin 8’de 1’i Türk lehçele­riyle konuşur. Dağlık coğrafyası­na saçılmış kabilelerin altkül­türlerini birleştirecek bir ulus­laşma süreci tamamlanamamış, yenilik çabaları akim kalmıştır. Fizikî coğrafyanın olumsuz et­kisi, kültür birliğini sağlayacak bir iktisadi birliği zorlaştırma­sındadır. Uzak dağ vadilerinde, İskender’in Selevkos ardılla­rından kalan pagan inançlı bir kabile bile, tecrit olmuş şekilde varlığını sürdürebilmiştir.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Sonu gelmez savaşın sonu Mayıs ayında Afganistan’ın başkenti Kabil üzerinde uçan CH-47 Chinook helikopterinde sessiz sedasız ayrıldıkları şehre son kez bakan bir Amerikan askeri.

    Uzak geçmişi bırakıp yakın tarihe baktığımız zaman, İngi­lizlerin 1838-1919 arasında Af­ganlar ile üç defa savaştığını gö­rürüz. Bunun nedeni İngilizlerin imparatorluğun incisi saydıkları Hindistan’ı korumak için Afganistan’ı elde tutma istekleriydi. Ayrıca, denizlere hâkim olma­nın her şeyi çözmeyeceğini bili­yor ve dünyanın karasal merkezi olan Hazar havzası ve İçasya’yı kontrol edenin büyük avantaj kazanacağını düşünüyorlardı. Günümüzde Rusya ve ABD ay­nı stratejiyle Afganistan’a gir­miştir. Esasen İngiltere’nin ilk Afgan seferi de Rusların Orta Asya’da ilerlemelerinin yarattı­ğı endişelerle tetiklenmişti. Bu­nun sonucu Simla Manifestosu (1838) adı verilen bildiri ortaya çıktı ki, bunu kaleme alan Lord Auckland imparatorluğun se­lametinin Afganistan’da İngiliz yanlısı bir yönetimin bulunma­sına bağlı olduğunu ileri sürü­yordu. Felaketli Afgan seferin­den sonra, sözkonusu manifes­toya “Auckland’ın budalalığı” denecekti.

    1838’de Hindistan hâlâ Doğu Hindistan Kumpanyası tarafın­dan yönetiliyordu ki bu ancak 1857 Büyük Hint İsyanı’yla de­ğişecekti. Şirket, Rusların iler­lemesi ve ayrıca gene onların desteklediği bir İran ordusu­nun Herat’ı kuşatması üzerine telaşa kapıldı. İngiliz hüküme­ti İranlıları bölgeden çekilmeye zorlarken, bir başka girişimle­ri de Dost Muhammed Han’ın yerine Şuca Han’ı geçirmeye çalışmalarıydı. Nihayet 1838’de aralarında Hintli askerlerin de bulunduğu 16.500 kişilik bir or­duyla Afganistan’a girdiler. Her İngiliz subayının birçok hiz­metçi bulundurması nedeniy­le, kamp takipçileri ve hizmet­karların sayısı 38.000’i buluyor­du. Kandehar üzerinden Kabil’e girip, Muhammed Han’ı bazı taburlarla birlikte Hindistan’a gönderdiler. Kalanlar, büyük bir gevşeklik içinde garnizon haya­tına dalmışken, Afganlar, yaşlı komutan Elphinstone’un pa­sif tutumundan cesaret alarak 1840 sonbaharında büyük bir hücuma geçtiler.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    İngilizler Ocak başında Ka­bil’i terketmek zorunda kaldı. Ağır kış koşullarında sürekli saldırı altında çekilen 700 İngi­liz, 3.800 Hintli asker ve 12.000 kamp hizmetçisi Gandermak geçidinde imha edildi. Sadece tek bir İngiliz, askerî hekim Wil­liam Brydon kaçıp yaralı olarak Celalabad garnizonuna ulaşabil­di. Bu “imha başarısı”, Dost Mu­hammed Han’ın oğlu Ekber Han komutasında gerçekleşmişti. İngilizler uğradıkları büyük ye­nilgiden sonra, ertesi yaz Kabil’e tekrar girdiler ama tutunamaya­caklarını anlayıp çekildiler. Bu arada İngiliz yanlısı Şuca Han öldürülmüş, Dost Muhammed Han tekrar tahta çıkmıştı. An­cak bu defa Rusya’ya karşı İngi­liz desteğini kabul etti ki, zaten Rus girişimlerinden dolayı en­dişe içinde bulunuyordu. 1838- 42 savaşı Hintlilere İngilizlerin yenilmez olmadıklarını göste­recek ve 1857’deki Büyük Hint isyanını hazırlayan nedenlerden biri olacaktı. Bu isyan Hindistan kumpanyasının rezil yönetimi­ne son verecek, ancak ülke 90 yıl daha İngiltere hükümetinin doğrudan hâkimiyeti altına ka­lacaktı.

    İngilizlerin ikinci Afgan ma­cerası, yine Rusların girişimle­riyle bağlantılıdır. 1868’de Hive, 1873’de Buhara’yı alan Ruslar, 1878’de emrivaki yaparak Ka­bil’e bir misyon yerleştirmiş­lerdi. İngilizler de bir misyon kurmak istediler ama Dost Mu­hammed’in yerine geçmiş olan Emir Şir Ali bunu reddedince, çok da eski olmayan yenilgile­rini hazmedememiş olan İngi­lizler yeni bir sefer açmaya ka­rar verdiler. 1878 sonbaharın­da Lord Roberts komutasında ilerleyerek kısa sürede Kabil’e vardılar. Yakup Han hapisten alınarak tahta çıkarıldı ve barış imzalandı.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    ‘Auckland’ın Budalalığı’ İngiliz-Afgan Savaşı’nda diğer adıyla “Auckland’ın Budalalığı”nda İngilizlerin mağlubiyeti yenilmez olmadıklarını göstermişti (William Barnes Wollen)

    Ancak, Afganlar toparlan­dıktan sonra 1879 Eylül’ünde Kabil’deki İngilizleri kılıçtan geçirdiler. Hayber’deki İngiliz kuvvetleri Kabil’e kadar ilerledi ama burada kuşatıldılar. İki ta­rafın da çok kayıp verdiği çatış­maları takiben İngilizler 1881’de Afganistan’dan ayrıldı. İngilizler ülkenin herhangi bir yerini iş­gal etseler dahi gerçek anlam­da hâkim olamıyor ve sonunda çaresiz kalıyorlardı. Günümü­ze kadar her savaşta bu durum geçerli oldu. Ancak bu savaşta Afganlar “Durand Hattı” deni­len çizgiye kadar çekilip top­rak terketmek zorunda kaldılar. Bu toprakları geri almak için 1. Dünya Savaşı’nın sonunda İn­giltere’nin yıpranmasını bekle­yeceklerdi. O dönemde babası Habibullah Han’ın öldürülmesi üzerine yerine geçen oğlu refor­mcu Emanullah Han İngilte­re’ye karşı Rusya’nın desteği ile harekete geçti. Rusya’daki Bol­şeviklerden zaten rahatsız olan İngilizler sert tepki gösterdi. Ay­rıca bazı Hint milliyetçileri de Afganistan’a sığınmışlardı.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İkinci Afganistan macerasının komutanı Lord Earl Roberts

    Üçüncü Afgan Savaşı olarak da adlandırılan hadisede İngiliz­ler 50 bin kişilik büyük bir güç hazırlamalarına rağmen Afga­nistan’a girmediler; çatışmalar daha çok sınır bölgelerinde sür­dü. İngilizler klasik bölme tak­tikleriyle Peştun kabileleri ara­sında karışıklık çıkarmayı ihmal etmemişlerdi. İngiliz gücünü sınırda yenme şansı olmayan Emanullah Han, 8 Ağustos 1919 tarihli Rawalpindi Antlaşması ile ateşkese rıza göstermekten başka çare bulamadı; ancak bu sayede bağımsızlığını da fiilen kabul ettirmiş oldu.

    Bu dönemde Afganistan birçok ülkeyle diplomatik iliş­ki kurdu ki, Atatürk bu konuya özel önem vermiştir. Mütareke­ye rağmen 1919’un Ocak ayına kadar Mekke ve Medine’yi sa­vunmuş olan Fahreddin Paşa’yı daha 1922’de Kabil’e büyükelçi olarak göndermiş, bu ülkedeki reformları desteklemişti. Refor­mist bir yönetici olan Emanul­lah Han, Atatürk’ün yaptıkları­nı ülkesinde uygulamak istemiş, kadınların toplum hayatına gir­mesinin yolunu açmış ve karma okulları devreye sokmuştu. Ne var ki muhafazakar yapının di­renci 1928’de bir içsavaş boyu­tuna yükseldi; Emanullah Han ertesi yıl iktidardan düştü. 4 yıl süren derin karışıklıklar sonra­sında daha ılımlı reformlar pe­şinde olan bir monarşi 1933’ten 1973’e kadar sürdü. 1973’te Mu­hammed Davud Han darbeyle iktidara gelerek cumhuriyet ilan etti. Ne var ki o da 1978’de başka bir darbeyle öldürüldü. İktidar boşluğundan yararlanan Afgan Komünist Partisi sayesinde dev­let başkanlığına gelen Nur Mu­hammed de istikrar sağlayama­dı. Ülke kaosa sürüklenirken, Komünist Partisi içerisindeki ayrılıklar rejimi daha da zayıf­lattı. Böylece ülkede yeni bir si­lahlı isyan dalgası başladı.

    1979’da başkanlığa gelen Hafizullah Amin, SSCB ile as­kerî ve ekonomik ilişkilerin çare olabileceğini düşündü ve birçok kez yardım çağrısı yaptı. Kriz derinleşirken 1979’un 25 Aralık günü Rus özel birlikleri ile hava indirme unsurları ortak manev­ra bahanesiyle Kabil havaala­nına inerek işgali başlatırken, kara birlikleri de sınırdan gire­rek kilit noktalara yerleşmeye başladılar.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    İmparatorluk öğütücü 1878’de İkinci Afgan Savaşı sırasında Afganistan’da bir grup İngiliz askeri (üstte). 1979-1989 Sovyet-Afgan Savaşı, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri oldu (altta).
    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    Rus işgali Afganistan’da büyük acılara neden olurken, SSCB’nin yıkılışını hızlandıran etkenlerden biri de oldu. Rus birlikleri hiçbir zaman ülkenin yüzde 15’inden fazlasına hâkim olamadı. Büyük yerleşim yerle­rini ve yol kavşaklarını tuttular; ancak yolların üzerinde saldı­rıya uğramaktan kurtulamadı­lar; 15 bin kayıp verdiler. Kısa sürede misillemeye girişerek gerillaya karşı savaşın en büyük hatasını yaptılar. Saldırıya uğ­radıkları yere en yakın köyleri bombalayıp sivilleri katlettiler; böylece mültecilerin ve müca­hitlerin sayısı çığ gibi arttı. Bu misillemelerin gaddarlığı kar­şısında, kısa sürede 2.8 milyon Afgan Pakistan’a, 1.6 milyonu ise İran’a sığındı. Onlara katı­lanlar ve başka ülkelere giden­lerle birlikte 6 milyona yakın bir kitle, mülteci olmanın acılarını yaşıyarak, radikal İslâmcı akım­lar için militan kaynağı haline geldi. Ayrıca nüfusun yaklaşık yüzde 10’u hayatını yitirdi ki, ölü sayısıyla ilgili 600 bin ila 2 mil­yon arasında değişen rakamlara rastlayabiliyoruz.

    SSCB’nin bu batağa saplan­ması, ABD tarafından Soğuk Savaş’ın büyük bir fırsatı olarak görüldü. CIA onları bu batak­ta tutup yıpratmak, Afganistan’ı Rusların Vietnam’ı yapmak üzere mücahitlere muazzam miktarda yardım yaptı. Bunla­rın içinde en önemlisi, Rus hava unsurlarını belli ölçülerde uzak­ta tutan omuzdan atılan uçak­savar füzeleriydi. Ruslar 400’e yakın helikopter ve 100 civa­rında uçak yitirdiler. Rusların kuklası olarak görülen Babrak Karmal’ın itibarı sıfıra düştü­ğü gibi, 1986’da başkan olan Mu­hammet Necibullah da durumu değiştirecek herhangi bir koza sahip değildi. Bu sırada SSCB, presteroyka ve glasnost ile dü­ze çıkmaya çalışıyor ve kendi bunalımını yaşıyordu. Nitekim 1989 Şubat’ında çekilmelerini tamamladılar. Kabil’deki rejimin akıbeti belli olmuştu ve kısa sü­rede yıkıldı.

    1992’de Necibullah’ın yerine geçen Burhaneddin Rabbani’nin başkanlığı döneminde, çoğun­luğu Peştun olan Tâliban, ülke­deki etkisini artırmaya başla­dı. Böylece rakip liderler Ahmet Dostum ve Ahmet Şah Mesut da Özbekistan ve Tacikistan sınırı­na çekildi. Şah Mesut 2001’deki işgalden kısa süre önce Ceza­yirli gazeteci kılığına girmiş El Kaide fedaileri tarafından öl­dürüldü ve Kuzey’deki cephe, lideriyle birlikte etkinliğini de yitirdi (Bu hadisede o dönemde El Kaide’nin uluslararası örgüt­lenmesinin nerelere ulaştığı gö­rülebilir).

    SSCB’ye karşı yeşil kuşak oluşturma peşinde radikal İs­lâmcı güçlerin ABD tarafından desteklenmesi, bir süre sonra bunların hepsinin değilse de bir kısmının bağımsız bir şekil­de hareket etmelerine yol açtı. İran’dan sonra Afganistan’da da ABD’nin denetimi dışında radi­kal bir İslâmi rejimin kurulması ve SSCB’nin dağılması, Asya’da “Büyük Oyun”u yeni bir mec­raya soktu. İngiltere’den 1 asır sonra, Asya’nın kalbi olan Afga­nistan’a girmek bu defa Ame­rikalılar için öncelikli stratejik hedef hâline geldi. Burada, Rus­ya ve Çin’e karşı etkili bir ko­num elde edebileceklerdi.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    SSCB’ye karşı ABD desteği Yıllar sonra Tâliban’ın temelini oluşturacak “Mücahitler”, Afganistan’ın Asmar yakınlarında Kabil hükümet üçleriyle savaşırken ele geçirilen bir Sovyet tankını inceliyorlar (üstte). ABD, Sovyetler’e karşı savaşan bu mücahitlere yardım ediyordu (altta).

    2001’de New York’ta İkiz Kuleler’e karşı girişilen saldırı, Afganistan’a yeni bir istilanın fırsatı ve gerekçesi oldu. Taliban ile Osama Bin Ladin arasında­ki işbirliği vurgulandı. “Infini­te Justice” (sonsuz adalet) ve “Enduring Freedom” (sürekli özgürlük) gibi adeta alay eden kod isimlerle anılan operasyon­lar sonunda, Amerikan birlikleri uluslararası bir koalisyon oluş­turarak Afganistan’a girdi. ISAF (International Security Assis­tance Force – Uluslararası Gü­venlik Destek Kuvveti) adı al­tında, bir ara mevcudu 140 bine yaklaşan bir güç ülkede yeni bir rejimi hâkim kılmak için boşu­na kan döktü.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman

    2015’te, operasyonun adı “Freedom Sentinel” (Özgürlük Nöbetçisi) olarak değiştirile­cekti. İşgal, Rusların yaptığı gibi özel kuvvetlerin operasyonları ve hava bombardımanıyla başla­yıp aynı şekilde sürdü. ABD’nin dışardan getirip ülkenin başına koyduğu, kendisi de bir kabile reisi olan Karzai, diğerleri gibi, geniş bir tabana sahip olamadan gitti. NATO ülkelerinin tamamı­nın dahil olduğu 40 ülke buraya birlik gönderdi ve bunlar tah­kimli üslerden devriyeye çıkıp dağlarda gerilla avlamaya çalı­şırken, yol kenarlarında patlatı­lan mayın ve EYP’lerin korku­suyla hareket ettiler.

    Bu arada yakın dönem iç­savaşlarının tipik manzarala­rından birisi olan “şok yaratma amaçlı toplu katliamlar” da ek­sik olmadı. Koalisyon güçlerinin Afganlardan oluşturmaya çalış­tıkları ordu ve polis gücü çok sı­nırlı bir başarı elde etti. Ameri­kan-İngiliz komutanlığının icra ettiği operasyonlarda yerli güç­leri azami ölçüde kullanmaları, onları istedikleri sonuca ulaştır­madı. Yerli unsurların bir kısmı, uygun zaman ve fırsat bulduk­ları zaman silahlarıyla birlikte firar edip direnişe katıldı. Sağlık ve altyapı için inanılmaz paralar harcandı ama bunlar yeni yöne­timlere istenilen ölçüde meşrui­yet ve destek sağlamadı.

    Sonuçta bugün, tahkimli üslerde sıkışıp kalan ve ancak zırhlı araç ve helikopterlerle operasyona çıkan yabancı bir­likler, 2020 Şubat’ında Doha’da Tâliban ile ABD arasında yapı­lan antlaşmaya göre bu yaz so­nuna kadar ülkeden çekilecek. Bu, tarihteki sayısız diğer çekil­menin yeni bir örneğini teşkil edecek. Amerikalılar her zaman olduğu gibi işbirlikçilerinin bir kısmını yanlarında götürecek ama, çoğu kişi Tâliban’ın insafı­na terkedilecek.

    2001’de başlayan işgale en­gel olacak güce sahip olmayan Tâliban, 2003’te toparlandıktan sonra bütün yoketme operas­yonlarını atlatarak güçlendi ve etki alanını genişletti. Günü­müzde stratejik noktaları ele ge­çirmeye devam ediyor. Daha çe­kilme tamamlanmadan, ülkenin büyük bölümüne hâkim olmuş durumda. Özbekistan ve Taci­kistan sınırlarında kontrolü ele geçirirken, şehirleri de hem içe­riden hem de dışarıdan kuşat­mış halde.

    Böylece Afganistan’ın bir başka modernleşme çabası da­ha boşa çıkmak üzere. Kadın­ların sosyal hayata girmesi ve karma eğitim için 1920’lerde başlatılan çabalar -daha önce yarım kalan tüm girişimlerde olduğu gibi- bu defa da büyük ihtimal sona erecek.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Dehşet veren beyaz ayakkabılar Tâliban üyelerinin Lepa marka tektip beyaz spor ayakkabıları, onların hemen ayırt edilmesine neden oluyor.

    Afganistan’ın 1978’den beri süren yabancı müdahaleli iç­savaşlarına 50’den fazla ülke şu veya bu şekilde katıldı. Rus işgaline karşı Pakistan’da oluş­turulan üslerde eğitilen müca­hitlere, aralarında Çin ve baş­ta Suudiler ve diğer Arapların bulunduğu ülkeler tarafından muazzam yardım yapıldı. ABD işgali sırasında da hükümet güçlerine büyük paralar akıtıldı ama bunların yaklaşık yarısı­nın rüşvetçi yöneticilerin, sa­vaş ağalarının ve direnişçilerin cebine gittiği ifade ediliyor. Bu çürümüşlük, kabile yapısının yanısıra, koalisyon güçlerinin ülkede düzen sağlamakta başa­rısız kalmasındaki faktörlerden birisidir.

    Afganistan, her şeye rağ­men, uyuşturucu ticaretinde de önemli bir yer tutmayı sürdür­dü. Düzenin bozulduğu her ül­kede görüldüğü gibi, kara para ve suç örgütleri için cennet oldu. Pakistan ise bir yandan büyük bir mülteci istilasıyla karşı kar­şıya kalırken, ilk dönemde Ba­tılıların desteklediği mücahit­lere yeterince yardım etmediği, ikinci dönemde ise Tâliban’ın destek üssü olduğu gerekçesiy­le ABD baskısına maruz kaldı. İran’ın bu ülkede etkinliğini ar­tırma çabaları da Batılılar tara­fından endişeyle izlendi.

    Afganistan: Giriş çok, çıkış yok, kaos her zaman
    Tâliban’ın Afganistan’da yeniden güç kazanması, Afgan kadınların haklarıyla ilgili kazanımların gerilemesine neden olabilir.

    Tarihteki Afgan savaşlarının hepsinin ortak noktası, istila­cı gücün ülkeye kolayca girmesi ama hemen akabinde kesinti­siz bir yıpratma savaşına maruz kalmasıdır.

    Bu yıpratma savaşı bazı hâl­de istilacıya karşı Gandermak geçidinde olduğu gibi bir imha muharebesiyle sona ermiş; an­cak çoğunda, yıpranan istilacı durumu sürdüremez hâle ge­lerek çekilme yolunu seçmiş­tir. Günümüzdeki son çekilme de aynı türde bir mücadele­nin sonucunda gerçekleşmiştir. Teknolojideki, havadan izleme, ulaştırma, haberleşme ve ateş­gücündeki muazzam yeniliklere rağmen, istilacılar benzer sıkın­tılara maruz kalmıştır.

    Bu açıdan Afganistan, siya­si ve askerî tarihin günümüze ne denli ışık tuttuğu konusunda çok ilginç bir örnektir. Görülü­yor ki, geçmişten dersler çıkar­mak mümkündür ama, bunların nasıl değerlendirileceği veya ka­ale alınıp alınmayacağı tama­men apayrı bir husustur.

  • Hindistan ve Pakistan: Bağımsızlık ve bölünme

    Asya’dan Hint Okyanusu’na uzanan dev bir kara kütlesi olan Hint altkıtası, tarihte Britanya Rajı dışında hiçbir zaman tek bir yönetim altında toplanmamıştı. Bu topraklarda yaşayan halkların Britanyalı “yabancı hükümdar”a karşı bağımsızlık mücadelesi, ancak dine dayalı millet kavramı temelinde bölünerek gerçekleşecekti. Ancak hem bu süreç hem de sonrası acılarla dolu olacaktı.

    Britanya bölgeden planladığından 1 sene önce çıkmak zorunda kaldı

    2. Dünya Savaşı sırasında Bri­tanya, 1. Dünya Savaşı’nın aksi­ne Hindistan’dan ancak kısıtlı bir askerî destek alabilmişti. Hindistan’ın başat partisi Hin­distan Ulusal Kongresi, Bri­tanya’ya savaşta destek ver­me konusunda tereddüt etmiş; Müslüman Birliği olarak bilinen Cinnah liderliğindeki grup ise savaş ertesinde bağımsızlıkla beraber ayrı bir ülke, yani Pakis­tan’ı kurma planında elini güç­lendirmek adına İngilizlere des­teğini açıklamıştı.

    İngiltere, artık 20. yüzyılın ba­şındaki gibi dünyanın süper gü­cü değildi; iki dünya savaşında edindiği “Pirus zaferi” ülkenin hem mali hem de beşeri kay­naklarını tüketmişti. Artık Hin­distan’da ve diğer okyanusöte­si topraklarda yönetici olarak kalmak anavatana yük oluyor­du. Bunun için İngiliz hüküme­ti hem gücün devrinin planlan­ması hem de burada birliği ko­rumak adına kabine üyelerinin yer aldığı bir misyonu Hindis­tan’a gönderdi. Merkezin yetki­lerinin kısıtlı, yerelin ise kendi bölgesinde daha otonom olduğu bir birlik önerisi sunan misyon, özellikle Müslüman Birliği lideri Cinnah ve Kongre Partisi tara­fından destek gördü. Nehru’nun plana karşı çıkan ünlü konuş­masının (10 Temmuz 1946) ar­dından ise ilk çatlak oluştu. Cin­nah, Kongre’nin bu hamlesini bir ihanet olarak yorumladı ve plandan desteğini çekti.

    Gücün ellerinden kaydığının farkında olan İngilizler alela­cele Nehru’ya geçici hükümet kurdurdular. Cinnah oyun dışı kaldığını düşünerek, çoğunluğu Müslüman nüfustan destekçi­lerini “Doğrudan Eylem”e ça­ğırdı ve özellikle Kalküta’da bü­yük karışıklıklar meydana geldi. Hindistan’daki çoğunluk olan gayrimüslimler (ağırlıklı olarak Hindular) ve azınlıktaki Müslü­manlar arasında gerilim gittikçe artarken, İngiltere Başbakanı Attlee 20 Şubat 1947’de Britan­ya’nın en geç Haziran 1948’de ülkeden çekileceğini duyurdu. Ancak Müslüman nüfusun “Pa­kistan” talebinin güçlenmesiyle, Britanya 4 ay içinde, üstelik çift devletli yapıyı kabul ederek böl­geden çekilmek zorunda kaldı.

    20. yüzyılın ortalarına kadar Birleşik Krallık’ın kolonisi olan Britanya Rajı, en geniş zamanında, bugün Hint Altkıtası’nda bulunan Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’in de ötesine yayılmıştı.

    Son ana kadar tek-devletli bir çözüm tercih edilmekteydi

    Hindistan tarih boyunca dillerle bölünmüştü. 1947’ye gelindiğinde Britanya Rajı’na bağlı 565 irili ufaklı prenslik bulunmaktaydı. 1940’larda artık bazı anlamlarda (özellikle tarih birliği) Batı’dakine benzer ulusal kimlikler şekillenmeye başlamıştı. Hindistan’daki tarihsel varlığı daha geç fakat daha belirgin olan Müslüman nüfus, burada kurduğu devletler ve yönetici/asker sınıf olmasıyla güçlü bir ortak belleğe sahipti.

    Bu altkıtada geçmişi çok daha kadim fakat kimliksel olarak muğlak kalmış Hinduluk ise bir inşa sürecindeydi. Batı’dakinin aksine dine dayalı bu “ulusal” kimliklerin tek devlet yapısı altında çatışacağı pek düşünülmüyordu. Britanya çekilirken planlarını tek-devletli bir çözüme dayandırırken, dönemin güçlü siyasi ve ruhani figürü Mahatma Gandhi de bölünmeye karşıydı. Müslümanlar arasındaki yaygın Diyubendi tarikatı da yine bağımsızlık sonrası kozmopolit ama tek bir devleti savunmaktaydı.

    Ancak böyle bir tek devletli ya­pıda azınlıktaki Müslümanların savunmasız ve ikinci sınıf va­tandaş olacağını düşünen Mu­hammed Ali Cinnah, Britanya ile çift-devletli yapının pazar­lığını yapacak ve Müslümanlar için bir vatan talep edecekti.

    Cinnah bir İslâm devleti değil, “Müslüman millet” için bir devlet istedi

    Bugün Pakistan bir İslâm devle­ti olmuşsa da ülkenin kurucusu Muhammed Ali Cinnah’ın ak­lında böyle bir yapı yoktu. Bir İs­lâm devletinden ziyade bağım­sızlık sürecinde Müslümanlar için toprak talebinde bulunan Cinnah şöyle demişti:

    “Pakistan Devleti’nde tapınak­larınıza, camilerinize veya baş­ka ibadethanelerinize gitmekte serbestsiniz. Herhangi bir dine, kasta veya gruba bağlı olabilir­siniz ve bu durum devleti hiç ilgilendirmez”. Cinnah’ın, Pa­kistan’ın kurulmasından 1 sene sonra ölümü ülkenin en büyük şanssızlığı oldu. Pakistan siyase­ti onun ölümünden sonra belli bölgelerin ailelerinin ve ordu­nun kontrolünde bugünlere ka­dar geldi.

    Birliğin heykeli


    Hindistan’ın Gucerat
    eyaletindeki Patel heykeli,
    “Birlik Heykeli” olarak da
    anılıyor. Heykelde tasvir
    edilen Sardar Vallabhbhai
    Patel, Hindistan’ın
    eyaletlerinin birleşmesinde
    kilit rol oynamıştı.

    Kast sistemi anayasal olarak kaldırılsa da uygulamada sürdü

    Kast sisteminin ne zaman or­taya çıktığı ve nasıl dönüştüğü bilinmese de Hindistan toplum­sal hayatında çok büyük bir rol oynamıştır. Bölgelere göre farklı kast sınıflandırması olmasına rağmen Hindistan’da 4 ana kast ve kastdışı topluluklar mevcut­tur ve bu sınıflar arasında geçir­genlik yok denecek kadar azdır. Bağımsız Hindistan’ın kurulu­şunda bu sınıfsal bölünmüşlük ciddi problemler oluşturmuş, gelenekçi siyasetçiler bunun de­vamlılığında ısrar etmiştir.

    Örneğin bağımsızlık hareketi­nin popüler figürü Mahatma Gandhi, İngiliz gazetelerine kast karşıtı söylemlerde bulunurken, aynı dönemde memleketi olan Gücerat’taki gazetelere toplu­mun kastlara bölünmüş yapı­sını övebiliyordu. Yine Gandhi, toplumdaki en düşük sınıf olan ve “Dokunulmazlar” da deni­len kastlar dışı gruba “Tanrı’nın Çocukları” gibi mistik bir isim takarak, bu konudaki toplumsal tepkiyi daha soyut bir noktaya getirmişti. Bunu en çok eleşti­ren kişi ise Hindistan Bağımsız­lık Yasası’nın hemen ardından anayasa taslağı hazırlamak üze­re görevlendirilen ünlü hukuk­çu Ambedkar olmuştur. Kendi­si de doğduğu bölgede kastdışı sayılabilecek en düşük sosyal sınıflardan birine mensup olan Ambedkar, yaşadığı toplumda­ki bu eşitsizliği düzeltmek isti­yordu. Dünyanın en uzun ikinci hukuki metni olan ve Ambed­kar’ın liderliğinde hazırlanan anayasa ile yüzlerce yıldır süren kast sistemi 1950’de yasal olarak kaldırıldı. Ancak kast sistemine bağlı sosyal eşitsizlik zayıflamış da olsa hâlâ Hindistan’da devam etmektedir.

    Pakistan’ın mimarı


    Muhammed Ali Cinnah, Müslümanların kurulacak olan Hindistan’da ikinci sınıf vatandaş olacağını düşünmüş ve “Müslümanmillet” için bir Pakistan (pak: saf anlamında) hayal etmişti.

  • Ukrayna ve Rusya: Eski dostlar düşman oldu

    Ukrayna ve Rusya: Eski dostlar düşman oldu

    Kiev Devleti’nin mirası, yanyana ama ayrı iki halk: Ukrayna ve Rusya… Ekim Devrimi sonrasında Ukrayna göreli bağımsızlığını kaybedecek; Stalin’in merkeziyetçi politikaları onları kitlesel olarak açlığa, toplama kamplarına mahkum edecekti. 2013 “Meydan Olayları”yla alevlenen ve bugüne dek süren “düşük yoğunluklu çatışma”nın radyografisi…

    Batı Avrupa, üç aşağı beş yukarı Batı Roma İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hayal eden Şarlman (Charlemagne) İmparatorluğu’nun ürünü iken; Batı ve Gü-ney Slavlarından farklı olarak Doğu Slavları veya geniş anlamıyla Rus dünyası da Kiev Rusya’sı veya Kiev Devleti’nin bir ürünüdür. Vareg kökenli
    (İskandinavyalı) silahlı tacirlerin nehirler boyunca uzanan orman halklarıyla birleşmesinden oluşan bu amalgamdan, zamanla Doğu Slavlarının bugün Rusya, Ukrayna ve Belarus’daki üç ulusu çıkacaktır.

    Hıristiyanlığı benimseyen
    ilk Kiev prensi 1. Vladimir’i
    vaftiz töreni sırasında
    gösteren fresk, Vladimir
    Kilisesi için çizilmiş.

    Yazının devamını okumak için #tarih‘in Mayıs 2021 sayısını buradan satın alabilirsiniz.

  • Rusya’da, 1739-40 kışında gerçeküstücü bir gerçek

    Bundan 281 sene önceydi. Çariçe Anna İvanova, dünya tarihinindeki belki de en çılgın projeyi gerçekleştirdi. Buzdan bir saray: Ledianoi Dom! Gerçeğin çok üzerinde, masalları-efsaneleri bile yaya bırakan Buz Sarayı’nın tasarımcısı ise Alman mühendis Georg Wolfgang Krafft’tı. Krafft, gelecekte insanoğlunun Satürn gezegenine de benzeri yöntemlerle yerleşeceği fikrindeydi.

    Avrupa iklim tarihinin en sert kışlarından biri 1739-1740 kışıydı. Öyle ki, batıda Seine Nehri, doğuda Tuna Nehri buzlarla kaplıydı, Kuzeye gelince… En ağır koşul­lar Büyük Petro’nun yeni kurdu­ğu Sankt-Petersburg’da ve Ne­va’da görülmüştü. Fakir-fukara­nın donarak öldüğü günlerdi.

    BUZ SARAYI
    GEORG WOLFGANG KRAFFT

    Tersi tarih tarafından bel­gelenmese, ilk basımı 1741’de Petersburg Bilimler Akademi­si tarafından üç dilde (Rusça, Almanca, Fransızca) yapılan ve yayımlanışından 260 yıl sonra Türkçeye çevrilen Georg Wolf­gang Krafft’ın Buz Sarayı, haklı olarak Jules Verne’e, Borges’e ya da Cortazar’a maledilebilecek, en azından o ayarda düş zengi­ni bir imgelemin ürünü gibi gö­rülecek bir metin. Oysa burada anlatılanlar “gerçek hayat”tan birebir yansıtılmış bir taşkın hi­kayedir.

    6 Şubat 1740 tarihinde, Ça­riçe Anna İvanova’nın gözde Bakanı, çirkinliğiyle nam salmış Prens Golitsin’in düğün töreni vardı. Rustan çok Alman olarak görülen, aşırılıkları nedeniyle sevilmeyen çariçe, bir bakıma baş soytarısı sayılan prensi için uzun süren önhazırlıkların so­nucunda, dünya mimari tarihi­nin öncü garabetlerinden birini “inşa” ettirmişti düğün töreni vesilesiyle: Ledianoi Dom.

    Georg Wolfgang Krafft

    Bu “Buz Sarayı”na seçkin davetliler çağrılmış, o gün ve ge­ce eşi-benzeri görülmemiş eğ­lenceler düzenlenmişti.

    Buz Sarayı’nın mühendisi Alman Georg Wolfgang Krafft, Tübingen’de teologya öğrenimi gördükten sonra fizik ve mete­oroloji dallarında uzmanlaşmış, Büyük Petro’nun kurduğu Bilim Akademisi’ne, dev mimarlık kü­tüphanesine sahip Petersburg’a davet edilip matematik kürsü­süne başkan atanmıştı. O sırada bilim çevreleri astronomiyle, Çariçe ise astroloji ile yakından ilgili olduğu için, Krafft’ın Av­rupa’dan getirdiği “know how”a gereksinme duyulmuştu. “Çılgın proje” Buz Sarayı da aynı dö­nemde devreye girecekti.

    Çalışmaların arkasındaki adam, yarı yolda komplo suç­lamasıyla kafası kesilen Bakan Volynskiy idi. “İnşaat”ın yapım sorumluluğunu üstlenen akra­bası mimar Eropkine ise iş bi­timinde adları kayıtlardan sili­nen, sırra kadem basanlardandı. “Bilimsel mimarî”ye ve “deney­sel bilim”e sıkısıkıya bağlı olan Krafft’a gelince… Buz Sarayı metniyle bir bakıma Mabeyinci Pavlos’un Ayasofya için yüklen­diği görevin bir benzerini üst­lenmişti. Öte yandan “buzdan yapı” bir fantazma ürününden fazlasıydı onun gözünde. Gele­cekte Satürn gezegenine ben­zeri yöntemlerle insanoğlunun yerleşeceği fikri zihnine sabit­lenmişti. Petersburg’un sertten sert kışında, Dimitri’nin kardeşi Antioh Kantemir’le şiir ve inşa sanatı, yeryüzü ve uzay üzerine söyleşiyorlardı.

    (Antioh Kantemiroğlu diye anılıyor bizim kaynaklarda ve pre-modern Rus şiirinin öncü ismi sayılıyor. Güç-bela müze­sini açtığımız Dimitri Kantemi­roğlu’na yönelik kültürel pro­jenin sorumluları arasınday­dım: Gerek Yitik Sesin Peşinde (1999), gerekse Yalçın Tura’nın YKY’den çıkan Kitâbu İlmi’l – Mûsiki Alâ Vechi’l Hurûfat Mûsikiyi Harflerle Tesbit ve İcrâ İlminin Kitabı (2001) yeniden dolaşıma çıkmalı. Antioh Kan­temiroğlu’nun şiirleri çevril­meli. İstanbul tarihinin önemli puzzle parçaları arasında dü­şünmek gerek ikisini de. Tarih­sel/siyasal özellikleri ne olursa olsun).

    Çariçe’nin ‘merak dolabı’ Çariçe Anna İvanova’nın çılgın projesi Buzdan Saray’ın içi de bir “merak dolabı” gibi tasarlanmıştı: Cüceler, egzotik hayvanlar, buzdan heykeller…

    Buz Sarayı, 1740 Ocak ayın­da baştan uca buzla inşa edilen saydam yapıda kullanılan tek­niğin yanısıra bütün iç dona­nımının betimini de içeriyor; bugünden bakılınca bir “canlan­dırma” işlevi de görüyor. Koşut olarak, günün iklim koşullarının özelliklerini doğabilimci yakla­şımıyla okuruna sunuyor. Bizde Surnameler, Batı’da Şölen Ki­tapları (Livres de Fêtes) gelene­ğinin oldukça aykırı bir dalı Buz Sarayı.

    Çariçe, geçici bir “Merak Dolabı” (Wunderkammer / Ca­binet de Curiosités) gibi tasar­lamıştı düğün törenini: Cüceler, egzotik hayvanlar, dev bir buz­dan fil heykeline eşlik eden sa­hici bir fil, meşaleler ve fişekler, folklorik giysileriyle halk oyun­ları, buzdan toplar… Versailles Sarayı’nın görkemli gösterileri­ne özenilmiş gotik bir tören.

    1740’ta baştan uca buzla inşa edilen saydam yapının planları…

    Ağaç heykelleri, yatak odası, kuşlar ve meyveler, her şey buz­dandı. Krafft buzu yüceltir met­ninde; onda bir tür “göksel kris­tal” seçmiştir.

    Buz Sarayı, çok geçmeden eridi: Sarayları bazan Güneş, bazan Devrim eritir.

    Çariçe 1740 sona ererken ender rastlanan bir hastalık­tan öldü. 95 yıl sonra, bir Rus romancısı, İvan Lajetşinikov, Anna’yı delikdeşik etti Buzdan Ev (1835) romanıyla. Alexand­re Dumas, onun etkisiyle kendi Buzdan Evi’ni (1858) yazdı.

  • Beyazperde ve ekranda krallar, kraliçeler, saraylar, skandallar…

    Filmlerde ve dizilerde İngiliz kraliyet ailesinin konu edildiği yapımlar hâlâ en çok seyredilenler arasında. İşte kimi Oscar’lık kimi sinema tarihine geçen ve oyuncularıyla, senaryolarıyla iz bırakanlar…

    Büyük Britanya Kraliyet Ailesi…Dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü impara­torluklarından birinin sahip­leri olmalarının yanında, özel hayatlarıyla da yüzyıllar boyu hep ilgi çektiler. Kraliçe 2. Eli­zabeth’in eşi Edinburgh Dükü Prens Philip, bu Nisan ayında, 100. yaşını kutlamaya aylar kala dünyaya gözünü yumunca; Dia­na’nın oğulları prens William ve Harry’nin evlilikleri, eşleri, ço­cukları, skandallarıyla zaten as­la gündemden düşmeyen büyük aile iyice öne çıktı. Biz de 20. yüzyılın neredeyse tamamıyla 21. yüzyılın ilk çeyreğine tanıklık etmiş Prens Philip ve krali­yet ailesiyle ilgili çekilmiş en iyi filmleri/dizileri derledik.

    FİLMLER

    THE LION IN WINTER – KIŞ ASLANI / 1968

    53 yıllık yıldızlar geçidi

    Katherine Hepburn ve Peter O’Toole’li bu film Hepburn’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı getirdiği gibi iki Oscar daha kazanmıştı (En iyi uyarlama senaryo ve en iyi müzik). 1183 Noel arifesinde 1 günde geçen filmde 2. Henry’nin üç oğlu da tahta çıkmaya adaydır ama Henry bir karar vermemekte, direnmektedir. Eşi ve oğulları ona bir karar verdirmek için çeşitli planlar yaparlar. Film, Roger Ebert’in deyişiyle “Kralların henüz avluda yürürken tavuk tekmeledikleri, sokakların çamur ve pislik içinde olduğu” Ortaçağ İngiltere’si dünyasını gerçekçi bir biçimde betimler ve karakter­lere inanmamızı sağlar. Sir Anthony Hopkins’in ilk filmi olduğunu da eklemeden geçmeyelim.

    Yönetmen: Anthony Harvey. Oyuncular: Peter O’Toole, Katherine Hepburn, Anthony Hopkins.

    HENRY V – 5. HENRY / 1989

    Muhteşem oyunculuk

    Shakespeare’in 5. Henry’nin krallık dönemini anlatan oyunundan uyarlanan bu filmle Sir Kenneth Branagh hem yönetmen hem de en iyi erkek oyuncu olarak Oscar’a aday gösterilmiş, ancak film sadece kostüm tasarımıyla Oscar kazanmıştı. Film 1495’te, 100 yıl savaşlarının ortasında genç Kral Henry’nin Fransa’yı fethetme girişimine odaklanır. Çok başarılı oyunculukların yanısıra, film psikolojik ve entelektüel derinliğiyle de dikkat çeker.

    Yönetmen: Kenneth Branagh. Oyuncular: Kenneth Branagh, Ian Holm, Christian Bale

    MRS. BROWN – BAYAN BROWN / 1997

    Tutku, entrika, dram…

    “Aşık Shakespeare’in yönetmeni John Madden’ın filmi, kraliçe Victoria’nın çok sevdiği eşi Albert öldükten sonra yas tutma döneminde sadık hizmetkarı John Brown’ın şefkatinde huzur bulmasını işler. Birbirinden son derece farklı bu iki insan arasındaki bu tutkulu fakat platonik ilişki, hem politik entrika ve skandal hem de dram yönüyle filmde çok güzel işlenmiştir. Kraliçe Victoria’yı Judy Dench’ten daha iyi canlandırabilecek çok fazla oyuncu da yoktur. Bu filmle tabii En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ına aday oldu.

    Yönetmen: Jeremy Brock. Oyuncular: Judy Dench, Billy Connely, Geoffrey Palmer

    ELIZABETH / 1998

    Tüm zamanların en iyisi

    İngiliz kraliyetinin efsanevi krali­çesinin hayatını anlatan iki filmden ilki; kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış kuşkusuz en lezzetli filmlerden biri. Cate Blanchett’in dik başlı, zeki Elizabeth rolünde döktürdüğü film, kraliçenin tahttaki ilk yıllarına odaklanıyor. Filmde Elizabeth’in çeşitli zorluklarla başederek krali­çeliğin ne olduğunu öğrenmesine tanık oluyoruz. Genç protestan Elizabeth, 1558’de üvey kız kardeşi Katolik Mary’nin ölümünden sonra tahta geçmişti. Blanchett bu rolüy­le 7 Oscar adaylığı aldı. Film, tarihî gerçeklerle dramatik etki adına oynasa da görsel zenginliği ve olay örgüsünün etkileyici akışıyla tüm zamanların en iyi “saray” filmlerin­den. Kast da ayrıca büyüleyici.

    Yönetmen: Shekar Kapur. Oyun­cular: Cate Blanchett, Joseph Fiennes, Christopher Eccleston, John Gielgud, Geoffrey Rush and Richard Attenborough

    THE QUEEN – KRALIÇE / 2006

    Unutulmaz bir 2. Elizabeth

    The Crown dizisinin yaratıcısı Peter Morgan’ın senaryosunu yazdığı film, 1997’de Prenses Diana’nın ölümüne Kraliyet Ailesi’nin verdiği tepkiyi işliyor. Özellikle de kraliçenin içinde kaldığı çetrefilli durumu. Kraliçe 2. Elizabeth portresiyle Helen Mirren’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı kazandıran film, komik, çarpıcı, etkileyici ve cesur. Helen Mirren buradaki oyunculuğuyla Oscar dışında bir de Kraliçe tarafından Buckin­gham Sarayı’nda akşam yemeği daveti kazandı.

    Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Helen Mirren, Michael Sheen, James Cromwell

    ELIZABETH THE GOLDEN AGE – ALTIN ÇAĞ / 2007

    Yine Kapur, yine Blanchett

    Cate Blanchett yaklaşık 10 yıl aradan sonra “kraliçe”liğe geri dönmüş ve bu performansıyla Oscar’a aday gösterilmişti. Film Elizabeth çağının ileri dönemlerine, kraliçenin olgunluğuna odak­lanıyor. Hikaye 1585’te geçiyor. İspanya kralı 2. Filip İngiltere’ye savaş açmayı planlar ve Elizabeth evlenmesi için baskı yaşarken geçen olaylar, yine müthiş bir görsellik, aksiyon filmlerine taş çıkartan bir hareketlilik ve tam dozunda bir akış ritmiyle yapılmış en iyi kraliyet filmlerinden biri unvanını hakediyor.

    Yönetmen: Shekar Kapur. Oyuncular: Cate Blanchett, Clive Owen, Geoffrey Rush

    THE OTHER BOLEYN GIRL – BOLEYN KIZI / 2008

    Amerikalı da aristokrat olur

    The Crown’un yazarı Peter Morgan (kendisine resmî kraliyet filmleri/dizileri yazarı diyebiliriz) tarafından Philippa Gregory’nin romanından uyarlanan film, 8. Henry’nin ikinci eşi aristokrat Anna Boleyn ve metresi, Anna’nın kız kardeşi Mary üzerine bir hika­ye. Film, tarihî gerçekleri çarpıtmasıyla oldukça eleştirilse de, Tudor dönemini politik gerilim, entrikalar, kız kardeş rekabeti gibi evrensel temalar üzerinden işliyor. Anna rolünde Natalie Portman ve Mary rolünde Scarlett Johannson, İngiliz aristokratlarını Amerikalı oyuncular olarak başarıyla canlandırdıkları için oldukça beğenilmişti. Tabii aynı zamanda cazibeleriyle de göz dolduruyorlar ama filmde gördüğümüz tek çıplak beden Eric Bana’nınki.

    Yönetmen: Justin Chadwick. Oyuncular: Natalie Portman, Scarlett Johannson, Eric Bana

    THE YOUNG VICTORIA – GENÇ VICTORIA / 2009

    Kraliyet soslu romantizm

    Suratsız olarak bilinen kraliçe Victoria’nın gençlik yıllarını canlandırması için, muhteşem somurtmasıyla ikon olmuş Emily Blunt’tan daha iyi bir tercih olamazdı. Downton Ab­bey’nin yaratıcısı Julian Fellowes’un yazdığı film, kraliçenin gençlik yıllarına ve Prens Albert’le evlenmesine odaklanı­yor. Kraliyet soslu bir romantik film diyebiliriz. Kostümler, mekanlar yine muhteşem. Tabii gerçek mekan kullanımı, ihtişama ihtişam katmış. Stone da genç, isyankar, kafası karışık Victoria olarak cezbediyor.

    Yönetmen: Jean-Marc Vallée. Oyuncular: Emily Stone, Rupert Friend, Paul Bettany

    THE KING’S SPEECH – ZORAKI KRAL / 2010

    Müthiş film, müthiş aktör

    Tüm zamanların kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış en iyi filmlerinden biri. 10 Os­car’a aday olan ve en önemli dört Oscar’ı kazanan (en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu (Colin Firth) film; Kral 6. George’un kekele­mesini düzeltmek için Geoffrey Rush’un canlandırdığı bir konuşma terapistiyle çalışmasına odaklanıyor. George 1936’da aniden tahta çıkar. 1939’da 2. Dünya Savaşı başlar. Dünyanın dörtte biri Birleşik Krallık toprağıdır ve kral kekeleme­den halkına konuşamamaktadır. Krallığı da asla istememiştir zaten. Bunlardan daha iyi dram malzemesi mi olur? Kaldı ki son derece eğlenceli işlenmiş.

    Yönetmen: Tom Hooper. Oyuncular: Colin Firth, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter

    DIANA / 2013

    Prensesin son 2 senesi

    Bütün dünyanın sevgili prensesi 1997’de trajik bir kazada ha­yatını kaybedince gerçek ölümsüzlüğe ulaştı. Naomi Watts’ın Diana’yı canlandırdığı bu biyografik drama prensesin hayatının son 2 yılına odaklanıyor. Charles’tan ayrıldıktan sonra başlıyor ve prensesin Pakistanlı kalp cerrahı Hasnat Khan’la yaşadığı iliş­kiyi, mayın karşıtı kampanyasıyla Angola’ya gitmesini, diğer ülkelere gezilerini ve Khan’ı kıskandırmak için başladığı Mısırlı Dodo’yla ilişkisinde bir trafik kazasında ölmesini işliyor. Film aslında çok ağır eleşti­riler aldı; The Guardian “Diana’yı ikinci kez öldürdü” diye yazdı ama yine de Naomi Watts, kostümler ve Diana’nın hayatının son yılları hakkında bilgi sahibi olmak adına izlemeye değer.

    Yönetmen: Oliver Hirschbiegel. Oyuncular: Naomi Watts, Naveen Andrews, Cas Anvar

    VICTORIA & ABDUL / 2017

    Yüksek oyunculuk: Judy Dench

    Judy Dench’i Oscar’a aday olduğu Kraliçe Victoria performansı “Bayan Brown”dan 20 yıl sonra yine Victoria rolünde izlediğimiz film, yine bir hizmetkarıyla ilişkisini, çok az bilinen bir hikaye olan Müslüman Hintli Abdul’la dostluğunu anlatır. “Crown” ve “The Queen”in yönetmeni Stephen Frears’in yönettiği filmde Dench, bir ikonun (iştahla yemek yemesinden bir hizmetkarına arkadaş­ça yaklaşmasına) insani taraflarını ortaya koyarak çok başarılı bir oyunculuk sergiler. Kostümler, iç mekanların ihtişamı, dış mekanların çarpıcılığı ve müzik yanında, krallığın sömürgesi Hindistan’la arasındaki gergin ilişkiye de değinen film, tutkunlarının kaçırmaması gereken yapumlardan.

    Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Judy Dench, Ali Fazal, Tim Pigott-Smith

    MARY QUEEN OF SCOTS – İSKOÇ KRALIÇESI MARY / 2018

    Hem aşk hem rekabet

    Popüler Netflix dizisi “House of Cards”’ın yaratıcısı Beau Willi­mon’un senaryosunu yazdığı film, Stuart döneminde 16 yaşında evlenip Fransa’ya kraliçe olan ve 18’inde dul kalan Mary’nin yeni­den evlenme baskılarını reddede­rek anavatanı İskoçya’ya dönüp tahtta hakkını araması sonucu kraliçe Elizabeth’le yaşanan ça­tışmayı ve hapse düşmesini konu alıyor. Katolik (Mary)-Protestan (Elizabeth) sürtüşmesi, kuzin dü­ellosu, hem aşk hem rekabet, ne ararsanız var filmde. “Ladybird” adlı müthiş bağımsız filmin başrol oyuncusu Saoirse Ronan’ı Kraliçe Mary olarak bambaşka ama yine çok güçlü bir performansla izliyoruz.

    Yönetmen: Josie Rourke. Oyuncu­lar: Saoirse Ronan, Margot Lobbie, Jack Lowden

    DİZİLER

    THE TUDORS / 2007

    16. yüzyılda güç ilişkileri

    “Vikingler”in yaratıcısı Michael Hirst’ün yaratıp yazdığı dizi 16. yüzyıl İngiltere’sinde Kral 8. Henry’nin hükümranlığı sırasında geçiyor. 2007-2010 arası 3 sezon yayınlanan dizi, Henry’nin 40 yıllık krallığı esnasında Aragonlu Catherine ve Anna Boleyn olan ilişkilerini; Sir Thomas More ve İngiltere’nin Roma Katolik Kilisesi’nden ayrılmasını; Kardinal Wolsey gibi önemli figürler ve en yakın arkadaşı, aynı zamanda danışmanı Suffolk Dükü Charles Brandon’la ilişkilerini anlatan, izlemesi keyifli bir dizi.

    Yaratıcı: Michael Hirst. Oyuncular: Jonathan Rhys-Meyers, Henry Cavill, Sarah Bolger

    REIGN – SALTANAT / 2013

    Kraliçe Mary’nin maceraları

    2013-2017 arası yayınlanan dizi, İskoç kraliçesi Mary’nin Fransız sarayında yaşadığı politik ve romantik olaylarla skandallara odaklanıyor. Mary 15 yaşında Prens Francis’le evlenerek Fran­sa’ya yerleşmişti. Dizi, kraliçenin hayatının bu erken dönemiyle ilgili. Kostüm ve oyunculuk açı­sından beğenilse de, tarihi doğru yansıtmadığı için eleştirilmişti (Kurgu olduğundan ve belgesel bir iddiası bulunmadığından bu eleş­tirileri pek önemsemiyoruz). İyi bir dönem dizisi olarak izlemeye değer.

    Yaratıcı: Laurie McCarthy. Oyuncular: Adelaide Kane, Megan Follows, Celina Sinden

    WOLF HALL / 2015

    Thomas Cromwell’in yükselişi

    6 bölümlük bu mini dizi, Tudor saltanatında güç oyunlarına karşı durarak 8. Henry’e başdanışman olan, basit bir demircinin oğlu Thomas Cromwell’in yükselişini anlatıyor. BBC dizisi birçok ödüle aday oldu ve en iyi mini dizi dalında Golden Globe kazandı.

    Yönetmen: Peter Kosminsky. Oyuncular: Mark Rylance, Damien Lewis, Claire Foy

    THE CROWN – TAÇ / 2016

    Çok popüler ve çok iyi

    Tüm zamanların en pahalı televizyon prodüksiyonu ünvanına sahip Netflix dizisi, aşırı popüler. İlk iki sezonu 1947-1964 arasını, 3. ve 4. sezonlar ise 1990’a kadar olan yılları kapsıyor. Dizi aslında 2. Elizabeth’in hayatına odaklanıyor. Ancak geçen yılllar boyunca sarayda yaşanan her türlü politik ve özel dram, entrika, aşk ve meşke de tanık oluyor seyirci. Yaratıcısı Peter Morgan’ın “The Audience/Seyirci” ve özellikle de 2006 yapımı filmi “Queen/Kraliçe”den uyarladığı, sarayın zenginliğine yaraşır ihtişamdaki dizi, kraliyet fanlarını son derece tatmin edecek kadar bol malzeme içeriyor. 5. ve 6. sezonları şimdiden heyecanla bekleniyor.

    Yaratıcı: Peter Morgan. Oyuncular: Claire Foy, Olivia Coleman, Imelda Staunton, Matt Smith, Tobias Menzies

    THE WINDSORS / 2016

    İngiliz usulü bir sit-com

    Bir nevi sit-com olan The Windsors, kraliyet ailesini satirik bir bakışla ele alan bir komedi. Tamamen hayal ürünü olaylar, as­lında gerçeklerden yola çıkıyor. Genellikle ciddiyetle işlenen kraliyet meselelerine çok farklı yaklaşan, İngiliz usulü espri anlayışına sahip, eğlenceli bir yapım.

    Yaratıcı: Bert Tyler-Moore. Oyuncular: Celeste Dring, Louise Ford, Hugh Skinner

  • Hanedandaki görevi protokoldeki yeriydi

    Büyük Britanya Kraliçesi 2. Elizabeth’in eşi Prens Philip’in soyağacı, hayatından ilginçti. Atası Danimarka Kralı, babası Sakarya Muharebesi’ne katılmış bir Yunan generali, ablaları Nazi Partisi üyesi, kendisi ise sonradan olma bir İngiliz’di. Hiçbir şey yapmadı; kendisinden beklenenleri yerine getirdi.

    Prens Philip aslında bir 19. yüzyıl insanıydı. O çağın kadın hükümdar­larına layık görülen, fakir ancak kraliyet aileleriyle akraba, mavi kanlı bir prensti. Aile ilişkileri 19. yüzyıla özgüydü ve bir gene­tik uzmanını çıldırtacak kadar karmaşıktı. Schleswig-Holste­in-Sonderburg-Glücksburg gibi akılda tutulması zor bir Alman ailesinden olan büyükbabası­nın babası, 9. Christian adıyla Danimarka tahtına çıkmıştı. Onun oğullarından Georg ise zamanın büyük devletleri tara­fından Yunanistan Kralı seçil­mişti. İşte Philip (1921-2021), bu Yunan kralının torunların­dan en küçüğüydü.

    Philip’in babası Yunanistan Prensi Andreas (1882-1944), Sakarya Meydan Muharebe­si’ne katıldığı için tanınıyordu. Balkan Savaşları’nda yarbay olarak bir sahra hastanesinin komutasını üstlenmişti. Sakar­ya Muharebesi sırasındaysa Yunan 2. Ordusu’nda tümge­neraldi. Üstlerini küçümsüyor, yetersiz buluyordu. 19 Eylül 1921’de Prens Andreas’a Türk mevzilerine saldırı emri veril­diğinde, “panikten kaynaklanan umutsuz bir hareket” olarak gördüğü bu karara uymayarak birliklerine geri çekilmeyi em­retti. Yunan orduları komutanı General Anastasios Papulas’tan sıkı bir azar işitince oracıkta is­tifasını sundu ama reddedildi.

    1 yıl sonra, Türklerin İz­mir’e girişinin ardından 11 Ey­lül 1922’de Yunanistan’da bir darbe yapıldı ve “Küçük Asya felaketi” denilen Anadolu iş­galini yürütmüş politikacılarla komutanlar hapse atıldı. Prens Andreas da yargılananlar ara­sındaydı; “vatana ihanet”ten suçlu bulundu, ancak “hiçbir askerî komuta deneyimi ol­madığı” gerekçesiyle hakkın­daki idam kararı ömür boyu sürgüne çevrildi. Ailesiyle bir­likte Fransa’ya gitti; ölümüne kadar orada yaşayacak, sadece 1930’da İngiltere’de bir kitap yayınlayacaktı. Towards Disas­ter: The Greek Army in Asia Minor in 1921 (Felakete Doğru: 1921’de Küçük Asya’daki Yu­nan Ordusu) adlı bu kitapta, Sakarya Muharebesi’ndeki tav­rını açıklıyor, kendini savunu­yordu.

    Prens Philip 9 yaşında, Yunan piyadesi “evzon” kıyafetiyle. Emil Markoviç’in fotoğrafı.

    Aile sürgüne gittiğinde, Prens Andreas’ın tek oğlu Phi­lip henüz 2 yaşında bile değildi. 4 ablasıyla Avrupa’da oradan oraya savrularak yaşamaya baş­ladı; üstelik annesiyle babası bir süre sonra ayrıldı. Philip’in annesi Prenses Alice, o fakir, mavi kanlı Alman ailelerin­den birinin üyesiydi ama anne tarafından İngiltere Kraliçesi Victoria’nın torunu olmak gibi şansa sahipti. Philip’in dayısı Lord Mountbatten İngiliz do­nanmasında bir amiraldi (yıllar sonra Hindistan’ın son genel valisi olacaktı).

    1930’larda Philip’in 4 ablası hepsi de Nazi partisi üyesi olan birer Alman prensiyle evlendi. Genç Philip, 1937’de bir uçak kazasında ölen ablası Nazi par­tisi üyesi Hessen Grandüşesi Cecilia’nın Almanya’daki cena­ze törenine katıldı. Cenaze fo­toğraflarında Philip, önde gelen Nazilerin arasında görünüyor­du. Bu fotoğraf, tarihçi Jonat­han Petropoulos tarafından Al­man prenslerinin Nazi sempa­tisini ele aldığı Royals and The Reich adlı kitabında 2006’da yayımlandı.

    Neyse ki Philip, eğitimi­ni Almanya’da ablalarının ya­nında değil İngiltere’de dayısı Lord Mountbatten’ın gözeti­minde yaptı. 2. Dünya Sava­şı’nda Britanya donanmasında Akdeniz ve Pasifik’te teğmen olarak bulundu. Ancak askerî kariyeri babasınınki gibi yarım kaldı çünkü savaşın ardından 1947’de Büyük Britanya Kralı 5. George’un kızı ve veliahtı Pren­ses Elizabeth ile evlendi. Müs­takbel kraliçe için ondan uy­gun aday bulunamazdı: Bütün hanedanlarla akraba olduğu halde, aile bağlarının sağladığı servet veya güce sahip değildi. Soyadı (Mountbatten) bile da­yısından ödünç alınmıştı. Ba­basının söylenmesi zor Alman adını bir kenara atmıştı. Düğü­ne “Nazi ablalar” davet edilme­di; böylece 2. Dünya Savaşı’n­dan yeni çıkmış İngiliz halkına damadın Almanlığını hatırlata­cak hiçbir şey kalmadı.

    Edinbrough Dükü unvanı­nı alan Prens Philip’in bundan sonraki upuzun hayatı, kısacık bir paragraftır. Eşi tahta çıktık­tan sonra birkaç çıkış yapma­ya kalktığında hemen haddi bildirildi. Sonradan edindiği soyadını çocuklarına vermesi­ne bile uzun süre engel olundu. Bir-iki skandala karışmaktan kılpayı kurtuldu. En yakın dos­tu ve sekreterinin zina nede­niyle boşanması, Soğuk Savaş ortamında patlak veren Profu­mo skandalına karışanlarla ta­nışıklığı, basın tarafından fazla dillendirilmedi. Kraliyet aile­sini modern dünyayla tanıştır­makta rol oynadığı söylendi. Bu iddianın dayanakları, kraliçe­nin tahta çıkış töreni filminin televizyonda yayınlanmasına ve 1969’da “Kraliyet Ailesi” ad­lı bir belgesel film çekilmesi­ne önayak olmasından ibaretti. Bir de kimilerinin ırkçı ve kaba bulduğu, bazılarının da açık­sözlülük ve egzantriklik belirti­si saydığı ünlü esprileri vardı:

    Prens Philip 1937’de ablasının cenaze töreninde Darmstadt’ta Nazi önde gelenlerinin arasında yürüyor (sivil kıyafetli).

    “Siz hakikaten bir kadın mı­sınız?” (1984’te Kenya’da yerel bir kadının sunduğu hediyeyi aldığı sırada)

    “Burada çok fazla kalırsa­nız, hepiniz çekik gözlü olacak­sınız” (1986’da Çin’de bir grup İngiliz öğrenciyle konuşurken)

    “Hepiniz korsan torunu de­ğil misiniz?” (1994’te Cayman Adaları’nda sohbet ederken)

    “Hâlâ mızrak fırlatıyor mu­sunuz?” (2002’de bir Avustral­ya yerlisiyle konuşurken)

    Bu gaflar dışında ömrünü hiçbir şey yapmadan geçirerek, kendisinden bekleneni yerine getirmiş oldu.