Kategori: Dünya Tarihi

  • SSCB’nin mezar kazıcısı mı, Batı’nın barış güvercini mi?

    SSCB’nin mezar kazıcısı mı, Batı’nın barış güvercini mi?

    20. yüzyılın en tartışmalı simalarından, SSCB’nin son lideri Mihail Gorbaçov 30 Ağustos 2022’de öldü. Arkasından kimileri “sosyalizmin mezar kazıcısı” olarak lanet okurken, kimileri de “dünyaya barış getirdiği için” teşekkür etti. Oysa “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganının hayal olduğu, bürokratik kastın hayat tarzının Batı’daki zenginleri aratmadığı bir dönemde, Gorbaçov ne SSCB’yi parçalamayı ne de kapitalizmi yeniden kurmayı amaçlamıştı.

    Kuzey Kafkasya’da 1931’de doğan Miha­il Gorbaçov, ülkenin başına geçene kadar siyasi kariyerinde dikkati çekici bir hadise bulunmayan bir genç­ti. Kendi anlatımına göre bel­leğine kazınmış önemli bir an, 1937’deki “Büyük Temizlik” sırasında yaşanmıştı. Dedesi 14 aylık işkenceden sonra giz­li bir örgüt kurduğu iddiasıy­la ölüme mahkum edilecekken dosyası yeniden incelenmiş; herhangi bir cürmünün bulun­madığı anlaşılarak serbest bı­rakılmıştı.

    Hukuk öğrenimi sırasında gelecekteki eşi Raisa Titaren­ko ile tanışmıştı. 1950’de ön­ce Konsomol’a ve daha sonra Parti’ye üye olmuş; 60’lı yıl­larda tarım üzerine uzmanlaş­mıştı.

    KGB şefi Yuri Andropov ve onun akıl hocası ideolog Mi­hail Suslov sayesinde siyaset­te hızla yükselmeye başladı. O dönem için oldukça genç sayı­labilecek yaşlarda basamakla­rı tırmandı. Uzun süreden beri iktidar piramidinin tepesine çöreklenmiş gerontokrasi­nin (yaşlılar yönetimi) dışın­dan, nispeten genç bir adam­dı. Hatta onlara göre biraz taşralıydı. Yine de 40 yaşında Merkez Komite’ye, 49 yaşında Siyasi Büro’ya seçildi. Tercih edilme nedenlerinden biri de o güne kadar nomenklatura’nın (bürokrasi eliti) dehlizlerin­den uzak kalabilmiş olmasıydı.

    İktidara gelene kadar pek de dikkati çekici bir siyasi kariyeri olmayan Mihail Gorbaçov, bürokratik kastın dehlizlerinden uzak kalabildiği için SBKP’nin önde gelenlerinin inisiyatifiyle başa geçmişti.

    Yuri Andropov’un ölümün­den sonra Konstantin Çernen­ko’nun son “ihtiyar” olarak 1 yıl daha iktidarda kalmasının ardından, Gorbaçov 1985’te SSCB’nin en yüksek görevi olan Sovyetler Birliği Komü­nist Partisi (SBKP) Genel Sek­reterliği’ne ve 1988’de de Dev­let Başkanlığı’na getirildi.

    SBKP’nin önde gelen gru­bunun inisiyatifi ile başa ge­çen Gorbaçov, 1987-88’in si­yasi ve reformcu dönüşünü başlatmadan önce, partinin 27. Kongresi’nden (1986) sonra liberalleşme ve rejim değişik­liği yönelimi hızlandı. 1990’da Gorbaçov dönemi sürerken Komünist Parti’nin siyasi te­keli kaldırıldı, özel mülkiyet girişimine yeşil ışık yakıldı ve sınırlar sermaye hareketine açıldı. 1991’den sonra “liberal” olarak bilinen Boris Yeltsin’in başa gelmesiyle Sovyet siste­minin dağılışı tamamlandı ve büyük özelleştirmeler yapıldı.

    SSCB’nin mezar kazıcısı mı

    Gorbaçov, Soğuk Savaş’ın iki askerî blokunun (NATO ve Varşova Paktı) dağıtılmasını ve sistemlerin bir Avrupa “or­tak evi” çerçevesinde “barış içinde birarada yaşamasını” amaçlamıştı. Almanya şansöl­yesi Helmut Kohl ile pazarlık etmeye gelmiş; Duvar’ın yıkı­lışını kabul etmişti. Birleşik Devletler, birleşik bir Alman­ya’nın NATO’ya dahil edilme­si için bastırıyordu. Gorbaçov, NATO’nun Almanya’nın ötesi­ne geçmeyeceği vaadine daya­narak bu durumu kabul etmek zorunda kaldı. 1991’de Varşova Paktı feshedildiği için bu va­atler tutulmayacaktı. ABD’nin takıntılı olduğu hedef, SSC­B’nin ve buradaki mülkiyet sisteminin sonunun gelmesiy­di. Bu hedeflerin esas aktö­rüyse Boris Yeltsin’di. Yelt­sin, Aralık 1991’de Ukrayna ve Beyaz Rusya’nın KP liderle­riyle müzakere edilen ve Gor­baçov’un istifa etmesine ne­den olan bir anlaşma yoluyla SSCB’nin dağıtılmasını orga­nize etti.

    Gorbaçov’un devraldığı miras

    SSCB’nin bir cennet veya bir cehennem olduğunu sanan­lar için Gorbaçov, çöküşün baş sorumlusu olarak görülür. Oy­sa o bir mezar kazıcı değildi. Devletten değil de devrimden, yani Sovyetler’de örgütlenmiş olan kitlelerin iradelerinden sözedilecekse, çok uzun za­mandır devrimin “Bütün İk­tidar Sovyetler’e” sloganı ha­yal olmuş; Batı’daki zenginle­ri aratmayan hayat tarzlarıyla bürokratlar, tasarruf ettikleri iktidar sayesinde devlet mül­kiyetinin nimetleri ile sınırlı kalmayacak bir dönüşümün, özel mülkiyetin iktidarına im­kan verecek radikal bir değişi­min peşine düşmüştü.

    İçeriden bakıldığında sis­tem tıkanmaya başlamıştı. Kimsenin SSCB’yi parçalamak veya kapitalizmi ihya etmek gibi bir niyeti yoktu. Her ne kadar Çin yavaş yavaş kendisi­ni bugüne taşıyacak olan yeni güzergahını belirliyor olsa da, o vakitler onlar da hamlelerini ayakta kalmak üzere planla­mışlardı.

    Gidişatı düzenlemek için başa geçirilen Gorbaçov, her ne kadar piyasa reformları­nı planlı ekonomiye yedire­cek (perestroyka/dönüşüm) ve bürokrasinin konumunu meşrulaştıracak demokratik diye takdim edilen reformla­rı (glasnost/açıklık) gündeme alacaksa da, böylesi köklü bir dönüşüm için aşağıdan, yani halktan bir baskı veya destek görmemişti. Yani kararı veren­ler, eski yönetici kliğin ta ken­disiydi.

    SSCB’nin mezar kazıcısı mı
    Kardeşe bir öpücük Nisan 1986’da Gorbaçov, Doğu Almanya’nın Komünist lideri Erich Honecker’in yeniden seçilmesinden dolayı onu yürekten kutlarken (üstte). Honecker, Ocak 1989’da bile duvarın “100 yıl sonra bile” ayakta kalacağını söyleyerek övünüyordu. 10 ay sonra duvar yıkıldı ve Gorbaçov buna yardımcı olduğu için Batı tarafından övgüyle anıldı.

    Öte yandan Gorbaçov’un üstesinden gelmeye çalıştı­ğı zorluklar saymakla bitmi­yordu.

    2. Dünya Savaşı’nın gali­bi olmanın prestijine daya­nan Rusya, örneğin Polonya’da ulusal ve Katolik bir mahiyet arzeden, ancak işçi sendikala­rına dayalı Solidarność’ın (Da­yanışma-Polonya’daki Gdańsk Tersanesi işçilerinin kurduğu sendika) karşısına General Ja­ruzelski’nin darbesiyle karşı çıktığında, sözü edilen presti­jin çok da yüksek olmadığını anlamıştı. Böylece Orta Avru­pa’da Sovyet hegemonyasının ne kadar kırılgan olduğu gö­rüldü. Bütün bu blok, aslında kendini Rusya’dan ziyade Av­rupa’ya yakın görüyordu.

    Rusya’nın öbür ucundaki Afganistan işgalinin maliyeti ise daha iyi biliniyor. ABD’nin Vietnam’da başına gelene benzer bir durum, burada ABD eliyle Rusya’nın başına geldi. Sonunda genel olarak anti-emperyalist güçler nez­dinde itibar kaybı yaşanırken, Müslüman dünya da bu işgali hiç iyi karşılamadı.

    Silahlanma yarışı, Rus­ya’nın millî geliri için­de askerî harcama payının ABD’nin iki katı olmasını zo­runlu kıldığında durum sür­dürülemez bir hâl aldı. Gıda sorunu Rusya’nın en kritik dertlerinden biriydi. Tahıl ha­sadı nüfus artışının çok geri­sindeydi. 1960’dan 1980’e, 20 yılda nüfusun üçte biri, yani 100 milyon insan kırdan ken­te göç etti. Bu “kentleşme”, Batı’daki kentleşmeden fark­lıydı. Belli bir eğitim, okur­yazarlığa sahip gruplar top­lumun kimyasını değiştirdi, insanlar resmî görüşlerinin yanısıra örtük veya açık çok farklı görüşleri (liberal, ileri­ci, geleneksel, dinsel) daha zi­yade kültür alanında edinme­ye başladı.

    SSCB’nin çöküşü, dünya ölçeğinde sosyalist hareke­tin gerilemesine bir gerekçe olarak gösterilir. Oysa 60’lı yıllardan itibaren Moskova’ya körü körüne bağlı Sol hare­ketlerin yerini Çin gibi onu düşman belleyen merkezlerin alması; en yakın kitlesel par­tilerin bile kendi gerçekleri­ni önde tutarak Moskova’nın dümen suyundan uzaklaşma­sı da SSCB’nin dünya ölçeğin­deki konumunu zayıflatan bir unsur olmuştu.

    SSCB’nin mezar kazıcısı mı
    1989’da Gorbaçov, Küba devriminin lideri Fidel Castro tarafından Havana’da karşılandı. Ancak, sadece iki yıl sonra SSCB’nin çöküşü, Özgürlük Adası’nı ana müttefiksiz bıraktı.

    Gorbaçov’a atfedilen “me­zar kazıcısı” ibaresi, o iktida­ra geldiğinde zaten kapitalist­ler gibi yaşayan bir bürokrat katmanının “devrim” ya da “sosyalizm” davasının önder­leri sanılmasındandır.

    Gorbaçov başa geçirildi­ğinde, tarihin sunduğu iki ih­timal vardı: Ya Ekim 1917’nin Sovyet demokrasisine dönüş yapılacak ya da bürokratların kapitalistlere dönüşümünü tamamlayacak olan ulusla­rarası sermaye ile bütünleşi­lecekti. Rusya’da ilk ihtimal için gerekli sosyal ve siyasal güçler on yıllarca süren rejim sırasında varolma imkanı bu­lamamıştı.

    Paradoksal olarak Gor­baçov’un derslerini, Rusya ile neredeyse düşmanca sayılabi­lecek bir ilişki içinde olan Çin Komünist Partisi de çok iyi öğrenmiş ve perestroyka’ya, yani kapitalizmle bütünleş­meye doğru tam gaz ilerlenir­ken; glasnost’a yani saydam­lık denen siyasal reformlara kapılar sıkı sıkıya kapatılmış­tı. Belki de 1989 Tiananmen Meydanı olayları bunun en iyi ve sembolik örneği oldu.

    Aynı dersi Putin de öğ­renmiş ve bürokrasinin dev­let mülkiyetine el koyabilme­si için oligarkların sultasını sürdürmesini mümkün kılan siyasi ortamı katı bir dikta­törlükle sağlamıştı.

    Sonuç olarak Gorbaçov’u halk değil, sistemi çöküş­ten kurtarmak isteyen “yaşlı adamlar kliki” iktidara getir­mişti. Ancak çöküşün kaçı­nılmaz olduğunu da görüyor­lardı. Gorbaçov’un tasarısı, planlı ekonomiyi (perestroy­ka) harekete geçirmek için piyasa reformlarını ve bürok­rasinin gücünü meşrulaştı­racak demokratik reformları (glasnost) gerçekleştirmek­ti; SSCB’yi parçalamak ya da kapitalizmi yeniden kurmak değil…

  • Minicik bir adaydı Asya’nın kaplanı oldu

    Dünya Ukrayna Savaşı ve ekonomik-siyasi etkileri ile sarsılırken, Tayvan üzerindeki uluslararası gerilimin artması ülkeyi öne çıkardı. Tarih boyunca ABD-Çin Halk Cumhuriyeti ilişkileri ve dönüşen Tayvan’ın kadın başkanı Tsai Ing-wen’le beraber bağımsız bir güç olarak sürece ağırlığını koyması…

    Rusya’nın Ukrayna’yı işga­lindeki tarihsel iddiala­rının sarsıntıları geçme­mişken ABD’nin üç numarası Meclis Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan ziyareti, iki hegemonik emperyalist güç arasındaki geri­limi artırdı. Obama’nın Asya da­nışmanı “bu durum belki Ukray­na’dan çok daha tehlikeli” cüm­lesiyle durumu özetledi.

    Tayvan, Hong Kong’tan farklı olarak herhangi bir söz­leşmeyle Çin’e bağlı değil. Do­layısıyla Hong Kong’ta muha­tap Büyük Britanya. Tayvan’da ise Çin “bir ülke iki sistem”i savunuyor ama burada muha­tap doğrudan Tayvanlılar. Bir zamanların “iki sistem”i kapita­lizmle sosyalizmi kastediyordu; oysa şimdi sistem deyince -iki kesimde de kapitalizm hüküm sürdüğünden- ancak siyasal sis­tem akla gelebilir.

    Pelosi’nin ziyaretinden ön­ce daha Mayıs 2022 başında The Economist dergisi Tayvan için “dünyanın en tehlikeli yeri” başlığını atmıştı. Amerikan dü­şünce grubu Council on Foreign Relations da, Tayvan için “ABD ve Çin ve muhtemelen diğer bü­yük güçler arasında bir savaşa yol açabilecek dünyanın en ger­gin noktası” demiş; Hint-Pasifik bölgesi Amerikan kuvvetleri ko­mutanı amiral Philip Davidson ise önümüzdeki 10 yılda burada bir savaşın muhtemel olduğunu belirtmişti.

    1941’de Miami sahilinde güneşlenirken Çin bayrağını da yanına almış bir kadın… Çin devrimi esnasında oluşturulan ve bugün Tayvan bayrağı olarak kullanılan bayrağın kullanılması bugün Çin’de yasak.

    ABD’nin şüphesiz kendi he­sapları vardır ama Çin’in de komşularına ve özellikle Tay­van’a karşı artan bir askerî bas­kısı olduğu gerçek. Tayvan’da gi­derek önem kazanan bağımsız­lıkçı eğilimlere karşı tetikte olan Çin, 2016’da bu yönelimde olan başkan Tsai Ing-wen ile bütün tartışma kanallarını kapatmıştı.

    Tabii Tayvan meselesini sa­dece ABD-Çin rekabeti açısın­dan okumak yetersiz olacaktır. En önemli olan, Formoza Boğa­zı’nın iki yakası arasındaki geri­limden çok Tayvan halkının ge­leceğini nasıl gördüğüdür.

    Ortak bir tarih mi?

    Tayvan 1683’den 1895’e Qing Hanedanı döneminde Çin İm­paratorluğu tarafından yönetil­di. 17. yüzyılda Filipinler’deki İs­panyol valisi ada sahillerine bir çıkarma yaparak bir liman kenti San Salvador’u oluşturdu. Hol­landalı sömürgeciler döneminde tarım için ana karadan Çinliler getirildi. Portekizliler de adaya “Formoza” (Güzel) ismini ver­diler.

    Binlerce yıl önce adaya yer­leşmiş olan (buradan da Mada­gaskar, Endonezya, Filipinlere gidenler olmuş) yerli sakinlerin yanında, Çin’den gelenlerle be­raber melez bir nüfus oluşma­ya başladı. 1662’de Hollandalılar adadan kovuldu ve ana karadan göç hızlandı. Çin kökenli nüfus 50 binden 100 bine çıkarken, bir o kadar da yerli vardı. Bir süre sonra melezleşme arttı; 19. yüz­yıl başında Tayvan’da 2 milyon Çinli yaşıyordu.

    Pelosi’nin olay yaratan ziyareti Çin destekçisi protestocular, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Çin’in tepki ve uyarılarına rağmen Tayvan’a gitmesine karşı Hong Kong’daki ABD Başkonsolosluğu önünde eylem yaptı.

    1895’teki Japon-Çin Sava­şı’ndan sonra Japonlar adayı ele geçirirken, hem Çin’den gelen­ler hem yerliler önemli kayıplar verdiler. 1945’te 50 yıllık Japon işgali sona erdi ve adadaki yö­netim de ana karanın yönetimi­ni ele alan Çan Kay Şek önderli­ğindeki milliyetçi Guomintang’a (GMD) geçti.

    Japonların gidişinden sonra yerli halkla ana karadan yeni ge­lenler arasında huzursuzluk baş­gösterdi. Yolsuzluklara karşı çı­kan Tayvan halkı Şubat 1947’de ayaklandı ve GMD güçleri 30 bin Tayvanlıyı katlederek bunu bastırabildi. Ülkede sıkıyönetim ilan edildi. Bu, “beyaz terör”ün başlangıcıydı. Çan Kay Şek’in Mao ve Kızıl Ordu karşısında ye­nilgiye uğramasından sonra Ara­lık 1949’da ana karadan kaçan 2 milyon insan ve başta GMD güç­leri tamamen Tayvan’a çekildi. Mart 1950’de Çan Kay Şek, ömür boyu sürecek başkanlığa oturdu.

    GMD’yi ayakta tutan, ABD’nin bölgede komünizmin yayılmasını engellemek için yap­tığı yardımlar ve 1950’de patlak veren Kore Savaşı’ydı. Böylece Formoza Boğazı’nın iki yakasın­daki statüko 20 yıl dondurulmuş oldu.

    Tayvan on yıllarca ABD’nin desteğiyle GMD diktatörlüğü tarafından yönetildi. Japon sö­mürgeciliğinin mirası ekono­mik açıdan dönüşüme uğratıla­rak modern bir kapitalist devlet oluşturuldu. Siyasal sistem tüm muhalefeti sindiren baskıcı bir rejim olarak varlığını sürdür­dü; ancak 1975’te ölen Çan Kay Şek’in yerine geçen oğlu Jiang Jingguo döneminde bir gevşe­me başladı. 1986’da Minjindang (DPP-İlerici Demokrat Parti) ilk muhalefet partisi olarak kurul­du; 1987’de sıkıyönetim kalktı. 2000’deki seçimlerde ise ilk kez GMD üyesi olamayan bağımsız­lıkçı bir kişi başkan seçildi.

    Tayvan 50’li yıllardan baş­layarak hızlı bir ekonomik kal­kınma ile “Asya Kaplanları”n­dan biri oldu. Japonya ve Avrupa Birliği’ne eşdeğer bir hayat düze­yi yakaladı (Bugün kişi başı gelir açısından dünyanın 15. ülkesi olan Tayvan, nüfusu 24 milyon olduğu hâlde dünyanın en büyük 22. ekonomik gücü konumun­da).

    Kahire Konferansı Dünya Savaşı sonrası, 22-26 Kasım 1943’te Uzakdoğu’daki gelişmeleri değerlendirmek için yapılan Kahire Konferansı’nda Çan Kay Şek, Franklin D. Roosevelt ve Winston Churchill.

    ABD, Çin’i tanıyınca…

    ABD’nin desteğindeki Çan Kay Şek’in demir yumruğu ile yöne­tilen Çin Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler’de “Çin” sandalyesini işgal ederken Çin Halk Cuhuri­yeti dışlanmıştı. Çin Halk Cu­huriyeti’nin SSCB ile ilişkileri­nin iyice bozulduğu bir dönemde ABD ile yakınlaşması, durumu tersine çevirdi ve Çan Kay Şek temsilcisi kapı dışarı edilirken Pekin, Birleşmiş Milletler’e da­hil oldu. Sonunda ABD, 1 Ocak 1979’da Pekin’i tanıyıp Taipei ile ilişkisine son verdi. ABD ar­tık Çin Halk Cumhuriyeti’ni Çin olarak tanıyor, Tayvan mesele­sinin barışçıl çözümünden yana bir tutum sergiliyordu.

    Çin Halk Cumhuriyeti ise Tayvan’ı zorla “özgürleştirmek” yerine iktisadi ve beşeri ilişki­lerini geliştirerek adayı barışçıl bir şekilde ana karaya bağlama­ya yöneldi. Tayvanlılar ekono­mik sistemlerini ve hayat tarz­larını koruyabilecekler, “özel yönetsel bölge olarak yüksek bir özerkliğe” sahip olabileceklerdi. Çin Halk Cumhuriyeti başka­nı Xi Jinping 2019’da “tek ülke, iki sistem” çerçevesinde Tay­van’ın Çin’e entegrasyonunda ısrar ediyordu. Ona göre 1842 Afyon Savaşı’ndan itibaren par­çalanan Çin’in, Makao ve Hong Kong’un ülkeye dahil olmasıyla geriye tek kayıp parçası Tayvan kalıyordu. Bu özcü milliyetçilik yaklaşımı, aslında Çan Kay Şek ve GMD tarafından da savunul­muştu. Adanın %15’ini oluşturan ve kıtadan gelen “mülteciler”in dışında kalan ahali ise özellik­le 1980’in sonlarından başlayan demokratikleşmenin de itkisiyle yükselen Tayvan milliyetçiliğine eğilim göstermeye başladı. Kıta Çin’i ile ortaklıkları olmakla bir­likte kendi tarihsel ve siyasal yö­rüngesine sahip bir milliyetçilik, özellikle 2000’de bağımsızlıkçı bir hükümetin oluşmasıyla be­lirginlik kazandı.

    Tayvan’ın zirvesindeki kadın Tayvan’ın ilk kadın cumhurbaşkanı, Demokratik İlerleyiş Partisi (DPP) lideri Tsai Ing-wen, bu yıl yapılan ve %75 ile en yüksek katılımın sağlandığı seçimlerde Pekin yanlısı aday karşısında %57 oy aldı.

    Tarihin ironisi

    GMD’nin muhafazakar yöne­timi, Tayvan bağımsızlıkçıları­na karşı yenilgilerinin ardından Çin Komünist Partisi ile “Büyük Çin” ortak ideali çerçevesinde yakınlaştı. GMD, 2008’de bu da­vada kazanılmış iş çevreleri ve medyanın desteği ile yeniden ik­tidara geldi. Başkan Ma Ying-je­ou, Çin ile “iki yaka arasında or­tak pazar” temelinde 19 anlaşma imzaladı. Böylece Tayvan, Çin’e ekonomik olarak bağımlı hâle gelmeye başladı (ihracatın %40’ı Çin’e yapılıyordu).

    Ancak bu “Çin rüyası” 2014’te GMD hükümetinin hiz­metlerin liberalleştirilmesi po­litikasına karşı ülke ölçeğinde büyüyen protesto hareketle­riyle sona erdi. Çin yatırımları­nın çeşitli sektörlere açılması ve özellikle Çin’den gelenlerin istihdamı kaygıları artırmıştı. 3 hafta süren sokak gösterile­ri, parlamento işgali gibi olaylar Çin ile ilişkilerde bir döneme­ci şekillendiren hoşnutsuzluğun ürünüydü. Özellikle 40 yaşının altındaki yurttaşlarda iki kıyı­nın ekonomik entegrasyonu ko­nusunda güçlü bir güvensizlik oluştu.

    Araştırmalar 15 yıldır “Tay­van ulusu” kimliğinin güçlen­diğini göstermekte. Bugün nü­fusun yaklaşık %70’i kendisini “Tayvanlı” olarak nitelendiriyor. Bu oran 30 yıl önce %20’nin al­tındaydı. Ayrıca nüfusun %90’ı “tek ülke iki sistem” formülünü reddetmekte. 30 yaş altındakiler için “Çin rüyası” bitmiş durum­da. Bunların neredeyse tamamı kendini Tayvanlı olarak görmek­te. Hatta üçte ikisi Çin Cumhuri­yeti adının da Tayvan diye değiş­tirilmesinden yana.

    Tayvan’da siyasal rejim

    Jeostratejik hesaplarda ABD’nin Çin’i dizginlemesinin bir aracı olarak gösterilmek Tayvanlılar için bir şey ifade etmiyor. Siya­sal rejim olarak Tayvan’ın kıta Çin’inden oldukça farklı bir ko­numu var. Üstelik Çin’in Tibet, Uygur ve genel olarak insan hak­ları sicili ortada.

    Ülkedeki muhalefet Ocak 2016’da yapılan seçimlerde gö­rülmedik bir başarı ile hem baş­kanlık hem meclis seçimleri­ni kazandı. Bağımsızlıkçı Tsai Ing-wen %56 alırken rakibi o ana kadar iktidarda olan Guo­mintang’ın adayı %31’de kaldı. Tsai Ing-wen, Tayvan’ın ilk ka­dın başkanı oldu; bu yıl yapılan ve %75 ile en yüksek katılımın sağlandığı seçimlerde ise Pekin yanlısı aday karşısında ise %57 oy aldı.

    Feminist militanlar Çin Halk Cumhuriyeti’nde hapsedilirken, Tayvan 2019’da Asya’da eşcin­sel evliliğini kabul eden ilk ülke oldu.

    2020’de Anayasa Mahkeme­si aldatmayı (zina) suç olmaktan çıkardı.

    Kadınların siyasal hayata ka­tılımı da çok yüksek.

    Çin, Uygurları baskı altında tutarken, Tsai Ing-wen son 400 yılda maruz kaldıkları acılar ve adaletsizlikler için yerli halklar­dan özür diledi.

    Tayvan, çevre politikaları ve uygulamlarında da önemli me­safeler katetti.

    Çin, geçen ay ada yakınlarındaki askerî tatbikatlarını artırarak gerilimi yükseltti ve Tayvan Boğazı’nda bir kriz endişesine yol açtı.

    Tayvan Çinli mi?

    2017’de vefat eden sinolog Arif Dirlik, Boundary 2 adlı dergide çıkan yazısında , Tayvan’ı çok yakından tanıyan biri olarak bütün ezberleri bozan bir açık­lıkta Çin ile Tayvan’ın ilişkisini ortaya koymaktaydı. Ona göre Tayvan hiçbir zaman Çinli ol­mamıştı. Dahası, ikisi arasında, yani ana kara ile ada arasında uluslaşma süreci birbirinin bü­tünleyicisi değildi. Tayvan bu bakımdan Hong Kong’dan da farklı bir konumdaydı. Dirlik, bağımsız bir kimlik, bir Çinli­leştirme süreci değil “Tayvanlı­laşma” süreci olduğunu söylü­yordu.

    Ana karada egemen olan Han kültürünün bir varyasyo­nu olmayan Tayvan’da; adanın yerlisi olan aborijen kültürleri­nin Güneydoğu Çin’den fark­lı dönemlerde gelen Hoklo ve Hakka kökenliler ve en sonun­da da 1949 Çin Devrimi’nden sonra buraya kaçan mülteciler­le harmanlanması sözkonusu. Öte yandan adanın ana karadan farklı sömürge geçmişinin de elbette bu kompozisyonda payı var. Öte yandan Han etnik un­surunun kıta Çin’inde bile diğer etnik unsurlarla zamanla kurdu­ğu ilişkilerle değişime uğradığı belirtilebilir.

    Arif Dirlik, Tayvan’daki ulu­sal kimliğin inşaının ana kara­daki Çin Komünist Partisi’nin beklentileri dışında geliştiğini analiz etmişti. Tayvanlılar, kendi kimliklerinin yapı itibarıyla ne­redeyse 400 yıldır Han kültürü ve soyu, Aborijen kültürü ve so­yu ile Japon kültürü (soyu yok) tarafından bir karışım olduğunu savunuyor.

    Bağımsız bir ülkenin ABD’nin nüfuzu altında olsun olmasın Çin Halk Cumhuriyeti için arzettiği tehlike Tayvan ile sınırlı değil tabii. Unutmamak gerekir ki Tayvanlıların Çinlili­ği tartışma konusu iken, Tibet­lilerin ve Uygurların ve belki de kendi dillerini (mesela Kanton­ca) konuşanların da benzer bir taleple öne çıkmaları hâlinde bir “parçalanma” tehdidi algısı “Bü­yük Çin” rüyasında olanlar için kaçınılmaz. Ne de olsa bunların hepsi Çin tarafından sömürge­leştirilmiş halklar.

    1. Kuruluşundan yokoluşuna İskenderiye Kütüphanesi’nin yanık kokan hazin hikayesi

      Milattan önce 3. yüzyılda Atina’daki gezgin filozoflar ekolünden bir kardeşimiz olan Demetrius, belediye başkanlığı görevinden sonra gittiği Mısır’da, dünyanın en efsanevi kütüphanesi olarak bilinen İskenderiye Kütüphanesi’ni kuruyor. 250-300 yıl sonra bizim (nereden bizim olduysa artık) Jül Sezar, Kleopatra’yla ittifak kurduğunda İskenderiye’de buluşuyorlar. Kleopatra’nın kardeşinin Jül Sezar’la savaşı sırasında yanıyor güzelim kütüphane. Olaylar gelişiyor…

      Günlük hayatımızda, bir insan yeterince zengin­se ve abuk subuk şeyler biriktiriyorsa biz ona “egzantrik bir koleksiyoner” diyoruz. Ancak bire bir aynı insan fakir olduğun­da, onu istifçilikle itham etmekle kalmıyor, bir de bunu psikiyatrik bir rahatsızlık olarak kabul edip evini zorla boşaltıp kendisini de hastaneye kaldırıyoruz. Çok kişi darılacak ama koleksiyonerlik­le ilgili genel fikrim bu. Ha, ama koleksiyonerliğin hakkını teslim etmeden de geçemem. Zira ko­leksiyonculuğun tarihi, bir nevi dünya tarihinin kendisi. Ben­ce ilk ünlü koleksiyonerlerimiz, Antik Mısır’ın son hanedanı olan Ptolemaios’lar.

      Yanlış hatırlamıyorsam mi­lattan önce 3. yüzyılda Atina’da­ki gezgin filozoflar ekolünden bir kardeşimiz olan Demetrius, siyasete de bulaşıyor. Siyase­te bulaşan hemen tüm filozof­lar, sanatçılar ve işadamları gibi, Demetrius’un da başı bir şekil­de belaya giriyor tabii. Ancak kendisi de nereden baksanız 10 yıl boyunca “Atina Büyükşehir Belediye Başkanlığı” görevini üstleniyor; ama sonra tası ta­rağı toplayıp Atina’dan kaçmak zorunda kalıyor. Artık “Giderse gitsin, biz bize yeteriz” deniyor mu o kadarını bilmiyorum, araş­tırmalarımda öyle bir yere denk gelmedim ama arkasından epey atıp tutuyorlar. Valla ben Sisamlı Duris ve Polybius’un yalancısı­yım ki zaten Antik Yunan hak­kında iki satır karalamak isteyip de özellikle Polybius’un yalancısı olmamak mümkün değildir.

      İskenderiye Kütüphanesi’nin arkeolojik kanıtlara dayanan bir çizimi.

      Demetrius için söylenenle­re bakılırsa Atina’yı deli gibi sö­mürüyormuş, paraları har vurup harman savuruyormuş, tama­men “gender fluid” bir şekilde kızlı-erkekli ziyafetlerle gününü gün ediyor ve sıkı durun, saçı­nı da sarıya boyuyormuş! Şim­di açıkçası o son itham bana da adamın arkasından konuşulur­ken “Ulan herkes bir şey söylü­yor, ben de eksik kalmayayım bari” diyerek kafayı uzatan bir adamın iddiası gibi duruyor. Bo­yuyorsa da boyuyor kardeşim.Tarık Mengüç de sarıya boyuyor; adamı İstanbul’dan mı sürece­ğiz şimdi? Samimi söylüyorum, Tarık Mengüç kardeşime do­kunmaya kalkan karşısında beni bulur.

      Her neyse, bu bizim Demet­rius, hâliyle en sonunda canını kurtarmak için kaça kaça İsken­deriye’ye kadar kaçmak zorunda kalmış. İskenderiye’de de o za­manlar galiba İskender’in komu­tanlarından birinin oğlu olan So­ter var. “Ooo beyin göçü, alırım bir dal” diyen Soter, Atina’dan canını zor kurtararak kaçan De­metrius’u himayesine alıyor. De­metrius da -artık İskenderiye’de de saçını boyuyor mu bilmiyo­rum ama- Atina’da sürdürdüğü iddia edilen çılgın eğlenceli ya­şam tarzını tamamen bırakıyor. Kendisini yazıp çizmeye adıyor, bir yandan da Soter’e danışman­lık yapıyor, yasa değişikliklerini falan hazırlıyor. Ancak hepsin­den önemlisi şu ya da bu şekilde Soter’i, dünyanın en efsanevi kü­tüphanesi olarak bilinen İsken­deriye Kütüphanesi’ni kurmaya ikna ediyor.

      Valla bunlar bana hiç de öyle Atina’da hayatını “vur patlasın çal oynasın” geçirmiş bir adamın hareketleri gibi gelmiyor doğ­rusu. Yani ne bileyim, can çıkar huy çıkmaz; Atina’da 10 yıl Meh­met Ali Erbil’i kıskandıracak bir hayat sürdürdükten sonra İs­kenderiye’ye kaçıp orada durup dururken Fuad Köprülü olmaz insan sanki. Sen git 10 yıl boyun­ca Televole’lerin yanında “Adile Naşit’le Uykudan Önce” gibi ka­lacağı bir hayat sür, sonra git 14 yıl TRT 2 kafasında bir hayat ya­şa; benim çok aklıma yatmıyor.

      Neyse ne; Atina’dan kuyru­ğuna teneke bağlanıp kovalanan Demetrius, gidip İskenderiye’de İskenderiye Kütüphanesi’nin te­mellerini atmış. Sonraki yüzyıl­larda kütüphane hızla büyüyerek dünyanın en büyük kütüphane­si hâline gelmiş. Kimi kaynakla­ra göre 40, kimilerine göre 400 bin esere evsahipliği yapmış. E orada bir yerde böyle bir kütüp­hane olduğunu duyan ne kadar araştırmacı, düşünür varsa ko­şa koşa İskenderiye’ye gelmeye başlamış tabii. Hani bugünün te­rimleriyle düşünecek olursanız; handiyse dünyada tek bir yerde yüksek hızlı internet bağlantı­sı var, onun dışında herkes 9600 modemle BBS’te gezebiliyor. Beyin göçü değil, kavimler göçü olur valla.

      Ha tabii İskenderiye de il­ginç bir şehir; söylenenler doğ­ruysa insanın peşinden geli­yor; Akdeniz’in incilerinden ve herkesin gözü üzerinde. Her­hâlde o yüzden bizim (nereden bizim olduysa artık) Jül Sezar, Kleopatra’yla ittifak kurduğun­da İskenderiye’de buluşuyorlar. Kleopatra’nın kardeşi de taht mücadelesi verdiği için Sezar ve Kleopatra’yı İskenderiye’de kıstırıyor. Jül Sezar da kendile­rine saldıran orduyu püskürt­mek için saldırırken bir yangına sebep oluyor ve yanıyor güzelim kütüphane. Tabii aslında komp­le kül olup yokolmuyor ama ba­yağı bir eser, kimilerinin iddia­larına göre depolarda bekleyen elyazmaları falan yanıyor. An­cak belli ki kütüphaneye ciddi bir hasar verilmiş. Zaten daha sonra Kleopatra’yla gerçekten bir aşk yaşayan Markus Anton­yus (bkz. NTV tarih dergisi 9. sayı: “İskenderiye’deki İhanet Şebekesi”), ona bir jest olarak ve mekanı tekrar eski görkemli günlerine döndürmek amacıy­la Bergama Kütüphanesi’nde­ki 10 binlerce eseri İskenderiye Kütüphanesi’ne bağışlıyor. An­layacağınız, Bergama’daki eser­lerin başka şehirlere götürülme­si milattan öncesinden kalma bir gelenek! Asıl gezgin filozof, bu açıdan Bergama şehrinin ta kendisi; Berlin’den İskenderi­ye’ye geziyor koca şehir.

      Sonraki yıllarda kütüphane, futbol spikeri deyimiyle “eski gücünden uzak” olsa da varlı­ğını sürdürüyor. Ancak artık Akdeniz havzasındaki birçok şehirde daha iyi kütüphaneler olduğu için bu beyin göçü de tersine dönüyor. İskenderiye’de sadece eski kitapları tekrar kop­yalayan; sadece imla hatalarını falan düzelten; devlerin omuz­larında yükselmek yerine dev­lerin omzuna tüneyen monoton bir akademik anlayış yerleşiyor. Şehir “Üçüncü Yüzyıl Krizi”nde Palmira İmparatorluğu ve Ro­ma İmparatorluğu arasındaki savaşta da tamamen yokoluyor. Bu ay kutlayacağımız Dünya Koleksiyonerler Günü* vesi­lesiyle bu eşsiz kütüphaneyi an­mak istedim.

      * Hiç bakmayın, Dünya Koleksiyonerler Günü diye bir şey yok.

    2. 20. yüzyılı tetikleyen 21. yüzyılı itekleyen filozof

      Günümüzde felsefeyle ilgili olan-olmayan herkes tarafından en çok atıf yapılan filozoflardan Friedrich Wilhelm Nietzsche, yaşadığı dönemdeki değişimlere tepki gösterdiği eserleri, cümleleriyle özellikle post-modernist dönemin yolunu açmıştı. Ömrünün çoğunu sağlığından yoksun şekilde geçiren Nietzsche, 25 Ağustos 1900’de bir dizi hastalıktan sonra öldü. Gerçekler ve yakıştırmalar…

      Kant sonrası dönemin en önemli filozoflarından Nietzsche (1844-1900), yaşadığı dönemde ve sonrasında çokça tartışılmış ve genellikle yanlış anlaşılmış bir düşünürdü. Basel Üniversitesi’nde klasik filoloji kürsüsüne atanmış en genç (24 yaşında) öğretim üyesi olduktan sonra, zamanının önde gelen kültür adamları ve entelektüelleriyle temas etmeye başladı. Özellikle Wagner’le dostluk (düşmanlık) ve düşünsel ilişkisi olacak, Schopenhauer’in eserlerinin etkisini hissedecekti. Katıldığı 1870-71 Fransa-Prusya Savaşı ise hem onun hayata bakışını değiştirecek hem de sağlık sorunlarının başlangıcı olacaktı. 1889’de başlayan zihinsel ve fiziksel çöküşünden sonra tedavi edilmeye çalışılsa da, 1900 yılına kadar yaşadığı süre içerisinde annesinin ve kız kardeşinin refakatinde hayatını geçirdi.

      En büyük filozoflardan biriydi ama sistematik bir felsefesi yoktu

      Nietzsche, moderniteyle ortaya çıkan/çıkmakta olan siyasi ve bireysel/sosyal kavramları irde­lerken din (Hıristiyanlık), Tanrı ve Sokrates/Platoncu felsefeye ağır eleştiriler yöneltti. Yeni or­taya çıkarttığı veya geliştirdiği kavram ve konseptler günümüz­de hâlâ felsefenin önemli tartış­ma alanlarından olmakla bera­ber, Nietzsche’nin eserlerinde sistematik bir yapı ve felsefe bu­lunmuyordu. Yazılarının çoğu, fragmanlar halinde metafor ve ironilerle dolu aforizmalardan oluşuyor; klasik kompozisyon bütünlüğü olmayan bir eserinde vurguladığı bir kavram, hemen sonraki eserinde hiç kullanılmı­yordu. Kimi zaman da hor görüp aşağıladığı bir düşünceyi ve o düşüncenin ete-kemiğe bürün­müş hâli olarak tasvir ettiği kişi­yi, başka bir yerde daha olumlu bir şekilde anıyordu.

      Hitler’in bakışı Hitler, Nietzsche’yi nasyonal sosyalizmin ideologlarından biri olarak sunmaktaydı. Nietzsche Arşivi’ndeki büste bakarken…

      “Tanrı öldü”

      Nietzsche’nin en çok alıntılanan ifadelerin­den olan “Tanrı öldü”, onun Ne­şeli Bilim adlı eserinde, daha sonra da Zerdüşt Böyle Buyur­du’da geçer. Nietzsche burada bir gözlemini dile getirir. Doğa ve tarih bilimlerinde büyük atı­lımlar sonucu Hıristiyan kül­türü ve inancının değerlerinin çöktüğünü ve Aydınlanma’yla beraber başka bir dönemin baş­ladığını söyler: “Tanrı öldü”ğü­ne göre “tüm değerlerin yeni­den değerlendirilmesi” gerekir ve bunun yerine kendi değer­lerini oluşturan “üstinsan” gel­melidir.

      Nihilist değildi. Ölümü/öteki dünyayı değil yaşamı olumladı

      Rus romancı Turgenyev’in or­taya attığı Nihilizm (Hiççilik) o dönemde henüz ortaya çıkmış ve Nietzsche’nin dikkatini çekmiş­ti. Yahudi-Hıristiyan kültürünün çöktüğünü iddia eden Nietzsche, yaşamı/yaşamayı olumsuzlama­nın tam tersine yeni “üstinsan” hedefine ulaşmak için hayatı olumlamıştı. “Bengi dönüş” kav­ramıyla aynının tekrarını değil, olumlananın geri dönüşünü vur­guladı. Neredeyse tüm eserlerin­de, Yahudi-Hıristiyan ve Platon­cu düşünce yapısının öbür/öte­ki dünyayı olumlayan, yaşanılan hayatı ise küçük gören anlayışı­na karşı çıktı; ancak hiçbir za­man dünyayı anlamsız göre bir nihilist de olmadı. Hayatı, bir­birine bağlı “güç istenci”, “bengi dönüş” ve “üstinsan” konseptle­riyle yeniden anlamlandırmış ve olumlamıştır.

      Ölümden 1 yıl önce Nietzsche Karl Bauer tarafından yapılan 1899 tarihli bu taşbaskıda Nietzsche ölümünden 1 yıl önce görülüyor. O dönemde ölüm nedeni için ilerlemiş frengi dense de bugün doktorlar beyin kanserinden ölmüş olabileceğini söylüyor.

      Nasyonal sosyalizmin kurucu ideologlarından biri olmadı

      Nietzsche insanları eşit gören, refah toplumunu/halkın ra­hatlığını hedefleyen ve zayı­fı kollayan demokrasi-sosya­lizm kavramlarına karşı çıktı. Ona göre yüceltilmesi gereken karakterler, “üstinsan”a örnek olarak gördüğü Alkibiades, Ce­sare Borgia ve Napoléon gibi fi­gürlerdi. “Güç istenci”, “efendi/ köle ahlakı” ve “üstinsan”, nas­yonal sosyalizme ilham veren konseptler olarak gözükse de Nietzsche ırksal bir üstünlük ve hatta Alman ırkının üstünlüğü ile ilgili bir vurgu yapmadı. Öje­nizmi ise bir ırk özelinde değil genel insanlık için daha sağlıklı, zeki bir soy için gerekli gördü. Onun nasyonal sosyalizmin fikir babası veya ilham kaynağı ola­rak gösterilmesi, ablası Elisa­beth Nietzsche’nin anti-semit bir Alman ırkçısı olan Bernhard Förster ile evlenmesiyle doğru­dan ilgilidir. Zira Nietzsche’nin zihinsel olarak çöktüğü dönem­de ve özellikle ölümünden son­ra onun eserleri ve elyazmala­rı, bir Alman ırkçısına dönüşen ablasının kontrolündeydi. Ünlü Nietzsche Arşivi’ni kontrol eden Elisabeth Förster-Nietzsche, onun eserlerine çeşitli ekleme­ler yaparak, uydurduğu fikirle­ri ağabeyine atfederek Nietzsc­he’yi Hitler Almanya’sına ilham veren ideologlardan biri olarak gösterdi. Halbuki Nietzsche, ablası ve eniştesi 1887’de Para­guay’da “Nueva Germania”yı Aryan ırk için kurmak için gitti­ğinde onlarla hayli alay etmişti. 2. Dünya Savaşı sonrası, özellik­le Doğu Bloku ülkelerinde onun Nazilere ilham verdiği yakıştır­ması yapılsa da, filozof Walter Kaufman bunun haksız olduğu konusunda birçok çalışma yap­mış ve eser yayımlamıştır.

      1869’da henüz gençlik
      yıllarındaki Nietzsche…

      Nietzsche ve kadın düşmanlığı

      Nietzsche özel haya­tında Lou Andreas-Sa­lomé gibi özel kadınlarla yakın­lık kurdu. Yine Wagner’in genç eşi Cosima, sık görüşüp mek­tuplaştığı bir arkadaşıydı. Felse­fi görüşlerinde dönemin erkek egemen bakışına sahip olsa da aforzimalarında kimi zaman ka­dınları küçük görüyor kimi za­man ise onları yüceltiyordu.

      Frengiden ölmedi

      1889’da kaldırıldığı İsviçre’deki klinikte, Nietzsche’ye ilerlemiş frengi teş­hisi konuldu. Gençken gittiği ge­nelevlerden kaptığı zannedilen frenginin sağlığına ciddi dere­cede zarar verdiği düşünülse de bugün çok büyük olasılıkla beyin kanserinden öldüğü düşünülü­yor. Zira yazım şekli, yüz ifadele­ri ve konuşmasıyla ilgili hatıralar frengi ile ilgili belirtiler göster­mediği gibi; o dönemde ilerlemiş frengi teşhisi konmuş birinin 11 yıl yaşamış olması neredey­se imkansızdı. Bugün hekimler, Nietzsche’deki bu çöküşün ve ardından gelen felçlerle ölümün bir beyin kanseri sonucu olabile­ceği görüşünde.

    3. Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe…

      Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe…

      1. Elizabeth, sadece İngiliz tarihinde değil dünya tarihinde de en çok incelenen, hakkında en fazla yazılan, yaşadığı dönemde ve sonrasında yapılan portreleriyle meşhur bir kişilik. Modern zamanlarda Hollywood tarafından yüzlerce defa sinemaya uyarlanan, 24 Mart 1603’te ölen 1. Elizabeth ile ilgili mitler ve gerçekler.

      Elizabeth’in babası 8. Hen­ry, Papa’nın tüm itirazları­na rağmen yaptığı evlilik­lerle anılır. Kral, çocuklarından en büyükleri olan Mary (Kato­lik) ile Elizabeth’i (Protestan) gayrimeşru kabul ederek oğlu Edward’ı direkt varisi göster­miş; daha sonra ölüm döşeğin­de bunu değiştirmiş ve oğlunun ardından kızlarını taht sırasına eklemişti. Edward başa geçin­ce, babasının Protestan reform­larının tersine çevrileceğinden korktuğu için Mary’yi verasetten çıkarmış, ancak bunu yaparken Prostestan Elizabeth’i de dev­re dışı bırakmıştı. Kuzeni Jane Grey sadece 9 gün kraliçe kala­bilecek; Katolik soyluların deste­ğini alan Mary, Jane’i devirerek tahta geçecekti. Böylece İngiliz tarihinde resmî olarak ilk “hük­meden kraliçe” Mary oldu. Mary, hem soyluların hem de Protes­tanların tepkisinden çekinerek “anne farklı-baba bir” kızkardeşi Elizabeth’e tahtı bırakmak duru­munda kalacaktı.

      Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe
      İffetin sembolü Kökeni Roma’ya dayanan “Tuccia’nın eleği” iffeti ve bekareti temsil eden önemli bir simgeydi. Sağdaki tablodaki altın tasmalı kamık (bir çeşit gelincik) da tıpkı elek gibi iffetin sembolüydü.

      Protestanların korucuyusunun Katolikler’e hoşgörü politikası

      8. Henry 1532-1534 arasında çı­kardığı parlamento kararlarıy­la kendini İngiltere Kilisesi’nin Yüksek Başkanı ilan etti ve bu şekilde Papalık’tan kopan İngiliz Protestan reformasyonu fark­lı bir evreye girdi. Kızı Mary ise karşı-reform politikaları yürüte­cek ve bu unvandan vazgeçecek­ti. Ancak Elizabeth, babasının unvanını Yüksek Yönetici (Sup­reme Governor) olarak devam ettirdi. Kadın olması sebebiyle Lordlar Kamarası’ndaki pisko­poslar onun bu unvanına karşı çıktıysa da Anglikan Kilisesi’nin en önemli pozisyonu Canterbury Başpiskoposluğu’nun boş olma­sından dolayı avantaj sağlayan kraliçe, “kilisenin başı” konumu­nu korudu. Elizabeth bu geçiş sürecinde her ne kadar Protes­tanların lideri olsa da Katolikle­re karşı da hoşgörülü davrandı. Hatta haç gibi Katolik sembol­lerin kullanılmasını da devam ettirdi. Tüm bunlar iç politika hamleleri gibi gözükse de ağır­lıklı olarak İngiltere’nin dış poli­tikasıyla ilgiliydi. Zira dönemin en zengin aktörlerinden Habs­burg yönetimindeki İspanya’nın hükümdarı 2. Felipe, hem ölen eşi Mary’den dolayı taht üzerin­de hak iddia ediyor hem de ken­dini Katolik inancının hamisi olarak tanımlayarak İngiltere’ye askerî ve siyasi müdahalelerde bulunuyordu. Elizabeth ise tüm bunları savuşturmak için elin­deki Protestan kartını doğru kul­lanmak zorundaydı. Katolik soy­lular ve halkın kendisine karşı olmaması için bir dinsel denge/ tolerans siyaseti gütmeliydi.

      Sanatla inşa edilen kadın hükümdar miti

      1. Elizabeth’in Britanya tarihin­deki en tanınmış karakterlerden biri olması, askerî veya siyasi ba­şarılarından ziyade bugünkü ifa­desiyle “halkla ilişkiler” sektörü tarafından inşa edilen “story”leri sayesindedir. Yaptırdığı portre­leri, bunda özellikle önemli rol oynamıştır. Kamusal kimliğini oluşturulan bu portreler ülkenin gündemine göre dikkatlice ta­sarlanmıştır. Bu portrelerde kra­liçe kimi zaman acımasız, umar­sız ve daha eril şekilde tasvir edilmiş; kimi zamansa anaç veya “Bakire Meryem”i ima edecek, kutsal bir figürü andıracak şekil­de ele alınmıştır.

      Hiç şüphesiz portreler kadar, yaşadığı dönemde yazılan ve üs­tü kapalı eleştiriler de barındı­ran John Foxe’un Şehitler Kitabı (Book of Martyrs) ile Edmund Spenser’ın epik eseri Peri Krali­çe (The Fairee Queene) de etkili olmuştur. Ölümünden sonra ya­zılan ve onu nostaljik bir Protes­tan kadın kahraman olarak gös­teren onlarca eser de kraliçenin tarihsel kişiliğinden uzaklaşarak bir mit hâline gelmesini sağla­mıştır.

      Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe
      Darnley portresi 1.Elizabeth’in, farklı sanatçıların tablolarında farklı farklı tasvir edilmesi bir sorunu ortaya çıkarmıştı. Elizabeth’in resmî bir portresi yoktu. İtalyan ressam Federico Zuccaro’nun “Darnley Portresi” olarak bilinen eserinden sonra (yaklaşık 1575-76) kraliçenin bu yüz ifadesi uzun süre tekrarlanmıştı.

      Bakire kültü ve Tudor’ların son bulması

      Elizabeth mitinin oluşturulma­sında önemli bir unsur olan “ba­kirelik” konusu, tarihçiler ara­sında tartışmalı bir alan. Özel­likle tahta geçmeden önce veya tahta geçmesinin pek mümkün gözükmediği zaman aralığında her saray soylusunun yaşayabi­leceği ilişkileri yaşamış olma­sı muhtemel. Tahta geçtikten sonra da samimiyetini devam ettirdiği Robert Dudley (hatta çocukluk arkadaşıdır) ve Walter Raleigh gibi arkadaşlarıyla hem döneminde hem sonrasında iliş­ki yaşadığına dair söylentiler var.

      Bir hükümdarın meşruluğu noktasında canalıcı konulardan biri de tacını devredeceği bir ço­cuk yapmasıdır. Bu sebeple hem yakın çevresi hem parlamento, ülkede istikrarın devam edebil­mesi için kraliçeye önce vâri­sini doğurabilmesi daha sonra da tahtını sağlamlaştırması için birçok damat adayı önermiş­tir. Kaynağı tartışmalı olsa da, Elizabeth’in henüz tahta geçtiği 1559’da henüz 26 yaşındayken, artık evlenmesi gerektiğini söy­leyenlere “ben zaten evlendim, kocamın adı İngiltere Krallı­ğı’dır” diye cevap verdiği yazılır. Yaşı ilerleyip çocuğunun olma ihtimali zayıfladığında bakire kültünün kullanımı artmıştır.

      Fakat bu durum tahtın vesa­yetinde bir soruna yolaçmıştı. 7. Henry ile başlayan Tudor Hane­danı, 5. üyesi Elizabeth’in ölü­müyle bitmiştir. Tacın devriyle ilgili açık bir kural olmaması ül­keyi içsavaşa yönlendirebilse de, Robert Cecil’in kraliçenin son günlerinde yaptığı ayarlamalar­la tahtı Elizabeth’in İngiliz ta­cında hak iddia ettiği şüphesiyle öldürttüğü İskoç Kraliçesi Mar­y’nin oğlu Stuart Hanedanı’ndan James devralmıştır.

      PLATİN YILDÖNÜMÜ

      2.Elizabeth: Yaşayan efsane

      21 Nisan 1926 tarihinde doğan 96 yaşındaki Kraliçe 2. Elizabeth, 70 yıldır Britanya tahtında. 2.5 sene daha tahtta kalırsa, 14. Louis’yi geçerek tarihte en uzun süre hüküm süren monark olacak.

      Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe

      İsmini annesi Elizabeth Bowes-Lyon’dan alan Kraliçe 2. Elizabeth, geçen 6 Şubat’ta tahta geçişinin 70. yılını kutladı. Çok az hü­kümdarın ulaşabildiği bu skor, 2-3 Haziran’da kraliçenin doğumgünü vesilesiyle yapılacak gösterilerle kutlanacak.

      Eğer kraliçenin sağlığı el verirse (şu sıralar yakalandığı Covid’den sonra iyileşmiş görü­nüyor) veya tahttan feragat etmezse, birkaç ay içerisinde önce eski Liechtenstein Prensi 2. Johann’ı ve birkaç sene içerisinde de 72 sene 110 gün hüküm süren efsanevi Fransa Kralı, Güneş Kral 14. Louis’yi geçerek tahtta en uzun süre kalan monark sıfatıyla bir dünya rekorunun sahibi olacak.

      Hakkında daha şimdiden onlarca film ve belgesel bulunan Kraliçe’nin, ileride tıpkı adaşı 1. Elizabeth gibi İngiltere tahtının ve dünya tarihinin en çok anılan hükümdarların­dan biri olacağı kesin.

    4. Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı

      Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı

      Bundan tam 30 yıl önce dağılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, 1917 Ekim Devrimi’nden itibaren dünyadaki siyasal dengeleri altüst etmişti. Devrim’in ihanete uğramasını takip eden Stalin dönemi ve sonrası, benzersiz kayıplar, acılar ve bürokratik baskılardan sonra Gorbaçov döneminde “Glasnost” ve “Perestroyka” ile sonuçlandı. Bir türlü “demokratikleşemeyen” SSCB’nin 1991’de sona eren ömrünün satır başları.

      Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya liderleri, 8 Ara­lık 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıldığına dair bir bildiri yayımladılar. Böylece, 1917 Ekim Devrimi’nden kay­naklanan ve ardından Stali­nizm tarafından çarpıtılan bir toplumsal inşaya son verdiler. SSCB’nin çok da ani ve şiddetli olmayan dağılması (tasfiyesi, düşüşü, çöküşü, yıkılışı) dün­yayı şaşırttı. Üniversiteli “sov­yetoloji” akademisyenleri bile, sistem hakkında yeterli bir teo­rik anlayış geliştiremediklerini kabul etmek zorunda kaldılar.

      Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
      Lenin, 5 Mayıs 1920’de Moskova’daki Sverdlov Meydanı’nda Kızıl Ordu birimlerine bir konuşma yapıyor. Kürsünün basamaklarında, daha sonra Stalin’in fotoğraftan sildirdiği Troçki de var.

      Ekim 1917’de başlayan ma­cera şüphesiz 1991’e kadar aynı güzergahta seyretmedi. Ekim 1917’de iktidarı alan Bolşe­vik Partisi’nde örtük olarak iki çizgi vardı. İçsavaşın bitimiy­le, “nasıl bir devlet?” sorusu öne çıktı ve bu durum parti­de ve toplumda bir yarılmaya yol açtı. Devleti merkeze alan bir strateji peşinde olanlar kısa zamanda öne çıkarken, halkın çoğunluğunun çıkarlarını sa­vunmaya yönelik diğer yakla­şım hızla gölgelendi ve gide­rek tasfiye edildi. Bu tasfiyenin siyasal yönü 1923-27 aralığın­da yaşanmışken, fizikî tasfiye 1937-38 Büyük Terörü’nde, 5-7 milyon kurbandan sözedildiği dönemde gerçekleşti. Arala­rında Ekim 1917’nin merkez komite üyelerinin bulunduğu kayda geçen ölüm cezası infazı 700 bindir.

      Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
      Bir devrin sonu
      Letonya’nın başkenti Riga’da, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından yerinden sökülen Lenin anıtını bazıları ayaklarının altına çiğnerken, bazıları da halen anıtın olduğu yere çiçekler bırakmaya devam ediyor.

      1917’den 1991’e

      Sosyalist bir ideolojinin arkasına saklanan ve gaspçı bir bürokrasi tarafından yönetilen planlı ekonomi sistemi SSCB, kendi çelişkilerinin kurbanı olmuştur. Düşüşün zamanı ve biçimi önceden belirlenmemiş olsa da, Ekim Devrimi’nden ortaya çıkan ama gelişiminde kapitalizm ile sosyalizm arasında sıkışıp kalan bu sistem, ayakta kalamayacak kadar derin çelişkiler içerisindeydi.

      Üç Rus Devriminde (1905, 1917 Şubat ve Ekim) yaşananın aksine, belirleyici olan kitle­ler 1991’de sokaklara inip sis­temi çökertmediler. Bu açıdan dönüşümün kansız olması şa­şırtıcı olmamalı. Nihayetin­de Sovyet sisteminin çöküşü, bürokratlardan oluşan bir ko­alisyonun ve toplumsal olarak heterojen bir kapitalizm yanlı­sı aydınlar grubunun önderlik ettiği; işçiler ve diğer çalışan kesimleri altetmek için yukarı­dan bir devrim biçimini aldı.

      Moche Lewin Sovyet Yüz­yılı kitabında “Zaten rejim devrilmedi: İç kaynaklarını tü­kettikten sonra öldü ve kendi ağırlığı altında çöktü” diye ya­zar. SSCB’nin ortadan kalkma­sı Fukuyama’nın “tarihin sonu” diye tanımladığı, küreselleşmiş demokratik liberalizmin zafe­rini imleyen bir perspektife yol açmıştı. Bugün hayırla yadedil­meyen dönemin Demir Lady’si İngiltere Başbakanı Thatc­her’ın formülüyle (TINA) baş­ka bir alternatif yoktu artık.

      Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
      Bütün iktidar Sovyetler’e 1917 başında yaşanan yiyecek ve yakacak sıkıntısı, Petrograd’da büyük eylemlere, bu eylemler ise 12 Mart 1917’de kurulan Petrograd Sovyeti’ne giden yolu açtı. Kadınlar Taburu, Kışlık Saray’a yürüyor.

      Ancak bugün “duvarın yı­kılmasından” sonra vaadedi­lenden çok farklı bir dünyada yaşıyoruz. Batı’nın pazarladı­ğı “Kızıl Tehlike”den eser yok. Öte yandan eski Sovyet ülke­lerindeki toplumsal kazanım­ların yerinde yeller eserken Putin’in şahsında bir otokrat hükmünü sürdürmekte. “Soğuk Savaş” duvarın çöküşüyle or­tadan kalkacak, barış dünyaya hükmedecek derken, “Yeni So­ğuk Savaş”, silahlanma ve açlık gündemimizde.

      Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
      Şubat Devrimi, işçi hareketlerinin 1917 Ekim’inden önceki en büyük provasıydı.

      Lenin’in Son Kavgası kita­bında Moche Lewin, Lenin’in 1922’den itibaren parti-devlet kaynaşmasına ve genel olarak Çarlık’tan devralınan bürokra­sinin egemenliğine karşı müca­delesini anlatır. Lenin “Biz eski devlet makinasını devraldık, işte şansızlığımız buydu. Çoğu zaman bu makina bizim aleyhi­mize çalışıyor” demekle sınır­lı kalmamış, ülkeyi Çarlık’tan devralınan bürokrasinin yö­nettiğini belirtmişti: “Kim kimi yönetiyor? Doğru bir şekilde bu güruhu komünistlerin yönetti­ğinin söylenebileceğinden çok şüpheliyim. Gerçeği söylemek gerekirse, onlar yönetmiyorlar, yönetiliyorlar”.

      Küresel güç SSCB

      SSCB’nin radikal dönüşümü devlet aygıtını elinde bulun­duran bir nomenklatura’nın, yanılmaz-amansız bir önder aracılığıyla yürürlüğe soktuğu zecri tedbirlerle, emperyalist ülkeler krize girerken bir di­zi azgelişmiş ülkenin sanayi­leşmesine paralel olarak 30’lu yıllarda hızlı kentleşme ve sa­nayileşmeyle gerçekleşti (tam olarak 1928-1939). Bu ara­da iktidarın ele geçirilmesin­ de önemli bir rolü olan parti, devletle özdeşleşerek siyase­ten kendini feshetmiş bulunu­yordu.

      Aslında, varlığının nispeten uzun sürmesi, büyük ölçüde bu uçsuz-bucaksız ülkenin insan ve doğal kaynaklarının zengin­liğinin yanısıra 1929-33 dünya ekonomik krizi ve 2. Dünya Sa­vaşı’nda Atlantik’ten Pasifik’e uzanabilecek Nazi İmparator­luğu’nu engellemiş olmasının verdiği meşruiyet sayesindey­di. 2. Dünya Savaşı’ndaki dire­niş ve devasa kayıplar vatanse­verlik duygusunu geliştirmişti. Savaş öncesinde rejimin za­yıflığını örtmek için kullandığı kitlesel zulüm, “tasfiyeler” di­ye anılan temizlik hareketinin bıraktığı tahribatın ardından; savaş sonrasında Rusya, güçlü olmasına güçlü ancak toplum­sal ilişkiler açısından kırılgan bir ülke olarak belirdi.

      Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
      Moskova’daki Leninsky Bulvarı’nda Sovyet mimarisi örnekleri.

      Sovyet toplumunda 1953’te Stalin’in ölümünden, resmî olarak kabul edilen 1983 krizi­ne, güçlü bir büyüme (% 5.7 ile başlayıp giderek azalan ve 80- 85 arasında % 2’ye düşünce, ta­rım da artık ülkeyi besleyemez hâle geldi) ve modernleşme dö­nemine kadar, kentleşmeden başlayarak derin değişiklikler oldu. Bu tabloya 1985’te petrol fiyatlarının düşmesiyle ithala­tın temel kaynağının kuruması da eklenebilir.

      Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
      Stalin’in cenazesi
      5 Mart 1953’te 74 yaşındayken ölen Josef Stalin’in dört günlük ulusal yasın ardından düzenlenen cenaze töreni.

      ABD ile girişilen silahlan­ma yarışı nedeniyle üretimin önemli bir kısmı askerî har­camalar kalemine aitti. Ünlü Sovyet ve daha sonra Ameri­kalı sosyolog Vladimir Chla­pentokh bu durumu şöyle ifade etti: “[SSCB’nin varlığının] Son 10 yılında, ekonomik büyüme oranları istikrarlı bir şekilde düştü, malların kalitesi kötü­leşti ve teknolojik ilerleme ya­vaşladı (…) Ancak, tüm bu ek­siklikler oldukça kronik olmak­la beraber ölümcül bir öneme sahip değildi. Hasta bir insan, tıpkı hasta bir toplum gibi, uzun süre yaşayabilir”.

      Kırsal göç, bürokratik mu­hafazakarlık ile yeni gelişen toplumsal güçler arasında bü­yüyen uyuşmazlığın kültürel ihtiyaçları (edebiyat, sinema, müzik), artık 30’lu yılların ar­kaik propagandasıyla giderile­mezdi. 1970’lerin sonlarında yapılan kamuoyu yoklamaları, resmî propaganda retorikleriy­le insanların düşündükleri ara­sında keskin bir uçurum oldu­ğunu ortaya çıkardı.

      1960’lı yılların ortalarında Kosigin ve Andropov dönemle­rinde hazırlanan raporlar, ABD karşısında Sovyet ekonomi­sinin kömür-çelik dışında nal topladığını gösteriyordu. Kö­mür-çelik de 20. yüzyılın de­ğil 19. yüzyılın motor gücüydü. Verimlilik, yaşam standardı, teknoloji gibi ölçütlerde Sov­yet ekonomisi umut vermez­ken; siyasal yapı da -1964’te Kruşçev’in bir darbeyle kızağa çekilmesinden sonra 18 yıl hü­küm süren Brejnev’in şahsın­da felç olmuş bir politbüronun yüksek yaş ortalamasından da izlenebileceği gibi- hareket edemez durumdaydı. Ayrı­ca yüksek yöneticilerin büyük kısmının bulaştığı yolsuzluklar, mafya şebekeleri diz boyuydu.

      1960’ların sonundan beri belirgin olan durgunluk eğili­mi, SSCB’nin jeopolitik statü­sünü ve rejimin iç istikrarını tehdit ediyordu. Yolsuzluk ve gevşek bürokrasi toplumun her tarafına yayılmış, rejimin et­kinliğini ve meşruiyetini balta­layan ahlaki bir kriz yaratmış­tı. Bu sorunların derin kaynağı, 1917 Devrimi’ni takip eden 10 yıl boyunca halktan alınan ikti­dardaki bürokratik tekeldi. Bü­yük ve küçük bürokratlara da terör uygulayan Stalin’in kişi­sel diktatörlüğü, bu bürokratik rejimi de tehdit ediyordu. An­cak Stalin’in 1953’teki ölümün­den ve Kruşçev döneminden sonradır ki, bürokratik rejim, sloganı “kadrolara saygı” olan Leonid Brejnev (1964-1982) önderliğinde gerçek bir altın çağ yaşadı. Ancak Brejnev’in bu “kadrolara saygı” politika­sı da, memurların cezasız kal­masına, görev suistimallerinin gelişmesine ve herhangi bir ciddi reformu engelleyen ka­tı bir muhafazakarlığa yolaçtı. Yine de, aradan geçen dönem­de meydana gelen derin sos­yal ve ekonomik dönüşümlere rağmen, ekonomiyi ve toplumu yönetme sistemi 1920 sonla­rından bu yana büyük ölçüde değişmeden kaldı.

      Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
      Gorbaçov dönemi
      Mihail Gorbaçov, göreve geldiği 1985’te Moskova sokaklarında halkın sorularını yanıtlıyor.
      Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
      Bu dönemde Gorbaçov’un çözmesi beklenen en önemli iki sorun, ekonomik durgunluk eğilimi ve işlevsiz bürokrasiydi.

      “Piyasa” reformları 1965’te Başbakan Aleksey Kosigin ta­rafından başlatıldı. Leonid Brejnev en azından tarımda büyük bir yeniden yatırım gi­rişiminde bulundu. Kosigin reformu, 1968’de Çekoslovak­ya’nın işgaline varan siyasi ge­lişmeler nedeniyle terkedildi. 1970’lerde, sınırlı bir şirketler veya kolektif çiftlikler çerçe­vesinde daha “liberal” yönetim deneyimleri devam etti. Şir­ketler kârlılığa yönlendirildi ve yöneticileri buna göre ödüllen­dirildi; ancak bu yöneticiler re­kabetçi olmak için hareket et­mekte özgür “gerçek patronlar” değildi. Bununla birlikte sis­tem gayriresmî bir faaliyeti (ta­kas, gri borsa, karaborsa) yani girişimi özgürleştirdi; yasadışı sermaye biriktirdi; yolsuzluğu, kamu mallarının çalınmasını, hem devlet aygıtı içinde hem yeraltında hem de açıkta maf­ya türlerinin oluşumunu teş­vik etti.

      Perde açılıyor

      Mart 1985’te, yaşça “geçkin­lerden” oluşan bir siyasi büro­nun en genç ve en enerjik üyesi olan 54 yaşındaki Mihail Gor­baçov, en yüksek mevki olan genel sekreterliğe atandı. Bu atama, zirvede acil reform ihti­yacı konusunda bir fikir birli­ğini yansıtıyordu. Gorbaçov’un görevi sistemin çelişkilerini çözmek değil -aslında bunlar ne anlaşıldı ne de tanındı- ama bürokrasiyi kendisinden kur­tarmaktı (bu açıkça çelişkili ama sistemin doğasından kay­naklanan bir görevdi). Gor­baçov’un çözmesi beklenen iki temel sorun, ekonomik dur­gunluk eğilimi ve işlevsiz bü­rokrasiydi.

      Gorbaçov tarafından 1985’ten 1987’nin ortalarına kadar yürürlüğe konan reform­lar niteliksel olarak farklı üç aşamadan geçti: İdari persone­lin önemli oranda sirkülasyonu (“nomenklatura” için iş güven­cesinin sonu) ve Bakanlıkla­rın birleştirilmesi; önde gelen sanayi sektörlerinde yatırımla­rın artırılması; şirketlerden ba­ğımsız kalite kontrolünün ge­tirilmesi ve aşırı alkol tüketimi ile mücadele.

      Dış politikada Gorbaçov, SSCB’yi silahlanma yarışından çıkarmak için tek taraflı giri­şimlerde bulundu; bu politika Batı halkları hatta hükümetle­ri tarafından sıcak bir şekilde karşılandı. Gorbaçov Sovyet birliklerini Afganistan’dan çek­ti. Buna, SSCB’nin o zamana kadar kendi çıkarları çerçe­vesinde desteklediği Üçüncü Dünya’daki anti-emperyalist mücadelelerden aşamalı olarak ayrılması da eşlik etti.

      Glasnost ve Perestroyka

      Ancak bu dönemin belki de en cüretkar ve geniş kapsamlı gi­rişimi, sansürün kontrollü bir şekilde kaldırılması olan “glas­nost” (saydamlık) idi. Ama­cı, muhafazakar bir güç olan bürokrasiyi, ayrıcalıklara ve gücün kötüye kullanılmasına karşı olan kamuoyu karşısında savunmaya almaktı. Gorbaçov ayrıca, kamuoyunda tartışma olmamasının ekonominin per­formansı üzerinde büyük bir ağırlık oluşturduğunu anlamış­tı. Ancak sonuçta Gorbaçov, “glasnost”a rağmen bürokrasi­nin ayrıcalıklarına veya gücüne ciddi şekilde dokunmadı. Bü­yümeye geri dönüşe ve ahlaki iklimde belirli bir iyileşmeye rağmen, reformların sonuçla­rı yetersizdi. 1987’nin ortaları­na doğru, bu nedenle, tamamen farklı bir ölçekte ve cüretkar bir reform aşaması başlattı: “Perestroyka” (revizyon). Eko­nomi cephesinde ademi mer­kezileştirmeyi, hâlâ devlete ait olan şirketlerin aralarında pi­yasa ilişkileri kurmak için bun­ları “özgürleştirmeyi” amaç­lıyordu. İşletmelerin günlük yönetiminden kurtulan mer­kezî devlet, eylem araçlarını oldukça dolaylı şekilde elinde tutacaktı. Buna rağmen reform hareketi, ekonomide uzun sü­redir devam eden merkezkaç kuvvetleri serbest bırakarak, merkezî hükümeti ekonomik süreçler üzerinde etkili kont­rolden mahrum bırakacak bir pratik etkiye sahipti.

      Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
      ‘Perestroyka’
      1987 ortalarında Gorbaçov’un başlattığı “Perstroyka” (revizyon) ile kurulan kooperatifler, girişimci ve esnek faaliyetleri desteklemeyi amaçlarken, tam tersi oldu. Bu sözde kooperatif sektörü kamu sektörünü parazitleştirdi; kıtlığı artırdı.

      Üretim aygıtının düzensiz­liği, her şeyden önce yaşamı ciddi biçimde karmaşıklaştıran kıtlıkların giderek artmasıyla kendini gösterdi. Kısa bir süre sonra yeni bir kanunla, kamuo­yunu şoke etmemek için “koo­peratifler” olarak adlandırılan küçük özel işletmelerin kurul­ması yasallaştırıldı. Girişimci ve esnek faaliyetler, kıtlıkların giderilmesine yardımcı ola­caktı. Ancak tam tersi oldu: Bu sözde kooperatif sektörü ka­mu sektörünü parazitleştirdi; özellikle daha ucuz mallardaki kıtlığı artırdı; halkın öfkesini güçlendirdi.

      Ülkede geleceğin birçok ka­pitalistinin içinden çıkacağı yetkililer, devletin mali desteği olmadan bu faaliyet alanında parladı. Yeni ekonomik reform aslında gerçekten orijinal de­ğildi. Yugoslavya, daha sonra Macaristan ve Polonya… Her biri kendi usulünce bunu zaten benimsemişti.

      Perestroyka’nın özgünlü­ğü, siyasi bileşeni olarak su­nulan “demokratikleşme”ydi. Sansürün cüretkar bir biçim­de kısıtlanması, rejime bağlı­lık koşuluyla bağımsız dernek­lere hoşgörü gösterilmesi bu dönemdeydi. Özellikle Mart 1989’da Yüksek Sovyet seçim­leri kısmen bağımsız adaylara açıldı. Ayrıca yeni şirketler ka­nunu, şirketlerde en üst mer­cii olarak “emekçilerin kolektif konseyleri”nin seçilmesini ön­gördü. Bu önlem, çalışanların yöneticiler karşısındaki yeni bağımsızlığına ilişkin korkula­rını hafifletmeyi amaçlıyordu. Ancak pratikte, bağımsız sen­dikaların ve kolektif eylem ge­leneğinin yokluğunda, işçilerin yöneticilerine olan bağımlılığı kırılmadı.

      “Demokratikleşme” de el­bette demokrasi değildi. Amaç her zaman egemen toplumsal tabaka olan bürokrasiyi ken­disinden kurtarmaktı. Ancak bunun için, sosyal korumanın zayıflamasından ve eşitsizlik­lerin artmasından korkan halk sınıflarının desteğini kazan­mak gerekiyordu. Siyasi açıl­manın sınırlı doğası ve ekono­mik reformla bağlantılı sorun­lar, kaçınılmaz olarak Temmuz 1989’da 400 bin kömür maden­cisinin genel greviyle sonuç­lanan halk hoşnutsuzluğunu ateşledi. Aynı zamanda, büyük şehirlerde bürokratik otoritele­re karşı kimi zaman 10 binler­ce göstericiyi harekete geçiren demokratik bir yurttaş hare­keti oluştu. Baltık ülkelerinde, Gürcistan’da ve Ermenistan’da, ulusal bilincin tarihsel olarak daha gelişmiş olduğu cumhu­riyetlerde; demokratik hare­ket doğal olarak daha büyük bir özerklik, egemenlik ve son olarak 1991’de bağımsızlık tale­bini öne sürdü (özellikle Doğu Avrupa’daki komünist rejimle­rin yıkılmasından sonra).

      Serbest ekonomi

      1989’da kamusal tartışmalar­da beliren -asıl anlamını anla­madan- ekonominin bürokra­sinin pençesinden kurtulaca­ğı beklentisiyle “tutarlı piyasa reformları” yapma yaklaşımı, demokratik hareketi cezbet­mişti. 1990’da Perestroika’nın bariz başarısızlığıyla karşı kar­şıya kalan Gorbaçov’un kendisi de bu görüşe bağlandı. Böylece Haziran 1990’da, şirket sahip­lerine tam yetki veren ve işçi­leri görmezden gelen yeni bir Şirketler Yasası kabul edildi. Ancak Gorbaçov, zayıf meşru­iyeti rejimin sosyalist olduğu iddiasına dayandığı için tem­kinli davranmak zorunda kaldı (1991’de yalnızca temel malla­rın fiyatlarındaki artış, büyük bir grev dalgasına yol açtı). Ko­numunu hiçbir zaman halk oy­lamasına sunmamış olan Gor­baçov, siyasi anlamda demok­ratik meşruiyetten yoksundu. Öte yandan 1990 baharındaki ilk gerçek demokratik seçim­ler sırasında (Anayasanın Ko­münist Parti’nin “öncü rolü”nü kutsayan maddesi kaldırılmış­tı) kapitalizm yanlısı güçler, reformların yavaşlığına yöne­lik eleştirileri nedeniyle siya­si bürodan ihraç edilmiş Boris Yeltsin’in çevresinde geniş bir yelpazede toplandılar. Temsil­cilerinden birkaçını Rusya’nın en büyük şehirlerinin belediye başkanlığına ve Rusya Cum­huriyeti Parlamentosu’na se­çebildiler. Ancak “Demokrat­lar” etiketi altında bilinen bu liberaller, kapitalist restoras­yona karşı halkın tepkisinden de çekiniyorlardı. Onlara göre Sovyet halkı hâlâ sosyal adalet ve eşitlik değerlerine bağlıydı; yani bu anlamda “lumpenleş­miş”ti!

      Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
      Demokrasi ve piyasa arasındaki köprü: Yeltsin
      Geniş bir sosyal tabanla iktidara gelen Boris Yeltsin, “demokratik hareket”in standart taşıyıcısı haline gelen nomenklatura’nın eski bir üyesi olarak “demokrasi” ile “piyasa” arasında mükemmel bir köprüydü.

      Boris Yeltsin sahnede

      Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı

      Siyaset sahnesine yeni bir güç egemen olmuştu: Seçimle Rus­ya’da iktidar olan Boris Yeltsin. Gorbaçov’un somutlaştırdığı federal güce meydan okuyor ve yasaları veya reform projelerini uygulamıyordu. Geniş bir sos­yal tabanı vardı: Yeni oluştu­rulan iş çevreleri, canlanan bir işçi hareketi ve 1989-1990’da çöken eski komuta sistemi­nin ekonomik nomenklatura’sı. Başbakan İgor Gaydar liderli­ğindeki Rus reform ekibi, Ulus­lararası Para Fonu’nun (IMF) tavsiyelerine uygun olarak fi­yatların serbestleştirilmesini, büyük özelleştirmeleri, kamu harcamalarında ciddi bir kesin­tiyi içeren bir “şok terapi” ha­zırlıyordu. Rus liberalleri, neo­liberalizmin Papalarından Mil­ton Friedman’dan ve Şili’deki reformculardan öğütler aldılar.

      Bürokratik sistemin gide­rek bariz şekilde batması ve bizzat Gorbaçov’un kapitaliz­me temkinli dönüşü gözönüne alındığında, vahşi özelleştir­meden tabii en iyi yararlanan bürokratlar “piyasa”yı “demok­rasi” ile gölgelemişlerdi. “De­mokratik hareket”in standart taşıyıcısı haline gelen nomenk­latura’nın eski bir üyesi olan Boris Yeltsin “demokrasi” ile “piyasa” arasında mükemmel bir köprüydü.

      SSCB’nin dağılması

      Özelleştirmelerden aslan pa­yını alanlarla piyasacı ente­lektüeller arasındaki bu itti­fak, demokratik hareketlerin egemenlik talebinin arkasın­da toplandığı SSCB Cumhuri­yetlerinin çoğunda geçerliydi. Ukrayna, özellikle çarpıcı bir durum sergiliyordu. Cumhuri­yet Yüksek Sovyeti’nin (Ukray­na Parlamentosu) yeni seçilen başkanı Leonid Kravçuk, ya­kın zamana kadar milliyetçili­ğe karşı mücadeleden sorumlu Komünist Parti sekreteriyken, milliyetçi hareket Rukh ile itti­fak kurmuştu. Böylece Krav­çuk hem ulusal bir kurtarıcı­nın meşruiyetini sağladı hem de Ukrayna’nın Rusça konuşan büyük nüfusu, kendisini güven verici bir süreklilik sembolü olarak gördü.

      Doğumundan ölümüne SSCB’nin 74 yıllık hayatı
      Boris Yeltsin’in tank pozu
      19 Ağustos 1991’de Gorbaçov’un tatilde olmasından istifade eden kabine üyeleri olağanüstü hâl ilan ederek tüm siyasi faaliyetleri askıya almış; şiddetli baskıya başvurmuşlardı. Bu da 21 Ağustos 1991’de, Yeltsin’in bir demokratik direniş kahramanı havasıyla ateş etmeyen bir tankın üzerine çıkarak kazandığı itibarla harekete geçmesine ve Gorbaçov’un yetkilerine elkoymasına yol açacaktı.

      Bunlara karşın SSCB’nin dağılmasının arkasındaki ana güç, çevre cumhuriyetlerin milliyetçi hareketleri değil, 12 Haziran 1991’de Rusya Dev­let Başkanı seçilen Boris Yelt­sin’di. Mart 1991’deki referan­dum, Rusya nüfusunun ezici çoğunluğunun ülkenin yeni­lenmiş bir konfederasyon biçi­minde sürdürülmesinden yana olduğunu göstermişti. Ancak Nisan 1991’de Birlik Antlaş­ması’nı imzalayan Yeltsin için, merkezî bir federal hüküme­tin sürdürülmesi Rusya’nın gü­cünü sınırlayan bir durumdu. Rusya, SSCB’nin doğal kaynak­lar ve sanayi bakımından açık ara en zengin kısmıyken, ne­den merkezî bir hükümetle ve diğer cumhuriyetlerle iktidarı paylaşacaktı ki?

      19 Ağustos 1991’de Yelt­sin’in zamanı geldi. Kabi­ne üyeleri, tatilde olan Gor­baçov’un yokluğundaki toplan­tıda olağanüstü hâl ilan ederek tüm siyasi faaliyetleri askıya aldı. Ancak SSCB’nin dağıla­cağı korkusu içindeki darbeci­ler, şiddetli baskıya başvurma­yı “başaramadılar” veya bunu istemediler. Bu da 21 Ağustos 1991’de, Yeltsin’in bir demok­ratik direniş kahramanı hava­sıyla ateş etmeyen bir tankın üzerine çıkarak kazandığı iti­barla harekete geçmesine ve Gorbaçov’un yetkilerine elkoy­masına yol açacaktı.

      “Sovyet komünizmi” artık ölmüş ve piyasa ideolojisi genel olarak kabul edilmişti. Şimdi çıkar gruplarının, birdenbire büyük bir tasfiye satışında dev­redilen mirastan parsayı kap­ma mücadeleleri vardı. Mihail Gorbaçov’un perestroyka’sı, ekonomik ve sosyal koşulların hızla bozulması, eşitsizliklerin patlaması, ayrılıkçı hareketler ve etnik gruplar arası çatışma­larla çıkmaza girmişti. Herkes “acil çıkış” arıyordu.

      Berlin Duvarı’nın yıkılma­sı ile Baltık ve Güney Kafkas­ya cumhuriyetlerinin ayrılma­sı büyük bir psikolojik şoktu. Güvenilir bir alternatif yoktu. Gorbaçov’un bir ağırlığı kal­mamıştı. Yeltsin’in yelkenle­rindeki rüzgar, para ve hediye­ler vadeden Batı’nın desteğiy­di. İşçi sınıfı ve diğer toplumsal tabakalar; yükselen fiyatlar, toplumsal bozulma, birileri­nin yükselişi ve diğerlerinin cehenneme düşmesiyle birlik­te yaşam koşullarının birkaç ay içinde iyice kötüleşmesine şahit oldular. 1991’den sonra artık “daha iyi ücret” veya “öz­yönetim” talep etmek sözkonu­su değildi.

    5. ‘Ve ateş dedi ki Jeanne d’Arc’a: Gururunu seviyorum karşımda’

      Dönemin “milenyumcu” Hıristiyan tanrıbilimcileri ve kilise adamlarına göre yeni binyılda dinsel bir çöküş yaşanacağı inancı, 1000 yılından itibaren kendine yeni kurbanlar aramaya başlamıştı. Aslında siyaset ve güç alanındaki mücadeleyi kaybedenler, dinî gerekçeler gösterilerek ateşe atılıyor; Katolik Kilisesi kendi alanında başka bir otorite oluşmasını engellemeye çalışıyordu. Dinî gerekçelerle insan yakmanın dönüm noktaları…

      Suçlu bulunanların yakıla­rak öldürülmesi ile ilgili en eski kayıtlar Antik Mısır’a kadar gidiyor. Ancak bunun dinî bir yaklaşımla kurumsallaşması, Katolik otoritenin “sapkın” ola­rak nitelediği kişilere karşı uy­guladığı bir infaz yöntemi olarak Ortaçağ’da başladı. Batı’daki ka­yıtlı ilk hadise 1022’de, sonuncu­su ise Alman hukuk bilimci Edu­ard Osenbrüggen’e göre 1804’te Almanya’da yaşandı.

      Romalılar, ilk Hıristiyan­ları tunica molesta denen neft yağına veya reçineye bulanmış tüniklerle (ateşten gömlek) can­lı canlı yakmış; Ortaçağ’da ise yerleşik inanca aykırı gelen yo­rumlara sahip olmakla suçlanan Hıristiyanlar, 1022’den itiba­ren dönemin Katolik otoriteleri tarafından odunların üzerinde yakılmışlardı. Tapınak Şöval­yeleri’nin büyük üstadı Jacques de Molay (1314), Protestanlığın öncü düşünürlerinden Jan Hus (1415) ve Yüzyıl Savaşları’nın kahramanı Jeanne d’Arc (1431) Ortaçağ’da yakılarak öldürül­düler. Dönemin “milenyumcu” Hıristiyan tanrıbilimcileri ve kilise adamlarına göre yeni bin­yılda dinsel bir çöküş yaşanaca­ğı inancı, 1000 yılından itibaren kendine yeni kurbanlar aramaya başlamıştı.

      Batı’da Ortaçağ’da bir ilk: Orléans’da Heretiklerin yakılarak öldürülmesi

      Zihinlerde Ortaçağ, cadıların, kafirlerin ve Heretiklerin (“sap­kınlar/bidatçılar”) ateşe atılarak infaz edildiği bir dönem gibi ta­hayyül edilse de, insanların ya­kılarak öldürülmesi görece nadir rastlanan bir vakaydı. Batı’da ilk ateşle yakarak infaz edilen ölüm cezası, bundan tam bin yıl önce 1022’de gerçekleşti. Orléans’da, aralarında kanonların da (ka­tedrale bağlı üst düzey papazlar) bulunduğu 13 kişi idam edildi. Yüksek Ortaçağ (1000-1250) gibi geç bir zamanda yaşanan bu “di­ri diri yakma” meselesine, daha sonra da Geç Ortaçağ’da ender olarak rastlanacaktı. Ayrıca he­retik olmakla suçlanmak da ge­nelde olağandışı olayların ardın­dan vuku bulmaktaydı. Suçlula­rın idamı en fazla asılarak infaz ediliyor, yetkin bir cellat bulmak zor olduğundan “kelle uçurmak” daha az görülüyordu. Fransa ve Almanya’nın bazı bölgelerinde geleneklere göre kadınlar ası­lamadığı için; farklı suçlardan hüküm giyenler bazen diri diri gömülerek, bazen yakılarak, ba­zen de suda boğarak öldürülür­dü. Bu anlamda yakarak idam, sadece “din sapkınları”na özgün değildi. Haçlı Seferi ve ardından gelen katliamların yaşandığı 13. yüzyılda bile, her zaman olma­makla beraber diri diri yakma sadece tövbe etmeyen heretikle­re karşı uygulanıyordu. Umber­to Eco’nun tarihî romanı Gülün Adı’nda da bahsedilen ünlü 14. yüzyıl engizisyoncusu Bernard Gui’nin belirttiğine göre 633 idam hükmünün yalnızca 41’i ateşe atarak infaz edilmişti.

      1415’te Protestanlığın öncü düşünürlerinden Jan Hus’un yakılarak öldürülmesini gösteren 1485 tarihli bir çizim (Spiezer Chronik).

      Hasmını arayan yeni ruhban sınıfı ve farklı coğrafyalardaki yeni akımlar

      Ortaçağ, gerçekten de Avrupa kıtasında entellektüel üretimin azaldığı, nüfusun düştüğü, kır­sallaşmanın arttığı ve merkezî devletin zayıfladığı “karanlık” bir dönemdi. Şarlman dönemi ve (Karolenj) reformları bir istisna teşkil etse de süreklilik göster­memişti. Kilisede ise 10. yüzyıl­da yapılan bir reform -Cluny ya da Benedikten reformlar- ye­rel derebeyine değil de Papalı­ğa bağlı ve hem dinî hem de bir ölçüde seküler eğitim almış bir ruhban sınıfı ortaya çıkarmış­tı. Bu eğitimli sınıf, monarklara danışman olarak merkezîleşen devletlerde önemli roller üstlen­meye başlamıştı.

      Sistematikleşen ve “yerleşik” olan dinî inanç, artık kendinden farklılaşanları yaftalıyordu. Bul­garistan’da 10. yüzyılda başlayan düalist (iyi ve kötü olarak iki zıt Tanrısal gücün mücadele için­de olduğunu savunan inanış) bir dinî akım olan Bogomilizm Ba­tı’ya da uzandı veya farklı düalist inançlar bu isimle yorumlandı.

      1022 Orléans hadisesinden sonra, 1209-1229 arasında Gü­ney Fransa’daki Katarcılara kar­şı yürütülen (Albigeois) Haçlı Seferleri’ne kadar ve ardından yine bunlara karşı yapılan 14. yüzyıldaki katliamların hepsi, dönemin din adamları ve yöne­ticileri tarafından aynı kefeye konmuş ve o şekilde yaftalan­mıştı. Halbuki aynı dönemde farklı coğrafyalarda başgösteren dinî akımlar arasında tam anla­mıyla bir birlik bulunmuyordu. O dönemde sanki Katolik Kilise­si’nin paralelinde başka bir kilise yapılanması varmış gibi bu hare­ketler suçlanmış, çoğunlukla da Orléans’da olduğu gibi siyasi re­kabet veya güç kazanmak adına bu idamlar gerçekleştirilmişti.

      Sapkın olarak suçlananlar aslında din alanındaki güç mücadelesini kaybedenlerdi

      Orléans’daki Sainte-Croix Ka­tedrali, bugüne kadar Bourbon Hanedanı gibi alt dallarıyla hâlâ sürmekte olan Capet Haneda­nı’nın ana kilisesi ve tac giydiği yerdi. Fransa Krallığı’nın başın­daki ikinci Capet olan “Dindar” 2. Robert, Papalığın izniyle ör­neğine az rastlanır şekilde ilk iki eşinden boşanıp üçüncü eşiyle evlenebilmişti. Buna rağmen ikinci eşi Burgonyalı Bertha’yı hâlâ sevdiği ve onunla tekrar evlenmeye çalıştığı bilinen bir gerçekti. Burgonyalı Bertha’nın ilk eşi 1. Odo’dan olma oğlu Blois Kontu 2. Odo hırslı bir hüküm­dardı ve annesinden boşanmış olan 2. Robert’in yeni eşi kraliçe Constance’ın gücünü azaltma­ya çalışıyordu. Son atanan ka­nonlar Lisoie ve Etienne (Step­hen), Constance’a yakındı; hatta Etienne, kraliçenin bizzat günah çıkardığı papazdı. Ülkenin bu en önemli katedralindeki güç mü­cadelesini kraliçe sonunda kay­betti. Kendisine yakın olan bu din adamları, dönemin önemli kilise kroniklerinin aktardığına göre Manici inanca mensup ol­dukları suçlamasıyla sapkın ola­rak değerlendirildi ve alevlerin arasına atılarak yakıldı.

      Bir azizenin doğuşu

      Yüzyıl Savaşları’nın kahramanı Jeanne D’Arc, bir kafir olduğu öne sürülerek henüz 19 yaşında diri diri yakılarak ölüme mahkum edilmiş; ancak bu hazin son, bugün bile dünyanın en çok tanınan kutsal ikonlarından birinin doğuşu olmuştu. (Hermann Stilke’nin, 1843 tarihli “Jeanne d’Arc’ın kazıktaki ölümü” tablosu, Hermitage Müzesi’nde.)

      Eskatoloji, Milenyumculuk ve Heretikler: Alevlere atılan “sapkın”lar…

      Katolik inanca karşı bir anta­gonist/zıt olarak heretiklik ta­nımının 1000’li yıllarda ortaya çıkmasında, alaylı değil “eği­timli” yeni ruhban sınıfın oluş­ması kadar, dünyanın sonu ile uğraşan dönemin “eskatalojik” yorumlarının da etkisi çoktur. Yeni milenyuma girerken Av­rupa’nın önce Viking istilası­na uğraması, ardından Macar akınları; zamanın tanrıbilimci­leri ve kilise adamları açısın­dan “Hz. İsa’nın ikinci gelişi öncesi karmaşa”nın başladığı­nın göstergesiydi. Köln Başpis­koposu ünlü (Aziz) Heribert, doğudan gelen Bogomilciliği de kastederek “günümüzde ye­ni bir heretiklik doğuyor” diye dindaşlarını uyarıyordu. Daha sonra Lutherciler tarafından “Proto-Protestanlık” olarak da yorumlanan, Katolik Kilise­si’nin bazı “yerleşik” öğretile­rine karşı durmasıyla bilinen tüm 11. , 12. yüzyıl dinî akımla­rın mensupları heretik/sapkın olarak değerlendirilerek töv­beye çağrılıyor, etmeyenler ise yakılarak veya başka metotlar­la öldürülüyordu.

    6. ‘Ve ateş dedi ki Jeanne d’Arc’a: Gururunu seviyorum karşımda’

      ‘Ve ateş dedi ki Jeanne d’Arc’a: Gururunu seviyorum karşımda’

      Dönemin “milenyumcu” Hıristiyan tanrıbilimcileri ve kilise adamlarına göre yeni binyılda dinsel bir çöküş yaşanacağı inancı, 1000 yılından itibaren kendine yeni kurbanlar aramaya başlamıştı. Aslında siyaset ve güç alanındaki mücadeleyi kaybedenler, dinî gerekçeler gösterilerek ateşe atılıyor; Katolik Kilisesi kendi alanında başka bir otorite oluşmasını engellemeye çalışıyordu. Dinî gerekçelerle insan yakmanın dönüm noktaları…

      1415’te Protestanlığın öncü düşünürlerinden Jan Hus’un yakılarak öldürülmesini gösteren 1485 tarihli bir çizim (Spiezer Chronik).

      Suçlu bulunanların yakılarak öldürülmesi ile ilgili en eski kayıtlar Antik Mısır’a kadar gidiyor. Ancak bunun dinî bir yaklaşımla kurumsallaşması, Katolik otoritenin “sapkın” olarak nitelediği kişilere karşı uyguladığı bir infaz yöntemi olarak Ortaçağ’da başladı. Batı’daki kayıtlı ilk hadise 1022’de, sonuncusu ise Alman hukuk bilimci Eduard Osenbrüggen’e göre 1804’te Almanya’da yaşandı.

      Yazının devamını okumak için #tarih‘in Ocak-Şubat 2022 sayısını bayinizden satın alabilirsiniz.

    7. Stavisky’den Troçki’ye cinayetler sahnesinde…

      “İşadamı” Serge Alexandre Stavisky (1888-1934), intihar süsü vererek öldürülmüştü. 1974’te vizyona giren Alain Resnais’nin yönettiği “Stavisky” filmine bir ucundan Troçki’nin Fransa ‘macera’sını içleştirme fikri, senaryo yazarı Jorge Semprun’e aitti. Troçki’nin katlinden önceki son yıllarında yanında olan Jean van Heijenoort ise 1986’da eski karısı tarafından öldürülecekti.

      Jean-Paul Belmondo’nun ölümünü izleyen günler­de, Frenk televizyonları çok sayıda filmini programı­na aldı; benim payıma, ilk kez çıktığı gün, 1974’te izlediğim, o gün bugün yeniden izleme fırsatı bulamadığım “Stavisky” düştü: Alain Resnais’nin, Jor­ge Semprun’ün senaryosuna bağlı kalarak gerçekleştirdiği filmi 47 yıl arayla görmek, yol­da “seyirci”nin geçirdiği deği­şim, dönüşüm, evrim açısın­dan ayrıca ilginç bir deneyim türüne denk geliyor -sıcağı sıcağına bir zincirin halkala­rına kısa temaslarla dokunma gereksinmesi duydum.

      Stavisky, Resnais, Semp­run, Belmondo öldüler, arkala­rında izler bıraktılar. O izlere başkaları karıştı yaşarlarken; öldükten sonra da devam eden süreçtir. “Stavisky”yi 47 yıl sonra ikinci kez izlerken, erte­si gün izleri ve izlerin izlerini kurcalarken kenarda bu met­nin çatısını oluşturacak notlar, dijital ortamdan kimi belgele­rin çıkışlarını aldım: Halka­lar dağınıktır önce, yazmak bir yandan da öznel, çünkü kişisel bir sıra kurmaktır.

      İntihar süsü vererek öldürülen Serge Alexandre Stavinsky (1888-1934).

      Stavisky “olay”ı ya da Jo­seph Kessel’ce söylersek Sta­visky Rezaleti (1976, M. Ali Kayabal çevirisi), ülkelerin siyaset ortamında yaşandığı gözlemlenen aklasezâ yolsuz­lukların tipik örneği olarak tarihe geçmiştir. Devletin her kademesinden ‘yetkili’lerin işin içine karıştığı bir düze­nin ana oyuncusunun eşdeğeri kişiler, bugün de cirit atmayı sürdürüyor, yerli ve yabancı “sahne”lerde. Stavisky, zekası, “hüner”leri ve “karizma”sıy­la yaşarken geniş bir çevre­yi etkilemiş: Kessel, masasına oturmuş olmakla övünmüş­tür; Simenon’un da bir dizi rö­portajla kılda keramet aradığı unutulmamalı.

      Stavisky, intihar süsü ve­rerek öldürüldü. 2. Dünya Sa­vaşı’nın hemen öncesine denk gelen taşkınlıkları tetiklemiş­ti ortadan kaldırılışı. Dönemin popüler dergisi Dédective’de yayımlanan fotoğrafları, Ala­in Resnais’nin büyüteç altında incelediğinden şüphem yok.

      Ancak film, ikinci izleyi­şimde, bir “yan cebinden” beni bambaşka bir izi sürmeye yö­neltti; onca yılın araya soktuk­larından hareketle.

      Yanılıyor olabilirim; bana öyle geliyor ki filme bir ucun­dan Troçki’nin Fransa ‘mace­ra’sını içleştirme fikri Semp­run’e aitti. Şüphesiz, mekansal kesişmeden sözetmek yanlış olmaz, Troçki ailesinin ve ‘yar­dımcı’larının önce Atlas Okya­nusu kıyısında bir evde, ardın­dan Barbizon’daki bir başka­sında (Ker Monique) incognito yaşadıktan sonra kibarca (!) sınırdışı edilmeleri, tali damar olarak “Stavisky”ye ustalıkla yedirilmiş; ilk görüşümde dik­katimi çelmemiş bir sapak.

      Belmondo ‘Stavisky’de Fransız yönetmen Alain Resnais’nin yönettiği, Jorge Semprun’un senaryosunu yazdığı “Stavisky”nin (1974) başrolünde Jean- Paul Belmondo vardı.

      Bu defa, abartılı durmaz­sa, tersi oldu: Talî damardan girdim, içeride oyalanmama neden olan figüre odaklandım; yerimden kalkıp rafındaki ye­rinden çıkarıp masaya getir­diğim Troçki’yle Sürgünde’nin yazarı Jean van Heijenoort’a döneceğim aklıma gelmezdi; adını baş harfleriyle anacağım bundan böyle.

      Troçki’nin yanına, Büyüka­da’ya geldiğinde 20 yaşınday­mış JVH: 20 Ekim 1932. Dev­rimin ikinci adamı, 3 yıldır İstanbul’daydı ve Tokatlıyan Otel’in 66 No’lu odasından Bo­monti’de İzzet Paşa Sokağı’na, Büyükada’dan Moda Şifa So­kak’a adresleri yutarcasına ge­çen ayların sonunda yeniden Büyükada’da demir atmıştı. Şehre iniyordu arasıra: Chap­lin’in “Şehir Işıkları”nı görme­ye gidişi bir yana, başta Tarihî Yarımada’da, balığa çıktığında Pavli’de görülüyordu sürgün­deki adam.

      İstanbul’dan Fransa’ya, Norveç’ten Meksika’ya hep yanında kaldı JVH; asistan ve koruma karışımı bir göre­vi vardı. Kitabının ilk versiyo­nu Türkçede yayımlanmıştır (Cengiz Alğan, 1999); gelgele­lim genişletilmiş basım yeni bir çeviri gerektirecek ölçüde önemlidir.

      JVH, Meksika’ya gitmele­rinden önce Fransa’da ilk ev­liliğini yapmıştı, ama ‘Mavi Ev’de Frida Kahlo’yla yaşadığı ilişki boşanmasıyla sonuçlan­dı. 1939 yazında ikinci evlili­ğini bir Amerikalıyla yaptı ve Troçki’nin yanından ayrıldı; kendi deyişiyle “ikinci bir ha­yat” kurmaya karar vermişti. Troçki 1 yıl sonra öldürüldü­ğünde çok hayıflandı; “yanın­da kalsaydım onu kurtarabilir­dim” dediği söylenir.

      Kesişen yollar 1932-1939 arası Troçki’nin kişisel asistanı olan Jean van Heijenoort (sağdan ikinci) ve ressam Frida Kahlo, 1937’de Meksika’da Troçki’yle birlikte (üstte)

      André Breton ondan “Yol­daş Van” diye sözediyor, Troç­ki’nin seslenişine öykünerek. Sürgün yıllarının sözüne en güvenilir tanığı, o kadar ki, Meksika’da Troçki’yi ziyareti sonrası Breton’un yazdığı me­tinlerdeki yanlışları mektup yazarak düzeltiyor.

      “İkinci bir hayat”a başla­mak için çok geciktiği sanıla­bilir, oysa Meksika’dan ayrıl­dığında henüz 27 yaşındadır JVH: Asıl uğraş alanına, mate­matiğe dönmüş, oradan mate­matiksel mantık alanına geç­miş, Gödel’in bazı yapıtlarını yayına hazırlamıştır. Araya bir üçüncü evlilik, peşisıra bir dör­düncü girer: Troçki’nin avuka­tının kızı Anne-Marie Zamo­ra ile son derece çalkantılı bir ilişkisi olur; 1981’de boşanır­lar, 3 yıl sonra yeniden evlenir­ler, sonra yeniden boşanırlar! JVH, Harvard’da ders vermeyi sürdürür, öğrenci odalarında yaşar. Anne-Marie’nin intihar etme tehditlerini ciddiye almış, onu sakinleştirmek için 1986 Mart’ında Meksika’ya, hesapta kısa süreliğine dönmüştür. Ev­lerinde çalışan hizmetkar, 29 Mart sabahı trajik manzarayla karşılaşır: Anne-Marie, JVH’yi üç kurşun sıkarak uykusunda öldürdükten sonra dördüncüyü kafasına sıkmıştır. JVH, Mek­sika’daki Fransız Mezarlığı’nda gömülüdür.

      Troçki’yle Sürgünde’nin bir yerinde, Fransa’da Troçki’nin ziyaretine gelen André Malra­ux ile ilgili bir diyalogu aktarır: İkili uzun uzun Céline ve Gece­nin Sonuna Yolculuk hakkında konuşurlar (Malraux, yazarın mimiklerini taklit eder!); ardın­dan yürüyüşe çıkarlar; karan­lık basarken son konuşmala­rı “ölüm” üzerinedir: Malraux, “komünizmin yenemeyeceği birşey varsa, o da ölüm” dedi­ğinde Troçki’nin yanıtı gelir: “İnsan kendisine biçtiği görevi yerine getirir, dilediklerini ya­pabilirse, ölüm basit konudur”.

      İstanbul’da Troçki’nin yolunu gözleyenler 20 Ocak 1929’da Rus hükümeti tarafından sürgün emri verilen Troçki’nin yolu İstanbul’a da düşmüştü. 12 Şubat 1929-17 Temmuz 1933 arasında 4.5 yıl İstanbul’da yaşayan Troçki, Türkiye’deki sürgün yıllarının çoğunu Büyükada’da geçirmişti. Galata Rıhtımı’nda sabaha karşı Troçki’nin İstanbul’a gelişini bekleyen fotomuhabirler: Faik Şenol, Ali Ersan, Namık Görgüç, Hilmi Şahenk…
    8. Afganistan’da ‘TALEBE’ yeniden iktidar

      Afganistan’da ‘TALEBE’ yeniden iktidar

      1996-2001 arası Afganistan’da idareyi ele alan Taliban, o dönem savaş ağalarının kapışmasından ve ölümlerden yaka silken halkın desteğini sağlamıştı. 11 Eylül ve ABD’nin müdahalesinden sonra 20 yıl boyunca 2.2 trilyon Dolar akıtılan ülkede hem paralar yine şirketlere gitti hem de 100 binin üzerinde insan öldürüldü. Küresel eroin piyasasının % 90’ının kaynağı olan ülkede kaotik gibi gözüken tarihî yapı taşları…

      Afganistan’ın dünü ve bu­günü üzerine önemli bir kitabın (Taliban-2021) yazarı Ahmed Raşid, konu hak­kında en bilgili kişi olarak gös­terdiği Rubin Barnett’ın sözleri­ni aktarır: “Afganistan yalnızca Afganların değil, bütün dünya­nın aynasıdır”. Benzer bir bi­çimde ünlü Hintli şair Mu­hammed İkbal, Afganistan için “Asya’nın kalbi” demekte, Lord Curzon ise biraz daha rekabe­te bindirmekte: “Asya’nın horoz dövüşü alanı”.

      Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
      Taliban’dan kaçanlar Taliban “değiştiğini” iddia etse de Afganistan’ın başkenti Kabil’i ele geçirmelerinin ardından, binlerce Afgan ülkeyi ne pahasına olursa olsun terk etme umuduyla Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’na koştu.

      Haritaya bakıldığında kom­şu ülkelerin gerilimini anlamak mümkün olsa da, Türkiye, Suu­di Arabistan gibi “dış güçler”in ilgisi de hiç eksik olmamıştır bu ülkeden. “Bizim oralarda ne işi­miz vardı?” diye sormadan “Afganların burada ne işi var?” diye sormak inandırıcı değil.

      20. yüzyılda Afganistan ta­rihini hızlandıran hadise, SSC­B’nin Afganistan’ı işgaliydi (1979). O güne kadar toplumsal formasyon açısından pek zen­gin olmayan ülkede muhafaza­karlık yaygın olsa da cihatçılık güçlü bir eğilim değildi. İşgal bir anda ülkeyi Soğuk Savaş’ın alanı haline getirdiğinde, ABD nezaretinde müttefikleri ülkeye çullandılar. Bu tarihten itibaren Afganistan’da, Sovyet desteksiz Necibullah rejimi (89-92), onun asılmasıyla sonuçlanan içsavaş­tan sonra mücahitlerin, savaş ağalarının kapıştığı dönem (92- 96), Taliban’ın başa geçtiği yıl­lar (96-2001) ve ABD’nin NATO güçleriyle son dönemi (2001- 2021) geldi.

      Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar

      Taliban aslında Sovyet işga­line karşı mücadele içinde şe­killenmemişti. Bu mücadeleyle ilişkisiz, sonraki dönemde savaş ağalarının kapışmasından hal­kın yaka silkmesi, geleneksel aşiret reisliğinin ortadan kalk­ması gibi bir dizi koşul altında eski Paştun liderliğinin kalın­tılarının temizlenerek Paştun milliyetçiliğinin yeniden can­landırılmasını temsil edecekti.

      1992’de rejimin düşmesiy­le toprak ağalarının önderli­ğindeki çeşitli mücahit grupla­rı arasında bir içsavaş süregit­ti. Kabil’i ele geçirme hedefiyle, mücahit örgütleri Afganistan’ı yıkıma uğrattılar. Kadınlar, ço­cuklar, sade insanlar bu yıkın­tının altında kaldı. Bu içsavaşta Ahmet Şah Mesud’un yönettiği Kuzey İttifakı, Tacik etnik kö­kenliydi; Hindistan ve Türkiye tarafından destekleniyordu. Şah Mesud 1997’de Taliban tarafın­dan öldürüldü. Şu sıralar siyaset sahnesine yeniden girmeye çalı­şan zamanın Hizbi İslâmi lideri Gulbeddin Hikmetyar ise Pakis­tan tarafından destekleniyordu. Pakistan, Hikmetyar’ın bu işi beceremeyeceğini gördüğünde Taliban’a oynadı. Bu her iki hi­zip de radikal İslâmcı, maçist ve acımasızdı. Eklemek gerekir ki, Taliban ortaya çıkmadan da bu iki hizip kadınları baştacı etmi­yordu; onlar da şeriata uygun bir şekilde kadınları insanlıkdışı bir konuma mahkum etmişti.

      1994’te Pakistan’da medre­selerde örgütlenen ve adını bu­rada alan Taliban, Pakistan gizli servisinin desteği ve ABD’nin mali katkısı ile öne çıktı; 1996’da Kabil’i ele geçirerek karanlık bir rejim kurdu. Usame Bin Ladin için de emin bir üs sundu. Ta­liban dönemi birçok Afgan için “mücahit dönemi”nin hoyratlı­ğına göre, “daha az” kötüydü.

      ABD, Taliban’ın ülkede is­tikrarı sağlamasını bekliyordu. Hatta 125 milyon Dolarla Tali­ban’ın elde ettiği en büyük ya­bancı yardımını sağladı. Clinton yönetimi Suudi Arabistan’la bir­likte İran’ı kontrol etmek için, Şiiliğe son derece düşman Ta­liban’ın iktidara gelişini uygun bulmuştu! Rusya ve Orta Asya cumhuriyetlerindeki gelişmeler de bu nesnel koşulların bir par­çasıydı. Mücahit çeteleri arasın­daki yoğun, kanlı çatışmalardan usanmış insanlar da (etnik kö­kenlerine göre değişkenlik gös­terse de) medeni haklardan fe­ragate neden olsa da Taliban’ın gelişini kerhen kabullendi.

      Sözde anti-emperyalizm adına Taliban’ı kutlayanların hatırlaması gereken bir husus da, Taliban başa geçtiğinde onu tanıyan ülkelerin örneğin Küba, Çin, Vietnam ve hatta İran değil; Pakistan, Türkmenistan, Suudi Krallığı ve Birleşik Arap Emir­likleri olduğudur.

      Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
      Sokaklarda devriye gezen silahlı örgüt üyeleri zaman zaman halkın üzerine ateş açmaktan da çekinmiyor.

      11 Eylül, Afganistan’ın kade­rini derinden etkiledi. “Teröriz­me karşı savaş” başlığı altında yeni bir Haçlı seferi ilan edilip Afganistan işgal edildi. Ameri­kan işgali sivillerin ölümünün yanısıra büyük kentlere akını ve ülke dışına göçü de tetikle­di. ABD işgalle birlikte Taliban’a karşı mücahit döneminin savaş ağalarını silahlandırdı ve kendi­sine tâbi kıldı. Hikmetyar’ın bir dönem başkan adayı olması da başka türlü açıklanamaz.

      1992’de Tarihin Sonu‘nu ya­yımlayan araştırmacı Francis Fukuyama; 1980’lerde Afganistan’ın Sovyet işgali sırasında Başkan Ronald Reagan’ın yö­netimine katılmış ve Rusların kanını akıtmak için “son Afgan ölünceye kadar savaşa devam” demişti. Birleşmiş Milletler’in, Sovyetler’in barışçıl bir şekilde geri çekilmesi çabaları ABD ta­rafından sürekli engelledi.

      Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
      Zafer kutlaması Taliban savaşçıları ve yetkilileri, 27 Ağustos 2021 Cuma günü Afganistan’ın güneybatısındaki Helmand eyaletinin başkenti Laşkar Gah’da zaferlerini kutlamak için bir toplantıya katıldılar.

      ABD için Soğuk Savaş sona ermişti ve Afganistan’ın artık önceliği kalmamıştı. Tabii daha sonra Amerikan işgalini meşru­laştırmak için kullanılan Afgan kadınların kaderi de çabuk unu­tuldu. O dönem ABD dış politi­kasını şekillendiren simaların önde gelenlerinden Zbigniew Brzezinski’ye kadınların akıbeti sorulduğunda, “tarihe böyle ba­kılamayacağını önemli olanın Soğuk Savaş’ın sona ermesi ol­duğunu” belirtmişti.

      Sovyet işgalini mazur gös­termenin bahanesi olamaz. An­cak ABD ve müttefiki Pakis­tan’ın finansmanıyla ülkenin parçalı etnik ve mezhepsel yapı­sında, çoğunluk Paştunlar ara­sında o günün tabiriyle “radikal İslâmcılığın” peydahlanmasına çalışıldı.

      11 Eylül 2001’den başlaya­rak kadınları Taliban’ın boyun­duruğundan kurtarma bahane­si altında ABD esas olarak Orta Asya, Çin ve Rusya’ya yönelik emperyal stratejisi doğrultu­sunda Afganistan’ı işgal etti. Ka­ranlık bir güç olan Taliban’a da böylece işgale karşı mücadele eden “özgürlük savaşçısı” payesi kazandırdı.

      Paradoksal olan, Sovyet iş­galinden sonra Gorbaçov döne­mindeki geri çekilişten itibaren Rusya’nın o güne kadar destek­lemiş olduğu rejim 3 yıl dayan­dığı halde; ABD’nin 20 yıldır oturtmaya çalıştığı rejimin, da­ha çekilmesini tamamlayama­dan göçmesidir.

      Afganistan beklenmedik bir hızla Taliban’ın eline düşünce, Samuel P. Huntington’ın “me­deniyetler savaşı” kuramının şuursuz izleyicileri, “barbar ül­keler”in asla “medenilerin” sa­fına ulaşamayacağının bir defa daha kanıtlandığını iddia edebi­lir. Bu sömürgeci anlatım, ABD ve onun müttefiklerinin (ulus­lararası koalisyon) yürüttüğü emperyalist savaşları haklı çı­karmanın pespaye bir bahanesi. Dünyanın en büyük gücünün 20 yılda yapamadığını kendi inşa ettiği Afgan ordusundan bekle­mesi; bu ordunun yabancı bir gücün paralı askeri olması hase­biyle halk nezdinde gayrimeşru olduğunu görmemesi inandırı­cı değil. Herhangi ideolojik ve moral motivasyonu olmayan bir ordunun savaşmasını beklemek safdillik olur.

      Halkın küçük bir kesimi ha­riç işgal, genel olarak toplumda­ki eşitsizliği daha da derinleş­tirmiştir. Nüfusun üçte ikisinin günde birkaç dolara mahkum olduğu bir ülkeden sözediyoruz. İnsani kayıplar açısından da ön­ceki dönemleri aratmayacak bir yıkım sözkonusu. Nisan 2021’e kadar 20 yılda 47 bin sivil (dü­ğünlerde, cenaze törenlerinde “sehven” katledilenler başta ol­mak üzere) ve 66 bin asker öl­müş. Güvenlik güçlerinin öldür­düğü isyancı sayısı 42 bin. 2.500 Amerikan askeri hayatını kay­betmiş. 3 milyon insan ülkeden kaçmak zorunda kalmış. 4 mil­yon insan yer değiştirmiş.

      Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
      Savaşın görünmeyenleri Fotoğrafçı Canan Aşık’ın 2000 yılında Kabil’de çektiği fotoğraflar, savaşın en azı konuşulan yüzünü; sakat bıraktığı, sakatladığı, açlığa ve yoksulluğa mahkum ettiği insanları gösteriyordu (üstte ve altta).
      Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar

      ABD’nin 20 yıllık süre içeri­sinde ülkeye akıttığı para 2 tril­yon 226 milyar Dolar! Savun­ma Bakanlığı’nın 2020 raporu­na göre ise savaş harcamalarına 815.7 milyar Dolar sarfedildi. Bu para Afgan halkına eşit bir şekil­de dağıtılsaydı kişi başına 7 bin dolar düşerdi! Ancak harcanan paranın %90’ının silah satışı, maaşlar vb. olarak ABD’ye geri döndüğü de atlanmamalı. So­nuçta Taliban 1996’da yıkılmış bir Afganistan’ı eline geçirmiş­ken, şimdi ABD’nin Afgan ordu­suna verdiği her türlü teçhizata ve işgalden önce hayal edemeye­ceği maddi imkanlara sahip.

      Afgan kalkınmasının başa­rısızlığı genellikle yolsuzlukla­ra bağlanır. Afganistan yolsuz­lukta dünyanın önde gelen ül­keleri arasında yer alsa da, bu başarısızlığın temelindeki da­ha derin-köklü neden, seçilen kalkınma modeli. Afganistan’ın inşaındaki model, devletten zi­yade SKT’lara dayanıyordu. Bu modelin Afganistan’da herhan­gi bir temeli olmaması, ülkenin STK neoliberalizminin bir labo­ratuvarına dönüşmesine neden oldu. Buna gösterilen mazeret de kamu kurumlarının yolsuz­lukla malul olduğu, dolayısıyla girişimlerin etkisiz kaldığı merkezindeydi. 2010’a kadar eği­lim tamamıyla bu yönde iken, STK’ların Afgan politikacıların­dan kat be kat fazla yolsuzluğa bulaştığı anlaşılınca, dış yardım­ların yönü devlet lehine değiş­meye başladı.

      Ancak yolsuzluk ve sorum­suzluk sadece STK’larla sınırlı değildi. Örneğin herbirinin % 5-10 arpalık aldığı 5 taşerondan geçen projelerde de inanılmaz bir israf sözkonusuydu. Devlet bu yardımların planlanmasına ve genel olarak hayata geçiril­mesine katılmadığı için, bazı sektörler devasa yardımlar alır­ken diğerleri bundan mahrum kalmaktaydı.

      Yardımın militarizasyonu da önemli bir etmendi. Yardım­ların % 50’si güvenlik kesimine gitmekte. Ayrıca ihtiyaçlardan ziyade, yardımların ABD’nin bir halk desteği kazanması için önemli gördüğü alanlara kay­dırılması, projeler arasında bir hiyerarşi oluşturma noktasına varmakta.

      Askerî işleri yapan yükleni­ciler aslan payını alırken, bölge aynı zamanda eroin ticaretin­de de önemli bir merkez olma­yı sürdürdü. Bir dönem Pakis­tan’ın millî gelirinin 3’te 1’ini oluşturan eroin ticaretine ben­zer bir biçimde bir narko-elit oluştu. Batılı güçlerin dayandığı savaş beylerinin önemli bir kıs­mı bu yoldan servet edindiler. Raşit Dostum’un Taliban tara­fından ele geçirilen malikanesi herhalde piyangodan çıkmamış­tı. ABD işgalinin önemli bir so­nucu, afyon üretiminin artışıy­dı. Küresel eroin piyasasının % 90’ı Afganistan üzerinden gider­ken, buradan elde edilen para­nın çok cüzi bir kısmı “üretici”­nin eline geçiyor, paranın büyük kısmı eroini dünya pazarına süren “yabancı güçler”e kalıyor. Zaten işgaller de kalkınma ama­cıyla yapılmaz.

      Taliban’ın Kabil’i ele geçir­mesiyle tartışmalar yeniden alevlendi. Ahmed Raşid’in Ta­liban kitabındaki hikaye devam mı ediyordu, yoksa aradan geçen 20 yıldan sonra Taliban kendi geleneği içinde bir değişim ge­çirmiş miydi? Hemen belirtmek gerekir ki bu defa Taliban önce­ki gibi bir takım mücahit grupla­rının çatışmalarından yararla­narak Kabil’e gelmedi. ABD ile 2018’den, yani Trump dönemin­den başlayarak Doha’da bir dizi görüşmede zaman kazanarak; bu arada dikkatlerden kaçan bir şekilde yerel güçlerle de müza­kere yürüterek bir strateji geliş­tirdiler. Biden, Trump’ın başlat­tığı barış görüşmelerini onayla­dı. ABD, işgalin başarısızlığının farkındaydı.

      Afganistan’da ‘TALEBE' yeniden iktidar
      Kadınların tek çaresi direnmek Amerikan işgalini meşrulaştırmak için kullanılan Afgan kadınların kaderi, savaş sonrasında çok hızlı unutuldu. ABD dış politikasının etkili isimlerinden Zbigniew Brzezinski’ye kadınların akıbeti sorulduğunda, “tarihe böyle bakılamayacağını, önemli olanın Soğuk Savaş’ın sona ermesi olduğunu” söylemişti.

      Afgan toplumu klan, kabi­le, mezhep, coğrafi olarak çok parçalı, kaotik gibi gözükse de, geleneksel olarak insanlar belli bir yapı içinde. Yani bir yanda kötücül radikal İslâmcılar, şeriatçılar; öbür yanda da sürekli acı çeken yoksul bir halk sözko­nusu değil. Her zaman ideolojik belirlemelere sığmayan, farklı ittifakların kurulabildiği yani oyunun kurallarının “kendine göre” olduğu bir toplumdan sö­zediyoruz.

      Olivier Roy’un da belirttiği üzere, Taliban zorlu savaşta si­yasal olarak bir değişim geçir­di. Ancak yönetim kademesi 20 yıl öncesinin hemen hemen ay­nısı. Demokrasinin ülkede ze­min bulamadığı, şeriat uygula­nacağına dair sözler ve yoksul bir ülkede uluslararası ilişkile­ri düzeltmeden bir tecrit orta­mında varolmanın imkansızlığı ile birlikte okumak gerekir bu “değişim”i.

      Taliban ayakta kalmak için uluslararası planda ilişkileri­ni olağanlaştırmaya yönelmiş durumda. Çin ile Kabil’in ele geçirilmesinden önce görüşme­ler oldu ve Çin’deki Uygurlar meselesini kaşımama karşılığı ekonomik sözler alındı. ABD’nin de üst kademede görüşmeleri sürdürdüğü bilinmekte. Rusya, Orta Asya sınırını güvenceye almak istemekte ve Taliban da bunu sağlayabilir. Unutmamak gerekir ki 2018’den bu yana sür­dürülen görüşmelerde öne çıkan maddeler arasında Taliban’ın kabul ettiği en önemli husus, topraklarında başka türden “te­rörist” örgütlenmelere izin ver­meyecekleridir.

      Sayıları 80 bin dolayında ol­duğu söylenen Taliban güçle­ri, ne köylerine ne medreselere dönecekler. İktidarın çeşitli ka­demelerinde yer alarak (bürok­rat, işadamı) dünya nimetleri ile kucaklaşacaklar. Yoksul ülkenin bu yeni efendileri, devasa sorun­ların altından kalkma kapasi­tesine sahip değil. 33 milyon­luk nüfusun ortalama yaşı 18. Genç Afganların işgalin izlerini silmeleri zaman alabilir; ancak Afgan kadınların karşı karşıya kaldıkları felaket karşısında di­renmekten başka çareleri yok. Dış güçlere bel bağlamadan Ta­liban’a karşı mücadele vermek kolay olmasa da, bu 40 yıllık ağır yıkımdan sonra insan hakları ve demokrasiyi sosyal haklarla be­zeyecek bir alternatif, dünyanın herhangi bir ülkesinde olduğu gibi Afganistan’da da belirebilir.