20. yüzyılın en tartışmalı simalarından, SSCB’nin son lideri Mihail Gorbaçov 30 Ağustos 2022’de öldü. Arkasından kimileri “sosyalizmin mezar kazıcısı” olarak lanet okurken, kimileri de “dünyaya barış getirdiği için” teşekkür etti. Oysa “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganının hayal olduğu, bürokratik kastın hayat tarzının Batı’daki zenginleri aratmadığı bir dönemde, Gorbaçov ne SSCB’yi parçalamayı ne de kapitalizmi yeniden kurmayı amaçlamıştı.
Kuzey Kafkasya’da 1931’de doğan Mihail Gorbaçov, ülkenin başına geçene kadar siyasi kariyerinde dikkati çekici bir hadise bulunmayan bir gençti. Kendi anlatımına göre belleğine kazınmış önemli bir an, 1937’deki “Büyük Temizlik” sırasında yaşanmıştı. Dedesi 14 aylık işkenceden sonra gizli bir örgüt kurduğu iddiasıyla ölüme mahkum edilecekken dosyası yeniden incelenmiş; herhangi bir cürmünün bulunmadığı anlaşılarak serbest bırakılmıştı.
Hukuk öğrenimi sırasında gelecekteki eşi Raisa Titarenko ile tanışmıştı. 1950’de önce Konsomol’a ve daha sonra Parti’ye üye olmuş; 60’lı yıllarda tarım üzerine uzmanlaşmıştı.
KGB şefi Yuri Andropov ve onun akıl hocası ideolog Mihail Suslov sayesinde siyasette hızla yükselmeye başladı. O dönem için oldukça genç sayılabilecek yaşlarda basamakları tırmandı. Uzun süreden beri iktidar piramidinin tepesine çöreklenmiş gerontokrasinin (yaşlılar yönetimi) dışından, nispeten genç bir adamdı. Hatta onlara göre biraz taşralıydı. Yine de 40 yaşında Merkez Komite’ye, 49 yaşında Siyasi Büro’ya seçildi. Tercih edilme nedenlerinden biri de o güne kadar nomenklatura’nın (bürokrasi eliti) dehlizlerinden uzak kalabilmiş olmasıydı.
İktidara gelene kadar pek de dikkati çekici bir siyasi kariyeri olmayan Mihail Gorbaçov, bürokratik kastın dehlizlerinden uzak kalabildiği için SBKP’nin önde gelenlerinin inisiyatifiyle başa geçmişti.
Yuri Andropov’un ölümünden sonra Konstantin Çernenko’nun son “ihtiyar” olarak 1 yıl daha iktidarda kalmasının ardından, Gorbaçov 1985’te SSCB’nin en yüksek görevi olan Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Genel Sekreterliği’ne ve 1988’de de Devlet Başkanlığı’na getirildi.
SBKP’nin önde gelen grubunun inisiyatifi ile başa geçen Gorbaçov, 1987-88’in siyasi ve reformcu dönüşünü başlatmadan önce, partinin 27. Kongresi’nden (1986) sonra liberalleşme ve rejim değişikliği yönelimi hızlandı. 1990’da Gorbaçov dönemi sürerken Komünist Parti’nin siyasi tekeli kaldırıldı, özel mülkiyet girişimine yeşil ışık yakıldı ve sınırlar sermaye hareketine açıldı. 1991’den sonra “liberal” olarak bilinen Boris Yeltsin’in başa gelmesiyle Sovyet sisteminin dağılışı tamamlandı ve büyük özelleştirmeler yapıldı.
Gorbaçov, Soğuk Savaş’ın iki askerî blokunun (NATO ve Varşova Paktı) dağıtılmasını ve sistemlerin bir Avrupa “ortak evi” çerçevesinde “barış içinde birarada yaşamasını” amaçlamıştı. Almanya şansölyesi Helmut Kohl ile pazarlık etmeye gelmiş; Duvar’ın yıkılışını kabul etmişti. Birleşik Devletler, birleşik bir Almanya’nın NATO’ya dahil edilmesi için bastırıyordu. Gorbaçov, NATO’nun Almanya’nın ötesine geçmeyeceği vaadine dayanarak bu durumu kabul etmek zorunda kaldı. 1991’de Varşova Paktı feshedildiği için bu vaatler tutulmayacaktı. ABD’nin takıntılı olduğu hedef, SSCB’nin ve buradaki mülkiyet sisteminin sonunun gelmesiydi. Bu hedeflerin esas aktörüyse Boris Yeltsin’di. Yeltsin, Aralık 1991’de Ukrayna ve Beyaz Rusya’nın KP liderleriyle müzakere edilen ve Gorbaçov’un istifa etmesine neden olan bir anlaşma yoluyla SSCB’nin dağıtılmasını organize etti.
Gorbaçov’un devraldığı miras
SSCB’nin bir cennet veya bir cehennem olduğunu sananlar için Gorbaçov, çöküşün baş sorumlusu olarak görülür. Oysa o bir mezar kazıcı değildi. Devletten değil de devrimden, yani Sovyetler’de örgütlenmiş olan kitlelerin iradelerinden sözedilecekse, çok uzun zamandır devrimin “Bütün İktidar Sovyetler’e” sloganı hayal olmuş; Batı’daki zenginleri aratmayan hayat tarzlarıyla bürokratlar, tasarruf ettikleri iktidar sayesinde devlet mülkiyetinin nimetleri ile sınırlı kalmayacak bir dönüşümün, özel mülkiyetin iktidarına imkan verecek radikal bir değişimin peşine düşmüştü.
İçeriden bakıldığında sistem tıkanmaya başlamıştı. Kimsenin SSCB’yi parçalamak veya kapitalizmi ihya etmek gibi bir niyeti yoktu. Her ne kadar Çin yavaş yavaş kendisini bugüne taşıyacak olan yeni güzergahını belirliyor olsa da, o vakitler onlar da hamlelerini ayakta kalmak üzere planlamışlardı.
Gidişatı düzenlemek için başa geçirilen Gorbaçov, her ne kadar piyasa reformlarını planlı ekonomiye yedirecek (perestroyka/dönüşüm) ve bürokrasinin konumunu meşrulaştıracak demokratik diye takdim edilen reformları (glasnost/açıklık) gündeme alacaksa da, böylesi köklü bir dönüşüm için aşağıdan, yani halktan bir baskı veya destek görmemişti. Yani kararı verenler, eski yönetici kliğin ta kendisiydi.
Kardeşe bir öpücük Nisan 1986’da Gorbaçov, Doğu Almanya’nın Komünist lideri Erich Honecker’in yeniden seçilmesinden dolayı onu yürekten kutlarken (üstte). Honecker, Ocak 1989’da bile duvarın “100 yıl sonra bile” ayakta kalacağını söyleyerek övünüyordu. 10 ay sonra duvar yıkıldı ve Gorbaçov buna yardımcı olduğu için Batı tarafından övgüyle anıldı.
Öte yandan Gorbaçov’un üstesinden gelmeye çalıştığı zorluklar saymakla bitmiyordu.
2. Dünya Savaşı’nın galibi olmanın prestijine dayanan Rusya, örneğin Polonya’da ulusal ve Katolik bir mahiyet arzeden, ancak işçi sendikalarına dayalı Solidarność’ın (Dayanışma-Polonya’daki Gdańsk Tersanesi işçilerinin kurduğu sendika) karşısına General Jaruzelski’nin darbesiyle karşı çıktığında, sözü edilen prestijin çok da yüksek olmadığını anlamıştı. Böylece Orta Avrupa’da Sovyet hegemonyasının ne kadar kırılgan olduğu görüldü. Bütün bu blok, aslında kendini Rusya’dan ziyade Avrupa’ya yakın görüyordu.
Rusya’nın öbür ucundaki Afganistan işgalinin maliyeti ise daha iyi biliniyor. ABD’nin Vietnam’da başına gelene benzer bir durum, burada ABD eliyle Rusya’nın başına geldi. Sonunda genel olarak anti-emperyalist güçler nezdinde itibar kaybı yaşanırken, Müslüman dünya da bu işgali hiç iyi karşılamadı.
Silahlanma yarışı, Rusya’nın millî geliri içinde askerî harcama payının ABD’nin iki katı olmasını zorunlu kıldığında durum sürdürülemez bir hâl aldı. Gıda sorunu Rusya’nın en kritik dertlerinden biriydi. Tahıl hasadı nüfus artışının çok gerisindeydi. 1960’dan 1980’e, 20 yılda nüfusun üçte biri, yani 100 milyon insan kırdan kente göç etti. Bu “kentleşme”, Batı’daki kentleşmeden farklıydı. Belli bir eğitim, okuryazarlığa sahip gruplar toplumun kimyasını değiştirdi, insanlar resmî görüşlerinin yanısıra örtük veya açık çok farklı görüşleri (liberal, ilerici, geleneksel, dinsel) daha ziyade kültür alanında edinmeye başladı.
SSCB’nin çöküşü, dünya ölçeğinde sosyalist hareketin gerilemesine bir gerekçe olarak gösterilir. Oysa 60’lı yıllardan itibaren Moskova’ya körü körüne bağlı Sol hareketlerin yerini Çin gibi onu düşman belleyen merkezlerin alması; en yakın kitlesel partilerin bile kendi gerçeklerini önde tutarak Moskova’nın dümen suyundan uzaklaşması da SSCB’nin dünya ölçeğindeki konumunu zayıflatan bir unsur olmuştu.
1989’da Gorbaçov, Küba devriminin lideri Fidel Castro tarafından Havana’da karşılandı. Ancak, sadece iki yıl sonra SSCB’nin çöküşü, Özgürlük Adası’nı ana müttefiksiz bıraktı.
Gorbaçov’a atfedilen “mezar kazıcısı” ibaresi, o iktidara geldiğinde zaten kapitalistler gibi yaşayan bir bürokrat katmanının “devrim” ya da “sosyalizm” davasının önderleri sanılmasındandır.
Gorbaçov başa geçirildiğinde, tarihin sunduğu iki ihtimal vardı: Ya Ekim 1917’nin Sovyet demokrasisine dönüş yapılacak ya da bürokratların kapitalistlere dönüşümünü tamamlayacak olan uluslararası sermaye ile bütünleşilecekti. Rusya’da ilk ihtimal için gerekli sosyal ve siyasal güçler on yıllarca süren rejim sırasında varolma imkanı bulamamıştı.
Paradoksal olarak Gorbaçov’un derslerini, Rusya ile neredeyse düşmanca sayılabilecek bir ilişki içinde olan Çin Komünist Partisi de çok iyi öğrenmiş ve perestroyka’ya, yani kapitalizmle bütünleşmeye doğru tam gaz ilerlenirken; glasnost’a yani saydamlık denen siyasal reformlara kapılar sıkı sıkıya kapatılmıştı. Belki de 1989 Tiananmen Meydanı olayları bunun en iyi ve sembolik örneği oldu.
Aynı dersi Putin de öğrenmiş ve bürokrasinin devlet mülkiyetine el koyabilmesi için oligarkların sultasını sürdürmesini mümkün kılan siyasi ortamı katı bir diktatörlükle sağlamıştı.
Sonuç olarak Gorbaçov’u halk değil, sistemi çöküşten kurtarmak isteyen “yaşlı adamlar kliki” iktidara getirmişti. Ancak çöküşün kaçınılmaz olduğunu da görüyorlardı. Gorbaçov’un tasarısı, planlı ekonomiyi (perestroyka) harekete geçirmek için piyasa reformlarını ve bürokrasinin gücünü meşrulaştıracak demokratik reformları (glasnost) gerçekleştirmekti; SSCB’yi parçalamak ya da kapitalizmi yeniden kurmak değil…
Dünya Ukrayna Savaşı ve ekonomik-siyasi etkileri ile sarsılırken, Tayvan üzerindeki uluslararası gerilimin artması ülkeyi öne çıkardı. Tarih boyunca ABD-Çin Halk Cumhuriyeti ilişkileri ve dönüşen Tayvan’ın kadın başkanı Tsai Ing-wen’le beraber bağımsız bir güç olarak sürece ağırlığını koyması…
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalindeki tarihsel iddialarının sarsıntıları geçmemişken ABD’nin üç numarası Meclis Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan ziyareti, iki hegemonik emperyalist güç arasındaki gerilimi artırdı. Obama’nın Asya danışmanı “bu durum belki Ukrayna’dan çok daha tehlikeli” cümlesiyle durumu özetledi.
Tayvan, Hong Kong’tan farklı olarak herhangi bir sözleşmeyle Çin’e bağlı değil. Dolayısıyla Hong Kong’ta muhatap Büyük Britanya. Tayvan’da ise Çin “bir ülke iki sistem”i savunuyor ama burada muhatap doğrudan Tayvanlılar. Bir zamanların “iki sistem”i kapitalizmle sosyalizmi kastediyordu; oysa şimdi sistem deyince -iki kesimde de kapitalizm hüküm sürdüğünden- ancak siyasal sistem akla gelebilir.
Pelosi’nin ziyaretinden önce daha Mayıs 2022 başında The Economist dergisi Tayvan için “dünyanın en tehlikeli yeri” başlığını atmıştı. Amerikan düşünce grubu Council on Foreign Relations da, Tayvan için “ABD ve Çin ve muhtemelen diğer büyük güçler arasında bir savaşa yol açabilecek dünyanın en gergin noktası” demiş; Hint-Pasifik bölgesi Amerikan kuvvetleri komutanı amiral Philip Davidson ise önümüzdeki 10 yılda burada bir savaşın muhtemel olduğunu belirtmişti.
1941’de Miami sahilinde güneşlenirken Çin bayrağını da yanına almış bir kadın… Çin devrimi esnasında oluşturulan ve bugün Tayvan bayrağı olarak kullanılan bayrağın kullanılması bugün Çin’de yasak.
ABD’nin şüphesiz kendi hesapları vardır ama Çin’in de komşularına ve özellikle Tayvan’a karşı artan bir askerî baskısı olduğu gerçek. Tayvan’da giderek önem kazanan bağımsızlıkçı eğilimlere karşı tetikte olan Çin, 2016’da bu yönelimde olan başkan Tsai Ing-wen ile bütün tartışma kanallarını kapatmıştı.
Tabii Tayvan meselesini sadece ABD-Çin rekabeti açısından okumak yetersiz olacaktır. En önemli olan, Formoza Boğazı’nın iki yakası arasındaki gerilimden çok Tayvan halkının geleceğini nasıl gördüğüdür.
Ortak bir tarih mi?
Tayvan 1683’den 1895’e Qing Hanedanı döneminde Çin İmparatorluğu tarafından yönetildi. 17. yüzyılda Filipinler’deki İspanyol valisi ada sahillerine bir çıkarma yaparak bir liman kenti San Salvador’u oluşturdu. Hollandalı sömürgeciler döneminde tarım için ana karadan Çinliler getirildi. Portekizliler de adaya “Formoza” (Güzel) ismini verdiler.
Binlerce yıl önce adaya yerleşmiş olan (buradan da Madagaskar, Endonezya, Filipinlere gidenler olmuş) yerli sakinlerin yanında, Çin’den gelenlerle beraber melez bir nüfus oluşmaya başladı. 1662’de Hollandalılar adadan kovuldu ve ana karadan göç hızlandı. Çin kökenli nüfus 50 binden 100 bine çıkarken, bir o kadar da yerli vardı. Bir süre sonra melezleşme arttı; 19. yüzyıl başında Tayvan’da 2 milyon Çinli yaşıyordu.
Pelosi’nin olay yaratan ziyareti Çin destekçisi protestocular, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Çin’in tepki ve uyarılarına rağmen Tayvan’a gitmesine karşı Hong Kong’daki ABD Başkonsolosluğu önünde eylem yaptı.
1895’teki Japon-Çin Savaşı’ndan sonra Japonlar adayı ele geçirirken, hem Çin’den gelenler hem yerliler önemli kayıplar verdiler. 1945’te 50 yıllık Japon işgali sona erdi ve adadaki yönetim de ana karanın yönetimini ele alan Çan Kay Şek önderliğindeki milliyetçi Guomintang’a (GMD) geçti.
Japonların gidişinden sonra yerli halkla ana karadan yeni gelenler arasında huzursuzluk başgösterdi. Yolsuzluklara karşı çıkan Tayvan halkı Şubat 1947’de ayaklandı ve GMD güçleri 30 bin Tayvanlıyı katlederek bunu bastırabildi. Ülkede sıkıyönetim ilan edildi. Bu, “beyaz terör”ün başlangıcıydı. Çan Kay Şek’in Mao ve Kızıl Ordu karşısında yenilgiye uğramasından sonra Aralık 1949’da ana karadan kaçan 2 milyon insan ve başta GMD güçleri tamamen Tayvan’a çekildi. Mart 1950’de Çan Kay Şek, ömür boyu sürecek başkanlığa oturdu.
GMD’yi ayakta tutan, ABD’nin bölgede komünizmin yayılmasını engellemek için yaptığı yardımlar ve 1950’de patlak veren Kore Savaşı’ydı. Böylece Formoza Boğazı’nın iki yakasındaki statüko 20 yıl dondurulmuş oldu.
Tayvan on yıllarca ABD’nin desteğiyle GMD diktatörlüğü tarafından yönetildi. Japon sömürgeciliğinin mirası ekonomik açıdan dönüşüme uğratılarak modern bir kapitalist devlet oluşturuldu. Siyasal sistem tüm muhalefeti sindiren baskıcı bir rejim olarak varlığını sürdürdü; ancak 1975’te ölen Çan Kay Şek’in yerine geçen oğlu Jiang Jingguo döneminde bir gevşeme başladı. 1986’da Minjindang (DPP-İlerici Demokrat Parti) ilk muhalefet partisi olarak kuruldu; 1987’de sıkıyönetim kalktı. 2000’deki seçimlerde ise ilk kez GMD üyesi olamayan bağımsızlıkçı bir kişi başkan seçildi.
Tayvan 50’li yıllardan başlayarak hızlı bir ekonomik kalkınma ile “Asya Kaplanları”ndan biri oldu. Japonya ve Avrupa Birliği’ne eşdeğer bir hayat düzeyi yakaladı (Bugün kişi başı gelir açısından dünyanın 15. ülkesi olan Tayvan, nüfusu 24 milyon olduğu hâlde dünyanın en büyük 22. ekonomik gücü konumunda).
Kahire Konferansı Dünya Savaşı sonrası, 22-26 Kasım 1943’te Uzakdoğu’daki gelişmeleri değerlendirmek için yapılan Kahire Konferansı’nda Çan Kay Şek, Franklin D. Roosevelt ve Winston Churchill.
ABD, Çin’i tanıyınca…
ABD’nin desteğindeki Çan Kay Şek’in demir yumruğu ile yönetilen Çin Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler’de “Çin” sandalyesini işgal ederken Çin Halk Cuhuriyeti dışlanmıştı. Çin Halk Cuhuriyeti’nin SSCB ile ilişkilerinin iyice bozulduğu bir dönemde ABD ile yakınlaşması, durumu tersine çevirdi ve Çan Kay Şek temsilcisi kapı dışarı edilirken Pekin, Birleşmiş Milletler’e dahil oldu. Sonunda ABD, 1 Ocak 1979’da Pekin’i tanıyıp Taipei ile ilişkisine son verdi. ABD artık Çin Halk Cumhuriyeti’ni Çin olarak tanıyor, Tayvan meselesinin barışçıl çözümünden yana bir tutum sergiliyordu.
Çin Halk Cumhuriyeti ise Tayvan’ı zorla “özgürleştirmek” yerine iktisadi ve beşeri ilişkilerini geliştirerek adayı barışçıl bir şekilde ana karaya bağlamaya yöneldi. Tayvanlılar ekonomik sistemlerini ve hayat tarzlarını koruyabilecekler, “özel yönetsel bölge olarak yüksek bir özerkliğe” sahip olabileceklerdi. Çin Halk Cumhuriyeti başkanı Xi Jinping 2019’da “tek ülke, iki sistem” çerçevesinde Tayvan’ın Çin’e entegrasyonunda ısrar ediyordu. Ona göre 1842 Afyon Savaşı’ndan itibaren parçalanan Çin’in, Makao ve Hong Kong’un ülkeye dahil olmasıyla geriye tek kayıp parçası Tayvan kalıyordu. Bu özcü milliyetçilik yaklaşımı, aslında Çan Kay Şek ve GMD tarafından da savunulmuştu. Adanın %15’ini oluşturan ve kıtadan gelen “mülteciler”in dışında kalan ahali ise özellikle 1980’in sonlarından başlayan demokratikleşmenin de itkisiyle yükselen Tayvan milliyetçiliğine eğilim göstermeye başladı. Kıta Çin’i ile ortaklıkları olmakla birlikte kendi tarihsel ve siyasal yörüngesine sahip bir milliyetçilik, özellikle 2000’de bağımsızlıkçı bir hükümetin oluşmasıyla belirginlik kazandı.
Tayvan’ın zirvesindeki kadın Tayvan’ın ilk kadın cumhurbaşkanı, Demokratik İlerleyiş Partisi (DPP) lideri Tsai Ing-wen, bu yıl yapılan ve %75 ile en yüksek katılımın sağlandığı seçimlerde Pekin yanlısı aday karşısında %57 oy aldı.
Tarihin ironisi
GMD’nin muhafazakar yönetimi, Tayvan bağımsızlıkçılarına karşı yenilgilerinin ardından Çin Komünist Partisi ile “Büyük Çin” ortak ideali çerçevesinde yakınlaştı. GMD, 2008’de bu davada kazanılmış iş çevreleri ve medyanın desteği ile yeniden iktidara geldi. Başkan Ma Ying-jeou, Çin ile “iki yaka arasında ortak pazar” temelinde 19 anlaşma imzaladı. Böylece Tayvan, Çin’e ekonomik olarak bağımlı hâle gelmeye başladı (ihracatın %40’ı Çin’e yapılıyordu).
Ancak bu “Çin rüyası” 2014’te GMD hükümetinin hizmetlerin liberalleştirilmesi politikasına karşı ülke ölçeğinde büyüyen protesto hareketleriyle sona erdi. Çin yatırımlarının çeşitli sektörlere açılması ve özellikle Çin’den gelenlerin istihdamı kaygıları artırmıştı. 3 hafta süren sokak gösterileri, parlamento işgali gibi olaylar Çin ile ilişkilerde bir dönemeci şekillendiren hoşnutsuzluğun ürünüydü. Özellikle 40 yaşının altındaki yurttaşlarda iki kıyının ekonomik entegrasyonu konusunda güçlü bir güvensizlik oluştu.
Araştırmalar 15 yıldır “Tayvan ulusu” kimliğinin güçlendiğini göstermekte. Bugün nüfusun yaklaşık %70’i kendisini “Tayvanlı” olarak nitelendiriyor. Bu oran 30 yıl önce %20’nin altındaydı. Ayrıca nüfusun %90’ı “tek ülke iki sistem” formülünü reddetmekte. 30 yaş altındakiler için “Çin rüyası” bitmiş durumda. Bunların neredeyse tamamı kendini Tayvanlı olarak görmekte. Hatta üçte ikisi Çin Cumhuriyeti adının da Tayvan diye değiştirilmesinden yana.
Tayvan’da siyasal rejim
Jeostratejik hesaplarda ABD’nin Çin’i dizginlemesinin bir aracı olarak gösterilmek Tayvanlılar için bir şey ifade etmiyor. Siyasal rejim olarak Tayvan’ın kıta Çin’inden oldukça farklı bir konumu var. Üstelik Çin’in Tibet, Uygur ve genel olarak insan hakları sicili ortada.
Ülkedeki muhalefet Ocak 2016’da yapılan seçimlerde görülmedik bir başarı ile hem başkanlık hem meclis seçimlerini kazandı. Bağımsızlıkçı Tsai Ing-wen %56 alırken rakibi o ana kadar iktidarda olan Guomintang’ın adayı %31’de kaldı. Tsai Ing-wen, Tayvan’ın ilk kadın başkanı oldu; bu yıl yapılan ve %75 ile en yüksek katılımın sağlandığı seçimlerde ise Pekin yanlısı aday karşısında ise %57 oy aldı.
Feminist militanlar Çin Halk Cumhuriyeti’nde hapsedilirken, Tayvan 2019’da Asya’da eşcinsel evliliğini kabul eden ilk ülke oldu.
2020’de Anayasa Mahkemesi aldatmayı (zina) suç olmaktan çıkardı.
Kadınların siyasal hayata katılımı da çok yüksek.
Çin, Uygurları baskı altında tutarken, Tsai Ing-wen son 400 yılda maruz kaldıkları acılar ve adaletsizlikler için yerli halklardan özür diledi.
Tayvan, çevre politikaları ve uygulamlarında da önemli mesafeler katetti.
Çin, geçen ay ada yakınlarındaki askerî tatbikatlarını artırarak gerilimi yükseltti ve Tayvan Boğazı’nda bir kriz endişesine yol açtı.
Tayvan Çinli mi?
2017’de vefat eden sinolog Arif Dirlik, Boundary 2 adlı dergide çıkan yazısında , Tayvan’ı çok yakından tanıyan biri olarak bütün ezberleri bozan bir açıklıkta Çin ile Tayvan’ın ilişkisini ortaya koymaktaydı. Ona göre Tayvan hiçbir zaman Çinli olmamıştı. Dahası, ikisi arasında, yani ana kara ile ada arasında uluslaşma süreci birbirinin bütünleyicisi değildi. Tayvan bu bakımdan Hong Kong’dan da farklı bir konumdaydı. Dirlik, bağımsız bir kimlik, bir Çinlileştirme süreci değil “Tayvanlılaşma” süreci olduğunu söylüyordu.
Ana karada egemen olan Han kültürünün bir varyasyonu olmayan Tayvan’da; adanın yerlisi olan aborijen kültürlerinin Güneydoğu Çin’den farklı dönemlerde gelen Hoklo ve Hakka kökenliler ve en sonunda da 1949 Çin Devrimi’nden sonra buraya kaçan mültecilerle harmanlanması sözkonusu. Öte yandan adanın ana karadan farklı sömürge geçmişinin de elbette bu kompozisyonda payı var. Öte yandan Han etnik unsurunun kıta Çin’inde bile diğer etnik unsurlarla zamanla kurduğu ilişkilerle değişime uğradığı belirtilebilir.
Arif Dirlik, Tayvan’daki ulusal kimliğin inşaının ana karadaki Çin Komünist Partisi’nin beklentileri dışında geliştiğini analiz etmişti. Tayvanlılar, kendi kimliklerinin yapı itibarıyla neredeyse 400 yıldır Han kültürü ve soyu, Aborijen kültürü ve soyu ile Japon kültürü (soyu yok) tarafından bir karışım olduğunu savunuyor.
Bağımsız bir ülkenin ABD’nin nüfuzu altında olsun olmasın Çin Halk Cumhuriyeti için arzettiği tehlike Tayvan ile sınırlı değil tabii. Unutmamak gerekir ki Tayvanlıların Çinliliği tartışma konusu iken, Tibetlilerin ve Uygurların ve belki de kendi dillerini (mesela Kantonca) konuşanların da benzer bir taleple öne çıkmaları hâlinde bir “parçalanma” tehdidi algısı “Büyük Çin” rüyasında olanlar için kaçınılmaz. Ne de olsa bunların hepsi Çin tarafından sömürgeleştirilmiş halklar.
Milattan önce 3. yüzyılda Atina’daki gezgin filozoflar ekolünden bir kardeşimiz olan Demetrius, belediye başkanlığı görevinden sonra gittiği Mısır’da, dünyanın en efsanevi kütüphanesi olarak bilinen İskenderiye Kütüphanesi’ni kuruyor. 250-300 yıl sonra bizim (nereden bizim olduysa artık) Jül Sezar, Kleopatra’yla ittifak kurduğunda İskenderiye’de buluşuyorlar. Kleopatra’nın kardeşinin Jül Sezar’la savaşı sırasında yanıyor güzelim kütüphane. Olaylar gelişiyor…
Günlük hayatımızda, bir insan yeterince zenginse ve abuk subuk şeyler biriktiriyorsa biz ona “egzantrik bir koleksiyoner” diyoruz. Ancak bire bir aynı insan fakir olduğunda, onu istifçilikle itham etmekle kalmıyor, bir de bunu psikiyatrik bir rahatsızlık olarak kabul edip evini zorla boşaltıp kendisini de hastaneye kaldırıyoruz. Çok kişi darılacak ama koleksiyonerlikle ilgili genel fikrim bu. Ha, ama koleksiyonerliğin hakkını teslim etmeden de geçemem. Zira koleksiyonculuğun tarihi, bir nevi dünya tarihinin kendisi. Bence ilk ünlü koleksiyonerlerimiz, Antik Mısır’ın son hanedanı olan Ptolemaios’lar.
Yanlış hatırlamıyorsam milattan önce 3. yüzyılda Atina’daki gezgin filozoflar ekolünden bir kardeşimiz olan Demetrius, siyasete de bulaşıyor. Siyasete bulaşan hemen tüm filozoflar, sanatçılar ve işadamları gibi, Demetrius’un da başı bir şekilde belaya giriyor tabii. Ancak kendisi de nereden baksanız 10 yıl boyunca “Atina Büyükşehir Belediye Başkanlığı” görevini üstleniyor; ama sonra tası tarağı toplayıp Atina’dan kaçmak zorunda kalıyor. Artık “Giderse gitsin, biz bize yeteriz” deniyor mu o kadarını bilmiyorum, araştırmalarımda öyle bir yere denk gelmedim ama arkasından epey atıp tutuyorlar. Valla ben Sisamlı Duris ve Polybius’un yalancısıyım ki zaten Antik Yunan hakkında iki satır karalamak isteyip de özellikle Polybius’un yalancısı olmamak mümkün değildir.
İskenderiye Kütüphanesi’nin arkeolojik kanıtlara dayanan bir çizimi.
Demetrius için söylenenlere bakılırsa Atina’yı deli gibi sömürüyormuş, paraları har vurup harman savuruyormuş, tamamen “gender fluid” bir şekilde kızlı-erkekli ziyafetlerle gününü gün ediyor ve sıkı durun, saçını da sarıya boyuyormuş! Şimdi açıkçası o son itham bana da adamın arkasından konuşulurken “Ulan herkes bir şey söylüyor, ben de eksik kalmayayım bari” diyerek kafayı uzatan bir adamın iddiası gibi duruyor. Boyuyorsa da boyuyor kardeşim.Tarık Mengüç de sarıya boyuyor; adamı İstanbul’dan mı süreceğiz şimdi? Samimi söylüyorum, Tarık Mengüç kardeşime dokunmaya kalkan karşısında beni bulur.
Her neyse, bu bizim Demetrius, hâliyle en sonunda canını kurtarmak için kaça kaça İskenderiye’ye kadar kaçmak zorunda kalmış. İskenderiye’de de o zamanlar galiba İskender’in komutanlarından birinin oğlu olan Soter var. “Ooo beyin göçü, alırım bir dal” diyen Soter, Atina’dan canını zor kurtararak kaçan Demetrius’u himayesine alıyor. Demetrius da -artık İskenderiye’de de saçını boyuyor mu bilmiyorum ama- Atina’da sürdürdüğü iddia edilen çılgın eğlenceli yaşam tarzını tamamen bırakıyor. Kendisini yazıp çizmeye adıyor, bir yandan da Soter’e danışmanlık yapıyor, yasa değişikliklerini falan hazırlıyor. Ancak hepsinden önemlisi şu ya da bu şekilde Soter’i, dünyanın en efsanevi kütüphanesi olarak bilinen İskenderiye Kütüphanesi’ni kurmaya ikna ediyor.
Valla bunlar bana hiç de öyle Atina’da hayatını “vur patlasın çal oynasın” geçirmiş bir adamın hareketleri gibi gelmiyor doğrusu. Yani ne bileyim, can çıkar huy çıkmaz; Atina’da 10 yıl Mehmet Ali Erbil’i kıskandıracak bir hayat sürdürdükten sonra İskenderiye’ye kaçıp orada durup dururken Fuad Köprülü olmaz insan sanki. Sen git 10 yıl boyunca Televole’lerin yanında “Adile Naşit’le Uykudan Önce” gibi kalacağı bir hayat sür, sonra git 14 yıl TRT 2 kafasında bir hayat yaşa; benim çok aklıma yatmıyor.
Neyse ne; Atina’dan kuyruğuna teneke bağlanıp kovalanan Demetrius, gidip İskenderiye’de İskenderiye Kütüphanesi’nin temellerini atmış. Sonraki yüzyıllarda kütüphane hızla büyüyerek dünyanın en büyük kütüphanesi hâline gelmiş. Kimi kaynaklara göre 40, kimilerine göre 400 bin esere evsahipliği yapmış. E orada bir yerde böyle bir kütüphane olduğunu duyan ne kadar araştırmacı, düşünür varsa koşa koşa İskenderiye’ye gelmeye başlamış tabii. Hani bugünün terimleriyle düşünecek olursanız; handiyse dünyada tek bir yerde yüksek hızlı internet bağlantısı var, onun dışında herkes 9600 modemle BBS’te gezebiliyor. Beyin göçü değil, kavimler göçü olur valla.
Ha tabii İskenderiye de ilginç bir şehir; söylenenler doğruysa insanın peşinden geliyor; Akdeniz’in incilerinden ve herkesin gözü üzerinde. Herhâlde o yüzden bizim (nereden bizim olduysa artık) Jül Sezar, Kleopatra’yla ittifak kurduğunda İskenderiye’de buluşuyorlar. Kleopatra’nın kardeşi de taht mücadelesi verdiği için Sezar ve Kleopatra’yı İskenderiye’de kıstırıyor. Jül Sezar da kendilerine saldıran orduyu püskürtmek için saldırırken bir yangına sebep oluyor ve yanıyor güzelim kütüphane. Tabii aslında komple kül olup yokolmuyor ama bayağı bir eser, kimilerinin iddialarına göre depolarda bekleyen elyazmaları falan yanıyor. Ancak belli ki kütüphaneye ciddi bir hasar verilmiş. Zaten daha sonra Kleopatra’yla gerçekten bir aşk yaşayan Markus Antonyus (bkz. NTV tarih dergisi 9. sayı: “İskenderiye’deki İhanet Şebekesi”), ona bir jest olarak ve mekanı tekrar eski görkemli günlerine döndürmek amacıyla Bergama Kütüphanesi’ndeki 10 binlerce eseri İskenderiye Kütüphanesi’ne bağışlıyor. Anlayacağınız, Bergama’daki eserlerin başka şehirlere götürülmesi milattan öncesinden kalma bir gelenek! Asıl gezgin filozof, bu açıdan Bergama şehrinin ta kendisi; Berlin’den İskenderiye’ye geziyor koca şehir.
Sonraki yıllarda kütüphane, futbol spikeri deyimiyle “eski gücünden uzak” olsa da varlığını sürdürüyor. Ancak artık Akdeniz havzasındaki birçok şehirde daha iyi kütüphaneler olduğu için bu beyin göçü de tersine dönüyor. İskenderiye’de sadece eski kitapları tekrar kopyalayan; sadece imla hatalarını falan düzelten; devlerin omuzlarında yükselmek yerine devlerin omzuna tüneyen monoton bir akademik anlayış yerleşiyor. Şehir “Üçüncü Yüzyıl Krizi”nde Palmira İmparatorluğu ve Roma İmparatorluğu arasındaki savaşta da tamamen yokoluyor. Bu ay kutlayacağımız Dünya Koleksiyonerler Günü* vesilesiyle bu eşsiz kütüphaneyi anmak istedim.
* Hiç bakmayın, Dünya Koleksiyonerler Günü diye bir şey yok.
Günümüzde felsefeyle ilgili olan-olmayan herkes tarafından en çok atıf yapılan filozoflardan Friedrich Wilhelm Nietzsche, yaşadığı dönemdeki değişimlere tepki gösterdiği eserleri, cümleleriyle özellikle post-modernist dönemin yolunu açmıştı. Ömrünün çoğunu sağlığından yoksun şekilde geçiren Nietzsche, 25 Ağustos 1900’de bir dizi hastalıktan sonra öldü. Gerçekler ve yakıştırmalar…
Kant sonrası dönemin en önemli filozoflarından Nietzsche (1844-1900), yaşadığı dönemde ve sonrasında çokça tartışılmış ve genellikle yanlış anlaşılmış bir düşünürdü. Basel Üniversitesi’nde klasik filoloji kürsüsüne atanmış en genç (24 yaşında) öğretim üyesi olduktan sonra, zamanının önde gelen kültür adamları ve entelektüelleriyle temas etmeye başladı. Özellikle Wagner’le dostluk (düşmanlık) ve düşünsel ilişkisi olacak, Schopenhauer’in eserlerinin etkisini hissedecekti. Katıldığı 1870-71 Fransa-Prusya Savaşı ise hem onun hayata bakışını değiştirecek hem de sağlık sorunlarının başlangıcı olacaktı. 1889’de başlayan zihinsel ve fiziksel çöküşünden sonra tedavi edilmeye çalışılsa da, 1900 yılına kadar yaşadığı süre içerisinde annesinin ve kız kardeşinin refakatinde hayatını geçirdi.
En büyük filozoflardan biriydi ama sistematik bir felsefesi yoktu
Nietzsche, moderniteyle ortaya çıkan/çıkmakta olan siyasi ve bireysel/sosyal kavramları irdelerken din (Hıristiyanlık), Tanrı ve Sokrates/Platoncu felsefeye ağır eleştiriler yöneltti. Yeni ortaya çıkarttığı veya geliştirdiği kavram ve konseptler günümüzde hâlâ felsefenin önemli tartışma alanlarından olmakla beraber, Nietzsche’nin eserlerinde sistematik bir yapı ve felsefe bulunmuyordu. Yazılarının çoğu, fragmanlar halinde metafor ve ironilerle dolu aforizmalardan oluşuyor; klasik kompozisyon bütünlüğü olmayan bir eserinde vurguladığı bir kavram, hemen sonraki eserinde hiç kullanılmıyordu. Kimi zaman da hor görüp aşağıladığı bir düşünceyi ve o düşüncenin ete-kemiğe bürünmüş hâli olarak tasvir ettiği kişiyi, başka bir yerde daha olumlu bir şekilde anıyordu.
Hitler’in bakışı Hitler, Nietzsche’yi nasyonal sosyalizmin ideologlarından biri olarak sunmaktaydı. Nietzsche Arşivi’ndeki büste bakarken…
“Tanrı öldü”
Nietzsche’nin en çok alıntılanan ifadelerinden olan “Tanrı öldü”, onun Neşeli Bilim adlı eserinde, daha sonra da Zerdüşt Böyle Buyurdu’da geçer. Nietzsche burada bir gözlemini dile getirir. Doğa ve tarih bilimlerinde büyük atılımlar sonucu Hıristiyan kültürü ve inancının değerlerinin çöktüğünü ve Aydınlanma’yla beraber başka bir dönemin başladığını söyler: “Tanrı öldü”ğüne göre “tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi” gerekir ve bunun yerine kendi değerlerini oluşturan “üstinsan” gelmelidir.
Nihilist değildi. Ölümü/öteki dünyayı değil yaşamı olumladı
Rus romancı Turgenyev’in ortaya attığı Nihilizm (Hiççilik) o dönemde henüz ortaya çıkmış ve Nietzsche’nin dikkatini çekmişti. Yahudi-Hıristiyan kültürünün çöktüğünü iddia eden Nietzsche, yaşamı/yaşamayı olumsuzlamanın tam tersine yeni “üstinsan” hedefine ulaşmak için hayatı olumlamıştı. “Bengi dönüş” kavramıyla aynının tekrarını değil, olumlananın geri dönüşünü vurguladı. Neredeyse tüm eserlerinde, Yahudi-Hıristiyan ve Platoncu düşünce yapısının öbür/öteki dünyayı olumlayan, yaşanılan hayatı ise küçük gören anlayışına karşı çıktı; ancak hiçbir zaman dünyayı anlamsız göre bir nihilist de olmadı. Hayatı, birbirine bağlı “güç istenci”, “bengi dönüş” ve “üstinsan” konseptleriyle yeniden anlamlandırmış ve olumlamıştır.
Ölümden 1 yıl önce Nietzsche Karl Bauer tarafından yapılan 1899 tarihli bu taşbaskıda Nietzsche ölümünden 1 yıl önce görülüyor. O dönemde ölüm nedeni için ilerlemiş frengi dense de bugün doktorlar beyin kanserinden ölmüş olabileceğini söylüyor.
Nasyonal sosyalizmin kurucu ideologlarından biri olmadı
Nietzsche insanları eşit gören, refah toplumunu/halkın rahatlığını hedefleyen ve zayıfı kollayan demokrasi-sosyalizm kavramlarına karşı çıktı. Ona göre yüceltilmesi gereken karakterler, “üstinsan”a örnek olarak gördüğü Alkibiades, Cesare Borgia ve Napoléon gibi figürlerdi. “Güç istenci”, “efendi/ köle ahlakı” ve “üstinsan”, nasyonal sosyalizme ilham veren konseptler olarak gözükse de Nietzsche ırksal bir üstünlük ve hatta Alman ırkının üstünlüğü ile ilgili bir vurgu yapmadı. Öjenizmi ise bir ırk özelinde değil genel insanlık için daha sağlıklı, zeki bir soy için gerekli gördü. Onun nasyonal sosyalizmin fikir babası veya ilham kaynağı olarak gösterilmesi, ablası Elisabeth Nietzsche’nin anti-semit bir Alman ırkçısı olan Bernhard Förster ile evlenmesiyle doğrudan ilgilidir. Zira Nietzsche’nin zihinsel olarak çöktüğü dönemde ve özellikle ölümünden sonra onun eserleri ve elyazmaları, bir Alman ırkçısına dönüşen ablasının kontrolündeydi. Ünlü Nietzsche Arşivi’ni kontrol eden Elisabeth Förster-Nietzsche, onun eserlerine çeşitli eklemeler yaparak, uydurduğu fikirleri ağabeyine atfederek Nietzsche’yi Hitler Almanya’sına ilham veren ideologlardan biri olarak gösterdi. Halbuki Nietzsche, ablası ve eniştesi 1887’de Paraguay’da “Nueva Germania”yı Aryan ırk için kurmak için gittiğinde onlarla hayli alay etmişti. 2. Dünya Savaşı sonrası, özellikle Doğu Bloku ülkelerinde onun Nazilere ilham verdiği yakıştırması yapılsa da, filozof Walter Kaufman bunun haksız olduğu konusunda birçok çalışma yapmış ve eser yayımlamıştır.
1869’da henüz gençlik yıllarındaki Nietzsche…
Nietzsche ve kadın düşmanlığı
Nietzsche özel hayatında Lou Andreas-Salomé gibi özel kadınlarla yakınlık kurdu. Yine Wagner’in genç eşi Cosima, sık görüşüp mektuplaştığı bir arkadaşıydı. Felsefi görüşlerinde dönemin erkek egemen bakışına sahip olsa da aforzimalarında kimi zaman kadınları küçük görüyor kimi zaman ise onları yüceltiyordu.
Frengiden ölmedi
1889’da kaldırıldığı İsviçre’deki klinikte, Nietzsche’ye ilerlemiş frengi teşhisi konuldu. Gençken gittiği genelevlerden kaptığı zannedilen frenginin sağlığına ciddi derecede zarar verdiği düşünülse de bugün çok büyük olasılıkla beyin kanserinden öldüğü düşünülüyor. Zira yazım şekli, yüz ifadeleri ve konuşmasıyla ilgili hatıralar frengi ile ilgili belirtiler göstermediği gibi; o dönemde ilerlemiş frengi teşhisi konmuş birinin 11 yıl yaşamış olması neredeyse imkansızdı. Bugün hekimler, Nietzsche’deki bu çöküşün ve ardından gelen felçlerle ölümün bir beyin kanseri sonucu olabileceği görüşünde.
1. Elizabeth, sadece İngiliz tarihinde değil dünya tarihinde de en çok incelenen, hakkında en fazla yazılan, yaşadığı dönemde ve sonrasında yapılan portreleriyle meşhur bir kişilik. Modern zamanlarda Hollywood tarafından yüzlerce defa sinemaya uyarlanan, 24 Mart 1603’te ölen 1. Elizabeth ile ilgili mitler ve gerçekler.
Elizabeth’in babası 8. Henry, Papa’nın tüm itirazlarına rağmen yaptığı evliliklerle anılır. Kral, çocuklarından en büyükleri olan Mary (Katolik) ile Elizabeth’i (Protestan) gayrimeşru kabul ederek oğlu Edward’ı direkt varisi göstermiş; daha sonra ölüm döşeğinde bunu değiştirmiş ve oğlunun ardından kızlarını taht sırasına eklemişti. Edward başa geçince, babasının Protestan reformlarının tersine çevrileceğinden korktuğu için Mary’yi verasetten çıkarmış, ancak bunu yaparken Prostestan Elizabeth’i de devre dışı bırakmıştı. Kuzeni Jane Grey sadece 9 gün kraliçe kalabilecek; Katolik soyluların desteğini alan Mary, Jane’i devirerek tahta geçecekti. Böylece İngiliz tarihinde resmî olarak ilk “hükmeden kraliçe” Mary oldu. Mary, hem soyluların hem de Protestanların tepkisinden çekinerek “anne farklı-baba bir” kızkardeşi Elizabeth’e tahtı bırakmak durumunda kalacaktı.
İffetin sembolü Kökeni Roma’ya dayanan “Tuccia’nın eleği” iffeti ve bekareti temsil eden önemli bir simgeydi. Sağdaki tablodaki altın tasmalı kamık (bir çeşit gelincik) da tıpkı elek gibi iffetin sembolüydü.
8. Henry 1532-1534 arasında çıkardığı parlamento kararlarıyla kendini İngiltere Kilisesi’nin Yüksek Başkanı ilan etti ve bu şekilde Papalık’tan kopan İngiliz Protestan reformasyonu farklı bir evreye girdi. Kızı Mary ise karşı-reform politikaları yürütecek ve bu unvandan vazgeçecekti. Ancak Elizabeth, babasının unvanını Yüksek Yönetici (Supreme Governor) olarak devam ettirdi. Kadın olması sebebiyle Lordlar Kamarası’ndaki piskoposlar onun bu unvanına karşı çıktıysa da Anglikan Kilisesi’nin en önemli pozisyonu Canterbury Başpiskoposluğu’nun boş olmasından dolayı avantaj sağlayan kraliçe, “kilisenin başı” konumunu korudu. Elizabeth bu geçiş sürecinde her ne kadar Protestanların lideri olsa da Katoliklere karşı da hoşgörülü davrandı. Hatta haç gibi Katolik sembollerin kullanılmasını da devam ettirdi. Tüm bunlar iç politika hamleleri gibi gözükse de ağırlıklı olarak İngiltere’nin dış politikasıyla ilgiliydi. Zira dönemin en zengin aktörlerinden Habsburg yönetimindeki İspanya’nın hükümdarı 2. Felipe, hem ölen eşi Mary’den dolayı taht üzerinde hak iddia ediyor hem de kendini Katolik inancının hamisi olarak tanımlayarak İngiltere’ye askerî ve siyasi müdahalelerde bulunuyordu. Elizabeth ise tüm bunları savuşturmak için elindeki Protestan kartını doğru kullanmak zorundaydı. Katolik soylular ve halkın kendisine karşı olmaması için bir dinsel denge/ tolerans siyaseti gütmeliydi.
Sanatla inşa edilen kadın hükümdar miti
1. Elizabeth’in Britanya tarihindeki en tanınmış karakterlerden biri olması, askerî veya siyasi başarılarından ziyade bugünkü ifadesiyle “halkla ilişkiler” sektörü tarafından inşa edilen “story”leri sayesindedir. Yaptırdığı portreleri, bunda özellikle önemli rol oynamıştır. Kamusal kimliğini oluşturulan bu portreler ülkenin gündemine göre dikkatlice tasarlanmıştır. Bu portrelerde kraliçe kimi zaman acımasız, umarsız ve daha eril şekilde tasvir edilmiş; kimi zamansa anaç veya “Bakire Meryem”i ima edecek, kutsal bir figürü andıracak şekilde ele alınmıştır.
Hiç şüphesiz portreler kadar, yaşadığı dönemde yazılan ve üstü kapalı eleştiriler de barındıran John Foxe’un Şehitler Kitabı (Book of Martyrs) ile Edmund Spenser’ın epik eseri Peri Kraliçe (The Fairee Queene) de etkili olmuştur. Ölümünden sonra yazılan ve onu nostaljik bir Protestan kadın kahraman olarak gösteren onlarca eser de kraliçenin tarihsel kişiliğinden uzaklaşarak bir mit hâline gelmesini sağlamıştır.
Darnley portresi 1.Elizabeth’in, farklı sanatçıların tablolarında farklı farklı tasvir edilmesi bir sorunu ortaya çıkarmıştı. Elizabeth’in resmî bir portresi yoktu. İtalyan ressam Federico Zuccaro’nun “Darnley Portresi” olarak bilinen eserinden sonra (yaklaşık 1575-76) kraliçenin bu yüz ifadesi uzun süre tekrarlanmıştı.
Bakire kültü ve Tudor’ların son bulması
Elizabeth mitinin oluşturulmasında önemli bir unsur olan “bakirelik” konusu, tarihçiler arasında tartışmalı bir alan. Özellikle tahta geçmeden önce veya tahta geçmesinin pek mümkün gözükmediği zaman aralığında her saray soylusunun yaşayabileceği ilişkileri yaşamış olması muhtemel. Tahta geçtikten sonra da samimiyetini devam ettirdiği Robert Dudley (hatta çocukluk arkadaşıdır) ve Walter Raleigh gibi arkadaşlarıyla hem döneminde hem sonrasında ilişki yaşadığına dair söylentiler var.
Bir hükümdarın meşruluğu noktasında canalıcı konulardan biri de tacını devredeceği bir çocuk yapmasıdır. Bu sebeple hem yakın çevresi hem parlamento, ülkede istikrarın devam edebilmesi için kraliçeye önce vârisini doğurabilmesi daha sonra da tahtını sağlamlaştırması için birçok damat adayı önermiştir. Kaynağı tartışmalı olsa da, Elizabeth’in henüz tahta geçtiği 1559’da henüz 26 yaşındayken, artık evlenmesi gerektiğini söyleyenlere “ben zaten evlendim, kocamın adı İngiltere Krallığı’dır” diye cevap verdiği yazılır. Yaşı ilerleyip çocuğunun olma ihtimali zayıfladığında bakire kültünün kullanımı artmıştır.
Fakat bu durum tahtın vesayetinde bir soruna yolaçmıştı. 7. Henry ile başlayan Tudor Hanedanı, 5. üyesi Elizabeth’in ölümüyle bitmiştir. Tacın devriyle ilgili açık bir kural olmaması ülkeyi içsavaşa yönlendirebilse de, Robert Cecil’in kraliçenin son günlerinde yaptığı ayarlamalarla tahtı Elizabeth’in İngiliz tacında hak iddia ettiği şüphesiyle öldürttüğü İskoç Kraliçesi Mary’nin oğlu Stuart Hanedanı’ndan James devralmıştır.
PLATİN YILDÖNÜMÜ
2.Elizabeth: Yaşayan efsane
21 Nisan 1926 tarihinde doğan 96 yaşındaki Kraliçe 2. Elizabeth, 70 yıldır Britanya tahtında. 2.5 sene daha tahtta kalırsa, 14. Louis’yi geçerek tarihte en uzun süre hüküm süren monark olacak.
İsmini annesi Elizabeth Bowes-Lyon’dan alan Kraliçe 2. Elizabeth, geçen 6 Şubat’ta tahta geçişinin 70. yılını kutladı. Çok az hükümdarın ulaşabildiği bu skor, 2-3 Haziran’da kraliçenin doğumgünü vesilesiyle yapılacak gösterilerle kutlanacak.
Eğer kraliçenin sağlığı el verirse (şu sıralar yakalandığı Covid’den sonra iyileşmiş görünüyor) veya tahttan feragat etmezse, birkaç ay içerisinde önce eski Liechtenstein Prensi 2. Johann’ı ve birkaç sene içerisinde de 72 sene 110 gün hüküm süren efsanevi Fransa Kralı, Güneş Kral 14. Louis’yi geçerek tahtta en uzun süre kalan monark sıfatıyla bir dünya rekorunun sahibi olacak.
Hakkında daha şimdiden onlarca film ve belgesel bulunan Kraliçe’nin, ileride tıpkı adaşı 1. Elizabeth gibi İngiltere tahtının ve dünya tarihinin en çok anılan hükümdarlarından biri olacağı kesin.
Bundan tam 30 yıl önce dağılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, 1917 Ekim Devrimi’nden itibaren dünyadaki siyasal dengeleri altüst etmişti. Devrim’in ihanete uğramasını takip eden Stalin dönemi ve sonrası, benzersiz kayıplar, acılar ve bürokratik baskılardan sonra Gorbaçov döneminde “Glasnost” ve “Perestroyka” ile sonuçlandı. Bir türlü “demokratikleşemeyen” SSCB’nin 1991’de sona eren ömrünün satır başları.
Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya liderleri, 8 Aralık 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıldığına dair bir bildiri yayımladılar. Böylece, 1917 Ekim Devrimi’nden kaynaklanan ve ardından Stalinizm tarafından çarpıtılan bir toplumsal inşaya son verdiler. SSCB’nin çok da ani ve şiddetli olmayan dağılması (tasfiyesi, düşüşü, çöküşü, yıkılışı) dünyayı şaşırttı. Üniversiteli “sovyetoloji” akademisyenleri bile, sistem hakkında yeterli bir teorik anlayış geliştiremediklerini kabul etmek zorunda kaldılar.
Lenin, 5 Mayıs 1920’de Moskova’daki Sverdlov Meydanı’nda Kızıl Ordu birimlerine bir konuşma yapıyor. Kürsünün basamaklarında, daha sonra Stalin’in fotoğraftan sildirdiği Troçki de var.
Ekim 1917’de başlayan macera şüphesiz 1991’e kadar aynı güzergahta seyretmedi. Ekim 1917’de iktidarı alan Bolşevik Partisi’nde örtük olarak iki çizgi vardı. İçsavaşın bitimiyle, “nasıl bir devlet?” sorusu öne çıktı ve bu durum partide ve toplumda bir yarılmaya yol açtı. Devleti merkeze alan bir strateji peşinde olanlar kısa zamanda öne çıkarken, halkın çoğunluğunun çıkarlarını savunmaya yönelik diğer yaklaşım hızla gölgelendi ve giderek tasfiye edildi. Bu tasfiyenin siyasal yönü 1923-27 aralığında yaşanmışken, fizikî tasfiye 1937-38 Büyük Terörü’nde, 5-7 milyon kurbandan sözedildiği dönemde gerçekleşti. Aralarında Ekim 1917’nin merkez komite üyelerinin bulunduğu kayda geçen ölüm cezası infazı 700 bindir.
Bir devrin sonu Letonya’nın başkenti Riga’da, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından yerinden sökülen Lenin anıtını bazıları ayaklarının altına çiğnerken, bazıları da halen anıtın olduğu yere çiçekler bırakmaya devam ediyor.
1917’den 1991’e
Sosyalist bir ideolojinin arkasına saklanan ve gaspçı bir bürokrasi tarafından yönetilen planlı ekonomi sistemi SSCB, kendi çelişkilerinin kurbanı olmuştur. Düşüşün zamanı ve biçimi önceden belirlenmemiş olsa da, Ekim Devrimi’nden ortaya çıkan ama gelişiminde kapitalizm ile sosyalizm arasında sıkışıp kalan bu sistem, ayakta kalamayacak kadar derin çelişkiler içerisindeydi.
Üç Rus Devriminde (1905, 1917 Şubat ve Ekim) yaşananın aksine, belirleyici olan kitleler 1991’de sokaklara inip sistemi çökertmediler. Bu açıdan dönüşümün kansız olması şaşırtıcı olmamalı. Nihayetinde Sovyet sisteminin çöküşü, bürokratlardan oluşan bir koalisyonun ve toplumsal olarak heterojen bir kapitalizm yanlısı aydınlar grubunun önderlik ettiği; işçiler ve diğer çalışan kesimleri altetmek için yukarıdan bir devrim biçimini aldı.
Moche Lewin Sovyet Yüzyılı kitabında “Zaten rejim devrilmedi: İç kaynaklarını tükettikten sonra öldü ve kendi ağırlığı altında çöktü” diye yazar. SSCB’nin ortadan kalkması Fukuyama’nın “tarihin sonu” diye tanımladığı, küreselleşmiş demokratik liberalizmin zaferini imleyen bir perspektife yol açmıştı. Bugün hayırla yadedilmeyen dönemin Demir Lady’si İngiltere Başbakanı Thatcher’ın formülüyle (TINA) başka bir alternatif yoktu artık.
Bütün iktidar Sovyetler’e 1917 başında yaşanan yiyecek ve yakacak sıkıntısı, Petrograd’da büyük eylemlere, bu eylemler ise 12 Mart 1917’de kurulan Petrograd Sovyeti’ne giden yolu açtı. Kadınlar Taburu, Kışlık Saray’a yürüyor.
Ancak bugün “duvarın yıkılmasından” sonra vaadedilenden çok farklı bir dünyada yaşıyoruz. Batı’nın pazarladığı “Kızıl Tehlike”den eser yok. Öte yandan eski Sovyet ülkelerindeki toplumsal kazanımların yerinde yeller eserken Putin’in şahsında bir otokrat hükmünü sürdürmekte. “Soğuk Savaş” duvarın çöküşüyle ortadan kalkacak, barış dünyaya hükmedecek derken, “Yeni Soğuk Savaş”, silahlanma ve açlık gündemimizde.
Şubat Devrimi, işçi hareketlerinin 1917 Ekim’inden önceki en büyük provasıydı.
Lenin’in Son Kavgası kitabında Moche Lewin, Lenin’in 1922’den itibaren parti-devlet kaynaşmasına ve genel olarak Çarlık’tan devralınan bürokrasinin egemenliğine karşı mücadelesini anlatır. Lenin “Biz eski devlet makinasını devraldık, işte şansızlığımız buydu. Çoğu zaman bu makina bizim aleyhimize çalışıyor” demekle sınırlı kalmamış, ülkeyi Çarlık’tan devralınan bürokrasinin yönettiğini belirtmişti: “Kim kimi yönetiyor? Doğru bir şekilde bu güruhu komünistlerin yönettiğinin söylenebileceğinden çok şüpheliyim. Gerçeği söylemek gerekirse, onlar yönetmiyorlar, yönetiliyorlar”.
Küresel güç SSCB
SSCB’nin radikal dönüşümü devlet aygıtını elinde bulunduran bir nomenklatura’nın, yanılmaz-amansız bir önder aracılığıyla yürürlüğe soktuğu zecri tedbirlerle, emperyalist ülkeler krize girerken bir dizi azgelişmiş ülkenin sanayileşmesine paralel olarak 30’lu yıllarda hızlı kentleşme ve sanayileşmeyle gerçekleşti (tam olarak 1928-1939). Bu arada iktidarın ele geçirilmesin de önemli bir rolü olan parti, devletle özdeşleşerek siyaseten kendini feshetmiş bulunuyordu.
Aslında, varlığının nispeten uzun sürmesi, büyük ölçüde bu uçsuz-bucaksız ülkenin insan ve doğal kaynaklarının zenginliğinin yanısıra 1929-33 dünya ekonomik krizi ve 2. Dünya Savaşı’nda Atlantik’ten Pasifik’e uzanabilecek Nazi İmparatorluğu’nu engellemiş olmasının verdiği meşruiyet sayesindeydi. 2. Dünya Savaşı’ndaki direniş ve devasa kayıplar vatanseverlik duygusunu geliştirmişti. Savaş öncesinde rejimin zayıflığını örtmek için kullandığı kitlesel zulüm, “tasfiyeler” diye anılan temizlik hareketinin bıraktığı tahribatın ardından; savaş sonrasında Rusya, güçlü olmasına güçlü ancak toplumsal ilişkiler açısından kırılgan bir ülke olarak belirdi.
Moskova’daki Leninsky Bulvarı’nda Sovyet mimarisi örnekleri.
Sovyet toplumunda 1953’te Stalin’in ölümünden, resmî olarak kabul edilen 1983 krizine, güçlü bir büyüme (% 5.7 ile başlayıp giderek azalan ve 80- 85 arasında % 2’ye düşünce, tarım da artık ülkeyi besleyemez hâle geldi) ve modernleşme dönemine kadar, kentleşmeden başlayarak derin değişiklikler oldu. Bu tabloya 1985’te petrol fiyatlarının düşmesiyle ithalatın temel kaynağının kuruması da eklenebilir.
Stalin’in cenazesi 5 Mart 1953’te 74 yaşındayken ölen Josef Stalin’in dört günlük ulusal yasın ardından düzenlenen cenaze töreni.
ABD ile girişilen silahlanma yarışı nedeniyle üretimin önemli bir kısmı askerî harcamalar kalemine aitti. Ünlü Sovyet ve daha sonra Amerikalı sosyolog Vladimir Chlapentokh bu durumu şöyle ifade etti: “[SSCB’nin varlığının] Son 10 yılında, ekonomik büyüme oranları istikrarlı bir şekilde düştü, malların kalitesi kötüleşti ve teknolojik ilerleme yavaşladı (…) Ancak, tüm bu eksiklikler oldukça kronik olmakla beraber ölümcül bir öneme sahip değildi. Hasta bir insan, tıpkı hasta bir toplum gibi, uzun süre yaşayabilir”.
Kırsal göç, bürokratik muhafazakarlık ile yeni gelişen toplumsal güçler arasında büyüyen uyuşmazlığın kültürel ihtiyaçları (edebiyat, sinema, müzik), artık 30’lu yılların arkaik propagandasıyla giderilemezdi. 1970’lerin sonlarında yapılan kamuoyu yoklamaları, resmî propaganda retorikleriyle insanların düşündükleri arasında keskin bir uçurum olduğunu ortaya çıkardı.
1960’lı yılların ortalarında Kosigin ve Andropov dönemlerinde hazırlanan raporlar, ABD karşısında Sovyet ekonomisinin kömür-çelik dışında nal topladığını gösteriyordu. Kömür-çelik de 20. yüzyılın değil 19. yüzyılın motor gücüydü. Verimlilik, yaşam standardı, teknoloji gibi ölçütlerde Sovyet ekonomisi umut vermezken; siyasal yapı da -1964’te Kruşçev’in bir darbeyle kızağa çekilmesinden sonra 18 yıl hüküm süren Brejnev’in şahsında felç olmuş bir politbüronun yüksek yaş ortalamasından da izlenebileceği gibi- hareket edemez durumdaydı. Ayrıca yüksek yöneticilerin büyük kısmının bulaştığı yolsuzluklar, mafya şebekeleri diz boyuydu.
1960’ların sonundan beri belirgin olan durgunluk eğilimi, SSCB’nin jeopolitik statüsünü ve rejimin iç istikrarını tehdit ediyordu. Yolsuzluk ve gevşek bürokrasi toplumun her tarafına yayılmış, rejimin etkinliğini ve meşruiyetini baltalayan ahlaki bir kriz yaratmıştı. Bu sorunların derin kaynağı, 1917 Devrimi’ni takip eden 10 yıl boyunca halktan alınan iktidardaki bürokratik tekeldi. Büyük ve küçük bürokratlara da terör uygulayan Stalin’in kişisel diktatörlüğü, bu bürokratik rejimi de tehdit ediyordu. Ancak Stalin’in 1953’teki ölümünden ve Kruşçev döneminden sonradır ki, bürokratik rejim, sloganı “kadrolara saygı” olan Leonid Brejnev (1964-1982) önderliğinde gerçek bir altın çağ yaşadı. Ancak Brejnev’in bu “kadrolara saygı” politikası da, memurların cezasız kalmasına, görev suistimallerinin gelişmesine ve herhangi bir ciddi reformu engelleyen katı bir muhafazakarlığa yolaçtı. Yine de, aradan geçen dönemde meydana gelen derin sosyal ve ekonomik dönüşümlere rağmen, ekonomiyi ve toplumu yönetme sistemi 1920 sonlarından bu yana büyük ölçüde değişmeden kaldı.
Gorbaçov dönemi Mihail Gorbaçov, göreve geldiği 1985’te Moskova sokaklarında halkın sorularını yanıtlıyor.
Bu dönemde Gorbaçov’un çözmesi beklenen en önemli iki sorun, ekonomik durgunluk eğilimi ve işlevsiz bürokrasiydi.
“Piyasa” reformları 1965’te Başbakan Aleksey Kosigin tarafından başlatıldı. Leonid Brejnev en azından tarımda büyük bir yeniden yatırım girişiminde bulundu. Kosigin reformu, 1968’de Çekoslovakya’nın işgaline varan siyasi gelişmeler nedeniyle terkedildi. 1970’lerde, sınırlı bir şirketler veya kolektif çiftlikler çerçevesinde daha “liberal” yönetim deneyimleri devam etti. Şirketler kârlılığa yönlendirildi ve yöneticileri buna göre ödüllendirildi; ancak bu yöneticiler rekabetçi olmak için hareket etmekte özgür “gerçek patronlar” değildi. Bununla birlikte sistem gayriresmî bir faaliyeti (takas, gri borsa, karaborsa) yani girişimi özgürleştirdi; yasadışı sermaye biriktirdi; yolsuzluğu, kamu mallarının çalınmasını, hem devlet aygıtı içinde hem yeraltında hem de açıkta mafya türlerinin oluşumunu teşvik etti.
Perde açılıyor
Mart 1985’te, yaşça “geçkinlerden” oluşan bir siyasi büronun en genç ve en enerjik üyesi olan 54 yaşındaki Mihail Gorbaçov, en yüksek mevki olan genel sekreterliğe atandı. Bu atama, zirvede acil reform ihtiyacı konusunda bir fikir birliğini yansıtıyordu. Gorbaçov’un görevi sistemin çelişkilerini çözmek değil -aslında bunlar ne anlaşıldı ne de tanındı- ama bürokrasiyi kendisinden kurtarmaktı (bu açıkça çelişkili ama sistemin doğasından kaynaklanan bir görevdi). Gorbaçov’un çözmesi beklenen iki temel sorun, ekonomik durgunluk eğilimi ve işlevsiz bürokrasiydi.
Gorbaçov tarafından 1985’ten 1987’nin ortalarına kadar yürürlüğe konan reformlar niteliksel olarak farklı üç aşamadan geçti: İdari personelin önemli oranda sirkülasyonu (“nomenklatura” için iş güvencesinin sonu) ve Bakanlıkların birleştirilmesi; önde gelen sanayi sektörlerinde yatırımların artırılması; şirketlerden bağımsız kalite kontrolünün getirilmesi ve aşırı alkol tüketimi ile mücadele.
Dış politikada Gorbaçov, SSCB’yi silahlanma yarışından çıkarmak için tek taraflı girişimlerde bulundu; bu politika Batı halkları hatta hükümetleri tarafından sıcak bir şekilde karşılandı. Gorbaçov Sovyet birliklerini Afganistan’dan çekti. Buna, SSCB’nin o zamana kadar kendi çıkarları çerçevesinde desteklediği Üçüncü Dünya’daki anti-emperyalist mücadelelerden aşamalı olarak ayrılması da eşlik etti.
Glasnost ve Perestroyka
Ancak bu dönemin belki de en cüretkar ve geniş kapsamlı girişimi, sansürün kontrollü bir şekilde kaldırılması olan “glasnost” (saydamlık) idi. Amacı, muhafazakar bir güç olan bürokrasiyi, ayrıcalıklara ve gücün kötüye kullanılmasına karşı olan kamuoyu karşısında savunmaya almaktı. Gorbaçov ayrıca, kamuoyunda tartışma olmamasının ekonominin performansı üzerinde büyük bir ağırlık oluşturduğunu anlamıştı. Ancak sonuçta Gorbaçov, “glasnost”a rağmen bürokrasinin ayrıcalıklarına veya gücüne ciddi şekilde dokunmadı. Büyümeye geri dönüşe ve ahlaki iklimde belirli bir iyileşmeye rağmen, reformların sonuçları yetersizdi. 1987’nin ortalarına doğru, bu nedenle, tamamen farklı bir ölçekte ve cüretkar bir reform aşaması başlattı: “Perestroyka” (revizyon). Ekonomi cephesinde ademi merkezileştirmeyi, hâlâ devlete ait olan şirketlerin aralarında piyasa ilişkileri kurmak için bunları “özgürleştirmeyi” amaçlıyordu. İşletmelerin günlük yönetiminden kurtulan merkezî devlet, eylem araçlarını oldukça dolaylı şekilde elinde tutacaktı. Buna rağmen reform hareketi, ekonomide uzun süredir devam eden merkezkaç kuvvetleri serbest bırakarak, merkezî hükümeti ekonomik süreçler üzerinde etkili kontrolden mahrum bırakacak bir pratik etkiye sahipti.
‘Perestroyka’ 1987 ortalarında Gorbaçov’un başlattığı “Perstroyka” (revizyon) ile kurulan kooperatifler, girişimci ve esnek faaliyetleri desteklemeyi amaçlarken, tam tersi oldu. Bu sözde kooperatif sektörü kamu sektörünü parazitleştirdi; kıtlığı artırdı.
Üretim aygıtının düzensizliği, her şeyden önce yaşamı ciddi biçimde karmaşıklaştıran kıtlıkların giderek artmasıyla kendini gösterdi. Kısa bir süre sonra yeni bir kanunla, kamuoyunu şoke etmemek için “kooperatifler” olarak adlandırılan küçük özel işletmelerin kurulması yasallaştırıldı. Girişimci ve esnek faaliyetler, kıtlıkların giderilmesine yardımcı olacaktı. Ancak tam tersi oldu: Bu sözde kooperatif sektörü kamu sektörünü parazitleştirdi; özellikle daha ucuz mallardaki kıtlığı artırdı; halkın öfkesini güçlendirdi.
Ülkede geleceğin birçok kapitalistinin içinden çıkacağı yetkililer, devletin mali desteği olmadan bu faaliyet alanında parladı. Yeni ekonomik reform aslında gerçekten orijinal değildi. Yugoslavya, daha sonra Macaristan ve Polonya… Her biri kendi usulünce bunu zaten benimsemişti.
Perestroyka’nın özgünlüğü, siyasi bileşeni olarak sunulan “demokratikleşme”ydi. Sansürün cüretkar bir biçimde kısıtlanması, rejime bağlılık koşuluyla bağımsız derneklere hoşgörü gösterilmesi bu dönemdeydi. Özellikle Mart 1989’da Yüksek Sovyet seçimleri kısmen bağımsız adaylara açıldı. Ayrıca yeni şirketler kanunu, şirketlerde en üst mercii olarak “emekçilerin kolektif konseyleri”nin seçilmesini öngördü. Bu önlem, çalışanların yöneticiler karşısındaki yeni bağımsızlığına ilişkin korkularını hafifletmeyi amaçlıyordu. Ancak pratikte, bağımsız sendikaların ve kolektif eylem geleneğinin yokluğunda, işçilerin yöneticilerine olan bağımlılığı kırılmadı.
“Demokratikleşme” de elbette demokrasi değildi. Amaç her zaman egemen toplumsal tabaka olan bürokrasiyi kendisinden kurtarmaktı. Ancak bunun için, sosyal korumanın zayıflamasından ve eşitsizliklerin artmasından korkan halk sınıflarının desteğini kazanmak gerekiyordu. Siyasi açılmanın sınırlı doğası ve ekonomik reformla bağlantılı sorunlar, kaçınılmaz olarak Temmuz 1989’da 400 bin kömür madencisinin genel greviyle sonuçlanan halk hoşnutsuzluğunu ateşledi. Aynı zamanda, büyük şehirlerde bürokratik otoritelere karşı kimi zaman 10 binlerce göstericiyi harekete geçiren demokratik bir yurttaş hareketi oluştu. Baltık ülkelerinde, Gürcistan’da ve Ermenistan’da, ulusal bilincin tarihsel olarak daha gelişmiş olduğu cumhuriyetlerde; demokratik hareket doğal olarak daha büyük bir özerklik, egemenlik ve son olarak 1991’de bağımsızlık talebini öne sürdü (özellikle Doğu Avrupa’daki komünist rejimlerin yıkılmasından sonra).
Serbest ekonomi
1989’da kamusal tartışmalarda beliren -asıl anlamını anlamadan- ekonominin bürokrasinin pençesinden kurtulacağı beklentisiyle “tutarlı piyasa reformları” yapma yaklaşımı, demokratik hareketi cezbetmişti. 1990’da Perestroika’nın bariz başarısızlığıyla karşı karşıya kalan Gorbaçov’un kendisi de bu görüşe bağlandı. Böylece Haziran 1990’da, şirket sahiplerine tam yetki veren ve işçileri görmezden gelen yeni bir Şirketler Yasası kabul edildi. Ancak Gorbaçov, zayıf meşruiyeti rejimin sosyalist olduğu iddiasına dayandığı için temkinli davranmak zorunda kaldı (1991’de yalnızca temel malların fiyatlarındaki artış, büyük bir grev dalgasına yol açtı). Konumunu hiçbir zaman halk oylamasına sunmamış olan Gorbaçov, siyasi anlamda demokratik meşruiyetten yoksundu. Öte yandan 1990 baharındaki ilk gerçek demokratik seçimler sırasında (Anayasanın Komünist Parti’nin “öncü rolü”nü kutsayan maddesi kaldırılmıştı) kapitalizm yanlısı güçler, reformların yavaşlığına yönelik eleştirileri nedeniyle siyasi bürodan ihraç edilmiş Boris Yeltsin’in çevresinde geniş bir yelpazede toplandılar. Temsilcilerinden birkaçını Rusya’nın en büyük şehirlerinin belediye başkanlığına ve Rusya Cumhuriyeti Parlamentosu’na seçebildiler. Ancak “Demokratlar” etiketi altında bilinen bu liberaller, kapitalist restorasyona karşı halkın tepkisinden de çekiniyorlardı. Onlara göre Sovyet halkı hâlâ sosyal adalet ve eşitlik değerlerine bağlıydı; yani bu anlamda “lumpenleşmiş”ti!
Demokrasi ve piyasa arasındaki köprü: Yeltsin Geniş bir sosyal tabanla iktidara gelen Boris Yeltsin, “demokratik hareket”in standart taşıyıcısı haline gelen nomenklatura’nın eski bir üyesi olarak “demokrasi” ile “piyasa” arasında mükemmel bir köprüydü.
Boris Yeltsin sahnede
Siyaset sahnesine yeni bir güç egemen olmuştu: Seçimle Rusya’da iktidar olan Boris Yeltsin. Gorbaçov’un somutlaştırdığı federal güce meydan okuyor ve yasaları veya reform projelerini uygulamıyordu. Geniş bir sosyal tabanı vardı: Yeni oluşturulan iş çevreleri, canlanan bir işçi hareketi ve 1989-1990’da çöken eski komuta sisteminin ekonomik nomenklatura’sı. Başbakan İgor Gaydar liderliğindeki Rus reform ekibi, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) tavsiyelerine uygun olarak fiyatların serbestleştirilmesini, büyük özelleştirmeleri, kamu harcamalarında ciddi bir kesintiyi içeren bir “şok terapi” hazırlıyordu. Rus liberalleri, neoliberalizmin Papalarından Milton Friedman’dan ve Şili’deki reformculardan öğütler aldılar.
Bürokratik sistemin giderek bariz şekilde batması ve bizzat Gorbaçov’un kapitalizme temkinli dönüşü gözönüne alındığında, vahşi özelleştirmeden tabii en iyi yararlanan bürokratlar “piyasa”yı “demokrasi” ile gölgelemişlerdi. “Demokratik hareket”in standart taşıyıcısı haline gelen nomenklatura’nın eski bir üyesi olan Boris Yeltsin “demokrasi” ile “piyasa” arasında mükemmel bir köprüydü.
SSCB’nin dağılması
Özelleştirmelerden aslan payını alanlarla piyasacı entelektüeller arasındaki bu ittifak, demokratik hareketlerin egemenlik talebinin arkasında toplandığı SSCB Cumhuriyetlerinin çoğunda geçerliydi. Ukrayna, özellikle çarpıcı bir durum sergiliyordu. Cumhuriyet Yüksek Sovyeti’nin (Ukrayna Parlamentosu) yeni seçilen başkanı Leonid Kravçuk, yakın zamana kadar milliyetçiliğe karşı mücadeleden sorumlu Komünist Parti sekreteriyken, milliyetçi hareket Rukh ile ittifak kurmuştu. Böylece Kravçuk hem ulusal bir kurtarıcının meşruiyetini sağladı hem de Ukrayna’nın Rusça konuşan büyük nüfusu, kendisini güven verici bir süreklilik sembolü olarak gördü.
Boris Yeltsin’in tank pozu 19 Ağustos 1991’de Gorbaçov’un tatilde olmasından istifade eden kabine üyeleri olağanüstü hâl ilan ederek tüm siyasi faaliyetleri askıya almış; şiddetli baskıya başvurmuşlardı. Bu da 21 Ağustos 1991’de, Yeltsin’in bir demokratik direniş kahramanı havasıyla ateş etmeyen bir tankın üzerine çıkarak kazandığı itibarla harekete geçmesine ve Gorbaçov’un yetkilerine elkoymasına yol açacaktı.
Bunlara karşın SSCB’nin dağılmasının arkasındaki ana güç, çevre cumhuriyetlerin milliyetçi hareketleri değil, 12 Haziran 1991’de Rusya Devlet Başkanı seçilen Boris Yeltsin’di. Mart 1991’deki referandum, Rusya nüfusunun ezici çoğunluğunun ülkenin yenilenmiş bir konfederasyon biçiminde sürdürülmesinden yana olduğunu göstermişti. Ancak Nisan 1991’de Birlik Antlaşması’nı imzalayan Yeltsin için, merkezî bir federal hükümetin sürdürülmesi Rusya’nın gücünü sınırlayan bir durumdu. Rusya, SSCB’nin doğal kaynaklar ve sanayi bakımından açık ara en zengin kısmıyken, neden merkezî bir hükümetle ve diğer cumhuriyetlerle iktidarı paylaşacaktı ki?
19 Ağustos 1991’de Yeltsin’in zamanı geldi. Kabine üyeleri, tatilde olan Gorbaçov’un yokluğundaki toplantıda olağanüstü hâl ilan ederek tüm siyasi faaliyetleri askıya aldı. Ancak SSCB’nin dağılacağı korkusu içindeki darbeciler, şiddetli baskıya başvurmayı “başaramadılar” veya bunu istemediler. Bu da 21 Ağustos 1991’de, Yeltsin’in bir demokratik direniş kahramanı havasıyla ateş etmeyen bir tankın üzerine çıkarak kazandığı itibarla harekete geçmesine ve Gorbaçov’un yetkilerine elkoymasına yol açacaktı.
“Sovyet komünizmi” artık ölmüş ve piyasa ideolojisi genel olarak kabul edilmişti. Şimdi çıkar gruplarının, birdenbire büyük bir tasfiye satışında devredilen mirastan parsayı kapma mücadeleleri vardı. Mihail Gorbaçov’un perestroyka’sı, ekonomik ve sosyal koşulların hızla bozulması, eşitsizliklerin patlaması, ayrılıkçı hareketler ve etnik gruplar arası çatışmalarla çıkmaza girmişti. Herkes “acil çıkış” arıyordu.
Berlin Duvarı’nın yıkılması ile Baltık ve Güney Kafkasya cumhuriyetlerinin ayrılması büyük bir psikolojik şoktu. Güvenilir bir alternatif yoktu. Gorbaçov’un bir ağırlığı kalmamıştı. Yeltsin’in yelkenlerindeki rüzgar, para ve hediyeler vadeden Batı’nın desteğiydi. İşçi sınıfı ve diğer toplumsal tabakalar; yükselen fiyatlar, toplumsal bozulma, birilerinin yükselişi ve diğerlerinin cehenneme düşmesiyle birlikte yaşam koşullarının birkaç ay içinde iyice kötüleşmesine şahit oldular. 1991’den sonra artık “daha iyi ücret” veya “özyönetim” talep etmek sözkonusu değildi.
Dönemin “milenyumcu” Hıristiyan tanrıbilimcileri ve kilise adamlarına göre yeni binyılda dinsel bir çöküş yaşanacağı inancı, 1000 yılından itibaren kendine yeni kurbanlar aramaya başlamıştı. Aslında siyaset ve güç alanındaki mücadeleyi kaybedenler, dinî gerekçeler gösterilerek ateşe atılıyor; Katolik Kilisesi kendi alanında başka bir otorite oluşmasını engellemeye çalışıyordu. Dinî gerekçelerle insan yakmanın dönüm noktaları…
Suçlu bulunanların yakılarak öldürülmesi ile ilgili en eski kayıtlar Antik Mısır’a kadar gidiyor. Ancak bunun dinî bir yaklaşımla kurumsallaşması, Katolik otoritenin “sapkın” olarak nitelediği kişilere karşı uyguladığı bir infaz yöntemi olarak Ortaçağ’da başladı. Batı’daki kayıtlı ilk hadise 1022’de, sonuncusu ise Alman hukuk bilimci Eduard Osenbrüggen’e göre 1804’te Almanya’da yaşandı.
Romalılar, ilk Hıristiyanları tunica molesta denen neft yağına veya reçineye bulanmış tüniklerle (ateşten gömlek) canlı canlı yakmış; Ortaçağ’da ise yerleşik inanca aykırı gelen yorumlara sahip olmakla suçlanan Hıristiyanlar, 1022’den itibaren dönemin Katolik otoriteleri tarafından odunların üzerinde yakılmışlardı. Tapınak Şövalyeleri’nin büyük üstadı Jacques de Molay (1314), Protestanlığın öncü düşünürlerinden Jan Hus (1415) ve Yüzyıl Savaşları’nın kahramanı Jeanne d’Arc (1431) Ortaçağ’da yakılarak öldürüldüler. Dönemin “milenyumcu” Hıristiyan tanrıbilimcileri ve kilise adamlarına göre yeni binyılda dinsel bir çöküş yaşanacağı inancı, 1000 yılından itibaren kendine yeni kurbanlar aramaya başlamıştı.
Batı’da Ortaçağ’da bir ilk: Orléans’da Heretiklerin yakılarak öldürülmesi
Zihinlerde Ortaçağ, cadıların, kafirlerin ve Heretiklerin (“sapkınlar/bidatçılar”) ateşe atılarak infaz edildiği bir dönem gibi tahayyül edilse de, insanların yakılarak öldürülmesi görece nadir rastlanan bir vakaydı. Batı’da ilk ateşle yakarak infaz edilen ölüm cezası, bundan tam bin yıl önce 1022’de gerçekleşti. Orléans’da, aralarında kanonların da (katedrale bağlı üst düzey papazlar) bulunduğu 13 kişi idam edildi. Yüksek Ortaçağ (1000-1250) gibi geç bir zamanda yaşanan bu “diri diri yakma” meselesine, daha sonra da Geç Ortaçağ’da ender olarak rastlanacaktı. Ayrıca heretik olmakla suçlanmak da genelde olağandışı olayların ardından vuku bulmaktaydı. Suçluların idamı en fazla asılarak infaz ediliyor, yetkin bir cellat bulmak zor olduğundan “kelle uçurmak” daha az görülüyordu. Fransa ve Almanya’nın bazı bölgelerinde geleneklere göre kadınlar asılamadığı için; farklı suçlardan hüküm giyenler bazen diri diri gömülerek, bazen yakılarak, bazen de suda boğarak öldürülürdü. Bu anlamda yakarak idam, sadece “din sapkınları”na özgün değildi. Haçlı Seferi ve ardından gelen katliamların yaşandığı 13. yüzyılda bile, her zaman olmamakla beraber diri diri yakma sadece tövbe etmeyen heretiklere karşı uygulanıyordu. Umberto Eco’nun tarihî romanı Gülün Adı’nda da bahsedilen ünlü 14. yüzyıl engizisyoncusu Bernard Gui’nin belirttiğine göre 633 idam hükmünün yalnızca 41’i ateşe atarak infaz edilmişti.
1415’te Protestanlığın öncü düşünürlerinden Jan Hus’un yakılarak öldürülmesini gösteren 1485 tarihli bir çizim (Spiezer Chronik).
Hasmını arayan yeni ruhban sınıfı ve farklı coğrafyalardaki yeni akımlar
Ortaçağ, gerçekten de Avrupa kıtasında entellektüel üretimin azaldığı, nüfusun düştüğü, kırsallaşmanın arttığı ve merkezî devletin zayıfladığı “karanlık” bir dönemdi. Şarlman dönemi ve (Karolenj) reformları bir istisna teşkil etse de süreklilik göstermemişti. Kilisede ise 10. yüzyılda yapılan bir reform -Cluny ya da Benedikten reformlar- yerel derebeyine değil de Papalığa bağlı ve hem dinî hem de bir ölçüde seküler eğitim almış bir ruhban sınıfı ortaya çıkarmıştı. Bu eğitimli sınıf, monarklara danışman olarak merkezîleşen devletlerde önemli roller üstlenmeye başlamıştı.
Sistematikleşen ve “yerleşik” olan dinî inanç, artık kendinden farklılaşanları yaftalıyordu. Bulgaristan’da 10. yüzyılda başlayan düalist (iyi ve kötü olarak iki zıt Tanrısal gücün mücadele içinde olduğunu savunan inanış) bir dinî akım olan Bogomilizm Batı’ya da uzandı veya farklı düalist inançlar bu isimle yorumlandı.
1022 Orléans hadisesinden sonra, 1209-1229 arasında Güney Fransa’daki Katarcılara karşı yürütülen (Albigeois) Haçlı Seferleri’ne kadar ve ardından yine bunlara karşı yapılan 14. yüzyıldaki katliamların hepsi, dönemin din adamları ve yöneticileri tarafından aynı kefeye konmuş ve o şekilde yaftalanmıştı. Halbuki aynı dönemde farklı coğrafyalarda başgösteren dinî akımlar arasında tam anlamıyla bir birlik bulunmuyordu. O dönemde sanki Katolik Kilisesi’nin paralelinde başka bir kilise yapılanması varmış gibi bu hareketler suçlanmış, çoğunlukla da Orléans’da olduğu gibi siyasi rekabet veya güç kazanmak adına bu idamlar gerçekleştirilmişti.
Sapkın olarak suçlananlar aslında din alanındaki güç mücadelesini kaybedenlerdi
Orléans’daki Sainte-Croix Katedrali, bugüne kadar Bourbon Hanedanı gibi alt dallarıyla hâlâ sürmekte olan Capet Hanedanı’nın ana kilisesi ve tac giydiği yerdi. Fransa Krallığı’nın başındaki ikinci Capet olan “Dindar” 2. Robert, Papalığın izniyle örneğine az rastlanır şekilde ilk iki eşinden boşanıp üçüncü eşiyle evlenebilmişti. Buna rağmen ikinci eşi Burgonyalı Bertha’yı hâlâ sevdiği ve onunla tekrar evlenmeye çalıştığı bilinen bir gerçekti. Burgonyalı Bertha’nın ilk eşi 1. Odo’dan olma oğlu Blois Kontu 2. Odo hırslı bir hükümdardı ve annesinden boşanmış olan 2. Robert’in yeni eşi kraliçe Constance’ın gücünü azaltmaya çalışıyordu. Son atanan kanonlar Lisoie ve Etienne (Stephen), Constance’a yakındı; hatta Etienne, kraliçenin bizzat günah çıkardığı papazdı. Ülkenin bu en önemli katedralindeki güç mücadelesini kraliçe sonunda kaybetti. Kendisine yakın olan bu din adamları, dönemin önemli kilise kroniklerinin aktardığına göre Manici inanca mensup oldukları suçlamasıyla sapkın olarak değerlendirildi ve alevlerin arasına atılarak yakıldı.
Bir azizenin doğuşu
Yüzyıl Savaşları’nın kahramanı Jeanne D’Arc, bir kafir olduğu öne sürülerek henüz 19 yaşında diri diri yakılarak ölüme mahkum edilmiş; ancak bu hazin son, bugün bile dünyanın en çok tanınan kutsal ikonlarından birinin doğuşu olmuştu. (Hermann Stilke’nin, 1843 tarihli “Jeanne d’Arc’ın kazıktaki ölümü” tablosu, Hermitage Müzesi’nde.)
Eskatoloji, Milenyumculuk ve Heretikler: Alevlere atılan “sapkın”lar…
Katolik inanca karşı bir antagonist/zıt olarak heretiklik tanımının 1000’li yıllarda ortaya çıkmasında, alaylı değil “eğitimli” yeni ruhban sınıfın oluşması kadar, dünyanın sonu ile uğraşan dönemin “eskatalojik” yorumlarının da etkisi çoktur. Yeni milenyuma girerken Avrupa’nın önce Viking istilasına uğraması, ardından Macar akınları; zamanın tanrıbilimcileri ve kilise adamları açısından “Hz. İsa’nın ikinci gelişi öncesi karmaşa”nın başladığının göstergesiydi. Köln Başpiskoposu ünlü (Aziz) Heribert, doğudan gelen Bogomilciliği de kastederek “günümüzde yeni bir heretiklik doğuyor” diye dindaşlarını uyarıyordu. Daha sonra Lutherciler tarafından “Proto-Protestanlık” olarak da yorumlanan, Katolik Kilisesi’nin bazı “yerleşik” öğretilerine karşı durmasıyla bilinen tüm 11. , 12. yüzyıl dinî akımların mensupları heretik/sapkın olarak değerlendirilerek tövbeye çağrılıyor, etmeyenler ise yakılarak veya başka metotlarla öldürülüyordu.
Dönemin “milenyumcu” Hıristiyan tanrıbilimcileri ve kilise adamlarına göre yeni binyılda dinsel bir çöküş yaşanacağı inancı, 1000 yılından itibaren kendine yeni kurbanlar aramaya başlamıştı. Aslında siyaset ve güç alanındaki mücadeleyi kaybedenler, dinî gerekçeler gösterilerek ateşe atılıyor; Katolik Kilisesi kendi alanında başka bir otorite oluşmasını engellemeye çalışıyordu. Dinî gerekçelerle insan yakmanın dönüm noktaları…
1415’te Protestanlığın öncü düşünürlerinden Jan Hus’un yakılarak öldürülmesini gösteren 1485 tarihli bir çizim (Spiezer Chronik).
Suçlu bulunanların yakılarak öldürülmesi ile ilgili en eski kayıtlar Antik Mısır’a kadar gidiyor. Ancak bunun dinî bir yaklaşımla kurumsallaşması, Katolik otoritenin “sapkın” olarak nitelediği kişilere karşı uyguladığı bir infaz yöntemi olarak Ortaçağ’da başladı. Batı’daki kayıtlı ilk hadise 1022’de, sonuncusu ise Alman hukuk bilimci Eduard Osenbrüggen’e göre 1804’te Almanya’da yaşandı.
Yazının devamını okumak için #tarih‘in Ocak-Şubat 2022 sayısını bayinizden satın alabilirsiniz.
“İşadamı” Serge Alexandre Stavisky (1888-1934), intihar süsü vererek öldürülmüştü. 1974’te vizyona giren Alain Resnais’nin yönettiği “Stavisky” filmine bir ucundan Troçki’nin Fransa ‘macera’sını içleştirme fikri, senaryo yazarı Jorge Semprun’e aitti. Troçki’nin katlinden önceki son yıllarında yanında olan Jean van Heijenoort ise 1986’da eski karısı tarafından öldürülecekti.
Jean-Paul Belmondo’nun ölümünü izleyen günlerde, Frenk televizyonları çok sayıda filmini programına aldı; benim payıma, ilk kez çıktığı gün, 1974’te izlediğim, o gün bugün yeniden izleme fırsatı bulamadığım “Stavisky” düştü: Alain Resnais’nin, Jorge Semprun’ün senaryosuna bağlı kalarak gerçekleştirdiği filmi 47 yıl arayla görmek, yolda “seyirci”nin geçirdiği değişim, dönüşüm, evrim açısından ayrıca ilginç bir deneyim türüne denk geliyor -sıcağı sıcağına bir zincirin halkalarına kısa temaslarla dokunma gereksinmesi duydum.
Stavisky, Resnais, Semprun, Belmondo öldüler, arkalarında izler bıraktılar. O izlere başkaları karıştı yaşarlarken; öldükten sonra da devam eden süreçtir. “Stavisky”yi 47 yıl sonra ikinci kez izlerken, ertesi gün izleri ve izlerin izlerini kurcalarken kenarda bu metnin çatısını oluşturacak notlar, dijital ortamdan kimi belgelerin çıkışlarını aldım: Halkalar dağınıktır önce, yazmak bir yandan da öznel, çünkü kişisel bir sıra kurmaktır.
İntihar süsü vererek öldürülen Serge Alexandre Stavinsky (1888-1934).
Stavisky “olay”ı ya da Joseph Kessel’ce söylersek Stavisky Rezaleti (1976, M. Ali Kayabal çevirisi), ülkelerin siyaset ortamında yaşandığı gözlemlenen aklasezâ yolsuzlukların tipik örneği olarak tarihe geçmiştir. Devletin her kademesinden ‘yetkili’lerin işin içine karıştığı bir düzenin ana oyuncusunun eşdeğeri kişiler, bugün de cirit atmayı sürdürüyor, yerli ve yabancı “sahne”lerde. Stavisky, zekası, “hüner”leri ve “karizma”sıyla yaşarken geniş bir çevreyi etkilemiş: Kessel, masasına oturmuş olmakla övünmüştür; Simenon’un da bir dizi röportajla kılda keramet aradığı unutulmamalı.
Stavisky, intihar süsü vererek öldürüldü. 2. Dünya Savaşı’nın hemen öncesine denk gelen taşkınlıkları tetiklemişti ortadan kaldırılışı. Dönemin popüler dergisi Dédective’de yayımlanan fotoğrafları, Alain Resnais’nin büyüteç altında incelediğinden şüphem yok.
Ancak film, ikinci izleyişimde, bir “yan cebinden” beni bambaşka bir izi sürmeye yöneltti; onca yılın araya soktuklarından hareketle.
Yanılıyor olabilirim; bana öyle geliyor ki filme bir ucundan Troçki’nin Fransa ‘macera’sını içleştirme fikri Semprun’e aitti. Şüphesiz, mekansal kesişmeden sözetmek yanlış olmaz, Troçki ailesinin ve ‘yardımcı’larının önce Atlas Okyanusu kıyısında bir evde, ardından Barbizon’daki bir başkasında (Ker Monique) incognito yaşadıktan sonra kibarca (!) sınırdışı edilmeleri, tali damar olarak “Stavisky”ye ustalıkla yedirilmiş; ilk görüşümde dikkatimi çelmemiş bir sapak.
Belmondo ‘Stavisky’de Fransız yönetmen Alain Resnais’nin yönettiği, Jorge Semprun’un senaryosunu yazdığı “Stavisky”nin (1974) başrolünde Jean- Paul Belmondo vardı.
Bu defa, abartılı durmazsa, tersi oldu: Talî damardan girdim, içeride oyalanmama neden olan figüre odaklandım; yerimden kalkıp rafındaki yerinden çıkarıp masaya getirdiğim Troçki’yle Sürgünde’nin yazarı Jean van Heijenoort’a döneceğim aklıma gelmezdi; adını baş harfleriyle anacağım bundan böyle.
Troçki’nin yanına, Büyükada’ya geldiğinde 20 yaşındaymış JVH: 20 Ekim 1932. Devrimin ikinci adamı, 3 yıldır İstanbul’daydı ve Tokatlıyan Otel’in 66 No’lu odasından Bomonti’de İzzet Paşa Sokağı’na, Büyükada’dan Moda Şifa Sokak’a adresleri yutarcasına geçen ayların sonunda yeniden Büyükada’da demir atmıştı. Şehre iniyordu arasıra: Chaplin’in “Şehir Işıkları”nı görmeye gidişi bir yana, başta Tarihî Yarımada’da, balığa çıktığında Pavli’de görülüyordu sürgündeki adam.
İstanbul’dan Fransa’ya, Norveç’ten Meksika’ya hep yanında kaldı JVH; asistan ve koruma karışımı bir görevi vardı. Kitabının ilk versiyonu Türkçede yayımlanmıştır (Cengiz Alğan, 1999); gelgelelim genişletilmiş basım yeni bir çeviri gerektirecek ölçüde önemlidir.
JVH, Meksika’ya gitmelerinden önce Fransa’da ilk evliliğini yapmıştı, ama ‘Mavi Ev’de Frida Kahlo’yla yaşadığı ilişki boşanmasıyla sonuçlandı. 1939 yazında ikinci evliliğini bir Amerikalıyla yaptı ve Troçki’nin yanından ayrıldı; kendi deyişiyle “ikinci bir hayat” kurmaya karar vermişti. Troçki 1 yıl sonra öldürüldüğünde çok hayıflandı; “yanında kalsaydım onu kurtarabilirdim” dediği söylenir.
Kesişen yollar 1932-1939 arası Troçki’nin kişisel asistanı olan Jean van Heijenoort (sağdan ikinci) ve ressam Frida Kahlo, 1937’de Meksika’da Troçki’yle birlikte (üstte)
André Breton ondan “Yoldaş Van” diye sözediyor, Troçki’nin seslenişine öykünerek. Sürgün yıllarının sözüne en güvenilir tanığı, o kadar ki, Meksika’da Troçki’yi ziyareti sonrası Breton’un yazdığı metinlerdeki yanlışları mektup yazarak düzeltiyor.
“İkinci bir hayat”a başlamak için çok geciktiği sanılabilir, oysa Meksika’dan ayrıldığında henüz 27 yaşındadır JVH: Asıl uğraş alanına, matematiğe dönmüş, oradan matematiksel mantık alanına geçmiş, Gödel’in bazı yapıtlarını yayına hazırlamıştır. Araya bir üçüncü evlilik, peşisıra bir dördüncü girer: Troçki’nin avukatının kızı Anne-Marie Zamora ile son derece çalkantılı bir ilişkisi olur; 1981’de boşanırlar, 3 yıl sonra yeniden evlenirler, sonra yeniden boşanırlar! JVH, Harvard’da ders vermeyi sürdürür, öğrenci odalarında yaşar. Anne-Marie’nin intihar etme tehditlerini ciddiye almış, onu sakinleştirmek için 1986 Mart’ında Meksika’ya, hesapta kısa süreliğine dönmüştür. Evlerinde çalışan hizmetkar, 29 Mart sabahı trajik manzarayla karşılaşır: Anne-Marie, JVH’yi üç kurşun sıkarak uykusunda öldürdükten sonra dördüncüyü kafasına sıkmıştır. JVH, Meksika’daki Fransız Mezarlığı’nda gömülüdür.
Troçki’yle Sürgünde’nin bir yerinde, Fransa’da Troçki’nin ziyaretine gelen André Malraux ile ilgili bir diyalogu aktarır: İkili uzun uzun Céline ve Gecenin Sonuna Yolculuk hakkında konuşurlar (Malraux, yazarın mimiklerini taklit eder!); ardından yürüyüşe çıkarlar; karanlık basarken son konuşmaları “ölüm” üzerinedir: Malraux, “komünizmin yenemeyeceği birşey varsa, o da ölüm” dediğinde Troçki’nin yanıtı gelir: “İnsan kendisine biçtiği görevi yerine getirir, dilediklerini yapabilirse, ölüm basit konudur”.
İstanbul’da Troçki’nin yolunu gözleyenler 20 Ocak 1929’da Rus hükümeti tarafından sürgün emri verilen Troçki’nin yolu İstanbul’a da düşmüştü. 12 Şubat 1929-17 Temmuz 1933 arasında 4.5 yıl İstanbul’da yaşayan Troçki, Türkiye’deki sürgün yıllarının çoğunu Büyükada’da geçirmişti. Galata Rıhtımı’nda sabaha karşı Troçki’nin İstanbul’a gelişini bekleyen fotomuhabirler: Faik Şenol, Ali Ersan, Namık Görgüç, Hilmi Şahenk…
1996-2001 arası Afganistan’da idareyi ele alan Taliban, o dönem savaş ağalarının kapışmasından ve ölümlerden yaka silken halkın desteğini sağlamıştı. 11 Eylül ve ABD’nin müdahalesinden sonra 20 yıl boyunca 2.2 trilyon Dolar akıtılan ülkede hem paralar yine şirketlere gitti hem de 100 binin üzerinde insan öldürüldü. Küresel eroin piyasasının % 90’ının kaynağı olan ülkede kaotik gibi gözüken tarihî yapı taşları…
Afganistan’ın dünü ve bugünü üzerine önemli bir kitabın (Taliban-2021) yazarı Ahmed Raşid, konu hakkında en bilgili kişi olarak gösterdiği Rubin Barnett’ın sözlerini aktarır: “Afganistan yalnızca Afganların değil, bütün dünyanın aynasıdır”. Benzer bir biçimde ünlü Hintli şair Muhammed İkbal, Afganistan için “Asya’nın kalbi” demekte, Lord Curzon ise biraz daha rekabete bindirmekte: “Asya’nın horoz dövüşü alanı”.
Taliban’dan kaçanlar Taliban “değiştiğini” iddia etse de Afganistan’ın başkenti Kabil’i ele geçirmelerinin ardından, binlerce Afgan ülkeyi ne pahasına olursa olsun terk etme umuduyla Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’na koştu.
Haritaya bakıldığında komşu ülkelerin gerilimini anlamak mümkün olsa da, Türkiye, Suudi Arabistan gibi “dış güçler”in ilgisi de hiç eksik olmamıştır bu ülkeden. “Bizim oralarda ne işimiz vardı?” diye sormadan “Afganların burada ne işi var?” diye sormak inandırıcı değil.
20. yüzyılda Afganistan tarihini hızlandıran hadise, SSCB’nin Afganistan’ı işgaliydi (1979). O güne kadar toplumsal formasyon açısından pek zengin olmayan ülkede muhafazakarlık yaygın olsa da cihatçılık güçlü bir eğilim değildi. İşgal bir anda ülkeyi Soğuk Savaş’ın alanı haline getirdiğinde, ABD nezaretinde müttefikleri ülkeye çullandılar. Bu tarihten itibaren Afganistan’da, Sovyet desteksiz Necibullah rejimi (89-92), onun asılmasıyla sonuçlanan içsavaştan sonra mücahitlerin, savaş ağalarının kapıştığı dönem (92- 96), Taliban’ın başa geçtiği yıllar (96-2001) ve ABD’nin NATO güçleriyle son dönemi (2001- 2021) geldi.
Taliban aslında Sovyet işgaline karşı mücadele içinde şekillenmemişti. Bu mücadeleyle ilişkisiz, sonraki dönemde savaş ağalarının kapışmasından halkın yaka silkmesi, geleneksel aşiret reisliğinin ortadan kalkması gibi bir dizi koşul altında eski Paştun liderliğinin kalıntılarının temizlenerek Paştun milliyetçiliğinin yeniden canlandırılmasını temsil edecekti.
1992’de rejimin düşmesiyle toprak ağalarının önderliğindeki çeşitli mücahit grupları arasında bir içsavaş süregitti. Kabil’i ele geçirme hedefiyle, mücahit örgütleri Afganistan’ı yıkıma uğrattılar. Kadınlar, çocuklar, sade insanlar bu yıkıntının altında kaldı. Bu içsavaşta Ahmet Şah Mesud’un yönettiği Kuzey İttifakı, Tacik etnik kökenliydi; Hindistan ve Türkiye tarafından destekleniyordu. Şah Mesud 1997’de Taliban tarafından öldürüldü. Şu sıralar siyaset sahnesine yeniden girmeye çalışan zamanın Hizbi İslâmi lideri Gulbeddin Hikmetyar ise Pakistan tarafından destekleniyordu. Pakistan, Hikmetyar’ın bu işi beceremeyeceğini gördüğünde Taliban’a oynadı. Bu her iki hizip de radikal İslâmcı, maçist ve acımasızdı. Eklemek gerekir ki, Taliban ortaya çıkmadan da bu iki hizip kadınları baştacı etmiyordu; onlar da şeriata uygun bir şekilde kadınları insanlıkdışı bir konuma mahkum etmişti.
1994’te Pakistan’da medreselerde örgütlenen ve adını burada alan Taliban, Pakistan gizli servisinin desteği ve ABD’nin mali katkısı ile öne çıktı; 1996’da Kabil’i ele geçirerek karanlık bir rejim kurdu. Usame Bin Ladin için de emin bir üs sundu. Taliban dönemi birçok Afgan için “mücahit dönemi”nin hoyratlığına göre, “daha az” kötüydü.
ABD, Taliban’ın ülkede istikrarı sağlamasını bekliyordu. Hatta 125 milyon Dolarla Taliban’ın elde ettiği en büyük yabancı yardımını sağladı. Clinton yönetimi Suudi Arabistan’la birlikte İran’ı kontrol etmek için, Şiiliğe son derece düşman Taliban’ın iktidara gelişini uygun bulmuştu! Rusya ve Orta Asya cumhuriyetlerindeki gelişmeler de bu nesnel koşulların bir parçasıydı. Mücahit çeteleri arasındaki yoğun, kanlı çatışmalardan usanmış insanlar da (etnik kökenlerine göre değişkenlik gösterse de) medeni haklardan feragate neden olsa da Taliban’ın gelişini kerhen kabullendi.
Sözde anti-emperyalizm adına Taliban’ı kutlayanların hatırlaması gereken bir husus da, Taliban başa geçtiğinde onu tanıyan ülkelerin örneğin Küba, Çin, Vietnam ve hatta İran değil; Pakistan, Türkmenistan, Suudi Krallığı ve Birleşik Arap Emirlikleri olduğudur.
Sokaklarda devriye gezen silahlı örgüt üyeleri zaman zaman halkın üzerine ateş açmaktan da çekinmiyor.
11 Eylül, Afganistan’ın kaderini derinden etkiledi. “Terörizme karşı savaş” başlığı altında yeni bir Haçlı seferi ilan edilip Afganistan işgal edildi. Amerikan işgali sivillerin ölümünün yanısıra büyük kentlere akını ve ülke dışına göçü de tetikledi. ABD işgalle birlikte Taliban’a karşı mücahit döneminin savaş ağalarını silahlandırdı ve kendisine tâbi kıldı. Hikmetyar’ın bir dönem başkan adayı olması da başka türlü açıklanamaz.
1992’de Tarihin Sonu‘nu yayımlayan araştırmacı Francis Fukuyama; 1980’lerde Afganistan’ın Sovyet işgali sırasında Başkan Ronald Reagan’ın yönetimine katılmış ve Rusların kanını akıtmak için “son Afgan ölünceye kadar savaşa devam” demişti. Birleşmiş Milletler’in, Sovyetler’in barışçıl bir şekilde geri çekilmesi çabaları ABD tarafından sürekli engelledi.
Zafer kutlaması Taliban savaşçıları ve yetkilileri, 27 Ağustos 2021 Cuma günü Afganistan’ın güneybatısındaki Helmand eyaletinin başkenti Laşkar Gah’da zaferlerini kutlamak için bir toplantıya katıldılar.
ABD için Soğuk Savaş sona ermişti ve Afganistan’ın artık önceliği kalmamıştı. Tabii daha sonra Amerikan işgalini meşrulaştırmak için kullanılan Afgan kadınların kaderi de çabuk unutuldu. O dönem ABD dış politikasını şekillendiren simaların önde gelenlerinden Zbigniew Brzezinski’ye kadınların akıbeti sorulduğunda, “tarihe böyle bakılamayacağını önemli olanın Soğuk Savaş’ın sona ermesi olduğunu” belirtmişti.
Sovyet işgalini mazur göstermenin bahanesi olamaz. Ancak ABD ve müttefiki Pakistan’ın finansmanıyla ülkenin parçalı etnik ve mezhepsel yapısında, çoğunluk Paştunlar arasında o günün tabiriyle “radikal İslâmcılığın” peydahlanmasına çalışıldı.
11 Eylül 2001’den başlayarak kadınları Taliban’ın boyunduruğundan kurtarma bahanesi altında ABD esas olarak Orta Asya, Çin ve Rusya’ya yönelik emperyal stratejisi doğrultusunda Afganistan’ı işgal etti. Karanlık bir güç olan Taliban’a da böylece işgale karşı mücadele eden “özgürlük savaşçısı” payesi kazandırdı.
Paradoksal olan, Sovyet işgalinden sonra Gorbaçov dönemindeki geri çekilişten itibaren Rusya’nın o güne kadar desteklemiş olduğu rejim 3 yıl dayandığı halde; ABD’nin 20 yıldır oturtmaya çalıştığı rejimin, daha çekilmesini tamamlayamadan göçmesidir.
Afganistan beklenmedik bir hızla Taliban’ın eline düşünce, Samuel P. Huntington’ın “medeniyetler savaşı” kuramının şuursuz izleyicileri, “barbar ülkeler”in asla “medenilerin” safına ulaşamayacağının bir defa daha kanıtlandığını iddia edebilir. Bu sömürgeci anlatım, ABD ve onun müttefiklerinin (uluslararası koalisyon) yürüttüğü emperyalist savaşları haklı çıkarmanın pespaye bir bahanesi. Dünyanın en büyük gücünün 20 yılda yapamadığını kendi inşa ettiği Afgan ordusundan beklemesi; bu ordunun yabancı bir gücün paralı askeri olması hasebiyle halk nezdinde gayrimeşru olduğunu görmemesi inandırıcı değil. Herhangi ideolojik ve moral motivasyonu olmayan bir ordunun savaşmasını beklemek safdillik olur.
Halkın küçük bir kesimi hariç işgal, genel olarak toplumdaki eşitsizliği daha da derinleştirmiştir. Nüfusun üçte ikisinin günde birkaç dolara mahkum olduğu bir ülkeden sözediyoruz. İnsani kayıplar açısından da önceki dönemleri aratmayacak bir yıkım sözkonusu. Nisan 2021’e kadar 20 yılda 47 bin sivil (düğünlerde, cenaze törenlerinde “sehven” katledilenler başta olmak üzere) ve 66 bin asker ölmüş. Güvenlik güçlerinin öldürdüğü isyancı sayısı 42 bin. 2.500 Amerikan askeri hayatını kaybetmiş. 3 milyon insan ülkeden kaçmak zorunda kalmış. 4 milyon insan yer değiştirmiş.
Savaşın görünmeyenleri Fotoğrafçı Canan Aşık’ın 2000 yılında Kabil’de çektiği fotoğraflar, savaşın en azı konuşulan yüzünü; sakat bıraktığı, sakatladığı, açlığa ve yoksulluğa mahkum ettiği insanları gösteriyordu (üstte ve altta).
ABD’nin 20 yıllık süre içerisinde ülkeye akıttığı para 2 trilyon 226 milyar Dolar! Savunma Bakanlığı’nın 2020 raporuna göre ise savaş harcamalarına 815.7 milyar Dolar sarfedildi. Bu para Afgan halkına eşit bir şekilde dağıtılsaydı kişi başına 7 bin dolar düşerdi! Ancak harcanan paranın %90’ının silah satışı, maaşlar vb. olarak ABD’ye geri döndüğü de atlanmamalı. Sonuçta Taliban 1996’da yıkılmış bir Afganistan’ı eline geçirmişken, şimdi ABD’nin Afgan ordusuna verdiği her türlü teçhizata ve işgalden önce hayal edemeyeceği maddi imkanlara sahip.
Afgan kalkınmasının başarısızlığı genellikle yolsuzluklara bağlanır. Afganistan yolsuzlukta dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alsa da, bu başarısızlığın temelindeki daha derin-köklü neden, seçilen kalkınma modeli. Afganistan’ın inşaındaki model, devletten ziyade SKT’lara dayanıyordu. Bu modelin Afganistan’da herhangi bir temeli olmaması, ülkenin STK neoliberalizminin bir laboratuvarına dönüşmesine neden oldu. Buna gösterilen mazeret de kamu kurumlarının yolsuzlukla malul olduğu, dolayısıyla girişimlerin etkisiz kaldığı merkezindeydi. 2010’a kadar eğilim tamamıyla bu yönde iken, STK’ların Afgan politikacılarından kat be kat fazla yolsuzluğa bulaştığı anlaşılınca, dış yardımların yönü devlet lehine değişmeye başladı.
Ancak yolsuzluk ve sorumsuzluk sadece STK’larla sınırlı değildi. Örneğin herbirinin % 5-10 arpalık aldığı 5 taşerondan geçen projelerde de inanılmaz bir israf sözkonusuydu. Devlet bu yardımların planlanmasına ve genel olarak hayata geçirilmesine katılmadığı için, bazı sektörler devasa yardımlar alırken diğerleri bundan mahrum kalmaktaydı.
Yardımın militarizasyonu da önemli bir etmendi. Yardımların % 50’si güvenlik kesimine gitmekte. Ayrıca ihtiyaçlardan ziyade, yardımların ABD’nin bir halk desteği kazanması için önemli gördüğü alanlara kaydırılması, projeler arasında bir hiyerarşi oluşturma noktasına varmakta.
Askerî işleri yapan yükleniciler aslan payını alırken, bölge aynı zamanda eroin ticaretinde de önemli bir merkez olmayı sürdürdü. Bir dönem Pakistan’ın millî gelirinin 3’te 1’ini oluşturan eroin ticaretine benzer bir biçimde bir narko-elit oluştu. Batılı güçlerin dayandığı savaş beylerinin önemli bir kısmı bu yoldan servet edindiler. Raşit Dostum’un Taliban tarafından ele geçirilen malikanesi herhalde piyangodan çıkmamıştı. ABD işgalinin önemli bir sonucu, afyon üretiminin artışıydı. Küresel eroin piyasasının % 90’ı Afganistan üzerinden giderken, buradan elde edilen paranın çok cüzi bir kısmı “üretici”nin eline geçiyor, paranın büyük kısmı eroini dünya pazarına süren “yabancı güçler”e kalıyor. Zaten işgaller de kalkınma amacıyla yapılmaz.
Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesiyle tartışmalar yeniden alevlendi. Ahmed Raşid’in Taliban kitabındaki hikaye devam mı ediyordu, yoksa aradan geçen 20 yıldan sonra Taliban kendi geleneği içinde bir değişim geçirmiş miydi? Hemen belirtmek gerekir ki bu defa Taliban önceki gibi bir takım mücahit gruplarının çatışmalarından yararlanarak Kabil’e gelmedi. ABD ile 2018’den, yani Trump döneminden başlayarak Doha’da bir dizi görüşmede zaman kazanarak; bu arada dikkatlerden kaçan bir şekilde yerel güçlerle de müzakere yürüterek bir strateji geliştirdiler. Biden, Trump’ın başlattığı barış görüşmelerini onayladı. ABD, işgalin başarısızlığının farkındaydı.
Kadınların tek çaresi direnmek Amerikan işgalini meşrulaştırmak için kullanılan Afgan kadınların kaderi, savaş sonrasında çok hızlı unutuldu. ABD dış politikasının etkili isimlerinden Zbigniew Brzezinski’ye kadınların akıbeti sorulduğunda, “tarihe böyle bakılamayacağını, önemli olanın Soğuk Savaş’ın sona ermesi olduğunu” söylemişti.
Afgan toplumu klan, kabile, mezhep, coğrafi olarak çok parçalı, kaotik gibi gözükse de, geleneksel olarak insanlar belli bir yapı içinde. Yani bir yanda kötücül radikal İslâmcılar, şeriatçılar; öbür yanda da sürekli acı çeken yoksul bir halk sözkonusu değil. Her zaman ideolojik belirlemelere sığmayan, farklı ittifakların kurulabildiği yani oyunun kurallarının “kendine göre” olduğu bir toplumdan sözediyoruz.
Olivier Roy’un da belirttiği üzere, Taliban zorlu savaşta siyasal olarak bir değişim geçirdi. Ancak yönetim kademesi 20 yıl öncesinin hemen hemen aynısı. Demokrasinin ülkede zemin bulamadığı, şeriat uygulanacağına dair sözler ve yoksul bir ülkede uluslararası ilişkileri düzeltmeden bir tecrit ortamında varolmanın imkansızlığı ile birlikte okumak gerekir bu “değişim”i.
Taliban ayakta kalmak için uluslararası planda ilişkilerini olağanlaştırmaya yönelmiş durumda. Çin ile Kabil’in ele geçirilmesinden önce görüşmeler oldu ve Çin’deki Uygurlar meselesini kaşımama karşılığı ekonomik sözler alındı. ABD’nin de üst kademede görüşmeleri sürdürdüğü bilinmekte. Rusya, Orta Asya sınırını güvenceye almak istemekte ve Taliban da bunu sağlayabilir. Unutmamak gerekir ki 2018’den bu yana sürdürülen görüşmelerde öne çıkan maddeler arasında Taliban’ın kabul ettiği en önemli husus, topraklarında başka türden “terörist” örgütlenmelere izin vermeyecekleridir.
Sayıları 80 bin dolayında olduğu söylenen Taliban güçleri, ne köylerine ne medreselere dönecekler. İktidarın çeşitli kademelerinde yer alarak (bürokrat, işadamı) dünya nimetleri ile kucaklaşacaklar. Yoksul ülkenin bu yeni efendileri, devasa sorunların altından kalkma kapasitesine sahip değil. 33 milyonluk nüfusun ortalama yaşı 18. Genç Afganların işgalin izlerini silmeleri zaman alabilir; ancak Afgan kadınların karşı karşıya kaldıkları felaket karşısında direnmekten başka çareleri yok. Dış güçlere bel bağlamadan Taliban’a karşı mücadele vermek kolay olmasa da, bu 40 yıllık ağır yıkımdan sonra insan hakları ve demokrasiyi sosyal haklarla bezeyecek bir alternatif, dünyanın herhangi bir ülkesinde olduğu gibi Afganistan’da da belirebilir.