Kategori: Dünya Tarihi

  • Dünya güzeli Halis’ten yaz ortasında kayak pozu

    Keriman Halis 1932’de Dünya Güzellik Kraliçesi seçildiği Belçika’dan dönüşünde devlet töreniyle karşılanmış ve bir anda Türkiye’nin en ünlü popüler kültür figürü olmuştu. Aynı sıralarda Uludağ’da da hummalı bir çalışma vardı. O zamana kadar Bursalıların yazın nemli havadan kurtulmak için gittiği Uludağ, bir kayak merkezine dönüştürülmeye çalışılıyordu. Kayak sporunu topluma tanıtmak ve özendirmek için de 1933-1935 yıllarında Keriman Halis’in de aralarında olduğu çok sayıda ünlü kişi Uludağ’da ağırlanacaktı. 21 Haziran 1934 tarihli Cumhuriyet gazetesi, Bursa’yı ziyaret eden Keriman Hanım’ın Dağ Sporları Kulübü’ne üye olduğunu, ardından Uludağ’a çıkıp kayak dersi aldığını yazıyordu. Fotoğraftan, kar yüksekliğinin kayak yapmaya yetmeyeceği belli olsa da Keriman Hanım’ın poz vermesine yettiği anlaşılıyor.

    Bu ilginç kare, günümüzde iklimin nasıl değiştiğinin de ıspatı gibi. Artık Uludağ’da Haziran ayında bu miktarda kar görmek mümkün değil. Durum o kadar vahim ki, kış ortasında bile kayak yapılacak kadar kar yağmayabiliyor.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Ayın Fotoğrafı
  • Hükümdarın güvencesi ‘sıradan’ halkın eğlencesi

    Dünya tarihinde tahta çıkma törenleri, dinî olarak çok büyük anlam ifade ederdi; çünkü hükümdarların meşruiyetlerini esas olarak Tanrı’dan aldığına inanılır, bu nedenle kutsanırlardı. Günümüzde ise Büyük Britanya Kralı 3. Charles’ın taç giyme töreninde de görüldüğü gibi, merasimlerin gelenekten çok “seyirlik oyun”a benzer yönleri öne çıkıyor.

    İngiltere’de Kral 3. Charles, 6 Mayıs’ta başkent Londra’da yapılan törenle tacını taktı. İngiliz Milletler Topluluğu’nun başkanı ve topluluğun 56 ba­ğımsız üyesinden 14’ünün devlet başkanı unvanına sahip olan Kral Charles’ın taç giyme töre­nini milyonlarca kişi takip etti. Kral Charles, 1066’dan bu yana Westminster Abbey’de yapılan törenlerde taç giyen 40. hüküm­dar oldu.

    Taç giyme veya tahta çıkma töreni, iktidarın bir kişiden bir başka kişiye geçtiğini göster­mesine, yani dünyevi bir olay olmasına rağmen, bunun dinî yönü hep öne çıktı; çünkü hükümdarların her zaman Tanrı ile özel bir ilişkiye sahip olduğuna inanılmıştı. Meşruiyetlerinin en önemli kaynağı buydu. Bu nedenle kilise ve tapınaklar bu törenler için en çok tercih edilen yerler olmuştu. Yeni bir Müslü­man hüküm­dar iktidara geldiğinde de camilerde onun adına hutbe okun­muş; yeni bir Japon imparatoru tahta çıktığında bir Şinto tapınağına gidip dua etmiş; bir Hıristiyan kral tacını bir din adamının elinden almaya özen göstermişti.

    18-20 GUNDEMIN TARIHI_dk
    Büyük Britanya Kralı 3. Charles ve eşi Camilla, Westminster Abbey Kilisesi’nde düzenlenen törenle taç giydiler.

    Osmanlı padişahlarının “cülus” denilen tahta çıkış töreni, sarayda devlet erkanı tarafından kendisine biat edilmesinin ar­dından, hem dinî yönü olan hem de halkın toplanarak seyrettiği bir “kılıç alayı”yla sona ererdi. Padişahlar, kılıç kuşanmak üzere Eyüp Sultan Türbesi’ne giderlerdi. Taç giymek yerine kılıç kuşan­mak, birçok ülkenin geleneğinde vardı. Örneğin Japon impara­torlarına da tahta çıktıklarında “kusanagi-no-tsurugi” (ot kesen kılıç) adlı, kimsenin görmediği, efsanevi bir kılıç sunulurdu ki bu gelenek günümüzde de devam ediyor.

    Hıristiyan hükümdarlar içinse önemli olan “taç” giymekti. Bu geleneğin kökeni, Şarlman’ın 25 Aralık 800 tarihinde resmen im­parator ilan edildiği dinî törene dayanıyor. O günlerde impara­tor unvanı, sonraki yüzyıllarda olduğu gibi ayağa düşmemişti. Kelime Latinceden geliyordu. Dünyada tek bir “imperator” olabilirdi, o da İstanbul’da­ki Doğu Roma (Bizans) imparatoruydu. Frankların ve Sakson­ların kralı Şarlman’ın Papalıkla vardığı uz­laşma Batı’da yeni bir imparatorun ortaya çıkmasını sağladı. Bu yeni gücün siyasi ve dünyevi ayağını Şarlman, dinî ve semavi ayağını ise Papa oluşturacaktı.

    Böylece Ro­ma’daki Aziz Petrus Kilisesi’nde (bugün Vatikan’daki San Pietro Kilisesi’nin yerindeki eski bina) dönemin Papası 3. Leo, Frankların kralını imparator yaptı. Şarlman dua etmek üzere diz çöktüğü sırada Papa hemen tacı alıp başına yerleştirdi; an­cak bu hareket Şarlman’ı epeyce kızdırdı çünkü Papa böylece üs­tünlüğünü ilan etmiş oluyordu. 3. Leo daha sonra onu imparator ilan etti ve önünde secde etti.

    Kendisini Avrupa’yı fetih yoluyla birleştiren ikinci bir Şar­lman olarak gören Napoléon Bo­naparte, bu hadiseden 1.004 yıl sonra, 2 Aralık 1804’te imparator olarak taç giyecekti. Ancak Ro­ma’ya gitmedi, oradaki Papa’yı ayağına, Paris’e getirdi. Tören sırasında da Şarlman’ın düştüğü hataya düşmedi; tacını Papa’nın elinden alıp kendi başına taktı.

    resim_2024-08-24_002404021
    İmparator Şarlman’ın taç giyme töreni sonrakilere ilham verdi.

    Hıristiyan hükümdarlar için taç giyme töreninin dinî açıdan en huşu verici anı, başlarına taç takmak kadar yağ ile kut­sanmaktı. İnsanın yüzüne ve bedenine yağ sürerek kutsan­ması geleneği eski Mısır’a, hatta Hint törenlerine kadar gidiyor. Kutsal yağ töreni Eski Ahit’te de ayrıntılarıyla tarif edilir. Orta­çağ’da Fransa, İngiltere, Sicilya krallarının, İspanya’daki yerel hükümdarların tahta çıkışı sıra­sında mutlaka kutsal yağ töreni yapılırdı. Fransa’da bugün bile Reims Katedrali’nde saklanan “Saint Ampoule” adlı küçük bir şişede bu kutsal yağdan bulun­duğu söylenir. Efsaneye göre, Frankların Kralı 1. Clovis, 493’te ilk defa Hıristiyanlığı kabul etti­ğinde bu şişe gökyüzünden ona indirilmişti!

    Kutsal yağ töreni, Kilise’nin hükümdarın saltanatına verdiği onayın simgesiydi. Uygula­manın, kralı kiliseye tabi hâle getirdiği söylenebilirdi; ama bir yandan da kralı bir anlamda başrahip, hatta bir aziz statüsü­ne yükseltiyor, Avrupa rejimleri­ne kilise hiyerarşisinin dışında doğrudan doğruya dinî bir veçhe kazandırıyordu. Bunu, Protes­tan İngiltere kralından Katolik Fransa kralına ve Ortodoks Rus çarına kadar hepsinin yağla kut­sanmasından da anlıyoruz.

    İngiltere ve Danimarka hükümdarlarının 16. yüzyılda Papalık’tan ayrılarak kendi (Protestan) kiliselerinin başına geçmesi de kutsal yağ törenini değiştirmedi. Bu hükümdarlar yeni bir inancın resmî lideri olmalarına rağmen, kendile­rinden önce yüzyıllarca sürmüş ayin düzenini terketmediler. Hatta yeni bir dinsel taç giy­me töreni yaratmak için kafa patlatırken, arada birkaç kralın daha eski Katolik düzende tahta çıkması gerekti. Kısacası bugün Büyük Britanya Kralı 3. Char­les’ın tahta çıkışı sırasında Westminster Kilisesi’nde yapı­lan kutsal yağ töreni, aslında İn­giltere’nin kendi geleneği değil; kökü Hıristiyanlıktan da eskiye, Doğu’ya uzanan bir ayin.

    resim_2024-08-24_002907315
    Padişah Abdülmecid’in tahta çıkışı sırasında düzenlenen kılıç alayı.

    Bugün İngiltere hükümdarı dışında Avrupa’da tahta çıktı­ğında yağla kutsanan başka bir kral veya kraliçe bulunmuyor. Büyük Britanya dışında Avru­pa’daki krallıklar birer yazılı anayasaya sahip. Dolayısıyla hükümdarın tahta çıkışında anayasaya sadık kalacağına dair parlamento önünde yemin etmesi ve bir konuşma yapması; üstü açık bir otomobille, yü­rüyerek veya eski bir saltanat arabasıyla başkent sokakların­dan geçmesi; sonra da saray balkonundan halkı selamla­ması; geceleyin de bir-iki havai fişek fırlatılması yeterli bir taç giyme töreni sayılıyor. Yakın zamana kadar bazıları, isterler­se ayrıca kilisede düzenlenen bir ayine katılırken, son yıllardaki hükümdar değişikliklerinde (Hollanda 2013, Belçika 2013, İspanya 2014) hiçbir dinî tören yapılmadı.

    Japonya’nın, taç giyme töre­nin ihtişamı ve tarihî kökeniyle ilgili iddialar açısından Büyük Britanya ile rekabet edebilecek tek ülke olduğunu söyleyebiliriz. İmparator Naruhito ile İmpa­ratoriçe Masako’nun 2019’daki tahta çıkış töreni günlerce sür­müştü. Buradaki iddia, törenin ta 781’de İmparator Kanmu’nun tahta çıkışı sırasında yapılanın en azından bir benzeri oluşuydu. Oysa Kanmu’dan bugüne geçen yüzyıllarda Japon imparatorları sık sık gerçek iktidarı Şogun sü­lalelerine kaptırmış; başkentleri Kyoto’daki yıkık-dökük sarayla­rında tahta çıkış töreni yapa­mayacak kadar parasızdılar. Yine de bu hükümdar, sonuçta Güneş tanrıçası Amaterasu’nun dünyaya gönderdiği torunu olan ilk imparatorun soyundan geliyordu.

    İmparatorluk ailesi, Mei­ji reformuyla (1868) yeniden önem kazandıktan sonra, gayet gösterişli tahta çıkış törenleri yapmaya başladı. Bugün bile İmparator Naruhito ile eşi, tahta çıkış sırasında 1 günlerini tama­men Şinto ayinlerine adıyorlar. Ancak tahta çıkışın önemli bir parçası da yasama, yürütme ve yargı erklerinin temsilcilerinin katıldığı tören. Sonuçta kraliyet, geleneği modernlikle birleştir­me konusunda başarılı kurum­lardan biri olduğunu çoktan kanıtladı.

    Hükümdarın Güvencesi
    Napoléon, Papa’nın katıldığı törenle imparator oluyor. Jacques-Louis David’in tablosu.

    SKANDAL TÖRENLER

    Taç giyme ve lanet

    resim_2024-08-24_002641572
    Kocası 5. George tarafından taç giyme törenine alınmayan Kraliçe Caroline halkın sevgilisiydi.

    Kraliçe kapıyı yumrukluyor

    İngiltere Kralı 4. George 19 Temmuz 1821’de görkemli, hatta kimilerinin “sonradan görme” diyeceği kadar şatafatlı bir taç giyme töreni düzenle­di. Ancak o sırada eşi Kraliçe Caroli­ne’den boşanmak istediğinden onun törene katılmasını da yasakladı. Krali­çe taraftarlarıyla birlikte Westminster Kilisesi’nin kapısından geri çevrilince yan kapılardan birine gitti. Oradan da içeri alınmadı. Kendisini destekleyen halkın “Utanın! Utanın!” protestoları altında ısrarından vazgeçerek döndü. Kraliçenin iki hafta sonra ölmesi kralı çok rahatlattı.

    Son çarın kanlı töreni

    Rus Devrimi’nde öldürülen son Rus Çarı 2. Nikolay ve eşi Aleksandra Fiyodorovna’nın 1896’da Moskova’da yapılan taç giyme töreni bir trajediye neden oldu. Ulusal bayram ilan edilen 18 Mayıs günü Moskova’daki Hodinka alanı, halk için düzenlenen eğlencele­re ayrılmıştı. Burada halka yiyecek ve içecek dağıtılacaktı. Ancak izdiham sonucu 1.300’ü aşkın insan öldü, bir o kadarı da ağır yaralandı. Törenler yine de devam etti; özellikle aynı gece Fransız Elçiliği’nde verilen baloya çarla çariçenin katılması tepkiye neden oldu.

    Marie Antoinette’e para yok

    Tahta çıkış törenleri eskiden de yapılan harcamalar nedeniyle eleştiri konusu olurdu. Fransız Devrimi süre­cinde 1793’te giyotinle idam edilen Fransa Kralı 16. Louis’nin taç giyme töreni de ülkenin iflas durumundaki bir anına rastlamıştı. Kral, 11 Haziran 1775’te Reims Katedrali’nde taç giydi. Kraliçenin de eşiyle birlikte taç giyip kutsanması âdet olduğu hâlde, dev­letin kasası delikti. Bu nedenle Fransız hükümeti Kraliçe Marie Antoinette’e taç giydirilmemesine karar verdi. Kraliçenin annesi Avusturya İmpara­toriçesi’nin itirazlarına rağmen, Marie Antoinette törene sadece bir seyirci olarak katıldı.

  • İdman Bayramı’ndan 19 Mayıs kutlamalarına

    Türkiye’de ilk defa 12 Mayıs 1916’da, şimdiki Fenerbahçe Stadı’nın yerinde bulunan İttihatspor sahasında öğrencilerin beden eğitimi gösterilerinden oluşan “Jimnastik Şenlikleri” yapılmıştı. Her yıl bahar aylarında tekrarlanan şenlikler 1928’de “İdman Bayramı”na dönüştü. Samsunlular da 1926’dan beri Mustafa Kemal Paşa’nın kente geldiği 19 Mayıs’ı “Gazi Günü” olarak törenlerle kutluyordu. Samsun’daki kutlamaların adı 1935’te “Atatürk Günü” olarak de­ğiştirilmiş, bundan esinlenen Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray kulüpleri de 24 Mayıs 1935’te Fenerbahçe Stadı’nda bir “Atatürk Spor Günü” düzenle­mişti. Aynı yıl toplanan Spor Kongresi’nde Beşiktaş kulübünün önerisiyle “19 Mayıs’ın Gençlik ve Spor Bayramı olarak kutlanması” kabul edildi. 20 Haziran 1938’de çıkarılan kanunla 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı resmî millî bay­ramlar arasına girdi.

    1937 yılı törenlerine hazırlanan kız öğrenciler Taksim Stadı’nda prova yapıyor.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Başlıksız-2
  • Yanlış yere girer inci olur biraraya gelir çöl olur varoluşun sırrı onda olur

    İnci, o yanlış meraka esir düşmüş varlığı kuşatınca, kumu içermiş mi olur, kaplamış ya da kapsamış mı? Büyük Sahara çölünün yalnızca beşte birini kaplayan kuma “erg” adı veriliyor. Théodore Monod gibi bir biliminsanının, Saint-Exupéry gibi bir edebiyatçının çölden aldıkları derin çağrıda ontolojik bir hiza alışın katkıları vardır.

    Buzbilimciler Kilimanjaro’da, And Dağları’nda, Himalayalar’da derinden yüzeye tırmanan buzul kesitlerinden numune çıkarıyor, yeni teknolojiler üzerinden incelemelerini yürütüyor. Vardıkları canalıcı sonuçlardan biri, Mısır uygarlığının çöküş nedeniyle ilintili olanı: 4.200 yıl önce Mısır’da, Nil havzası boyunca, 20 yıl süreyle yaşanan büyük kuraklık, buz kütlesinin o tabakasına denk gelen kum kesitinden anlaşılıyor. Yaşanan açlık, kadim Mısır uygarlığının dağılıp çökmesini getirmiş. Ve bunu iklim tarihçilerine, dipten çıkarılan buz kütlesindeki yarım karışlık kum birikimi gösteriyor: Zaman uzun ölçekte de kum saatinde!

    Flint Marko’nun arkasında herhalde Hoffmann’ın masalının da az çok payı olsa gerekir; ama bu çizgi-kahraman ‘kumlu’ özelliğinden müthiş sonuçlar alır, göz kamaştırır. Biraz suyla başı derttedir, olsun, gereksindiğinde ondan yararlanmayı bilir.

    Hakan Tamar’ın “Kum Adam”ını radyodan bir dinledim, bir daha ulaşma çabalarımdan elim boş çıktım.

    Kumdan mıydı yoksa, o ezgi( ler)?!

    Soğan toplamak için Ankara’ya gelen işçilerden Abdülkadir Karakurt, “kum fırtınasından 5 dakika önce çadırlarımızın yanına sağlamlaştırmak için geldiğimizde baktık olmuyor canımızın derdine düştük” diye anlatmış gazeteciye: “Rüzgâr geldiğinde iki kez ayaklarım yerden kesildi, yerçekimi yok gibiydi. Kendimi yere attım. Fırtına 40 dakika sürdü, bir 10 dakika kadar gözümün önünü göremedim”. Kum fırtınasını içine düşenden dinlemek en iyisi; Wikipedia’dan olmaz bu.

    image-137
    İlk olarak 1963’te, The Amazing Spiderman #4’te çizgiroman meraklılarının karşısına çıkan Kum Adam.

    Karşı kefede, bilimsel çalışmalara kulak verilmeli. Nature Astronomy’de, Mars gezegenindeki kum fırtınalarının sonuçları üzerinde duran bir inceleme yayımlanmış; haberine Cumhuriyet’in sitesinde rastladım: “Mars’ta kum fırtınaları bütün gezegene yayılabiliyor. Gezegenbilimciler uzun bir süredir, Mars’ta suyun kaybolmasının arkasında bu fırtınaların olduğunu biliyor”. Ne(re)den?: “Bilim insanları, kum fırtınası yoğunlaştıkça sıcaklığın arttığını ve yüzeye yakın su buharının yükseldiğini tespit etti. Su buharı güneşten gelen morötesi ışınlara yaklaştıkça, hidrojenin kabardığı görüldü… Bölgesel ve küçük kum fırtınaları Mars atmosferinde su buharıyla oynayarak sıvı suya geçişini engelliyor”.

    İklim değişikliği benzer sonucu yerküreye de vaad (!) ediyor.

    İstiridye, içine sızan kum tanesini kuşatıp sarmalamak için üretir inciyi. Kum tanesine kayıtsız insanın inciyi yüceltmesi, onu istiridyeyle eşdeğer kılar. Üstelik, her kum tanesi aynı değere sahiptir, oysa incileri sınıflandırır işin uzmanları: Bir bakıma, istiridyenin üslûbundan doğar farklılık diyebiliriz -birbaşına yeterli açıklama olmasa da. İnci, kuşattığı kum tanesini, o yanlış meraka esir düşmüş varlığı kuşatınca, onu içermiş mi olur, kaplamış ya da kapsamış mı?

    Paul Claudel’le tanışma olanağına sahip olsaydım -ne yazık ki ben 3 yaşımdayken ölmüştür- sorardım.

    Kumkapı, yakın geçmişin Kum Kapısı, uzak geçmişin Kontoskalion’u, kıyı şeridine yol açılmazdan çok önce teknelerin iskelesine kum boşalttıkları küçümen liman. Yaralı mahalle: 6-7 Eylül’ün en dehşetli sahnelerinin yaşandığı, her türlü mütecavizin aşağılık saldırılarına katlanmış nokta.

    Meyhanelerinde anılarım birikmişti, o doku da çözüldü sonunda: İstanbul’u istila eden yerli yabancılar hırslarını yaşama kültüründen çıkardılar, yerini cürûfla doldurdular.

    Öncesi artık solgun fotoğraflarda.

    Kumkapı’nın dillere destan halıları Gülbenkyan Vakfı’nın ve Arkas’ın koleksiyonlarında. 19. yüzyılda Orta Anadolu’dan İstanbul’a taşınan ve Ermeni mahallesi Kumkapı’ya yerleşen halıcıların arasından çıkan Agop Kapucuyan gibi ustaların kaybolmamış eserlerini müzeler kapışıyor. Halılarını Ermeni harfleriyle imzaladığı için sürgüne çıkmış Agop -içzulüm tarihimizden bir sayfa daha.

    Savafi kilimlerinin etkisi altında kendine özgü geometrik figürler yaratmıştı Agop efendi. Kayseri’den gelince, denizin kıyısında okulunu kurdu. Bir uzun ip sistemi geliştirdiği yazılır. Geceleri deniz kıyısında rakısını yudumlarken uzakları düşünür, içini hazırlardı. Neden sonra Gülbenkyan’a bir mektup döşendi. Çağrısını alınca bazı halılarını, alet-edevatını toplayıp Paris’in yolunu tuttu; 1946’da 76 yaşında orada öldü. Ermeni halılarına ilişkin bir siteden ulaştım değerli malzemeye: Fotoğrafı, Kumkapı günlerinden; cemaatıyla beraber, bir hüzün verici belgede. Ve, Gülbenkyan’a bir mektubu.

    Ama asıl: Özgün halıları.

    Hitchock’un Conrad’dan yola çıkan filmlerinden biri, 1936 yapımı “Sabotage”in açılışında duyulan ilk kelime “kum” olur: Londra’nın elektrik şebekesinde “block-out” oluşturmak için kullanılmıştır. Filmin kahramanı, sinema sahibi Karl Verloc tarafından -o kadar ki ışıkların gitmesiyle kalmaz iş, musluk suyuna bile kum karışmıştır.

    Bana kalırsa, kum üzerinden geniş bir sinemasal antologya oluşturulabilir: Kıpırdayan kumlar!

    En başa, kişisel tercih, Agnès Varda’nın filmini koyarım: Agnès’in Kumsalları (2008) seyirciyi kıyıda oturmaya çağırır: Suya en uzun bakanlar akıllı geçinenler arasından çıkmaz. Agnès kumsalın onun gözünde ülküsel uzam olduğunu söylemiştir: Kum, deniz ve gökyüzü bir tür kutsal üçgen kurmaya yeter.

    Afrika’nın sözlü ve yazılı kültüründe “kum”un yabana atılamayacak yeri olmalı; özellikle Sahra’nın, büyük çölün yayıldığı yaklaşık bir düzine ülkenin edebiyatları bu açıdan incelenmiş olabilir.

    Büyük Sahara çölünün yalnızca beşte birini kaplayan kuma “erg” adı veriliyor. Görebildiğim kadarıyla, romanesk imge olarak rastlanan “Çöl Yolu”nun bir ağırlığı var: Çöl açılan yolları yutuyor, kumuyla onları örterek; ademoğlu dirençli ve inatçı o konuda: Yeniden açmak için uğraş vermeyi göze alıyor.

    Çöl kumları fotoğraflarda, resim sanatında cazibe alanı oluşturuyor: Rüzgârın yarattığı “desen”lerde olağanüstü örüntüler öne çıkabiliyor, başta sahipsiz ayak izleri bütün izler mıknatıs görevi görüyor gözlerini dikenlerde.

    Büyük Sahara’da konaklayanların bazıları kumun şarkı söylediğine ilişkin gözlemlerde bulunmuşlardır. Başka kumullarda da rastlanan olgu: Rüzgarın etkisiyle kum taneleri arasından doğan titreşimler bir tür ezgiyi anıştıran özellikler barındırıyormuş; doğrusu tanık olmak hem de nasıl isterdim.

    Eski Ahit’i o gözle taramış değilim; döndükçe, son yıllarda, okuduğum bazı bölümlerde ‘kum’ sözcüğüyle karşılaşmalarımda dikkat kesildim. Bir noktada işin kolayına kaçtım ve arama motoruna başvurdum: 28 kez geçiyormuş ‘kum’ sözcüğü.

    Öncelikle, kumullar sonsuz’un (∞) karşılığı olarak kullanılıyor. Denizin bittiği yer, kumun hüküm sürmeye başladığı yer. Süleyman’ın mesellerinde (Bap 27) “taş ağırdır” deniliyor: “Kum da bir yüktür”. Mezmurların 139.sunda Yaradan’ın “düşünce”leri için “onları saysam, kumdan çokturlar” ölçüsüne başvurulmuş.

    Gökyüzündeki yıldız sayısı kum tanelerinden fazla. Kum üstünde ev inşa etmeye kalkışan akıl fakiri. Çölün dindarları cezbetmesi, yeryüzünün yaradılış dönemini, hiçbir canlı hücre nin henüz belirmediği zamanları temsil etmesine bağlanıyor. Şüphesiz, çölün ortasında konaklanıldığında, gece vakti gökkubbeyi kumlara uzanarak tararken içinden geçilen büyülü yaşantı kesiti, mümin ya da tanrıtanımaz, her bireyi Evren karşısında bocalamaya sürükleyecektir.

    Çöl-cezbe ilişkisinde, kucak açıcı olmayan bir ortamın, kişiyi ister istemez kendisinde saklanan bazı dürtüleri harekete geçirme gizilgücünün payı okunuyor: İnsan, orada, unutayazdığı Evren ile karşılaşıyor bir bakıma. Théodore Monod gibi bir biliminsanının, Saint-Exupéry gibi bir edebiyatçının çölden aldıkları derin çağrıda ontolojik bir hiza alışın katkıları da görülüyor. Monod, “çöl bana şekil verdi” demiştir: “Bana varoluşunun gizini taşıdı”. Saint-Exupéry’nin, uçağıyla Libya çölüne mecburî iniş yaptığında çekilmiş bir fotoğrafı, onun kumlara daldığını gösteritürün bir temsilcisidir. Olağandışı gizlenme yetilerine sahip olduğu için tehlikeleri genellikle kolay savuşturduğu varsayılıyor. Kimler mi onlar açısından en tehlikeli canlılar? İnsanlar tabii. Ticaretini yaptıkları yetmiyor, İran kedileriyle çiftleştirerek soylu bir soysuz melez yarattıkları da biliniyor. İnsanı bile insandan korumak, kurtarmak, uzak tutmak gerekli. Ammar bin Yasir’in, “hiçbir namazını kazaya bırakmadığı” rivayetine rastlanır kaynaklarda. Bir seferde “ihtilâm” olmuş; hiç su yokmuş etrafta, toprakta yuvarlandıktan sonra kılmış namazını. Kendisine maledilen 62 hadisten birinde kum ile arınma konusuna giriyor: İki elin ayaları sırayla kum ile ovuluyor, peşinden iki elin ayaları yüze sürülüyor. Ebu Davut da doğruluyor bu arınma yöntemi hikayesini, Buharî de. Kum, suyun yerini tutabilen madde; temizlenme yolunda. yor. O bakıştan sayfalar çıkagelecekti.

    Henri Michaux: “Çöl kuma rakip tanımadığı için sulh orada büyüktür”.

    Sulhu kumda aramak. Kum kedisi (felis margarita) ile yeni tanışanlar, bu koca kulaklı şaşkın yüz ifadeli yaratığı evcil sanma yanılgısına düşmemeli: Kendisi yabanıl türün bir temsilcisidir. Olağandışı gizlenme yetilerine sahip olduğu için tehlikeleri genellikle kolay savuşturduğu varsayılıyor. Kimler mi onlar açısından en tehlikeli canlılar? İnsanlar tabii. Ticaretini yaptıkları yetmiyor, İran kedileriyle çiftleştirerek soylu bir soysuz melez yarattıkları da biliniyor.

    İnsanı bile insandan korumak, kurtarmak, uzak tutmak gerekli.

    Ammar bin Yasir’in, “hiçbir namazını kazaya bırakmadığı” rivayetine rastlanır kaynaklarda. Bir seferde “ihtilâm” olmuş; hiç su yokmuş etrafta, toprakta yuvarlandıktan sonra kılmış namazını. Kendisine maledilen 62 hadisten birinde kum ile arınma konusuna giriyor: İki elin ayaları sırayla kum ile ovuluyor, peşinden iki elin ayaları yüze sürülüyor. Ebu Davut da doğruluyor bu arınma yöntemi hikayesini, Buharî de.

    Kum, suyun yerini tutabilen madde; temizlenme yolunda.

  • Peru’da taht oyunları ve siyasal bunalımın kodları

    2016’dan beri altı kez başkan değiştiren Peru’da, Temmuz 2021’de göreve gelen Pedro Castillo’nun darbeyle indirilmesinin ardından başlayan protestolar dinmiyor. Ondan önceki başkanların biri sürgüne gönderilmiş, diğeri gözetim altındayken intihar etmiş, diğer üçü ise istifa etmişti. Peru’da uzun süredir devam eden siyasal-kurumsal bunalımın yapıtaşları ve aktörleri…

    Peru’da 2021’de seçilen eski devlet başkanı Pedro Castillo’nun 7 Aralık 2022’de darbe ile iktidardan düşürülmesi ve tutuklanması sonrasında başlayan protesto gösterileri 4 aydır devam ediyor. Mart sonu itibarıyla, polis ve ordunun sert müdahalesi ve sıkıyönetim şartlarına rağmen hız kesmeyen protestolarda, özellikle yerliler ve köylülerin etkin olduğu bölgelerde 100’e yakın kişi hayatını kaybetti, yaralananların sayısı 2 bine yaklaştı. Yoğunluğu ve süresi itibarıyla dünyada son 20 yılın en önemli toplumsal gösterileri bunlar.

    Castillo, 7 Aralık 2022’de yaptığı bir açıklamayla Kongre’yi dağıttığını, ordu ve polisi göreve çağırdığını ve bir olağanüstü hâl hükümeti kurduğunu ilan ettikten sonra “kendi kendisine darbe düzenlemek”le suçlandı ve tutuklandı. Destekçileri ise eski başkanın, onu yasadışı yollardan devirmeye çalışan Kongre’nin aşırı sağcıkanadına karşı kendini savunduğunu ileri sürüyor.

    Bu göstericiler, Castillo’nun yerine Kongre tarafından göreve getirilen yardımcısı Dina Boluarte’nin istifa etmesini, Kongre’nin kapatılmasını, Castillo’nun serbest bırakılmasını, derhal erken seçimlerin düzenlenmesini ve yeni bir anayasanın çıkarılması için halkın her kesiminin dahil edildiği bir Kurucu Meclis toplanmasını talep ediyor.

    14 Aralık’ta ülke çapında olağanüstü hâl ilan eden Boluarte hükümeti, 30 gün süreyle seyahat özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü gibi birçok anayasal hakkı askıya aldı. Sağ kesimler ise şimdiden gösteriler sırasında yaşanan cinayet, işkence, keyfî tutuklamalar gibi insan hakları ihlallerine karşı cezasızlığı sağlamak için harekete geçmiş görünüyor. Aşırı sağcı Renovación Popular Partisi, Peru’nun Amerikalararası İnsan Hakları Yüksek Mahkemesi’nden çekilmesini talep ediyor. Ulusal ve uluslararası insan hakları örgütleri, gösterilerin bastırılması sırasında cereyan eden olayları “uluslararası hukuka karşı cürüm” ve “insanlığa karşı işlenmiş suç” olarak nitelendiriyor.

    image-129
    Peru’da eski devlet başkanı Pedro Castillo’nun darbe ile iktidardan düşürülmesi sonrasında başlayan protesto gösterileri 4 aydır devam ediyor.

    Bu sırada sokağın “Dina, katil, istifa”, “Çürümüş meclis, çekil!” taleplerinin baskısıyla 2026’da yapılacak olağan seçimlerin 2024’e çekilmesi için meclis oylamaları da başladı. Sol muhalefetin Kurucu Meclis çağrısı reddedilirken, seçimler yeniden olağan tarihine, 2026’ya bırakıldı. Oysa kamuoyu araştırmalarına göre, başkanlık ve meclis seçimlerinin bu yıl yapılmasına onay verenlerin oranı %73 idi.

    Peru’da yönetici sınıfın içinde bulunduğu kriz, yeni bir durum değil. 2016’dan bu yana ülkede altı kez başkan değişti. 2016’da seçilen Pedro Pablo Kuczynski, iki yıl sonra meclis oylamasıyla devrildi. 2018’de Başkan Yardımcısı Martín Vizcarra, onun yerine geçici başkan olarak atandı. 2020’de Vizcarra’nın yerine önce beş günlüğüne Manuel Merino ve sonra da Francisco Sagasti geçti. Temmuz 2021’de göreve başlayan Castillo’nun darbeyle itham edilerek indirilmesinin ardından yerini alan Dina Boluarte ise Peru’nun bağımsızlığından bu yana, yani yaklaşık 200 yıldır başkanlık makamına geçen ilk kadın oldu. Kendisinden önceki başkanların biri sürgüne gönderilmiş, diğeri gözetim altındayken intihar etmiş, diğer üçü ise istifa etmişti.

    2021’de 18 kişi başkanlığa aday olmuştu. Bu adaylar arasındaki Castillo %19 ile sürpriz bir birincilik elde ederken, sistemin kabusu diktatör Alberto Fujimori’nin hapisten de olsa nüfuzunu sürdürmesini sağlayan kızı Keiko Fujimori %13 ile en yakın rakibi olmuştu. Her ikisi de birinci tur öncesinde yapılan IPSOS anketinde ilk dört aday arasında görünmüyordu. Ancak pandemiden ciddi şekilde etkilenen Peru’da geleneksel aşırı sağ ve pragmatik Fujimoristlerin birleşik bir aday çıkaramaması, halkın Lima seçkinlerine tepkisiyle birleşince Castillo beklenmedik bir biçimde öne çıkmıştı.

    resim_2024-09-03_014427610
    İstenmeyen başkan Pedro Castillo’nun ardından Peru’nun devlet başkanlığına getirilen Dina Boluarte’yi desteklemeyenlerin oranı %71’de.

    Başkanın seyir defteri

    Pedro Castillo her ne kadar solcu Perú Libre partisinin adayı olsa da bu partinin organik bir üyesi değildi. Yıllar boyunca 2001’de başkan olan Alejandro Toledo’nun partisi Perú Posible bayrağı altında siyaset yapmıştı. Perú Libre kendisini Marksist, Leninst ve Mariategist (bu isim Peru’da sosyalizmin tarihsel siması José Carlos Mariátegui’den geliyor) olarak nitelendirse de adaylarının önemli bir kısmı komünist değildi. Stalinci bir gelenekten gelen bu parti, daha ziyade ekonominin stratejik sektörlerinin ulusallaştırılmasından yana, yeni kalkınmacı bir ekonomik program öneriyordu.

    51 yaşında iktidara gelen Castillo, ulusal siyaset sahnesinde 2017’de 75 gün süren öğretmenler grevi sırasında bürokratik sendika yönetimine karşı çıkarak yürüttüğü mücadele ile belirmişti. Peru için çok önemli olan yerli kimliğinden ziyade, köylü ve “taşralı” kimliği ile öne çıkmıştı.

    resim_2024-09-03_014433183
    Peru’da devam eden protestolarda, özellikle yerliler ve köylülerin etkin olduğu bölgelerde 100’e yakın kişi hayatını kaybetti.

    Kampanya boyunca “rondero” geçmişinin, yani Sendero Luminoso’nun (Aydınlık Yol) yenilgisinde önemli bir rol oynayan yerli-köylü özsavunma örgütlerinin (Rondas campesinas) bir üyesi olduğunun altını çizmişti.

    Castillo, ülke nüfusunun %40’ının Lima ve civarında toplandığı Peru’da, And bölgelerinde neoliberalizmin tahribatına karşı mücadele eden yerlilerin oylarının %70-90’ını alarak öne çıkmıştı. Öte yandan Latin Amerika’nın ilerici önderlerinden farklı olarak LGBTİ+ ve kadın haklarına karşıydı. Dolayısıyla, Kurucu Meclis’ten beklentisi de Latin Amerika’daki diğer yerli-köylü hareketlerindeki gibi patriyarka, neoliberalizm ve emperyalizme karşı bir tutum değildi.

    Büyük medya, aşırı sağcı milletvekilleri ve yargı, köylü kökenli bir sendikacının başkanlığını başından itibaren kabul etmedi. Hatta meclisteki sağ ve aşırı sağ kesimler, Kurucu Meclis önerisinin referanduma götürülmesinin önüne geçmek için Castillo’yu indirmeyi de hedefledi.

    Pedro Castillo, ilk zamanlarında hem başkent Lima hem de taşra solunu kapsayan bir hükümet oluşturabildiyse de 1.5 yılda 70 bakan ve 5 başbakan değiştirdi. Üstelik vaatlerini yerine getirebilmek için toplumsal örgütlenmelere yaslanacağına, solcu veya ilerici Bakanları geri çekip yerlerine kendi ideolojisiyle taban tabana zıt, neoliberal teknokratları hükümetine alarak yönetici sınıfları ikna etmeye yöneldi. Örneğin insan hakları konusunda uzmanlaşmış avukat Mirtha Vásquez’in yerine, aşırı sağcı Renovacion Nacional (Ulusal Yenilenme) Partisi üyesi Hector Valer’i başbakan olarak atadı. Böylece 1.5 yılda siyasal inisiyatifini kaybetti.

    resim_2024-09-03_014437818
    Peru’nun ‘rondero’su Pedro Castillo, seçim kampanyasında yerli-köylü özsavunma örgütlerinin bir üyesi olduğu dönemin, yani “rondero” geçmişinin altını çizmişti (üstte). Elinde “Pedro’ya acil özgürlük” pankartı taşıyan bir protestocu (altta sağda).
    g. tarihi

    Castillo, 7 Aralık 2022’de televizyona çıkıp da Kongre’yi geçici olarak feshettiğini, adalet kurumunu yeniden düzenleyeceğini, kararnamelerle işleyecek bir olağanüstü hâl hükümeti oluşturacağını ve yeni anayasa için bir Kurucu Meclis seçimine gidileceğini ilan ettiğinde 18 aylık yönetimine Kongre’nin son vereceğini, ordu ve polisin de bunu onaylayacağını düşünmemişti.

    Kongre’yi feshetme aşamasında, kararına katılmayan Bakanları dakikalar içinde istifa etmeye başladı. 9 dakika içerisinde, savunma hakkı da tanınmadan başkanlıktan indirildi ve bir dizi yolsuzluk davasının öznesi hâline getirildi. Sonunda da Meksika elçiliğine sığınmaya giderken kendi korumaları tarafından tutuklandı. Bütün bunlar sadece iki saat içinde cereyan etmişti!

    Krizden krize

    Peru’daki rejim ilk bakışta güçlerarası denge ve denetleme ilişkisinin kurulamadığı bir hiper-başkanlık sistemi gibi gözükse de yarı parlamenter bir karakter taşıyor. Diğer Latin Amerika ülkelerinde meclis, bütçenin hazırlanmasında, hükümetin yönetiminde engeller çıkarabilirken Peru’da, Castillo’nun durumunda olduğu gibi “başkanın ahlaki yetersizliği”nden hareketle soruşturma açabilir ve onu indirebilir.

    Ülkenin son beş başkanının yolsuzluk ithamlarıyla görevlerinden ayrılmak zorunda kalmasına neden olan bu siyasal-kurumsal bunalım, Alberto Fujimori’nin 1993’te Anayasa’ya eklediği bir maddeden kaynaklanıyordu. Bugün de geçerli olan madde, siyasal partilerin ve adaylarının iş çevreleri tarafından finanse edilebileceğini söylüyordu. Böylece mecliste iş çevrelerinin çıkarlarının gözetileceği bir çoğunluğun sağlanması hedefleniyor, Başkan da meclis tarafından kıskaca alınabiliyordu.

    resim_2024-09-03_014536303
    Krizin mimarı 1990-2000 arasında Peru’nun devlet başkanlığını yapan Alberto Fujimori, bugün yaşanan siyasalkurumsal bunalımın temel aktörlerindendi.

    Peru nereye?

    Halkın %90’ının güvenmediği meclisin kararı ve medyanın linç girişimi, Peruluların yapısal sorunlarının çözümü için seçim talebiyle başlattığı büyük gösterilere neden oldu. Bugün, halkın %71’i Dina Boluarte’nin başkanlığını benimsemiyor. Gösteriler esas olarak sendikaların, kayıtdışı çalışanların ve köylü kesimlerinin desteğiyle sürüyor. Meclisteki muhalefet ise yeni başkanın siyasi sığınma almadığı takdirde hapse gönderileceğini iddia ediyor.

    Şu anda Peru’da halk nezdinde meşruiyeti olmayan kurumlar ve meclis, kendi içinden bir seçenek sunma kapasitesinde olmadığı gibi yenilenmenin önünde de engel olarak durmaya devam ediyor.

    resim_2024-09-03_014540407
    Protestocular, geçmiş gösterilerde hayatını kaybedenlerin portrelerini taşıyor.
  • Modern felsefenin büyük beyni: Wittgenstein

    20. yüzyılın müstesna filozoflarından Ludwig Wittgenstein, Avusturyalı çok zengin ve köklü bir ailenin çocuğu olarak 1889’da Viyana’da doğdu. İki dünya savaşı, şiddet ve ırk ayrımcılığı ile parçalanan hayatı 1951’de sona erdi. Ancak ölümünden sonra tam olarak yayımlanan çalışmaları ve notları, günümüzde felsefenin yapıtaşlarından kabul ediliyor.

    Tarihin en ilginç zamanlarında “yaşama laneti”- ne erişmiş (!) bir kişiydi Ludwig Wittgenstein (1889- 1951). Çözülmekte olan yaşayan Habsburg monarşisinin en zengin ailelerinden birinde doğan Ludwig’in hayatı, hem ailesinin hem de ülkesinin geçirdiği sert dönüşümlerle şekillenecekti. 20. yüzyılın başında kültürel, bilimsel ve sanatsal yeniliklerin öncüsü konumundaki Freud’un, Loos’un Viyana’sından Russell’ın, Keynes’in, Moore’un Cambridge’ine uzanan Wittgenstein’ın yaşamı, iki Dünya Savaşı’nın da yol açtığı keskin iniş-çıkışlarla doluydu. 20. Yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olarak tarihe geçmişti.

    1- Ülkesinin en zengin ailelerinden birinde dünyaya geldi

    Wittgenstein’ın ailesinin kökenleri, Sayn-Wittgenstein derebeyliğinde Moses Meyer-Wittgenstein’a (1761-1822) dayanmaktaydı. Ludwig, 9 çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak dünyaya geldi. Babası çelik sanayiinde bir tekel kurmuş, Habsburg monarşisinin en zenginlerinden biri olmuştu. 1913’te ölümünden sonra varislerine büyük bir servet kalmış, Ludwig ise 1. Dünya Savaşı’nın ardından bunu kardeşleri ve bazı sanatçılar (R. M. Rilke, G. Trakl gibi) arasında paylaştırarak mütevazı bir hayat sürmeyi tercih etmişti.

    2- Hayatı boyunca felsefe dışında birçok farklı konuyla da ilgilendi

    Ludwig, 14 yaşına kadar evde özel öğretmenler tarafından eğitim-öğretim gördü; ardından yatılı olarak Linz’teki doğa bilimleri ağırlıklı teknik okula gönderildi. Linz’teki eğitiminin ardından makine mühendisliği okumak üzere Berlin’deki Teknik Yüksekokulu’na yazıldı. Buradayken havacılığa ilgi duymaya başlamıştı. Mezuniyetinin ardından 1908’de Manchester’daki Victoria Üniversitesi’nde havacılık üzerine doktora yaptı. Burada uçak pervane dizaynı konusunda yaptığı araştırmalar sonucunda bir tasarımı ile patent bile aldı.

    Bu dönemde ünlü düşünür Russell’ın Matematiğin İlkeleri ve Gottlob Frege’nin Aritmetiğin Temelleri adlı eserleriyle tanıştı ve felsefeye de böylece ilgi duymaya başladı. Frege ile çalışmak istese de o, Ludwig’i Russell’a yönlendirdi; Cambridge’te onun derslerine girmeye başladı. 1914’te savaşın patlak vermesiyle asker olarak orduya yazıldı ve savaş süresince birçok nişan ve madalyalar aldı. Savaş sırasında bir yandan Tractatus’u kaleme aldı ve 1918’de bunu tamamladı. Savaşın ardından ise öğretmenlik eğitimi aldı ve yeni kurulan Avusturya Cumhuriyeti’nin taşra okullarında 6 sene boyunca ders verdi.

    image-128
    Wittgenstein’ın 1922 yılında okul öğretmenliği yaptığı dönemde çekilen bir portre fotoğrafı.

    1926’de öğretmenlikten ayrıldı, Hütteldorf’taki manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başladı! Manastırda rahip olma isteği ise diğer rahipler tarafından reddedildi. Ardından Viyana’ya döndü; burada Tractatus eseriyle Viyana Çevresi’nin toplantılarına katılırken ablasının inşa ettirdiği “Haus Wittgenstein”ın içmimarlığını yaptı. Aynı dönemde Cambridge’te Russell’ın girişimiyle “doktor” unvanını aldı. Ölümünden sonra yayımlanacak eserlere temel olan elyazmaları ve öğrencilerine dikteleri bu dönemin ürünleridir (1929- 1941).

    2. Dünya Savaşı başladığında ders verme işini sürdürmeyi ahlaken uygun bulmadığı için hastanede çalışmaya başladı; burada hastaların bakımı için çeşitli makineler geliştirdi. 1946’dan 1951’e kadar olan sürede önce İrlanda’ya sonra ABD’ye ve Avusturya’ya gitse de İngiltere’ye geri döndü ve burada prostat kanseri sonrası vefat etti.

    3- Yaşarken sadece tek eseri yayımlandı

    Bugün Ludwig Wittgenstein’ın elyazmaları, öğrencilerine dikte ettirdiği notlar ve mektuplar UNESCO Dünya Belleği Programı’nda muhafaza ediliyor. Wittgenstein hayattayken, sadece Logisch-philosophische Abhandlung (1921) adlı, daha çok Tractatus adıyla bilinen kısa kitabı, bir akademik makalesi, bir kitap eleştirisi ve çocuklar için hazırladığı bir sözlük yayımlanmıştı. Wittgenstein’ın en önemli eseri sayılan Philosophische Untersuchungen (Felsefi Araştırmalar) ise onun daha çok 1936-43 arasındaki çalışmaları sonrası oluşmuş ve ölümünden iki sene sonra yayımlanabilmişti (1953). Diğer notları da ölümünden sonra çoğunlukla öğrencileri tarafından düzenlenerek yayımlanabilmiştir. Son olarak keşfedilen, öğrencisi ve aynı zamanda sevgilisi Francis Skinner’a yazdırdığı notlar ise Arthur Gibson tarafından 2020’de yayımlandı.

    bu ay
    Wittgenstein hayattayken yayımlanan tek eseri, Tractatus adıyla bilinen Logisch-philosophische Abhandlung (1921) adlı kitabıydı.

    4- Kavgam kitabındaki “Yahudi” Wittgenstein değildi

    İlginç bir tesadüf, Wittgenstein’ın ailesi tarafından yollandığı Linz’deki teknik okulda Adolf Hitler’in de öğrenci olmasıydı. Ludwig Wittgenstein’ın gelecekte bir komplo teorisine ilk defa malzeme olması bununla ilgiliydi (diğeri SSCB adına ajanlık yapan Cambridge Beşlisi’nden bir kişinin Wittgenstein olmasıdır). Buna göre Hitler’in otobiyografik siyasi-ideolojik manifestosu Kavgam’da (Mein Kampf ) bahsedilen ve Yahudilere karşı duyduğu nefretin temeli, okulda aynı sıralarda okuduğu bir Yahudi öğrenci ile başlamıştı ve bu öğrenci Wittgenstein’dı. Halbuki Wittgenstein ile Hitler yaşıt olmalarına rağmen hiçbir zaman aynı sınıfta okumadılar. Hatta aralarında iki sınıf vardı; zira Wittgenstein giriş sınavında aldığı notla normalden bir üst sınıfta başlarken Hitler bir sınıf aşağıda başlamıştı. Wittgenstein bu okulda 3 sene okumuş (1903-1906), Hitler (1900-1903) ile sadece 1 senesi örtüşmüştü. Okulda birbirlerini görmeleri mümkünse de temas etmiş veya birbirlerini farketmiş olabilmeleri ihtimali oldukça düşüktü. Ayrıca Wittgenstein ufak yaşlardan itibaren bir Katolik olarak büyütülmüştü ve lise yaşlarında kendini bir Yahudi olarak tanımlamıyor ve görmüyordu.

    5- Nazizmin korkunç şiddeti onu kendi kimliğini sorgulamaya itti

    Wittgenstein’lar asimile olmuş ve Avusturya’nın yüksek burjuvazisine mensup, Hıristiyan inancı/gelenekleriyle yaşayan Yahudi kökenli bir aileydi. 30’lu yıllara gelindiğinde ise Nazilerin ve anti-semitik görüşlerin yükselişiyle Ludwig, Yahudi kökenlerini araştırmaya başladı. Wittgenstein’ın öğrencisi ve arkadaşı psikyatrist Drury, daha sonra onun itiraflarından birkaçını aktaracaktı: “Dindar bir insan olmasam da her şeyi dinsel bir bakış açısından görmekten kendimi alamıyorum”.

    1938’de ülkesi Avusturya Cumhuriyeti’nin Nazi Almanyası tarafından ilhakı ve ertesi sene savaşın başlaması, kimliği üzerine kafa karışıklığını daha da artırdı. İlhak sonrası artık bir “Alman Reich’ı” vatandaşı olmalıydı fakat bunu yapmadı ve felsefe profesörü seçildikten sonra Britanya vatandaşı oldu.

    bu ay 2
    Hitler’in sınıfı 1901’de çekilen bu fotoğrafın sağ üst başındaki çocuk Adolf Hitler. Üstten ikinci sırada, sağdan üçüncü çocuğun Ludwig Wittgenstein olduğu iddia edilmekteyse de sene itibarıyla bu mümkün gözükmüyor.
  • Hakimiyet milletindir çocuklar istikbaldir…

    Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü olan 23 Nisan, 1921’de kabul edilen yasa ile Hâkimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik) Bayramı ilan edilmişti. O yıl bayram, pek çok cephede savaş sürmesine rağmen yurdun dörtbir köşesinde coşkuyla kutlanmıştı.

    Bugün ayrılmaz şekilde kaynaşmış olan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramları ise henüz ayrı olarak kutlanmaktaydı. Himaye-i Etfal Cemi- yeti (Çocuk Esirgeme Kurumu) “kimsesiz vatan çocuklarını” sevin- dirmek, yardım toplamak ve sorunlarına dikkati çekmek için 1927’den önce 23 Nisan’ı “Çocuk Günü” olarak ansa da ilk kapsamlı Çocuk Bayramı kutlamaları 1927’de başlamıştı. “Çocuk Bayramı”, Mustafa Kemal Paşa’nın desteği ile 1929’da “Çocuk Haftası” adıyla 7 güne çıkarılmış ve kutlamalarda Türk Ocakları’na aktif rol verilmişti. 1929’da “Çocuk Haftası” kutlamalarında Türk Ocağı bahçesinde çocuklar…

    İSTANBUL ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ ARŞİVİ

    ayın fotosu
  • Latin Amerika siyasetinde yeni ‘ilerici’ hükümetler…

    “İlerici” tanımlaması her ne kadar tartışmaya açık olsa da Latin Amerika ülkelerinde son zamanlarda yapılan seçimler sonucu iktidara gelen yönetimler bu sıfatla anılıyor. Ortak bir düşünsel kanaldan beslenen bu güçlerin kıtada yeni bir dalga oluşturup oluşturmayacağı tartışılmaya devam ediyor. Sözkonusu hükümetlerin karşı karşıya olduğu açmazlar, fırsatlar ve başarı şansları…

    Dünyanın bir dizi bölgesiyle kıyaslandığında Latin Amerika alt kıtası ekonomiden siyasete çok sıkı karşılıklı etkileşim içinde. Ortak kurumsal yapıların yanısıra siyaseten de birbirlerinin rüzgarından etkileniyor. Vakti zamanındaki gerilla mücadelelerinden askerî diktatörlüklere, başta yerli hareketi olmak üzere alabildiğine renkli toplumsal hareketlerden ABD’nin nezaretinde “Condor” gibi kanun dışı faşizan örgütlenmelere, Latin Amerika sanki ortak bir kaderi paylaşıyor.

    8 Ocak 2023’te sabık başkan Jair Bolsonaro’nun aşırı sağcı taraftarlarının başkent Brasilia’da
    Kongre, Yüksek Mahkeme ve Başkanlık Sarayı’nın bulunduğu mekanı -6 Ocak 2021’de Donald Trump taraftarlarının ABD Kongresi’nde yaptıklarına benzer bir şekilde- basması ile gözler yeniden Latin Amerika’ya çevrildi. Tıpkı ABD’de olduğu gibi, aşırı sağcılar seçimden önce, eğer kazanamazlarsa seçim sonuçlarını hileli ilan edeceklerini duyurmuştu. İktidarı devredip devretmeyeceği tartışılırken, Bolsonaro hapsedileceği korkusuyla devir teslime iki gün kala ABD’ye kaçtı.

    Kıtadaki darbe serisi, 2009’da Honduras ve Paraguay ile başlamıştı. 2016’da Brezilya’da parlamenter ayak oyunlarıyla, 2019’de ise Bolivya’nın karizmatik başkanı Evo Morales’in zaferinden sonra seçimler iptal edilmişti. Bu durum son olarak Aralık2022’de Peru’da yerli ve sendikacı kökenli başkan Pedro Castillo’ya karşı yapılan darbe ile devam etti.

    Brezilya’da seçim süresince ve seçimden sonra da kışlalar önünde çadırlar kuran Bolsonaro’nun aşırı sağcı taraftarları, açıkça askerî darbe çağrısında bulundu. Latin Amerika’nın en yoksul ülkesi Haiti’de uyuşturucu çetelerinin “içsavaşı”nda insanlar nefes alamazken, Meksika’da her yıl 35 bin insan benzer çetelerin savaşından ölürken, Latin Amerika’nın bir ortak tarihinden söz edilebilir mi?

    Brezilya’nın eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun destekçileri 8 Ocak 2023’te Ulusal Kongre’yi işgal etmişti.

    Yine de tarih…

    Bilindiği gibi son aylarda La­tin Amerika’da “ilerici” de­nilen hükümetlere dönüşten sözediliyor. Ancak bu tabirin kullanımı konusunda ciddi şüpheler de var. “İlerici” etike­ti, 1999’da Venezuela’da Hugo Chavez’in ve 2002’de Brezil­ya’da Lula da Silva’nın başa geçmesiyle ulusal-popülist re­jimler için kullanılmaya baş­landı. Ardından Bolivya (Evo Morales) ve Ekvador (Rafael Correa) gibi iki yoksul ülkenin tarihinde radikal bir değişime yolaçan iktidar değişiklikleri oldu. “İlerici” denilen hükü­metler neoliberal ekonomi po­litikalarıyla cepheden çatış­madan, hakim sınıfların belini kırmadan, emtia fiyatlarının artışının verdiği itkiyle, özel­likle maden çıkarma rantla­rının sağladığı elverişli bir ekonomik bağlamda yeniden dağıtım politikaları sayesinde, yoksul ve emekçilerin günde­lik hayatlarında önemli iyileş­tirmeler sağladılar.

    Eski oligarşinin çıkarlarını zedeleyen bu gelişmeler, böl­gesel düzeyde de yankı buldu. ABD’nin bastırdığı Amerika­lararası Serbest Rekabet Giri­şimi’ne karşı UNASUR (Gü­ney Amerika Uluslar Birliği) ve MERCOSUR (Güney Ortak Pazarı) ile bir ara yol bulundu. Bu dönemde Venezuela Devlet Başkanı Chavez, artan petrol fiyatlarının verdiği imkanlarla hem ülkesinde sağlık ve eğitim alanlarında “önemli misyon­lar” gerçekleştirdi hem de AL­BA (Karayipler ve Latin Ame­rika için Bolivarcı Alternatif ) ile yukarıdaki bölgesel ilişkiler ağından farklı, radikal bir giri­şimde bulundu.

    Ancak bu dönemin ardın­dan Sağ’ın geri dönüşünün, gerici veya muhafazakar güç­lerin vahşi yükselişinin dam­gasını vurduğu çok çetin bir döneme girildi. Renkli top­lumsal hareketlerin zayıflama­sı veya hükümetler karşısın­da özerkliğini önemli oranda kaybetmesiyle, ilerici atılımın stratejik sınırlarının da yeter­sizliği kanıtlandı. “İlerici” hü­kümetlerin yalnızca dışardan, özellikle ABD’den gelen yap­tırımlarla zayıflaması değil; örneğin Venezuela’da Bolivar­cı sürecin yolsuzluklar, rüşvet ve esas olarak eski oligarşinin musluklarını kısarken kendi burjuvazisini (Boliburjuvazi) oluşturması gibi nedenler de bu noktada önemli oldu.

    2018’den bu yana, Mek­sika, Arjantin, Bolivya, Peru, Honduras, Şili, Kolombiya ve son olarak Brezilya’da “ilerici” hükümetlerin başa geçmesi, ilk dalgadan sonra yeni bir dönem anlamına gelebilir mi?

    28 Haziran 2009’da
    Tegucigalpa’da Devlet
    Başkanı Manuel Zelaya’nın
    devrildiği darbenin
    ardından başkanlık
    sarayının yakınlarında
    bekleyen bir dizi askerin
    yanından geçen bir sivil.

    Son 4 yıldır Meksika’da Lo­pez Obrador’un seçilmesiyle ki­milerinin “geç ilerlemecilik anı” olarak adlandırılan durumun geri dönüşüne ve bu süreçte Ar­jantin’de Cristina Kirchner ile solcu Peronizm’in yeniden ikti­dara gelmesine tanık olduk. Bo­livya’da 2020’de MAS’ın (Sosya­lizme Doğru Hareket) önceki se­çimlere göre oylarını arttırarak, karizmatik lider Evo Morales’in olmadığı koşullarda yerlilerin büyük desteği ile iktidara dönü­şü, gericilere karşı açık bir se­çim zaferiydi.

    Kıtada şiddetin en yaygın ve oligarşinin sert olduğu Kolom­biya’da, Gustavo Petro ülkenin ilk Solcu başkanı olarak seçil­di. Başkan yardımcısı olarak da toplumsal hareketlerin çok ya­kından tanıdığı siyah bir kadın, Francia Marquez’in seçilmesi ve silahlı mücadele yürüten ör­gütlerle masaya oturma girişim­leri beklenmedik gelişmelerden birini oluşturdu. Venezuela ile sınırları açan ve böylece Ma­duro’nun tecritine bir kapı ara­layan Petro; Rusya’nın Ukray­na’yı işgali sonucu beliren yeni koşullarda, ABD’nin de Venezu­ela’ya yaptırımlarını gevşetme­siyle iki ülkenin yeni dönemde daha sıkı işbirliğine geçmesi­ne imkan sağladı. Venezuela’da Sağcı güçlerin kendi kendileri­ne ilan ettikleri “başkan” ABD ve AB tarafından tanınmışken, yine Sağcı muhalefet toplanarak oyçokluğu ile bu sözde makamı iptal etti.

    İki dalga ve farklılıklar

    Eski gerilla, matematikçi, sos­yolog ve önemli bir entelektüel olan, 2006-2019 arasında Bo­livya Devlet Başkanı Evo Mo­rales’in yardımcılığını yapan Alvaro Garcia Linera ise kıta­daki yeni dalganın geçmişteki karizmatik liderlikler yerine da­ha ılımlı olduğunu belirtmekte. Ayrıca bu yeni durumun, dünya rekabetinden azade olmadığını da eklemek gerekir. Arjantinli akademisyen Daniel García Del­gado, Latin Amerika’nın ABD ve Çin gibi iki büyük gücün çatış­masının merkezinde yer aldığını ve bunun bölge için bir kazanım olabileceğini belirtiyor. Ancak bu ikinci ilerici dalganın, Latin Amerika mali ve adli seçkinle­rinin (oligarşi) direniş kapasite­sinin tehdidi altında olduğu da eklenmeli. Aşırı sağ 20 yıl önce­sine göre çok daha kemikleşmiş durumda.

    Hükümet olmak yeter mi? Büyük güçler arasındaki çatışmadan istifade etmek için çevre ülkelerin sağlayacağı manevra imkanlarının değerlendirilmesinde, toplumun farklı kesimlerinin nasıl etkileneceği ayrı bir tartışma konusu. Arjantinli siyaset bilimci Atilio Borón, anahtarın toplumsal hareketlerde olduğunu belirtiyor. Halkçı kesim örgütlerinin etkin seferberliğinin yokluğunda, yani “aşağıdan” bir baskı gelmedikçe ilerici hükümetlerin kurumsal çerçevede yapabileceklerinin sınırlı olduğunu dile getirmekte. O da 2018’de Meksika’da Obrador’un başa geçmesinin önemli bir dönemeç olduğu kanısında. Ancak ABD ile komşuluğun ve bağımlılığının değişim için büyük güçlüklere yol açtığını eklemekte.

    Honduras’ın devrik başkanı Honduras’ın devrik Devlet Başkanı Manuel Zelaya, yeni rejime meydan okuyarak Honduras’a geri döndüğü 2009 Eylül’de destekçilerini selamlıyor (üstte). Zelaya’nın destekçileri 29 Haziran 2009’da Tegucigalpa’daki başkanlık konutu yakınlarında askerlerle çatışıyor (altta).

    Bir önceki dalganın temsil­cisi karizmatik liderlerin (Cha­vez, Kirchner ve Mujica gibi) ol­maması, yukarıdan hamlelerin imkanlarını sınırlamakta. Eski Bolivya İletişim Bakanı Manuel Canelas ise seçim sonuçlarının ilerici hükümetin önünün açıl­ması için yeterli olmadığını, ide­olojik açıklamalarla uygulamalar arasındaki açığın kapatılama­dığını vurguluyor. Örnek olarak gösterdiği ise, Ekvador’daki baş­kanlık seçimini kazanan Lenin Moreno’nun (2017-2021) anında 180 derece pozisyon değiştirerek ABD’nin dümen suyuna girmesi.

    Lula’nın 1 Ocak 2023’te Pla­nalto Sarayı’na gelişinin, benzer düşünen hükümetler arasındaki ilişkileri iyileştirmesi muhtemel. Mart 2022’den beri Şili Dev­let Başkanı olarak görevde olan Gabriel Boric, Aralık 2019’dan bu yana Arjantin’in başkanı Al­berto Fernández’in veya Kolom­biya Devlet Başkanı Petro’nun Venezuela’daki Nicolás Maduro hükümetiyle ilişkilerini olağan­laştırması da önemli. Böylece bölgesel entegrasyon projeleri gündeme gelebilir ve ABD-Çin rekabeti kıskacında Latin Ame­rika’nın yerel çıkarların ortak savunusu mümkün olabilir.

    Ancak, başarıları öne çıkarır­ken en büyük sorunlarından bi­rinin özellikle hataların üzerine gidilmemesi olduğu atlanmama­lı. Şili’de anayasa referandumu öncesinde Mapuç yerlileri ile hükümet arasındaki gerilim, ör­neğin Evo Morales’in And Dağ­ları’nda yerlilerin yaşam alan­larını daraltan girişimlerinden ders çıkarılmadığını göstermek­te. Öte yandan kıtanın bütünü için söylenebilecek şey ise, as­kerî diktatörlük dönemlerinden kalma baskı aygıtlarının icraatı ile açık bir hesaplaşmaya gidil­mediğinde, parlamenter veya askerî darbe ihtimallerinin gün­demden düşmeyeceği.

    Geç İlericilik’

    Bu “geç ilericilik” döneminin geleceği, Brezilya seçimlerini Lula’nın kazanmasıyla şekillen­meye başladı ama, aynı zaman­da Bolsonarizm toplumun ve devletin geniş kesimlerini kuşat­mış görünmekte. Tıpkı ABD’de Trumpizmin Trump’ın seçimi kaybetmesi ile tükenmediği gibi. Bu yeni dönemin, pandemi, yük­sek enflasyon, iklim değişikliği­nin etkisi ve derin bir ekonomik krizin damgasını vurduğu çok bozulmuş bir ortamda başladığı­na dikkat edilmeli.

    Henüz iktidarlarını kaybetmeden önce Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales, Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva ve Ekvador Devlet Başkanı Rafael Correa (soldan sağa)…

    Öte yandan uzun süre La­tin Amerika’ya damgasını vuran toplumsal hareketler de yeniden canlanmaya başladı: 2019’da Şili, Kolombiya, Haiti ve Ekvador’da çok faktörlü, genellikle sınıflara­rası, çok güçlü ve radikal sefer­berlikler oldu. Bu hareketler ara­sında öne çıkanlar ise feminist, yerli ve radikalleşmiş gençlik hareketleriydi. Özellikle gençlik, -seçimlerde çekimser oyların %50’nin üstünde olmasının ka­nıtladığı gibi- kurumsal yapılarla arasına mesafe koymuş durum­da. Sağ’ın ve aşırı Sağ’ın, tama­men sermayenin komutasında­ki bir medya alanının desteğiyle, genellikle Evanjelik kiliselerin muhafazakar akımıyla, büyük toprak sahipleri ve büyük şirket­lerle ittifak ve saldırı hâlinde ol­duğu bir türbülans sözkonusu.

    Arka planda, jeopolitik ve as­kerî düzeyde “efendi” olmaya de­vam eden ABD ile Çin arasında, büyüyen bir emperyalistlerarası çatışma yaşanıyor. Öte yandan Bolivya’da Morales’in seçimi­nin iptal edilip indirilmesine yol açanlara ve Brezilya’da Bolsona­rocu darbecilere karşı yapılan kovuşturmalar, Latin Amerika’yı sıcak günlerin beklediğini gös­termekte.

    26 Ekim 2020’de Pinochet dönemi anayasasını yürürlükten kaldırma yönünde oy kullanan Şilililer, anket sonuçlarını sokaklarda kutladı.
  • ‘Charles le Magne’-Şarlman: Avrupa’nın büyük hükümdarı

    25 Aralık 800 tarihinde Papa’nın elinden imparatorluk tacını giyen Frankların kralı Şarlman, Avrupa’daki irili-ufaklı yönetimleri bünyesinde topladı ve “Avrupa’nın Babası” (pater Europae) olarak adlandırıldı. Türkçede de yerleşmiş olan Eski Fransızca “Charles le Magne”, Şarlman-Büyük Şarl anlamına gelmekteydi.

    Bundan 1222 yıl önce bir Noel Ayini’nin ardından Şarlman, 25 Aralık’ta imparatorluk tacını Papa’nın elinden giydi. Frankların kra­lı Şarlman ya da Büyük Karl, Batı’da ilk imparator unvanını alan, Batı ve Orta Avrupa’yı bir­leştiren, Ortaçağ’ın en önemli hükümdarlarından ve tarihî fi­gürlerden biri. Bu coğrafyayı tek bir yönetim altında toplayabil­diği için, daha yaşadığı dönem­de bile “Avrupa’nın Babası” (pa­ter Europae) olarak adlandırıl­dı. Sarayına tüm kıtadan kültür ve biliminsanlarını toplayarak sonradan “Karolenj Rönesan­sı” olarak isimlendirilen kültü­rel canlanmanın öncüsü oldu. Şarlman’ın hayatına dair birçok detaylı bilgiyi, sarayındaki ta­rihçilerden Einhard’ın aynı za­manda edebî bir eser olan Vita Karoli Magni’den (Vita Karoli İmperatorii) ve sarayda kendi­sine yakın kişilerin yazdıkların­dan oluşan Annales Regni Fran­corum’dan öğreniyoruz.

    1-Hanedanın çıkardığı ikinci hükümdardı

    Frank Krallığı 5. yüzyıldan 751 yılına kadar yaklaşık üçyüz yıl boyunca Merovenj Hanedanı tarafından yönetildi. Son Me­rovenj kralları ise artık tem­silî olarak tahtta oturan, “hiçbir şey yapmayan krallar”(rois fa­inéants) idi; bu dönemde güç ve iktidar daha çok saray nazırla­rının (maior domus-maior pa­latii) elinde toplanmıştı. Saray nazırları çıkaran en önemli aile ise Şarlman’ın ataları olan Pe­pin-Arnulf klanı idi. Bu maka­mın gücü, hanedana da ismini verecek olan Charles Martel’in nazırlığı döneminde zirveye çıkmıştı. Martel 6 yıl boyunca taç giyecek Merovenj varisini belirlememiş, tahtı boş bırak­mıştı. Çocuklarından Pepin (Kısa Pepin), Papa’nın icazeti­ni alarak Merovenjlerin yöne­timine son verecek ve kendini Frankların kralı ilan edecekti. Efsanevi Şarlman ise, Pepin’in oğlu olarak tarih sahnesine çı­kacaktı.

    2-Şarlman efsanesi, kardeşinin ölümüyle başladı

    Babaları Kısa Pepin’in ölümün­den sonra iki oğul -Şarl (Şarl­man) ve 1. Karloman- arasın­da rekabet ortaya çıktı. İkisi de arka arkaya doğan çocukları­nı Frank Krallığı’nın asıl vârisi gördükleri için onlara babaları­nın ismini, Pepin’i verdiler. Re­kabetin zirve yaptığı dönem ise Akitanya’da başlayan isyan ol­du. Frank Krallığı’na görece geç katılmış bu bölgenin elde tutul­ması çok önemliydi. Şarlman tüm gücünü bu isyanı bastır­mak için uğraşırken kardeşi 1. Karloman yardım etmek şöyle dursun alenen isyancılara des­tek verdi. İsyanın bastırılması­nın ardından 1. Karloman çok zor bir durumda kaldı. Giriştiği rekabette başarısız olmasının yanısıra “karşı taraf”ı destek­lemiş olması Franklar arasında güvensizlik oluşturdu. Anneleri Bertrada da büyük oğlunu kol­lamış ve iyi bir ittifak kurmak için Şarlman ile güçlü Lombard Kralı’nın kızı Desiderata’nın ev­lenmesine ön ayak olmuştu. İki kardeş açık bir savaşa girişecek iken 1. Karloman’ın hastalık so­nucu ölmesi hem Şarl’ın hem de Frank Krallığı’nın önündeki bü­yük engeli, yani aile içi hasımlı­ğı ortadan kaldırmış oldu.

    Taç giyme töreni Şarlman’ın Roma’da Aziz Petrus Bazilikası’nda imparatorluk tacı giymesi Avrupa tarihinin önemli kırılma anlarından biriydi.

    3-Roma’ya gitti, imparator olarak taç giydi

    Papalık, neredeyse birkaç yüz­yıldan beri Bizans İmparator­luğu tarafından ve ona bağlı Ravenna Ekzarhlığı üzerinden kontrol ediliyordu. Bizans’ın İslâm fetihleri karşısında zayıf­laması ve İtalyan yarımadasın­daki Lombard Krallığı tehlike­si, Papalığı sığınacak farklı bir siyasi güç aramaya sevketmiş­ti. Karolenj hanedanının başa geçmesi ile beraber güçlenen Frank Krallığı buna çok uygun­du. Papa, yeni Frank Kralı Kısa Pepin’i Paris’te ziyaret ederek ona patricius romanorum un­vanını vermiş; ardından Kısa Pepin de Papalara dünyevi bir erk veren ve Papalık Devleti’nin başlangıcı olan “Pepin Bağışı” ile (donatio Pepini) onlara yö­netilecek ve korunacak bir top­rak sağlamıştı.

    Papalık ve Franklar arasın­daki ittifak Şarlman zamanın­da da devam etti. Frank Kralı, Lombardları mağlup etmiş­ti fakat bu sefer de Roma’daki iç karışıklıklar nedeniyle Papa zor durumdaydı. Papa’nın Şar­lman’a imperator unvanıyla taç giydirmesi, “iki imparator­luk sorunu” olarak adlandırı­lan sorunun da başlangıcı oldu. Doğu’daki Roma İmparatorlu­ğu’nun başında ilk defa kadın bir hükümdar, Irene’nin olma­sı; Papa 3. Leo’ya imparator­luk tacını başkasına giydirmek yolunda bir altyapı ve meşrui­yet hazırlamıştı. Şarlman’ın im­perator olarak taç giymesinin ardından bu yeni siyasi yapı ile kendisini esas Roma İmpara­torluğu olarak gören (bugün Bizans olarak adlandırılan) Do­ğu’daki devlet arasında bir ça­tışma kaçınılmazdı. Şarlman biraz da bunun önüne geçmek adına magnus pacificus impera­tor Romanum gubernans impe­rium (Roma İmparatorluğu’nu yöneten büyük barışçıl impara­tor) şeklinde bir dolaylı unvanı seçerken, o güne kadar kendi­lerine sadece imperator diyen Bizans hükümdarları imperator Romanorum’u (Roma İmpara­toru) tercih etmeye başladı.

    Dürer’in eseri


    Tarih boyunca Şarlman’ı tasvir eden sayısız resim ve heykel yapıldı. Bunların en bilinenlerinden biriyse,
    kendisinden yaklaşık 600 yıl sonra yaşamış olan ünlü ressam Albrecht
    Dürer’in (1471-1528) yaptığı portredir.

    4-Hıristiyanlığın en büyük “koruyucusunun” müttefikleri Abbasî halifeleri idi

    Şarlman’ın tahtta olduğu dö­nemde Avrupa’da ve Akdeniz havzasında üç büyük devlet mevcuttu: Frank Krallığı, Ab­basî Halifeliği ve (Doğu) Ro­ma İmparatorluğu. Bunların yanında Abbasîlerin rakibi İspanya’daki Emevi Halifeliği önemli bir güçtü. Değişen güç dengeleri iki dinin, Müslü­manlığın ve Hıristiyanlığın en önde gelen iki temsilcisini ön­ce ticari sonra da askerî olarak işbirliğine itti. Kısa Pepin ve Mansur zamanında başlayan ticari ilişkiler, Şarlman ve Ha­run Reşid döneminde özellikle Kordoba’daki Emevî yöneti­mine karşı askerî bir hareka­ta dönüşecekti. Barselona’daki Abbasî taraftarı vali Süleyman el-Arabî, Şarlman’ın kuvvet­leriyle birleşerek Zaragoza’yı kuşattı fakat başarılı olama­dı. Aynı şekilde ortak düşman Bizans’a karşı da Karolenj ve Abbasiler bir ittifaka giriştiyse de bu somut bir harekata dö­nüşemedi.

    5-“Büyük” unvanı ölümünden sonra geldi

    Türkçede de yerleşmiş olan Es­ki Fransızca “Charles le Mag­ne”, Şarlman-Büyük Şarl anla­mına gelmekteydi. Şarl tarih bo­yunca carolus magnus, magnus rex diye anılsa da yaşadığı dö­nemde “büyük” unvanı ile anıl­dığı şüphelidir. Dönemin tarihçi ve vakanüvisleri tarafından hiç­bir zaman bu şekilde anılma­mış olmakla beraber ilk defa kimliği belirsiz olan bir Sakson şair tarafından kendisine “bü­yük”lük atfedilmiştir; ardından bu sıfat neredeyse standart hâle gelmiştir.

  • İran’da kitle hareketi tüm kesimleri kucaklıyor ‘JİN, JİYAN, AZADİ’

    Eylül ayında başı açık olduğu için gözaltına alınan ve sonrasında hayatını kaybeden Mahsa Jîna Emînî, İran’da görülmemiş boyuttaki protestoları tetikledi. Ülkenin bütününe yayılan, farklı toplumsal kesimleri biraraya getiren, öndersiz ve kendiliğinden gelişen; yaş ortalaması 20 olan hareket; 1979’daki İslâm Devrimi’nden bu yana en kapsamlı toplumsal gösterilerle sürüyor.

    İran’daki protestolar sıra­sında 18 Ekim 2022 itiba­rıyla, insan haklarını sa­vunma gruplarının tahminine göre 28’i çocuk olmak üzere 240 kişi öldürüldü, 12.450 ki­şi gözaltına alındı. İranlı yet­kililere göre, aynı süre içinde öldürülen güvenlik güçlerinin sayısı ise 24. Uluslararası Ga­zeteciler Federasyonu’na göre şu ana kadar 24, Sınır Tanıma­yan Gazeteciler’e göre 30 gaze­teci gözaltında.

    13 Eylül 2022’de ailesiyle Tahran’a gelen Seqiz kentin­den 22 yaşındaki Mahsa Jîna Emînî, yakınlarının anlatımıy­la metro çıkışında başörtü­süyle saçını usulünce örtme­diği gerekçesiyle Geşt-i İrşad (irşad devriyesi-ahlak polisi) tarafından derdest edildi. Gö­türüldüğü polis noktasında ko­maya giren Emînî, 3 gün sonra Kasra hastanesinde hayatını kaybetti. Gazeteci Nilüfer Ha­medi olayı açığa çıkartırken, kurbanın fotoğrafları kamuo­yunu ateşledi. Cenazenin def­nedilmesi sırasında haykırılan “Jin, Jiyan, Azadi” sloganı, böl­genin yanısıra mevcut başkan İbrahim Reisi’nin memleketi, kutsal kent Maşhad’a kadar ül­kenin dörtbir yanında yankı­landı. Mezartaşında “Sevgili Jîna, asla ölmeyeceksin! Adın bir simge olacak” yazıyordu.

    Hadiselerle birlikte İran’da “Z” kuşağı beklenmedik bir şe­kilde teokratik rejimin gayri­meşru karakterini açığa çıkar­dı. İslâm Devrimi’nden 43 yıl sonra gerçekleşen bu ayaklan­ma, öncekilerden farklı olarak şimdiden tarihte yerini almış durumda. Büyük bir ihtimal­le 68’in “Gerçekçi ol imkansı­zı iste” sloganı gibi “Jin, Jiyan, Azadi” sloganı da dönemin sembolü olacak.

    İran’da göstericilerin orta­lama yaşı 20. Ülkede nüfusun %70’i 25 yaşının altında oldu­ğu için, rejimin (nizam) uzun vadeli bir meşruiyet krizinde olduğu söylenebilir. Yeni ku­şakların, iktidardaki rejimin tarihi ile bir ilgisi yok. 1979 İslâm Devrimi’nin menkıbe­leri de onları ilgilendirmiyor. Ailelerin çoğu ise nizamın va­atlerinden hüsrana uğramış durumda.

    İstanbul’daki protestolardan Ozan Köse imzalı bir kare.

    Gerçekten de 43 yıl önce rejimin toplumsal tabanı özel­likle yoksul müminlerden olu­şuyordu. Devrimden sonra­ki zaman içerisinde devletin yoksulların hizmetinde olması bir yana sadece kendini koru­yacak bir kastın keyfi ile idare edilmesi, İslâm Cumhuriye­ti’nin ideolojik meşruiyetini giderek kaybetmesine yolaçtı. Zenginler daha zengin oldular ve bunu rejimin otoriteleriy­le ilişkileri sayesinde -özellikle de Ayetullahlara yakın olanlar-sağladılar.

    İran’da gençliğin %27’si iş­siz; enflasyon %40 ve diplo­malılar da dahil olmak üzere önemli bir kesim kayıtdışı eko­nomide çalışıyor; resmî istatis­tiklere göre nüfusun yarısı yok­sulluk sınırının altında. 2020 raporlarına göre 7 milyonu tehlikeli işlerde olmak üzere 10 milyon “çalışan çocuk” var. Özetle bugün İranlılar daha az zenginler, daha az özgürler ve hiç şüphesiz 1979 öncesine kı­yasla daha az dindarlar. Bazıla­rına göre İran, Şii din adam­larının yönettiği teokratik bir rejim olmaktan ziyade İslâm Devrimi Muhafızları (Pasda­ran) tarafından yönetilen as­kerî bir devlet. Pasdaran, fabri­kalar, şirketler, altyapı, banka­lar, konut, havayolu şirketleri, turizm ve diğer sektörleri elin­de tutan büyük bir güç. Yolsuz­luk ayyuka çıksa da hükümete hesap vermek zorunda değil; doğrudan “yüce rehber”e bağlı.

    Son 30 yılda neoliberal uy­gulamaların yarattığı sefalet, Amerikan emperyalizmi karşı­tı ucuz söylemlerle örtülemi­yor; egemen oligarşinin yarat­tığı toplumsal sorunlar iyice açığa çıkıyor. İnsanlar İslâm Devrimi’yle onlarca yılda elde ettikleri kazanımları yitirir­ken, yöneticiler lüks içinde ya­şıyor; paralar İsviçre banka­larında, çocukları yurtdışında okusun diye Batı’ya gönderi­liyor.

    Tahran sokaklarında devam eden gösterilerde giderek daha fazla kadın başörtüsü takmayı reddediyor.

    Gösterilerde rejimin kuru­cu babalarının (Humeyni ve Hamaney) portrelerinin yırtıl­ması, İslâm Cumhuriyeti’nin teorisyeni Morteza Motaha­ri’nin heykelinin yakılması, rejimle bir pazarlık arayışın­da olunmadığını göstermekte. Dolayısıyla önceki muhalefet hareketlerine kıyasla yapısal bir farklılık sözkonusu.

    Çeşitli rejim muhalifi çev­reler ise ülkedeki gösterileri kendilerine yontmakta. Oysa bu hareketin önderi, başı yok; kitlesel, kendiliğinden bir ha­reket sözkonusu. Tabii protes­to hareketinin temel zorluğu, bir alternatif sunacak yapı­lanmış bir muhalefet oluştur­mamasında. Rejim muhalifi partiler ve sendikalar hareketi desteklemekte ancak bunla­rın da toplumsal karşılıkları oldukça zayıf. Öte yandan ha­reketin bu zayıflığı gücünü de oluşturuyor. Farklı kuşaklar, sınıflar, kadınlar başta olmak üzere gençler, liseliler ve ço­ğunluğu Sünni Kürtler başta olmak üzere farklı mezheptekiler; ülkedeki neredeyse bü­tün kesimleri ortaklaştıran bir protesto içerisinde.

    Merkezden uzak bir yer­de başlayan protestolar tüm ülkede, diğer etnik gruplar­da da hemen yankı buldu; İran Azerbaycanı’na, gösterilerin sert bir şekilde bastırıldığı Be­lucistan’a yayıldı. Gösteriler Türkmenler, Azeriler, Kürt­ler, Beluciler, Araplar başta ol­mak üzere bütün İran halkları­nı derinden etkiledi. Bir başka deyişle laik ve İslâmcı femi­nistler, Haft Tappeh (Ahvaz) sınai tarım kompleksi işçile­ri, Abadan’da petrol rafineri­si işçileri, Tahran ve çevresin­de Vahed’deki otobüs şoförleri, öğretmen sendikaları, işsizler, liseliler rejimi ikna etmek ye­rine artık ona cepheden mey­dan okumayı tercih ettiler. Kadınların eşitlik talebi, halk egemenliği, laiklik, insan hak­ları, ifade ve düşünce özgürlü­ğü, sendikal ve siyasal haklar gibi toplumu cendereye alan sorunların etrafında yeni bu­luşmalara imkan hazırladı.

    8 Mart, Tahran 8 Mart 1979’da “zorunlu örtünmeye hayır” demek için Tahran’da toplanan kadınlar (altta). Bir grup kadın 1980 yılında Tahran’daki başbakanlık ofisinin önünde peçe takmayı protesto ediyor (üstte).

    1979 Devrimi’nden beri İslâmi rejim, ideolojik söy­leminin temeline örtünme­nin kutsanmasını koymuştu. Rıza Şah Pehlevi (1925-1941) döneminde modernlik karşıtı olarak nitelenerek yasaklanan örtünmenin kitlesel dönüşü, devrimin zaferinin bir nişane­si olarak görülmüştü. Üniver­sitelerde kadınlar siyah çadoru (çarşaf ) rejime muhalefetin bir simgesi olarak giymişler­di. Şimdi ise tarihin bir ironisi olarak rejim karşıtlığının sim­gesi olarak çadorlar, başörtüler yakılmakta…

    Örtünmenin araçsallaştı­rılmasının, örneğin Magrip’te, Mısır’da olduğu gibi 19. yüz­yıldan kalma bir hikayesi var. Fransız ve İngiliz sömürge re­jimleri, kendi toplumsal de­ğerlerini ideal olarak sunma­larının bir tezahürü olarak kadınların başlarını açmasını onların kurtuluşu olarak sunu­yordu. Bundan 1 asır sonra ise Humeyni’nin yakını Ayetullah Teleghani, İran’ın “bir devrim ve köklü bir değişim” geçir­diğinin dünyaya gösterilmesi için kadınları çador giymeye cesaretlendiriyordu. Kadın­ların giyim-kuşamı basit bir toplumsal denetim veya dev­letin meşru şiddet tekelinin ötesinde ülkenin karakterinde önemli bir değişikliğe, Pehlevi monarşisinden İslâm Cumhu­riyeti’ne geçişi ifade ediyordu. O günden beri kadınlar, ülke­nin içinde ve dışında rejimin mesajı açısından önemli bir rol oynadı. Anti-monarşist bir devrimle Batı’nın emperyalist sömürüsünden kurtulan ülke­nin kimliği, kadınların bedeni üzerinden inşa edilecekti.

    İran’da kadınların ülke öl­çeğinde yaygınlaşan ve ulus­lararası ölçekte yankılanan gösterilerin başını çekme­si, onların ilk defa toplum­sal hareketlere öncülük ettiği anlamına gelmiyor şüphesiz. Şah’ın devrilmesinden hemen sonra, Humeyni’nin kadınların başını örtmesini dayatmasın­dan 3 gün önce, 8 Mart 1979’da Uluslararası Kadın Günü’nde kadınlar özgürlüklerini kısıtla­yan şeriata ve cinsiyetçi baskı­nın yeni biçimlerine karşı so­kağa inmişlerdi. 3 gün boyun­ca 100 bin kişi “Eşitlik, eşitlik, ne çador ne başörtüsü” hay­kırışıyla alarm zillerini çaldı. “Devrimi, geriye gitmek için yapmadık” diye haykırdılar. Bu gösteriler sert bir biçimde bastırıldı; “muhalif erkekler” de kadınları desteklemek için fazla bir şey yapmadılar (Ka­dınlardan sonra Humeyni’nin gelişine karşı çıkan ikinci ke­sim Kürtler olacaktı). Siyasal ve toplumsal örgütlerin çoğu “bir karşı-devrime yol açabi­lir” diye kadınların gösterileri­ni desteklemedi. Humeyni’nin Amerikan karşıtlığı, Sol’un önemli kesimlerinin de elini kolunu bağlamıştı. Bu durum­da kadınların taleplerinin bir önceliği yoktu!

    1979 Devrimi’nden sonra kadınların İran toplumunda­ki konumu temelden değişti. Kadınların kazanmış olduğu bir dizi hak geri alındı. Eldeki medya, eğitim, siyasal merci­ler ve adli sistemle kadınların toplumsal rolleri sınırlanırken bunun bir göstergesi olarak “hicap” öne çıktı.

    İslâm Devrimi’nden 3 yıl önce 1976’de kadınlar arasın­da okuma-yazma oranı %35 iken, faal nüfus içinde payla­rı %12.9’du. Oysa 1986’da oku­ma-yazma oranı %52’ye çık­mış, faal nüfus içindeki payları ise %8.2’ye düşmüştü. Bu ko­nuda eldeki son veriler 2016’ya ait: Okuma yazma oranı %82.5’a çıkmış, faal nüfus için­deki pay ise %14.9 olmuş! Üni­versitede öğrencilerin %60’ı kadın ama, ayrımcılık, yolsuz­luk ve sürekli özelleştirmeler­le değişen çalışma hayatında bunun bir karşılığı yok. Yıllar geçtikçe kadınların eğitim dü­zeyi yükselmiş ama yoksulla­şan da onlar olmuş.

    Kadınların iş ve eğitim hayatı 1979 İslâm Devrimi’nden önce laboratuvarda çalışan kadınlar… Devrim öncesi %35 olan okuma-yazma oranı 2016’da %82.5’e çıkmış, üniversite öğrencilerinin de %60’ı kadın, ancak çalışma hayatında bunun bir karşılığı yok.

    Öte yandan kadınlar, evli­lik, boşanma ve çocuklarına sahip olma bakımından da eşit haklara sahip değil. Küçük yaş­ta evlilik yasallaşmış durumda. Çokeşlilik meşrulaşırken, evli bir kadının başka biri ile ilişki içinde olmasının cezası idam! İran’da başörtüsü artık bir ter­cih değil, baskının bir simgesi. Yani yakılan başörtüsü bu zor­lamaya karşı bir tavır; yoksa bu gösterilere katılan insanların bir çoğu dindar. “Dinimizde zorlama olmadığına göre rejim ne cumhuriyet ne de İslâmi” diyorlar.

    İslâm Devrimi’nden 2 yıl sonra kurulan ahlak polisi ise, son olayda da görüldüğü gibi sert önlemler alabiliyor ve reji­min meşruiyetini özellikle ka­dınların kılık-kıyafeti üzerin­den sağlamaya çalışıyor.

    2009, 2017 ve 2019’daki büyük gösterilerle 2022 karşı­laştırıldığında, farklı dinamik­lerin sözkonusu olduğu ortada. 2009’da Ahmedinecad’ın yeni­den seçilmesindeki yolsuzluk üzerine patlak veren olaylar daha ziyade orta ve üst sınıfla­rın hareketiydi ve insanlar oy­larına sahip çıkmak istiyorlar­dı. Hadiselerin ancak 8. ayında “yüce rehber” Ali Hamaney hedef alınacaktı. 2017’de ise sadece ABD’nin yaptırımlarına bağlı olmayan ekonomik kriz, özellikle Tahran’ın güneyin­de halkın sokağa dökülmesine yolaçtı ve ülkenin 100’e yakın küçük kentinde insanlar gös­terilere katıldılar. 2019’da yine akaryakıt fiyatlarına yapılan zam, hükümetin kötü yöne­timi, dinî lider Ali Hamaney ve o zamanki cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yönetimindeki yaygın yolsuzluklara karşı bir tepki olarak, özellikle çalışan kesimler sokağa döküldü. Bu­gün ise yalnızca orta sınıflar değil alt sınıflar da sokağa dö­külmüş durumda. Kadın hak­ları meselesinden başlayan ha­reket böylece toplumun bütün kesimlerini kucakladı. Hare­ketin temel özelliği artık dev­let başkanına hitap etmemesi; doğrudan “yüce rehber”i hedef alması. “Kahrolsun diktatör­lük! Kahrolsun İslâmi Cum­huriyet” sloganı, göstericilerin iktidardan bir beklentileri ol­madığını gösteriyor.

    Bugün kılık-kıyafet-peçe mecburiyetiyle sınırlı olmayan ve açıkça sisteme karşı çıkan göstericiler ve ayaklanma sı­nırlarını zorlayan bir hareket söz konusu. Başörtüsü ile baş­layan hareket, artık sistemin meşruiyet merkezine yöneli­yor. Gösterilere katılanlar ya­kalandıklarında başlarına ge­lebilecekleri bildikleri hâlde, haftalardır bunu sürüdürüyor. İlginç olan, hareketin en mu­hafazakar, en ücra kentlere ka­dar yayılması.

    Devrimden bu yana ilkdefa orta sınıfların, işçilerin, öğret­menlerin, öğrencilerin ve etnik azınlıkların bir bütün olarak rejime karşı çıktıklarına tanık olunuyor. Hareketin önder­siz olması, ordunun yekpare kalması gibi bir dizi nedenle iktidarın değişmesi zor; ancak tıpkı 68 gibi, iktidar olmasa da kalıcı değişikliklere, nizam­da gediklere yol açabilecek bir mücadeleye tanık oluyoruz.