Kategori: Dünya Tarihi

  • Düşünüyordu, demek vardı sansürü aştı, bugüne ulaştı

    Düşünüyordu, demek vardı sansürü aştı, bugüne ulaştı

    17. yüzyıldan itibaren felsefeye ve eğitime damgasını vuran René Descartes, döneminde Katolik düşünce ve hakim sistemin önderleri tarafından yıllarca sansürlendi. Doğa yasalarından astronomiye, biyolojiden ahlak felsefesine, fizik ve matematike kadar çeşitli alanlarda eserler verdi. Doğumunun 428. yılında, büyük bir düşünürün kısa hayat hikayesi.

    René Descartes, Avrupa’da Katolik-Protestan müca­delesinin zirve yaptığı 30 Yıl Savaşları’nın (1618-1648) ger­çekleştiği müstesna bir dönemde yaşadı. Descartes, ortaya attığı düşünceler ve ürettiği bilimsel eserlerle yaşadığı döneme ve sonrasına damga vuracaktı. Yüz­yıllardır üniversitelerde okutulan Aristocu müfredatın yerine yeni bir müfredat oluşturmak gibi id­dialı bir göreve soyunmuştu. Öyle ki kendisiyle birlikte, Kartezyen felsefenin olmadığı bir entelek­tüel tartışma artık düşünülemez hâle gelecekti. Bunda Descartes’ın fikirlerinin ve bilimsel çalışma­larının orijinalliği kadar; episte­molojiden metafizike, biyolojiden ahlak felsefesine, estetikten fizike ve matematikten fizyolojiye bir­çok farklı alanda eserler üretmesi de etkendi.

    Yaşadığı dönemde deist olmakla itham edildi; oysa koyu bir Katolik’ti

    cem_akogul_1

    Descartes, Meditationes de Prima Philosophia in qua Dei existentias et animae immortalitas demons­tratur (Tanrı’nın Varlığının ve Ruhun Ölümsüzlüğün Kanıtlan­dığı İlk Felsefe Üzerine Meditas­yonlar – 1641) başta olmak üzere birçok eserini Tanrı’nın varlığını ve Katolik inancını savunmak için yazdı. Buna karşılık eserle­rinde varoluşu, akılcı ve meka­nik bir anlatımla yorumlaması nedeniyle hem çağdaşları hem de sonraki düşünürler tarafından deistlikle itham edildi veya teolo­jik yorumları o şekilde yaftalandı. Aynı dönemde yaşayan Fransız düşünür Blaise Pascal, “Tanrı’yı dışarıda bırakan, onu sadece dünyayı yaratıp sonra kenara çekilen bir varlığa dönüştüren” felsefeyi ürettiği için Descartes’ı deist olmakla suçlamıştı. Halbuki ömrü boyunca koyu bir Katolik olarak yaşayan ve kendini bu şekilde tanımlayan Descartes, hiçbir döneminde kiliseyle ters düşmek istemedi.

    Önce savaştı, sonra Fransa’da çalıştı; son 2 senesi Hollanda’daydı

    Descartes, Fransa’da daha çok Huguenotlar’ın (Fransız Protes­tan cemaati) kontrolünde olan bir bölgede (Poitou) fakat Katolik bir ailede doğmuştu. Babası dahil olmak üzere ailesinde birçok kişi, üst düzey bürokrat olarak Fran­sa’ya hizmet etmişti. Ailenin, René’nin büyükdedesi olan ko­mutan “Büyük René”den gelme -alt seviye de olsa- bir soyluluk unvanı mevcuttu. Descartes, eği­timini Fransa’da tamamladıktan sonra 1618’de Protestan Hollanda Cumhuriyeti’nin başı Maurits’in yanına paralı asker olarak girdi ve burada aldığı eğitim sonrası subay oldu. Hemen ardından Katolik Bavyera Dükü Maxi­milian’ın komutasına girdi ve Katolik-Protestan mücadelesinin yaşandığı 30 Yıl Savaşları’nın ilk büyük muharebelerinden Beyaz Dağ’da (1620) yine dükün yanın­da yer aldı.

    1628’e kadar çoğunlukla Fransa’da bulunan Descartes, bu tarihten sonra o sıralar altın ça­ğını yaşayan Hollanda’ya geçti. Burada da 1649’a kadar yaşadı ve dönemin ünlü kişileriyle tanıştı/ yazıştı, okullarda ders verdi ve en önemli eserlerini yine Hollanda’da kaleme aldı. 1649’ta ise İsveç Kraliçesi Kristina’in ısrarları sonucu ve bir bilim akademisi kurma teklifiyle, kitaplarıyla beraber İsveç’e geldi. Kraliçe ile anlaşmazlığa düşene kadar onun bilimsel konularda­ki akıl hocası oldu.1650’de ise, çok büyük bir ihtimalle zatürre­den, az bir ihtimalle ise arsenik­le zehirlenerek öldü.

    Şüphe ediyorken, aynı anda varlığımızdan şüphe edemeyiz

    cem_akogul_3
    1637’de Hollanda Cumhuriyeti’nin Leiden kentinde yayımlanan Descar­tes’ın Discours de la Méthode eserinde ilk defa “düşünüyo­rum, öyleyse varım” cümlesi geçmişti.

    Descartes’ın felsefesinin ilk pren­sibi olan “düşünüyorum, öyley­se varım” sözü, yaygın olarak alıntılandığı gibi Latince cogito, ergo sum olarak değil; akademi­den ziyade genele hitap etsin diye yazdığı ve 1637’de yayımladığı Discours de la méthode (Metot Üzerine Konuşma) eserinde Fransızca “Je pense, donc je suis” olarak geçmekteydi. 1641’de Meditationes’te Latince olarak bu ifade geçecek, ardından bu iki eserin bir tür bileşimi olan Latince Principia’da (1644) ego cogito, ergo sum derken, buna “şüphe ediyorken varlığımızdan şüphe edemeyiz” diye ekleyecek­ti. Ölümünden sonra Fransızca yayımlanan Le Recherche de la vérité par la lumière naturelle eserinde Latince olarak dubito, ergo sum, yani “şüphe ediyorum öyleyse varım” diyecek; bunun da aslında cogito, ergo sum ile aynı olduğunu belirtecekti.

    Engizisyon korkusuyla Le Monde adlı eserini yayımlamaktan vazgeçti

    Descartes 1629’da Hollanda’ya yerleştiğinde, Fransa’da Aristo­cu müfredatın yerine geçmesi düşüncesiyle felsefi eseri Le Monde’u (tam ismiyle Traité du monde et de la lumière) hazırla­maya başladı. Kitap büyük ölçüde günmerkezli (heliosentrik-dünya ve diğer gezegenlerin Güneş’in çevresinde döndüğü astrono­mik model) bir bakışaçısına dayanmaktaydı. 1633’te bu eseri tamamladığında, Galileo Galilei 1632’de yayımladığı ve gün­merkezliliği temel alan Diologo eseri nedeniyle engizisyonun hışmına uğrayarak yargılanmış ve ardından evhapsine mah­kum edilmişti. Bunun üzerine Descartes, Katolik Kilisesi ile ters düşme endişesi ve korkusuyla Le Monde’u yayımlamaktan vaz­geçti. Bu eseri yeniden gözden ge­çirip Principia’yı yayımladı (1644) ve Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü vurgusunu hafifletti. Le Monde ise orijinal hâliyle ancak ölümünden 14 yıl sonra, 1664’te yayımlanacaktı.

    cem_akogul_2
    Descartes, İsveç’te ölmüş, naaşı ise Adolf Fredrik Kilisesi’nin öksüz/ yetimler mezarlığına defnedilmişti. Bugün Descartes’ın naaşı Paris’te, Saint- Germaines-des-Prés Manastırı’ndaki bir şapelde bulunuyor.

    14. Louis ve Papalık, Kartezyen müfredatı tüm Fransa’da yasakladı

    Descartes’ın İsveç’te ölümü­nün ardından notları, Fransa kralının İsveç’teki temsilcisi Claude Clerselier’ye kaldı. Clerselier, Descartes’ın yazmış olduklarını “kiliseye uygun duruma getirmek için” hayli kırparak yayımladı. Ancak buna rağmen Descartes’ın yapıtları, 1663’te Katolik Kilisesi’nin Index Librorum Prohibitorum’una yani “Yasaklı Kitaplar Listesi”ne girdi. 1671’de ise Fransa’nın mut­lak güce sahip kralı 14. Louis, Başpiskopos Harlay de Champ­vallon’un girişimiyle, Fransa’da Kartezyen müfredattan en ufak bir parçanın dahi öğretilme­sini yasakladı. 1691’de ise yine Champvallon’ın öncülüğünde, Descartes’ın sadece doğa felse­fesi değil metafizik önermeleri de akademide sansürlendi.

    Öksüz/yetim mezarlığına gömüldü. Sonra Fransa’ya getirildi

    Bugün Descartes’ın naa­şı Paris’te, Saint-Germai­nes-des-Prés Manastırı’ndaki bir şapelde bulunuyor. Burası aslında naaşının üçüncü durağı. Descartes, annesinin o henüz bebekken ölmesi, babasının ise evden uzak yaşamı ve ardından başka bir kadınla evlenmesi nedeniyle anneannesinin ya­nında büyüdü (babası Joachim’in 1640’ta ölümü sonrası cenaze­sine katılmamıştı). Kendisinin 1650’deki ölümünden sonra, Adolf Fredrik Kilisesi’nde­ki öksüz/yetim mezarlığına gömüldü. Naaşı bu mezarlıkta 16 yıl kaldıktan sonra, Paris’teki Saint-Etienne-du-Mont Kili­sesi’ne götürüldü. Ardından Fransız Devrimi sonrası 1792’de Panthéon nakledilmek istense de bu gerçekleşmedi. 1816’ya gelindiğinde ise bugünkü yerine taşındı.

  • Altının kanla yazılan tarihi ve siyanürle güçlenen laneti

    Altının kanla yazılan tarihi ve siyanürle güçlenen laneti

    İnsanlar tarih boyunca sulardan, kayalardan altın çıkarmak için etrafı mahvetmekten, kölelerin kanını akıtmaktan hiç sakınmadı Bu tutku ve lanet bitmiş değil. Erzincan-İliç’teki toprak kayması da, altın uğruna yaşanan felaketlerin sonuncusu oldu. 19. yüzyıl sonundan bu yana “geliştirilen” cıva ve siyanür kullanımı, altın acılarını dünyaya yayacaktı.

    Her dokunduğu altına dönüşen efsanevi Fri­gya Kralı Midas’ın la­netini duymayan yoktur. Midas, altına dönüştüğü için yemek bile yiyemez. Sonunda Paktolos Irmağı’nda (bugün Sart Çayı olduğu düşünülüyor) yıkana­rak lanetten kurtulur. Hikayesi Tevrat’ta ve Kuran’da anlatılan Kârûn da böyledir; muazzam servetiyle mağrur bu adam Hz. Musa’ya ve Allah’a isyan etmiş, yer yarılıp toprağa gömülerek cezalandırılmıştır. Tarihten örnekler de, altın saplantısının bir lanet olabileceğini gösterir.

    Altın bir değişim aracı olarak neden başköşede yer alır? Miktarı sınırlıdır; bu ona özel bir değer verilmesini sağlar. Dünyanın her yerinde vardır ama çıkarılması zordur; bu da değerini arttırır. Şekil değişti­rebilir, eritilip katılaştırılabilir ve kırpıldığı zaman bile kaybol­maz. Parlak ve ışıltılıdır, güneşe benzer. Çok uzun zamandan beri bir süs ve gösteriş aracıdır. Günümüzde güçlü bir iletken olarak elektronikte (bilgisayar­larda, kablolarda), sağlam bir maden olarak dişçilikte, ameli­yat aletleri ve uzay araçlarında, ısı kontrolü için cam binalarda kullanılır. Ancak asıl işlevi, de­ğişim ve yatırım aracı oluşudur.

    gundem_maden_1
    İliç’te çevrecilerin tüm uyarılarına rağmen işletmeye açılan, kapasitesi artırılan altın madeni göz göre göre bir felakete neden oldu.

    İlk altın sikke, Batı Anado­lu’da, Efes, Miletos ve Sardes gibi kentlere egemen Lid­ya Krallığı’nda kesildi. Kral Kroisos (Krezüs) döneminde (saltanatı MÖ 546’da son buldu), bu zenginlik en yüksek merte­besine erişti. Herodotos’un an­lattığına göre Lidyalı kadınlar çeyizlerini altın sikke birikti­rerek hazırlıyordu. Lidya’da ilk sikkenin basılmasının nedeni, ülkedeki Paktolos Nehri’nin al­tınlı alüvyonlarıydı. Dağlardan gelen toz hâlindeki elektron denilen maden (altın ve gümüş alaşımı) nehir tarafından taşı­nıyordu. Lidya sikkelerinin her yerde kabul görmesi ticaretin patlamasını, insanların ve fi­kirlerin dolaşımını hızlandırdı. Gelgelelim sonunda Kroisos’un ülkesi Persler tarafından işgal edildi, yağmalandı ve kendisi de öldürüldü. Kroisos altın sikke­nin mucitlerinden olduğu gibi, onun lanetine uğrayanların da ilkiydi.

    gundem_maden_2
    Kanada’daki Klondike madenleri için bir el kitabında, ağır tortu madenciliği bu resimle anlatılıyor (1897).

    Altın ilk çağlarda nere­den-nasıl çıkarılıyordu? Oğlu Büyük İskender’e müthiş bir hazine bırakan Makedonya Kralı 2. Phillippos’un bugünkü Bulgaristan’da; Mısır firavun­larının Nübye’de; Kartacalı­lar’ın ve sonra Romalılar’ın İspanya’da altın madenleri işlettiğini biliyoruz. Altın ma­denciliği her zaman dünyanın en zor ve tehlikeli işlerinden biri olmuştu. Örneğin Yunanlı yazar Diodorus (MÖ 1. yüzyıl) Nübye’deki madenleri görmüş ve altının nasıl çıkarıldığını anlatmıştı. Nübye, bugün güney Mısır ve Sudan’ın bir bölümünü kapsayan Nil Nehri kıyısındaki bölgeydi. Buradaki Kuş Krallığı döneminde de, sonraki Mısır egemenliğinde de hep altın çı­karılmıştı. Tepelerde kölelerin sırtüstü veya yan yatıp sürüne­rek girebildiği derin oyuklar vardı. Kölelerin çoğu düşen kayaların altında eziliyor, bu taşlardan altını çıkar­mak için yakılan ateşler, etrafa zehirli dumanlar saçıyordu. Diodorus, Mısır krallarının bu nedenle suç­lular ve esirlerle yetinmeyip kendi yakınlarını bile köleleş­tirdiğini anlatmıştı.

    gundem_maden_3
    Dünyanın ilk altın sikkesi kabul edilen Lidya sikkesinde aslan başı.
    gundem_maden_4

    İspanya’daki altın maden­lerini çalıştıran Romalılar da Mısırlılar kadar acımasızdı. İs­panya’da “hidrolik madencilik” denen, su fışkırtarak kayaların parçalanıp altının çıkarıldığı yöntem uygulanıyordu. Bu sular çiftlikleri yok ediyor, nehirleri çamura dönüştürüyordu. Son­raki yüzyıllarda cıva ve siya­nür kullanımıyla gelişen altın madenciliği daima bu tür yan sonuçlar doğuracaktı (Erzin­can-İliç’te yaşanan son felaket, 2 bin yılı aşkın bir zamandır maalesef aynı yöntemlerin ge­çerli olduğunu gösteriyor).

    Romalı yazar Cassius Dio, altın tutkusunun insanı nerele­re sürükleyebileceğini, Marcus Crassus’un ölümünü örnek gös­tererek anlatmıştı. Spartacus isyanını bastırmasıyla tanınan Marcus Crassus (MÖ 114-53), aynı zamanda Roma’nın en zengin adamıydı. Serveti emlak spekülasyonuna dayanıyordu. Bir bina yandığında çevresin­deki binaların değeri düşüyor, Crassus da onları neredeyse arsa fiyatına alıyordu; ama kendisinin asıl hedefi, büyük bir Romalı komutan olarak tarihe geçmekti. MÖ 53’te 50 bin kişilik ordusuyla Part seferine çıktı. Ancak Partlar karşısında Carrha­e’de (Harran civarı) yenilerek esir düştü. Cassius Dio’nun anlattığına göre Partlar, altın merakıyla tanınan Crassus’a uygun bir idam şekli buldular: Ağzına erimiş altın dökerek öldürdüler.

    gundem_maden_5
    Kolombiya Barbacoas’da yerliler altın arıyor. Burada günümüzde de altın çıkarılıyor.

    Amerika’nın Avrupalılar tarafından keşfinin ilk önemli sonucu, burada bulunan maden yataklarının işlenerek Yeni Dün­ya’dan Eski Dünya’ya doğru bir para yağmuru başlatması oldu. Zaten bu kıtaya ilk ayak basanla­rın hedefi de buydu: “El Dorado” dedikleri altın diyarını bulmak. Amerika kıtasına doğru yola çı­kan Kristof Kolomb, yeni toprak­lara ilk ayak basışından (13 Ekim 1492) 1 gün sonra “civarda altın olup olmadığını anlamak için çok dikkatli ve titiz davrandım” diye yazıyordu. Küba’ya doğru yelken açtığında seyir defterine “aşırı sıcağa bakılırsa bu diyar altın bakımından zengin olmalı” diye not düşmüştü (çok eskiden beri bilinen Afrika altını nedeniyle o zamanlar altının sıcak iklime sahip ülkelerde bulunduğuna inanılırdı).

    gundem_maden_6
    Romalı komutan Crassus’un ağzına erimiş altın dökülerek idamını gösteren bir gravür.
    gundem_maden_7
    Eski Mısır’da Yeni Krallık döneminde (MÖ 16.-11. yüzyıl) kraliçe için yapılmış Nübye altınından sandallar (Metropolitan Müzesi).

    İşsiz güçsüz ve maceracı bir dizi İspanyol, 16. yüzyıl başında Yeni Dünya’ya koştu. Bu kaşifler Amerika kıta­sının güneyinde ilerlerken hayalî bir “Río d’oro”ya (altın nehri) ulaşmayı düşlüyordu. Örneğin İspanyol maceracı Francisco Pizarro (1475?-1541), yanında 100 kişiyle bugün Ekvador, Peru, Bolivya, Şili ve Arjantin’in büyük bölümünü kaplayan topraklara ulaştı. 1532’de İnka İmpara­toru Atahualpa onları misafir ederek ağırladı. İspanyollar’ın gözü altın kaselerden, som altın tahttan, altın süslemeli giysiler­den ayrılmıyordu. Pizarro, ertesi gün imparatoru kendi kampına davet etti ve onu misafir edeceği yerde esir etti. Hikayeye göre Atahualpa, serbest bırakılması karşılığında bulundukları odayı altınla doldurma sözü verdi. Atahualpa’nın fidyesi, saraylar­dan, tapınaklardan ve binalardan sökülerek buraya taşındı. Bu eşyalar eritilerek külçeye çevrildi ama İspanyol fatihler de birbir­lerine girdiler. Francisco Pizarro, 1541’de Lima’daki sarayında ra­kiplerinin saldırısına uğradı, en az 20 kılıç darbesi aldı, boğazına saplanan bir mızrakla öldü. Peru­lular buna “İnka laneti” dediler.

    Modern zamanlarda, 19. yüz­yılın ikinci yarısında, dünyanın çeşitli bölgelerinde arka arkaya altın yatakları bulundu. Rus­ya’yı ABD izledi. 1848 başında ABD California’da çıkan altın, insanların buraya akmasını sağladı. Bunu 1851’de Avustralya’da, 1884’te Güney Afrika’da ve 1897’de Kana­da-Klondike’da yapılan keşifler izledi. Bu yeni madenler, bulun­dukları ülkelerin kaderlerinin değişmesine yol açtı.

    gundem_maden_8
    Lidya Kralı Krezüs (Kroisos) hazinesini Atinalı bilge Solon’a gösteriyor. Flemenk ressam Hoecke’nin tablosu (17. yüzyıl).

    Ancak lanet, insanın peşini bırakmadı. California’da ilk altın, John Sutter (1803-1880) adında bir adamın arazisinde bulun­muştu. Sutter İsviçre’den ABD’ye göç etmiş, California’da “New Helvetia” (Yeni İsviçre) adını ver­diği küçük bir krallık kurmuştu. Bu arazide fırın, barakalar, tabak­hane, 30 hayvan, 2 bin at ile katır ve buğday tarlaları vardı. 1848’de yaptırdığı kereste fabrikasının arazisinde işçilerin altın bulması onun için bir facia oldu. Sutter’ın arazisine büyük bir insan akını başladı. Anılarında şöyle yazdı: “İşçilerim beni terkedip altın tar­lalarına koştu. Her yer serseriler­le doldu. Araziyi koruyan kimse kalmadı. Taşlar, hayvanlar, atlar, variller, her şey çalındı.” Sutter yıllarca mahkemelerde hakkını aradı; 16. kere mahkemeye baş­vurduktan 2 gün sonra 1880’de 77 yaşında öldü.

    gundem_maden_9
    Geliştirdiği siyanür yöntemi Güney Afrika madenlerinde uygulanan İskoç kimyager MacArthur.

    Güney Afrika’da ise 1884’te bir ev inşaatı sırasında altın bulunması, Johannesburg ken­tinin gelişimini sağladı. Ancak bu buluşun arkasında da yine bir lanetli hikaye vardı. Arazi­de altın bulunduğunda, birkaç maden şirketi işe para yatırdı ama kaya içindeki altını çıka­ramadılar. Şirket iflasın eşiğine geldi. 1889’da John Stewart MacArthur adında bir İskoç kimyager bölgeye gelerek bir siyanür yöntemi geliştirdiğini, bunun Güney Afrika’nın bütün sorunlarını çözeceğini ilan etti. Çıkarılacak altından pay alma karşılığında maden şirketleriyle anlaşma imzaladı. Yöntem başa­rıya ulaştı; bölgede 1886’da yılda 1 ton altın çıkarılırken, 1898’de bu rakam 120 tona yaklaştı.

    Ancak birkaç yıl sonra maden sahipleri, siyanürlü yöntemin mucidine gereğinden fazla pay verdiklerini düşünmeye başladı­lar. Uzun bir dava sonunda mah­keme 1896’da siyanür yöntemi­nin yeni olmadığına dayanarak, MacArthur’ün patentini hüküm­süz ilan etti. MacArthur yoksul bir adam olarak öldü. Siyanür yöntemi ise çevreyi zehirleyerek altın çıkarılmasında kullanılma­ya devam etti.

    Bugün altın, şatafat ve estetik aracı olarak; altın musluklar, altın otomobiller, altın gitarlar, altınlı yemeklerde görüldüğü gibi en eski işlevini sürdürüyor. Yatı­rım ve tasarruf aracı olarak da gücünü koruyor. Ne zaman ciddi siyasi kriz ihtimali ufukta belirse, insanlar “güvenli liman” dedikleri altına koşuyor, Merkez Banka­ları da rezervlerinin önemli bir bölümünü altına ayırmaktan vazgeçmiyor.

  • Yıllarca esareti yaşadılar dönüp istiklal için savaştılar

    Yıllarca esareti yaşadılar dönüp istiklal için savaştılar

    1.Dünya Savaşı’nın başında girişilen Kafkas Harekatı, Türk Ordusu’na ve sivil halka büyük bir yıkım getirecekti. Sadece şehitler değil, esir düşen askerler ve esarete götürülen çoluk-çocuk siviller de yıllarca vatanlarına dönemedi. Evlerine dönebilen askerler ise, bu defa ülkeyi işgalden kurtarmak için İstiklal Harbi’nin kahraman neferleri olacaklardı.

    Literatürdeki ismi “Sarıka­mış Meydan Muharebesi ve çevirme manevraları” olan vuruşmalar 22 Aralık 1914 – 05 Ocak 1915 arasında 15 gün sürmüştür ama; Kafkasya cep­hesi 1. Dünya Savaşı’nın başından sonuna kadar 4 yıl boyunca sıcak savaşın en kritik coğrafyaların­dan biri olmuştur. Bu 4 yıl boyun­ca verilen şehit ve esir sayısıyla, yaşanan trajedinin detayları yıllarca konuşulmamıştır.

    15 günlük muharebelerde şehit sayısı 55 bin civarındadır. Kafkas cephesindeki toplam zayiat (şehit, yaralı, esir… savaş­dışı kalanlar) ile sivil kayıpların toplamı ise 150 binin üzerindedir.

    Sarıkamış-Kafkas cephesi, erken cumhuriyet döneminde Mareşal Fevzi Çakmak’ın konferansları dışında pek gündeme gelmedi. Uzun bir suskunluk döneminden sonra ise sade­ce şehitler konuşuldu; esirler anlaşılmaz bir şekilde unutuldu. Kaç esir gitti, kaçı asker kaçı sivil idi, hangi esir kamplarında kaldılar, esir kamplarında yaşam standartları ne idi, kimler esir kamplarında yaşamını yitirdi, kimler dönebildi… Kesin bilgiler yoktur. Subayları takip etmek kısmen mümkün ise de, er ve sivil esirlerin durumu bugün bile tam bir meçhuldür. Esir kamp­ları hakkında ilk tez çalışmasını yapan rahmetli Cemil Kutlu’nun verdiği bilgiler ile yetinirken, son yıllarda Alfina Sigbetulina, Esin Güven ve Tülin Uygur’un değerli araştırmaları-yayınlarıyla gerçe­ğe biraz daha yaklaşabildik.

    1Dunya_Savasi_1
    Vladivostok’ta Türk esirler. (William C. Jones Koleksiyonu)

    Cemil Kutlu tarafından 1997’de yapılan ilk bilimsel çalışma “1. Dünya Savaşı’nda Rusya’daki Türk Savaş Esirleri ve Bunların Yurda Döndürül­meleri Faaliyetleri” adlı doktora tezinde; “3 yaşındaki çocuk ve 80 yaşındaki ihtiyarlar da dahil, kadın-erkek Türkler tutuklana­rak Sibirya’nın muhtelif köşele­rine sürülmüştür” cümlesi yer almaktadır. Savaşın bitiminde, 6 Mart 1918’de Batum’dan Trab­zon’a dönenleri taşıyan vapurda “esirlerin 65’i, 15 yaşından küçük çocuk” olması Ruslar için gerçek bir utanç vesilesidir; demek ki bu çocuklar esarete düştüklerinde 10 yaşlarındalardı.

    En büyük sorun, bu esirlerin ne kadarının asker ne kadarının yöreden toplanan (Erzincan dahil olan bölge) masum siviller oldu­ğunu bilemememizdir. Moskova Büyükelçisi Galip Kemâli (Söyle­mezoğlu), 1918’de Bakanlık’tan aldığı bir telgrafa cevap olarak “Rusya’da bulunan 40 bin savaş esiri ile 100 binden fazla olduğu iddia edilen sivil esirlerimizin durumu her türlü tasavvurun ötesinde elem verici bir hâldedir” yazmıştır (Hariciye Hizmetinde Otuz Sene, 1892-1922, 1950, s.450).

    Verilen tüm bu rakamlar Sibirya gibi bir coğrafyada ve Bolşevik Devrimi sonrasındaki kaos ortamında ulaşılabilen kamplarda tespit edilen ve o sıra­da hayatta olan esirlerin sayısıdır. Yücel Yanıkdağ’a göre “Osmanlı esirlerinin en az %27’si nakil sırasında”, %43’ü de esaretleri sırasında yaşamını yitirmiştir” (Millete Deva Olmak. Osmanlı Savaş Esirleri, Tıp ve Milliyetçilik, 1914-1939, Tarih Vakfı Yurt Yayın­ları, 2014, s.31).

    1Dunya_Savasi_2
    Esaretten dönen subaylara ülkeye giriş noktalarında doldurtulan “sualler varakası” (sorgu tutanağı).

    Yusuf Akçura, 1917 yaz sonla­rında Osmanlı Kızılay Derneği delegesi olarak Almanlar’ın Osmanlı vatandaşı esirlere de kendi esirlerine sağladıkları kolaylıkları sağlamaları için anlaşma yapmıştır. Sevkiyatın başlamasından 2-3 ay sonra Al­man komisyonlarının sözlerinde durmadığı anlaşılmış verilen paralar da boşa gitmiştir. Akçura, Almanlar’ın “Osmanlı esirlerine harcamada bulunulmaması” talimatı verdiğini yazar.

    1Dunya_Savasi_3

    Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra Ankara Hü­kümeti, Rusya’daki Türk esirler konusuna özel bir önem verdi. Sovyetler’le dostluk ilişkileri çerçevesinde, savaş esirleri hususu da önemli müzakere konularından biri oldu. Ankara Hükümeti 16 Mart 1921’de Mos­kova’da Sovyet Rusya ve 17 Eylül 1921’de Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile “Esir Mübadele Sözleşmesi” imzaladı. Bu anlaş­ma ile Sovyetler, bütün asker ve sivil esirleri en kısa zamanda iade etmeyi taahhüt ediyordu. Hiçbir parasal varlığı olmayan Ankara Hükümeti’nin yaptığı bu millet­lerarası anlaşmaların insani ve hukuki değeri ortadadır.

    Mustafa Kemal tarafından 1921’de görevlendirilen Burdur Milletvekili İsmail Suphi (Soysallıoğlu), Buhara’ya gitmiş; Rus­ya’nın çeşitli yerlerine dağılmış olan tutsak askerlerin anayurda dönmelerini sağlamakla bizzat ilgilenmişti (Raci Çakıröz, Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl, Belge Yayınları, 1990, s.47-97).

    Vladivostok limanında biriken esirlerin Türkiye’ye dönüşü ancak 1921’de Türk Kızılay Cemiyeti’nin Japon Kızılhaçı’na para göndermesi ile sağlanan bir vapur (Heimei-Maru) ile müm­kün olabilmiştir. Esaretten dö­nebilen subayları ise bir sürpriz beklemektedir: Ya baştan emekli edilmişlerdir (İhsan Paşa, Arif Baytın…) veya Divan-ı Harp’te yargılandıktan sonra emekli edilmişlerdir (Kaymakam Şerif İlden…).

    Türkiye Büyük Millet Meclisi İcra Vekilleri Heyeti’nin 15 Mart 1923 tarihli toplantısında alınan karar ise şöyledir: “Türkiye Bü­yük Millet Meclisi İcra Vekilleri Heyeti, antlaşma ile birbirine bağlı iki komşu devletin esirle­rinin (gerek Bakü’den gerekse geniş bir alan olan Rusya’nın iç mıntıkalarından gelecek esirlerin) müreffehen sevkiyat­ları hususunun gereğinin acilen yerine getirilmesini ve neticenin bildirilmesini rica ederim” (İcra Vekilleri Reisi Mustafa Kemal).

    Prof. Dr. Nuri Köstüklü’nün yaptığı çalışmaya göre; bu dö­nemde 25 bin civarında esirin yurda dönüşünün sağlandığı anlaşılmakla birlikte, 40 bin civarında Türk esirin akıbeti kesin olarak bilinmemektedir. Bu esirlerden izi kaybolup oralarda evlenip yerleşenler; bir iş bulup hayatını sürdürmeye çalışanlar, başka ülkelere geçebilenler ol­duğu gibi hayatlarını kaybetmiş olanlar da vardır. Cemil Kutlu’ya göre asker esirlerden ancak 20- 25 bin kadarı Türkiye’ye döne­bilmiştir (Benim ailemden de Bardız köyünden (Erzurum-Şen­kaya) sivil esir olarak götürülen 25 aile büyüğünden ancak 12’si geri dönebilmiş, 1 kişi ise orada kalmıştır.

    Genç Cumhuriyet 7 Mart 1926’daki bir yasa çıkararak, elçilik ve konsolosluklar aracılı­ğıyla Sovyetler’de kalan esirleri­mizin yurtlarına dönebilmelerini sağlamaya çalışmıştır. Ülkenin o yokluk zamanlarında bile her fırsatta Kafkas cephesi esirleri­ne sahip çıkması büyük bir vefa örneğidir.

    Esirlerimiz hakkında ne kadar yazsak azdır. Esaret hayatının dayanılmaz zorluklarından, salgın hastalıklardan, açlıktan ve gördükleri zulümlerden kurtulup harap olmuş köylerine dönmeyi başaran esirlerimizin pek çoğu; memleketlerine gelme sevinci­ni yaşamaya doyamadan, birer deneyimli asker olarak Anado­lu’ya geçip savaşmakta tereddüt etmemiş; genç Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Mustafa Ke­mal’in hassasiyetini karşılıksız bırakmamıştır.

  • Lenin: Ne aziz ne de öcü, dünyayı sarsan bir devrimci

    Sadece Rusya’nın değil, dünyanın da kaderini değiştirecek olan Ekim Devrimi’nin lideri Lenin’in ölümünün üzerinden 100 yıl geçti. Bir dönem neredeyse her sokağında izi bulunan ülkesinde artık eskisi kadar sevilmese de, hâlâ üzerine kitaplar yazılıyor, araştırmalar yapılıyor. Tıpkı kendisinin de ilham aldığı Karl Marx gibi…

    Lenin (1870-1924) her ne kadar 1917 Ekim Devri­mi’yle Rusya’nın ve dün­yanın kaderini değiştirmişse de, bugün ülkesinde Putin’in pek hoşlanmadığı biri olarak anılı­yor. Rusya’daki araştırmalarda Putin’in yanısıra Stalin bile ilk 3’e girebilirken, Lenin yok. Oysa dünyanın dörtbir yanında Lenin üzerine olumlu-olumsuz incelemeler, kitaplar yeniden ve yeniden yayımlanıyor.

    Lenin kendisini de bir Rus devrimcisi olarak değil, Pet­rograd’da Nisan 1917’de tren garından indiğinde verdiği söylevdeki gibi “dünyayı de­ğiştirme” davasına adamış biri olarak görüyordu. Devrimden kısa bir süre sonra da Komünist Enternasyonal’i kurarak dünya devrimini hızlandırmanın yol­larını arayacaktı.

    Vladimir Ilyiç Ulyanov (Le­nin), bir yüksek memur ailesinin çocuğu olarak doğdu. Başarılı bir öğrenci olan ağabeyi Alek­sandr devrimci harekete katıldı ve 1887’de Çar’ın hayatına karşı komplo kurduğu suçlamasıyla asıldı. Lenin hukuk tahsil etse de kısa bir süre dışında avukatlık yapmayarak kendini devrimci harekete adadı. Yazar olarak hızla sesini duyuran Lenin, faa­liyetlerinden dolayı hayat arka­daşı ve yoldaşı N. Krupskaya ile siyasal sürgün olarak Sibirya’ya, oradan 1900’de İsviçre’ye geçti. Sürgündeki sosyal-demokrat­larla yakın ilişkiler kurdu ve 1899’da Rus Sosyal-Demok­rat İşçi Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. 2 yıl sonra da, bugüne kadar tartışmalı olan bir kitap yayımladı: Ne Yapmalı?

    Dunya_Tarihi_2
    SSCB ve Doğu Bloku’nun çözülmesiyle Lenin heykelleri 1991’de kaldırılmaya başlandı. Bu durum “Elveda Lenin” filminde trajikomik bir biçimde anlatılacaktı.

    Ne Yapmalı?’nın yayımlan­masından 110 yıl sonra, Prof. Lars T. Lih, Lenin’i Yeniden Keşfetmek başlıklı kitabıyla bu ünlü eserin aslında biraz eksik ve hatta yanlış anlaşıldı­ğını iddia etmiştir. Dünyanın dörtbir yanındaki sosyalistleri etkilemiş olan kitabın İngilizce çevirisindeki bir dizi temel kav­ramın Rusçadaki anlamından farklı (örneğin “konspiratsiya” komploya değil “tutuklanmama sanatı”na, profesyonel devrimci ise “meslekten devrimci”ye kar­şılıktı) kullanılması, onun stra­tejik önemini teknik bir alana indirgemiştir. Lenin bu eseriyle devrimi bir kaçınılmazlık olarak değil, ancak bir partinin öncü­lüğünde gerçekleşebilecek bir hedef olarak ortaya koyuyordu.

    1903’te Brüksel’de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) kongresi sırasında Lenin’in destekçileri ile Mar­tov’un destekçileri arasında bir bölünme meydana geldi. Lenin’in destekçileri kendilerine Bolşevikler (Rusçada çoğunluk) adını verdiler ve rakiplerini Menşevikler (azınlık) olarak tanımladılar.

    1905 Devrimi, Rusya’da devrimin mümkünlüğünü açığa çıkarınca, çarlığın nasıl devrile­ceğinden ziyade yerine geçecek toplumsal güçlerin bileşimin­deki işçi sınıfı ve ezilen uluslar öne çıktı. 1. Dünya Savaşı’nın yarattığı dalgalanma, Lenin’i başta Emperyalizm kitabı olmak üzere öncekilerden farklı, daha ustaca kitaplar yazmasına yol açan bir çalışmaya yöneltti.

    Şubat 1917 Devrimi patlak verdiğinde ise, çeşitli siyasal akımlar bocalarken Lenin bir stratejist olarak hedefi belir­lemişti. Nisan ayında geldiği Petrograd’da ayağının tozuyla Nisan Tezleri’ni açıkladı; “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganıyla, derhal barış, köylüye toprak ve özgürlük için başka akımların aradığı ara çözümleri geçersiz ilan etti. Daha önce alınmış notlardan oluşan Devlet ve İhtilal kitabı ise, devrim sonrasına iliş­kin yapılacakları ele almıştı bile.

    Derhal barış, iktidar sovyet­lere, fabrikalar işçilere, toprak köylülere diye basitçe özetlenen bir programa bağlı kalarak, gi­derek geniş kesimlerin güvenini kazandı.

    Dunya_Tarihi_1
    Lenin 1920’de Moskova’da Kızılordu askerlerine seslenirken. Kürsünün yanındaki Dışişleri Komiseri ve Kızılordu komutanı Troçki. Troçki daha sonra bu fotoğraftan silinecek.

    Mevcut rejimin Lenin başta olmak üzere Bolşevikler’e karşı kullanacağı “Alman ajanı” gibi ithamlar insanlarda kısa bir süre tereddüt oluşturdu ama, askerî bir darbeyi bertaraf eden Bolşevikler kısa zamanda ken­dilerini toparladılar. Şubat’tan Ekim’e Lenin, parti içindeki eğilimleri, uzlaşmadan yana olanları büyük miktarda ikna ederek, tüm siyasal partilerin bölündüğü ve zayıfladığı bir dönemde sovyetlerde Bolşevik Partisi’nin nüfuzunun artması­nı sağladı.

    Devrimden hemen sonra, Alman Ordusu’nun ilerleme­sini durdurmak için yapılan Brest-Litovsk barışı, Bolşe­vikler’in hem müttefikleri Sol Sosyalist Devrimciler’le ilişki­lerinin kopmasına hem de parti içinde farklı kanatlar arasında sert gerilime yol açtı. Lenin, Ağustos 1918’de bir suikast so­nucu ağır yaralandı. Bu dönem aynı zamanda içsavaş, yabancı orduların saldırıları, kıtlık gibi hadiselerin yoğunlaştığı bir dö­nemdi. İçsavaşın bitimine kadar, rejim alabildiğine sertleşti. Dev­let ve İhtilal kitabında belirtilen ilkeler rafa kalktı. Parti dışında­ki Sol siyasal akımlar sindirildi. Parti içinde varolan demokrasi de rafa kaldırıldı.

    1922 yılı, iki açıdan Lenin’in ha­yatında dönüm noktası oldu. Ağır bir felç geçirmesine rağmen, zor­lu bir çalışma ile ekonomik ve sosyal alanın yanısıra siyaseten de rejimin alabildiğine eleştirel bir bilançosunu çıkardı. Beklenen Alman Devrimi gerçekleşmemiş, içsavaşın, kıtlığın tahrip ettiği ülkede bürokrasi palazlanmış ve iktidarı gasp etmişti.

    21 Ocak 1924’te, henüz 53 yaşındayken öldü. Ölümünden sonra Komintern’in 5. Kong­resi’nde Zinoviev’in ilanıyla “Leninizm” denilerek görüşleri kutsallaştırılırken, bir kısım metinleri arşive kaldırıldı. Ailenin itiraz etmesine karşın naaşı da tahnit edilerek putlaş­tırmaya; aslında onun mirası­nın kendi tekellerinde olduğu­nu iddia eden yeni yöneticilerin putlaştırılmasına yol açtı.

    Bugün klasik 45 ciltlik külliyatı bir yana konularak, düşünür yanı atlanarak; esas olarak Ekim Devrimi için değil de içsavaş ve büyük yıkıma ma­lolan bir dönemdeki açmazlar üzerinden eleştirilen, yargıla­nan bir Lenin var.

    Dunya_Tarihi_3
    Lenin 1918’deki suikast girişiminde ağır yaralandı. Daha sonra felç geçirdi ve 21 Ocak 1924’te 53 yaşında öldü.

    Lenin, 20. yüzyılın tartış­masız hem eylem hem düşün insanı, dünyayı sarsan ve yeni bir toplum kurmak için eskisini deviren en önemli simasıydı. Lenin’i bir kült haline getiren Stalin dönemi “O”nu tartışılmaz kılarken, aslında kendisine ait olmayan düşüncelerin de bekçisi hâline getirdi. Sağlı­ğında tekrar tekrar görüşlerini olayların sınamasına sunup, gerektiğinde düşüncelerini değiştirmekten çekinmeyen ve bunu açıklıkla belirten Lenin’in yerine, rejimi meşrulaştırmak için insanüstü bir varlık inşa ettirildi.

    Lenin’in düşünsel gelişimi, tarihsel deneyimlerle birlikte özet olarak üç evreye ayrılır: Şubat 1917’e kadar ilk evre, 1917-22 ikinci evre ve son olarak hayatının ünlü tarihçi Moche Lewin’in Lenin’in Son Kavgası diye nitelendirdiği, siyasal hayatının önemli bir bilançosu­nu oluşturan ve 1956’ya kadar resmen yayımlanmayan “son yazıları”nda öne çıkan evre.

    1918’de uğradığı suikasttan sonra ancak sekreteri aracılı­ğıyla çalışmalarını sürdürebildi ve devrimin kaderi üzerinde hayati denebilecek ikazlarda bulundu. Ekim Devrimi bir proleter devrimi olduğu kadar, halklar hapishanesi Çarlık Rusyası’ndaki uluslar için bir özgürlük devrimiydi. Gürcis­tan’dan Türkistan’a yerelle merkez arasındaki gerilimleri ele alan Lenin, Stalin’in tersine daha gevşek bir devlet yapı­lanmasıyla halklara inisiyatif tanınmasını savunuyordu; öte yandan açıkça parti ve devlet bürokrasisine karşı savaş ilan ediyordu. Lenin döneminin kendisinden sonraki Stalin dö­nemi ile arasında bir devamlılık mı bir kopuş mu bulunduğu, tükenmemiş bir tartışmadır. Lenin hasta yatağında büyük Rus şovenizmine savaş açtığın­da, karşısına aldığı kişi açıkça Stalin’di.

    Ölümünden 100 yıl sonra, adı dünyayı sarsan Ekim Devri­mi’yle özdeşlemiş bir insan hakkında yazılanlar-söylenen­ler, büyük oranda siyasi tercih­lere göre şekilleniyor şüphesiz. Ancak 21. yüzyılda, ilk dönemin abartılı övgü ve yergilerinin yerini daha derinlemesine bir ilgi ve bilimsel çalışmaların aldığını görüyoruz; tıpkı üstadı Marx için olduğu gibi.

    Dunya_Tarihi_Kutu

    “Yoldaşlar, erkek ve kadın işçiler, köylüler! Sizlere sesleniyorum. Acınız, Vladimir İlyiç’in kişiliğine duyduğu­nuz saygıyı bir tapınmaya dönüş­türmesin. Onun adına saraylar veya abideler inşa etmeyiniz. O, hayatı bo­yunca böyle şeylere önem vermedi. Bu ülkenin bir zamanlar neler çektiği­ni, nasıl bir sefalet-başıboşluk içinde bulunduğunu biliyorsunuz. Eğer onun anısını yaşatmak istiyorsanız; kreşler, çocuk bahçeleri, evler, okullar, hastaneler inşa ediniz ve onun dünya görüşüyle uyumlu şekilde yaşayınız.”

  • Varoluşçu düşüncenin ve feminist hareketin öncü ismi

    “On ne naît pas femme; on le devient”: “Kadın doğulmaz, kadın olunur”. Simone de Beauvoir’ın İkinci Cinsiyet adlı eserindeki bu açılış cümlesi, onun bakışaçısını özetliyordu. 20. yüzyıl felsefesine ve 2. dalga feminizme damgasını yazan Fransız yazar, özgün düşünce ve kavramlarıyla “dişi” kaderin/kimliğin yapısını sorguladı, sergiledi.

    Fransız varoluşçuluğunun ve biyolojinin kader olma­dığını savunan 2. dalga feminizmin önemli düşünür­lerinden Simone de Beauvoir… Onun fikirleri ve felsefi eserleri, erkek egemen akademinin de etkisiyle sevgilisi Jean-Paul Sartre’ın gölgesinde (!) kalmıştı. 1. Dünya Savaşı sırasında fakir­leşen -bir zamanların varlıklı-burjuva sınıfından bir ailenin kızıydı Simone de Beauvoir. İyi bir eğitim almış, henüz okul yıl­larında Maurice Merleau-Ponty, Claude Levi-Strauss gibi gele­ceğin önemli entelektüelleriyle tanışmıştı. Ömrü boyunca da Fransa’nın önde gelen akademik çevrelerinin içinde olacaktı.

    Sartre’la da yine gençlik yıllarında tanışmıştı; araların­daki ilişki onun ölümüne (1980) kadar sürecekti. Beauvoir, hem romanları hem felsefi eserle­riyle çok üretken bir yazardı. 1947’de yayımlanan Belirsizlik Ahlakı Üzerine, bugün varoluşçu düşüncenin önde gelen eserle­rinden biri olarak kabul ediliyor. Feminist hareket ve düşünce­nin mihenk taşlarından İkinci Cinsiyet eseri ise 1949’da çıktı. Çok ses getiren eser, Freud, En­gels ve Alfred Adler’ın kadınlar üzerine yazmış oldukları tezleri eleştiriyor ve toplum içerisinde cinsiyetin inşaı üzerine önemli savlar geliştiriyordu. Simone de Beauvoir Konuk Kız, Başkalarının Kanı ve Herkes Ölümlüdür gibi kurgu eserler yazdı; Mandarin­ler adlı romanı ile 1954’de Fran­sa’nın prestijli edebiyat ödülü Goncourt’u kazandı.

    Tarihte_Bu_Ay_1
    Beauvoir ve Sartre, devrimin erken dönemlerinde Küba’yı ziyaret edip Che Guevara ile röportaj yapmışlardı

    1-Sartre’ın gölgesi değildi, özel-özgün bir filozoftu

    Simone de Beauvoir’ın varo­luşçu felsefeye katkısı 90’lara kadar Sartre eksenli okunageldi. Genel kanı uzun süre, Sartre’ın varoluşçuluğuna Beauvo­ir’ın sadece feminist düşünce açısından katkı yapmış olduğu yönündeydi.

    İki düşünür, yakın ilişkileri nedeniyle birbirlerinin yazıla­rını yayımlanmadan önce okur ve bunlara katkıda bulunur­lardı. Beauvoir, kendine özgü varoluşçu bir fenomenoloji oluşturmuştu. Sartre dışında Heidegger, Kojeve, Husserl ve hatta Hegel’den esinlenerek -Sartre’ın mutlak özgürlük konseptine karşı çıkarak ve ondan farklı- bir özgürlük kon­septi oluşturmuştu. Belirsizlik Ahlakı Üzerine’de yine Sartre’ın Varlık ve Hiçlik eserindeki bilinç (zihin değil) gövde düalizmine karşıt ve onun yerine temel bir belirsizlik sunuyordu. Onun mücadelesi, toplumdaki ve hatta akademideki erkek egemen ba­kışaçısına karşıydı; bu nedenle felsefe alanında hakettiği yeri bulamadı. Ancak günümüzde Beauvoir hakkındaki bu yanlış kanı değişti; eserleri, barındır­dıkları özgün düşünce/konsept­lerle varoluşçu felsefe kanonuna (veya temel eserler arasına) girdi.

    France, Paris: Proces de l'ecrivain Georges Arnaud
    Feminist hareketin öncü isimlerinden Simone de Beauvoir, hayatı boyunca Fransa’nın önde gelen akademik çevrelerinin içinde olmuş ve varoluşçu felsefeye özgün katkılarda bulunmuştur.

    2-Karıştığı skandallar

    Beauvoir’ın da Jean-Paul Sartre’ın da, ilişkileri sırasında birçok farklı sevgili­leri oldu. Simone de Beauvoir biseksüeldi ve hemcinslerinden de sevgilileri vardı. Öğretmen olarak görev yaptığı Paris’teki Moliere Lisesi’nde, henüz 15-16 yaşında olan kız öğrencisini istismar ettiği, Bianca Bienenfeld hatıratını yayımladığında ortaya çıkacaktı. Beauvoir’ın cinsel istismar konusundaki tartışmalı yaklaşımı 1977 ve 1979’da ya­yımlanan Fransa’daki “Rıza Yaşı Yasalarına Karşı Dilekçe”lerle devam etti. Cinsel ilişkide rıza yaşının 13’e kadar indirilmesini öneren ve aslında pedofilinin ya­sallaştırılması talebinde bulunan dilekçelerde dönemin Foucault, Sartre, Deleuze, Barthes, Lyotard ve daha birçok önde gelen doktor, psikolog ve düşünürünün de imzası vardı!

    3-‘Feminizmin kahramanı’ yaftasını kabul etmedi

    1. dalga feminizm, kadınların oy hakkı, hukuk karşısında eşitlik gibi temel hak ve özgürlükle­rini savunurken, Beauvoir’ın öncülerinden olduğu 2. dalga feminizm kadınların aile içinde, işyeri ilişkilerindeki konumla­rına, cinsellik konusuna ve fiili eşitsizliklere yoğunlaşıyordu. İkinci Cinsiyet adlı eseri toplum­sal cinsiyet konusunu tartışmaya açmış ve büyük yankı uyandır­mıştı. Feminist hareketin ve düşüncenin önemli (belki de yaşadığı dönemde en önemli) sesi olduğunu bilmesine rağmen, kendine biçilen “feminist teori­nin şöhreti/ünlü ismi” kalıbını röportajlarında da, özel hayatın­da da hiçbir zaman kabul etmedi. Bir röportajında neden “pozitif kadın kahramanlar” yaratmadığı sorulduğunda, bunun “anlamsız ve problemli” olduğu söyleyecek­ti. 1974’de Fransız L’Arc dergisi­nin bir sayısını kendisine ithaf etme önerisini kabul etmedi; bir grup feministin çalışmaları üze­rine odaklanılmasını önerdi.

    Tarihte_Bu_Ay_3
    Beauvoir’ın İkinci Cinsiyet kitabının özel tasarımlı ve sayılı sayıdaki ilk baskısı. Kitap kapağını ünlü modernist ressam Mario Prassinos tasarlamıştı.

    4-Ömrünün büyük bölümünü seyahatlerde geçirdi

    Beauvoir, genellikle beraberinde Sartre’ın da olduğu birçok seya­hate çıktı. Bunların bir kısmında gittiği yerlerin önemli devlet adamlarıyla görüştü; onlarla röportaj yaptı ve dönemin güncel siyasi konularında aktif rol aldı. Küba Devrimi sonrası Küba’ya gitti; İsrail ile Mısır arasındaki 6 Gün Savaşı patlak vermeden önce iki ülkeye ziyarette bulun­du. ABD’ye, Sovyetler Birliği’ne, Çin Halk Cumhuriyeti’ne giderek buralarda görüşmeler yaptı.

    Belirli bir amacı olan tüm bu gezilerin haricinde en çok gitmeyi ve yaşamayı sevdiği yer ise Roma’ydı. 1950 ve 1960’larda Sartre’la Roma’ya gelir, yılın 3-4 ayını burada geçirirlerdi. Aynı pansiyon ve otellerde kalır, çokça gelmiş olmalarına rağmen turis­tik turlara katılırlardı. Roma’daki arkadaşları Carlo Levi, Alberto Moravia ve Renato Guttuso gibi Sol görüşlü İtalyan yazar ve sa­natçılardı.

  • Cromwell: Öldükten sonra cesedi idam edilen lider…

    Parlak askerî kariyerinden sonra, politikada da usta hamleler yapan Oliver Cromwell, 1653’ten ölümüne kadar 5 sene ülkeyi kral gibi yönetti. İlk defa tüm Britanya Adaları’nı üniter bir yapıyla İngiltere Cumhuriyeti’ne bağlayan Cromwell, ölümünden sonra kuvvetlenen kraliyet taraftarlarınca aşağılanacak ve “baş”ına gelmedik kalmayacaktı.

    Aşağı yukarı 40’lı yaşları­na kadar Avam Kama­rası’nda yaptığı birkaç et­kisiz konuşma dışında pek göze batmayan Oliver Cromwell’in (1599-1658) kaderi, İngiliz İçsava­şı’nın (1642) başlaması ve ardın­dan “Yeni Ordu”nun kurulmasıy­la (1645-1660) değişecekti.

    Kral 1. Charles, parlamen­toyu feshederek sürdürdüğü 11 senelik dönemden sonra paranın tükenmesi nedeniyle vekilleri tekrar toplamış (1640) ve buradaki soylulardan maddi destek ummuştu. İşler kızışınca 1642’de parlamento ve kraliyet bu defa “sahada” karşı karşıya geldi. Aralarındaki ilk muhare­be olan Edgehill Muharebesi’ne Cromwell de yerel milis güçlerini toplayarak parlamentonun tara­fında katıldı.

    TarihteBuAy-2
    Oliver Cromwell, İngiliz İçsavaşı’ndaki üstün başarısının ardından ülkeyi ‘Koruyucu Lord’ unvanıyla idare etti.

    Askerî kariyeri bu şekilde baş­layan Cromwell, daha sonra “Yeni Ordu”yla katıldığı muharebeler­deki başarılarıyla yükseldi; kral karşıtları arasındaki en önemli liderlerden biri oldu. 1649’da “Commonwealth of England”ın yani cumhuriyetin (o dönemin İngiltere’sinde Latincedeki res publica’nın karşılığı olarak “com­monwealth” kullanılmaktaydı) ilan edilmesiyle kralın tüm yetki­leri meclisin elinde toplandı.

    İlk meclis oturumuna Cromwell’in yönetiminde başla­dı. Cromwell usta bir siyasetçi de olduğunu, parlamentaristlerin başkomutanı ve “Yeni Ordu”nun generali Thomas Farifax’in kral tarafından “göstermelik mah­keme”yle yargılanmasına karşı çıktığında gösterecekti. O güne kadar üstün askerî başarılarıyla hareketin doğal lideri olan Fair­fax, kralın idam fermanını im­zalamadı ve İskoçya’daki isyanın bastırılması görevini kabul etme­yerek geri çekildi. Bunun üzerine Cromwell 1650’de diğer adayların arasından sıyrıldı ve başkomutan olarak onun yerine geçti. Ülkeyi artık eski Avam Kamarası’nın devamı niteliğindeki meclis ve “devlet konseyi” adı verilen kurul yönetiyordu. Cromwell, meclisin önemli konularda uzlaşamadı­ğını ve bir anayasa oluşturmak üzere gerekli reformları yapama­dığını görünce, orduyu yöneten “Subaylar Konseyi”yle beraber sürece müdahale etti ve 20 Nisan 1653’te meclisi dağıttı. Yeni ku­rulan meclisle yeni bir anayasayı yürürlüğe sokarken, kendisi de “Koruyucu Lord” (Lord Protector) olarak atandı.

    Neredeyse eskiden kralın sahip olduğu gücü ele geçiren Cromwell, bu dönemde rakipleri Hollanda Cumhuriyeti ve İspanya İmparatorluğu’na karşı başarılı savaşlar verdi. 1658’de ölümünün ardından yerine geçen oğlu Ro­bert, ülkenin 10 bölgeye ayrıldığı ve her bölgenin bir general tara­fından yönetildiği bu dönemde “Koruyucu Lord”luktan feragat etti. 1649’ta idam edilmiş olan Kral 1. Charles’ın oğlu 2. Charles, 1660’da sürgünden dönerek tahta geçti. Kraliyet restore edilmiş olmasına rağmen Cromwell’in siyasi mirası, 1688’de parlamen­tonun krala karşı üstünlüğünü perçinlediği devrimin yolunu açacaktı.

    TarihteBuAy-1
    Oliver Cromwell, 1650’deki Dunbar Muharebesi’nde “Yeni Ordu”ya komuta ederken.

    1-Ünlü devlet adamı Thomas Cromwell’in akrabasıydı

    Oliver Cromwell’in ailesi aris­tokrat olmasa da “toprak sahibi seçkinler” sınıfındandı ve bunu da “sıradan halk”tan gelen büyük akrabası Thomas Cromwell’e borçluydu. Thomas Cromwell, devlet kademelerinde yükselerek Kral 8. Henry’nin en güvendi­ği devlet adamı ve “başvekil” olmuştu. 8. Henry, Protestanlık’a geçerek İngiltere’deki kilise­yi Papalık’tan koparmış, tüm kilise/manastır mülklerini bir yasayla satışa çıkarmıştı. Thomas Cromwell’in ailesi de bunları alarak hayli zenginleş­mişti. Thomas’ın kız kardeşi yani Oliver’in büyükannesi Katherine de onlardan birisiydi. Katherine Cromwell’le Morgan Williams’ın çocukları babalarının soyadları yerine dayılarını anmak üzere Cromwell soyadını (“Williams alias Cromwell” şeklinde) kul­lanmaya başladılar ve onların çocukları da bunu devam ettirdi.

    2-Cromwell’i başarıya götüren unsurlardan biri de içerisinde bulunduğu dinî yapılanmaydı

    İngiltere İçsavaşı’nda (1642-1651) kralcılar ile parlamentaristler arasında olduğu kadar, zaman zaman taraf değiştiren dinî grup­lar arasında da rekabet mevcuttu. Protestanlık, artık İngiliz millî kimliğinin en temel parçaların­dan biri olmuştu. Ancak kralın başında olduğu Anglikan Kili­sesi’nin tüm Britanya’da Katolik Kilisesi gibi merkezî bir yapı kurmaya çalışması, ne İngilte­re’deki Püritenler ne de İskoç­ya’da kendi bağımsız kiliselerini isteyen Covenanterler tarafından hoş karşılanıyordu. İngiltere’de ise özellikle kader/özgür irade konusundaki teolojik ihtilaf, iki dinî hareket ortaya çıkarmıştı: Kral’ın desteklediği Arminiusçu­luk ve parlamentaristler arasında yaygın olan Püritenlik.

    Püriten harekete bağlı olan Cromwell, Londra ve Essex’teki diğer güçlü püriten ailelerle hem aile bağı kurmuş hem de bu yolla ittifaklar edinmişti. Cromwell’in de dahil olduğu Püritenler içinde­ki “Bağımsızlar” (Independents) hareketi, aynı zamanda “Yeni Or­du”daki en yaygın dinî hareketti. Cumhuriyet kurulduktan sonra, ülkenin siyasi hayatında “Bağım­sızlar” söz sahibi oldu. 1660’ta ise krallık restore edildikten sonra Clarendon Yasası ve Test Kanunu ile tüm “Bağımsızlar”ın asker­lik ve memuriyete girmeleri, Cambridge ve Oxford Üniversite­leri’nde okumaları yasaklandı. Bu nedenlerle “Bağımsız” Püriten­ler’in çoğu Kuzey Amerika’ya göç edecekti.

    TarihteBuAy-3
    19. yüzyılın sonunda Westminster’da dikilen Cromwell heykeli.

    3-Tüm iç karışıklıklara rağmen cumhuriyetin topraklarını genişletti

    İngiltere Krallığı, içsavaşlar sırasında taca bağlı olan İskoçya ve İrlanda Krallıkları’nı kaybet­mişti. Britanya Adaları’ndaki bu kayıplar, Kral 1. Charles’ın büyük bir hezimetiydi ve sonunu getiren faktörlerinden biri oldu. Cumhuriyet ilan edildikten son­ra (1649) Cromwell’in başkomu­tan olarak görev yaptığı dönemde İskoçya mağlup edildi; ardından da İrlanda’da kurulmuş olan Katolik Konfederasyonu’na karşı zafer kazanıldı (1653). Böylece tarihte ilk defa tüm Britanya Adaları üniter bir yapıyla İngil­tere Cumhuriyeti’ne bağlanmış oldu. Cromwell “Koruyucu Lord” olduktan sonra ise ticaret alanın­da İngiltere’nin en büyük rakibi Hollanda Cumhuriyeti’ne karşı zafer kazandı (1654) ve bunun sonucunda deniz ticaretinde büyük avantajlar edinildi. İs­panya ve Fransa arasında süren savaşta İngiltere, daimi düşma­nı İspanya’nın karşısında yer aldı. Kendini İngiltere tahtının varisi olarak gören 2. Charles, 1656’da İspanya ile anlaşma yaptı ve kraliyetin İngiltere’de tekrar kurulması karşılığında Britanya’daki monarşist soylular İspanya’dan taraf oldular. Buna rağmen cumhuriyet başarılı oldu ve Cayman Adaları’nı ve Jama­ika’yı İspanya yönetiminden alarak kendisine bağladı. Ayrıca Fransa da, İngiltere’nin savaşta kendisine desteği nedeniyle ana­kıtada bulunan Dunkirk’ü hediye etti. Tüm bunlar Cromwell’in ve “Yeni Ordu”nun başarısıydı.

    Muhafazakar tarihçilerin Fetret Dönemi (Interregnum) dediği Cumhuriyet Dönemi’nde İngiltere, hem Britanya Ada­ları’nda birliği kurmuş hem de denizaşırı topraklarında düzeni sağlamıştı.

    TarihteBuAy-4
    1970’te çekilen “Cromwell” filminin afişi. Film, Türkiye’de “Ölümsüz Kahraman” ismiyle vizyona girmiş

    4-Mezarından çıkarılıp idam edilen adam!

    Oliver Cromwell’in ölümüyle başa geçen, ancak görevinden feragat eden oğlundan sonra; İskoçya’ya monarşistleri bas­tırmak için gönderilmiş olan George Monck, bu defa 2. Charles’ı kral ilan etmek üzere Londra’ya geldi. Parlamentodaki milletve­killeriyle önceden anlaştıkları üzere, cumhuriyet döneminde yapılmış olan işlerle ilgili kişiler yargılanmayacaktı. Ancak yeni iktidarın geçmişle ve cumhuri­yetle bir şekilde hesaplaşması lazımdı. Bunun için 1. Charles’ın idamının 12. yılında (1661), Oliver Cromwell ve onunla beraber vakti zamanında kralı öldürten Henry Ireton’la John Bradshaw’ın naaşları mezarlarından çıkarıldı; kalan kısımlar tekrar parçalandı. Cromwell’in kellesi 1684’e kadar 1. Charles’ın da idam edildiği West­minster Salonu’na konulduysa da sonradan ortadan kayboldu. Ka­fatası uzun süre sonra Wilkinson Ailesi’nin koleksiyonundan çıktı ve özgün olduğu tespit edildikten sonra ancak 1960’ta Cromwell’in mezun olduğu okul olan Cambri­dge-Sidney Sussex College’daki şapele gömülebildi.

  • İtalyan faşizminin seyri: En Sol’dan en Sağ’a doğru

    Türkçede de yaygın şekilde kullanılan “faşizm-faşist” kelimeleri, fazlasıyla genelleşmiş baskı ve ayrımcılıkları ifade ediyor. Oysa tabirin ortaya çıkışı ve yürütülen politikalar bakımından, Sol radikal yaklaşımların etkisi de faşizmin gelişimine, Mussolini’nin yükselişine yol vermişti. İtalya’yı ve dünyayı etkileyen ideolojinin basamakları…

    Mussolini’nin Ulusal Faşist Partisi (UFP), daha önce içinde “fas­ces” kelimesini barındıran ve 1914’ten beri süregelen ardışık partilerin devamıydı. Bu parti­lerin isimleri ve kadrolarında bir devamlılık olsa da siyasi görüşlerinde önemli farklılıklar bulunuyordu.

    UFP’nin atası olan Devrimci Enternasyonalist Hareket Bir­liği (Fascio Rivoluzionario d’A­zione Internazionalista), 1914 Ekim’inde Alceste de Ambris ve Filippo Corradini tarafından kuruldu. İtalya’nın başlayan Bü­yük Savaş’ta (sonradan 1. Dünya Savaşı) tarafsız kalmamasını ve İtilaf Devletleri (Büyük Britan­ya-Fransa- Rusya) tarafında tutum almasını destekliyordu. Daha sonra onlara eski arka­daşları, İtalyan Sosyalist Parti­si’nin (İSP) gazetesi Avanti!’nin genç editörü Benito Mussolini katılacak ve savaş taraftarı Milanolu iş insanları tarafından finanse edilen Il Popolo d’Italia gazetesiyle davalarına destek olacaktı. Kısa sürede hareket içinde öne çıkan Mussolini, İSP’den arkadaşı Angelo Oli­viero Olivetti’nin de katılımıyla 1914 Aralık’ında Devrimci Ha­reket Birlikleri’ni (Fasci d’Azio­ne Rivoluzionaria) kurdu.

    İtalya 1915’te Avusturya-Ma­caristan İmparatorluğu’na savaş açtı ve İtilaf Devletleri tarafında savaşa girmiş oldu. Böylece parti amacına ulaştı ve üyelerinin çoğu orduya yazıla­rak cepheye gitti. Savaş sonrası 1919’da, İtalya’nın savaşın galip tarafında olmasına rağmen elde ettiklerini yetersiz bulan aynı partinin üyeleri huzursuz­du; birçoğu bu defa savaş gazisi olarak yeni bir parti yapılan­masıyla Milano kentinin San Sepolcro Meydanı’nda toplandı. Mussolini’nin eski arkadaş­larıyla beraber kurduğu yeni partinin, yani İtalyan Mücadele Birlikleri’nin (Fasci Italiani di Combattimento) manifestosu, ertesi gün Mussolini’nin gaze­tesi Il Popolo d’Italia’da yayım­landı. 9 Kasım 1921’de ise parti yeni bir oluşuma giderek daha geniş kitlelere hitap etmek üzere yine Mussolini liderliğin­de Ulusal Faşist Parti’ye (Partito Nazionale Fascista) dönüştü. Bugün faşizmi eylemleri ve sonuçları üzerinden üzerinden değerlendirsek de hareketin çıkış noktası ve ilk söylemleri çok farklıydı.

    CemAkogul-2
    Mussolini, 1922 Roma Yürüyüşü sırasında, (soldan sağa) Michele Bianchi, Emilio De Bono, Italo Balbo ve Cesare Maria De Vecchi ile birlikte.

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Siyonizmin ortaya çıkışı, Yahudi devletinin kuruluşu

    Siyonizmin ortaya çıkışı, Yahudi devletinin kuruluşu

    İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’deki 1. Siyonist Kongresi’nde Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması için çalışacak Dünya Siyonist Teşkilatı’nın oluşturulmasıydı. Sonraki 50 yılda Filistin’e göç eden Yahudilerle yerleşik Arapların kanlı mücadelesi 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla sonuçlandı.

    Filistin-İsrail sorununun kronolojik geçmişi, bazı Türkçe kaynaklarda Osmanlı egemenliğinin sürdüğü 1882’de Filistin’in Yafa kentine göç eden Yahudilerle ve kurulan ilk Yahudi kolonileriyle başlar. Ancak bu bilgiyi veren birçok kaynak, ilk göçmen Yahudilerin neden yerlerini-yurtlarını bırakıp hiç bilmedikleri bir coğrafyaya göç ettiğini açıklama gereği duymaz.

    Halbuki bu insanların -henüz ortada olmayan- politik siyonizmden haberleri de, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma amaçları da yoktu muhtemelen. O dönemde Rusya İmparatorluğu sınırları içinde yer alan bugünkü Ukrayna ve Polonya’da 1881’de başlayıp üç yıl süren pogromdan kaçıp gelmişlerdi. Zaten Filistin’e göç eden Yahudilerden kat kat fazlası ABD başta olmak üzere farklı yerlere göç etmek zorunda kalmıştı.

    KapakDosyasi_Murat-1
    Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet gösterilmesine karar verilen 1.Siyonist Kongresi 1897’de Basel’de toplandı.

    Rusya’daki pogrom, Londra’daki güçlü Yahudi cemaatinin de etkisiyle Birleşik Krallık hükümetini harekete geçirecek, ülke çapında halka açık toplantılar düzenlenip Rusya’daki vahşet anlatılacaktı. Elbette bu çabaların arkasında insani sebeplerden çok can düşmanı Rusya’ya karşı politik kazanım elde etmek vardı ama, Birleşik Krallık bu tarihten sonra “Yahudi meselesi”yle daha yakından ilgilenmeye başlayacaktı.

    KapakDosyasi_Murat-2
    İngilizlerin Mısır Seferi Kuvvetleri Komutanı General Allenby, 11 Kasım 1917’de Kudüs’e giriyor. Ay-yıldızlı hükümet konağına henüz İngiliz bayrağı çekilmemiş.

    1896’da politik Siyonizmin kurucusu sayılan Theodor Herzl, Yahudi Devleti kitabını yayımladı ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması düşüncesini ortaya attı. Kıtanın en antisemit ülkesi Rusya olmakla birlikte, tüm Avrupa’da Yahudi düşmanlığı yükselişteydi. Siyonizm böyle bir iklimde, yaşadıkları ülkelerin parçası olamayacaklarını kesin olarak anlayan Avrupalı Yahudiler arasında kısa sürede yayıldı.

    İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’de Basel’de 17 ülkeden 204 katılımcıyla toplanan 1. Siyonist Kongresi’nde Dünya Siyonist Teşkilatı’nın kurulmasına ve bunun Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet göstermesine karar verilmesiydi. Sonraki kongrelerde Filistin’de kurulacak Yahudi yerleşimleri için para toplayacak bir vakıf kuruldu; toprak satın almak üzere Yahudi Ulusal Fonu oluşturuldu.

    KapakDosyasi_Murat-3
    Politik Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl.

    Londra’da yayımlanan aylık dergi New Liberal Review ’da Aralık 1901’de çıkan Israel Zangwill imzalı “Filistin’e Dönüş” başlıklı yazıdaki şu cümle, kısa sürede siyonistlerin sloganı haline geldi: “Filistin halkı olmayan bir ülke, Yahudiler ülkesi olmayan bir halktır; halksız ülkeyi, ülkesiz halka verin” (Zangwill sonradan ana akım siyonist hareketten ayrıldı, 1905’te ortaya atılan ve sonraki siyonist kongresinde tartışılıp reddedilen, “Yahudi devleti Uganda’da kurulsun” önerisini savundu).

    Theodor Herzl, Yahudilerin Filistin’e toplu halde göçedebilmesi için girişimlerde bulunmak üzere 1896’dan itibaren dört defa İstanbul’a geldi, 19 Mayıs 1901’deki üçüncü seyahatinde Padişah 2. Abdülhamid’in huzuruna kabul edildi. Herzl’in yerleşim izni istediği yer Hayfa ve civarıydı. Bu istek farklı sebeplerle kabul edilmese de bireysel olarak göç edenlere çeşitli kolaylıklar sağlandı. Arap nüfusun yaklaşık 500 bin olduğu 1903’e kadar 25 bin Yahudi’nin göç ettiği Filistin’e, 1904-14 arasında 40 bin Yahudi daha yerleşti.

    Siyonist kongrelerinde alınan karar gereği Filistin’den toprak alımı da sürüyordu. Topraklarını satanların çoğu Filistin’de yaşamayan ama padişah nazarındaki ayrıcalıklı konumları sayesinde bölgede büyük arazi sahibi olanlar ya da Filistin’de Osmanlı Devleti’nin üst düzey görevlisi olarak bulunup toprak edinenlerdi. Zaten sıradan Filistinli Araplar böyle büyük arazilere sahip değillerdi.

    1914’te 1. Savaş patlamadan hemen önce Osmanlı hükümeti siyonistlere sağlanan bütün kolaylıkları devreden çıkarttı, toprak satışı durduruldu. Savaşın sürdüğü 31 Ekim 1917’de Birleşik Krallık Hükümeti, Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulmasına destek verme kararı aldı. Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, kararı 2 Kasım 1917’de Büyük Britanya Yahudilerinin sözcüsü durumundaki Baron Rothschild’a yazdığı mektupla duyurdu. “Balfour Bildirisi” olarak adlandırılan hükümet kararı, İsrail’in kuruluş öyküsünde Dünya Siyonist Örgütü’nün kurulmasından sonraki ikinci en önemli dönemeçti. 1 hafta içinde Filistin’de 1516’dan beri süren Osmanlı egemenliği sonra erecek, savaşın bittiği 1918’de İngiliz işgal dönemi başlayacaktı.

    KapakDosyasi_Murat-4
    Tel Aviv’de toplanan Yahudi Ulusal Konseyi, İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiş, millî marşları Hatikvah’yı söylüyor. 14 Mayıs 1948.

    1920’de Milletler Cemiyeti, Filistin’i resmen Britanya mandasına bıraktı. İngilizler, artık 80 bin civarında Yahudi’nin yaşadığı bu topraklarda Yahudilerin de içinde olduğu bir devlet kurma hakkını sağlamakla görevlendirildi. Ancak bu yapılırken Balfour Bildirisi’nde de vurgulandığı gibi diğer toplulukların hak ve özgürlüklerine zarar verilmeyecekti. O yıllarda kurulmasından söz edilen, Araplarla Yahudilerin birlikte yaşayacakları bir devletti.

    KapakDosyasi_Murat-5
    Aşırı sağcı Siyonist paramiliter örgüt Irgun üyeleri atış taliminde, yıl 1947.

    Savaş yıllarında durma noktasına gelen göç 1920’lerden itibaren yeniden hızlandı. 1922-1936 yılları arasında 300 bin Yahudi daha Filistin topraklarına yerleşti. Göç hızlandıkça Arapların tepkisi arttı; anlaşmazlık düşmanlığa dönüştü. 1929’da Ağlama Duvarı anlaşmazlığı nedeniyle başlayan çatışmalarda yüzlerce Arap ve Yahudi hayatını kaybetti. Arapların çoğu Britanya askerleri tarafından, Yahudilerin çoğu Araplar tarafından öldürülmüştü.

    1930’da İzzeddin el-Kassam önderliğindeki Araplar hem Britanya güçlerine hem de Yahudi sivillere yönelik silahlı eylemlere başlarken, siyonistler de kurdukları paramiliter örgütlerin eylemleriyle hem manda yönetimini hem de Arapları hedefliyordu. Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinden sonra iyice şiddetlenen antisemitizm nedeniyle Avrupa’dan ayrılmak zorunda kalan Yahudilerin bir bölümü de Filistin’e yerleşiyordu. Arapların Yahudi göçüne tepkisi 1936’daki genel grev ve üç yıla yayılan ayaklanmaya dönüştü. Bu dönemde şiddetlenen çatışmalar ve başta aşırı sağcı Irgun olmak üzere siyonist örgütlerin kullandığı ölçüsüz şiddet, sorunu iyice içinden çıkılmaz hale getirecekti.

    Amerikalı Yahudi tarihçi Norman G. Finkelstein, Beyond Chutzpah (2005) adlı kitabında 1920-1948 arasında siyasi yelpazedeki tüm siyonist hareketlerin sivilleri hedef aldığını yazar. 1936-39 yıllarında aşırı Sağcı siyonist paramiliter örgüt Irgun’un “dizginlenemez şekilde terör uyguladığını”, “yaşlıları, kadınları ve çocukları ayrım gözetmeden topluca öldürdüğünü” yazan Finkelstein’a göre Solcu siyonistlerin şiddete yaklaşımı Irgun’dan “daha medeni” olmakla birlikte birçok bakımdan farklı değildi.

    1920’lerde iki toplumlu tek devlet kurma fikrini ortaya atan İngilizler, 1930’ların ikinci yarısından itibaren iki ayrı devlet düşüncesini savunmaya başlamışlardı. Filistin toprakları İngilizler için eskisinden daha önemli bir hale gelmişti; zira Musul ve Kerkük petrollerini Akdeniz’e taşımak için günümüzde İsrail’in önemli bir liman kenti olan Hayfa’yı stratejik bir nokta olarak seçerek 1934’te bir rafineri yapmışlardı. İki devletli çözüm olursa çatışmalar biter ve petrol yolu daha rahat güvence altına alınabilirdi. Ancak 1937’de yaptıkları iki ayrı devlet kurulması önerisine Araplar karşı çıkınca proje rafa kaldırıldı.

    İki devlet fikri, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra uğradıkları büyük soykırım sonucu Yahudilerin kitleler halinde siyonizmi benimseyip Filistin’e göç etmesinden sonra yeniden gündeme gelecekti.

    KapakDosyasi_Murat-6
    1948 savaşında İsrail ordusuna esir düşen Arap askerler.

    1947’ye gelindiğinde Filistin nüfusunun 3’te 1’i Yahudilerden oluşuyordu. Toprakların ise yalnızca yüzde 6’sı Yahudilerin elindeydi. Britanya, 1920’den beri yönettiği Filistin topraklarındaki sorunu çözme işini o yıl Birleşmiş Milletler’e devretti. BM çatısı altında kurulan özel komite, bölgeyi Arap ve Yahudi devletleri arasında bölmeyi önerdi. Komitenin planı Filistin’in yüzde 56’sını Yahudi devletine, yüzde 44’ünü de Arap devletine bırakıyordu. Kudüs ise iki tarafın da başkent kuramayacakları, BM denetiminde bir bölge olacaktı. Paylaşım planı 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda 33 ülkenin kabul, 13 ülkenin ret, 10 ülkenin çekimser oylarıyla kabul edildi.

    KapakDosyasi_Murat-7
    700 binden fazla Filistinli Arap 1948 savaşından sonra topraklarından kovulup mülteci durumuna düştü.

    Yahudilerin kabul edip Arapların reddettiği plan hiçbir zaman hayata geçirilemeyecek, barışı sağlaması düşünülen plan tam tersi etki yapacaktı. Irgun ve diğer siyonist paramiliter örgütler İngilizlere yönelik saldırıları arttırırken, “temizlik operasyonu” adını verdikleri saldırılarla Arap köylerinde de katliama giriştiler.

    İngiliz kamuoyu da giderek artan asker kayıpları nedeniyle ülkelerinin Filistin’deki varlığını sorgulamaya başlamıştı. Araplarla Yahudiler arasında çıkacak büyük bir savaşın kaçınılmaz olduğu anlaşılıyordu.

    14 Mayıs 1948’de, radikal örgütlerin aksine ılımlı görüşleriyle tanınan siyonist lider David Ben- Gurion İsrail’in bağımsızlığını ilan etti, manda dönemi sona erdi. Ertesi gün, uzun zamandır savaşa hazırlanan Arap koalisyonunu oluşturan Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Irak ve Lübnan, İsrail’e savaş ilan etti.

    Nisan 1949’daki ateşkese kadar süren savaşın sonunda İsrail, 1947 BM planında yüzde 56’sını alması öngörülen Filistin topraklarının yüzde 78’ini ele geçirdi. Gazze Şeridi Mısır’ın, Batı Şeria Ürdün’ün denetimine bırakıldı. Yaşadığı yerleri terket-mek zorunda kalan yaklaşık 700 binden fazla Filistinli, Ürdün, Lübnan, Suriye, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki mülteci kamplarında yaşamaya başladı. Bugün hala faaliyette olan ve Uluslararası Af Örgütü rakamlarına göre 5 milyondan fazla Filistinli Arap’ın yaşamak zorunda kaldığı 59 mülteci kampından 53’ü 1949-1950 döneminde açıldı. ■

  • Gerçek bir kader kurbanı: ‘Esrarcı Çocuk’ Timothy

    1971 Ağustos’unda istanbul/Sultanahmet’te yapılan uyuşturucu operasyonunda Timothy Davey adlı 14 yaşında bir ingiliz çocuğunun da yakalanması hem ülkesinde hem de Türkiye’de şaşkınlıkla karşılanmıştı. Basının “Esrarcı Çocuk” adını taktığı Timothy’ye 6 yıl ceza verilmesi ve sonrasında yaşananlar, diplomatik krize yol açacaktı.

    Sultanahmet Meydanı yakınlarında 11 Ağustos 1971 gecesi yapılan uyuşturucu operasyonu, ilk bakışta o yılların alışıldık vakalarından biri gibi görünüyordu. Yabancı uyruklu 4 kişi uyuşturucu alışverişi sırasında yakalanmış, 24 kilo esrar ele geçirilmişti. Haber sıradan görünüyordu, çünkü 1960’ların ikinci yarısından itibaren İstanbul’u ve özellikle Sultanahmet bölgesini mesken tutan Batılı hippiler, sürekli uyuşturucu haberleriyle gündeme geliyordu. Hindistan ve Nepal’den ucuza aldıkları esrarı kendi ülkelerine götürmek isteyen çok sayıda kişi İstanbul’da yakalanmıştı. Türkiye’de esrar kaçakçılığına 8 yıldan başlayıp müebbet hapse varan cezalar verilmesine rağmen bu ticaret önlenemiyordu, zira ortada çok kârlı bir iş vardı: Nepal’in başkenti Katmandu’dan alınan esrarı Avrupa’da 50 katına varan fiyatlara satmak mümkündü.

    01
    İfadesinde, “Annemle kardeşlerimin aç kalmasına dayanamadığım için bu işe kalkıştım” demesi Timothy’yi kurtaramamıştı

    Haberin ilginç tarafı ertesi gün ortaya çıktı. Yakalananlardan biri olan İngiliz Timothy Davey henüz 14 yaşındaydı. 1 yıl önce annesi, 3 küçük kardeşi ve annesinin erkek arkadaşı ile birlikte ambulanstan bozma eski bir minibüsle Nepal’e giden Timothy, buradan aldığı esrarı İngiltere’ye götürmeye karar vermişti. Ancak dönüş yolunda minibüsleri arızalanmış, tamir ettirecek paraları olmadığı için sersefil bir vaziyette İstanbul’da kalmışlardı. Tam bu sırada annenin erkek arkadaşı esrar içerken yakalanmış ve uyuşturucu kullanma suçundan tutuklanıp 2 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Bunun üzerine annesi ve 3 küçük kardeşiyle iyice zor duruma düşen Timothy Davey, esrarı İstanbul’da elden çıkarmaya karar vermiş; birlikte yakalandığı Fransız vatandaşları Patrick Biasot, Jean Jacques Marissot ve Avusturyalı Frederich Stoll’a satmaya çalışmıştı.

    Tabii 14 yaşındaki Timothy’nin 24 kilo esrarı Nepal’de tek başına satın alması, Türkiye’ye kadar aynı araçta yolculuk ettiği 2 yetişkinden saklayarak getirebilmesi, İstanbul’da 3 yabancıya satmaya kalkması kimsenin aklına yatmıyordu. İşin arkasında annesinin olduğu öne sürülüyordu ki, muhtemelen doğruydu. Eğer suçu anne Jill üstlense epey uzun bir ceza alacaktı; iddialara göre oğlu serbest bırakılır diye ummuş ve suçu üstlenmesini istemiş ya da üstlenmesine göz yummuştu. Anne olaydan haberi olmadığını söylüyordu. İfadesinde, lise yıllarında Timothy’ye hamile kalınca okulu bırakıp evlendiğini; birkaç yıl sonra boşanıp ikinci evliliğini yaptığını ve toplam 6 çocuğu olduğunu; ikinci kez boşandıktan sonra da şimdiki erkek arkadaşıyla tanıştıklarını anlattı. En küçük 2 çocuğunu annesine bırakıp 4 çocuğu ve erkek arkadaşı ile birlikte 1970 baharında Nepal’e gitmeye karar vermişti.

    Suc Tarihi - ANA - 2
    Timothy ve ailesi Nepal’e giderken de İstanbul’da konaklamış, Küçükçekmece’deki bir pansiyonda kalmışlardı. Burada çekilen fotoğrafta gitar çalan anne Jill ve dört çocuğu epey neşeli görünüyor. Altta, Timothy ceza aldığı duruşmada.
    Suc Tarihi - 5

    Timothy de polis sorgusunda annesinin olaydan haberdar olmadığını iddia etti. Ancak yaşı küçük olduğu için serbest kalma planı tutmadı ve diğer 3 kişiyle birlikte tutuklandı. 3 yetişkin sanık normal koğuşta kalırken, Timothy çocuk tutuklu ve hükümlülerin kaldığı sübyan koğuşuna konuldu.

    Sanıkların yargılanmasına 3 ay sonra başlandı. Timothy Davey’nin yaşı küçük olduğu için gizli görülen dava sonucunda, esrarı satın alan iki Fransız’la Avusturyalı 12 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılırken, “annemle kardeşlerimin aç kalmasına dayanamadığım için bu işe kalkıştım” diye ifade veren Timothy’ye ise yaşının küçüklüğü nedeniyle 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi.

    Cezaların açıklanmasıyla birlikte olay Birleşik Krallık ile Türkiye arasında uluslararası bir soruna dönüşecekti. Kararın ertesi günü Londra’nın en önemli gündem maddesi Timothy olmuştu. Dışişleri Bakanı Alec Douglas-Home, Büyükelçi Zeki Kuneralp’ı çağırıp duyduğu üzüntüyü dile getirdi; muhalefetteki İşçi Partisi’nin lideri Harold Wilson olayı rezalet ve vahşet olarak niteledi; Başbakan Edward Heath ise ellerinden geleni yapacaklarını duyurdu.

    Timothy’nin doğum yeri Dartford’da 2.000 kişi Türkiye’yi protesto yürüyüşü yaptı, çoğu öğretmenlerden oluşan başka bir kalabalık da Londra’daki Türkiye Büyükelçiliği önünde bir gösteri düzenledi. 6 yıl hapis cezasını barbarlık olarak nitelendiren İngiliz bulvar gazeteleri ateş püskürüyor, parlamentoya Timothy’yi kurtarma çağrısı yapıyordu. Bazı haberlerde, çocuk mahkumların Türkiye cezaevlerinde cinsel saldırıya uğradığı imaları da vardı.

    Ada’dan yükselen protesto seslerine Türkiye’den tepki gelmesi de gecikmedi. Dışişleri Bakanı Haluk Bayülken, Meclis’te yaptığı konuşmada “biz tarihin derinliklerine giden, yüzyıllarla, binyıllarla ifadesini bulan büyük bir milletin evlatlarıyız. Kimse bizim bağımsızlık, şeref ve haysiyetimizin zerresine dokunamaz. Kimseden şefkat dersi alacak da değiliz” derken, Meclis’teki en büyük 3 parti olan CHP, Adalet Partisi ve Demokratik Parti’den milletvekilleri yaptıkları ortak açıklamada İngilizleri “kendilerini hâlâ eski imparatorluk günlerinde sanmakla” itham ediyordu. Başbakan Nihat Erim de Londra’da bir gece kalıp British Airways ile gideceği ABD gezisi programını değiştirdi ve Frankfurt üzerinden Pan-American uçağıyla gitti.

    PERUKLU-TIMOTHY
    Firar ettikten sonra tanınmamak için peruk takan Timothy ve kaçmasına yardım eden Herman Roulf yakalandıktan hemen sonra sınır karakolundaki nezarethanede.

    Tepki sadece yetkili ağızlardan gelmiyordu. İstanbul Barosu’ndan Gazeteciler Cemiyeti’ne, Türk Kadınlar Birliği’nden Türkiye Sosyal Psikiyatri Derneği’ne kadar onlarca kuruluş İngilizlerin tutumunu kınayan açıklamalar yaptılar. Gazeteler de boş durmuyordu. “Türk düşmanı İngiliz basını”nın İrlanda’da yaşanan kanlı çatışmaları unutturmak için olayı abarttığını söyleyen Günaydın gazetesi Timothy’ye “Esrarcı Çocuk” adını taktı. En ilginç tavır ise TRT’den geldi. Kurumdan yapılan açıklamada, yaşananlardan dolayı Kraliçe 2. Elizabeth’in Türkiye gezisini anlatan belgeselin yayın akışından çıkarıldığı duyuruldu. İlk mahkeme kararın açıklanmasından yaklaşık 4 ay sonra, Haziran 1972’de temyiz mahkemesi sanıklara verilen tüm cezaları onayladı. Artık yasal yollardan yapılacak bir şey kalmamıştı.

    İngiliz ceza sisteminde “sübyan koğuşu” diye bir kavram olmadığı için, Timothy Davey’nin yetişkinlerin kaldığı cezaevinde yatması Türkiye’nin en çok eleştirildiği noktaydı. Timothy 1 yıl sübyan koğuşunda kaldıktan sonra Ankara Keçiören Çocuk Islahevi’ne nakledildi. Yarı açık cezaevi niteliğindeki bu ıslahevindeki çocuk mahkumlardan öğrenci olanlar ya da çalışanlar sabah cezaevinden çıkıp akşam dönüyordu. Diğer mahkumlar da kapalı cezaevlerine göre çok daha rahattı.

    6 Ekim 1972 günü Timothy Davey, ıslahevinin uygun koşullarını değerlendirdi ve sabahın erken saatlerinde firar etti. Kaçış haberi derhal tüm sınır kapılarına bildirilmişti. Firardan 12 saat sonra Timothy ve kaçışına yardım eden 26 yaşındaki Alman Herman Roulf, Hatay’daki Cilvegözü sınır kapısında yakalandılar. Tanınmamak için peruk takan Timothy’nin üzerinde James Jonathan adına düzenlenmiş bir İngiliz pasaportu bulunuyordu. İkili önce uçakla Adana’ya, buradan minibüsle Hatay’a geçmişti.

    Suc Tarihi - 2
    Sağmalcılar Cezaevi’ndeki Timothy, iki kardeşi ve avukatının yanında. Ekim 1971.

    Timothy’nin belki de en büyük şanssızlığı, narkotik polisi Orhan Türkyılmaz’ın sınır kapısında görevli olmasıydı. Kimi zaman arkadaşlarıyla tavla oynayan Türkyılmaz sınırdan geçmek isteyenleri uzaktan izliyor, şüpheli gördüğü bir durum olursa müdahale ediyordu. Birkaç yıl önce, Suriye’den gelen dört Batılı hippinin tavırlarından şüphelenmiş ve araçlarını didik didik aramıştı. Aracın iki deposundan birinde benzin, diğerinde garip bir sıvı bulunmuştu. Sıvının ne olduğu hemen çözülememiş ama daha sonra o zamana kadar Interpol’ün dahi varlığından haberdar olmadığı “sıvılaştırılmış esrar” olduğu anlaşılmıştı. Türkyılmaz’ın içgüdüleri sayesinde yakalanan bu uyuşturucu, dünyada ilk kez kayıtlara geçiyordu. Timothy de annesiyle birlikte kaleme aldıkları anı kitabında (An Alternative Childhood- Alternatif Bir Çocukluk) peruk takmasına rağmen Orhan Türkyılmaz’ın yanına gelip, “Merhaba Timothy, nasılsın?” demesi üzerine büyük şaşkınlık yaşadığını anlatacaktı.

    Daha 1 yıl önce uyuşturucu suçundan 10 yıl ceza alan İngiliz Vernon Williams ve 8 yıla mahkum Alman Harold Schafer, ülkelerinin girişimleri sonucu Ankara Yarı Açık Cezaevi’ne nakledilmişti. Buradan 8 Ağustos 1971 gecesi firar edip İran’a kaçan ikilinin sınırdan nasıl kolayca geçtiği araştırıldığında, yalnızca kendi ülkelerinin temsilcilikleri tarafından verilen ve sahte isimlere düzenlenen gerçek pasaportlarla çıkış yaptıkları belirlenmişti. Timothy’nin üzerinde yakalanan pasaport da gerçek bir pasaporttu ve muhtemelen İngiliz devlet görevlileri tarafından düzenlenmişti.

    Suc Tarihi - 1
    Timothy, 1973 ilkbaharında İzmir Şirinyer Çocuk Islahevi’nde kendisini ziyarete gelen annesi, anneannesi ve kardeşiyle birlikte.

    Ankara’ya gönderilen Timothy Davey ve Herman Roulf sorgularında firar sürecini detaylarıyla anlattılar. Kaçış planını Timothy’nin annesi ve Londra’dan tanıdığı Roulf yapmıştı. Firar gününün sabahı anne Jill ve 3 çocuğunun normal yollardan Suriye’ye geçtiği, kaçışın başarılı olması durumunda Timothy ve Roulf ile Halep’te buluşmayı planladıkları da ortaya çıktı. Roulf, Timothy’nin üzerinde yakalanan pasaportu nereden bulduğu sorusuna “İngiltere’de sahte pasaport yapan arkadaşlarımdan aldım” yanıtı verdi. Roulf’un iddiasına göre Ankara’daki Birleşik Krallık Büyükelçiliği’nden bir yetkili, Timothy’nin annesine “Keçiören’deki ıslahevinden kaçmak çok kolay” demiş ve firar planını bundan sonra yapmaya başlamışlardı. Firar davasının sonunda Timothy firar etmek, sahte pasaport kullanmak ve Türkiye’yi izinsiz terketmek suçlarından 6 ay, Roulf ise 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezalar beklenenden azdı ama, Timothy bir süreliğine ıslahevinde kalma hakkını kaybetti ve Ulucanlar Cezaevi’ndeki sübyan koğuşuna konuldu. Suriye’den Lübnan’a geçen Timothy’nin annesi ise oğlunun hasretine dayanamadı ve firara yardım etmek suçundan yargılanacağını bile bile yeniden Türkiye’ye geldi. Ona verilen 20 günlük hapis cezası da ertelendi.

    Timothy Davey, 1973’te İzmir-Şirinyer Çocuk Islahevi’ne nakledildi. Cumhuriyetin 50. yılı nedeniyle çıkan af yasasıyla 20 Mayıs 1974’te serbest kaldı ve aftan yararlanan tüm yabancı mahkumlar gibi sınırdışı edildi.

  • Haydut Pancho Villa’dan devrim önderi bir generale

    Meksika Devrimi’nin liderlerinden Pancho Villa, 20 Temmuz 1923’te öldürüldüğünde arkasında hayatının her evresinden fışkıran bir efsane bırakmıştı. Amerikalı gazeteci John Reed, bir hayduttan devrim önderine dönüşen bu isyancıyı şöyle takdim ediyordu: “Tanıdığım en doğal insandı. Vahşi hayvanlara en yakın olma anlamında doğal…”

    Asıl adıyla Doroteo Arango Arámbula, namı-diğer Pancho Villa, Haziran 1878’de Durango eyaletinde doğar. 12 yaşında ailesine yardım etmek için bir çiftlikte çalıştığı söyleniyor­sa da çok genç yaşta Antonio Parra ve Refugio Alvarado gibi ünlü suçlularla tanışacak ve onlardan mesleğin inceliklerini öğrenerek haydutluk camiası­na adım atacaktır. John Reed, kendisiyle yakın mesaiden sonra kaleme aldığı İhtilalci Meksika (1914) kitabında Villa’nın 4 cinayet işlediğini, 10 kundaklanmaya katıldığını ve birçok çiftlik soygunuyla adam kaçırma olayına karıştı­ğını yazar.

    masis g. tarihi
    Diktatör Díaz’a karşı başlayan ayaklanmaya katıldığında binbaşı rütbesi verilen Pancho Villa’nın yıldızı kritik muharebelerdeki başarılarından sonra yükseldi.

    Haydutluk yapmadığı sakin günlerinde si­yasetle hiçbir ilgisi bulunmayan Pan­cho Villa’nın bir devrim önderi­ne dönüşme­sinin miladı, 1910’da Mek­sika diktatö­rü Porfirio Díaz’a karşı başlayan ayaklanma oldu. O yıl yapılan başkanlık seçiminde ülkeyi 34 yıldır yö­neten Díaz, rakibi Francisco Ma­dero’yu tutuklatmış ve seçimleri kazanmıştı. ABD’ye kaçmayı başaran Madero, diktatöre karşı silahlı ayaklanma çağrısı ya­pınca, taraftarları eli silah tutan insanlarla ordu kurmaya girişti. Chihuahua eyaletinin devrimci yöneticisi Abraham González, önceki suçlarını affetme ve or­duda rütbe karşılığında Pancho Villa’yı 400 adamıyla birlikte saflara katmayı başarmış, Ma­dero da kendisini binbaşı tayin etmişti. Binbaşı Villa, Madero’yla görüşmesinde “Chihuahua’da bana eşkiya diyorlar, bu yanlış. Gerçek hırsızlar eyaleti yöneten­ler. Onlarla karşılaştırırsak ben bir centilmenim” diyecekti.

    Generalliğe tam gaz giden yol askerî okuldan değil askerî başa­rılardan geçiyordu. Villa, Mayıs 1911’de Ciudad Juárez şehrini ele geçirmeyi başarınca, diktatör Díaz’ın kaderi belli olmuştu. Kasım 1911’de Madero başkan seçildi. Diktatör devrilince Vil­la da terhis olmuş ve Chihu­ahua’da mesleği kasaplığa dönüp yine evlenmişti (“Yine” demek lazım; çünkü 27 defa evlenip 30’dan fazla çocuğu olduğu söylense de kaç kez evlendiğine dair kesin bilgi yok).

    resim_2024-08-31_233037344
    Güney Kurtuluş Ordusu komutanı Zapata ve Kuzey Tümeni komutanı Villa’nın Kasım 1914’te başkent Mexico’ya girişi.

    Pancho Villa sakin bir hayatın keyfini sürmeye çalışırken, Baş­kan Madero baş­lattığı hareketin fikirlerine ihanet edince ülkede tekrar isyan başladı. Madero’ya sadık kalan Villa tuğgeneralliğe terfi etmişti ama, başkomutan Victoriano Huerta’yla hiç anla­şamıyordu. O kadar ki Huerta, Villa’yı tutuklatıp idam etmeye bile yeltenmişti. Madero’nun en­gellemesiyle idamdan kurtulan Villa, başkent Mexico’da itaatsiz­lik, hırsızlık, isyan suçlamalarıy­la yargılanırken hapisten kaçtı; Aralık 1912’de ABD’ye, El Paso’ya geçti.

    9 Şubat 1913’te Başkan Ma­dero askerî darbeyle devrilince, Villa’yı devrim saflarına katan Abraham González hemen ülkeye dönmesini istemişti. Villa’yı idam ettirmeye kalkan Huerta 19 Şubat’ta başkanlık koltuğuna oturdu; üç gün sonra ise hem Madero hem González, Huerta’nın adamları tarafından öldürüldü. Villa bu ortamda sadece 8 adamıyla gerilla savaşı başlattı. Chihuahua’daki diğer gerilla gruplarının, División Del Norte (Kuzey Tümeni) diye ünlenecek ordunun başına geçmesi teklifini kabul etmişti. Önemli bir demiryolu kavşağı olan Torreon’u ele geçirerek hem kendini gösterdi hem de Meksika Devrimi’nde önemli rol oynayan demiryolları üzerinde güç sahibi oldu.

    resim_2024-08-31_233041048
    Meksika’daki içsavaşın tüm tarafları lojistik
    açısından büyük önem taşıyan demiryollarına egemen olmak için mücadele ediyordu.

    O zamana kadar Huerta’yı, federal ordu, eski rejim taraf­tarları ve ABD destekliyordu. Ancak 4 Mart 1913’te demokrat aday Wilson’ın başkan olması üzerine Huerta, ABD desteğini yitirdi. Venustiano Carranza 26 Mart 1913’te Huerta’yı devirmek ve anayasal düzeni yerleştirmek için, federal orduya karşı Anaya­sacı orduyu kurmuştu. Villa’nın komuta ettiği Kuzey Tümeni de bu ordunun önemli bir parça­sıydı.

    24-25 Eylül 1913’te Tierra Blanca’daki muharebeyi ka­zanan ve Chihuahua eyaletine egemen olan Pancho Villa’nın komuta ettiği Kuzey Tümeni başlıbaşına bir ordu hâline gel­mişti. 1914’e gelindiğinde Anaya­sacılar ülkenin yarısına hâkim durumdaydılar. Villa, kuzeyden başkente hareket emrini verdi. Huerta’nın akıbeti belliydi ama Anayasacı güçler arasın­da gerilim çıkınca bu durum gecikti. Carranza, ele avuca sığmaz Villa’yı ordunun önemli bir komutanı olarak tanımak­ta tereddüt ediyordu. Nihayet aralarında anlaştılar. Villa hızla güneye indi ve Haziran 1914’te başkent Mexico yolunda kilit bir mevki olan Zacatecas’ta kanlı bir zafer kazandı.

    Huerta, Temmuz 1914’te devlet başkanlığından çekildi. Anayasacı ordu, başta Álvaro Obregón, ardından Carran­za’nın birlikleri başkente girdi. Diktatör Díaz’ın gidişinden beri süren mücadelelerde kabaca şu eğilimler öne çıkmıştı: 1) Sol kanat yani ülkenin güneyini denetleyen Zapata önderliğin­deki Güney Kurtuluş Ordusu ile kuzeydeki Chihuahua ve Durango eyaletlerinde konum­lanmış olan, Carranza muhalifi Pancho Villa önderliğindeki Kuzey Tümeni. 2) Sağ kanatta Carranza ve Pablo González komutasındaki Kuzeydoğu ordusu. 3) Siyaseten merkezde, Álvaro Obregón komutasındaki Kuzeybatı ordusu.

    resim_2024-08-31_233047154
    Kaç kez evlendiğine dair kesin bilgi olmayan Pancho Villa, en tanınmış eşi olan Luz Corral ile.

    6 Kasım 1914’te Eulalio Gutiérrez, Kongre tarafından geçici başkan seçildi. Carranza ise ayak sürüyordu. Bu arada Kongre, Villa’yı da başkomu­tanlığa önerince Obregón karşı çıktı ve Carranza’nın yanında yer aldı. İsyancı liderler ara­sında bölünmeler had safhaya varmıştı. Bir yanda Villa ve Zapata ile ittifak hâlindeki Eulalio Guitiérez başkanlığında Konvansiyoncular; öte yanda Carranza’nın yönettiği Anaya­sacılar.

    24 Kasım’da güneyden gelen Zapata’nın birlikleri başkentten içeri girdi. Pancho Villa ise bir­kaç gün sonra kentin yamacına gelmişti. Aslında ikisinin eylem tarzları, destekçilerinin top­lumsal bileşimi, zihniyetleri ve hatta kılık-kıyafetleri arasında derin bir uçurum vardı; Zapata her zaman çok şık giyinir Villa günlük kıyafetlerden şaşmazdı örneğin. Ancak ikisinin de en büyük zaafı, merkezî güçler karşısında bir komuta merke­zinden yoksun olmalarıydı.

    resim_2024-08-31_233051988
    6 Aralık 1914’te başkent Mexico’da ilk defa yanyana gelen Zapata ve Pancho Villa, başkanlık sarayında. Villa (ortada) ve Zapata (sağda).

    6 Aralık’ta iki köylü lideri ordularını Ulusal Saray’ın bal­konundan selamlarken sistem Bakanlarıyla, bürokratlarıyla ve tüm diğer aygıtlarıyla tıkır tıkır işliyordu. Köylü liderlerinin bu mekanizmayla bir ilişkileri yoktu. Villa ve Zapata toprak için mücadele ediyorlardı ama bunun için siyaseten ne yapma­ları gerektiğini kestiremiyor­lardı.

    resim_2024-08-31_233056116
    Devrimin 100. yılı olan 2010’da NTV tarih adına Meksika’ya giden Masis Kürkçügil, Chihuahua Müzesi’nde sergilenen Pancho Villa’nın öldürüldüğü ve 150 kurşun isabet eden otomobille.

    İsyancı köylülerin başken­ti işgali, devrimci dalganın zirvesiydi. Ondan sonra kitleler beklentilerinin karşılanmadı­ğını görecekler ve yavaş yavaş sular geri çekilecekti. Durumun tam farkına varamayan Villa tekrar kuzeye yönelip Carran­za’nın birliklerine saldırınca Obregón harekete geçti ve Zapata ile Villa’nın arasındaki alanı kapsayarak onları birbi­rinden ayırdı. 1915’in baharında ülkenin merkezinde içsavaşın en kanlı muharebeleri cereyan edecekti. Obregón savunmaya ağırlık verirken, Villa sürekli saldırıyla güçlerini heba etti. Bir dizi muharebenin sonunda birçok subayı kurşuna dizilen Villa, aylar boyu süren çatış­malarla geri çekildi ve sonunda Aralık 1915’de tekrar gerilla savaşına döndü. 1916 başlarında artık Kuzey Tümeni yoktu. Villa çevresindeki birkaç yüz adamla 4 yıl sürecek gerilla savaşına başlamıştı.

    Ocak 1916’da Villa’nın 400 kişilik birliği bir treni ele geçi­rip sınırı 4 kilometre geçerek Columbus adlı küçük kente girdi. Dünyada işgal görmemiş tek büyük güç olan ABD istila edilmişti! Baskında 14’ü asker 31 ABD vatandaşı ile Villa’nın 100 askeri öldü. İddialara göre Avrupa’daki savaşın bir yansı­ması olan bu baskının nedeni, Alman İmparatoru’nun 800 bin mark vadetmiş olmasıydı. Ancak Villa bizzat katılmadığı bu baskını ABD kendisine silah ve mühimmat satmadığı için düzenlemişti.

    ABD hemen General Pers­hing komutasında 12 bin kişilik bir ordu gönderdi. Pershing, 1 yıl boyunca kuzeyin elverişsiz arazisinde Villa’nın peşinde koşacaktı. Ancak ABD’nin cezalandırma operasyonu hem başarısız olmuş hem de ordu­su 10 bin kişiye ulaşan Villa’ya yeniden itibar kazandırmıştı. Ocak 1917’de General Pershing ordusunu geri çekme emri aldı.

    resim_2024-08-31_233100872
    Pancho Villa’nın son üç yılını geçirdiği Canutillo’daki heykeli.

    Villa kendi bölgesinde zaman zaman güç toplayarak ancak genelde kaybederek savaşmaya devam ederken giderek zalim­leşti. Zalimleştikçe çevresi da­raldı ve sınırlı sayıda adamıyla vurkaç eylemlerine yöneldi. Nihayet Obregón liderliğindeki ekip 1920’de Caranza’yı devir­diğinde Villa’ya bir uzlaşma önerdi. Zaten Villa’nın Caran­za’ya nefreti, savaşa devam etmesinin asıl itici gücü hâline gelmişti. O gittiğine göre savaşı sürdürmesine gerek yoktu.

    Haziran 1920’de yapılan an­laşmaya göre doğduğu Durango eyaletindeki Canutillo çiftliği Villa’ya verildi. Ancak Obregón her ihtimale karşı kendisini yoketmenin yollarını arıyordu. Sonunda, 20 Temmuz 1923’te 45 yaşındaki Pancho Villa öldürül­dü. Bindiği otomobile tam 150 mermi isabet etmişti. Cinayeti üstlenenler mahkum edildiler­se de birkaç ay sonra affedildi­ler. Mezarında da rahat edemedi Pancho Villa. Gömüldükten 3 yıl sonra başı çalınacaktı.

    Bugün insanlar hâlâ vurul­duğu yerde sembolik bir süvari geçişi ile onu selamlıyor, bir aziz gibi ruhunu çağırıyor­lar. Doğumgününde törenler yapılıyor. Heykeller, binalar, bir dizi turistik eşya onun hâlâ bir umut ışığı olduğunun belirtisi. Devrimin 100. yılı olan 2010’da Meksika’ya gittiğimizde birkaç insanın “Bize ikinci bir Pan­cho Villa gerek” dediğine şahit olmuştuk. Efsanesi zamana meydan okuyan Villa, şairin dediği gibi, devrimi kaybetmiş ama edebiyatı kazanmıştı.

    Sinemada Meksika Devrimi aşkı

    g.tarihi

    Meksika Devrimi’yle ilgili, 134 Meksika yapımı ve 86 yabancı belgesel ile 156 Meksika yapımı ve 143 yabancı kurgu film yapıldı. Hollywood, demiryolu haydutları, sakal tıraşı görmemiş barbarları ve idealist generalleriyle Meksika Devrimi’ne çok erken tarihlerde vuruldu. Daha 1912’de Raoul Walsh’ın “Villa’nın Hayatı” adlı filminde, Pancho Villa ve onun haydut sürüsü, dev kaktüsler arasında çöllerden dağlara koşturan birer kahraman olarak belirdi. Bütün büyük sinemacılar bu büyülü atmosfere vuruldu. Sergey Ayzenştayn (“¡Que viva México!” 1931), Louis Malle (“Viva Maria!”1965), Sam Peckinpah (“The Wild Bunch”, 1969) ve Sergio Leone (“Giu la Testa”, 1971) en ünlüleri. Elia Kazan imzalı “Viva Zapata!” (1952) ise bir klasik. Marlon Brando, Emiliano Zapata rolündedir, onun kardeşini ise aslında Pancho Villa’nın bölgesindeki bir köyde doğmuş olan Anthony Quinn oynar.