Kategori: Dünya Tarihi

  • Tarih direnişlerini unutmadı!

    Tarih direnişlerini unutmadı!

    Ölümü göze alarak işgale direnmenin tarihi Anadolu’da yatıyor. Ksanthos’u yüzyıllar arayla Pers ordusu, Büyük İskender ve Brutus işgal etti. Halk hiçbirinde teslim olmadı, her düşüşten sonra yeniden doğdu. Anadolu’da Roma hakimiyetine en son giren bölge burasıydı.

    94-95

    Türkiye’nin Akdeniz kıyısında, Teke Yarımadası’nda konumlanan Likya bölgesindeki Ksanthos, halkının özgürlüklerine olan düşkünlüğü ve işgallere karşı amansız direnişleri ile hatırlanır.

    Eşen Çayı yakınlarında kurulan kent Likya bölgesinin her zaman en büyük yerleşimi olmuştu. Hatta Herodotos kenti Likya ile eş anlamlı gibi kullanmıştı. Kentin ne zaman kurulduğu belli değildir ama Arnos ve Ksanthos isminde iki efsanevi kurucudan bahsedilir. Burası, sanat gelenekleri ve dili ile Akdeniz çevresinden ayrışsa da Likya Birliği denilen ortak idare anlayışı dahilindedir.

    94-95-1

    Kentin kaynaklarda ilk anılışı, Herodotos’un anlattığı korkunç bir olayla ilgilidir. MÖ 540’da Pers generali Harpagos bölgeye bir sefer düzenledi. Ksanthoslular başlangıçta işgalcilerle kent dışında mücadele etti ama sonuçta ağır bir yenilgiye uğradılar. Kalan savaşçılar hızla geri çekildi ve eşlerini, çocuklarını, köle ve mallarını alıp akropolde topladılar. Burada hepsini öldürüp, yaktılar. Ardından Pers ordusuna son bir saldırı gerçekleştirerek adeta ölüme gittiler.

    Ekran-Resmi-2021-03-16-13.34.35
    KSANTHOS
    Yer: Antalya-Muğla Fethiye’ye 46 km uzaklıktaki Kınık köyü yakınlarında
    Dönem: MÖ 7.-MS 7. yüzyıl
    Temel Önemi: Akdeniz’de kendi sanat anlayışını oluşturabilmiş Likya bölgesinin merkezidir. Kentin Roma çağı anıtlarında bile kendi mimari gelenekleri izlenebilmektedir. Likya bölgesinin en iyi korunmuş kenti ve kutsal alanıdır.

    Bu çetin direnişten sonra geriye sadece kuşatma sırasında kentte olmayan 80 Ksanthoslu aile hayatta kaldı. Kent zamanla tekrar genişledi. Ancak iki yüz yıl sonra tehdit bu kez batıdan geldi ve Büyük İskender’in ordusu kenti kuşattı. Grek tarihçi Appianos (öl. 165), kentlilerin teslim olmaktansa bir kez daha ölmeyi tercih ettiğini anlatır.

    Üçüncü kuşatmada, Mısır’a hakim olan Ptolemaioslar MÖ 197’de şehrin önüne geldiler. İstila edilmekten bıkan kent yine direndi. Mısır, savaşarak alamayacağını gördüğü kentin halkıyla bir anlaşma yaptı. Artık yerleşim, Likya tanrılarına adanacaktı. Bu statü Ksanthos’un zarar görmeden özgür kalmasını sağladı.

    Sonraki 150 yıl içinde Roma İmparatorluğu, Akdeniz dünyasında hızla yayıldı. Likya, kendini Roma’da Sezar’ın öldürülmesinden sonra ortaya çıkan iktidar kavgasının ortasında buldu. Suikastın öncüsü Brutus, çıkan iç savaşta ordusuna kaynak yaratmak için MÖ 42’de Ksanthos’u kuşattı. Kentin etrafındaki köyler boşaltılıp yakıldı. Halk kent yakınında büyük bir hendek kazıp orada bir savunma hattı oluşturdu. Uzun mücadele sonunda gün batarken Romalıların Ksanthos’a girdiğini gören savaşçılar, ailelerini öldürüp evlerini ateşe verdi.

    Brutus’un kuşatmasında hem yapıları hem de halkı harap olan kent, küllerinden bir kez daha doğdu ve Likya’nın merkezi olarak bağımsızlığını korudu. Saldırıdan yaklaşık 80 sene sonra Likya’da sıkıntılar başladı. İşgallere yok olma pahasına direnen kent, önde gelen ailelerin çekişmesine yenildi. 43’te bölge bir Roma eyaleti haline getirildi. Anadolu’nun en son Roma hakimiyetine giren bölgesi Likya oldu.

    Ksanthos’un yakınlarında bulunan Letoon kutsal bir alandı. Burada Tanrıça Leto ile çocukları Artemis ve Apollon için tapınaklar vardır. Hıristiyanlığın yayılması ile bunlar yerlerini büyük bir kiliseye bıraktı. Kent, Bizans döneminde küçük bir yerleşime dönüştü. Ortaçağ’da ise terk edilip ören yeri haline geldi. Ksanthos’un özgürlüğüne düşkün, teslim olmayı asla kabul etmeyen olağanüstü direniş tarihi, geçmişte olduğu gibi bugün de kenti gezenlerde heyecan yaratır.

    KSANTHOS-LETOON’U EŞSİZ KILAN ÖZELLİKLER

    Likya’nın manevi kuvveti

    1- Likya bölgesinin en önemli ve en büyük kentidir.

    2- Antik Dönem boyunca yer aldığı ve ilişkide bulunduğu bölgeler üzerinde önemli kültürel etkiler yaratmıştır.

    3- 1838’de Batılı seyyahlarca ziyaret edilen Ksanthos’un iyi korunmuş zenginliklerinin bir kısmı 1842’de İngiliz gemiciler tarafından yaklaşık iki ayda British Museum’a nakledilmiş, bu çarpıcı eser ve yazıtlar Likya kültürüne ilgi doğmasına neden olmuştur. 

    4- Mimarisi, sanatı, yazısı ve dili ile yokolmuş bir Anadolu uygarlığının en karakteristik kentidir. Bu nedenle, Likya bölgesi tarihsel sürecinin tüm aşamalarını bünyesinde barındıran ve yansıtan kültürel bir zenginliğe ve bütünlüğe sahiptir. 

    5- Likya Lahdi ve Harpyler Anıtı gibi kule mezarlar, dikilitaşlar, bölgeye özgü lahitlerle Akdeniz dünyasında Antik Dönem ölü gömme geleneğinde eşi bulunmayan anıtlarına sahiptir. Anadolu’nun en son Roma hakimiyetine giren bölgesi Likya oldu. Ksanthos’un yakınlarında bulunan Letoon kutsal bir alandı. Burada Tanrıça Leto ile çocukları Artemis ve Apollon için tapınaklar vardır. Hıristiyanlığın yayılması ile bunlar yerlerini büyük bir 

    6- Günümüze değin tamamıyla çözülememiş olan Anadolu’ya özgü Likya yazısına ait 250 satırdan oluşan en uzun yazıtın ele geçtiği yerleşmedir. 

    7- Temeli Ksanthos’ta, üst yapısı ise British Museum’da bulunan Nereid- ler Anıtı, Antik Dünya’nın yedi harikasından biri olan Halikarnassos Mausoleumu’na esin kaynağı olmuştur. 

    8- Ksanthos’a 4 km mesafedeki yer alan Letoon, Likya Birliği’nin kutsal kenti olmakla birlikte, Leto, Apollon ve Artemis gibi önemli tapınaklarıyla Antik Dünya’da bir benzeri olmayan, Likya dininin, sanatının ve kültürünün yansıtıldığı çok özel bir kenttir. 

    9- Letoon, Ksanthos’la birlikte, gerçekte çok eski bir Anadolu geleneği olan kent-kutsal alan sisteminin Antik Dönem’deki en çarpıcı örneğidir. 

    10- Letoon’da yer alan ve MS 5. yüzyıla tarihlenen kilise, kentin kutsal alan olma özelliğinin Erken Hıristiyanlık Dönemi’ne taşındığını gösterir. 

  • Bizanslı taraftar imparatora da karşı

    Bizanslı taraftar imparatora da karşı

    Kentteki isyanların çoğunluğu Hipodrom kaynaklıydı. Meydanda (Sultanahmet) atlı araba yarışı yapan Maviler ve Yeşiller, bugünün futbol kulüp ve taraftarını hatırlatıyordu. İmparatorun takımlardan birini tutmasının amacı ise, bunların biraraya gelip ayaklanmamasıydı. Ama bu her zaman mümkün olmamıştır.

    Bizans başkentindeki isyanlar, tarihin ayrıntılı şekilde yazdığı konulardandır. Tabii isyan başarıya ulaştıysa övülür, ulaşamadıysa acımasızca yerilirdi. Olaylara şahit olan ya da onları şahitlerinden dinleyen yazarların duruşu da önemlidir. Modern tarihçiler bu metinleri ince ince değerlendirerek anlamaya ve yorumlamaya çalışırlar.
    Farklı Hıristiyan mezhepleri ya da dinî bir konuda farklı uygulama yapanlar – düşünenler, farklı coğrafyalardan gelenler, farklı kökenden olanlar, farklı sosyal sınıfların oluşturduğu çeşitli güç çevrelerinin faaliyetleri sık sık birbiriyle çatışır ya da birbirleri ile ittifaklar kurarak iktidar ile mücadeleye kalkışırdı. Başlangıçlar genellikle bir dilenci kadına yapılan kötü muamele, bir meydana dikilen heykel, yerinden indirilen bir ikona gibi sıradan ve basit bir olayın büyümesiyle olurdu. Kentin görkemli anıtları çoğu zaman isyanda tahrip oldukları ve isyan sonrası yeniden inşa edildikleri için konunun önemli dekorlarındandı.
    Bizans hükümdarlarına da birçok Doğu hükümdarına yapıldığı gibi nasihatname türü kitaplar hazırlanır, halkı idare ederken nelere dikkat etmeleri gerektiği birçok örnekle anlatılırdı. Hükümdar her zaman âdil olmalı ve sertlik ve şefkati kararında kullanmayı bilmeliydi. Uzun Bizans tarihi boyunca verilen bu nasihatler, imparatorların tavırlarını anlamak açısından çok ilginç ayrıntılar içerir.

    İmparatoriçe Evdoksia’nın 404 tarihli heykelinin kaidesi, bugün Ayasofya’nın önünde yer alıyor.


    Kentte tespit edilen ilk büyük isyanlardan biri, 5. yüzyıl başında İmparator Arkadius’un eşi İmparatoriçe Evdoksia ile ilgilidir. İmparatoriçe siyasi açıdan güçlü bir kadındı, ancak birçok sevgilisi olduğu, sarayda pek uygun bir yaşam sürmediği dedikodusu yaygındı. Dönemin İstanbul Patriği İoannes Hrisostomos, uygunsuz saray yaşamını vaazlarında şiddetle eleştiriyordu. En sonunda imparatoriçenin 20 Haziran 404 tarihinde Ayasofya önündeki bir meydana dikilen heykeli bardağı taşıran damla oldu. Heykel gümüştü ve beyaz mermer bir kaide üzerindeki porfir denen erguvani renkli bir sütunun üzerinde duruyordu. Heykelin açılışı muhteşem törenlerle oldu. Genç kızların tülden elbiseler içerisinde yaptıkları danslar izleyenleri büyüledi.
    Ama bu eğlenceler “iyi bir Hıristiyana ve Hıristiyan bir kente yakışmıyordu”. Hrisostomos bunu o kadar şiddetle eleştirdi ki sonunda ikinci kez sürgüne gönderildi. Bu gelişme İstanbul’da büyük bir isyana neden oldu. Halk sarayın, bugün Haseki Hürrem Hamamı yakınlarındaki anıtsal kapısının önüne yığıldı. Olaylar hızla büyüdü, kargaşada çıkan yangında Ayasofya ve Senato yandı. Büyük güçlüklerle bastırılan isyandan birkaç ay sonra 6 Ekim’de Evdoksia genç yaşta doğum yaparken öldü. O dönemde bu erken ölüm, yakışıksız hayatının ve isyanı acımasızca bastırmasının cezası olarak görüldü. İsyana neden olan heykelin kaidesi 1850 dolaylarında Ayasofya önündeki bazı temel kazıları sırasında bulundu. Kaide, bugün hiçbir izi günümüze ulaşmayan 4. yüzyıl Ayasofya’sının bir hatırası olarak Ayasofya Müzesi’nin girişinde bulunuyor.


    İstanbul’da 4.-6. yüzyıllar arasında çıkan isyanların büyük çoğunluğu Hipodrom ile ilgiliydi. Hipodromun atlı araba yarışları için Maviler ve Yeşiller olarak anılan iki takımı ya da hizip vardı. Bunlar bugünkü futbol takımlarına ve taraftarlarına benzetilebilir. İmparatorların açıkça olmasa da takımlardan birini tutması, çoğu zaman birbirine düşman iki taraf arasındaki kavgaya da yansırdı. Bunun pratikte en önemli faydası, takımların bir araya gelip hükümdar aleyhine bir isyana katılmalarına engel olmasıydı. İsyanlar sırasında imparatorun isyancılarla görüştüğü yer de hipodromdu.
    512’de Anastasius, isyan eden halkla hipodromda konuşmaya giderken imparatorluk tacını ve pelerinini çıkarmış, tek başına onların karşısına çıkmıştı. Muhtemelen bununla yeni bir imparator seçebileceklerini halka göstermek istemişti. İmparatorun bu mütevazı ve cesur hali bir anda hipodromu değiştirmiş ve sonunda halk Anastasius’a yeniden tahta çıkması için adeta yalvarmıştı.

    Scylitzes Kroniği’ndeki minyatürde 1042’de isyancılar Büyük Saray’ın önünde imparatoriçenin üçüncü eşi Mihael Kalafates’e taş ve ok atıyor, 11. yüzyıl.

    Nika isyanı: 30 bin ölü

    Ama her isyanda hitabet, pazarlık ve cesaret bu kadar etkili olmayabiliyordu. 532’de çıkan meşhur Nika İsyanı belki de Bizans tarihinin en büyük ayaklanmasıdır. O sırada tahttaki hükümdarlar İustinianus ve Theodora idi. Bu meşhur kahramanların ikisi de aslında sıradan, hatta alt seviyeden insanlardı. Birçok maceradan sonra 527’de tahta çıkmışlardı. Soyluların “köylü ve fahişe” diye aşağıladığı imparator ve imparatoriçe, etraf-larına kendileri gibi hırslı ve gelenekleri yıkmaya hevesli bir grup toplamayı başardılar. Halkın büyük çoğunluğu İus-tinianus ve Theodora’nın kaba ve hırslı olmalarıyla ilgili değildi ama, vergileri toplamada gösterilen sert tutum onları rahatsız ediyordu.
    Olaylar 10 Ocak 532’de hipodro-mun grupları arasındaki sıradan çekişmelerin büyümesi ve tarafların sert bir şekilde cezalandırılması ile başladı. Kısa süre sonra olaylar hipodromun dışına taştı. İsyancılar Praetorion’u (hapis-hane ve güvenlik merkezi) basıp tüm mahkûmları salıverdiler. Çıkan yangınlarda Ayasofya ve Ayairini Kiliseleri, Zeuksipos Hamamı’nın da içinde olduğu kentin dörtte biri yandı.
    İsyancılar hipodromda çok sevilen bir tezahürat olan ve duruma göre “muzaffer ol” ya da “muzaffer oldu” anlamına gelen “Nika” sözcüğüyle bağırdıkları için, bu isyan Nika İsyanı olarak anıldı. Bu gergin ortamda hükümdardan memnun olmayan aristokratlar da isyana destek verdiler. İustinianus askerlerini meşhur komutanı Belisarius liderliğinde is-yancıların üzerine sürdü.
    İlk mücadeleyi isyancılar kazandı. 18 Ocak’ta imparator ve isyancılar uzlaşmak için hipodromda bir araya geldiler. İmparator, Anastasius’un 20 yıl önce yap-tığı gibi halkla konuşup isyanı sona erdirmeyeyi denedi, ancak başarılı olamadı. Halk bir soyluyu imparator ilan etmeye kalkıştı. Tarihçilere göre İustininus kaçmak üzere iken, Theodora onu cesaretlendirici sözler söylemiş ve özellikle yabancı askerler bir kez daha Belisarius tarafından halkın üzerine yönlendirilmiştir.
    Büyük mücadele sırasında 30 bin kadar insan öldürüldü ve isyan bastırıldı. Sonrasında da tutuklama ve idamlar devam etti. Hipodromda yapılan yarışlar beş yıl boyunca yasaklandı. Zalimlikleri ile iktidarlarını güçlendiren İustinianus ve Theodora, birçok yapı ile birlikte Ayasofya’yı da yeniden inşa ettirdiler. Başkentin hipodromunda çıkan isyanlar 7. yüzyılda yavaş yavaş azaldı. Araba yarışları devam etse de Yeşiller ve Mavilerin gücü sona erdi. Özellikle 8.-11. yüzyıllar arasında bazı isyanlar, başta Anadolu olmak üzere eyaletlerde başlayıp başkente doğru yayılmıştı.

    Nika isyanını bastıran Belisarius, sonraları İmparator İustinianus’un emriyle kör edildikten sonra sokaklara düşmüştü, Jacques-Louis David, 1781

    Kadınlar sokakta

    19 Nisan 1042’de gerçekleşen isyan ise Makedonyalılar hanedanının yaşlı imparatoriçesinin,
    üçüncü eşi tarafından Büyükada’ya sürülmesi ile başlamıştı. İmparatoriçenin rahibe elbiseleri içinde saçları kesilmiş olarak gönderildiğini duyan halk ayaklanmış ve Büyük Saray’a yürümüştü. Dönem kaynakları herkesin sokağa döküldüğünü, hatta güneş yüzü görmemiş genç kızların, evlerinden sokağa hiç çıkmayan saygın hanımefendilerin bile sokaklarda “annelerimizi isteriz” şeklinde bağırdıklarını anlatır. İmparatoriçe ile kız kardeşi hükümdarlık giysileri içinde halkın karşısına çıkarılınca isyan durulmuş ve halk evine dönmüştü. Sadece üç gün süren isyanda 3 binden fazla insan hayatını kaybetti. İsyana İstanbul’da yaşayan Müslümanların ve yabancıların da katıldığı anlaşılmış, en ağır şekilde cezalandırılanlar da onlar olmuştu. 1182’de İstanbul’da çıkan büyük isyan ise Sirkeci ve Unkapanı arasındaki mahallelerde yaşayan zenginler ve Katolik Latinleri hedef almıştı. II. Andronikos bu korkunç isyanı teşvik etmişti. İsyanda Cenovalı, Venedikli, Pisalı, Amalfili binlerce insan öldürüldü. Evleri yağmalandı. Gemilerine kaçarak kurtulmaya çalışanlar surlardan atılan Grek ateşi ile yakıldılar. Ama imparatorun sonu da korkunç oldu. 1185’te İsakios Angelos etrafında toplanan halk, onu Ayasofya’da imparator ilan etti ve sarayı yağmalayıp II. Andronikos’u işkencelerle öldürdü. Olayların şahidi tarihçi Nikitas Khoniates’in isyancıları tanımlamak için kullandığı ifadeler, seçkin ve eğitimli sınıfın isyanları nasıl değerlendirdiğini gösterir: “Başka kentlerdeki ayaktakımı
    akılsızdır ve güçlükle yönetilir. Ama İstanbul’unki çeşitli ırklardan oluştuğu için, taşkınlığı ve inatçılığıyla özellik kazanır. Bu yüzden de haklı olarak sadakatsizliği, zayıflığı ve ikiyüzlülüğünden ötürü ayıplanır. Otoriteye saygısızlıkta bulunmayı marifet sayar. Bugün seçtiğini, yarın hainler gibi cezalandırır.” İmparatorluk, savaşlar kaybedip küçüldükçe, isyanlar büyüdü. 1342-1349 arasında Selanik’te başlayan Zelotes isyanı çok farklıdır. Dönem tarihçilerinin ifadelerine göre, “korkunç bir hastalık gibi yayıldı ve eskiden sessiz ve ılımlı olanları da sardı.” İsyancılar kontrolü ele geçirip yoksulların borçlarını sildi, vergileri azalttı. Birçok yerde halkı toplayıp gösteriler yaptılar, devlet görevlilerini hep birlikte seçtiler. Zelotes hareketinin
    etkisi zamanla azalarak bitmiştir. Bizans Devleti, 14. yüzyılın sonunda artık bir şehir devletinden ibaret kalmıştı. Yine de hem imparator olmak için yapılan mücadelelerde hem de dinî konularda şiddetli mücadeleler ve ayaklanmalar devam etti.