Kategori: Dünya Tarihi

  • Berlin Duvarı Soğuk Savaş’ın beton silahı

    Berlin Duvarı Soğuk Savaş’ın beton silahı

    Berlin Duvarı, tam 25 yıl önce yıkılana kadar iki blok arasındaki çatışmaların ve propagandanın doğrudan yansıdığı bir ayna gibiydi. 28 yıl 2 ay 27 gün boyunca sadece bir şehri değil, dünyayı da ikiye böldü.

    Berlin Duvarı, bugünden bakıldığında tarihi bir gerçekten çok bir romancının kurgusuna benzer. John Le Carré’nin Soğuktan Gelen Casus (1963) romanında anlattığı gibi: “Önlerinde duvarı iki yönde izleyen otuz metrelik bir şerit uzanıyordu. Sağda bir gözetleme kulesi vardı; ışıldağın hüzmeleri şeridin üzerinde oynuyordu. Havada ince bir yağmur asılıydı; ark lambalarından gelen solgun, kumlu ışık ötedeki dünyayı tarıyordu. Görünürde kimse yoktu; tek bir ses bile. Boş bir sahne.”

    Berlin 1948-1989 arasında, dünyanın ABD ve Sovyet blokları arasında saflaştığı yer oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Sovyet ordusu Almanya’nın başkenti Berlin’i aldığı gibi, daha da batıya doğru ilerlemişti. Ancak müttefikleri ABD ve İngiltere ile imzaladığı 1944 Londra Protokolü uyarınca, kentin batı bölümlerini ABD, İngiltere ve Fransa’ya verdi. Dört ordu, şehri dört sektöre böldüler. Ancak kısa süre sonra müttefikler iki kutba ayrıldı. Bu çatışmanın ilk yansıdığı yer de Berlin oldu. Çünkü kent, dört yanı Sovyet işgali altındaki topraklarda, Batılıların sadece bir bölümüne sahip olduğu küçük bir ada gibiydi. 1949’da Sovyet işgali altındaki topraklarda Demokratik Alman Cumhuriyeti (Doğu Almanya) kuruldu. Berlin’in Sovyet sektörü, bu ülkenin başkenti oldu. Batıda, Amerikan, İngiliz, Fransız işgalindeki bölgede kurulan Federal Alman Cumhuriyeti (Batı Almanya) ise başkent olarak küçük Bonn şehrini seçti.

    Berlin Duvarı Soğuk Savaş'ın beton silahı

    Berlin Duvarı, iki blok arasındaki krizin zirve noktalarından biri sırasında inşa edildi. 12-13 Ağustos 1961 gecesi, kentin Sovyet sektörünün batıyla sınırı kapatıldı. Sınır polisi asfalt parçalarını, kaldırım taşlarını sökerek barikatlar kuruldu, tel örgüler çekti. 17-18 Ağustos gecesi ise ilk duvar yapıldı. Altı gün sonra da 24 yaşındaki terzi Günter Litfin, Batı Berlin’e kaçarken Doğu Alman sınır muhafızları tarafından vuruldu. Onu 1989’a kadar 135 kişi daha izleyecekti. Doğu Almanlar tünel kazarak, balonlara binip uçarak, şehrin ortasından geçen Spree nehrine atlayarak, arabalarıyla sınır kontrol noktalarından gaza basıp geçmeye çalışarak kendilerini batıya atmaya çalışıyorlardı.

    Berlin Duvarı Soğuk Savaş'ın beton silahı

    Burası Doğu Almanya’ya göre “faşizme karşı koruyucu bir sur”, Batı Almanya’ya göre ise bir “utanç duvarı”ydı. Batılı liderler, sık sık Doğu blokundaki “özgürlük adası” Batı Berlin’de boy gösterdiler. Bu ziyaretlerin en ünlüsünü, 26 Haziran 1963’te ABD Başkanı John F. Kennedy yaptı: “Nerede yaşarlarsa yaşasınlar, bütün özgür insanlar Berlin vatandaşıdırlar. Ben de özgür bir insan olarak şu sözleri söylerken gurur duyuyorum: Ich bin ein Berliner!” Doğu Almanya, duvarı güçlendirmek için çaba harcamaktan hiç vazgeçmedi. Dördüncü nesil duvarın yapımı, 1988’de tamamlandı. Oysa o sırada Sovyetler Birliği, Gorbaçev liderliğinde açılım politikasını başlatmıştı. 1987’de Berlin’in 750. kuruluş yıldönümü şenliklerine katılan ABD Başkanı Ronald Reagan “Mr. Gorbaçev, bu kapıyı açın. Mr. Gorbaçev, Mr. Gorbaçev, bu duvarı yıkın!” diye seslendi. Doğu Almanya lideri Erich Honecker’in, Ocak 1989’daki “Duvar, bundan elli, hatta yüz yıl sonra da burada yükselecektir” sözleri tarihin en gülünç kehanetlerinden biriydi. Çünkü Doğu bloku çoktan dağılmıştı. Kasım ayında Doğu Almanya’daki gösteriler rejimin kontrolünden çıktı. Ve nihayet 9 Kasım’da Doğu Berlinlilerin hücumuyla, onca yıldır aşılamaz gibi gözüken duvar yıkıldı, bütün dünyanın gözü önünde Soğuk Savaş sona erdi.

    Şehri ayıran nehrin Türk kurbanları

    Annesi ve üç kardeşiyle Berlin’deki Kreuzberg mahallesinde yaşayan sekiz yaşındaki Cengaver, 30 Ekim 1972’de bir arkadaşıyla birlikte Spree Nehri’ndeki kuğuları beslerken dengesini kaybedip nehre düştü. Düştüğü nokta, nehrin tam karşısındaki Doğu Berlin’in Friedrichshain mahallesine aitti. Çocuk nehirde boğulurken, her iki taraf da birbirlerinin alanlarına tecavüz edecekleri korkusuyla harekete geçemediler. Ancak bir buçuk saat sonra, Doğu Berlin’deki sınır muhafızları bir yardım botuyla Cengaver’in cesedini çıkardı. Çocuğun annesi o akşam Doğu Berlin’e geçerek oğlunu teşhis etti.

    Bir diğer Türk çocuğu Çetin Mert ise, anne babası ve iki erkek kardeşiyle Batı Berlin’de Kreuzberg mahallesinde yaşıyordu. 11 Mayıs 1975’te, beşinci yaş gününde Çetin, doğum günü armağanı olarak aldığı yeni spor ayakkabılarını giyip Spree Neh- ri’nin kenarında oynamaya gitti.

    Bir sopayı suya sokarak oynarken nehre düştü. Yine kimse müdahaleye cesaret edemedi; Doğu Berlin kurtarma gemisi bölgeye uzun bir süre sonra gelerek Çetin’in cesedini sudan çıkardı. 1989’dan sonra ortaya çıkan Doğu Alman gizli polisi Stasi’nin kayıtlarına göre, iki Doğu Alman sınır muhafızı Çetin’in düştüğünü görmüş ama yanlarında telsiz olmadığı için amirlerine olayı ancak iş işten geçtikten sonra haber verebilmişti. Çetin, Spree Nehri’ne düşüp ölen dördüncü çocuktu. Ölümü Batı Berlin’de protesto yürüyüşlerine neden oldu. Bundan sonra iki ülke, yardım konusunda işbirliği yapmaya karar verdiler.

    İki çocuğun anısı, Türk asıllı Almanlar arasında bugün de yaşıyor. Onlarla ilgili çeşitli araştırmalar yapıldığı gibi, ölümleri Türk-Alman yazar Hakan Savaş Mican’ın 2009’da yazdığı Die Schwäne vom Schlachtlof (Mezbahanın Kuğuları) oyuna ilham verdi. Oyun Berlin’de sahneye konuldu ve başarı kazandı.

    Berlin Duvarı Soğuk Savaş'ın beton silahı
    Soğuk Savaş’ın en ünlü fotoğraflarından biri. Conrad Schumann, tellerin üstünden Batı’ya kaçıyor, 1961. Berlin Duvarı’nın en küçük kurbanlarından Cengaver Katrancı, Çetin Mert.
    Berlin Duvarı Soğuk Savaş'ın beton silahı

    28 YILIN BİLANÇOSU

    Duvarın neden olduğu toplam ölü sayısı: 138 (en az)

    Kaçarken öldürülen: 100

    Kaçma niyeti olmaksızın ölenler: 30

    Öldürülen sınır muhafızları: 8

    Kaynak: Berlin Duvarı’nı Anma ve Belge Merkezi, 2013

  • Nazi yaşken eğitilir

    Nazi yaşken eğitilir

    Birçok devlet, ideolojisini dayatmak için eğitimi kullanmıştır ama bunu Nazi rejimi kadar saldırganca yapanı azdır. Alfabe, masallar ve aritmetik sorularına kadar bütün eğitim bir Nazi kuşağı yetiştirmeyi amaçlıyordu. 

    İngiltere’de on beş yıl önce ders kitaplarındaki tarih eğitiminin sorunlarıyla ilgili bir soruşturmaya cevap veren tarihçi Eric Hobsbawm şöyle kestirip atmıştı: “Okullardaki tarih eğitiminin amacı, zaten çocuklara tarih öğretmek değildir. Devlete sadık vatandaşlar yetiştirmektir.”

    Gerçekten de bütün devletler, okullarında bu genel hedefe göre eğitim verirler. Ancak eğer devlet totaliterse, o zaman ideolojisini çocuklara aşılamak için işi inanılmaz noktalara kadar götürür. Nazilerin iktidarı döneminde (1933-1945) Almanya’da ilk ve orta öğretim bunun en gelişmiş örneğiydi. Çocukların üye olduğu pek çok Nazi örgütü vardı: Pimpf (6-10 yaşındaki erkek çocukları), Alman Gençliği (Deutsches Jungvolk, 10-14 yaşındaki erkek çocukları), Hitler Gençliği (Hitlerjugend, 14-18 yaşındaki erkek çocukları), Alman Kızları Cephesi (Jungmädelbund 10-14 yaşındaki kızlar), Alman Genç Kızları Cephesi (Bund Deutscher Mädel, 14-18 yaşındaki kızlar). Bu örgütlerde erkek çocuklara spor ve askerlik, kız çocuklara spor ve ev işleri öğretiliyor, gençlik kamplarında tatil geçirmeleri sağlanıyor ve kuşkusuz Nazi ideolojisi enjekte ediliyordu. Ama bu örgütler olmasaydı bile, çocuklara okuma yazma öğrenmeye başladıkları yaştan itibaren dayatılan ders kitapları yeterince ürkütücüydü.

    Nazi yaşken eğitilir
    Bayraklarla disiplin içinde Parti bayrakları, Hitler portresi altında ideal bir Nazi sınıf ortamı.
    Nazi yaşken eğitilir
    Kullandıkları okuma kitapları da benzer şekilde Nazi sembolleriyle doluydu.

    1933’te Naziler iktidara geldikleri andan itibaren eğitime önem verdiler. Hitler’in şu sözleri meşhurdu: “Hiçbir kız veya oğlan çocuk, saf kanın gerekliliği ve önemini tam olarak anlamadan okuldan ayrılmamalıdır.” Böylece, ırk üstünlüğü, “ulusal topluluk” ve önderliğin baş köşeye oturduğu, bireyselliğin tamamen yok sayıldığı Nazi “dünya görüşü” (Weltanschauung) eğitim aracılığıyla çocuklara dayatıldı. 1934’te Eğitim Bakanı Bernhard Rust, okul ders kitaplarına dikkat çekerek şöyle diyordu: “Bu kitaplar, genç Alman halkının ideolojik eğitimini sağlamalı, onları ulusal topluluğun hizmet etmeye ve fedakârlığa hazır birer bireyi haline getirmeyi amaçlamalıdır.” İlk yıllarda, eski ders kitapları araya gamalı haçlar ve parti sloganları serpiştirilerek yeniden yayınlandı. Ama 1930’ların sonuna doğru, artık Eğitim Bakanlığı ile Nasyonal Sosyalist Öğretmenler Birliği’nin (öğretmenlerin yüzde 97’si buraya üyeydi) yazdığı yeni ders kitapları ortaya çıktı.

    Nazi yaşken eğitilir

    İlkokul okuma kitaplarının ilk sayfası “Heil Hitler” sözcükleriyle başlıyordu. Nazi sembolleri, en sıradan temaların içinde kullanılmaktaydı. Örneğin 1935 tarihli İlk Kitabım adlı okuma kitabında, çocuklar evlerini gamalı haçlı bayrak ve güllerle süsleyen annelerine yardım ediyor, içlerinden biri de gamalı haç çiziyordu.

    Kitaplarda, Nazi ideolojisinin bütün öğeleri bulunuyordu. Örneğin 1938 tarihli İlkokul Almanca Okuma kitabında, işsizliği işleyen bir hikaye vardı. Aile öyle yoksul düşmüştü ki, sadece patates çorbası içebiliyordu. Baba, Birinci Dünya Savaşı’nda ayağından vurulmuştu ve işsizdi. Sonunda Nazi rejimi onları kurtarıyordu. Baba bir gün gururla eve dönüyor, 200 kişiyle birlikte yeni bir köprünün inşaatında çalışmaya başlayacağını ailesine müjdeliyordu…

    Nazi yaşken eğitilir
    Hitler Gençliği üyeleri, Münih’te İtalya Başbakanı Mussolini’yi karşılamak üzere hazırolda, 1937.

    Nazilerin kadınlara biçtiği en yüce rol olan annelik, kitaplarda sık sık vurgulanıyordu. Bir okul kitabında Anneler Günü için yazılmış bir tiyatro oyunu çok açıklayıcıydı. Dört danışman, anneyi çeşitli görev ve yüklerinden nasıl kurtarabiliriz diye düşünüyorlardı. Tam anneye bir yardımcı ayarlamak gerektiğini düşünürken, bir anne içeri giriyordu. Dört danış- man ona ailesine bakıp bakmadığını sorduklarında “Elbette” diye cevap veriyordu. “Sabahın köründen gece yarısına kadar.” Ama, bir yardımcı isteyip istemediği sorulduğunda, anne hemen reddediyordu: Anneler sabahtan akşama ailelerine bakmaktan memnundular, işlerini seviyorlardı…

    Nazi ideolojisinin özelliklerinden biri de, köylülüğü yüceltmesiydi. Kitaplarda bununla ilgili pek çok görüntü ve hikaye yer alıyordu. Köy Halkı ve Tarım İşleri adlı bir okul kitabında (1939), köylü ailesi “gerçek aile modeli” olarak sunuluyordu. Kentleşme, ulusun sonu demekti: Kentli genç çiftler çocuk sayısını azaltmak gibi kötü bir eğilime kapılabiliyorlardı.

    Nazi yaşken eğitilir
    ‘Zehirli Mantarlar’ Yahudi karşıtlığı için özel olarak Giftpilz (Zehirli Mantar) kitabı (altta) kullanılıyordu. Bu kitaptan bir ders: “Yahudi burnunun ucu kıvrıktır; 6 rakamına benzer” (üstte).

    Aileye verilen önem, büyükanne ve büyükbabaları da kapsıyordu. Nazi ideolojisinde, saf kan çok önemliydi. Bir kitapta, Alman soyunun önemini anlatmak için besteci Johnn Sebastian Bach’ın soyağacı örnek olarak verilmişti. Bach ailesinde en az 34 kişinin müzisyen olduğu vurgulanıyordu. Bach’ın yaşadığı toplumda (18. yüzyılın ilk yarısı), sanat ve zanaatların babadan oğula aktarılan birer aile mesleği olduğundan söz edilmiyordu. Ders kitaplarına göre Bach ailesinin dehası, sadece Alman ırkının kan özelliğinden kaynaklanıyordu.

    Nazi yaşken eğitilir

    Bu kitapların bol bol ‘ırk bilimi’, ‘Aryan’ ırkla ‘aşağı’ ırklar arasındaki farkların fiziksel özelliklerle açıklanabileceği safsatalarıyla dolu olduğunu söylemeye gerek yok. Dönemin ünlü propagandacısı Julius Streicher (1885-1946), Der Stürmer adlı bir gazete çıkarıyor, aynı adlı yayınevinde ise çocuklar için ırkçı kitaplar yayınlıyordu. Bunlardan biri olan Der Giftpliz (Zehirli Mantar), Nazi çocuk külliyatının en ünlü kitabıydı. 17 öyküden oluşan kitap, antisemitizmin en kaba ve aşırı örneklerinden biriydi. Öykü başlıklarından bazıları şöyleydi: Yahudi hizmetçisine nasıl davranır? Yahudi tüccarlar nasıl kazıklar? Yahudi hayvanlara nasıl eziyet eder? Yahudi avukatlar iki kadını nasıl aldattı?

    Nazi yaşken eğitilir
    Genç bir Alman, afişte yazdığı gibi aynı zamanda “geleceğin subayı”ydı da.

    Tarih derslerinde çocukların genel olarak sadece Alman tarihini okuduklarını öğrenmek şaşırtıcı olmasa gerek. Tarih kitaplarında Prusya Kralı Büyük Friedrich’in bütün Avrupa’yı yendiği, I. Wilhelm döneminde Fransa’nın ezilerek “İkinci Reich”ın kurulduğu parlak dönemlere özel önem veriliyor, kahramanlık, askeri başarılar, devlet hizmetinin yüceliği ve fedakârlık gibi temalar işleniyor, bu geçmiş örneklerle Hitler ve Nazi rejimi arasındaki bağlar vurgulanıyordu.

    Ama öyle bir ders vardı ki, hepsinden önemliydi. Hitler şöyle demişti: “Genç bir Alman, bir tazı gibi çevik, deri gibi sert, Krupp çeliği gibi sağlam olmalıdır.” Bu nedenle beden eğitimi, bu militarist rejimde, bütün ders saatlerinin yüzde 15’ini kapsıyordu.

    Nazi yaşken eğitilir

    Birçok devlet, ideolojisini dayatmak için eğitimi kullanmıştır ama bunu Nazi rejimi kadar açıkça, saldırganca yapanını bulmak zordur. Ülkeyi 12 yıl boyunca yöneten rejim, yeni bir Nazi kuşağı yetiştirmekte ne kadar başarılı oldu? İşin ilginç yanı, Nazi Almanyası’nda askerlerin suikast komplosu dışında, rejime karşı sivil direnişin gençlerden gelmiş olmasıydı. Bu küçük grupların en ünlüsü, Münih Üniversitesi öğrencilerinin “Beyaz Gül” hareketidir, bildiriler dağıtan grubun altı üyesi 1943’te idam edildi. Daha küçük yaştaki çocuklar arasında da bir altkültür oluştu. Bunların içinde Edelweiss-piraten (Edelweiss Korsanları; grup üyeleri Alplerde yetişen edelweiss adlı beyaz çiçeği yakalarına iliştiriyorlardı) adı verilen çeteler, Hitler Gençliği neyi benimsiyorsa tam tersini yapıyor ve serseri olarak görülüyorlardı. Politize olan bu çetelerden biri, Köln’deki Ehrenfeld Grubu, sonunda Gestapo tarafından dağıtılarak çoğu 16-17 yaşında olan 12 üyesi 10 Kasım 1944’te asıldı. Aynı kuşaktan geriye kalan büyük çoğunluk ise, savaşın yarattığı büyük travmadan ağır yaralı olarak çıktı.

    OYUN

    Eğlence bile ideolojik

    Naziler, akşamları evlerde ailenin oynadığı masa oyunlarına bile el atmıştı. Bunlardan en ünlüleri Juden Raus! (Yahudiler dışarı), ve Bomber über England (İngiltere’yi bombalayanlar) adlı oyunlardı. Ancak asıl ilginci, peri masallarının bile Nazi ideolojisine göre farklılaştırılıp çocuk filmlerine konu olmasıydı. Örneğin Ekim 1939’da gösterime giren “Kırmızı Başlıklı Kız” adlı filmde, küçük kızı Kötü Kurt’tan SS üniforması giymiş bir adam kurtarıyordu. Pamuk Prenses’in babası, doğuya doğru Almanların Rusya seferini andıran bir savaşa gidiyor, Çizmeli Kedi bir Hitler figürü gibi çocukların “Heil Çizmeli Kedi! Sen bizim kurtarıcımızsın!” tezahüratıyla karşılanıyordu.

    Nazi yaşken eğitilir
    Çocuk oyunlarıda dahi Nazi sembolleri sıklıkla yer alıyordu.
  • Masumlar ölür umut asla!

    Masumlar ölür umut asla!

    Filistin topraklarına İsrail’in yaptığı üçüncü ve en şiddetli saldırının nedeni aktüel bahaneden çok tarihin biriktirdiği sorunlarda. Siyonizm başta ezilen bir halkın kurtuluş ideolojisiyken, garip bir biçimde Filistinliler üzerinden ırkçı bir pratik haline geldi. 

    İsrail’in 3 yurttaşının öldürülmesini bahane ederek Gazze’ye yaptığı son saldırı 50 gün sonra sağlanan ateşkesle durduruldu. Bilanço: Dörtte biri çocuk olmak üzere 2138 ölü, 10 binden fazla yaralı, 400 bin yerinden yurdundan olmuş insan ve binlerce yıkılmış veya artık kullanılamayan bina. İnsani ve maddi kayıplar açısından 1967 savaşından bu yana Filistin topraklarına İsrail’in yaptığı en şiddetli saldırının nedeni aktüel bahaneden çok tarihin biriktirdiği sorunlarda.

    2008, 2012 ve 2014’te İsrail askerleri kendi yurttaşlarının güvenliğini koruma adına Gazze’ye saldırdılar. Sekiz yıldan beri Mısır’ın da katılımıyla sürdürülen sahil şeridindeki ambargo, zaten Gazze’yi bir toplama, mülteci kampına dönüştürmüş durumda.

    Masumlar ölür umut asla!
    YIKINTILARIN ARASINDA 3 yaşındaki Ayet Aloul, Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Abraj Al Neda bölgesinde yıkılan evinin moloz yığın- ları üzerinde oturuyor. Siyonist işgalcilerin yıkımın-dan geriye kalan tek oyuncağına sarılan Ayet, her şeye rağmen gözlerini umutla geleceğe çevirmiş.
    FOTOĞRAFLAR: HANI R. MORTAJA

    2012 tarihli bir Birleşmiş Milletler raporu Gazze şeridinin 2020’de altyapı eksikliği (en azından 800 ek hastane kurulmalı, okul sayısı katlanmalıydı) ve temel ihtiyaç maddeleri (günde 4 saat elektrik var ve halkın yüzde 80’i musluk suyundan yoksun) yetersizliğinden artık yaşanır olamayacağını belirtiyordu.

    İsrail saldırısı durumu daha da katlanılmaz hale getirdi. Tek elektrik santralı yıkılmış durumda ve yeniden çalışabilmesi için en az bir yıl gerekli. Yıkılan bina, hastane, okul sayısının haddi hesabı yok. Nüfusun %75’i uluslarası gıda yardımına muhtaç.

    Masumlar ölür umut asla!

    Bugün insanlık tarihi açısından Ortadoğu’nun iki yakasında, Filistin ve Mezopotamya’da büyük felaketler yaşanıyor. Vahşet ve gayri insanilik dünyanın bu bölgesini kendine merkez edinmiş gibi.

    Her birinin tarihi kendine göre olsa da yüz yıl önceki Büyük Savaş onların kaderinde ortak hatlar çizdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun eski sınırları içindeki bu topraklarda yeni sınırlar büyük oranda savaşın galibi İngiltere tarafından belirlendi.

    Daha 1. Dünya Savaşı bütün dehşetiyle devam ederken 1916’da Paris ve Londra Osmanlı İmparatorluğu’nu nasıl bölüşeceklerini müzakere ediyorlardı. Sonra geçerliliği olmasa da iki diplomat (François Georges-Picot ve Mark Sykes) adlarıyla anılacak olan bir anlaşma hazırlamışlardı. Aralık 1920’de Londra’ya geçen Clemenceau, “Ne konuşacağız?” diye sorduğunda Lloyd George, “Mezopotamya ve Filistin” diye cevap verir. İkinci soru çok açıktır: “Bana ne istediğinizi söyleyin.” Cevap daha da açıktır: “Musul’u istiyorum.” Clemenceau, olurunu verdikten sonra yine sorar: “Başka?” “Kudüs’ü de isterim” deyince yanıtı yine olumlu olacaktır.

    Masumlar ölür umut asla!
    YIKIMDAN GERİYE KALANLAR 11 yaşındaki Ziya Ahmad, Beyt Lahiye’nin kuzeyinde İsrail bombalarının yıktığı evinden geriye kalan eşyaların yanında metanet ve gururla duruyor.

    Filistin’in tarihi daha sonra 2. Dünya Savaşı’ndan insanlığa miras kalan dört hususun bileşik etkisi altına girecekti. Bunlardan ilki Nürnberg mahkemelerinde “Auschwitz modeli” mahkum edilmesine rağmen, “öteki”nin kökünün kazınmasının Hiroşima vakasında görüldüğü üzere galiplerce mubah addedilmesidir. Hiroşima büyük çaplıydı, ama Nazi işgalinin hemen ertesinde Fransa da Cezayir’i bombalıyordu. Bugün İsrail’in Gazze’yi bombalamasının böylesi bir geleneği vardır.

    İkincisi, geniş bir Yahudi nüfusu olan Stalin Rusyası’ndaki Yahudi düşmanlığıdır. İsrail’in kuruluşuyla kendi doğdukları topraklarda uğradıkları baskı karşısında Yahudiler büyük sayıda göç ettiler. Mirasın üçüncü hususu, Nazilerin amacı olan Avrupa’daki bütün Yahudilerin kökünün kurutulması, milyonlarca insanın soykırıma tabi tutulmasına rağmen (ne iyi ki) başarısızlığa uğramasıdır. Nürnberg’de bütün insanlığa karşı işlenmiş iğrenç bir suç olarak mahkum edilen bu felaket, İsrail devletinin bu- gün kendi ırkçı politikalarını pervasızca uygulamasının bahanesi haline gelmiştir. Başta ABD olmak üzere dünyanın efendileri de kendi geçmişlerinin kefaretini ödercesine İsrail devletinin bütün uygulamalarını haklı görmekte.

    Masumlar ölür umut asla!
    YIKIMLARA VE ACILARA İNAT Bir grup Filistinli genç bombalarla yerle bir olan mahallelerinde oturmuş sohbet ediyorlar. Güneşten korunmak için üzerlerine gerdikleri bezin üzerine yıkımlara ve acılara inat Filistin bayrağı asmayı da ihmal etmemişler.

    Son olarak Avrupa’daki bütün Yahudilerin bir toprağa kavuşması için mücadele eden siyonizm de başarılı oldu. Paradoksal olarak yüz yıllardır Yahudilerden kurtulma peşinde olan Yahudi düşmanlığının (anti semitizm) onları önceleri Osmanlı İmpatarorluğu topraklarına yerleştirme çabalarıyla siyonistlerin çabası çakıştı. Arap ve Avrupa yöneticilerinin işbirliği ile bölgedeki sakinlerin aleyhine bir kolonileştirme yürürlüğe koyuldu. Siyonizm başta ezilen bir halkın kurtuluş ideolojisi olarak ortaya çıkmışken garip bir biçimde Filistinlilerin sırtından caniyane ve ırkçı bir ideoloji haline geldi.

    Böylece Nazilerin soykırımından bugüne kurbanların cellat haline dönüşmesine tarih tanıklık etmektedir. Bütün bu tarihsel arka plandan ötürü, Gazze’de ölen çocukların cenazelerinin kaldırılması sırasındaki öfke uluslararası kamuoyunda Yahudi düşmanlığı diye takdim edilebilmektedir.

    1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan bugüne Gazze Filistin meselesi olduğu kadar Filistin de bir Arap meselesi olarak tarihe geçmiştir. Arap devletleri 1947’deki Filistin’in paylaştı- rılması plânını kabul etmemişler ve aralarından bazıları 1948, 1967 ve 1973’te İsrail’le savaşmışlardır. 1964’te Arap Devletleri Birliği, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kuruluşunu desteklemiştir.

    FKÖ’nün“parlamentosu” denebilecek olan Filistin Ulusal Konseyi, Arap devletlerinin, özellikle Ürdün ve Mısır’ın gözetiminde oluşmuştur. 60’lı yıllarda Filistin meselesinin bizzat Filistinlilerin ele alması için ciddi mücadeleler verilmiştir. 1959’da Fetih’in kuruluş gerekçesi de budur. Arap rejimlerinin Filistin’i kurtarmaktaki acizlikleri, Filistinlilerin özerk bir biçimde mücadeleyi yürütmelerine, bir anlamda mücadeleyi Filistinleştirmelerine yol açmıştır.

    Masumlar ölür umut asla!
    HER ŞEYE RAĞMEN Komşu ve akraba olan gençler Suhaib Al Kafarneh, Belal Abu Amsha, Ghassan Abu Amsha ve Mohammad Al Kafarneh, Beyt Hanoun’daki evlerinin yıkıntıları üzerinde oturmuş çay içip sohbet ediyorlar.

    Fetih “Arapların birliği Filistin’in kurtuluşunu sağlayacaktır” derken bir yandan da 1948 felaketinden (nakba) Arap rejimlerini sorumlu tutuyordu. Arap rejimlerinin Filistin’in kurtuluşuna engel oldukları belirtiliyordu. 1967 yenilgisi, 1968-1969’da FKÖ’nün denetimini ele geçiren Fetih’in söylemine güç verdi.

    1967 Arap-İsrail savaşından ve bununla birlikte Arap milliyetçiliğinin yenilgisinden bu yana Filistin, Ortadoğu’da İsrail devletinin temsil ettiği ilişkilere ve dünyanın efendilerine karşı mücadelenin kalesi olarak görüldü. İsrail işgaline karşı Filistinlilerin özellikle 1970’li yıllarda yürüttükleri silahlı mücadele ve Aralık 1987’deki ilk İntifada (ayaklanma) bölgede diktatörlükler arasında sıkışmış kalmış olanlar için bir umut oldu.

    70’li yıllardan sonra Fetih konumunu güçlendirdi ancak politik olarak bu özerkleşmeye paralel bir biçimde mali olarak Arap rejimlerine bağımlı kaldı. 60’lı yılların başından itibaren Yaser Arafat’ın hareketi silahlı mücadeleye parasal imkan sağlamak için Arap rejimlerininin kapısını çalmıştı. 1962’de henüz kurulmuş olan Cezayir’den istediği desteği aldı. Suriye ve Irak Baas’ı da hem maddi bakımdan desteklemeyi hem de talim kampları sunmayı kabul etti. Arafat’ın yakınları Suudi Arabistan ile de bir ilişki aradılar ve 1964’te petrol bakanı Ahmet Zaki Yamani ile doğrudan ilişki kuruldu. Yamani de Arafat ile Fetih’e büyük miktarda para yardımı yapacak olan Kral Faysal arasında bir görüşme ayarladı.

    Mali ve maddi açıdan özellikle Arap rejimlerine bağlı hale gelen hareket, özerkliği açısından hayli çelişik bir duruma geldi. Maddi destek karşılıksız değildi ve bölgesel ittifak oyunlarına bağımlıydı. Bu bağımlılığın faturasını Arafat, Birinci Körfez Savaşı sırasında Saddam Hüseyin’i destekleyerek ödeyecekti.

    Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Demokratik Cephesi, Fetih ve diğer bir dizi unsur Fetih’in etkisindeki FKÖ’de yer alıyorlardı. Özellikle Oslo Antlaşması’ndan sonra Fetih müzakere sürecine bel bağladı. Bu arada maddi imkanlar ve devleti olmasa da bir aygıt sahibi olarak geniş bir bürokrasiye dayandı. Fetih daha sonra yolsuzluklarla da eleştirildi. Filistin önderliğinin yıpranması farklı siyasal akımlara da yer açtı. İslami Direniş Hareketi (Hamas) 1987’de kuruldu. Kurucularının üçü de (Şeyh Ahmed Yasin, Abdel Aziz al-Rantissi ve Muhammed Taha) Müslüman Kardeşler kökenlidir. Hamas’ın amacı, İsrail devletini ortadan kaldırarak Filistin topraklarında islâmi bir devlet kurmaktı. 1993’den 2005’e Hamas sivilleri de hedef alan intihar saldırıları örgütledi. Nisan 2005’ten itibaren İsrail kentlerine füze atışları yapmayı bu tür eylemlere tercih etmiştir.

    Gazze’de nüfuz kazanmaya çalışan Hamas, Filistin’in diğer kesiminde birkaç yıl Haşimi rejiminin müttefiki olan Ürdün İslami Hareketi’nin önemli bir parçası oldu. Buradaki Müslüman Kardeşler Gazze’deki halktan farklı olarak memur, tüccar, mülk sahibi kesimlerden oluşmuştu. 80’lerin ortasına kadar Ürdün dini kurumlarında önemli mevkiler elde ettiler.

    70’li ve 80’li yıllarda Müslüman Kardeşler Suudi Arabistan ve Suriye gibi devletler tarafından dolaylı veya doğrudan yaptıkları sosyal yardım faaliyetleri için desteklendiler. İsrail de FKÖ’nün çeşitli kollarının aksine saldırılar düzenlemeyen, askeri olmayan, yalnızca dinsel faaliyetlerde bulunan bu harekete imkan tanıdı. Ahmed Yasin’in nüfuzu ile gelişen hareket “İbrani işgalciye” karşı silahlı eylemlere başladı. Yasin, 1989’da tutuklandı ve 1997’de bir mahkûm takasında serbest bırakıldı.

    1990’lı yıllarda ise Hamas bölgedeki dayanaklarında köklü bir değişiklik yaparak büyük miktarda İran tarafından finanse edildi.

    2004’te Ariel Sharon’un emriyle Hamas’ın tarihsel lideri Ahmed Yasin ve halefi Abdel Aziz al-Rantissi öldürüldü. Hamas’ın yönetimindeki deği- şiklik hareketin stratejisinde siyasal alana doğru bir gelişmeyi getirdi. 2005 yerel seçimlerine katıldı. Belediye seçimlerindeki başarısının ardından 2006’da Filistin genel seçimlerini %56 ile kazandı. Meclisteki 132 sandalyenin 74’ünü almıştı. Hamas’ın başarısı yöneticilerinin yolsuzluğa bulaşmamış olması, özellikle yaşlılara ve çocuklara yönelik sosyal yardım hizmetleri vermesinden kaynaklanıyordu.

    Başkan Mahmud Abbas, Hamas’ı yeni hükümeti oluşturmaya çağırdı. Ancak İsrail çatışmasında arabuluculuk işlevi gören yabancı hükümetler için bu bir geri dönüş olarak algılandı. ABD intihar saldırılarını takbih etmediği ve İsrail’in varlığını kabul etmediği takdirde Hamas ile görüşmeyeceğini bildirdi. İsrail Başkanı Moşe Katsav ve başbakan Şimon Peres, Hamas terörizmi terkeder ve İsrailin varlığını kabul ederse görüşebileceklerini bildirdi.

    Hamas’ı yönetime getiren seçim, Filistin’in bölünmesine ve derin bir bunalıma girmesine neden oldu. Uluslararası yardımlar kesildi, İsrail saldırıları yeniden başladı ve iki Filistinli siyasal kanat arasında çatışmalar başladı. Haziran 2007’de Fetih ve Hamas arasında 113 kişinin öldüğü iç savaşta, Hamas, Fetih’i Gazze’den tamamen atarak bölgeye hakim oldu.

    27 Nisan 2011’de Fetih ve Hamas bir anlaşmayla “seçimleri hazırlamak üzere bir geçiş hükümeti oluşturmak” için bir protokol hazırladılar. Şam’daki Halid Meşal’in olumlu bakmasına rağmen Gazze’deki Hamas yöneticileri atanan hükümet başkanına karşı çıktılar ve İsrail’in yanında bir Filistin Devleti’ni kabul etmeyeceklerini bildirdiler.

    2012’de İsrail ordusuyla Hamas, İslami Cihad, Halk Direniş Komiteleri ile çeşitli Selefi ve El Kaide’nin etkisindeki gruplar arasında Gazze şeridinde ardarda çatışmalar oldu.

    Nisan 2014’te Fetih ve Hamas bir ulusal birlik hükümeti kurma konusunda anlaştıklarını bildirdiler. Haziran 2014’te iki karşıt örgüt, yedi yıldır süren anlaşmazlıklara son vererek bir mutabakat hükümeti kuracaklarını açıkladılar. İsrail başbakanı Benyamin Netanyahu Hamas’ın yer alacağı bu yeni oluşumu tanımayacaklarını bildirdi.

    12 Haziran’da İsrail üç gencin kaldırılmasından Hamas’ı sorumlu tutarak Hamas ve İslami Cihad üyelerini tutukladı. İsrail bir kez daha asgari insani talepleri reddederek müzakere sürecini kesintiye uğrattı.

    Geçtiğimiz yüzyılda kaldığı sanılan barbar bir sömürgeci politikayla İsrail, Gazze’yi çökerterek Yahudi ve Filistinlilerin barış içinde birlikte yaşama koşullarını da berhava etmektedir. BM tarafından açıkça mahkum edilmiş olan Gazze’ye ambargo ve durmaksızın yeni yerleşimcilerin alanının genişletilmesi politikası değişmedikçe Filistin halkının trajedisi devam edecektir. “Barış yoksa, adalet de yok!”

  • Yanlış tanınmanın değişmez kurbanları

    Yanlış tanınmanın değişmez kurbanları

    Ezidiler yanlış tanınmanın faturasını her zaman ağır ödedi. Ama bugün tarih boyunca hiç olmadıkları kadar saldırıya açık bir durumdalar. Ellerini güneşe doğru açıp dua eden Ezidi’nin arkasında bu sefer ölüm, utanç, açlık ve keder var. 

    AMED GÖKÇEN

    Ortadoğu’da birkaç dağın arasına sıkışmış bir yaşama mahkum olan Ezidiler ve Ezidi inancı tarih boyunca hiç olmadığı kadar görünür ve tartışılır bir hal almış durumda. Haziran’da Irak’ta kapsamlı bir saldırı başlatan Irak-Şam İslâm Devleti geçen ay Ezidileri hedef almaya başladı, yüzlerce insan öldürüldü, tutsak edildi, binlercesi evlerinden oldu. Dolayısıyla ne yazık ki ellerini güneşe doğru açıp dua eden Ezidi’nin arkasında bu sefer ölüm, utanç, açlık ve keder var.

    Kısa bir yazıyla anlatılamayacak denli karmaşıklaştırılan bir inanç var karşımızda. Aslında Ezidiliğin özünde var olan tarihsel figürleri anlamak, onların izini sürmek zor da olsa mümkündür. Ama araştırmacıların topluluktan uzak bir şekilde masa başında kaleme aldığı yazılar zaten var olan kargaşayı içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Böylece topluluğun kendisini adlandırdığı isim bile farklı yorumlara kurban giderek değiştirilmiş, kutsal günlerin ve simgelerin manasına varıncaya kadar her ibadetin neredeyse iki farklı tanımı oluşmuştur.

    Bunlardan birincisi topluluğa aittir. Diğer anlatılar ise tamamen araştırmacılar tarafından ortaya atılmış iddialardan müteşekkildir. Bu kargaşanın ne derece genişlediğini üç örnekle değerlendirmek mümkün: mevcut örneklerin birincisi topluluğun kendisini adlandırmasına ilişkindir.

    Yanlış tanınmanın değişmez kurbanları
    KAVURUCU SICAKTA YÜZLERCE KİLOMETRE Irak’ın Haftanin bölgesinde toplanan Ezidi mülteciler, Şırnak’ın Uludere ilçesi Roboski (Ortasu) köyü civarında bulunan Beyaz Tepe (Koxe Spi) yer alan 15 Nolu Sınır Taşı bölgesinden giriş yapıyorlar. Fotoğrafta görülen Ezidiler, sınıra ulaşmak üzereler. Fotoğraflar : ULAŞ YUNUS TOSUN

    Ezidiler kendilerini Êzidî, Êzdî, Ezidi dinlerini ise Ezdiyatî veya Êzdîti olarak adlandırır.

    Bu tanımlamanın birçok araştırmacı için bir manası olmasa da topluluğun en önemli mitolojik anlatılarının başında gelen Dünyanın Yaratılışı’nda bu tanımlamaların nasıl ve nerede ortaya çıktığına ilişkin hatırı sayılır ipuçları verilmektedir. Dünyanın Yaratılışı’nda ve tüm dinî ve kültürel anlatılarda Tanrı “Xuda” olarak adlandırılmaktadır. “Xu” Kürtçede “kendi” anlamına gelir; “da” ise vermek, yapmak, oluşturmak anlamıyla eştir. Dolayısıyla Kürtçe anlamıyla Tanrı kendini yaratan, kendini oluşturan, kendini var eden’dir. Yaradılış anlatısında yer alan Tanrı ve Melek Tavus’un üçüncü karşılaşmalarında Melek Tavus’un Tanrı’ya söylediği “Sen Xuda’sın, ben Ezda; sen yaradansın, ben mahlûkat” sözleri ise topluluğun kendisini adlandırırken kullandığı “Ezidi” tanımının da kaynağını oluşturur. “Ez” Kürtçede ben anlamına gelir, “da” ise yukarıda da belirtildiği gibi vermek, yapmak, oluşturmak anlamındadır. Dolayısıyla “Ezda” yaratılan, var edilen, mahlûkat anlamına gelir. Topluluk, Ezidi adıyla, kökenini ilk yaratılmış olan’a, Tanrı ve Melek Tavus’un üçüncü karşılaşmasına ve Âdem’in ilk oğlu Seyyid bin Car’a dayandırır.

    Yanlış tanınmanın değişmez kurbanları
    SINIR ÇİZGİSİNDE MOLA Kayanın üstünde yatan Ezidi kızın fotoğrafı, sınırı geçe- bilenlerin dinlenme molası verdiği tam sınır çizgisinin olduğu tepede çekildi. Biraz dinlenenler Silopi’deki kamplara yerleştiriliyor. Haftanin’den çıktıktan kısa sure sonra yolda doğan ve şans eseri hayatta kalan Ezidi bebek.
    Yanlış tanınmanın değişmez kurbanları
    Yanlış tanınmanın değişmez kurbanları
    Yanlış tanınmanın değişmez kurbanları

    İkinci önemli örnek ise Ezidi kutsal kitaplarıyla ilişkilidir. Mushaf-ı Reş/Mishafa Reş (Kara Kitap) ve Kitab-ı Cilwe (Nurlar Kitabı) olarak bilinen iki kitabın tüm kopyalarının Osmanlı ordusunun, yerel Türkmen ve Kürt aşiretlerinin saldırıları sonrasında yakıldığı veya alındığı iddiası, Ezidi topluluğu tarafından sıklıkla dile getirildiği gibi Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki mevcut birçok belgede de bu soruna ilişkin yazışmalar görmek mümkündür. Halihazırda bir kitabın olmaması sebebiyle Ezidi topluluğu tüm dinî ve kültürel anlatılarını sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarmaktadır. Böylece kaybolan kitapta yazılanları kendi zihinlerinde yaşatmayı tercih etmiş ve sonraki yıllarda da hiçbir şekilde bunu yazılı bir metin haline dönüştürmemişlerdir. En basit saha çalışmasında dahi bunu görmek mümkünken birçok akademik çalışmada halen Kara Kitap ve Nurlar Kitabı’nın kopyası olduğuna inanılan metinlere yer verilmekte ve bu kopyalarda yer alan tanımlar üzerine Ezidi topluluğunun dinî ve kültürel tarihi değerlendirilmektedir.

    Üçüncü ve en önemli sorun ise Ezidilerin “kötülük meleği”ne taptığına ilişkin yaygın inanıştır. Genel geçer dinî bilgiler etrafında şekillenen bu yanlış tanım, Ezidi topluluğunu anlama çabasında olmayıp onları herhangi bir şekilde tanımlama gayretinde olan gazetecilerin, araştırmacıların ve tarihçilerin ürünüdür. Tıpkı diğer tektanrılı inançlar gibi Ezidiler de yerde ve gökte söz sahibi, kadir-i mutlak olan tek bir Tanrı’ya inanır. Ezidilerin “kötülük meleği”ne taptığına ilişkin var olan inanışın esas kaynağı ise meleklerin -özellikle baş meleğin, isyancı melek de denebilir- Tevrat, İncil ve Kur’an’da belirtilenin aksine özelliklere sahip olmasıdır. Tawusî Melek, Cebrail-i Emin olarak da bir çok Ezidi duasında geçen esas melek, Ezidi inanışına göre dünyanın yaratıcısı değil yürütücüsüdür. O’na bu görev Tanrı’nın en sadık kulu olması sebebiyle bizzat Tanrı tarafından verilmiştir. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, tüm doğanın ve meleklerin belirli özellikleri olduğu inancından yola çıkarak bazı simgeleri daha ön plana çıkarmışlardır. Bunlardan biri de Güneş’tir. Güneş’e tapılmaz. Güneş Ezidiler için kutsal bir figür olan Şeyh Şems’in suretini temsil ettiği için ona dönülür. Genel yargı bu yöndedir.

    Yanlış tanınmanın değişmez kurbanları
    EN ÇOK ÇOCUKLAR ZORLANDI Çoğu yaşadığı yerden daha önce hiç ayrılmamış olan Ezidiler, kavurucu sıcakta kilometrelerce mesafeyi aç-susuz yürüyerek katetmek zorunda kaldı. En çok zorlananlar yine küçük çocuklar oldu, 250 çocuğun yollarda zehirlendiği iddia edildi.

    Tarihin hiçbir döneminde devletleşememiş ve herhangi bir yerde egemenlik kuramamış bir topluluk olan Ezidileri değerlendirirken genel bir “Ezidiler” başlığı atmadan önce geniş bir sayfa açmak gerekmektedir. Suriye, Irak, Türkiye, Gürcistan, Ermenistan, Rusya, Sibirya ve özellikle Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde ikamet eden toplam sayıları 1 milyonu geçmeyen Ezidilerin birbirinden farklı kültürler ve dinlerle komşu olduğu, farklı dillerde eğitim aldığı gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır.

    Bir yüzyıl önce topluluk daha küçük bir alanda etkileşime kapalı bir şekilde yaşamaktaydı ve böylesi sorunlarla karşılaşmamaktaydı. Fakat artık Sibirya’da yaşayan bir Ezidi ile Almanya’da veya Suriye’de yaşan bir Ezidi için güneşe dönmek aynı manayı taşımamaktadır. O sebeple Ezidi ibadetlerini ve geleneklerini anlayabilmek için Ezidilerin yaşadığı her ülkeyi farklı bir biçimde değerlendirmek gerekmektedir. Yine de her nerede yaşarsa yaşasın –değişmez bir şekilde— her Ezidi’nin uyması gereken belirli kurallar vardır. İmanın Şartları (Ferzên heqîqetê) ve Dinin Şartları (Ferzên terîqetê) olarak adlandırılan bu kurallar Ezidi toplumunu birleştiren en önemli unsurlardır. İmanın Şartları şunlardır: Her Ezidi beş farzla imanına bağlıdır. Bu bağlılık her Ezidi’nin bir şeyh, pîr, hoste, mirebbî, yar ve ahret kardeşi sahibi olması şartında vücut bulur. Dinin Şartları ise dua etmek, oruç tutmak, Zekât vermek, hacca gitmek (Irak, Laleş), Sünnet olmak ve Tokê Êzî’dir. Fakat özellikle Avrupa ve Kafkaslarda yaşayan yeni kuşak Ezidiler açısından bu şartların düzenli bir şekilde uygulandığını söylemek mümkün değildir.

    Nihayet, Ezidilerin birkaç yüzyıl önce Mardin’de, Diyarbakır’da, bir yüzyıl önce Halep’te ve bugün de Irak’ta karşı karşıya kaldıkları vahşetin esas kaynağı onlar hakkında dillendirilen yanlış bilgilerdir. Bu topluluk hakkında değerlendirme yapmadan önce Ezidilerin nasıl bir tarihsel süreklilik içerisinde bu topraklara yayıldığını ve orada ne tür bir hayat yaşadıklarını bilmek gerekiyor. Kitapları yakılan, adları dahi yanlış bilinen bir topluluğun milyon kere yanlış bilinen inançları sebebiyle öldürülmesine zerre kadar şaşırmamış olmalıyız. Uygulanan katliamın halen yeterince engellenememesinde bu insanların inancının etkisi olduğu çok açık bir şekilde ortada.

    Yanlış tanınmanın değişmez kurbanları
    ‘Şanslı’ Ezidiler Onlarca Ezidi, Musul’un batısındaki Şengal’deki IŞİD zulmünden kaçarken yollarda öldü. Silopi’de kurulan geçici kampa ulaşabilen “şanslı” Ezidiler.
  • Fransız tarihinden 21. yüzyıl Türkiyesi’ne

    Fransız tarihinden 21. yüzyıl Türkiyesi’ne

    Mimarlıkta duymaya alıştığımız ‘restorasyon’ kelimesi, AKP’nin genel başkan ve başbakan adayı Ahmet Davutoğlu’nun “12 yılda gerçekleştirilen büyük restorasyon hareketi kesintiye uğramayacak” cümlesiyle gündeme geldi.

    Türk Dil Kurumu sözlüğünün mimarlık terimi olarak kabul ettiği “restorasyon” sözcüğü, Latince kökenli, Fransızca bir sözcüktür. Latince “iyileştirmek” anlamına gelen “restauratio” sözcüğünden türemiştir. Günümüz Fransızcasında “düzeltmek,” “tamir etmek,” “eski hâline kavuşturmak” ve “yedirip içirmek” anlamlarında bir edim sözcüğü olarak kullanılır. Bu son anlamıyla ilişkili olan ve günümüzde Türkçede de kullandığımız “restoran” (restaurant), yani “para karşılığında yemek verilen yer,” sözcüğü bu sözcükten türemiştir. Ancak sözcük, bu anlamını almadan önce, yani 19. yüzyıla kadar, “gücü kuvveti yerine getiren içecek” anlamında kullanılmıştı.

    “Restorasyon,” günümüze kadar Türkçede bir tek harap hâldeki veya bazı bölümleri bozulmuş, yıkılmış eski yapıların ve tarihî eserlerin (ev, konak, cami, çeşme, vs.) eski biçim ve görünümlerine uygun olarak tamir edilmesi anlamında kullanılmaktaydı. Gerçi #tarih okurları son yıllarda bu işi yapanların sözcüğün tanımındaki, “eski biçim ve görünümlerine uygun olarak” kısmına pek saygı göstermediklerini, işlerini basit bir tamircilik gibi gördüklerini biliyorlar. Şimdilerde ise Fransızcada ikinci yüzyılını dolduran siyasal anlamıyla da kullanılacak gibi gözüküyor.

    Fransa’da Birinci İmparatorluk dönemi (1804- 1814) sona erip krallık rejimi yeniden kurulduğunda, yeni başlayan döneme “Restorasyon” (Restauration) adı verilmişti. Bourbon hanedanının Fransa’da son kez tahtta olduğu bu döneme (1814-1830) verilen ad, sonraları herhangi bir rejimin geri gelmesini, bir kurumun canlandırılmasını, bir felsefenin veya düşünce dizgesinin ihya edilmesini anlatan sözcük hâline de gelmiştir. “Eskiye dönüş” anlamına gelen sözcük, “gericilik” veya “karşı devrim” gibi açıkça taraf olan çağrışımlara neden olmadığı için de, tarihçiler ve siyaset bilimciler tarafından kolayca benimsenmiştir.

    Fransız tarihinden 21. yüzyıl Türkiyesi'ne
    Fransız ressam Louis-Philippe Crépin’in 1814 tarihli eserinde, Bourbon restorasyonu sembolize edilmiş: XVIII. Louis, hırpalanmış Fransa’yı kendine getiriyor.
  • Garibaldi’nin arkasında İtalya kralı

    Garibaldi’nin arkasında İtalya kralı

    Beyoğlu’ndaki İtalyan derneğinde asılı çerçevede Garibaldi ve Mazzini’nin resimleri yer alıyordu. Yenileme için çerçeveler açıldı, arkalarından İtalya kral ve kraliçesinin fotoğrafları çıktı. 

    SEDAT BORNOVALI

    Beyoğlu’ndaki Garibaldi Binası’nda yapılan restorasyon çalışmalarında, İtalya’daki siyasi olayların İstanbul’da nasıl bir kelebek etkisi oluşturduğuna dair ilginç bir hikaye ile karşılaşıldı. Başrolde İtalya’nın 46 yıllık kral ve kraliçesi ile ülkenin birliğini kuran iki milli kahramanın fotoğrafları yer alıyor. 

    Hikaye 19. yüzyılın sonlarında başlıyor. O dönem İstanbul’da kalabalık bir İtalyan topluluğu yaşıyordu. Bu topluluk bazı kurumlar oluşturdu. İtalyan İşçi Yardımlaşma Cemiyeti bunlardan biri. 

    Türkiye’deki İtalyan işçilerin sayılarının azalmasıyla yavaş yavaş işlevini kaybeden dernekte günümüzde TÜRSAB desteğiyle restorasyon çalışmaları sürdürülüyor. 

    Garibaldi'nin arkasında İtalya kralı
    Sırt sırta onlarca yıl saklanan İtalya’nın dört önemli ismi: (soldan sağa saat yönünde)
    Kral III. Vittorio Emanuele, Kraliçe Elena, Giuseppe Garibaldi ve Giuseppe Mazzini.

    Mekanın duvarlarında Art Deco tarzı çerçeveler arasında İtalya’nın birleşmesinin arkasındaki milli kahramanlardan Giuseppe Garibaldi ve İtalya’nın diğer bir milli kahramanı Giuseppe Mazzini’nin resimleri yer alıyordu. Bakım için resimler çerçevelerinden çıkarılınca arkalarından beklenmedik bir sürpriz çıktı. Zira resimlerin arkasında İtalya’nın 1900-1946 yılları arasındaki kralı Vittorio Emanuele III ve eşi Kralice Elena’nın resimleri bulundu. 

    Fotoğrafların sağ alt köşesinde İstanbul’un özellikle portreleriyle ün yapmış fotoğraf stüdyosu Phébus’ün adı ve 1919 tarihi var. Kral ve kraliçenin İstanbul’u ziyaret etmediği bilindiğinden ilk bakışta fotoğraflara anlam verilememişti. Ancak kurum arşivindeki bir belge, belirsizliğe son verdi. Bu belge, 1. Dünya Savaşı’nın ardından İstanbul’un işgal yıllarında kente gelen bir İtalyan savaş gemisindeki astsubayların, fotoğrafları İşçi Cemiyeti’ne hediye ettiğini kaydediyor. Geminin adıysa hayli tanıdık: Andrea Doria. Yani 1538 Preveze Savaşı’nda Haçlı donanmasının Cenovalı amirali. 

    Garibaldi'nin arkasında İtalya kralı
    Adlarını ahşaba kazıdılar Çerçevenin destek için kullanılan ahşap kısımları üzerinde, resimleri hediye eden askerlerin adları ve tertipleri yazılmış. Kral ve kraliçe resimlerinin derneğe hediye edilmesi adına da bir belge hazırlanmıştı.

    Anlaşılan Phébus stüdyosunda, gemideki orijinal fotoğrafların fotoğrafı çekilmiş ve cemiyete öyle hediye edilmiş. Hediyenin gerekçesiyse çerçevenin üzerine düşülen “20 Eylül 1919” notundan anlaşılıyor. 1870’te bu tarihte Roma şehri, İtalya birliğine dahil olmuştu. 

    Kral Vittorio Emanuele III, 9 Mayıs 1946’da oğlu lehine tahttan çekilmiş, hemen ertesi ay da krallık lağvedilmişti. Resimlerin de işte o dönemde kaldırıldığı tahmin ediliyor. Belki de dernek yetkilileri, durumun geçici olduğunu düşünüp üzerlerine eski kahramanların resimlerini yerleştirmiş. Resimler bugün İtalyan Başkonsolosluğu’nda sergileniyor. Ama iki çerçeve ve dört resim var. Gelecekte çerçeveler hangi resimleri sergileyecek bilinmez. 

    Garibaldi'nin arkasında İtalya kralı
  • Ortaçağ’ın karanlığını aydınlattılar

    Ortaçağ’ın karanlığını aydınlattılar

    Batı’nın bugün “karanlık çağ” dediği dönemde Arap coğrafyası “altın çağı”ndaydı. Antik medeniyetlere yeni icatlar ekleyerek dünya kültürünü yeniden kurguladılar ve insanlığı geçmişiyle buluşturdular.

    Müslümanların Avrupa’daki etkinlikleri genel olarak askeri açıdan incelenmiş, bunun teknik/ teknolojik plandaki uzantıları çoğu zaman savaşlarla sınırlı bırakılmak istenmiştir. Oysa, İslâm uygarlığının Avrupa’da boy göstermesi geniş bir coğrafi alanda düpedüz yerleşik bütün değerlerin ve görgülerin altüst olmasına yol açmıştı. Dinsel açıdan, Batılının gözünde en önemli düşman kalmıştı İslâm; ama uygarlık sorunları açısından, katkıları yadsınamayacak ölçüde bariz ve belirleyici idi. Antik dünyanın kültürel ve bilimsel açıdan Müslümanlarca özümsenmiş olması, bu kültürel birikimin yeniden Batı dünyasına dönmesini sağladı.

    İslâm uygarlığının Avrupa’da güçlü olduğu dönemde getirdiği katkılar arasında en az değerlendirilmiş olanı tarım teknolojisi konusundadır. Yalnızca toprak ürünleri konusunda değil, kumaşçılık, hayvancılık ve besin üretiminin değişik dallarında Araplar, Avrupalı’ya önemli buluşlarla gelmişlerdir. Bütün bu alanlarda, Müslüman kültürün sentezci dehâsı, ilişkide bulundukları değişik kültürlerin olumlu noktalarını buluşturmada kendini göstermiştir. Kendi öz kaynakları başta olmak üzere, Uzakdoğu’dan Batı Dünyasının en uç bölgelerine kadar eski-yeni tüm uygarlıkların değerlerine yakınlık duymaları sağlamıştır bu sentezi.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    En büyük üçüncü cami Arap-İslâm mimarisinin Avrupa’daki zirve noktası Kurtuba Ulu Camii, dünyanın üçüncü büyük camisidir. 786 yılında yapımına başlanmış, yıllar içerisinde eklemelerle genişletilmişti. 1236’da kiliseye çevrildikten üç yüzyıl sonra ortasına bir de katedral eklenmiştir.

    Arapların gelişkin tarım teknikleri Avrupa’da, tarım sektöründe bir devrim yaşanmasına yol açacaktı. Çöl koşullarıyla yüzyüze gelmiş olmanın verdiği alışkanlıkla, Araplar, sulama alanında yep yeni teknikler geliştirmişlerdi. Zeytin yetiştirme konusunda da, özellikle İspanya’da, Arapların katkısı büyük olmuştur. Zeytinyağcılık alanında da Endülüs nam salacaktı. 8. yüzyılla 11. yüzyıl arasında, Avrupa topraklarında o güne dek varlığı bile pek bilinmeyen pek çok ürün ekildi. Bunların bazıları Antik zamanlarda biliniyordu belki, ama Müslümanlar gelmeden çok önce unutulmuşlardı. Böylelikle ıspanak, ağaçkavunu, limon ve narenciye ürünleri Akdeniz ülkelerine yayıldı. 11. yüzyıl başında İspanya’ya getirilen lahana buradan tüm kıtaya sıçradı. Kayısı, milâttan önce tanınırdı Avrupa’da, ama sonradan unutulmuştu, yeniden Müslümanlarla birlikte yaşlı kıtaya dönüş yaptı. Hindistan yoluyla getirdikleri şeker kamışı da bu dönemde Endülüs’te ve Sicilya’da ekilmeye başlandı. Ama asıl büyük buluş pirinç oldu; o da Hindistan yoluyla ama Arapların elinden Avrupa’ya girdi. Müslüman dünyanın Avrupa’ya getirdiği kalıcı bir alışkanlık da baharat kullanımı oldu: Tarçın, misk, karanfil, safran ve zencefil o döneme kadar Batılının bilmediği, duymadığı ürünlerdi. Bu, mutfak kültüründe öylesine yoğun bir değişiklik yarattı ki, Maxime Rodinson, Ortaçağ’da Batı yemeklerinde gözle görülür bi çimde “Doğu tadı” olduğunu ileri sürecekti. Çorba ve soslarda kullanılan baharat türlerinin çeşitliliği, İtalyan yemek tariflerinde en yetkin tad olarak tanımlanan “Tatar yemeği kadar güzel” türünden deyimler, yemekleri tatlıyla bitirme alışkanlığı somut örneklerdir. Sicilya krallarının pek çoğu da saray aşçısı olarak Müslümanları yeğlemişlerdir. İslâm dünyası aracılığı ile Batılıların tanıdıkları pek çok toprak ürünü olmuştur, buna karşılık Avrupalıların Müslümanlar sayesinde tanıdıkları iki hayvan türünden söz edilebilir: Deve ve manda. Yalnızca askeri amaçlarla kullanılan deve bu yeni iklim koşullarını benimsemedi. Bazı Arapça risalelerde ‘sinirli ve uykusuz’ bir hayvan olarak adı geçen manda buna karşılık yerleştiği yeni kıtada aranan bir hayvan türü oldu. Koyun ve at tanınıyordu Avrupa’da, ama Müslümanlarla birlikte yeni türleri oluştu: En bilinen örnekler Arap atları ve Merinos koyunlarıdır.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Kimya biliminin kurucusu olarak gösterilen Caber’i (öl. 815) Edessa’da (Urfa) ders verirken gösteren bir tasvir.

    Arapların Avrupa’ya getirdikleri çok önemli sanayi ürünleri vardır. Ünlü Murano cam sanayinin köklerinde İslâm tekniği yatar. Halıcılık, yünlü dokumacılık, ketenin yaşlı kıtada ilk görünüşü hep Müslüman kültürün armağanlarıdır. Başka bir ürünün Avrupa’ya ilk gelişi de Arapların eliyle gerçekleşmiştir: Kâğıt. 794’de, Bağdat’ta, Harun Reşid’in veziri Cafer ilk kâğıt atölyesini kurmuş ve Müslümanlar yapımını Çinlilerden öğrendikleri bu önemli ürünle Avrupa kültürünü derinden etkileyecek bir sürecin başlamasına yol açmışlardı. Parşömenin ve papirüsün görevi bitmişti artık: Kâğıtla birlikte Avrupa’da yazılı kültürün egemenliği başlayacaktı.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    El Cezeri’nin tasarladığı su kaldırma makinelerini gösteren bir 13. yüzyıl elyazması.

    Çağdaş bilim tarihçilerinin önde gelenlerinden Alexandre Koyré, eskilerin bilim dünyasıyla yenilerinki arasında iki temel kavram aracılığı ile net bir ayrımlaştırma yapar: Eskilerin bilim anlayışında “yaklaşık” olan hedeflenirdi, yeniler “kesin” olanı hedeflemekteydiler. Bu doğruluğu kanıtlanmış ölçülere bakılırsa, İslâm uygarlığının bilim alanında, pozitif bilgiler konusunda getirdikleri katkıyı tanımlamak güçtür. Müslümanlar, bir yandan bilimsel araştırma planında “kesinliğin” öncüsüdürler, bir yandan da tipik Ortaçağ akıl yürütme biçiminin temsilcisi sayılabilecek bir perspektif getirmişlerdir. Bilimsel planda tıpkı tarımsal yenilikler planında olduğu gibi, İslâm’ın Avrupa uygarlığına getirdiği en önemli kültürel katkı modernlik deneyimi ile antik çağların unutulmuş birikimini birleştirmiş olmasıdır. Böylelikle, bu toplam birikim yeniden düşünülmüş, kesinleştirilmiş ve eşgüdümlü biçimde incelenebilmiştir.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    12. yüzyılda Sicilya’da, yani İslâm toprakları dışında yaşayan İdrisî’nin Kral II. Roger için çizdiği Dünya’yı yuvarlak gösteren ‘baş aşağı’ harita. Diğer Müslüman haritaları gibi Güney üstte, Kuzey alttadır.

    Bilim tarihçisi Alessandra Bausani, İslâm’ın bilgilenme süreci açısından en özgün yanının birikimin geniş kitlelere yayılmasına önayak oluşunda ortaya çıktığı görüşündedir. Antik dünyada ve Ortaçağ Avrupasında yazının yaygın bir iletişim aracı olmaması, bu konuda ileri bir aşamada olan İslâm dünyasının öncülüğüne yol açmıştır. Arapların Sanskrit, Yunanca gibi dillerden çevirdikleri metinler de Arapçadan Batı dillerine aktarılmıştır. Özellikle İspanya’da, Toledo Okulu’nun çevirmenlerince Batı’ya ulaştırılan bilimsel veriler bir ölçüde de Sicilya kanalından yerleşiklik kazanmıştır.

    İslâm’ın yaygınlaşmasına en çok katkıda bulunduğu bilim dalı astronomi konusundaki terminolojinin ne ölçüde Arapçadan etkilendiğini uzun uzadıya gösterecek değiliz. Ptolemeus’un astronomi kitabı 9. yüzyılda Araplar tarafından çevrilmişti, 1175’te Arapçadan Latinceye çevrildiğinde büyük bir perspektif genişliği getirdi. İşin ilginç yanı, 15 yıl önce aynı kitap Yunancadan Latinceye çevrilmiş, ancak kimsenin haberi olmamıştı.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Kağıt yapımı Kağıt iki yüzyıl içerisinde Mısır üzerinden Kuzey Afrika ve Fas’a ulaşarak İslâm dünyasının geneline yayılmıştı. 17. yüzyıl el yazması, kağıt yapımını açıklıyor.

    Müslümanların astronomi konusundaki tek kaynağı Antik dünya değildi elbette: İranlıların ve Hintlilerin bu konudaki deneyimlerinden yararlanmışlar, bunlara kendi gözlemlerini eklemişlerdi. Abbasiler 9. yüzyıldan başlayarak astronomiye ağırlık vermişler, çok sayıda klâsik metni Arapçaya kazandırmakla yetinmeyip dev bir gözlemevi kurmuşlardı. İki yüzyıl boyunca Araplar astronomi alanında gelişmelerini sürdürdüler: Batı dünyasında Alfraganus, Albatenius ya da Azarkiel adıyla tanınan büyük Arap astronomları çok revaçtaydı. Batı’daki ilk gözlemevleri Doğu’dakiler örnek alınarak inşa edildi; 11. yüzyılda Azarkiel (El Zerkâlî), Toledo’daki gözlemevinden yararlanıyor, Cabir bin Aflah ise Sevilla’daki gözlemevinde kuramsal çalışmalarını yürütüyordu. Aradaki zaman farkını Carlo Nallino şöyle dile getirmiştir; “16. yüzyılın ikinci yarısına dek Müslümanların gözlemevlerinin düzeyine erişilememiştir”.

    Astronominin “kardeşi” sayılan astroloji konusunda da Araplar etkili oldular. Ebu Mazhar’ın antik dünyadan aldığı üç ayrı astroloji dalını geliştirmesi Ortaçağ Avrupası’nda belirleyici oldu: Kişi falı, siyasal-törel fal ve ‘kritik’ durumlarda yıldızların istek üzerine o anda incelenip değerlendirilen konumlarıyla oluşan fal bu üç dalı kaplıyordu.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Astronomide zirve Kendi döneminde Batılılar tarafından tanınmayan el Biruni, Ay tutulmasını gözlemleyerek Dünya’nın çevresini, enlem ve boylamları hesaplamıştı.

    Avrupa’ya, matematik konusunda İslâm kanadından gelen yeniliklerin en ünlüsü “Arap rakamları”dır. İşin ilginç yanı, bu harfleri Araplardan çok Avrupalıların kullanmış olmasıdır. Pisalı matematikçi Leonardo Fibonacci 1202’de yazdığı ünlü Liber Abbaci’de bunları kullanmıştı. Matematikte bir devrim oluşturmuştu Arap rakamları ve 9. yüzyıldan başlayarak İslâm dünyasında matematik bilginleri inanılması güç yoğunlukta bir üretim gerçekleştirmişlerdi.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Namaz saatlerini belirlemek için Müslümanların geliştirdiği usturlap aletlerine 13. yüzyıldan bir örnek.

    Arapların en ileri gittikleri dal trigonometri olmuştu: Yanlış anlaşılmış bir Arapça kelimeden türetilen “sinüs” çözümleri Hindistan’dan aktarılmıştı, eski Yunanlılarda bile bilinmeyen bu yaklaşım Avrupalıların bilim anlayışını değiştirecekti. Trigonometrik ilişkiler ve fonksiyonlar üzerine dayalı matematik anlayışı İslâm dünyasının Batı bilimine getirdiği vazgeçilmez bir katkı olmuştur.

    Tıp konusunda Müslümanların getirdikleri katkıları özetlemek bir hayli gü. bir iştir. Bu alandaki en önemli buluşlar, iki önemli Arap bilgininin kitaplarının Batı dillerine aktarılmasıyla gerçekleşmeye başlamıştır: Bunlar Razi’nin ve İbni Sina’nın kitaplarıdır. Razi 9. ve 10. yüzyıllarda yaşamıştı; çok sayıda kitap yazmış olan bu bilge kişi, özellikle pratik gözlemleri ve klinik deneyimi aracılığıyla evrensel tıbba olağanüstü .l.üde yardımcı olmuş, hekimlik tarihinin en güvenilir .ncülerinden biri olarak selamlanmıştır. İbni Sina’ya gelince, onun yapıtı o kadar büyük bir prestij sağlamıştı ki, etkisi 18. yüzyıla kadar sürecekti.

    Doğu’dan Batı’ya geçen bilimsel görgü ve bilgilerin yatağı olmuştur Endülüs. İslâm dünyasının yetiştirdiği en büyük cerrah sayılan Ebu Kasım, Latin metinlerinde Albucasis adıyla üne kavuşmuş Kurtubalı bir Araptı. İspanya’da, bir de en ünlüleri Ebu Mervan Abdülmelik olan İbni Zuhr ailesi tıp alanında şöhret kazanmıştı, onlar da Latince kitaplarda Avenzoar namıyla anılmışlardır.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Rakamlarla sentez Yukarıdan aşağı sırasıyla günümüzde kullanılan Hint, Doğu Arap, Batı Arap ve Latin rakamları. El-Hârizmî, ondalık sistemdeki Hint rakamlarına dair 9. yüzyılda yazdığı eserle, bu sistemi Batı’ya aktarmıştı. Algoritma kelimesi, onun adından türetilmiştir.

    Özellikle Mısır’da göz hekimliği en ilerlemiş tıp dalı haline gelmiştir. Bu büyük ilerlemenin önemli bir nedeni Müslümanların optik alanında hayli gelişmiş bir araç ve bilgi kaynağına sahip olmalarıydı. Batı metinlerinde Alhazen olarak adı geçen İbni Haytam, Gérard de Crémone tarafından Opticae Thesaurus başlığıyla Latinceye çevrilen Kitab el-Manazır adlı kitabıyla İslâm dünyasının Batıda en geniş etki alanı kuran bilgini olmuştur. Onun aracılığı ile, Batılılar yalnızca Antik dünyanın optik alanındaki buluşlarını “yeniden” öğrenmekle kalmamışlar, bu Müslüman dahinin kendi buluşlarından da büyük dersler çıkartmışlardı. Karanlık oda deneyleri, retina üzerinde etüdleri, ışık ve yansıma kurallarıyla ilgili yasaları İbni Haytam’ın en belirgin bilimsel katkıları sayılmıştır ve bu büyük bilginin biraz daha yaşayabilse, mercek üretebileceği görüşüne varılmıştır.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Bir el yazmasında Aristoteles.

    Bu kuşbakışı tarama hızıiçinde Ortaçağ Avrupasının tanıma olanağını bulamadığı başka Müslüman isimlerdensöz etmedik. El-Biruni matematik, astronomi, astroloji ve fizik alanında ayrı ayrı yeteneklere sahip büyük bir dehaydı ama Batılılar onu tanımamıştı. Ömer Hayyam da öyle: Avrupalıların 19. yüzyılda büyük bir şair olarak selamladıkları Hayyam aynı zamanda cebir alanında önemli bir isimdi. İbni Nafi, Harvey’den tam üç yüzyıl önce kanın ciğerde dolaşımını keşfetmişti. Müslümanların ilaç yapımındaki yetkinliklerinin ne ölçüde gerçeği yansıttığını kestirmek kolay değildir: Eczacılık ile simyacılık, böyle bir mesafeden bakıldığında, Müslümanların iç içe geçmiş uğraşlar olarak süre götürdükleri tek bir bilim dalını andırır. Bu alanda, Müslüman dünyanın yetiştirdiği en büyük isim Cabir’dir şüphesiz. Batı dillerindeki metinlerde Geber olarak anılan bu ilginç bilgine 3.000’i aşkın risale mal edilmişse de, bu yanlıştır. Öte yandan, Cabir ile Geber’in örtüştürülmesi olanaksız gibidir. Ne olursa olsun, Batının bilim dünyasında ondan fazla anılmış ikinci bir kişi bulunamaz, dense yeridir. Ve onun sayesinde, bir kez daha İslâm dünyası Avrupa’ya yepyeni bir bilim dalının ufkunuaçacaktı: Kimya.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    10. yüzyılın cerrahi aletleri Endülüslü tıp âlimi Zehravi’nin 10. yüzyılda yazdığı et-Taşrîf adlı eserin, dört yüzyıl sonraki Latince çevirisinde, dönemin cerrahi aletleri yer alıyor.

    Felsefe alanında da İslâm uygarlığının Batı serüveni, kendisinden önceki birikimin toplu bir değerlendirmesiyle başladı. Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle Avrupa insanı, kültür tabanını neredeyse yitirmişti, öyle ki eski Yunan’ın büyük düşünürlerinden birkaçının yalnızca adı biliniyordu. Oysa Doğu’da, tam tersi bir kültürel süre. yaşanmaktaydı: Eski Yunancadan klâsik metinlerin en önemlileri Arapçaya aktarılmıştı ve Araplar düpedüz Batı’nın kültürel mirasının bekçileri durumuna gelmişlerdi. Ancak, felsefe alanındaki Doğu-Batı ilişkileri, pozitif bilgi alanlarında olduğu gibi kolaylıkla gerçekleşmedi: çünkü felsefeyi dinsel kaygılardan soyutlayarak ele almak neredeyse olanaksızdı. Hıristiyanların bu konuda büyük direniş içine girmeleri nedensiz değildir: Bir başka dinin boyunduruğuna girme korkusu, o dinin düşünürlerine kapalı olmaları için yeterli bir gerekçeydi. Şüphesiz, İslâm düşünürlerinin önemini kavrayan insanlar oldu Batı’da, ancak bunlar çok dar bir çevre oluşturdu.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Evrensel tıp İbni Sina’nın El Kanun fi’t-Tıb kitabının 1608 tarihli Latince çevirisi. Astronom Hevelius’un Selenographia adlı eserinin kapağındaysa İbni Haytam ve Galile yanyana resmedilmiş.

    İslâm düşünürlerinin önemi genel olarak yadsınırken, çelişkili bir biçimde onların antik felsefecilerden aktardığı birikim baştacı edilmiştir. Kindi, Farabi, Gazzali, İbni Sina ve İbni Rüşd bu nedenle olsun, gündemde uzun süre kalmışlardır. İbni Sina, eski Yunan düşüncesinden yola çıkarak, İslâm felsefesinde bir başına çığır açabilmiş önemi tartışılamayacak bir düşünürdü. Ermiş Augustinus’un çömezleri, İbni Sina’nın düşünce dünyasına mührünü vurmuş Aristo felsefesinin cazibesinden sıyrılamadılar: Orada, Hıristiyanlığa yeni perspektiflergetirmelerini sağlayacak vazgeçilmez ipuçları bulmuşlardı. Bu etki öylesine dallanıp budaklandı ki, bir tür “İbni Sina’laşmış Augustinus” öğretisi çıktı ortaya. Ortaçağ Avrupa düşüncesinin tüm önemli isimlerinde bu garip çiftleşmenin bariz izleri g.rülür. Roger Bacon’da bu etkinin aldığı boyutlar şaşırtıcıdır: Müslümanlığı kabul etmemekle birlikte, ders verdiği üniversitelerde, kürsüye Arap giysileriyle çıktığı bir rivayet değildir. İbni Sina’nın dolaylı biçimde, önemli düşünürleri etkilediği sonradan anlaşılmıştır: Akinalı Thomas, Albertus Magnum ve Duns Scotus bunların başında gelir. Ancak, Batı felsefesi tarihlerinde hiçbir zaman “İbni Sina’cılık”tan söz edilmemiş, bu düşünürün etkisi aktardığı antik düşünce zemini ile sınırlı kılınmıştır.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Endülüs’te bir Müslüman ve bir Hıristiyan satranç oynuyor.

    Kurtubalı düşünür İbni Rüşd’ün (1126-1198) yazgısı daha çetrefil olmuştur. Onun düşüncesi geniş ölçüde özgün sayıldığı için, etkisi de daha kalıcı olmuştur gerçekte. Ama, ters orantılı biçimde, doğurduğu antipati inanılması güç boyutlara varmıştır. .lümünün ardından adı bir sövgü olarak kullanılmaya başlanmış, Paris Üniversitesi’nde onun önemini kabul edenler Kilise tarafından uzaklaştırılmış, Fransa’dan sınırdışı edilen bu düşünce, bu kez İtalya’da etki alanı kurmuş, amaPadova Üniversitesi’nde de, başta Petrarca olmak üzere bütün “büyük baş”ları ürkütmüştü.

    İki dünya arasındaki felsefi diyalogun kapısı iki dünya tarafından da kapatılmıştı. İbni Sina ve İbni Rüşd’ün İslâm dünyasındaki etki alanları, ilginç biçimde, Gazzali’nin ortaya çıkmasından sonra iyiden iyiye azalmış, bu iki büyük düşünür için yüzyıllar sürecek bir unutuluş dönemi açılmıştı.

  • Augustus

    Augustus

    Tam 2000 sene önce ölen Roma hükümdarı Augustus, Batı tarihinin ilk imparatoruydu. Paris’teki sergi, bir savaşçıdan, muktedir bir devlet adamına dönüşen Augustus’tan yola çıkarak doyurucu bir tarih dersi veriyor.

    Yeryüzü tarihine derin izler bırakarak sahneden çekilmek zorunda kalmış uygarlıklar arasında, Roma İmparatorluğu’nun apayrı bir yeri olduğunu görüyoruz. Hem Eski Yunan’ın kültürel mirasını devralıp geliştirdiği, hem bütün Akdeniz havzasına yayıldığı için oluşmuştur kalıcı etkisi. Devlet yönetimi ve toplum düzeni esaslarından mimari ve şehircilik alanlarında eriştiği düzeye, bugün bile yaşlı kıtanın en belirgin taşıyıcı unsurudur Roma. Bunlara, renk çeşitliliğinin gücü tartışılamayacak insan portrelerini eklemek gerekir: Önder (Sezar) ya da köle (Spartakus), bilge (Marcus Aurelius) ya da çılgın (Caligula), erkek ya da kadın, tiyatrodan romana, sinemadan çizgiromana, klasik ve modern dönemlerde çekiciliğini korumayı bilmiş bir ‘aile albümü’ ortaya koymuştur imparatorluk. Bir dönem doğu eyaletleri arasında yer alan Anadolu yarımadasının dört bir yanından yolları, anıtları, mozaikleri fışkıran bu uygarlığın topraklarımızın belleğinde tuttuğu yeri, Bizans’ı ayıracak olsak bile, hafife alamayacağımız ortadadır.

    İlk Roma İmparatoru (bu unvan, imperator, sonrasında yerleşiklik kazanacaktır) Augustus, ölümünün 2000’inci yılında (19 Ağustos 14), Paris Grand Palais salonlarında açılan dev bir uluslararası sergiyle selamlanıyor. Vatikan, Roma Capitolini, Napoli müzelerinden getirtilen ürünlere Amerikan, Alman, Yunan, Fransız, İspanyol, Felemenk, İskandinav, Macar müzeleri kaynaklı can alıcı önemde parçalar eşlik ediyor (tabloda yeralmalıydık). Bu dağılım, Roma İmparatorluğu’nun yayılma haritasının bir kesitini temsil ediyor. “Ben, Augustus, Roma İmparatoru,” bugüne dek konuyla ilgili hazırlanmış en kapsamlı etkinlik; serginin yanı sıra konferans, kolokyum, film gösterileri ve bir yayın patlaması (katalog, dergi, kitap, DVD) sözkonusu: Doyurucu bir tarih dersi.

    Ama, bu kadar mı? Yalnızca, tarih sahnesinden silinmiş Roma’nın 2000 yıl önce ölmüş ilk imparatorunu anma amacını mı taşıyor bu görkemli sergi? Hayır. Bir yandan da, günümüzün ‘tablo’suyla bir karşılaştırmalı okuma dersinden geçiliyor, salondan salona ilerlerken. Düzenleyicilerin, başlığı seçerken, Fransa’daki son başkanlık seçimlerinden muzaffer çıkan kişinin, seçim öncesi üne kavuşan “ben, başkan olursam” nakaratını defalarca üst üste tekrarladığı konuşmasına gönderme yapmadıkları düşünülemez. Sergi izleyicilerinin, uzak dünün ‘imparatoru’ndan bugün’ün ‘başkan’ına, Makyavelli’nin Hükümdar’ına mesafesini kafalarında tartmamaları beklenemez. Tarih, herkesi bugün ve yarın adına da girdaplarına davet eden derin su.

    Augustus
    Parfüm şişesi İmparator Augustus döneminde kullanılan gündelik eşyalar arasından güvercin formunda cam parfüm şişesi Paris’te sergileniyor, Adria Ulusal Arkeoloji Müzesi.

    Augustus adıyla vaftiz edilmeden (ve bizim dilimizde bile 8. aya mührünü vurmazdan) çok önce, MÖ 63’te, Julius Sezar’ın yeğeninin oğlu olarak doğmuş Gaius Octavius. 44 yılında Sezar öldürülüp vasiyetnamesi açıldığında, mirasçısı olarak onu işaret ettiği görülmüş. Diktatör Sezar’dan İmparator Augustus’a geçiş süreci engebeli, karmaşıktır. ‘Cumhuriyet’ kavramı da, Senato da, güçlerin ayrıştırılması ve bir elde toplanması sorunu kadar siyaset tarihçilerinin didiklediği alanlardır.

    Augustus’un siyasal dengeleri ustalıkla gözeterek, Sezar’ın intikamını aldıktan sonra Antonius’u devre dışı bırakmasına dek geçen sürede ortaya çıkan savaşçı kimliği, çok gecikmeden yerini ‘devlet’in de üstüne koyulan bir devlet adamına bırakmış, sonrasında yaşanan barış yıllarında imar çalışmaları, kültürel zenginleşme, refah toplumuna yönelik girişimler öne çıkmıştır. Gelgelelim Augustus’un bir özgürlük ortamı yarattığını düşünmek yanılgı olur. ‘Otorite’sinden ödün vermeyen bir kişiliktir karşımızdaki. Uzmanlar, dönem boyunca göze çarpan sanatsal zenginliğin tersine, düşünce alanında ciddi bir gerilemenin söz konusu olduğunu vurguluyorlar.

    Augustus, gençliğinde besbelli uçarı bir adammış, üçüncü eşi Livia’yı ikisi de evliyken (ve kadın eşinden hamileyken!) ayartmış, buna karşılık, ölene dek ona sadık kalmış. Bugünden bakıldığında, imparatoriçenin Eva Peron’u çağrıştıran özellikleri olduğu görülüyor.

    Augustus
    Akik kabartma MS 14-20 yıllarına tarihlenen Blacas Kabartmasında İmparator Augustus, askerî gücünü simgeleyen kılıç-kemeri ve baştanrıça Minerva işlemeli kalkanıyla betimlenmiş, başındaki bantsa ortaçağda eklenmiş, British Museum koleksiyonu.

    İmparator’un Roma’dan benzeri görülmemiş bir şehir yaratma çabasının etkisi Napolyon’a, Hitler’e ve ‘öte’sine uzanmış. Gelgelelim, Augustus’un şehircilik, imar ve mimari anlayışı gözü dönmüş bir büyüklenmenin izini taşımıyor. Kendisi için saray yaptırmayı bile aklından geçirmemiş, görkemi yalınlığından gelen bir konutu yeğlemiş.

    Augustus dönemi, birkaç büyük edebiyat ustasına denk gelmiştir. İmparator, Latin şiirinin doruk isimlerinden Vergilius’a öylesine tutkuyla bağlıymış ki, ölüm döşeğinde “kusurlu” bulduğu için elyazması tek nüshasını Aeneis’i yakmaya kesin kararlıyken, şairi bu kararından güç bela caydırdığı, ama rivayet ama gerçek, günümüze dek ulaşmış bir öyküdür. Buna karşılık, doruktaki bir başka şairi, Ovidius’u, imparatorluğun en uç noktalarından birine, Karadeniz kıyısına sürgüne gönderdiği de unutulmamalı.

    Augustus çağının sanat alanındaki en belirgin sonucunun, Eski Yunan ‘kompleks’ini yenme yönünde yapılan atılımların meyve vermesi olduğu kanısı yaygındır. Öykünmeden yorumlamaya geçişle birlikte, özgün bir çizgiye yaklaşıldığı bilmem ne kadar doğrudur?!

    Augustus, ne Julius Cesar kadar trajik bir önem taşımış, ne Marcus Aurelius ya da Hadrianus kadar bilgeleşmiş bir hükümdar belki ama, Avrupa tarihinin sonsuz kudret simgesi haline dönüşecek muktedirlerinin ilk örneği.

  • Modern mağaralar

    Modern mağaralar

    Madenciliğin tarihi kömürle değişti. Sanayi Devrimiyle patlayan kömür ihtiyacı, yerin yüzlerce metre altına hücum başlattı. Madenciler toz, duman ve toksik maddeler yüzünden solunum hastalıkları yaşadı, göçük altında veya patlamalarda sakat kaldı, can verdi. 18. yüzyılda bir madencinin dünyası, aşağıda gördüğünüz kadar karanlık ve zorlayıcıydı.

    Karanlık bir dünya

    Madencilerin esas işi, içindeki minarelleri çıkartmak için kayaları delmektir. Bununla birlikte göçükleri engellemek için tünellere tahkimat kurmaları, çıkarılan madenlerin taşınması için raylar döşemeleri ve madenleri yüzeye taşıyacak vagonetlere yüklemeleri gerekir.

    GALERİLER

    Madencilerin duruşları ve hareketleri, zorlayıcı ve rahatsızlık vericidir. Maden damarlarını bulmak için uzun mesafeleri iki büklüm yürümek zorunda kalırlar.

    Modern mağaralar
    Alet edevat ve yükleme Henüz makineleşmenin yer altına uğramadığı yıllarda, madencinin teçhizatı kazma ve kürekten ibaretti. Çıkarılan madenin vagonetlere yüklenmesiyle, dehlizlerde yüzeye ulaşana kadar uzun bir taşıma yolculuğu başlardı.

    Kömürden doğan imparatorluk

    İngiltere’nin muazzam kömür rezervleri, devletin 18. yüzyıldan bu yana geliştirdiği sanayi potansiyelinin temelini oluşturuyor. Bu kaynağın kolay erişilebilir olmasının yanında, makine, demiryolu ve temel alt yapıları inşa etmek için gerekli ucuz metal ihtiyacını karşılayan demir-çelik sanayisinin yıldızının parlaması da bu gelişime destek oldu.

    GÖÇÜKLER

    Sanayi Devrimi döneminde olağan şeylerdi. Günümüzde çok daha seyrek de olsa hâlâ göçük yaşanabiliyor. Örneğin 5 Ağustos 2010’da, Şili’nin San Jose madeninde 33 madenci sıkışıp kalmış ama 69 günün sonunda kurtarılmışlardı.

    ÇOCUK İŞÇİLER

    Dar tünellere kolayca girebiliyorlar, yetişkinlerden daha düşük ücretlere çalışıyorlardı.

    Modern mağaralar
    Yüzeyde Tünellere girişi korumak için tahta yapılar inşa ettiler.

    1 İdare
    Bu binalar yönetici personelin ofisleriydi. İşle ilgili talimatlar buradan veriliyordu.

    2 Halatlar

    Çıkartılan madenle gerekli alet edevat, dikey bir kuyudan halatlarla indirilir, çıkarılırdı.

    3 Galeriler

    Tünellerin, kuyuların, bacaların, galerilerin, odaların ve havalandırma kanallarının inşası şarttı.

    4 Alt katlar

    Tahta merdivenler yeraltındaki galerileri birbirlerine bağlardı.

    5 Nakliye

    Madenin nakliyesi, raylar üzerinde yol alan vagonetlerle sağlanıyordu.

    18. YÜZYILBUHARIN GÜCÜ ADINA

    Sanayi Devrimi’nin temelinde buhar makinesi vardı. Fabrikalarda, deniz ve demiryolu taşımacılığında gerekli buhar için kömür ihtiyacında patlama yaşandı.

    19. YÜZYIL – ALTINA HÜCUM

    1848’de binlerce işçi bu parlak sarı metali bulmak için Kaliforniya’ya hücum etti. Kol gücüyle yapılan kazılarda makina kullanımından da faydalanıldı.

    20. YÜZYIL – SİYASETİ DÖNÜŞTÜRDÜ

    Özellikle Avrupa’da koşulların iyileşmesini isteyen işçiler, siyasette söz sahibi oldu. 1957’de kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, AB’nin temelini oluşturdu.

    21. YÜZYIL – ÇEVREYE ÖLÜM

    Çoğu madencilik çalışmaları, biyolojik çeşitliliği tehdit ederek su kaynaklarını kirleterek çevre üzerinde tahribata neden oluyor.

  • İnsanlığın bittiği yer

    İnsanlığın bittiği yer

    Madenlerdeki insanlık dışı koşullar onları birleştirdi. Ölümün gölgesinde yaşayan madenciler, işçi eylemlerinde çoğu kez başı çekti.

    Maden işçileri 19. yüzyılın az ücretli, çok saatli çalışma koşullarının dışında, bir de sürekli ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olan bir işçi grubuydu. Bu ölüm tehlikesi, onların hem radikalleşmesini sağladı, hem de aralarındaki dayanışmayı artırdı. Böylece, sayıları diğer işçilere göre daha az olmasına rağmen, zaman zaman işçi hareketinin önderliğini üstlendiler. Örneğin İngiltere’de sendika kurmanın henüz yasak olduğu 1840’larda düzenlenen büyük grevlerde en ön saflarda yer aldılar. Sendikalaşma partileşmeyi sağladı: 1875’te Almanya’da kurulan Sosyal demokrat Parti’nin temelini Ruhr başta olmak üzere maden ve endüstri merkezlerindeki işçiler oluşturdu. İngiltere’de İşçi Partisi, doğrudan sendikaların sponsorluğunu üstlendiği adayların parlamentoya girmesiyle kuruldu. Bütün Avrupa’da sosyal demokrat ve sosyalist partiler iktidardan pay almaya başladıklarında, ülkedeki sendikaların tek çatı altında federasyonlaşmasına önderlik ettiler. Maden işçilerinin politikaya nasıl damga vurduklarını anlatmak için, 1974’te Edward Heath hükümetini bir grevle devirdiklerini hatırlatmak yeterli. 20. yüzyıl sonunda kömür stratejik önemini, madenciler de siyasi ağırlıklarını yavaş yavaş kaybetti. Ancak hâlâ birçok ülkede facialar ve kötü çalışma koşullarıyla kömür çıkarmaya devam ediyorlar.

    İnsanlığın bittiği yer
    19. yüzyılda Kanada Halifax’ta madenden kömür dolu arabaları yüzeye çıkaranlar kadın ve çocuklardan seçilir, kendilerine çekici denirdi.

    1769: Buhar makinesi çağ açıyor

    James Watt, buharla çalışan ilk makinenin patentini aldı. Kömürün tarihi bu andan sonra “Endüstri Devrimi” tarihinin, yani demir ve çelik üretiminin, demiryolları ve buharlı gemilerin parçası haline geldi.

    İnsanlığın bittiği yer

    18. Yüzyıl: İngiliz öncülüğü

    Kömür madenciliğinde atılım yapan İngilizler, Amerika Virginia’da da kömür buldu, Hindistan’da maden ocağı açtı. Avustralya Newcastle’da kömürü ilk bulanlarsa, İngiltere’den buraya gönderildikten sonra kaçan mahkumlardı.

    1757: Germinal’e ilham verdi

    İnsanlığın bittiği yer

    Fransa, endüstri devrimi ve madencilik konusunda İngiltere’den geri kalmadı. Ülkenin kuzeyinde 19 Kasım 1757’de Anzin Madenleri şirketi kuruldu. Bir aristokratın kurduğu şirket, Fransız Devrimi’nden (1789) az önce 4 bin işçi çalıştırıyordu. Yaklaşık 100 yıl sonra, yazar Emile Zola’ya Germinal romanı için ilham verecekti.

    1807 – 1815: Madencinin yeni dostları

    İnsanlığın bittiği yer

    Kömür madenlerindeki kazaları önlemek için bilimsel çalışmaların yapılmaya başlandığı İngiltere’de, John Buddle, madenler için bir hava pompası geliştirerek yangın ve patlama riskini kontrol altına alabilecek ilk adımı atmış oldu. 1807’deki bu başarıdan sekiz yıl sonra 1815’te Sir Humphry Davy, kıvılcımların çevreye yayılmasını önleyen ilk güvenlik lambasını geliştirdi. Bu alete “madencinin dostu” adı verildi. Çünkü o güne kadar madenciler çevreyi kandillerle aydınlatıyor, bu da yangın çıkmasına yol açıyordu.

    1842: İngiltere reform yapıyor

    1838’de Huskar madeninde 26 çocuğun ölmesi şok yaratmıştı. Kraliçe Victoria’nın emriyle kurulan komisyonun raporuna göre madenlerde 5 yaşından küçük erkek çocuklar havalandırma kapaklarını açıp kapatma işinde çalışıyordu. 11 yaşında bir kız, ağır bir vagonu çekerek çalıştığını, yavaşlarsa kamçılandığını söylemişti. Bir kadın işçi, doğum yaptığı günün akşamı işe çağırıldığını anlatmıştı. Komisyon başkanı Lord Ashley, kadınların pantolon giyerek çalıştırılması üzerinde durarak, dönemin ahlaki tutuculuğuna seslendi ve reform istedi. Sonunda kadınların ve 10 yaşından küçük erkek çocukların madenlerde çalışması yasaklandı.

    1850’ler: Ruhr havzasında göçmen işçiler

    Almanya’nın Ruhr Havzası’ndaki maden sayısı 1850’de 300’e ulaşmıştı. 3-5 bin olan bölge kentlerinin nüfusu, yüzyıl sonunda 100 bini aştı.

    1863: İlk sandık

    Madene 11 yaşında inen Fransız işçi önderi Eric Rondet, “La Fraternelle” adını verdiği ilk madenci sandığını kurdu. Ölen işçilerin aileleri için bir teminat olarak tasarladığı sandık, sendikalaşma yolunda önemli bir adımdı.

    1874: İlk madenci vekiller

    İngiltere’de Morpeth kentini temsilen iki maden işçisi Avam Kamarası’na seçildi. Thomas Burt, 10 yaşında madenci olmuştu; Alexander McDonald ise madene indiğinde 8 yaşındaydı.

    1876- 1878 Molly Maguires katliamları

    İnsanlığın bittiği yer

    ABD’de İrlanda asıllı maden işçileri “Molly Maguires” adlı gizli bir örgüt kurmuştu. 1876’da Philadelphia demiryolları şirketinin başkanı Franklin B. Gowen, hakkında çok az şey bilinen bu örgüte savaş ilan etti. “Kömür ve Demir Polisi” denilen özel ajansı kullanan vali, “Molly” olduğundan kuşkulanılan sayısız madenciyi cinayet, kundakçılık gibi suçlardan hapse attırdı, madencilere karşı linç eylemleri düzenledi.

    17 Eylül 1890: Sendikanın zaferi

    Bill Mitchell öncülüğünde kurulan Amerika Birleşik Maden İşçileri Derneği (United Mine Workers of America: UMWA), 9000 üyesini greve çağırdı. Bir hafta içinde 125 bin madenci iş bıraktı ve kömür üretimi durdu.

    1898: Galler kömür grevi

    Büyük Britanya’da Galler’deki madenciler, ücret hesaplanma yöntemini protesto için greve başladılar. 6 ay sonra pes ettiler ama ülkenin en güçlü sendikalarından Güney Galler Madencileri Federasyonu bu grevden sonra kuruldu.

    1906: Courrières felaketi

    İnsanlığın bittiği yer

    Avrupa tarihinin en büyük maden kazası 10 Mart 1906 cumartesi sabahı, Fransa’da Pas-de-Calais yakınlarında Courrières maden şirketinin Cécile adlı damarında yaşandı. Dört kuyu grizu patlamasıyla mahvoldu ve 1099 kişi öldü. Yirmi gün sonra 13 kişi yeraltından sağ çıktı; kömür taşıyan atı yiyerek hayatta kalmışlardı. Açılan dava, şirketin aklanmasıyla sonuçlandı.

    1912: Nihayet asgari ücret

    Britanya’da kömür işçilerinin ülke çapında düzenledikleri ilk ulusal grev 37 gün sürdü ve Nisan’da sona erdi. Sonuçta işçilerin istediği oldu: Madenciler aynı yıl çıkarılan bir yasayla asgari ücretten yararlanma hakkına kavuştu.

    14 Ekim 1913: 439 ölüye 24 sterlin ceza

    Kömür tozu tutuşması sonucu 439 kişi öldüğü zorunlu havalandırma sistemi olmayan madenin sahibine 24 sterlin ceza verildi.

    1921: Blair Dağı Savaşı ve Mother Jones efsanesi

    İnsanlığın bittiği yer

    Bu olayın, ABD’de İç Savaş’tan sonraki en kanlı iç çatışma olduğu söylenir. 25 Ağustos –2 Eylül arasında Virginia’da sendikalaşmak isteyen 10 bin maden işçisi, 3 bin grev kırıcıyla çatıştı. Olaylar, bir öğretmen ve terzi olan, kocası ve dört çocuğunu kaybettikten sonra işçi hareketine katılan kadın önder “Jones Ana”nın (Mary Harris Jones, 1837-1930) işçileri yürüyüşe çağırmasıyla başladı. Grev kırıcılar maden taşeronlarının kiraladığı bir dedektiflik ajansının üyeleriydi. Çatışmalarda en az 100 kişi öldü, 1000’e yakın işçi tutuklandı. 10 yıl sonra bölgedeki madenciler tamamen sendikalaşmıştı.

    1926: İngiltere’de hayatın durduğu 10 gün

    Büyük Britanya’da maden sahipleri, işçi ücretlerini azaltacaklarını açıklayınca, Maden İşçileri Ulusal Birliği “gündelikten bir peni bile inerse, günde bir dakika bile çalışmayız” sloganıyla harekete geçti. Sendikalar Kongresi de (TUC) onları desteklemek için genel grev ilan etti. 3-13 Mayıs arasında hayat durdu. Büyük grev, Rus Devrimi benzeri bir ayaklanmadan korkan ülke yönetimini telaşa düşürdü; orta ve üst sınıftan gönüllüler işçilerin işini üstlenmeye çalıştı. Grev, hükümetin zaferiyle bitti.

    1934: Asturias madenlerinde ayaklanma

    İnsanlığın bittiği yer

    İspanya’nın kuzeyindeki Asturias madenlerinde çalışan işçiler, sağcı CEDA adlı örgütün hükümete katılmasını protesto etmek için 6 Ekim’de ayaklandı. General Franco komutasındaki askerlerin bastırdığı ayaklanmada 1700 madenci öldürüldü, bölge savaş alanına döndü. Franco, madencileri “Bolşevik-Yahudi” komplosunun aleti olmakla suçladı.

    26 Nisan 1942 Çin’de büyük facia

    İnsanlığın bittiği yer

    Tarihin en büyük kömür madeni kazası Çin’in kuzeydoğusunda Honkeiko (Benxihu) madenlerinde meydana geldi. Maden, o sırada bölgeyi işgal etmiş olan Japonların yönetimindeydi. Kaza, kömür tozunun yanmasıyla başladı. Japonlar ocağın ağzını kapattı; içeride kalanlar karbon monoksit zehirlenmesinden öldü. 1549 kişi hayatını kaybetti. Japonların 2. Dünya Savaşı’nda yenilmesinden sonra bölgeye gelen Sovyet uzmanlar yaptıkları araştırmada, Japon işletmecilerin hatalı davrandığını belirtti. Olay Çin-Japon çatışma tarihinin bir parçası haline geldi. Çin, bugün dünyada en çok maden kazası yaşanan ülke.

    1946: Madenler devletleştiriliyor

    İnsanlığın bittiği yer

    1951: Kömür AB’nin temelini atıyor

    İnsanlığın bittiği yer

    Avrupa Kömür ve Demir Topluluğu kuruldu. Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Luxembourg ve Hollanda, kömür ve demir kaynaklarını birleştirdiler. İşte bu kurum, önce Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun, bugün de Avrupa Birliği’nin temeli oldu.

    21 Ocak 1960: Faciada ırk ayrımı

    İnsanlığın bittiği yer

    Güney Afrika’da Coalbrook madeninde 429’u siyah, 8’i beyaz olan 437 işçi zehirlenerek öldü. Irkçı apartheid rejimi tarafından beyazların eşlerine yılda 396 sterlin dul maaşı bağlanırken, siyahların eşlerine bir defalık 252 dolar tazminat ödendi.

    1984-85: İngiliz işçi sınıfının düşüşü

    İnsanlığın bittiği yer

    Mart 1984’te Margaret Thatcher hükümeti, yüksek maliyet ve düşük verimlilik nedeniyle 20 kömür madenini hemen, 70’ini de uzun vadede kapatacağını açıkladı. Bu açıklama, kitlesel protesto ve dayanışma grevleriyle ülkeyi ayağa kaldırdı. Orgreave Savaşı denilen olayda 5 bin polis, 5 bin madenciyle çatıştı. Ancak mücadele 3 Mart 1985’te işçilerin pes etmesiyle sonuçlandı. On yıl önce hükümeti devirecek güce sahip olan Maden İşçileri Ulusal Birliği (NUM) büyük bir yenilgiye uğramıştı. Bu olay, İngiliz işçi sınıfı tarihinin en önemli dönemeçlerinden biri oldu. Aralık 1994’te kömür madenleri yeniden özelleştirildi ve bugün UK Coal adıyla bilinen şirkete satıldı.

    İnsanlığın bittiği yer

    1994: Sendikalarla anlaşma

    Nükleer enerji üreten ve kömür üretimini kademe kademe durdurmaya karar veren Fransız hükümeti, uzun pazarlıklardan sonra 1994’te sendikalarla “Kömürcü Paktı” adını taşıyan bir anlaşma imzaladı.

    2000’ler: Üretimin sonu

    Fransa ve Almanya, kömür üretimini bitirmeye karar verdiler. 2004’te son madenin de üretimi kesmesiyle Fransa’nın kömür tarihi bitti. 1958’den beri madenleri destekleyen Almanya ise kömür madenlerini 2018’de kapatacak.